Ana Sayfa Blog Sayfa 247

Neden hala Christopher McCandless’den bahsediyoruz?

Alaska’nın vahşi doğasına girip 1992’de ölen genç adam hakkında hala haber yapılıyor.

Ağustos 1992’de geyik avcıları, Alaska’daki Denali Ulusal Parkı ve Koruma Bölgesi yakınlarındaki vahşi doğada terk edilmiş bir otobüste genç bir adamın cesedini keşfetti.

Vücudun, zengin bir Virginia ailesinin 24 yaşındaki onur mezunu oğlu Christopher McCandless’a ait olduğu teşhis edildi. İki yıl önce McCandless, ailesi ile arasındaki bağı koparmış; 24.000 dolarlık birikimini bir yardım kuruluşuna bağışlamış, ardından Batı’ya doğru yolculuk yapmıştı.

Yolculuğu onu, sonunda yalnız başına özgürlüğün yollarında dolaştığı Alaska’ya getirdi. Arazide avcılık ve toplayıcılık yaparak 100 günü aşkın yaşadı.

Vücudu ölümünden birkaç hafta sonra bulunduğunda, McCandless 67 kilo ağırlığındaydı ve ölüm nedeni, Alaska devlet (şüpheli ölüm olaylarını araştıran) memurları tarafından, kayıtlara beslenme yetersizliği olarak geçirildi.

Yazar Jon Krauker, McCandless’in trajik hikayesini 1993’te Outside Dergisi’nde ve daha sonra “Into the Wild (Özgürlük Yolu)” adını verdiği çok satan kitabında gün yüzüne çıkardı.

Bazı insanlara göre McCandless’ın hikayesi, yalnızca doğanın sert gerçekliğini gözler önüne seren ve insanlara onu ehlileştirmenin yetersiz olduğunu hatırlatan uyarıcı bir masaldır.

Ancak onun yolculuğundan en çok etkilenenler, şu iki düşünceden birini savunma eğilimi gösteriyorlar: onu medeniyet ve tüketim kültürünün sınırlamalarından kurtulmaya cesaret eden kahraman bir figür olarak görenler ve onu vahşi Alaska doğasına hazırlıksız atılmaya cüret ettiği ve sayısız kimselerin de aynı şeyi yapması konusunda esin kaynağı olduğu için eleştirenler.

Ölümünden yirmi üç yıl sonra McCandless’ın ölüm nedenini hala tartışan, seçeneklerini kınayan veya belki de, her şeyi geride bırakıp vahşi doğaya nasıl yürüyebilecekleri ile ilgili fikir yürüten insanlar var.

Christopher McCandless’ın öldüğü otobüse yürüyüş (Fotoğraf: Paxson Woelber/Flickr)

“Sihirli Otobüs”e hac yolculuğu

McCandless’ın içinde öldüğü otobüs 1960’larda Denali yakınlarında bir ormana nakledilmişti ve ev işçilerinin bir yol inşa etmeleri adına içerisine bir soba ve yataklar kurulmuştu. Proje tamamlanamamıştı; ancak geriye otobüs kalmıştı. Bunun üzerine McCandless, Healy’e yaklaşık 20 mil ötede bu otobüsü bulduğunda, onu “Sihirli Otobüs” olarak adlandırmış; içinde aylarca yaşamıştı.

Ölümünden sonra Krakauer ve McCandless’ın ebeveynleri otobüsü helikopter eşliğinde ziyaret ettiler; burada McCandless ailesi, oğullarını anmak adına bir tabela kurdular ve ziyaretçilere “En kısa süre içinde ebeveynlerinizi arayın!” gibi teşvik edici bir notla birlikte bir acil durum kiti bıraktılar.

Otobüste ayrıca not defterleriyle dolu bir çanta var; bunlardan biri Krakauer’in kendisinin yazmış olduğu bir mesaj içeriyor: “Chris – Anıların hayranlarınla yaşayacak – Jon.”

Bu hayranlar paslı Fairbanks 142 otobüsünü McCandless’a tapınak haline getirdiler. Not defterleri ve otobüsün duvarları, Healy sakinlerince “McCandless yolcuları” diye anılanlar tarafından alıntılar ve karalanıvermiş derin düşünceler ile dolmuş durumda.

Fairbanks 142’nin iç kısmında bir yazı: “Ya yaşamakla, ya da ölmekle meşgul ol” (Fotoğraf: Paxson Woelber/Flickr)

Bir yöre sakinin tahminine göre, her yıl 100’ün üzerinde yolcu buraya uğruyor. Diana Saverin 2013 yılında Outside dergisinde bu fenomen hakkında yazdığı yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

Saverin, ise “Sihirli Otobüs”e doğru olan kendi yolculuğu esnasında  bile McCandless’ın ölümünden yaklaşık bir ay önce medeniyete geri dönmesini engelleyen ve aynı zamanda 2010 yılında, 29 yaşındaki Claire Ackermann’ın otobüse ulaşma girişiminde bulunduğu dönemde boğularak öldüğü Teklanika Nehri kıyısında karaya oturmuş insanlarla karşılaştı.

29 yaşında boğularak ölen Claire Ackerman’ın Savage Nehri kıyısında yerleşen anıtında, içinde mektubu ve fotoğrafı bulunan bir kilitli poşet (Fotoğraf: Diana Saverin/Pinterest)

O zamandan beri, hem Ackermann ailesi hem de McCandless ailesi, nehrin geçiminin daha güvenli olmasını sağlamak amacıyla bir yaya köprüsünün inşa edilmesi adına baskı yapıyor; ancak yerli halk, böyle bir hareketin, daha fazla insanın üstesinden gelebilecek donanıma sahip olmadığı vahşi bölgede girişim yapmaları yönünde cesaretlendireceğinden endişe ediyor.

Otobüsü, daha erişilebilir olacağı bir yere park etmekten veya hatta yakıp kül etmekten bahsediliyordu.

İkincisi bir yabancı için aşırı görünse de, böyle bir hareket bazı Alaskalılar için bir rahatlama olacaktır. Bir eyalet polisi Saverin’e, bölgede yapılan kurtarma işlemlerinin yüzde 75’inin otobüse giden otoban yolunda olduğunu söyledi.

Genç bir adamın öldüğü eski bir otobüsü çizmek, çoğu Alaskalıyı şaşkına çeviriyor.

Bir eyalet polisi Saverin’e, “Onları bu otobüse gitmeye iten bir içgüdüsel tavır var.” dedi. “Bunun ne olduğunu bilmiyorum. Anlamıyorum. Hazırlıksız olduğu için ölen birinin izinden gitmek birine ne kazandıracaktır?”

Yalnızca online yayın yapan bir haber sitesi olan Alaska Dispatch News’de McCandless hakkında sayısız sevimsiz yazı yazan Craig Medred, “asil, intihara meyilli narsist, aylak, hırsız ve kaçak avcı Chris Mccandless’a tapan, doğadan kopukluğu insanlık tarihindeki bir toplumdan daha fazla olan, benmerkezci şehirli Amerikalılar” ironisini not düşerek, Christopher McCandless gibi yolcuları da eleştiriyordu.

Buna rağmen, yolcular gelmeye devam ediyor ve birçoğu McCandless’a adanmış web sitelerindeki yolculuklarından hikayeleri ve vahiyleri paylaşıyor. Fakat bazıları için, otobüs araması sadece hayal kırıklığı ile sona eriyor.

Chris Ingram, 2010’da McCandless’ın öldüğü mekânı ziyaret etmeye kalkıştığında, Claire Ackermann’ın ölümünden birkaç gün sonra oraya ulaştı ve otobüsün hayatına değmediğine karar verdi.

“Chris’in hikayesi ve kendi hayatım hakkında düşünmek için patika boyunca çok fazla zamanım vardı. Vahşi, sadece vahşidir. O ne senin kendi hayatını tanır, ne de onunla ilgilenir. İnsan idealleri veya kaygıları tarafından etkilenmeden kendi başına var olur. Hazırlıksız ve habersiz öldürür.”

Alaska’daki “Sihirli Otobüs” ziyaretçileri (Fotoğraf: Paxson Woelber/Flickr)

McCandless’ı ünlü yapan adam

Eleştirmenler, yolcuların otobüse sabit akışından trajik hikayeyi romantikleştiren ödüllü yazar Krakauer’ı suçlu buluyorlar.

Fairbanks Daily News-Miner’in köşe yazarı Dermot Cole, “Hazırlıksız olduğu için ölümünde yüceltildi. Alaska’ya gelip bunu yapamazsınız.” diye yazıyor.

Bununla birlikte, çoğu insanın McCandless’ın hazırlıksız ve açık hava deneyimsizliği nedeniyle öldüğüne inanırken Krakauer ise açlığın genç adamı öldüren şey olmadığını savunuyor ve şimdi hayatının yıllarını ve binlerce dolarını, eleştirmenleriyle tartışmalara yol açan sayısız teoriye ve yanısıra birçok kitabın gözden geçirilmesine harcadı.

Krakauer, en yeni teorisini destekleyen en önemli kanıtlardan birinin McCandless’ın yenilebilir bitkilerle ilgili bir kitabın arkasında yaptığı kısa bir günlük girişi olduğunu söylüyor.

Krakauer, 2015 yılının Mayıs ayında NPR’ye verdiği demeçte, “Görmezden gelemeyeceğiniz bir pasaj var; ‘Son derece zayıf, patates tohumlarının fayı’” dedi. “O dergide çok şey söylemedi, kesin hiçbir şey yoktu. Onu öldüren bu tohumlara —fotoğrafladığı ve kataloğunu hazırladığı diğer gıdaların hepsi değil—inanması için bir nedeni vardı.”

Giriş, Eskimo patates bitkisinin tohumlarına atıfta bulunuyor ve Krakauer, tohumların hayatının son haftalarında McCandless’ın diyetinin bir temel maddesi haline geldiğini söylüyor.

Emile Hirsch’in Chris McCandless’ı ‘Yabana Doğru’da canlandırışı (Fotoğraf: ‘Yabana Doğru’ filmi)

2013’te Krakauer, Nazi toplama kamplarındaki zehirlenmeler hakkında bir yazı okuduktan sonra beta-ODAP adlı nörotoksin tohumlarını test etmeye karar verdi. Tohum örneklerini analiz etmek için bir şirket tuttu ve ölümcül bir beta-ODAP yoğunlaşmasının bulunduğunu öğrendi. Krakauer, The New Yorker’da şunları yazdı“Bu, onun aleyhinde konuşanların göstermeye çalıştığı gibi, McCandless’ın bilgisiz ve beceriksiz olmadığı inancını doğrulamaktadır.”

Bununla birlikte, çok sayıda bilim insanı onun teorisine itiraz etti ve bunun Krakauer’in itiraz edilen ilk teorisi olmadığını belirttiler.

1993’te McCandless ile ilgili ilk yazısında Krakauer, “Muhtemelen McCandless yanlışlıkla yabani tatlı bezelyelerin bazı tohumlarını yedi ve ciddi bir şekilde hasta oldu” diye yazdı. Ancak 1996’da yayınlanan “Yabana Doğru” (Into the Wild) kitabında fikrini değiştirdi ve McCandless’ın vahşi tatlı bezelye yerine zehirli tohumları olan yabani patates tüketmesi sebebiyle öldüğünden şüphelendiğini söyledi.

Kuramına geçerlilik kazandırmak için, Krakauer “Sihirli Otobüs”ün yakınlarında yetişen bitki örneklerini topladı ve kurutulmuş tohumluklarını Alaska Üniversitesi’nden Dr. Thomas Clausen’e gönderdi; Ancak hiçbir toksin tespit edilmedi.

Daha sonra, 2007’de, “Veteriner tıp dergilerinden araştırma yaptıktan sonra, onu öldüren şeylerin tohumların kendileri olmadığını, ancak tohumlar nemlendiklerini ve bunları bu büyük Ziploc torbalarında sakladığında küflendiğine inanmaya başladım. Ve küf, swainsonine adı verilen bu toksik alkaloid üretir. Teorim esasında aynı, ancak biraz arıttım.”

Böylece 2013’te Clausen, Krakauer’in nörotoksini ölüm nedeni olarak görmesini “çok şüpheci” bulduğunu yazdığında, Krakauer tohumlar üzerinde daha sofistike bir analiz yürütmek için bir laboratuvarla çalışıyordu.

Tohumların bir toksin içerdiğini keşfetti, ancak bu beta-ODAP değil L-kanavin idi. Sonuçları 2015 yılının başında hakemli bir dergide yayınladı.

Bu arada Clausen, sonuçları doğrulamak için bağımsız bir analiz beklediğini söyledi.

Pennsylvania’da yerleşen Indiana Üniversitesi’ndeki biyokimyacı Jonathan Southard, Krakauer’e testte yardımcı oldu ve tartışmayı “bilimle değil, hikaye ile ilgisi var. Alaska’daki insanlar bununla ilgili çok güçlü görüşlere sahip görünüyor.” diyerek savundu.

Krakauer’in fikirlerini destekleyen bilimsel delillere sahip olsa bile McCandless’ın nasıl öldüğü üzerine tartışmalar büyük olasılıkla devam edecek ve Krakauer, McCandless’ın muhtemelen deneyimsiz ya da hazırlıksız olduğu için ölmediğini öne sürmeye devam edecektir.

“Onun yaptığı şey kolay değildi. 113 gün boyunca, oyun olmayan bir yerde yaşadı ve çok iyi bir performans gösterdi. Eğer bu tohumlar tarafından zayıflatılmayasaydı, hayatta kalacağından eminim.”

İnsanlar, belki de Krakauer’ın bu konudaki ısrarının McCandless’ınkinden daha çok kendisiyle alakalı olduğunu düşünüyorlar.

Sonuçta, Krakauer “Yabana Doğru” (Into the Wild) kitabının tanıtımında belirttiği gibi, tarafsız bir biyografi yazarı değildir. “McCandless’ın garip hikayesi, trajedinin tarafsız biçimde oluşturulmasını imkansız kılan kişisel bir not ile yazıldı.” diye yazıyor.

Gerçekten de, kitap boyunca Krakauer, McCandless hakkındaki kişisel düşüncelerini ekler ve hatta, neredeyse ölümcül seyahatleri hakkında uzun bir öykü ilave eder.

Anchorage öğretmeni Ivan Hodes, genç adamın kaderini kabullenmesini zorlaştıran şeyin Krakauer’in “kişisel McCandless yatırımı” olduğunu düşünüyor. “Krakauer’in ne olduğunu öğrenmesi gerekiyor, çünkü McCandless’in ölü yüzüne baktı ve kendini gördü.”

Neden hala Christopher McCandless’den bahsediyoruz?
Hirsch, ‘Yabana Doğru’da daha sağlıklı görünen bir McCandless olarak (Fotoğraf: ‘Yabana Doğru’ filmi)

Karmaşık bir miras

McCandless’ın nasıl öldüğü konusu da tıpkı neden medeniyeti geride bırakıp ve vahşi doğaya yürümeyi tercih ettiği sorusunun sorulacağı gibi sorulmaya devam edecek. İkincisiyle ilgili görüşler, kimin açıklamasını okuduğuna bağlı olarak değişir; Bu konuda sadece Krakauer’ın uzun uzadıya yazıları bulunmuyor, aynı zamanında McCandless’ın ebeveynleri, kız kardeşi ve diğerlerinin de açıklamarı bulunmakta.

Ancak McCandless tartışmasının merkezinde yer alan soru esasen onun hayranlık mı yoksa kınama isteği mi uyandıran bir adam olduğudur.

— yazının lehinde ve aleyinde olan— güçlü görüşler, Krakauer’in McCandless hakkındaki ilk makalesinin derginin tarihindeki herhangi bir hikayeden daha fazla posta almasının nedenidir.

Bazı insanlara göre, McCandless, sadece, hazırlıksız vahşi Alaska doğasında dolaşan ve hak ettiğini bulan, bencil ve keder dolu saf bir genç adamdır.

Başkalarına göre ise, o bir ilham kaynağı, bir özgürlüğün sembolü ve gerçek macera simgesidir.

Fakat ölümüyle — ve edebiyatta ve filmde “anılmasıyla” — McCandless çok daha fazla etkiye sahip oldu.

Yabana Doğru”yu okuyarak, neden bu kadar çok ve esin kaynağı olan yolculukların hayal gücünü vahşi doğada yakaladığını anlamak kolaydır. Kesinlikle trajedi öyküsü olsa da, neden hayatın sorularına cevap bulmak için çoğunlukla doğaya yöneldiğimiz konusunda ilginç ve dikkat çekici bir bakışı sergiler.

McCandless Franz’a mektubunda “İnsan ruhunun en temel özü maceraya olan tutkusudur.” demiş. Bunu Krakauer’in sayfalarında okurken, birçok okuyucunun kendi maceralarını araması pek de şaşırtıcı olmasa gerek.

Bununla birlikte, McCandless her zaman bazılarının kahramanı olurken, daima aleyinde konuşanlar da olacak. En nihayetinde, o da sadece bir insan.

Belki de, Ivan Hodes “Chris McCandless çok kibar ve fevkalade bencil; muazzam derecede cesur ve ağzı açık bırakacak kadar aptal; etkileyici derecede yetkin ve şaşırtıcı derecede beceriksiz; diğer bir deyişle geri kalanımız gibi aynı ‘çarpık ahşap’tan yontuldu.” diyerek en iyi açıklamayı yapıyordu.

Kaynak: MNN

Bilim insanları canlı hücrelere ilk kez video yüklemeyi başardı

Harvard Üniversitesi tarafından yapılan çalışma sonucunda canlı bakterilere sonradan izlenebilecek bir şekilde video yüklendi. Peki hücrelere video yüklemenin insanlığa katkısı ne olabilir?

Daha öncesinde mamutları yeniden hayata getirmeyi amaçlayarak oldukça ilgi çeken Harvard Üniversitesi Biyoloji Tabanlı Mühendislik Enstitüsü Araştırmacıları, yepyeni bir çalışmayla karşımıza çıktı.

Canlı hücrelere video yüklemeyi başaran araştırmacılar bu videoyu daha sonra izlemeyi de başardı. Moleküler kaydedici ismi verilen bu yöntem sayesinde veriler canlılar üzerine sonradan erişilebilir bir şekilde kaydedilebiliyor.

Koşan bir at videosunu bir bakteriye aktarmayı başaran ekip, görüntüde çok ufak bozulmalar olmasına rağmen sonradan verilere erişmeye başardı.

Bu şekilde uçakların kara kutusuna benzer bir mantıkla insanların sağlık verilerini hücreler sayesinde kaydetmeyi amaçlayan araştırmacılar bu şekilde hastalıklara daha kolay çare bulunabileceğini düşünüyor.

Kaynak: Shift Delete
İleri Okuma: Cnet

18. İzmir Kısa Film Festivali’nde finalistler belli oldu!

Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali, 18. kez sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. 7-12 Kasım tarihleri arasında gerçekleşecek olan festivalde, Altın Kedi Ödülleri için yarışacak filmler belli oldu.

Kültür ve Turizm Bakanlığı, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Sinema Genel Müdürlüğü, Buca Belediyesi, Konak Belediyesi, Bornova Belediyesi, Karşıyaka Belediyesi ve Fransız Kültür Merkezi’nin katkılarıyla gerçekleştirilen festivalde, 400’ün üzerinde film ücretsiz olarak seyredilebilecek. Bu yıl yoğun bir ilginin olduğu festivalde; 72 ülkeden 1570 film, ulusal ve uluslararası dallarda animasyon, belgesel, deneysel ve kurmaca kategorilerinde Altın Kedi Ödülleri için başvurdu.

Filmler festivalin ana salonları olan Fransız Kültür Merkezi, Buca Belediyesi Tarık Akan Gençlik Merkezi ve Kültürpark içindeki İzmir Sanat ile öğrencilerin festivali daha kolay takip edebilmelerini sağlamak amacıyla, katılımcı üniversitelerin salonlarında izlenebilecek.

Festival programı ve jüri üyeleri önümüzdeki günlerde açıklanacak. Altın Kedi için yarışmaya hak kazanan kısa filmler, kategorileriyle şu şekilde belirlendi:

ULUSAL KURMACA FİNALİST FİLMLER

Beyoğlu Sineması, Yönetmen Ömer Ferhat Özmen (15 dk.)
Kot Farkı, Yönetmen Ayris Alptekin (11dk.)
Mümkün Hayatların En Güzeli, Yönetmen Derin Biricik (17 dk.)
Ormandaki İhtiyar, Yönetmen Kardelen Eren (15 dk.)
Kimi Sevsem Çıkmazı, Yönetmen Alper Tunel (17 dk.)
Tel, Yönetmen Berkay Hasbay (15 dk.)
Kapan, Yönetmen Korhan Günay (8 dk.)
Oyun İçinde Oyun, Yönetmen Suat Eroğlu (16 dk.)
Toprak, Yönetmen Onur Yağız (11dk.)
Av Dönüşü, Yönetmen Recep Çavdar (12 dk.)
Bir İş Görüşmesi, Yönetmen Alkım Özmen (15 dk.)
Yüzme Öğreniyorum, Yönetmen Serpil Altın (12 dk.)

ULUSLARARASI FİNALİST FİLMLER

Iron Story, Yönetmen Zlatko Kalenikov (16 dk. Makedonya)
Animal, Yönetmen Bahram Ark, Bahman Ark (15 dk. Iran)
Sparta, Yönetmen Noëmie Nicolas (26 dk. Belçika)
I’ve Got You, Yönetmen Sebastian Drozak (15 dk. Polonya)
Up and Arise, Yönetmen Raanan Berger (21 dk. İsrail)
Mum, I’m Back, Yönetmen Dimitris Katsimiris (5 dk. Yunanistan)
8 Minutes, Yönetmen Giorgi Gogichaishvili, Davit Abramishvili (13 dk. Gürcistan)
The Gift, Yönetmen Bolsunbek Taalaibek uulu (17 dk. Kırgızistan)
Dispirited, Yönetmen Alaleh Izadi (17 dk. İran)
Limbo, Yönetmen Konstantina Kotzamani (29 dk. Fransa)

ULUSAL ANİMASYON FİNALİST FİLMLER

Evcilik, Yönetmen Cenk Köksal, Özgül Gürbüz (3 dk.)
Satır, Yönetmen Mehmet Çengelci (7 dk.)
İstasyon, Yönetmen Serdar Çotuk (5 dk.)
Vadi, Yönetmen Can Erkan, Salih Toprak (10 dk.)
Karaköy’ü İzlemek, Yönetmen Ali Özgür Güner (3 dk.)

ULUSAL BELGESEL FİNALİST FİLMLER

Balerinin Bir Günü, Yönetmen Özgü Özbudak (14 dk.)
Aktör, Yönetmen Çağatay Çelikbaş (30 dk.)
228, Yönetmen Deniz Şengül, Mazhar Yıldız (21 dk.)
Gözyaşı Yolu, Engin Türkyılmaz (30 dk.)
Uzaktaki Kadın, Özgür Demirci (14 dk.)
Başka, Yönetmen Nesime Karateke (22 dk.)

ULUSAL DENEYSEL FİNALİST FİLMLER

C.O.D., Yönetmen Onur Doğan (4 dk.)
Çocuk Odası, Yönetmen Metin İlknur (4 dk.)
Elli Altı, Yönetmen Dilara Şahin (8 dk.)
Varoluş, Yönetmen Barış Fert, Hikmet Güler (6 dk.)
Bağımlılık, Yönetmen Nazım Güveloğlu (4 dk.)

Yaşamı savunanlar Uskumruköy’de haykırdı: “Kuzey düşerse İstanbul düşer!”

0

Yaşam savunucuları bugün bir kez daha Kuzey Ormanları Savunması ve Sarıyer Kent Dayanışması’nın çağrısıyla Uskumruköy Kavşağı’nda bir araya geldi. İBB’nin Uskumruköy Kavşağı ve kavşağa bağlanan bağlantı yollarında başlattığı yol genişletme ve ağaç kesimlerine karşı “Kuzey düşerse İstanbul düşer! Kuzey Ormanları’na dokunma” pankartı önünde buluşanlar basın açıklaması ardından bölgede kesim için işaretlenen ağaçlara çaputlar bağladı. Eylem ardından yapılan forumda yarın (9 Ekim Pazartesi) bölgede gerçekleşen ağaç kesimlerini protesto etmek için 14.00’da İBB önünde olmak için sözleşildi.

Geçtiğimiz hafta İBB’nin Uskumruköy Kavşağı ve bağlantı yollarında başlattığı ağaç kesimleri ve Uçkun Geray Hatıra Ormanı’nda çocukların barış için diktiği fidanların sökülmesi başta bölge sakinleri olmak üzere yaşam savunucularının tepkisini çekmiş, 30 Eylül’de de bölgede bir protesto gerçekleştirilmişti. Bugün yaşam savunucuları bir kez daha Uskumruköy Kavşağı’ndaydı.

“Kesme yaşat ormanı koru” ve “Kuzey düşerse İstanbul düşer” sloganları atan yaşam savunucuları adına basın açıklamasını bölge sakinlerinden Bedriye Kotiloğlu yaptı. Kuzey Ormanları’nın binlerce yılda oluşmuş hassas ekosisteminin inşaat ve emlak projeleriyle, maden ve enerji projeleriyle ve mega yıkım projeleriyle tehdit altında olduğunun altını çizen Kotiloğlu, “Köklerinden söktüğünüz, paravanlar çekerek kesimlerini saklamaya çalıştığınız her ağaçla sadece cinayet işlemiyorsunuz aynı zamanda İstanbul’u da can damarlarından koparıyorsunuz, kadim kenti geleceği olmayan bir karanlığa mahkum ediyorsunuz.” dedi.

Kotiloğlu başlayan yol genişletme çalışmalarının Kuzey’e kurulmak istenen “Yeni İstanbul”un hazırlık çalışmaları olduğunu vurguladı. Kesimlerin başladığı yerin kuzeyinden İBB’nin ‘Dolmabahçe-Levazım-Baltalimanı-Ayazağa tünelleri’ projesinin geçtiğini, hızlı tren projesinin de bölgenin kuzeyine gelmesinin söz konusu olduğunu hatırlatan Kotiloğlu, ayrıca 11 Mayıs 2011’de dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Uskumruköy’den Yalıköy’e kadar uzanacak yeni kent kurulması isteğini dile getirdiğini hatırlattı.

Açıklamanın sonunda İBB’ye seslenen Kotiloğlu sözlerini şöyle tamamladı:

“kamuoyundan gizlenen bölge üzerindeki tüm proje planlarını şeffaf bir şekilde açıklayın ve bölgedeki kentleşme baskısını arttıracak tüm projelerinizi derhal durdurun! Zira Kuzey düşerse, İstanbul düşer. Tam da bu sebeple Uskumruköy’ü, Kuzey Ormanları’nı gözü ranttan başka bir şey görmeyenlere karşı savunmak kentin ve koca ekosistemin yaşamını savunmak demektir. Uskumruköy’deki bir ağaç Maçka Parkı’nın da Kuzey Ormanları’nın da, İstanbul’un da geçmişi, şu anı ve geleceğidir. Kuzey Ormanları’nı savunalım, yaşamı savunalım!”

Basın açıklaması ardından eyleme katılanlar yanlarında getirdikleri ve dileklerini yazdıkları çaputları bölgede kesilmek için işaretlenmiş ağaçlara bağladı. Çaputlama ardından Uskumruköy’de bir forum gerçekleştiren yaşam savunucuları yarın (9 Ekim Pazartesi) 14.00’da İBB önünde ağaç kesimlerini protesto etmek için bir kez daha bir araya gelme kararı aldı.

Kendini sev, bedenine saygı duy, ona sahip çık: Beden olumlama hareketi

0

İnsanların düşünceleri doğrultusunda vücudumuza gerekli gereksiz uygulamalarda bulunuyoruz. Sırf onlar istedi, onlar söyledi diye. Bunu istiyor muyuz, dönüp kendimize sormuyoruz. İşte bu yüzden “Beden Olumlama Devri” çıkıyor karşımıza.

Henüz daha çok kişi tarafından bilinmese de çoğu kişinin hayatında önemli bir yer edinmekte. Beden olumlama nedir, nasıl yapılır, neler kapsar sizlere bunlardan bahsetmek istiyorum.

Body Positive Movement – Beden olumlama hareketi olarak çevirebiliriz. Beden olumlama hareketi; zayıf veya kilolu, erkek, kadın, kıllı, kılsız, çocuk veya yaşlı her kitleyi kapsamakta. Asıl amacı insanlara tek bir güzellik anlayışının hakim olmasını değil de her bedenin, her türlü farklı dış görünüşün güzel olduğunun önemini vurgulamakta. İnsanlara kendilerini sevmelerini göstermekte. O şişman zayıflamalı, o kadın çok çirkin estetik yaptırmalı, o adam kel saç ektirmeli tarzı görüşlerin önüne geçmeyi, insanların bu tarz düşünceler içinde bulunmamalarını öngörmekte.

Beden olumlama hareketi; kendini sevme, bedenine saygı duyma ve ona sahip çıkma hareketidir. “Kadın dediğin 36 beden olmalı, güzel olmalı” ve bunun gibi birçok küçük düşürücü şeyin önüne geçmek ve olduğumuz gibi sevilmeyi, kabul edilmeyi, insanlara bunu fark ettirmeyi amaçlamaktadır. Kimimiz şişman olabiliriz. İstemesek de burnumuz büyük olabilir. Belki çok yemek yesek de kilo alamıyoruzdur. Kısayız veya uzunuz. Kimimizin gözleri büyük, kiminizin yağ çatlakları var. Çoğumuz da varis denilen o toplardamar genişlemesi sorununu yaşıyoruz.

Bunlara sahibiz diye illa dışlanmak, aşağılanmak, sözlü tacize uğramak zorunda mıyız? Hayır değiliz. Artık benden olumlama hareketi ile kendimizi sevmeli, saygı duymalı ve herkesi olduğu gibi kabul etmeliyiz.

Yeniden masallara yolculuk: Muzip Masal Cini ile tanışın!

Masalların unutulduğu, masal dinlemeden büyüyen çocukların yaşadığı bir dönemde, masalları kaldırıldığı raflardan indirip, evlere, kitaplara taşımaya çalışan bir kahraman: Muzip Masal Cini. Bizlere diyor ki: Masallar çocukları uyutmak, yetişkinleri ise uyandırmak için anlatılır…

Bu hayali kahraman, 10 yıllık bir serüvenin kahramanı. Masalların yaratıldığı dönemleri inceleyip, ait olduğu yerlerden alıp, arşivleyip hatta yeni masallar anlatıp bize ulaştırmaya çalışan Muzip Masal Cini, 8 Ekim tarihinde İstanbulimpro’da meraklılarının karşısına çıkmaya hazırlanıyor.

Masalları ve masallara dair her şeyi yanına almış masal anlatıcısı, kendi yarattığı Ribelyus adlı masal evreninden, yeni hikayelerin de olduğu dünyasını, bizlere tanıtmaya çıkıyor.

Çocukluk dönemlerinizde içine girdiğiniz masal diyarlarından günümüze gelen Muzip Masal Cini’nin, gerçek dünyada bize yeniden anlatacakları var…

”Muzip, eziyet eden ve zulmedene karşı alayla bir şey anlatan demek. Benim yapmak istediğim şeyle çok alakalı. Belki de o yüzden gelip beni buldu. Eziliyoruz, zulmediliyoruz ve bizim yapabileceğimiz tek şey, yüzümüze muzip bir maske takıp, alay edip, eğlenmek diye düşünüyorum ben.”

Muzip Masal Cini’ni daha yakından tanıyabilmek için biraz sohbet ettik…

Muzip Masal Cini nedir ?

Muzip Masal Cini 2008 yılından beri var. Başlarda, kendim masal yazmak için oluşturduğum bir karakterken sonra, masalları araştıran, okuyan, inceleyen, derleyip toparlayan bir hayal kahramanının serüveni olmaya başladı. Bir yandan kendi masallarını, kendine has bir evren içerisinde anlatan ; bir yandan da etrafta okuduğu, dinlediği bütün masalları bir araya getiren, arşivlemeye çalışan bir proje de denilebilir. Kendine özgü bir evrende, masallar diyarı Ribelyus’ta anlatılan hikayelerin olduğu masallar ; 21. Yüzyılın keşmekeşliği içerisinde, anlatılarak günümüze kadar ulaşma gayretini sergilemiş masalların, unutulmaya yüz tuttuğu zamanda, o masalları bulup, kayıt altına alıp, bir araya getirip haddi yeterse geleceğe taşımayı isteyen bir adamın projesi olarak iki temel üzerinde gelişiyor. Bunun için, basılı bütün yayın organlarını arşivliyorum. Bir de masalları anlatarak yayan, çoğaltan insanların sesinden bir ses bankası oluşturmak gibi bir projem var, umarım en kısa zamanda hayata geçirebilirim diyorum. Kütüphanenin hem yazılı hem de sesli kaynağının olmasını istiyorum. Muzip Masal Cini de bütün bu masalların arasında debelenen bir kahraman.

Muzip Masal Cini nasıl var oldu?

Muzip, eziyet eden ve zulmedene karşı alayla bir şey anlatan demek. Benim yapmak istediğim şeyle çok alakalı. Belki de o yüzden gelip beni buldu. Eziliyoruz, zulmediliyoruz ve bizim yapabileceğimiz tek şey, yüzümüze muzip bir maske takıp, alay edip, eğlenmek diye düşünüyorum ben.

Bu isim bana hediye edilmiş gibi geldi. Aklıma düştüğü andan itibaren benimle. O bana, ben ona masallar fısıldayarak yarattığım bir proje oldu. Aslında ben çocukluğumdan beri masalları seviyorum. Bir babaanne çocuğu olarak büyüdüm. Daha ev telefonları yeni moda olduğu dönemde, 166 numaralı bir masal hattı vardı. Adile Naşit masal anlatırdı. İlk hatırladığım masallar oraya ait. Daha öncesinde Adile Naşit’in Uykudan Önce Masallar Kuşağı’nı hatırlıyorum. Bunlar bir yana, babaanne çocuğu olmamdan mütevellittir belki de, efsanelerle, mitlerle büyüdüm. Bana hep efsunlu hikayeler, gerçek dışı hikayeler, korkulu hikayeler, canavarlar, dini hikayeler anlatılırdı. Çocukluğumdan beri de fantastik öğelerin hepsine hayranlığım vardı. Galiba bu dünyanın gerçekliğinden kurtulabileceğimiz tek yer olarak o fantastik dünyayı görüyorum. Nitekim büyüdüğümde, 2008’e kadar edebiyat serüvenim içerisinde kendime yer bulmaya, bir şeyler üretmeye çalışırken hep eksiklik hissediyordum ve en sonunda bir gece Muzip Masal Cini karşıma çıktı ve ‘’ masal anlatalım mı ?’’ dedi. O gün bugündür de ikimiz kol kola bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Şu an sosyal medya ve internet sitesinde arşivleme yapan bir projeden ibaretken çok geçmeden hayatın içine adapte edebileceğim bir proje olabilecek. Şimdiye kadar 300’e yakın masal kitabı topladım.

(Muzip Masal Cini’nin hikayesinin tamamı için http://muzipmasalcini.com/muziplik-ve-maskaralik/ )

Masalları nasıl topluyorsunuz?

Bir sürü sahaf arkadaşım var. Hele bir tanesi kitap toplarken masallarla ilgili ne varsa benim için ayırır. Ben de, ‘’evet bu kütüphanede benimle olmalı’’ diyorsam alırım. Artık internet üzerinden de eski kitapları bulmak kolaylaştı. Türkiye’de basılı kitapların içerisinde eskiden beri masal kitapları yer almaya devam ediyor. Benim çocukluğumda, Youtube yoktu ama masal kasetleri vardı. Bize daha ilginç geliyordu. Keşke onlar elimde kalmış olsaydı.

İlk çıkış noktasında gezerek topladım. Doğu’da bir grup arkadaşımın sosyal sorumluluk projelerini takip ettiğim bir dönemde, masalların kaynağının olduğu yeri gördüm. Çünkü masallar Doğu kültürüne ait. Doğu hikayeciliği ile besleniyor. Oraya yaklaştıkça, bir şekilde ayağınız masallara ilişiyor. Büyük şehirlerde insanlar, çocuklara masallar anlatmıyor ama  küçük mecralara gittikçe hala birileri çocuklarına masalları anlatıyor.

Yalnızca Doğu kültüründe mi devam ediyor?

Yani küçük olan her yerde var. Büyük şehirlerde unutuldu diye düşünüyorum. Gerçi son 3 senedir masalın popüler olmak gibi bir durumu var.

”İnsanlar, bu kadar kalabalığın içerisinde, gerçeklerden uzaklaşıp, gerçek üstü bir dünyaya dalmak istiyorlar. Çünkü ruhlar o kadar fazla sıkıldı ki, belki de bu sıkılmışlıktan kurtulup, kendilerini toz pembe hayallerin içerisinde bulmaya çalışıyorlar.”

Bunun sebebi ne olabilir?

Buradan sonra söyleyeceğim her şey benim fikirlerim olacak. Bunlar arama motorunda karşına çıkabilecek sonuçlardan olmayabilir. 2000 yılına gelmeden önce, dijital çağa ilk ayak bastığımız dönemlerde, 2000 yılı geldiğinde kıyamet kopacak deniyordu. 2012’ye geldiğimizde de kıyamet kopacak deniyordu. Kıyamet kopmadı. Fantastik hikayelerin içerisinde, kıyametlerin sonrası olarak görülebilecek bir zaman diliminde yaşıyoruz. Dünya, zamanın başlangıcından beri en kalabalık dönemini yaşıyor. İnsanlar, bu kadar kalabalığın içerisinde, gerçeklerden uzaklaşıp, gerçek üstü bir dünyaya dalmak istiyorlar. Çünkü ruhlar o kadar fazla sıkıldı ki, belki de bu sıkılmışlıktan kurtulup, kendilerini toz pembe hayallerin içerisinde bulmaya çalışıyorlar. İşin ironik tarafı, masallar seni gerçek üstü şeylerin varlığına inandırmaya çalışmaz. Aslında ejderhalar gibi sonsuz güce sahip yaratıkların da, Karun gibi gaddar hükümdarların da yenilebileceğini ve iyilerin de kazanabileceğini söyler. Geçenlerde Şehrazat’ın Sırları diye bir kitap geçti elime. Kitapta masal sembolleri üzerine bir sözlük var. Diyor ki, masallarda iyiler kazanır. Çünkü iyiler kaybederse herkes kaybeder. Çok net bir gerçek bu. İnsanların iyilerin kazanımına ihtiyacı var. 21. Yüzyıla baktığımızda hangi yerde mutluyuz ki ? Bir sürü günlük kaygılar, yorgunluklar içerisinde gidip geliyoruz. Birazda bu gerçeklikten sıyrılmaya ihtiyaçları var gibi. O yüzden de insanlar, arabalar uçamasa da biz hayallerimizde sınırsız yolculuk edebilelim, diyorlar.

Günümüzden de yeni masallar çıkar mı?

Masal yaşar. Yani dünyanın galiba tek gerçekliği evrim. Biyolojide evrim, ahlakta evrim, politikada evrim, fikirlerde evrim, dilde evrim… Masallar da bu evrimlerden nasibini alan bir olgu aslında. Tarih başladığından beri insanlar birbirlerine bir şeyler anlatıyor ve o anlatılan hep bir şekilde değişiyor. İlk masalı dinlediğimde, ‘’ her masal dinlendikçe anlatılır, anlattıkça değişir.’’ dediler. Her masal bir kere anlatılır. Herkes kendi bilgi birikimiyle, yeni bir formda anlatır. Masal zaten sürekli doğar.

Bu kadar değişen bir şeyden o günlere dair izler nasıl çıkabilir?

Dil çok ilginç. Bizim düşünme biçimimizle gelişiyor. İnsanların konuşmaları, ifade ettikleri bilinçaltında olanlardan ibarettir. Dolayısıyla da insanlar anlattıkça, o zamanki düşüncelerine, yaşadıklarına, aşklarına, öğretilerine dair bir sürü şey açıklarlar. Bu yüzden masalların doğruluğuna ihtiyacımız yok. Anlatırken neyi nasıl anlatmış ona bakmamız gerekiyor. Bundan bin yıl önce anlatılan bir masalla, günümüzde anlatılan bir masalın bir olmaması çok normal. Çünkü bin yıl önce insanlar kadınlara değer vermiyordu. Kadını üzerinde hükmedebileceği bir meta olarak görüyordu. Hatta kölelik, bunu insanların birbiri için düşündüğünü de gösterir. O zaman anlatılanlar, bunların etrafında gelişiyordu. Bu izleri üzerinde hep taşıyor.

Bunlar büyüklere hitap eden şeyler. Masal, çocukların hayatına nasıl girdi?

Masallar bence 1800’lü yıllara kadar çocuklara anlatılmadı.  Hatta masallar hiçbir zaman çocuklara anlatılacak bir şey olmadı. Masallar krallara, sultanlara alimler tarafından anlatılan hikayeler oldu. Sanayi devriminden sonra, aileler çocuklarıyla fazla vakit geçiremedi ama bir şekilde ahlak ve etiğin öğretisini vermeye çalıştılar. Birebir böyle hareket etmeseler de mantıksal ilerleyiş biçiminde o zamanlar çocukları eğitmek için öğretiler ortaya koyuyorlar. Pedagoglar, edebiyatçılar, halk araştırmacıları da bunları çocuklara anlatıp onları eğitmek üzerine tekrar programlıyorlar.  Vladimir Propp diye bir adam çıkıyor, masalın biçimsel araştırmasını yapıyor. Günümüze yaklaştıkça masallar, çocukları eğitebilecek unsurlar haline gelmeye başlıyor. Ama tarih boyunca masalların çocuklara anlatıldığını düşünmüyorum. Eğer anlatılmışsa da o zamanki çocuklar, çok sert ögelerle eğitilmeye çalışılmış derim.

Günümüzdeki masallar, Pamuk Prenses, Rapunzel gibi masalların aslına gittiğimizde aslında orada çok kötü şeyler olur. Pamuk Prenses tecavüze uğramış, bir çocuğu olmuş ve isteği dışında öpülmüştür. Avrupa masallarında kadın kapıdan çıkıp gitmez. Kaçar ya da kaçırılır ve kendi isteğiyle evi terk etmez. Avrupa masalları o kadar sisteme ait anlatılmaya devam edilmiş ki orada çok fazla kötü ve sıkıntılı unsurlarla karşılaşıyoruz. Bir kere bir prense kendini sunup, beğendirmek gibi olgulara sahipler. Şimdiki çocukların bir prens, prenses gibi olmak istemesinin temellerinde hep bu masallar var. Ama bu masallar çok fazla uyarlamaya maruz kalıyor.

Açıkçası hikaye benim için yalnızca hikayedir, daha fazlasına inanmam. Hikaye ne anlatıyor, ben ne görebilirim ona bakıyorum. Tabi o masalların hiçbirinin günümüzde o şekilde anlatılmasının taraftarı değilim.  Dipnot Yayınları bununla ilgili, benim de yapmak isteyeceğim bir kitap çıkarttı. Ötekileştirmeyen Masallar. Masalların bu yönünü törpüleyip yeniden anlatılmasını sağlamışlar. Bu da masallara yeniden bakmamızın gerektiğini gösteriyor. Eşitsizliklerin hüküm sürdüğü, ahlaki değersizliğin olduğu unsurları günümüze hala taşımaya gerek var mı, bence yok.

Masalları araştırmaya başladıktan sonra, çocukken dinlediğiniz masalların etkisi değişti mi?

Masallar, çocukken sadece hayal gücümü besliyordu. Ben de belki bir prens ve prenses hayali kuruyordum ama yetişkinliğe geçerken bu fikirlerden kurtulmuş olabilirim. En azından öyle düşünmüyordum.  Araştırmaya başladığımda hikayeleriyle, izleriyle ilgilendim. Eskiler insanlara neler anlatmış ona yoğunlaştım. Düşünsene, insanların birbiriyle iletişimi, teması yokken, köye birisi geliyor ve bilinmeyen bir hikaye anlatıyor. O zamanki insanlar için büyülü bir şey bu. Benim için de, o zamanki insanları büyüleyen şeyler merak uyandırıcı.

Bu proje çocuklara mı, yetişkinlere mi hitap ediyor?

Benim projemin bir hedef noktası yok aslında. Ben yalnızca masalları toplamaya uğraşıyorum. Ben onları toparlayayım, onlar gideceği yeri bulur. Arşivleme kısmındayım. Bir misyonu olsun gibi düşünmüyorum. Bu kişisel bir sevdanın ürünü aslında. Çünkü ben bir sürü masalı okumayı, saklamayı seviyorum. Üretilmiş bir şeyi tekrar açığa çıkarıyorum.

Şimdi anlatmayı deneyeceğim. Zaten uzun zamandır arkadaşlarımın kafasını masallarla doldurdum. Sofralarımızda, sohbetlerimizde konu mutlaka masallara bağlanır. Dolayısıyla bunu insanlara anlattığımda ne oluyor onu göreceğim. Aslında bir masalı dinliyorsan onu anlatmak gibi bir yükümlülüğün olduğunu düşünüyorum. O yükümlülüğü de yerine getiriyorum. Aynı zamanda Muzip Masal Cini biraz daha görünür olsun istedim. Muzip’in sesinin nereye kadar gidebileceğini göreceğiz.

Masallar ve masallara dair; http://muzipmasalcini.com/

90 yaşındaki Çek ressam köyünü sanat galerisine çeviriyor

Her evin çiçek resimleriyle süslü olduğu Polonya’daki Zalipie köyünü hatırlıyor musunuz? Çek Cumhuriyeti’ndeki Louka adlı köyde yaşayan 90 yaşındaki Anežka (Agnes) Kašpárková, pencere ve kapı çerçevelerini şahane tasarımlarla süsleyerek yaşadığı köyü en az Zalipie köyü kadar güzelleştirmeye çalışıyor.

Eski bir tarım işçisi olan Agnes, yıllardır boyama işiyle uğraşan köyündeki diğer kadınlar sayesinde bu hobiyi edinmiş. Mavinin capcanlı bir tonu ve küçük bir fırçayla geleneksel Moravya* işçiliğinden esinlenen Agnes, internette ve yerel çapta övgü kazansa da bunu sadece zevk için yaptığını söylüyor: “Ben bir sanatçıyım. Resim yapmaktan zevk alıyorum ve olabildiğince en iyi şekilde yardım etmek istiyorum”.

İşte yaratıcılık söz konusu olduğunda yaşın sadece bir sayı olduğunun kanıtı:

*Moravya, Çek Cumhuriyeti’nin güneydoğusunda yer alan ve halk sanatıyla ünlü bir bölgedir.

Kaynak: Bored Panda

ICES ile geleceğinizi şekillendirin!

Yurt dışı eğitim danışmanlığı denildiğinde ilk akla gelen ve en çok tercih edilen firmalar arasında yer alan ICES Turkey Yurt Dışı Eğitim ve Kariyer Merkezi, eğitimine yurt dışında devam etmek isteyen öğrencilerin beklentilerini ve ihtiyaçlarını karşılamak adına kurulmuştur. ICES; lise değişim, üniversite, master/MBA, sertifika, diploma, dil okulları ve yaz okulu gibi farklı programlarda öğrencilerin istedikleri eğitim kurumlarına yerleşmelerine yardımcı olur. Aynı zamanda yurtdışı eğitim danışmanlığı ile ülke dışında gönderdiği öğrencilere her açıdan destek olarak öğrencilerinin kendilerini geliştirmelerine ve geleceklerini inşa etmelerine katkıda bulunur. 12 farklı ülkede üniversite eğitimi; ABD, Kanada ve İngiltere’de lise eğitimi ve pek çok başka ülkede staj ve dil okulu imkanı içeren eğitim programlarına katılmanıza destek olur.

ICES ile Eğitimi Fırsata Çevirin!

Yurt dışında okumak daha iyi ve donanımlı bir eğitim almanın yanı sıra öğrencinin farklı ülkeler görmesini, yeni diller ve kültürlerle tanışmasını da sağlar. Farklı bir ülke, öğrencinin eğitimini olumlu anlamda etkileyecek ve sayısızca deneyim kazanmasına yardımcı olacaktır. Yeni bir dili akıcı bir şekilde konuşmak, anlamak ve o dilde yazılmış kitapları okuman için o dilin konuşulduğu ülkeye gitmeniz gerekir. Gittiğiniz ülkede yalnızca dil öğrenmekle kalmaz o ülkenin kültürünü, geleneklerini, coğrafyasını da öğrenebilirsiniz.

ICES ile yeni kültürlerle kaynaşmak, yeni yerler görmek, deneyim kazanmak ve dili yerinde öğrenmek isteyen öğrenciler; Almanya, Amerika, Rusya, Polonya, Kanada gibi pek çok ülke seçeneği arasından diledikleri ülkeyi tercih edebilir, çok daha aydınlık bir geleceğin ilk meşalelerini yakabilirler. Tercih öncesi eğitim danışmanları ile gidecekleri ülke ve okul hakkında ayrıntılı bilgi alarak çok sağlıklı karar verebilirler.

ICES Yurt Dışı Eğitim Danışmanlığı

Kişiye özel butik eğitim danışmanlığı veren ICES; öğrencinin kariyerini yönlendirmek, başarısını arttırmak ve maksimum hizmet verme amacı ile öğrencinin istek ve talepleri doğrultusunda hareket etmektedir. Firma, sadece öğrencilerle değil velilerle de iletişim halinde kalarak her talebinize olumlu dönüşler yapmaya özen gösterir. Özellikle veliler ile olan iletişimi sebebiyle kendini bir aile şirketi olarak tanımlayan ICES, öğrenci ve öğrenci velilerinin hayallerini empati kurarak, en doğru şekilde analiz eder. Bu hayallerin izinden giderek taleplerini en doğru şekilde karşılamak için çalışır.

Siz de geleceğinize şekillendirmek, yabancı dili ana diliniz gibi konuşmak ve iş hayatınızda pek çok kişiden bir adım önde olmak istiyorsanız ICES Yurt Dışı Eğitim Danışmanlığı’na gelin, yarınlarınızı aydınlatın!

3. Ankara Uluslararası Komedi Festivali başlıyor!

Türkiye’nin ilk komedi festivali olan Ankara Uluslararası Komedi Festivali’nin üçüncüsü, 4-20 Kasım 2017 tarihleri arasında düzenlenecek. Çok alternatifli bir programa sahip festival süresince, yerli ve yabancı ünlü güldürü sanatçıları çeşitli mekanlarda Ankara seyircisi ile buluşacak.

Programında tiyatrolar, stand up gösterileri, atölyeler, müzikaller, çocuk etkinlikleri ve amatör komedyenler için düzenlenen etkinlikler bulunduran 3. Ankara Komedi Festivali, Başkent seyircisine keyifli bir kasım ayı vaat ediyor.

Festival Sanat Yönetmenliğini bu yıl da usta mizah yazarı Vedat Özdemiroğlu üstleniyor.

Açılış ve kapanış gösterilerini Ankaralı sanatçıların gerçekleştireceği 3. Ankara Komedi Festivali, 4 Kasım 2017 tarihinde Ege Kayacan’ın tek kişilik şovuyla ile start alıp, 20 Kasım 2017’de Çankaya Üniversitesi Tiyatro Topluluğu’nun ücretsiz tiyatro gösterisi ile son bulacak.

Haldun Dormen, Erkan Can, Cem Davran, Bahtiyar Engin, Sunay Akın, Vedat Özdemiroğlu, Alpay Erdem, Yıldıray Şahinler, Shazia Mirza, Ayhan Taş, Burak Satıbol, Hatunlar Stan up Ekibi ve Hayrettin, festivale bu yıl konuk olacak sanatçılardan bazıları.

Açık Mikrofon Gecesi, Hatunlar Stand Up Gecesi ve Ankara Sanat Tiyatrosu’nun sergileyeceği performanslar ise oldukça dikkat çekeceğe benziyor.

Etkinlikler, Nazım Hikmet Kongre ve Sanat Merkezi (Yenimahalle), MEB Şura Salonu, Yılmaz Güney Sahnesi, Ankara Sanat Tiyatrosu, Nazım Hikmet Kültür Merkezi (Kızılay), İf Performance Hall, Nefes Sahne, Noxus Sahne , Manhattan Sahne ve Çankaya Üniversitesi’nde sergilenecektir.

3. Ankara Uluslararası Komedi Festivali hakkında detaylı bilgiye www.ankarakomedifestivali.com.tr adresinden veya etkinliğin Facebook, Instagram ve Twitter sayfalarından, etkinlik biletlerine ise Biletix, Dost Kitabevi Şubeleri ve etkinliklerin düzenleneceği salonlarda bulunan gişelerden ulaşılabilir.

Gönül bağı güçlüdür.

Hak Savunucusu Veli Acu’dan bahsetmek istiyorum. Bir de doğacak yavrusundan ve canım Gönül’ümüzden. Gönül’ümüz diyorum, çünkü Gönül bizim.

Sevgili Gönül hamile ve doğuma da çok az bir süre kaldı. Gönül’ün Veli ile evlenmeden önce gözlerinin içi gülerek ondan nasıl bahsettiğini daha dün gibi hatırlıyorum. Nikahlarındaki heyecanlarını…

Toplumda öğretilmiş, alışageldiğimiz ilişkilerin çok dışında veya çok dışında olmayı amaçlayan bir ilişkileri var.

Veli Acu’yu yakından tanımıyorum ama tanıyorum. Çünkü Gönül’ün gönül bağı epey güçlüdür.

Şimdi anlaşılması zor olmayan bir durum var ortada:

Veli insan hakları savunucusu ve sırf bu yüzden 74 gündür cezaevinde.

Gönül, hamile ve erken doğum riskinden kaynaklı hastanede. Diyor ki: “Veli bütün çocukları seviyor ve kendi çocuğunu göremeyecek. Bu haksızlık! Ben onu çok özledim.” Sessizce diyorsa da yüreği yırtılıyor haykırır gibi.

Veli, güçlü ama kaygılı. Doğum sonrasına kadar göremeyecek Gönül’ü (Doktor, Gönül ve bebeğin sağlığı için Gönül’ün görüşlere gitmesinin doğru olmadığını söylüyor).

Doğacak bebek, sabırsız. Belki babasını gördürmeyecekler bir süre. Annesini de yıpratacaklar. Üstelik daha yeni gelecek işte buraya. Neyse, sonra gönül bağı güçlü olacak. Onurlanacak.

Şimdi anlaşılması değil de hazmedilmesi ve sıyrılıp atılması epey zor bir durum var ortada:

Birileri bilmem neredeki bir sofrada Amerkian emperyalizminin maşası olmamak gerektiğini söylüyor takır takır;

Birileri yer sofrasında en güzel devrimciliği kendisinin yaptığını…

Birileri tertemiz çocuklar için kanıyor.

Birileri eli yüzü temiz olmayan çocukları kanatıyor, çünkü “bunun annesi babası nerede?”

Epeyce vicdanlılık ve haklılık.

Birileri efendim, efendimiz, babamız.

Birileri babası olacak birinin ve görmek için çırpınacak birini.

Birileri hep en doğrusunu bilecek, tartışmasız.

Birileri bütün çocukları hep sevecek. O birileri, tükenmeyecek!

“Radyomun düğmesini çevirince, Amerika’da siyahların linç edildiğini işitiyorum ve diyorum ki kendime, bize yalan söylemişler: Hitler ölmemiş; radyomun düğmesini çeviriyorum ve öğreniyorum ki, Yahudiler hala aşağılanıyor, hor görülüyor ve yurtlarından kovuluyorlar. O zaman diyorum ki kendime, bak bize yalan söylemişler, Hitler ölmemiş; radyomun düğmesini çeviriyorum ve öğreniyorum ki, Afrika’da çalışma kampları kurumsallaştırılıyor, yasallaştırılıyor, o zaman diyorum ki kendime, bak bize yalan söylemişler: Hitler yaşıyor…”*

Radyomun düğmesini çeviriyorum: Türkiye’de…

Veli Acu kimdir?

1988 yılında Siirt’te doğru. Gazi Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi lisans bölümünü bitirdi. Halen Gaziantep Üniversitesi’nde İngiliz Dil ve Edebiyatı bölümünde öğrenimine devam ediyor. 2009 yılından beri İnsan Hakları Gündemi Derneği yürütme kurulu üyesi. 2010 yılından beri Uluslararası Af Örgütü üyesi olan Acu, insan hakları, milliyetçilik, siyaset teorisi, toplumsal hareketler, liberal düşünce, demokrasi teorileri ve sivil toplum ile akademik olarak ilgileniyor. 2010’dan beri çeşitli sivil toplum kuruluşlarında profesyonel olarak çalışıyor.**

*Aimé Césaire

**https://medium.com/free-rights-defenders-hak-savunucularına-dokunma/

“Tutuklu hak savunucularının serbest bırakılması ve tümü hakkındaki suçlamaların düşürülmesini beraber talep edelim.” https://acileylem.org.tr/eylem/haksavunuculari?source=collection_home—2——0—————-