Ana Sayfa Blog Sayfa 265

Nevin’in duruşmasına çağrı: Duyuramadığı ses olalım

2

Etkinlik başlangıç: 2017-09-14 10:00:00
Bitiş: 2017-09-14 12:00:00
Yer: Ankara

Kendisine silah zoruyla cinsel saldırıda bulunan Nurettin Gider’i öldüren Nevin’in avukatları, “Nevin’in duyuramadığı ses olmaya” sözleriyle 14 Eylül’de görülecek temyiz duruşmasına çağrı yaptı.

Nevin’in savunmasını üstlenen avukatlar Nevin Yıldırım’ın 14 Eylül’de Yargıtay’da görülecek davası için bir çağrı metni yayımladı. Metin şöyle:

“Isparta Yalvaç Koruyaka köyünden 2 çocuk annesi Nevin Yıldırım, 28 Ağustos 2012 günü kendisine silah zoruyla tecavüz eden 2 çocuk babası 35 yaşındaki Nurettin Gider’in başını “İşte namusumla oynayanın kellesi, benim arkamdan konuşmayın” diye köy meydanına atmıştı. Nevin, ifadesinde Gider’i önce tüfekle vurduğunu, sonra başını bıçakla kestiğini söyledi. Gerçekte ne olduğunu hiçbir zaman anlatmadı.
Daha ilk duruşmada Nevin’in, tecavüz sonucu olan çocuğu vermek istediğini belirten dilekçe sunması nedeniyle durumdan haberdar olup, “Bu çocuğu verecekmişsin, sen de bir kadınsın nasıl vereceksin, için sızlamayacak mı?” diye soran mahkeme heyetinde zaman içinde değişiklikler oldu ama, Yalvaç Adliyesine gittiğimiz daha ilk gün yüzümüze çarpan o, “Karar verilmiş, Nevin suçlu ilan edilmiş” tavrı hiç değişmedi. Savcı mütalaasını; “tasarlayarak kasten insan öldürmekten ağırlaştırılmış müebbet” istemiyle verdi. Bu mütalaa, “…Nevin’in rızası ile ilişki yaşadığı ve kendisinden hamile kaldığı Nurettin’i tasarlayarak öldürdüğü kanaati” üzerine kuruluydu. Feministlerden başka kimsenin aklına, “madem adam Nevin’i Yalvaç’tan kaçıracağını, annesine, kardeşlerine söyledi, İstanbul’u arayıp geleceğini bildirdi. Ee madem Nevin de “gönüllü”ydü, neden İstanbul’a kaçmadı” diye sormak gelmedi!?
Neden sorulsun ki? Daha ilk andan, Nevin’in ‘suçlu’ olduğuna karar veren kocaman bir köy ve yargı sistemi var. Nitekim dava, beklendiği gibi Nevin’un ‘suçlu’ olduğu kabulüyle bitti. Kadınları öldüren, tecavüz eden erkeklere en küçük bahanelerle her türlü indirim ve beraati veren erkek yargı, Nevin’e haksız tahrik ve iyi hal indirimi dahi uygulamayarak, kadınların erkek adalet karşısındaki eşitsizliğini bir kez daha yüzümüze çarptı.
Nevin gibi erkek şiddetinden kurtulma yollarının kapatıldığı, tecavüzcüyü engellemek yerine kadınların suçlandığı, kadının toplumsal cendere içine itilerek, yaşayan bir ölü haline getirildiği ‘haksız’ süreci görüyoruz. Erkek şiddetine ve erkek adalete karşı Nevin’i yalnız bırakmadık, bırakmayacağız. 14 Eylül 2017’de saat 10.00’da Yargıtay’da görülecek temyiz duruşmasında da yanında olacağız. Üstelik yerel mahkemenin kararından sonra aldığımız/alabildiğimiz vekaletnamelerimizle bu kez avukatı olarak da görev yapacağız.”

Alıntı: Ekmek ve Gül

Öze dönüş niteliğinde bir festival: The Dark Code

0

Bu hafta sonu, 25-27 Ağustosta, özellikle dark- psy müzik severler için öze dönüş yolunda bir etkinlik var : The Dark Code- Responsum de Lorem. Bu söyleyecekleri olan festivale ev sahipliğini ise Fethiye, Girdev Yaylası yapıyor.

Etkinliğin organizasyonunu Sound Monsters Intergalacted Tribe ekibi birlikte üstleniyor ve  Amygdala. Sound System & Solutions ise ses konusunda iki ekip ile iş birliği yapıyor. Line-up’ta ise etkinliğin yapılma amacına destek veren, yıllardır Türkiye’de psychedelic etkinlikleri ayakta tutmayı başarmış birbirinden değerli Türk DJ’ler yer alıyor.

Peki neden bir anda böyle bir etkinlik yapılma ihtiyacı hissedildi diye sorarsanız, onu event sayfasında bizlere aktardıkları kadarıyla bu birlik olmuş ruhtan dinleyelim:

“Artık sert bir cevabın vakti geldi. Uzun zamandır sınırların aşılıp her şeyin mümkün olduğunu gösteren bir buluşma yaşamadık. Hızlı ya da dark diye durdurulan, engellenen dünyanın en zekice müziği bu kez sınırsızca FunktionOne’Amy den fışkıracak!

Yıllardır yaşadığımız psychedelic karmaşanın neredeyse sonuna geldik arkadaşlar. Özellikle bu yaz yapılan bir çok başarısız denemenin sonunda yaşadığımız tüm kaosu bir yana bırakıp bu işi gerçekten müzik için yapan ekipler olarak bir araya geldik ve acil bir buluşma yapma gereği duyduk. Bu müziği ciddiye alan tüm aileyi bir araya toplamak, özgürce müzik yapıp dans ederek saçmalıklara bir cevap vermek istiyoruz.

Yıllardır Türkiye’de çeşitli psychedelic event ve festivaller yapıldı. Temelde bu kültürün ve felsefenin birleştirici gücü ile, sistem dışı birer alternatif yaşam modülü olabilecek güce sahip bu buluşmalar, organizasyonu yapan arkadaşlarımızın ifade gücü ile de doğru orantılı olarak, gitgide manifestosuz ve altı doldurulamayan bir kıvam almaya başladılar. Bu yaz yaşadığımız bir çok gergin olay bize gösterdi ki; kendimizi neo-liberal kapitalist sistemin harap ettiği o ruhlardan oluşan dünya markası bir dev-company içinde gibi hissetmememiz elde değil. Sanki yaratıcılığın ve şeffaflığın verdiği; bize bulduğumuzdan daha iyi bir dünya yaratma gücü, bir anda şirket meselesine dönüşmeye başladı. Fark ettik ki biz her şeyi müziğin ve spiritüelliğin yaratma kabiliyeti üzerinden tanımlarken, her geçen yıl umutla gidilip, çalınıp, bir heves ile desteklenilen partiler artık bizim enerjilerimizi çalmaya, bize kötü anılar yaşatmaya ve saygısızca davranmaya başlamışlar. Bunun üzerine yıllardır enerjimizi başkalarına vererek, destekleyerek altına imzamızı artık atmak istemeyeceğimiz bir hal alan eventlerden hızlıca çekilmeye karar verdik. Her şeyin bir sebebi olduğu gibi yaşadığımız bazı saygısızca ve barbarca durumlar da bunca güzel enerji arasında harika bir fikre dönüştüler doğal olarak. Sound Monsters ve Intergalacted Tribe birleşerek; müzik odaklı, dostluğa değer veren ve gerçekten sisteme alternatif oluşturabilecek davranış biçimlerine ve felsefesine sahip zihinlerin taşları yerine koyduğu rave&eventler zincirinin ilkini bu hafta sonu Girdev Yaylası’nda The Dark Code – Responsum de Lorem adı altında gerçekleştirecek. Kalbi müzikle dolu herkesi bekleriz!

Bu organizasyon her ne kadar hızla planlamış bir etkinlik olsa da, şimdiye kadarki tecrübelerimizde emeğinin karşılığını alamayan ve bütün yaratıcılığını, gücünü ve zamanını yaptığı işe veren arkadaşlarımızı sembolik olarak da destekleyebilmek için minimum bir ücret belirledik.

Bu ücret dışında herhangi bir şekilde bize destek olmak, yardımcı olmak isteyenler bize ulaşabilir.

Türkiye’nin ilginç doğasına bir kez daha şahit olacağımız Girdev yaylasında, FunktionOne ses sisteminin pürüzsüz titreşimiyle, ülkemizin Darkpsy Dj’lerinden dinleyeceğimiz benzersiz setlerle sınırların, kalıpların, kuralların yıkılacağı ve herkesin kendini gerçekleştireceği bir etkiliğe hazır olun!”

Özetle, “Kültürümüzden faydalanmaya çalışan, bu uğurda bir şeyler veren insanların haklarını yiyen organizasyonlara cevap kendi dilimizde ve müzikle olacaktır.” diyen etkinlik, bizlere bu müziğin sadece eğlence olmadığını, tüm ögeleriyle birlikte bir yaşam felsefesini hayata geçirmeye çalıştığını hatırlatma konusunda bir adım atmak istiyor.

Ücretten servis saatlerine kadar her türlü detaylı bilgiye facebook event sayfasından ulaşabilirsiniz.

Psy müzik severler için bir festivali güzel kılan, bir çok kere organizasyonun yanında orada uyumla bir araya gelmiş güzel insanların enerjisiydi. Bu enerjinin yakalanamadığı yerde organizasyonların eksiklikleri daha çok göze batmaya başladı. Sanıyorum bu enerjinin kaybolmasında psy kültürün popülerleşmesinin çok büyük etkileri var. Umuyoruz ki her şeyden önce tekrar bu enerjiyi yakalayabilir, sonrasında ise daha kapsamlı organizasyonlarda hep birlikte eğlenebiliriz. The Dark Code, oldukça hızlı planlanmış bir etkinlik olsa da çıkış noktası olan felsefe bakımından hepimize iyi gelecek bir enerjiyle dolu olacak. Orada görüşmek üzere.

Transeksüel hakları: Ülkeler ne kadar destekçi?

2

2016 yılının Aralık ayında yayınlanan bir ankete göre, İspanya transeksüel haklarına en çok destek veren ülke. Araştırma BuzzFeed News, anket şirketi Ipsos ve UCLA Law School’a bağlı Williams Institute işbirliğiyle gerçekleştirildi. Buzzfeed, araştırmayı “türünün ilk örneği” olarak nitelendirdi.

23 ülkeden katılımcılara, ayrımcılığa karşı korumadan, evlilik ve evlat edinme gibi daha özel haklara uzanan transeksüellerin çeşitli sorunları ile ilgili görüşleri soruldu. Ülkeler toplamda 100 puan üzerinden sıralandırıldı.

Daha genç ve daha yüksek gelir veya eğitim seviyelerine sahip olanlar, genellikle trans bireyler için daha fazla destekçi oldular. Ayrıca kadınlar transeksüel haklarına erkeklerden daha çok destek gösterdi.

İspanyolların sadece yüzde 23’ünün transeksüel birini (9. sıra) tanıdığını söylemesine rağmen İspanya, İsveç (77) ve Arjantin’in (76) önünde, 81 puanla listenin birincisi oldu.

Dünyada transeksüel haklarına halkın desteği

Ipsos, transeksüel haklarına değinen altı soru ile 23 ülkeden insanlara görüşlerini sordu. BuzzFeed News, her yanıta 0’dan (kesinlikle katılmıyorum) 100’e (tamamen katılıyorum) kadar bir puan belirledi ve her ülke için bu puanların bir ortalamasını aldı.

Ülkelere göre puanlar

İspanya (81), İsveç (77), Arjantin (76), Kanada (76), Almanya (74), Birleşik Krallık (73), Belçika (70), Hindistan** (68), Avustralya (68), Birleşik Devletler (66), Meksika* (64), Fransa (64), İtalya (63), Brezilya* (63), Güney Afrika* (63), Japonya (62), Çin* (60), Türkiye* (59), Peru (55), Polonya (53), Güney Kore (53), Macaristan (53), Rusya (44)

*Nüfusuna göre internet kullanımı düşük olan ülkeler.
**Hindistan’daki anket çalışması online değil karşılıklı olarak yapılmıştır.

Şöyle sorduk: Transeksüel insanlar;
  • Hükümet tarafından ayrımcılığa karşı korunmalı mı?
  • Kendilerini tanımladıkları cinsiyetlere ait tuvaletleri kullanabilmeli mi?
  • Kimliklerinin eşleştiği vücuda sahip olmak için ameliyat olmalı mı?
  • Doğduklarında sahip oldukları cinsiyetten biri ile evlenebilmeli mi?
  • Hamile kalabilmeli veya doğum yapabilmeli mi?
  • Evlat edinebilmeli mi?
BuzzFeed News, her katılımcının altı soruya verdiği yanıtı aşağıdaki ölçeğe göre puanladı:
  • Tamamen katılıyorum (100)
  • Kısmen katılıyorum (75)
  • Bilmiyorum (50)
  • Kısmen katılmıyorum (25)
  • Kesinlikle katılmıyorum (0)

Rusya, toplamda 50 puanın altına düşen tek ülke olurken, altı ülke 60 puanın altına düşmüştür.

Hakları nasıl tanımladığınıza bağlı

Williams Institute iyimser bir yaklaşımla, “23 ülkenin hepsinde ankete katılanların büyük çoğunluğunun önemli transeksüel haklarını desteklediğini”; ancak her ülkeden gelen destek seviyesinin özellikle hangi hakların ele alındığına bağlı olduğunu bildirdi.

23 ülkenin tamamında katılımcıların büyük bir çoğunluğu kimlik belgelerini değiştirme hakkını desteklediğini söyledi. Buna rağmen birçoğu hâlâ sağlık uzmanları ve hükûmetler tarafından yapılacak bir takım düzenlemelerin gerekli olduğu kanısında. 21 ülkede çoğunluk transeksüel bireylere karşı ayrımcılığın yasaklanması politikalarını desteklediğini söyledi. Ancak evlilik (16 ülke), evlat edinme (14 ülke), kişinin cinsel kimliğine uygun umumi tuvaletleri kullanabilmesi (15 ülke) hakkı gibi özel haklar hakkında sorular sorulduğunda destek azaldı.

Umumi tuvaletleri kullanabilmenin transeksüel haklarının odağı haline geldiği Birleşik Devletler’de, katılımcıların yalnızca yüzde 47’si transeksüel bireylerin kendilerini tanımladığı cinsiyete ait tuvaleti kullanma hakkına sahip olması gerektiğini düşündüğünü söyledi.

Transeksüel bireyler kendilerini tanımladıkları cinsiyetlere ait tuvaletleri kullanabilmeli mi? Koyu mor renk “tamamen katılıyorum”, açık mor renk “kısmen katılıyorum”.

Transeksüel birini tanımak oldukça büyük bir etki yaratabilir

Aslında transeksüel birini tanımak büyük bir fark yaratır. Williams Institute; transeksüel arkadaşlar veya aile bireylerine sahip olmanın, transeksüel haklarını desteklemede güçlü bir etki yarattığını belirtti. “Bu tür ilişkilere sahip olduğunu söyleyenler, bu tür ilişkilere sahip olmayanlara kıyasla transseksüel hakları konusunda çok daha fazla destek sağlıyor.” Anket, transeksüel bir birey tanıyanların transeksüel haklarını destekleme ihtimalinin yüzde 24.5 olduğunu tespit etti.

Bu bulgular, geçtiğimiz yıl Science Magazine’de yayınlanan, transeksüel haklarıyla ilgili 10 dakikalık bir görüşmenin yalnızca insanların görüşlerini etkileyebileceğini değil, aynı zamanda ileride trans bireyler hakkındaki negatif tanımlamalara inanmalarını daha da zorlaştırabileceğini gösteren bir çalışmayı da yansıtıyor.

Geriye çoğu kişinin transeksüel olan herhangi birini tanımaması zorluğu kalıyor. Topluluk hızla büyürken, trans bir birey tanıdığını söyleyenlerin sayısı yüzde 26. Aslında bu sayı, 2016’da yapılan bir Pew anketinin biraz gerisinde kaldı. Dünya genelinde tek bir ülkede bile trans bir birey tanıdığını söyleyenler çoğunlukta değildi. Brezilya, yüzde 50 ile en yüksek puanı aldı.

Tanıdığınız transeksüel biri var mı? Mor renk “transseksüel birini tanıyorum”, açık gri renk “bilmiyorum”, koyu gri renk “transseksüel birini tanımıyorum”.

Anket, 23 ülkeden 17 bin üzerinde katılımcının uluslararası bir örneklemi kullanılarak yürütüldü. Katılımcılar soruları 2016 yılının Temmuz ve Ağustos ayları arasında yanıtladı.

Kaynak: World Economic Forum

Dronelar ormanlarımızın yeniden ağaçlanmasını sağlayabilir

2

Eğer droneların sadece fotoğraf çekmeye yaradığını sanıyorsanız bir kez daha düşünün. A.U.K., drone teknolojisi geliştirerek ormansızlaşmaya karşı çaba sarf etmeyi umuyor. CEO’su NASA’da 20 yıl mühendislik yapmış Lauren Fletcher olan BioCarbon Engineeering şirketi, endüstriyel teknolojiyi kullanarak 1 milyar ağaç dikmeyi vaat ediyor.

Uzun bir geliştirme ve planlama aşaması sonrasında, ilk girişimleri kâr amacı gütmeyen Worldwide International Foundation ile Eylül ayında ekip kurduklarında başlayacak. Kuruluş, Myanmar’daki ağaç dikimi çalışmalarına öncülük etmektedir – buraya hâlihazırda 750 hektarlık mangrov ağacını elleriyle dikmişlerdi. Günde yaklaşık 100 bin ağaç dikebilecek olan droneların yardımıyla, kısa bir zaman diliminde 250 hektarın üzerinde bir alana ek olarak 1 milyon ağaç daha dikebilecekler.

Nasıl uygulanıyor?

Dronelar ilk olarak ağaçlandırılacak alanın 3 boyutlu haritalarını çıkarmak için havada uçurulur. Bu haritalar araziye uygun ekim şekilleri oluşturmak üzere incelenir. Bu, teknolojiyi her zamanki havadan ekim yöntemlerinin ötesine taşıyan bir adım. BioCarbon Engineering kurucu ortağı Irina Fedorenko: “Ne ekeceğimizi ve nereye ekeceğimizi değiştirebiliyoruz, yani hayatta kalma şansı çok yüksek. Eğer havadan serpme yaparsanız tohumları her yere saçarsınız; belki bir taşa, belki de bir bataklığa denk gelebilir ve hayatta kalamazlar. Ancak bunu kontrol edebiliriz.’’ diyor.

Dronelar arazi üzerinden ikinci kez geçer. Bu sefer yeri delmeyi sağlayacak bir hızla tohum kapsüllerini ateşlerler. Her drone farklı tohum kapsülleri taşır ve inanılmaz bir incelikle doğru tohumları doğru yere atmak için uçuş modelini takip eder. Ve tek seferde 6 drone idare edilebilen bir drone pilotuyla günde 100 bin fidana kadar ulaşmak mümkün. Bu durum fidelere bakan ve büyümelerini gözlemleyen kişilere istihdam yaratacaktır.

Fedorenko, kendi kendine ağaç dikmenin aslında o kadar zor olmadığını, ekosistem restorasyonu projesinin en önemli kısmının aslında ağaçları dikme kısmı değil, dikim sonrası gözlemleme ve yönetim kısmı olduğunu dile getiriyor. İngiltere’deki ilk test, drone ile ekilen türlerin daha yaygın olarak kullanılan helikopterle serpme yöntemiyle ekilen türlere kıyasla daha yüksek hayatta kalma oranlarının olduğunu göstermiştir, bazı türler ise elde dikilenlere yakın hayatta kalma oranı göstermektedir.

Şirket, Myanmar’daki çalışmalarından sonra bu teknolojiyi Güney Afrika‘ya ve alıp başını giden ormansızlaşmanın değerli ekosistemleri yok ettiği Amazon Ormanları’na da getirmeyi umuyor.

Myanmar’daki ormansızlaşmayla savaşmak için drone teknolojisinin BioCarbon Engineering tarafından nasıl kullanıldığına bir bakın!

Kaynak: My Modern Met

Sadhular ve onların mistik dünyası

Sadular ya da Sadhular, Hindistan ve Nepal’de bulunan etnik ve dini bir grup. Tanrıların temsilcileri olduklarına inandıkları için Hindular tarafından saygı görürler; kutsamaları ve duaları karşılığında yiyecek alırlar. Babas olarak da bilinirler.

Sadhular antik Vedik ayetlerinde “Sessiz olanlar” veya “Uzun saçlılar” olarak adlandırılmışlardır. Eski zamanlarda Sadhuizm dinsel yaşamın en yüksek biçimi olarak görülmüştür. Bir şehrin bir sadhu tarafından korunduğuna hâlâ inanılmakta.

Eskiden sadece Brahmanların sadhu olmasına izin verilirdi fakat artık her kast üyesi sadhu olabilir. Sadhular, safkanlık ve yoksulluk sözü verirler. Hiçbiri parayı kabul etmez ve genellikle evlenmezler.

Belirli dini düzenlemelere uyarlar, muhtaç olanlara dini hizmet sunarlar. Çoğu sadhus erkektir. Az sayıdaki dişilere “sadhin” denilmektedir.

En muhafazakâr sadhuslar “nagalar”dır. Nagalar, kıyafet giymezler.

Sadhuslar genellikle ait oldukları mezhepe ait semboller taşımaktadırlar. Çoğu bir bez ve bir altın bilezik takar. Onlar başka bir topluluğun parçası değillerdir ve genellikle manastırda yaşarlar.

Bir sadhunun günlük rutini fiziksel bedenini arındırmak ve zihni yükseltmek, kutsal ayetleri okumak ve namaz yoluyla Tanrıya ulaşmak amacıyla yapılan egzersizleri içerir.

Bu kutsal kişilerin bazıları bütün gün haşhaş dumanı tutarlar.

Ayrıca birçok sadhus ile ailesinden ayrı yaşamaktadır.

Sadhular, sol ellerini havaya kaldırmak, bir ayağa kalkmak veya bir kaktüs yatağında yıllarca uzanmak gibi şeyler yapar. Paraları veya yiyecekleri toplamak için diğer insanlar sık sık yanlarına bir battaniye verirler.

Bazıları kendilerini kumun derinlerine gömer, dillerini sivri uçlarla delerler, güneşe bakarlar, ayakta uyurlar, ateşler arasında yatarlar, ağaçlar altında yaşarlar ve yıllarca konuşmazlar. Hindular, ağır cezanın ölüm ve yeniden doğuşun sonsuz döngüsünden kurtulacağına inanıyorlar. Çoğu sadhus acılarını hafifletmek için marihuana veya haşhaş tüketir.

Sadhular, savaşa karşıdır; sakin bir hayat sürerler; yalan söylememek için yemin etmişlerdir ve maddi her şeye karşıdırlar.

Kaynak: Facts and details

Vegan sporculara beslenme önerileri

Klasik bir tabudur, eğer hayvansal kaynaklı protein tüketmiyorsan, kas yapamazsın. Doğru mudur? Kesinlikle hayır. Yapılan çalışmalar vegan olan ve olmayan sporcularda performans açısından bir fark gözlemlememişlerdir. İyi bir performans, iyi bir vücut yağ yüzdesi ve iyi bir kas için gerekli sihirli sözcük “denge”de. Ve bitkisel proteinleri kullanırken, sinerjik etkiden faydalanmada. Bu iki unsuru açalım isterseniz.

Her beslenme tipinde olduğu gibi, vegan beslenmede de, egzersiz ve spor performansı için denge önemli bir husustur. Denge sağlayacak olan şey her besin öğesi ve grubunda yeterince almaktır. Neyden mi bahsediyoruz? İyi bir gelişim için yalnızca protein yetmez bunun yanında iyi bir vitamin mineral alımı, yeterli karbonhidrat alımı ve yağ alımı da gereklidir.

Madde madde ayrıntıları konuşalım isterseniz.

Su: Tabii ki su. Su ile performans arasında ciddi bir ilişki bulunmaktadır. Doğru su tüketimi, doğru bir metabolizmaya götürür. Susama mekanizması, vücuttaki 1,5-2 litre su kaybı ile çalışmaktadır. Bu oldukça büyük bir rakam olduğu için su tüketimi için susamayı beklememek gerekmektedir. Her 1000 kkal için 1 litre su içilmelidir. Bunun yanında egzersiz öncesi ve sonrası egzersizde kaybedilen yerine konulmalıdır. Kabaca +1 litre olarak düşünebiliriz. Duruma göre artırılmalıdır. Özellikle egzersiz sonrasında su açığını kapatabilmek ve sıvı dengesini sağlamak için potasyumdan zengin meyveleri su ile tüketmek önemlidir. Örneğin spor sonrası bir muza ne dersin?

Enerji: Eğer enerji açısından eksik besleniyorsak, istediğimiz kadar protein kalitesi ve verimliliği açısından düşünelim, kas kaybı kaçınılmaz gibi duruyor. Çünkü vücut, açlık durumunda yağ dokusundan kaybetmektense, kas dokusu kaybetmeyi uygun görüp, bu şekilde daha düşük bir metabolizma hızı ile vücudu korumaya almaktadır. Peki ne kadar enerji dediğinizi duyar gibiyim. Yoğun bir antrenman günlük aldığınız enerjiden yüzde 20 daha fazla enerji gerektirmektedir. Örneğin günlük 1800 kkal’lik bir beslenme düzeniniz var ise egzersiz günleri bunu 360 kkal arıtmanız yeterli olacaktır.

Karbonhidrat: Uygun miktar karbonhidrat alımı. Evet dengenin en önemli ayaklarından bir tanesi karbonhidrat. İhtiyacım ne kadar dediğini duyar gibiyim. Günlük 4-5g/kg başına alman yeterli olacaktır. Hem kasların için yakıt hem egzersiz sonrası kendini iyi hissetmen için önemli olan karbonhidratlar zindeliğinin sürdürebilirliği için oldukça önemli.

Proteinler: Onlarsız olmaz tabii. Protein deyince hem denge hem de sinerjiyi kullanmamız gerekiyor. Doğru kompozisyon, kaliteli proteine götürür. İlk başta miktarda bahsedelim, günlük protein ihtiyacı yaptığımız spora göre 1-1,5g/kg arasında değişmektedir. Kompozisyon nasıl olacak?

Aşağıdaki listeye bakmanız faydalı olacaktır.

• Tahıllar ve Kurubaklagilleri
• Tahıllar ile Yağlı tohumlar (çiğ kuruyemişler)
• Yağlı tohumlar ile kurubaklagilleri
beraber tüketerek kaliteli protein tüketmiş oluruz.

O zaman, tek başına erişte değil de cevizli erişte, ya da ara öğün için leblebi-ceviz karışımın kaliteli olacağını, bu tarz beslenmenizin hiçbir zaman fena fikir olmayacağını görebilirsiniz.

Vitamin ve mineral alımı: Spor diyorsak özellikle B12, Çinko, Demir ve kalsiyum alımları oldukça bizim için önemli. Özellikle diyet demir ve çinko alımını artırmalıyız.

Demir için, kuru meyveler, Tofu, soya fasulyesi, kurubaklagiller, pekmez ve koyu yeşil yapraklı sebzeler iyi kaynaklarından yer almaktadır. Ancak demir daha iyi emilmesi için muhakkak yanında C vitaminden zengin (maydanoz, limon gibi) bir besin bulunması gerekmedir. Ve çay/kahve tüketimini yemekten yarım saat öncesi- yemekten yarım saat sonrasına kadar tüketmemen iyi fikir olacaktır. Çinko için beslenmemizde, kaju, badem, yer fıstığı gibi ürünlere yer vermeliyiz. Kalsiyum için de bademe, tofuya ve koyu yeşil yapraklı sebzelere yer açmalıyız. Örneğin 100 g tofu ihtiyacımız ortalama yüzde 37 sini karşılamaktadır.

D vitamini ve egzersiz performansı arasında ciddi bir ilişki bulunmaktadır. Günlük 20 dakikalık güneş banyosu, spor performansınızı olumlu yönde etkileyecektir. Kemik sağlığına etkisi de bonusu!

5 adımda egzersiz beslenmesi için temeli oluşturman mümkün. Unutmamak gerekir, sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur. Sağlam vücudunda temeli beslenmedir.

Romantizm ile sembolizm arasında bir köprü: Operadaki Hayalet

Le Fantôme de l’Opéra (Operadaki Hayalet), Gaston Leroux tarafından yazılmış ve 23 Eylül 1909’dan 8 Ocak 1910’a kadar Le Gaulois adlı bir edebiyat dergisinde yayınlanmış bir romandır. Ancak, bu dönemde eserin değeri ihmal edilmiştir.

Eser Andrew Lloyd Weber, Charles Hart ve Richard Stilgoe’nun 1988’de yedi Tony Ödülü alan uyarlanması ile en şanlı günlerini yaşamaya başlamıştır. Andrew Lloyd Weber, romantik bir müzikal konusundaki yeni bir fikirle ilgili olarak 1984’te Cats‘in prodüktörü ile bağlantı kurmuştur. Yaratıcı ikili, 1925 Lon Chaney ve 1945 Claude Rains sinema versiyonlarının yapımlarını izleseler de bu harika sanat eserini bir müzikal haline getirmek için uygun bir yol bulamamışlardır. Daha sonraları Andrew Lloyd Weber, Gaston Leroux’nun kitabının orijinal ve uzun sürümünün ikinci el bir kopyasını bulmuştur.

Maskenin sakladıkları

Maske eserin en büyük simgesi olmuştur. Erik’in maskesi, karakterin en büyük ipucudur. Erik, Fransa’da Sembolizm dönemini temsil etmektedir. Yüzyıllarca kurutulmuş bir kafatasına benzeyen; buruşuk, ipeksi, batık gözlü, yüzü sararmış görüntüsü çaresizliği ve aşka olan açlığı gizler. Çirkin bir fiziksel varoluş hali, kontrol edilemez bir duygu selini taşır.

Çirkin’in aşkı, romantizm dönemi liderlerinden Victor Hugo’nun en ünlü eserlerinden biriyle başladı denebilir; Notre-Dame de Paris. Eserlerin benzerlikleri ve farklılıkları ele alındığında; Operadaki Hayalet, romantizm ile sembolizm arasındaki köprü olarak değerlendirilebilir.

Hikâye Erik, Christine Daaé ve Vicomte Raoul de Chagny üzerinden ilerler.

Hikâyenin başlarında Erik, çirkinliğinden dolayı anne ve babası tarafından bırakıldıktan sonra erken yaşlarında eğlence unsuru olarak bir sirkte kullanılmıştır. Ardından Madam Giry ile tanışıp kaçmış ve Opera Binası’nın altındaki gizli odalarda yaşamaya başlamıştır. Yıllar boyunca Erik kendini Hayalet’e evirir; borulardan akan müzikle ve Madame Giry’nin yardımıyla kendini müzikte eğitir.

Daha sonraları Hayalet, Christine ile tanışır. Christine, genç bir kızın naif, yetenekli ve narin bir portresini temsil etmektedir. Karakterin kendi güçlü arka planı ve derinlikleri olsa da, ilk perdedeki iki boyutlu algısını kırmakta zorlanmıştır. Hayalet ve Christine arasındaki ilişki, köklerini ihtiyaç ve saplantı arasında bırakmaktadır.

Christine’in babası vefat etmeden hemen önce ona Müzik Meleği’ni kendisine göndereceğini söylemiştir ve Hayalet’in gelişi, Faust’a gelen Şeytan’ın bir yansıması gibidir. Kendisini müziğin meleği olarak addeder ve Christine’i eğitmeye başlar.

(Andrew Lloyd Weber’in, Sarah Brightman’ı müziğin meleği olarak görmesindeki ironi hala gizliliğini korumaktadır.)

Hayalet, müziğin inceliklerini ve sihirlerini Christine’e öğrettiğinde ve zaman geldiğinde; onu entrika ve tehdit yordamıyla Prima Donna yapmıştır. Christine’in Hayalet’in karakterinin karanlık yönlerini fark etmesi uzun zaman almıştır.

Dönüm noktası

Christine sahnede bir yıldız gibi parlarken, çocukluk arkadaşı ve ilk aşkı Raoul çıkagelir. Hayalet ve Raoul arasındaki yarış böylece başlamaktadır. Hikaye geliştikçe yarış tehlikeli bir hal alır; Hayalet göz kırpmadan can almaya başlarken, Raoul Disney dünyasından kopup gelmiş bir prens gibi parlatılmıştır. Christine ile Disney prensesi arasındaki benzerlik de yadsınamaz dereceye varmaktadır. Hayalet’den korkmaya başlayan Christine, Raoul ile kaçmak istemektedir ancak bunun tek yolu Hayalet’in elimine edilmesidir. Geri dönüş noktası yok parçası ile oyun zirveye ulaşmaktadır. Christine, Opera’nın yöneticileri ve Raoul Hayalet’e bir tuzak hazırlarlar. Christine sahneye çıkıp şarkı söylemeye başlarken, Hayalet belirir ve ona eşlik eder. Şarkının sonunda Christine maskeyi çıkarır ve Hayalet’in çirkinliğini ortaya koyar.

Hayalet, avizeyi tutan ipleri keser ve Christine’i yeraltındaki odasına götürür. Raoul ikiliyi takip eder ancak bu sefer Hayalet’in tuzağına düşer. Christine son olarak Hayalet’i ikna eder ve genç âşıklar kaçarlar.

Sydmonton’dan Broadway’e…

İlk perde Sydmonton‘da sahnelendi (Andrew Lloyd Weber’in evi). Performans daha sonra 1986’da West End‘de sahnelendi ve 1988’de Broadway‘de yer aldı. Ekipte müzikal tiyatronun en büyük yıldızlarından olan Sarah Brightman, Colm Wilkinson (Daha sonra yerini Michael Crawford almıştır) ve Steve Barton yer alır. Maria Björnson, “Masquerade” (Maskeler) parçasındaki elbiseleri de içeren 200’den fazla kostüm seti tasarlamıştır. Avize, yeraltı gondolu ve dönen merdivenler gibi set tasarımları ona birçok ödül kazandırmıştır. Cabaret, Candide, Follies ve yine Andrew Lloyd Webber’ın Evita eserini yöneten Hal Prince, prodüksiyonun yönetmenliğini yaparken, Cats’in yardımcı yönetmeni ve koreografı olan Gillian Lynne, bütün müzikal sahneleme ve koreografi işini sağlamıştır.

Aşk Asla Ölmez

Hikâye Love Never Dies (Aşk Asla Ölmez) yapımı ile devam etmiştir. Birçok denemeye rağmen şovun Broadway sahnelerine çıkma şansı henüz olmamıştır. Ancak eser, West End de dâhil olmak üzere dünyanın birçok noktasında sahnelenmiştir. Operadaki Hayalet ile Aşk Asla Ölmez arasındaki en büyük fark, gerçekçilik ve gotik etkilerin hem olayları hem de karakterleri etkilediği yönler olarak gösterilebilir. Andrew Lloyd Weber’in müziğinin romantizmi, Ben Elton ve Glen Slater‘ın delice ve büyüleyici kitabı ile polimerleşmektedir.

Andrew Lloyd Weber’in belirttiği gibi, “Aşk Asla Ölmez’i anlamak için Operadaki Hayalet’i izlemeniz gerektiğini düşünmüyorum. Gerçekten düşünmüyorum. Ancak art arda izleyecek olursanız, hikâyenin nereye gittiğini kapsamlı olarak anlayacaksınız.

Bu sıra dışı sanat eseri, müzik tiyatrosu dünyasındaki yerini hakkıyla edinmiştir. Benim görüşüm ise; Operadaki Hayalet’in kesinlikle görülmesinden, hatta Aşk Asla Ölmez ile devam edilmesinden yanadır.

Gecenin müziğinin zevkine varmanız dileğiyle.

A bridge between romance and symbolism: The Phantom of the Opera

Le Fantôme de l’Opéra (The Phantom of the Opera) is a novel written by Gaston Leroux and was published in a literature magazine called Le Gaulois between September 23, 1909 and January 8, 1910. During that time, the value of this work was neglected.

The book had its biggest hit via the adaptation of Andrew Lloyd Weber, Charles Hart and Richard Stilgoe that won seven Tony Awards in 1988. In 1984, Andrew Lloyd Weber contacted with the co-productor of Cats about a new idea of a romantic musical. Even though the creative duo watched the productions of 1925 Lon Chaney and 1945 Claude Rains motion picture versions, they couldn’t find a proper way to adapt this marvelous piece of art into a musical. It wasn’t until later that Andrew Lloyd Weber found a second-hand copy of the original and long version of Gaston Leroux’s book.

Secrets hidden behind a mask

This mask has been the biggest symbol of the work. The mask of Erik becomes one of the biggest hints about the character. Erik, in some way, represents the era of Symbolism in France. His noseless, lipless, sunken-eyed face that resembles a skull dried up by the centuries, covered in yellowed dead flesh hides his desperation and hunger for love.

An ugly state of physical existence carries an uncontrollable flood of emotions. The love of the ugly has started with one of the most famous work of romanticism era leader Victor Hugo: Notre-Dame de Paris. Therefore, The Phantom of the Opera can be evaluated as a bridge between romance and symbolism.

The story is about a deathly love triangle between Erik (the Phantom), Christine Daaé and Vicomte Raoul de Chagny.

Earlier in the story, Erik has been used in a circus as an element of entertainment during his early ages after he had been abandoned by his parents due to his ugliness. After that he gets away with Madame Giry; he hides in the chambers beneath the Opera House. Over the years, Erik turns himself into a Phantom and with the help of Madame Giry and the music that flows from the pipes, he educates himself in music.

Later on, the Phantom meets with Christine. Christine represents a naive, talented and delicate portrait of a girl. Even though the character has its own strong backstory and depths, she stands two-dimensional – at least in the first act. The relationship between the Phantom and Christine lays its roots between need and obsession.

Just before Christine’s father passed away, he told her that he would send her the Angel of Music. In this very case, the Phantom came along; the Devil from Faust dressed as an angel.

(The irony that Andrew Lloyd Weber calls Sarah Brightman his angel of music keeps its secrecy.)

As the Phantom teaches the tricks and the magic of music to Christine and when the time comes; he makes her the Prima Donna with intrigue and threat. It takes long enough for Christine to realize the dark sides of the Phantom’s character.

To the point of no return

When Christine shines like a star on the stage, her childhood friend and first love Raoul comes along. The race between the Phantom and Raoul begins. As the story grows, the race gets dangerous; the Phantom starts to take lives without blinking an eye while Raoul is being polished like a prince from Disney world. The resemblance between Christine and most of Disney princesses is undeniable. The point of no return becomes the start of climax, where Christine bounds with managers of the Opera and Raoul, and prepares a trap for the Phantom. As Christine goes on stage and starts to sing, the Phantom appears and accompanies her. At the end of the song, Christine takes off the mask and reveals the ugliness of the Phantom.

The Phantom slashes the ropes that holds the chandelier and takes Christine to his chamber. The fall of the chandelier increases the blood pressure of the audience and keep it high during the next scenes, too. The situation gets dangerous as the Phantom catches Raoul who tries to rescue Christine. The ties unfold with Christine’s show of love to the Phantom. As water fills the chambers, the Phantom lets Christine and Raoul go.

From Sydmonton to Broadway

The first act was staged at Sydmonton (Andrew Lloyd Weber’s house). Then the performance was staged at West End in 1986 and was performed at Broadway in 1988. The original cast had some of the biggest stars of musical theatre such as Sarah Brightman, Colm Wilkinson (Later to be replaced by Michael Crawford) and Steve Barton. Maria Björnson designed the sets and over 200 costumes sets, including the elaborate gowns in the “Masquerade” sequence. Her set designs, including the chandelier, subterranean gondola, and sweeping staircase, earned her multiple awards.

Hal Prince, director of Cabaret, Candide, Follies, and Lloyd Webber’s Evita, directed the production, while Gillian Lynne, associate director and choreographer of Cats, provided the integral musical staging and choreography.

Love Never Dies (or does it?)

The story continued with Love Never Dies. In spite of many tries, the show never got a chance to hit Broadway stages. Although, it has been performed all over the world, including West End. The biggest difference between The Phantom of the Opera and Love Never Dies is that realism and gothic movements have influenced both incidents and characters. The romanticism of Andrew Lloyd Weber’s music polymerizes with Ben Elton and Glen Slater’s lunatic and captivating book.

“I really do not believe that you have to have seen The Phantom of the Opera to understand Love Never Dies. I really don’t. But I hope if you see them together, if you wanted to see them back-to-back, that what you would get from them – from both of them – is the extension of where the story goes,” Andrew Lloyd Weber states.

This extraordinary piece of art found its place in the world of musical theater. In my very noble opinion; The Phantom of the Opera is not a should but a must-see and even followed by Love Never Dies. Though it will be another piece’s subject.

Wish you the pleasure of the music of the night.

“Fashion Revolutionist” olmaya giriş

Fashion Revolution hareketinin inandığı olgu daha farklı düşünerek ve daha sorumlu hareket ederek pozitif bir değişim yaratmak. Daha temiz, daha güvenli, daha eşit, daha şeffaf bir moda endüstrisi

24 Nisan 2013 tarihinde Bangledeş’teki Rana Plaza binası çöktü. 1133 kişi öldü ve 2500 kişi yaralandı. Bu olay tarihteki en büyük endüstriyel felaketlerden oldu fakat ne ilk ne de sondu.

Rana Plaza’da Avrupa ve Amerika pazarı için giysi üreten 5 farklı fabrika vardı. Bu fabrikalar hayatta kalmak için sonu gelmeyen rekabetin içinde olmak zorundaydı. Pazar sahipleri daima daha ucuza üretim yaptırmanın peşindeydi ve fabrikalar buna karşı çıkamayacak kadar paraya muhtaçtı. Binadaki çatlakların farkında olan işçiler çalışmaya devam etti, kimse onların can güvenliğini düşünmemişti.

Büyük faciadan sonra Fashion Revolution adı verilen hareket baş gösterdi. Moda endüstrisinin ekonomik gücü yadsınamaz bir gerçek ama Fashion Revolution herkesin yapacağı küçük değişimlerle sektörde devrim yaratılabileceğini düşünüyor.

Bu hareketin öncüleri bazı şeylerin değişebilmesi için bizi daha bilinçli olmaya davet ediyor. Örneğin bir tişörtü üretmek için 2720 litre suya ihtiyaç olduğunu, Bangladeş’teki terzi işçilerinin aylık kazançlarının 44 pound olduğunu ve bunun geçinmeleri için gereken paranın sadece ¼’ü olduğunu bilmemiz gerekiyor.

Zorla çalıştırılan işçilerden, çocuk işçilerden, tehlikeli çalışma koşullarından kısaca kıyafetlerimizi yapan insanların yaşadığı zorluklardan haberdar olmalıyız.

Merak et! Araştır! Bir şeyler yap!

İşçileri koruyan yasaların varlığına rağmen insan hakları ihlali oldukça yaygın. Küresel kölelik endeksine göre 36 milyon insan modern kölelik olarak düşünülebilecek şartlarda yaşıyor ve bu insanların büyük çoğunluğu Batılı için kıyafet üretiyor.

Ayrıca kıyafet üretimi yapılan birçok ülkede asgari ücret işçilerin geçinebileceğinden çok daha düşük. Düşük ücretlerin kısır döngüye soktuğu işçiler geçimlerini sağlayabilmek için uzun çalışma saatlerini kabul ediyor.

Seri üretimle büyüyen giyim sektörü zanaatkarları ve esnafı da yıpratarak bu insanların sahip olduğu yeteneklerin sonraki kuşağa aktarılmasını engelliyor.

Kıyafet üretimi günümüzde büyük çapta su, enerji ve alan kullanımına neden oluyor. Tekstil ürünleri için kullanılan boyalar zararlı kimyasallar içerebiliyor, bu kimyasallar da toprağa karışıp yeraltı sularımızı zehirliyor.

Neler yapabiliriz?

Giydiğimiz şey hakkında ne kadar bilgi sahibiyiz?

Giysi yapmanın birçok aşaması var: giyside kullanılan pamuk ve ipliğin üretimi, dokuma, boyama, dikme…

Bu aşamalardan haberdar mıyız?

Kıyafetimizi kimin yaptığını bilmiyoruz. Kıyafetlerimizin ardındaki insanları düşünerek bir hareket yaratabiliriz.

Sorulması gereken şey oldukça basit: “Giysilerimi kim yaptı?

Kıyafetlerimiz hakkında daha meraklı olmalıyız. En basit haliyle kıyafetlerin içine dikilmiş etiketlere bakabiliriz. Bu etiketler kıyafetlerin üretim süreci ile ilgili izler taşıyor. Bu şekilde giysimizin nerede üretildiğini öğrenebilir ve giysimizde kullanılan malzeme hakkında bilgi sahibi olabiliriz.

Bu malzemeler nereden geliyor? Hangi şartlarda üretiliyor? Çalışanlar geçimlerini nasıl sağlıyor?

Kıyafetlerini ters çevir, etiketi görünecek şekilde bir selfie çek ve #whomademyclothes hashtagi ile markayı da etiketleyerek paylaş. Cevaplar oldukça ilginç olacak: Cevap verilmeyecek, nerede üretildiği söylenecek ama kimin ürettiği söylenilmeyecek..

Kısa bir araştırma ile herkes kıyafetlerinin arkasındaki hikayeyi öğrenebilir. Adil ücret, çocuk işçiler gibi konulara odaklanan bir sürü örgüt var, neler yaptıklarına bakabiliriz.

Bir şeyi satın almadan önce kendimize sormamız gereken bazı sorular var: Buna gerçekten ihtiyacımız var mı? Sürdürülebilir olarak üretilmiş bir alternatifi var mı?

Bir değişim yaratmak için nasıl alışveriş yaptığımızı, nasıl elden çıkardığımızı biraz değiştirmek yeterli.

Ucuz ve çok sayıda kıyafet yerine pahalı ve bir tane kıyafet alıp daha uzun süre kullanabiliriz.

Günümüzde hızlı değişen sezonlarla beraber kıyafetler de birkaç ay içinde değişiyor. İkinci el kullanarak hiçbir sorunu olmayan kıyafetlerin çöpe gitmesine engel olabiliriz.

Görüntüsünden sıkıldığınız, çöpe atacağınız bir şeyi kişiselleştirerek hem yaratıcılığınızı konuşturabilir hem de onu kullanmaya devam edebiliriz.

Hepimiz bir şeyler yapsak büyük bir değişim yaratabiliriz.

https://issuu.com/fashionrevolutionturkey/docs/nas__l_fashion_revoultuionary_olunu

Kentin kuzey ormanlarına tecavüzü

1

Kuzey Ormanları Savunması (KOS), Mağlova Kemeri’nden Alibey Barajına kadar uzanan göl ve su havzasının “Avrupa Yakası Uluslararası Kent Ormanı” adı altında tahrip edildiğini belirterek, durumu protesto etti. Ağaç kıyımı gerçekleştirilen kent parkında 20 Ağustos’ta bir araya gelen çevreciler, orman içerisindeki kesim alanlarını belgeledikten sonra, alanın girişinde basın açıklaması gerçekleştirdi. KOS adına basın açıklamasını okuyan Seda Elhan, Alibey Baraj Gölü ve su havzasının tehlike altında olduğuna dikkat çekti. Ağaç kıyımı yapılarak yeni yolların açıldığını ifade eden Elhan, projeye ilişkin “Avrupa Yakası Uluslararası Kent Ormanı Kuzey Ormanlarının 1.683.426 m2’lik bir alanını kaplıyor. Projede ormanlık alan içine, 544 araçlık otopark, 17.465 m2 shuttle hattı yolu, 67.560 m2 yürüyüş yolları ile hayvanat bahçesi gibi yapıların bulunacağı 10.152 m2’lik 18 binadan söz ediliyor” açıklamalarında bulundu. Avrupa Kent Ormanı proje üstlenicisi Nuhoğlu İnşaat’ın orman ekosistemini, turizm işletmeciliğine feda ettiğini söyleyen Elhan “Orman habitatını bozarak, yapay alanlar, park peyzajları inşa edilmesine izin veren Orman ve Su İşleri Bakanlığı, İBB ve İSKİ yetkilileri ise İstanbul’un su havzalarının teker teker yapılaşmaya açılmasına da göz yumabiliyor” dedi.

Basın açıklamasının tam metni şöyle:

Kuzey Ormanları içindeki Alibey su havzası çevresi “kent ormanı” adı altında tahrip ediliyor!

Kar, rant ve gösteriş hırsı, doğal ve el değmemiş orman ekosistemi, girilmemiş su havzası, kirletilmemiş akarsu bırakmamaya kararlı. Bu kez Alibey Baraj Gölü ve su havzası tehlike altında.

Kuzey Ormanları içinde yer alan Mağlova Kemeri’nden Alibey Barajına kadar uzanan göl ve su havzası etrafında ağaç kıyımı yapılarak yeni yollar açılıyor. Kuzey Ormanları’nın önemli ve doğal uzantılarından biri daha “Avrupa Yakası Uluslararası Kent Ormanı” adı altında çevrilerek, orman bütünlüğünden koparılarak iş araçlarıyla kuru boş bir ağaç dekoruna çevriliyor. Su ve orman havzası yandaş firmaların peyzaj projelerine teslim ediliyor.

İstanbul’un nefesi olan Kuzey Ormanları, üçüncü köprü, üçüncü havalimanı, Kuzey Marmara Otoyolu gibi devasa ölçekte yıkım getiren katil projelerin ve taş ocaklarının, madenlerin, kömürlü termik santrallerin saldırısı altında parçalanıyor… İnşaat sermayesi, İstanbul’u kuzeye doğru büyütmek istiyor ve bu amaçla elini atabildiği her yeşil alana bir yapı dikiyor.

Kuzey Ormanları’nın hala ayakta kalmayı başarmış kısımlarını da ‘kent ormanı’ adı altında keserek, biçerek, iş makineleri sokup, koca yollar açıp, mıcır dökerek, kameriyeler ve kaldırımlarla donatarak, ulaşım seferleri koyarak parka çeviriyorlar! Bunu da “yeşillendirme” adı altında yapıyorlar!

Halkın parasıyla koca ormanı katlederek mesire alanına çevirmek, sonra da bunu ‘yeşillendirme’ adı altında halka pazarlamak, dünya tarihinde benzeri olmayan bir durum olsa gerek!

İstanbul Kent Ormanı Projeleri: Elmalı Kent Ormanına Ne Oldu?

İstanbul’un doğal orman dokuları ve su havzaları üzerine yürütülen Kent Ormanı Projelerinin başlangıç yılı 2013.

Türkiye’nin 7 bölgesi ve 81 ilinden esinlenerek hazırlanan şehir ormanı projelerinin İstanbul Asya ayağı, 8 milyon m2’lik alanı kaplayan Beykoz Elmalı Kent Ormanı idi. Proje hayata geçmeden bir yıl içinde 2014’te yüz binlerce ağacın kesildiği ve ormanlık alanın yapılaşmaya açıldığı iddialarıyla Meclis üyesi Hakkı Sağlam İBB’ye soru önergesi sunuyor. Habere göre önergede Elmalı Ormanı ve su toplama havzasından kesilen ağaçların hukuki takibi ve gerekli izinleri soruluyor. Rahatlıkla başvurulan oldu bitti usulü burada da imzasını atıyor. 7 kapılı Elmalı Ormanı açılışını gerçekleştiremeden talan ediliyor.

Kuzey Ormanları’ndan parça koparıp Nuhoğlu’na teslim ettiler

Şimdi sıra Alibey Baraj Gölü havzasında. Etap etap tamamlanmaya çalışılan Avrupa Yakası Uluslararası Kent Ormanı, Kuzey Ormanlarının 1.683.426 m2’lik bir alanını kaplıyor. Projede ormanlık alan içine, 544 araçlık otopark, 17.465 m2 shuttle hattı yolu, 67.560 m2 yürüyüş yolları ile hayvanat bahçesi gibi yapıların bulunacağı 10.152 m2’lik 18 binadan söz ediliyor.

Orman ekosistemini, turizm işletmeciliğine feda eden Avrupa Kent Ormanı proje üstlenicisi Nuhoğlu İnşaat, sitesinde doğa eğitimcisi tavrıyla, doğayı ve doğal kaynakları koruma, flora, fauna, biyolojik çeşitlilik derslerinin verileceği müjdesini açıklayabiliyor. Nefes alınacak alanlar yarattıklarının !! reklamını yapıyor. Yolların, otoparkların, piknik alanlarının, işletmelerin arasında hangi yaban hayatından, nadir bitkiden söz edilebilir? Piknikçilerin bıraktıkları çöplere belediyeler, Orman ve Su İşleri müdürlükleri yetişemezken, mangalcı işgali altındaki doğal alanlar ve su havzalarında biyoçeşitlilik dersleri verilmesi gülünçtür.

İBB ve Nuhoğlu İnşaat, derslerinizde peyzajı bozduğu, yolunuza çıktığı için kestiğiniz ağaçların doğal yaşama, kuş türlerine ev sahipliği yaptığını, yerlerine diktiğiniz fidelerin ise dekorun birer parçası olduğunu anlatınız. Doğrusu budur!

Orman habitatını bozarak, yapay alanlar, park peyzajları inşa edilmesine izin veren Orman ve Su İşleri Bakanlığı, İBB ve İSKİ yetkilileri ise İstanbul’un su havzalarının teker teker yapılaşmaya açılmasına da göz yumabiliyor.

Ağaçların taşlarla, su havzalarının betonla yer değiştirdiğini göstermek için ormanın içine döşediğiniz taşları, kestiğiniz ağaçların dallarını birer simge olarak buraya taşıdık. İşte Kent Ormanı’nız bu!

Kuzey Ormanları Eğlence Parkı Dekoru Değildir!