Ana Sayfa Blog Sayfa 264

Portekizli sanatçı umulmadık nesneleri birleştirerek gerçeküstü sanat yapıyor

1

Luisa Azevedo, son iki yıldır umulmadık nesneleri, şekilleri ve yerleri gerçek hayattan fotoğraflar ile birleştirerek gerçeküstü görüntüler oluşturuyor. Azevedo, hikâyesini şöyle anlatıyor:

Sanatlardan her zaman etkilendim, ancak Instagram aracılığı ile fotoğraf sanatını keşfettiğimde yalnızca 15 yaşındaydım. Başlangıçta cep telefonumla basit fotoğraflar çektim ama çok geçmeden daha fazlasını öğrenmek istedim. Fotoğrafçılığa olan ilgim arttıkça yeni teknikler aramaya ve denemeye başlamam beni Photoshop‘a yöneltti.

Photoshop’ta düzenlediğim ilk görüntü Mart 2015’te yayınlandı. O zamandan beri uzun bir yol kat ettim. Kendi kendime öğrendiğim her şeyi Youtube’da bulunan Photoshop eğitim videolarından öğrendim.

Her gün yeteneklerimi geliştirmeye ve yeni konseptler denemeye çalışıyorum.

Instagram hesabımda her gün paylaştığım fotoğraf manipülasyonlarında kendi gerçekliğimi bozup ve yeniden inşa ediyorum.

Son iki yıldır umulmadık nesneleri, şekilleri ve yerleri gerçek hayattan fotoğraflar ile birleştirerek gerçeküstü görüntüler oluşturuyorum. İmgelerim aracılığıyla her şeyin mümkün olduğu, rüya gibi bir dünya yaratmaya çalışıyorum. Hayal gücü ve yaratıcılıkta sınır olmadığına inanıyorum.

Şu anda Lizbon, Portekiz’de yaşıyorum ve Lizbon Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Multimedya Sanatı bölümünde okuyorum.

Luisa Azevedo‘nun çalışmalarına websitesinden veya Instagram hesabından ulaşabilirsiniz.

Kaynak: Bored Panda

İçme suyundaki arsenik Pakistan’daki 60 milyon insanı tehdit ediyor

1970’li yıllarda Bangladeş’te ve Hint alt kıtasının geri kalanında açılan kuyular sonrasında milyonlarca insanın içtiği içme suyunda arsenikle karşılaşılması tarihteki en büyük kitlesel zehirlenme olarak adlandırılmaktadır.

Yüksek metal konsantrasyonları çevredeki kayalar ve topraklardan suya sızdığında cilt lezyonları, kanser, kardiyovasküler hastalıklar ve nörogelişimsel geriliğe neden olabilmektedir.

Günümüzde yapılan bir araştırma ise, Pakistan’da 60 milyon kadar kişinin arsenik bulaşmış kirli suya maruz kalabileceğini ve bu durumla mücadele edebileceğini göstermektedir.

Sorunun boyutu, 1990’lı yıllarda Ganges-Brahmaputra Deltası‘nda gerçekleştirilen bir dizi çalışma esnasında  yüksek arsenik konsantrasyonları bulunması sonrasında netleşti. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Bangladeş’teki 35 milyon ila 77 milyon arasında insanın içme sularında güvensiz seviyede arsenik bulunduğu ve risk altında olabilecekleri konusunda uyarıda bulundu. Dünya Sağlık Örgütü, 2014 yılında dünya çapında yaklaşık 200 milyon kişinin litre başına önerilen 10 mikrogramlık sınırı aşan konsantrasyonlara maruz kaldığını tahmin etmiştir. Bu kişilerin birçoğu Bangladeş, Hindistan, Vietnam ve Nepal’de yaşamaktadır.

Önceki çalışmalar, Pakistan’ın bazı bölgelerindeki yer altı sularının yüksek oranlarda arsenik içerdiğini ortaya çıkarmıştır. Ancak yeni araştırmanın başyazarı ve Dübendorf’ta bulunan İsviçre Federal Su Bilim ve Teknoloji Enstitüsü’nde çevre bilimcisi olan Joel Podgorski, bu durumun içerdiği risklerin kapsamının bilinmediğini söylemektedir.

Podgorski’nin ekibi işe Pakistan genelinde yaklaşık 3 ila 70 metre derinlikte bulunan 1200 kuyudan toplanan yer altı suları örneklerindeki arsenik seviyelerini ölçerek başladı. İndus Nehri boyunca alınan örneklerin neredeyse üçte ikisi bir litre için son derece yüksek bir konsantrasyon olan 200 mikrogramın üstünde çıkarak Dünya Sağlık Örgütü tarafından önerilen eşiği aştı. Yüksek konsantrasyonlar, daha yüksek toprak PH’lı 10.000 yaşın altındaki kumlu ve killi bölgelerde ortaya çıkma eğilimdeydi. Eski çökeltiler jeolojik süreçte çok fazla suya maruz kalmış ve bu da arseniklerin birçoğunun denize taşınmasına yol açmıştır. Podgorski, spesifik kimyasal koşullar altında genç çökeltilerdeki arseniğin suda çözünerek suyu kirletebileceğini söylemektedir.

Ardından ekip, ülkede arsenik bulunan her bölgedeki tehlikeli konsantrasyonların olasılığını gösteren ilk risk haritasını oluşturdu. Ekip, yer altı sularını içmek için kullanmaya ihtiyaç duyan kişilerin sayısını tahmin ederek hazırladığı raporda, bugün 50 milyon ila 60 milyon kişinin litre başına 50 mikrogramın üstünde arsenik içeren içme suyu kullanıyor olabileceğini bildirdi.

Jia You/Science

Cenevre’de bulunan Dünya Sağlık Örgütü’nde kamu sağlık mühendisi olan ve araştırmaya katılmayan Richard Johnston, “Bu, arseniğin içme suyunda ciddi bir halk sağlığı tehdidi oluşturmayı sürdürdüğünü hatırlatıyor.” diyor. Richard Johnston, tahmin yönteminin Pakistan’a benzer jeolojiye sahip olan dünyanın diğer bölgelerine de uygulanabilmesini ümit ediyor.

Diğer uzmanlar, çalışmanın Pakistan makamlarını yüksek riskli bölgelerdeki kuyuları test etme ve toplulukları uyarmaya motive edeceğini umuyor. Cambridge’deki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde bir hidrojeolog olan Charles Harvey, “İnsanlar kuyularındaki suyun yüksek arsenik içerdiğini bilmeliler” diyor. İnsanlar bu risklerin farkında olurlarsa eski çökeltilerle temasta olan daha derin akiferlerden su kullanabilir veya yer altı suyundaki arseniği temizlemeye yatırım yapabilirler.

Birleşik Krallık Cambridge’de bulunan bir hidrojeolog ve bağımsız danışman olan Peter Ravenscroft, bu çalışmanın politika yapıcıların ve yardım ajanslarının Pakistan’daki arsenik tehdidine dikkatlerini çekmesine yardımcı olacağını söylüyor ve “Bunun gibi haritalar büyük etkiye sahiptir.” diyor.

Kaynak: Science Mag

 

Bu fotoğrafçı, dört yıl boyunca çöp topladı

2

Fotoğrafçı Antoine Repessé’nin oldukça sıra dışı bir hazırlık ihtiyacı duyduğu “#365 Unpacked” isimli yeni bir fotoğraf dizisi var. Fotoğrafçı, dört yılını atık dolu sahneler yaratmak için çöpleri bir araya getirerek harcadı.

37 yaşındaki Fransız fotoğrafçı, 2011 yılında geri dönüştürülebilir atık toplamaya başladı. Kendi kendine istiflemenin yanı sıra, çöpleri toplamak için 200 civarı arkadaşının ve meslektaşının yardımını aldı. Sonunda, 70 metreküp civarında (büyük bir taşıma konteynerini dolduracak kadar) çöp toplamayı başardı.

Tüm çöp yığınları, Repessé’nin büyük dairesinde saklandı ve türüne göre farklı odalarda depolandı.

Repessé, ihtiyaç duyduğu tüm işe yaramaz şeyleri topladıktan sonra portre çekimlerini yapmaya başladı. Bir minibüsü çöplerle yüklediği, çekim yerlerine gittiği, set ortamını yarattığı, sahneyi aydınlattığı, uygun fotoğrafları yakaladığı ve sonra her şeyi yeniden paketlediği için, Repessé’nin fotoğrafların bazılarını kurgulaması ve çekmesi 10 saati buldu.

Repessé, “Bu projeyle gerçekten çok uğraştım. Hem böyle [çöpler içinde] dört yıl boyunca yaşadığımdan dolayı fiziksel açıdan ve hem de büyük bir çağdaş sorun oluşu nedeniyle düşünsel açıdan. Artık bunu göz ardı edemeyiz, bundan biz sorumluyuz” diyor.

Repessé’nin fotoğraf kareleri

Projenin nasıl gerçekleştiğini gösteren kısa bir kamera arkası videosunu buradan izleyebilirsiniz.

Repessé’nin diğer çalışmalarına sitesinden ve Facebook sayfasından ulaşabilirsiniz.

Kaynak: PetaPixel

Artık veganların da bir bayrağı var!

1

İşte karşınızda uluslararası vegan bayrağı! Geçtiğimiz aylarda, tam 9 Haziran 2017’de İsrail Asıllı Gad V Hakimi ve ona yardım eden diğer aktivist tasarımcıların da yardımıyla Uluslararası Vegan Bayrağı resmi olarak ilan edildi ve yürüyüşlerde dalgalanmaya başladı.

LGBT bayrağının tasarım sürecinden ilham alan tasarımcı Gad V Hakimi, Uluslararası Vegan Bayrağı’nın resmi internet sitesinde tüm yıl boyunca birçok vegan derneğinden çeşitli materyaller topladığını ve markalaştırmanın hangi biçiminin veganizm kavramını bütünüyle kapsayacağını incelediğinden ve veganlar olarak bir bayrağa ihtiyacımız olduğunu gözlemlediğinden bahsediyor.

“Tarihteki her önemli hareket güçlü ve unutulmaz bir bayrağa sahipti” gerekçesi öne sürülerek çıkartılmış olan bayrağın tasarlanma sürecinde bir çok farklı yönergeyi analiz eden aktivist grup, şimdiye kadar bayrakta birbiri ile bağlı olmayan semboller kullanmışlar. Sonuç ise bu şekilde;

Veganlar olarak, hayvanların hangi kara parçasında, hangi denizde yada hava ortamında bulunduklarına bakmaksızın onları korumak bizim görevimizdir.

Tasarımcı grup da bu değerleri temsil eden renkleri kullanmışlar bayrakta;

Beyaz: ışık, iyilik, başarı, başlangıç

Yeşil: kara parçaları, yaşam, doğa, enerji, uyum

Mavi: gökyüzü, deniz, inanç, gerçek, cennet

İnternet sitesinde yazılana göre bu bayrağı kullanmak, çıktısını almak, bastırmak, hatta satmak tamamen serbestmiş.

Çeşitli yabancı ekoloji dergilerinde bu bayrağı gereksiz bulanlar ve tepki gösteren veganlar da var, “Lgbt bayrağından ilham alındığı söylenen bu bayrağa veganların ihtiyacı yoktur, çünkü LGBTİ bireyler gibi ezilmekte olan ve dayanışma içinde olması gereken bir topluluk değiliz.” gibi düşünceler öne sürülmüş… Benim şahsi fikrim bu bayrağın veganlığın aktivist boyutu için bir hayli işlevsel ve güçlü bir hareket olduğu yönünde. 🙂

Gazete Şûjin susmayacak: Vardık, varız, var olacağız!

2

Aralık 2016 tarihinde “Medyanın diline, çuvaldız niyetine” şiarıyla yayın hayatına başlayan Gazete Şûjin, sabaha karşı yayımlanan 25 Ağustos 2017 tarihli 693 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatıldı.

“Bir kadın olarak susun” diyenlerin dünyasında, çuvaldız haberciliğimizle kurulduğumuz günden itibaren medyada kadının sözünü ve sesini büyüttük. Devletinden medyasına kadar kadınlara çizilen ‘makbul kadınlık’ sınırlarını tanımayan gazetemiz, kadın odaklı haberciliğinde “özel olan politiktir” şiarıyla öz savunmaya geçerek, kadın bedenine ve yaşamına saldıran ataerkiyi ve erkek basını ifşa etmeye devam etti.

Bu sebeple doğrudan gazetemize ve arkadaşlarımıza yönelik birçok tehdit aldık. Yayın alanlarımızdan biri olan web sitemize çok kez siber saldırı gerçekleşti. Özellikle kamuoyu oluşturulmasına engel olunan ve halkın haber alma hakkının kısıtlandığı olaylarda ilk ve güvenilir haberleri veren gazetemiz, çuvaldızı batırdığı egemenler tarafından bugün susturulmak istendi.

Şûjin her yerdeydi

Şûjin Batman’da, Çınar’da, Ensar’da, okullarda, evde, sokakta, metroda, özel ve kamusal her alanda cinsel istismara ve saldırıya maruz bırakılan çocuklar ile kadınların sesi oldu. Çoğu en yakınındaki erkekler tarafından olmak üzere her gün katledilen kadınların; ‘dört duvar arasına’ sıkıştırılacağı düşünülen kadın iradesinin ve kadın temsiliyetinin sesi oldu.

Şûjin Sur’da, Cizre’de, Hasankeyf’te ve Nusaybin’de evleri, yaşam alanları yıkılan yurttaşların ve toplumsal belleğin; Dersim’de, Lice’de ve Mardin’de yakılan ormanların ve yok edilmek istenen canlı yaşamının sesi oldu.

Şûjin Şapatan’da ve Xerabê Bava’da işkenceden geçirilen yurttaşların; panzerlerle ezilen ve kurşunlarla katledilen Muhammet, Furkan, Pakize Hazar ve Kemal Kurkut ile onlarca yurttaşın sesi oldu.

Şûjin Nuriye Gülmen’in 290 gün önce “İşimi geri istiyorum” diyerek Yüksel Caddesi’ne çıktığı ilk andan bugüne Yüksel’de, Kalkedon’da ve onlarca yerde direnen ve açlık grevine giren ihraç edilen emekçilerin sesi oldu.

Şûjin Sincan’da, Şakran’da, Van’da, Tarsus’ta ve onca cezaevinde işkenceden geçirilen ve bedenini açlığa yatıran tutsakların; emeği sömürülen ve görünmez kılınan işçilerin; yaşam alanlarına saldırılan, katledilen ve sömürülen hayvanlar ile doğanın sesi oldu.

Susmayacağız!

Kadın yazınını, kadın sözünü ve gazeteciliğini kalıcı kılmak isteyen Rosa Lüksemburg, Gurbetelli Ersöz, Emma Goldman, Virginia Woolf, Ayfer Serçe, Ulrike Meinhof ve Deniz Fırat gibi kadınlardan devraldığımız birikim, inanç ve inatla, bizden önceki kadınların “Erkekler ne hüküm verir demeden yazmaya devam edeceğiz” sözünü yineliyoruz.

Özgür basın susmayacak, kadın haberciliği susmayacak.

Vardık, varız, var olacağız!

Medyanın diline, çuvaldız niyetine,

Gazete Şûjin

Alıntı: Gazete Şûjin

Çanakkale’nin sosyokültürel yapısı ve potansiyeli

1

Yoğun bir mecburiyet hissinin bileklerimi sıkması dolayısı ile, müsaadenizle kısa ve sıkıcı bir dil ile, halihazırda birçoğumuzun bildiği birkaç bilgiyi yineleyeceğim. Ardından, tüm bunlardan bağımsız bir şekilde, uzun süredir bu kentte yaşayan genç bir birey olarak, mümkünse akranlarımın da gözünden görmeye çabalayarak, modern zamanların Çanakkale’sinden bahsedeceğim.

El oğlunun “klasik edebiyat” olarak adlandırdığı, dünya genelinde ve tüm dillerde de “Yunan Mitolojisi” başlığıyla, döneminin, bugün hala isimlerini konuştuğumuz edebiyat figürlerine ait imzaları taşıyan, dünyanın en eski metinlerinde bahsi epeyce geçer Çanakkale ve yakın coğrafyasının.

Özellikle, antik çağda yaşamış İyonyalı Homeros’un derlemiş olarak kabul edildiği, bilhassa  İngiliz Dili ve Edebiyatında edebi akımlar başlatan veya içerisinde önemli roller alan Tennyson, Keats, Byron, Shelley gibi şairlere ilham kaynağı olan “İlyada” ve “Odysseia” destanlarında, karakterlerin baş sahnelerinden biri olmuştur şehir. Bir Hollywood ürünü olan ve başrolünde Brad Pitt’in oyunculuğunu sergilediği “Truva” filmi de bilindiği üzere İlyada destanındaki Truva Savaşı üzerinedir. Truva atı hamlesi efsanesinin kurgudaki ana odak olduğu sinema projesinde kullanılan ahşap at, bugün hala Çanakkale’nin merkezinde, kordon boyunda sergilenmektedir.

Bahsettiğim yaygın bilgilere ek olarak, Çanakkale ve boğazı (Dardanel) ulusal tarihimizin de önemli bir parçasıdır. 1915’teki Çanakkale Destanı ve Gelibolu yarımadası, şehrin klasik edebiyata ve destanlarına da konu olan yakın coğrafyası (Truva, Assos, Larissa, Polymedion) gibi daha birçok antik kent ve tarihi yapıları ile milletimiz tarafından ve uluslararası kültürlere meraklı yabancı bireyler-toplumlar tarafından fazlasıyla tanınmaktadır.

Çanakkale hakkındaki çok bilinen detayları sıkıcı bir dil ile anlattığım bölümü es geçmek isteyenler, okumaya bu cümlenin ardından başlayarak daha sıkıcı ama az bilinen şeyler anlattığım bölüme geçebilirler.

2016 yılında gerçekleştirilen son güncel nüfus sayımına göre, Çanakkale’nin nüfusu 519.793’tür. Son yıllarda ülke genelinde bir nüfus artışı söz konusu olduğu için, kent nüfusunda da düşük oranla bile olsa istikrarlı bir artış görülmektedir. Velhasıl, şehrin nüfusunun yoğunluğu değişken, dinamik bir kolektiften oluşuyor. Yani, boğaz manzaralı güzel bir üniversitemiz olan Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi öğrencileri, rakamsal olarak statik diyebileceğimiz bir istikrara sahip olsa da, şehirde genellikle en az iki yıl, en fazla on yıl arası zaman geçiren dinamik bir topluluk.

Bununla birlikte, şehrin bir diğer dinamik nüfusu tahmin edildiği gibi askerlerden oluşuyor. Kentin merkezinde, bu dinamik topluluklara hizmet veren özel kurum ve kuruluşların (esnaf vb.) işletmecileri ve çalışanlarının büyük bir çoğunluğu için statik bir topluluk diyebiliriz. Hizmetlerini, kentin öğrencilerine ve askerlerine sunarak hem bireysel geçimine, hem de kent ekonomisine katkıda bulunan ve kent merkezinde hayatını sürdüren yegane yerli nüfusun temel taşları onlar. Elbette ki, 50.000’e yakın üniversite öğrencisinin yaşadığı şehirde, yüzlerce de akademik personel ikamet ediyor. Yerel kurum ve kuruluşların iletişime geçtiği, statik nüfusun ve kent ekonomisinin bir parçası da profesörler, doçentler, doktorlar, eğitim görevlileri, okutmanlar. Kültür turizminde de önemli bir lokasyon olan kentin yaz mevsiminde nüfusu bir hayli artıyor. Ekonomi de askerler, öğrenciler-akademisyenler ve turistler üçgeninde hareketlilik gösteriyor.

Bahsi geçen tüketici üçgeni, gruplandırılmalarından da anlaşılacağı üzere dinamik kolektifler, yani şehirde geçici bir süre için bulunuyorlar. Bu sebeple, Çanakkale, nüfus yoğunlu ve arz-talep oranını büyütemediği için, fiziki bir genişleme gerçekleştiremiyor. Öte yandan, bu küçücük şehir, sosyal ve kültürel olarak, kente yabancı kimselerin düşünebileceğinin aksine son derece gelişmiş durumda. Fakat, sosyokültürel genişliğinin de sınırında olduğu hissiyatı rahatlıkla benimsenebilir, zira çoğalmayan nüfus ve arz-talep oranı, fiziki-maddi büyümenin yanı sıra sosyal ve kültürel büyümenin de önemli bir bileşeni.

“Sosyokültürel büyüme” veya “Ekonomide büyüme” kavramına şöyle çok uzaktan dokundum, asla içerisine girmeyeceğim zira çok geniş, değişken ve uzmanların yıllardır üzerine kafa patlattığı bir konu. Açıkçası bu konu üzerine daha fazla konuşmak haddime değil, yine de bir fikir oluşturmak açısından elimden geldiği kadar sade bir şekilde açıklamam gerekiyordu. Bahsi geçen kentin, deneyimli bir öğrencisinden (uzun süredir okul insanıyım) çıkan gözlemlere ek olarak, bireysel araştırma birikimimden çıkan bir sonucu paylaşma cüreti gösterdim yalnızca.

Coğrafi güzellikleri ile birlikte, boğaz manzarası, vapurları ve martıları, kordon boyu ile güzide bir körfez kenti olan İzmir’in minyatürüne benzetilebilir Çanakkale. Üniversitenin etkisiyle de, denizi olan bir Eskişehir’e de benzetmek yanlış olmayacaktır. Sosyal nüfusunun çoğunluğu üniversite öğrencileri ve genellikle yaş olarak onlara yakın olan akademik personeller tarafından oluştuğu için, gece-gündüz genç bir topluluğu hareket halinde görmek mümkün. Bu topluluğu ister istemez kalıplaştırdığımızda, talep ettikleri hizmetlerin içerisinde sosyal ve kültürel öğelerin yoğun olduğu gerçeği inkâr edilemez. Hal böyle olunca, arz da bu yönde gelişiyor. Küçücük bir kent olan Çanakkale’de, merkezi konumlar barlar, performans sahneleri, kafeler gibi sosyal ortamlar ile dolup taşıyor. Sosyal arzın yanı sıra, Kentin hem antik çağlardan kalan birikimi, hem de ulusal olarak bizler için taşıdığı önem birleşince, kültürel bir sunumda hizmet sektöründe kendine yer buluyor. Antik kent turları, müzeler, butik oteller, kütüphaneler, büyük şehirlerin nüfusları ile kıyaslandığı zaman Çanakkale’de standartların üzerinde bir yer tutuyor.

Kısacası, talep eden kolektif dinamik olsa da, şehirde uzun süredir statik bir sosyokültürel arz bulunuyor. Bu arz, nitelik ve nicelik olarak gelişmeye de gayret ediyor. Kurum veya kuruluşların, bilinçli veya bilinçsiz hamleleri ile sürekli olumlu bir yönde ilerleme niyetinde. Siyasi bağlılıklarından bağımsız olarak, kentin devlet kurumları ve belediyesi de hakikaten hoş kabul edilebilecek bir özveri gösteriyor. Belediyenin kaynaklarını aktardığı sanat atölyeleri, kurslar, seminerler, turlar ve benzeri organizasyonlar, talep eden dinamik nüfusa hitap ediyor ve mümkün olduğunca cep yakmayan türden oluyor. Eh, sunulan hizmetin kalitesine olumlu veya olumsuz bir şekilde değinmek istemiyorum. Zira, örnekse özel kursların belediye kurslarından daha nitelikli olduğu düşüncesi yaygın bir düşünce, bu düşünceyi onaylama ya da itiraz etmek gibi bir harekette bulunmayacağım. Bireysel olarak, kent belediyesinin organizasyonlarından tatmin olmuşluğum da, olmamışlığım da mevcut. Sadece, iyi niyetli bir arzın söz konusu olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

Elbette ki, vasata duyulan saygıyı ben de biraz yanlış buluyorum. Yani, “En azından deniyorlar, fena da olmamış.” gibi bir düşünce ile, sunulan arzı kabul etmek bence hatalı bir davranış. Ancak bir şeyin vasat, kötü ya da iyi olduğu konusunda vereceğim kararlar son derece bireysel düşüncelere bağımlı olacağından, bu konu hakkında daha fazla yorum yapamıyorum.

2010 yılından beri Çanakkale’de öğrenci olarak hayatımı sürdürüyor ve bu kenti çok seviyorum. Şimdilik sosyal-kültürel olarak beni tatmin ediyor, yaşadığım diğer şehirlere kıyasla tabii. Kent ekonomisinin bireyleri ya da aileleri tatmin edip etmediğinden emin değilim, çünkü burada sadece yine geçici pozisyonlarda çalışmış, günü kurtarmış bir insan olarak bulundum sadece. Lokasyon, bir öğrenci kenti olduğu için sürekli açık iş pozisyonları bulunuyor. Ancak, bu pozisyonlar tahmin edeceğiniz gibi garsonluk, barmenlik veya turizm alanındaki pozisyonlar, hizmet sektörü diye özetlenebilir.

Bu kentin, umut vaat ettiği yönde gelişimini görmeyi çok isterdim, sosyokültürel olarak inanılmaz bir potansiyel seziyorum. Fakat, ekonomik olarak büyüme gerçekleştirilemediği sürece, sosyokültürel olarak da bugünden öteye gidemeyecek gibi duruyor. Orta sınıfa ve/veya “kalifiye” personeller için şehirdeki belki de en büyük istihdam, birkaç fabrikası ile kenti süsyelen, çoğumuzun bildiği bir gıda firması tarafından sağlanıyor. Onun dışında da bahsettiğim tüketim üçgeninin talebini karşılayan, hizmet sektörüne mensup kurum ve kuruluşları yer alıyor. Bu böyle giderse nüfusun bir artış göstereceğinden ve kentin büyüyebileceğinden endişeliyim açıkçası.

Çanakkale’nin son derece çirkin bir mimarisi olduğunu belirtmem gerekiyor. Ülke genelinde zaten oldukça çirkin binalara sahip olduğumuz için, bu durum pek şaşırtmıyor. Elbette ki, birçok kentimizde olduğu gibi, burada da birkaç yüzyıllık, tarihi ve estetik yapılar yok değil. Ancak çoğunluğu oluşturan yapılaşma hakikaten de çok çirkin ve maalesef en ufak bir ilerleme kaydedilemiyor. Bu konu hakkında çok fazla fikrim yok, zira yeteri kadar araştıramadım da. Ancak, bireysel olarak düşüncelerim ikiye ayrılıyor; bir: parçalanmış bir imparatorluğun savaştığı cephelerden birisi bu coğrafya, bambaşka bir devletin kurulması ve yeni sosyal, kültürel, ekonomik yapılanma içerisinde estetik kaygısının pek bulunmaması, öncelikli olmaması. Bu duruma maddi ve manevi eksiklikler, teknolojik yetersizlikler de eklenebilir. İkinci düşüncem ise, hiç kabul etmek istemesem de, düpedüz vizyonsuzluk olabilir.

Üzerine biraz da romantik yaklaştığım bu konu hakkında, görüşlerimde yanıldığım veya gereksiz yere endişelendiğim noktalar fark ederseniz, lütfen beni yorumlarınızla aydınlatınız. Uzun süredir arkadaşlık ettiğim bu şehrin, daha ileriye gittiğini görmek isterim. Eğer gidecekse veya gitmeyecekse de, bunun sebeplerini öğrenmek, hususi düşüncelerimdeyse en azından haklı veya haksız olduğumu bilmek hoşuma gider. Teşekkürler.

Vedik aydınlanma yolu, kolu, okulu

Yoganın bizdeki karşılığına biraz bakacağız. Tadı damağımıza nasıl geliyor, bol tanrılı ve sembolizmli bir uygarlıktan çıkan bu yogilerin yolundan alacağımız ne var insanlık olarak? Uzun zamandır denenmiş bir aydınlanma yolu, içinde kadim bilgeliğinde var olduğu bir yol. Matınızı alın, göz bandı ve battaniye isteyenler varsa el kadırsın, şavasana sizindir.

Tüm entelektüel anlamların dışında nasıl var olmuş yoga? Kadim yogilerin, pozlarda kalarak kendi içlerinde bulduklarını aktarmaları mı oldu? Nefesle, beden bilgeliği ile üst dünyalara ulaşmayla mı oldu? Dejenerasyon nereden geldi? Dal bilgilerin kirlendiği, kirletildiği bu kadar sembolizmin olduğu ve bir çeşit seçkin/elit tabaka kavramı nasıl oluştu?

Bir yandan basit yaşa ki başkaları da var olabilsin diyen Gandi varken, bir yandan da Babür imparatorluğu tarafından 19. yüzyıl ortalarına kadar Hindistan yönetilmiş, sonrasında da ingiliz sömürgesi gelmiş ve 20. yüzyıl ortalarına doğru da “Bağımsızlık” ilan etmiş Hindistan. Tibet’e de Çin gelmiş, komünizm yakmış yıkmış tapınakları. Sibirya Şamanlarına da Stalin gelmiş. Bir hareket ettirici unsur gelmiş, nasıl bir hareketsizlik ya da karma vardı da kendileri bu hareketleri edemediler, yukarısı bu kadar yıkıcı halde geldi? Peki sonrasında ne olmuş? Tapınaklarda köpekleri beslemek, fare tanrıyla yürüdü diye onu kutsal saymak, inekleri toplumsal yaşantının içine almak.
Fakat öteki yandan da Blavatsy gidip kadim bilgeliği sembolsüz almış. Şimdilerdeki popüler yoganın batıya açılması Hindistan için büyük sınav. Blavatsy’nin Krisnamurti’yi “Keşfetmesi” ve dünya öğretmeni olarak diyar diyar dolaşması da Hindistan’da ve Sadhguru da Hindistan’da. Murti “Guru yoktur, sen varsın” demiştir. Oldukça basit konuşmaya ve çağımızı sevgi realitesine hazırlamaya çalışmıştır. Her kadim öğreti kendi son sınavlarını veriyor kapanış zamanlarında. Bnei, göksel öğretilerden para alınmaz, üzerine biz para veriyoruz daha çok kişiye ulaşmak için diyor, bir yandan da P. Berg eğitimler için para istiyor. Farklı farklı yerlerdeki bilgeler eğitimler için maddi bir karşılık bekliyor, aldıkları bu kadim bilgelik yukarının bilgeliği olmasına rağmen. Bir yerde de kendi dualitelerini yaşarken ufak ama etkili bir ezoterik gelenekten gelen grup neyi deneyimliyor?
Yoganın bize verdiği bedensel uyum ve Gurdjieff’ten gelen merkezler, oktav, enegram, hidrojenler ve hayvan bilgisi bizi eritiyor yoga içinde. Aydınlanıyor muyuz? Suyu farklı mı içiyoruz? Zen budistlerinin uzun süren zazenlerinden sonra, kendilerine aydınlandım dememelerine rağmen öğrencilerinin aydınladı herhalde deyişlerine göre yorumladığımız bazı hocaların görüşleri var burada değer farkı olarak. Ustalara soruyorlar, nasıl aydınlandınız, uyandınız neler yapıyorsunuz dediğinde onlar da:
“Hiç, acıkınca yemek yiyorum, susayınca su içiyorum” diyor. Şaka mı bu?
Yoga, asanaları uygulama, mantraları tekrar etme, yaratılışın sesini çıkarma, bedendeki karmik yükleri fark etme, salma, temizle gönderme olarak geliyor şu anda bize ya da beden enerjilerini dengeleme işlemi gibi. Nadileri fark etme gibi.
Fakat bu Vedik yol için yeterli mi? Nayn, yoga öncesi dedikodu yapıp, içselleşmeyip sonrasında derste hadi bi’ nefes atalım diyip, houffşş dediklerinde ne benlik, ne özdeşleşme ne de dördüncü yoldan herhangi bir şey olmadan, yatayda kalıyor çalışma. Oraya bir çeşit okul olarak gidilmiyor, kapıdan girenlerin benliklerini bırakmak gibi bir amaçları da yok.
Daha iyi hissetmek hali var. İyi ve kötünün ötesinde olan şeyleri ne yapacağız? Bir ara sohbet sırasında şöyle geçmişti “Onur, ben bi’ kahve yapacağım, bu zamana kadar da sen, değiştirmek istediğin bir özellik, huy, alışkanlık gibi bir şeyler düşün.” Bunu diyen de kendi çalışmalarını yapan güçlü bir şifacıydı. Kahve geldi, ee diye ne çıktı dedi? Bir şey çıkmadı dedim. Ben böyle iyiyim. Nasıl yani, mutlu musun her şey olunda mı değiştirmek istediğin bir  özelliğin yok mu dedi, amacım mutlu olmak değil ki dedim, bütün olmak tam olmak, gölge ile bir olmak. Endeksimiz neden “mutlu” olmak? Bir benliğin sizi sürekli alışkanlıklarda tutması, alışkanlık dışına da mutsuzluk demesi ve sizi oradan sürekli kaçırması, tamponlar kullanması nasıl bir bütünlük hali olabilir ki? Kendimizi bilme yolunda bu bize iyi gelir mi?
Evet, yogaya dönelim, Batı’daki haine. Bir şeyler eksik gibi geliyor. Aşısı/Demi eksik gibi. Fakat bu aşı artık açığa çıktı her yerde bulunabiliyor, aşikar diyorlar.  Öyle mi acaba? Ve biz de ihtiyacımız olanı görebiliyoruz (?)
Daha da fazlasını kalpten isteyelim, istemeyi bilelim. İsteyelim ki, var oluştan gelen “ışık” bize daha fazla insin, isteyelim ki kadersel döngülerimizi kırmakta güçlenelim, gölgemizdeki saklı olanı görelim.
***

Krishnamurti’nin birkaç tane videosunu da paylaşmak istedim.

Aman güzel kardeşim, eline bıçağı almadan bir kere daha düşün

0

Güzel kardeşim, bu senin dinine, ibadet şekline karışma, üstten bakarak bunu eleştirme, küçümseme yazısı değil. Sadece seni bir kere daha düşünmeye davet etme yazısı. Seninle de empati kurup ama seni de empatiye davet etme yazısı, ya da bir deneme sadece. Allah’ın verdiği bir can belki senin sayende yaşamaya devam edebilir ama sen yine de bir ihtiyacı olanı sevindirebilirsin.

Kurban bayramı yaklaşıyor. Belki sen de bu haftasonu kurbanlık pazarına gittin sen de, sıkı bir pazarlıkla bir kurbanlık aldın. Onu kafasından veya boynuzundan tutup arabana ve kamyonetine bindirdin. Peki o an hiç o kurbanlık hayvanla göz göze geldin mi? Gözlerine baktın mı onun. Yaşadığı korkuyu, belki bundan dolayı tir tir titremesini gördün mü? O an ne hissettin, ister istemez içine hiçbir şey düşmedi mi? Allah’ın verdiği bir canın yaşadığı korkuyu o an gördün mü?

Sonra evine getirdin belki o canlıyı. Bahçedeki ağaca bağladın. O an küçük yaştaki oğlun veya kızın da merakla yanına geldi o sevimli canlının. Önce uzaktan merakla baktı, sonra yavaş yavaş yanına geldi. Bir an ürkekçe başını okşamaya başladı. Onun da hoşuna gittiğini gördükçe devam etti sevmeye, “baba bu çok tatlı ya” diyiverdi. Belki sen de evet öyle dedin.

Sonraki günler o yine yanına gitti, her gün daha da bağlanmaya başladı. Evdeki bir kediden veya köpekten farkı yoktu onun için, onun başını, tüylerini, yünlerini sevmek çok hoşuna gidiyordu onun.

Ve sonra birkaç gün sonra, kurban bayramının ilk günü geldi çattı. O gün sen belki büyük heyecanla uyandın, ibadetini yerine getirecek olmanın iç rahatlığı vardı içinde. Bir yandan ise bir canlı, Allah’ın yarattığı bir canlı, o an olacak her şeyden habersiz bir şekilde bir güne daha uyanıyordu. Defalarca kez, kendine ağaca bağlayan ipten kurtulmaya çalışmıştı olmamıştı, bir yerden sonra direnmeyi bırakıp o da yorulup zamanını geçirme yolunu seçmişti. Belki o insanlar, belki o başını okşayan küçük onu çözer ve belki bahçede gezmesine izin verirdi.

Sonra yanına birkaç kişi daha alıp bahçeye çıktın, ellerde bıçaklar vardı, oldukça keskin bıçaklar. Bıçakların birbirine sürtünme sesinden, masum canlı heyecanlanmıştı. Neler olduğunu veya olacağını korkulu gözlerle takip ediyordu. Sonra bir anda gözü bağlandı, dünyatı kara bir bağın ardında görmeye başladı.Uzaklarda ise bir ağlama sesi duymuştu sanki. Bir küçük çocuğun ağlama sesiydi bu.

Ve sonra o bıçağı bir anda hızlıca sapladın boynuna canlının. Sıcak bir kan aktı. Bir anda bahçe kıpkırmızı bir kan gölüne döndü.

Bir canlının yaşamı son bulmuştu. Dünyada senin gibi bir yaşama hakkı olan bir canlının yaşamı son bulmuştu. İnsanın bayramı onun sonu olmuştu.

İslam dini, kurban ifadesi ile paylaşmayı, zor durumda olanlara yardımı amaçlıyor esasında. Dinini ibadetini inancını sorgulamak değil yaptığımız, ki bizler herkesin inanma özgürlüğüne ve inancını yaşama özgürlüğünü savunur, saygı duyarız. Ama peki şunu da düşündün mü, korku içinde titreyen acı ve ıstırap içinde bir hayvan, dehşete düşmüş bir canlıyı, işkenceye varan boyutlarda öldürmek sevgi ve merhamete sığar mı?

Aman güzel kardeşim, bunun hiç mi alternatif yok. İhtiyacı olan parayla veya başka bir yolla da yardım edebilirsin. Bağışını bir canlıya zarar vermeden ve ölümüne neden olmadan yapabilirsin. Bir yandan da bir canlı yaşamda kalmış, ailesinden çevresinden ve dünyasından ayrılmamış olur. Sevgi, merhamet ve adalet olmaz mı bu, ne dersin?

Aman güzel kardeşim, hadi bu sefer, bu bayram öncesi bir kere daha düşün.

Dünyaya Orman Denir

2

Ursula K. Le Guin’in 1976 yılında yayımlanan romanı Dünyaya Orman Denir benim açımdan anlatması zor okunması gerekli kitaplar arasındaki yerini almış bulunmakta.

Etkileyici hikâyesi, akıcı anlatımı ve felsefi derinliği ile Le Guin döngüdeki en dikkat çekici yapıtı –ki bence Mülksüzler ve Sürgün Gezegeni ile boy ölçüşebilir- okurlarına sunmuş. Hem Taoculuğu hem Feminizmi hem de Anarşizmi en basit ve yalın halleriyle bu anlatıda görmek mümkün. Hikâyeye değinmeden önce bir ön açıklama yapmak gerekirse Le Guin’in Hainli Döngüsündeki maceralarından başka birinde ama bu sefer başlangıçta olduğumuzu söyleyebiliriz.

Hainli Döngüsünün merkeze aldığı “Birlik” oluşumunun kurulduğu zamanda geçen hikâye seri içinde ilk defa Arz’a (Dünyamıza) ve Arzlı İnsanlara odaklanıyor. Konu bizler olunca da Le Guin aşırı acımasız yani tamamen gerçekçi davranmış: Yıkıcılığımızla, ırkçılığımızla, bir virüs gibi ekolojik dengeyi bozarak çoğalışımızla, faşizan baskıcı düzenimizle, kapitalist ve emperyalist aç gözlülüğümüzle yani tüm kötücül yanlarımızla bizleri anlatmış Dünyaya Orman Denir’de.

Bu kurguyu kurarken de Yin’in içindeki Yang’ı her kötülüğün içinde yer alan iyiyi de es geçmemiş yazarımız. Anarşist ve kadın egemen bir toplum düzenini de işleyen Le Guin düş dünyasına, ormanın derinliklerine çekiyor bizleri. Düş görmenin ve gerçekliğin ne olduğunu sorgulatarak düşsel gerçekliğin ve maddesel dünyanın çatışmasını anlatıyor.

Bir dengenin ve dengeyi bozan bizlerin hikâyesi Dünyaya Orman Denir. Arz’dan çıkıp Yeni Tahiti adını verdikleri dünyayı işgal edip sömüren insanlığımızın (!) hikâyesi… Kendi dünyalarını ağaçsız bırakan bir ırkın başka dünyaları kolonileştirmesi, köleleştirmesi… Kendine benzemeyenleri kendine benzetmesi… ve yıkımın hikâyesi Dünyaya Orman Denir.

Bazı eleştirmenlere göre Vietnam savaşına bir atıf olarak –ya da savaştan etkilenerek- sömürgeciliği anlatan Le Guin dünyamızla ve gerçekliğimizle birçok bağ kuracağınız bu eseri bizlere kazandırmış.

İyi okumalar dilerim.

Hindistan’da üç kez “boş ol” diyerek boşanma yasaklandı

1

Hindistan’da erkeklerin eşlerini üç kez “boş ol” diyerek boşayabilmesine izin veren tartışmalı gelenek yasaklandı.

Uygulama “İslam’a aykırı olduğu ve anayasal ahlâkı ihlal ettiği” gerekçesiyle Yüce Mahkeme’de 2’ye karşı 3 oyla kaldırıldı. Yargıçlar verdikleri karara gerekçe olarak “bir erkeğin evliliğini garip ve değişken bir şekilde bitirmesine” izin vermenin “tek taraflı ve keyfi” olduğunu gösterdi.

Müslüman kadınlar, erkeklerin eşlerini üç kez “boş ol” diyerek boşamasına izin veren talâk uygulamasının eşitsizliğe sebep olduğunu ve kişisel özgürlük haklarını ihlal ettiğini savunuyor.

Bazı durumlarda WhatsApp veya Skype gibi anlık mesajlaşma uygulamaları aracılığıyla gönderilen “boş ol” mesajları kadınları zor durumda bırakabiliyordu. Bharatiya Muslim Mahila Aandolan (BMMA)* adlı kadın hakları savunucusu örgütün kısa süre önce yaptığı ankete göre, ankete katılan 4.710 Müslüman kadının yüzde 92’si tek taraflı boşanmaya izin veren bu geleneğin tamamen yasaklanmasını istiyordu.

BMMA’nın kurucu ortaklarından Zakia Soman, “Bu bizim için çok mutlu ve tarihi bir gün. Adalet sonunda yerini buldu” derken; avukat Karuna Nundy, “Kadınları mağdur eden ve dinle alakası olmayan bu geleneğin kaldırılmasının yenilikçi bir karar olduğunu düşünüyorum” diyerek mahkemenin kararının çok önemli olduğunu söyledi. Aktivist Feroze Mithiborwala ise Yeni Delhi televizyon kanalına, “Müslüman kadınlar bu geleneğin kaldırılması için 70 yıldır mücadele veriyordu. Artık seslerinin duyulmasının zamanı geldi” şeklinde açıklamada bulundu.

Erkeklerin eşlerini üç kez “boş ol” diyerek boşayabilmesine izin veren talâk geleneği Bangladeş ve Pakistan dahil olmak üzere yirmiden fazla Müslüman ülkede yasak. Fakat Hindistan’da yaşayan Hindu, Müslüman ve Hristiyan toplulukların evlilik, boşanma ve miras gibi konularda dini buyruklara bağlı kalmasına izin veren yasalar nedeniyle gelenek uygulanmaya devam ediyor.

*Müslüman kadınlar tarafından yönetilen ve Hindistan’daki Müslüman kadınların vatandaşlık hakları için mücadele veren bağımsız, seküler ve hukuka dayalı bir kitle örgütüdür.

Kaynak: DW, Al Jazeera