Ana Sayfa Blog Sayfa 263

Kenya’da plastik poşet yasaklandı

Kenya’da plastik poşetler tamamen yasaklandı. Çevre bakanlığı esas hedefin üretici ve tedarikçiler olduğunu söylüyor.

Kenya’da plastik poşetlerin üretim, satış ve kullanımı yasaklandı. Yasağa uymayanlar ya dört yıl hapis yatacak ya da 40 bin dolar para cezası verecek. Şu ana kadar içlerinde Çin, Fransa, Ruanda ve İtalya’nın da olduğu kırktan fazla ülkede plastik poşet yasaklandı.

Plastik, deniz hayvanlarını öldürüyor

Çok sayıda plastik poşet okyanusların içinde birikerek kaplumbağalar deniz kuşları, yunuslar ve balinaların ölmelerine sebep oluyor. Plastiğin doğada 500 ila bin yıl arasında çözündüğünü vurgulayan BM Çevre Programı’nda çalışan deniz bitkileri uzmanı Habib El-Habr durum böyle giderse 2050 yılında denizlerde balıklardan çok plastik poşetler olacağını hatırlatıyor. Plastik poşetler insanların doğal besin zincirinin içine de giriyor. Nairobi’nin bazı mezbahalarında 20 tane dananın midesinde poşet kalıntılarına rastlandı.

Yasaya göre polis, plastik poşet gördüğü herkesin peşinden gitme hakkına sahip Öte yandan, Çevre Bakanı Judy Wakhungu, yasanın wananchilerin (Kiswahili bölgesi dilinde sıradan insanlar) yasadan etkilenmeyeceğini ve öncelikli olarak üretici ve tedarikçilerin üstüne gideceklerini açıkladı. yasaya karşı çıkan Kenya Üreticiler Derneği sözcüsü Samuel Matonda ise 176 tesisin kapanacağını ve 60 bin kişinin işsiz kalacağını söylüyor. On senede üç kere plastiği yasaklama girişiminde bulunmuş olan Kenya’nın büyük bir poşet ihracatçısı olarak biliniyor. (Reuters)

Alıntı: BirGün

Ekolojik tarım neden ekolojik? – 1

1

Gıda ve tarım sistemlerimiz krize girdikçe, bu krize karşı bir alternatif geliştirme arayışları da çeşitleniyor. 70’lerde Avrupa’da başlayan ve bugün bütün dünyaya yayılmış olan “organik tarım” da bu alternatif arayışlarından biri örneğin. Fabrikasyon tohumlara dayanan, kimyasal girdisi (gübre, ilaç) yüksek, kitlesel üretimi baz alan endüstriyel tarım sistemine karşı ortaya çıkan “organik tarım”, dönemin konjonktürü ve ihtiyaçlarına uygun olarak kendini bir alternatif kılabildi.

Organik tarım, zamanla bir “sertifika ismi”ne dönüştü. Çünkü endüstriyel tarım modeli ile organik modeli birbirinden ayrıştırabilecek bir mekanizma gerekmekteydi. Bu mekanizma bir yandan güven inşa etmeli, bir yandan da tarımsal üretimin organik biçimini garanti altına almalıydı.

Kapitalizmin en güçlü özelliklerinden bir tanesi, kendi içerisinde ortaya çıkan yenilikçi/devrimci girişimleri piyasanın bir unsuruna dönüştürebilmesidir. Organik tarım girişiminin bu açıdan bir kapana kısıldığı söylenebilir. Ya kapitalist piyasa dinamiklerine bağlı olarak kendini piyasanın ilkelerine göre kuracaktı ya da kapitalist piyasaya paralel bir mekanizma oluşturacaktı.

Bugün dünyanın birçok yerinde oluşan veya oluşmakta olan “topluluk destekli tarım” modelleri, alternatif bir piyasa kurma ihtiyacının temeli olarak düşünülebilir. Topluluk destekli tarım, çok kabaca özetlemek gerekirse, bir topluluğun güvendiği üreticileri desteklemesi, o çiftçinin ürünlerini almaya garanti vermesi ve karşılığında o çiftçinin üretim biçiminde söz sahibi olmasıdır.

Organik tarım, böylece iki kola ayrılarak yoluna devam etti. Bir yandan, kapitalist piyasa tarafından yutuldu. “Organik tarım sertifikası” icat edildi. Bu sertifika, çiftçilerin kamu tarafından denetlenmesi ve tüketicilere kamusal bir fayda sağlaması şeklinde olmadı. Tarım şirketleri, organik sertifikasyonun taşeronu olarak çalışmaya başladı. Böylece organik tarımda şirketleşme çok temel bir faktör haline geldi.

Oysa organik tarımın daha en başında karşı çıktığı endüstriyel tarım modeli, agribusiness – şirket tarımı olarak ifade ettiğimiz tarımsal sistemin temelini oluşturmaktaydı. Dolayısıyla organik tarım, şirketleşmesi vasıtasıyla tekrardan endüstriyel tarıma dönüştü.

Kitlesel üretim ihtiyacını karşılamak herhangi bir tarım sistemi için temeldir. Çiftçiliğin tarihsel-toplumsal rollerinden biri toplumu beslemek oldu. Toplumu beslemek, topluma kucak açmak, toplumu var etmek anlamına gelir. Yani, utanılacak bir şey değildir. Övünülecek bir şeydir.

Birleşmiş Milletler Tarım ve Gıda Örgütü – FAO’nun verileri, dünyayı bugün hâlâ küçük ölçekli tarım yapan çiftçilerin beslediğini göstermekte. Tarım ne kadar endüstriyelleşse de, küçük çiftçi üretimi ne kadar tasfiye edilmek istense de, mümkün olmuyor. Çiftçiler, öncelikle çiftçi olarak yaşamlarına devam etmeyi sahipleniyor.

İşte organik tarım modeli, çiftçilerin önündeki en temel alternatif olarak ifade ediliyor. Ancak yukarıda bahsettiğim gibi, şirketleşme ve endüstriyelleşme, bu tarımsal modelin en temel kollarından birini yutmuş durumda. Şirketlerden kaçarken şirketlere tutulmak, kamunun oynayabileceği çok önemli bir rolün altının oyulması anlamına geliyor. Her ilçede mevcut olan tarım işleri ve muadili örgütlerin, kamu adına organik tarımı denetlemesini ve yaygınlaştırmasını talep edemez miyiz?

Endüstriyelleşmiş bir organik tarım, bu problemlerin yanında daha esaslı başka bir problemi yanında getiriyor: endüstriyelleşme, aynı zamanda bir tür fabrikalaşma ve tektipleşme olarak görülmeli. Hektarlarca alanın tek bir tür (monokültür) bitki ile ekilmesi, fabrikadan üretilme gübrenin bitkiye verilmesi, fabrikasyon adı altında organik tohum kullanımı… kimyasal endüstriyel sistemin sadece rötuş edilmesi anlamına geliyor. Tektipçi öz, fabrikalaşma aynı kalıyor. Bu da şirketlerin daha fazla kâr ettiği bir yapıdan başkasını üretmiyor.

Özetle, organik tarım iyiydi, ama çevresi kötü. Artık ihtiyaçları karşılamıyor. Toptan bir reddediş gerçekçi olmasa bile, armuda armut demek, elmadan ayırt etmek önemlidir. Bunun için de, başka alternatifleri araştırmaya devam etmeli, organik tarımın daha farklı nasıl olabileceğini düşünmeliyiz.

Anime sanatçısı baba, çocuklarının çizimlerini üst düzey animelere dönüştürmeye devam ediyor

Anime sanatçısı ve düşkünü bir baba olan Thomas Romain, küçük oğullarının karalamalarından ve çizimlerinden esinlenerek profesyonel illüstrasyonlar yaratmaya devam ediyor. Devam eden bu baba-oğul sanatı serisini son incelediğimizden bu yana Romain, yeni sanatı halkla paylaşmak için bir tasarım merkezi ve platformu olan Baba ve Oğulları Tasarım Atölyesi‘ni yarattı.

Daha önceki çalışmaları gibi Romain’lerin son eserleri de yaratıcı, çocukça tasarlanmış eskizleri uzman düzeyinde sanatsal becerilerle birleştiriyor. Romain çocuklarına “istediğiniz her şeyi çizmekte özgürsünüz” diyor ve çocuklarına proje üzerinde yaratıcı kontrolü tam olarak veriyor. Bu özgürlük, robotlar ve uzaylılardan tutun bitkiler ve hayvan melezlerine kadar her şeyi andıran bir dizi tuhaf karakter ve garip ortamlarla, tuhaf ve dünya dışı animelerden ilham alınarak yapılmış bir sanat koleksiyonunda doruğa ulaşıyor.

Bu seri, Romain’in oğullarının sanatsal ilgilerini ve hayal güçlerinin sınırsız olduğunu fark etmesini sağladı. Yaratıcı eğilimlerini desteklemek için müdavimlerinin yeni illüstrasyonlara erken erişim sağladığı ve sanatçı ile etkileşime davet edildiği bir Patreon sayfası açmaya karar verdi. Romain, bu site aracılığıyla projeyi güçlendirerek canlı tutmayı ve çocuklarını tutkularının peşlerinden gitmesi için teşvik etmeyi umuyor. “Yardımınızla birlikte yeni eskiz defterleri, suluboya ve fırçalar satın alabilir, birbiri ardına çizim yaparak projeyi büyük hale getirebiliriz. Eğer bu sayfa başarılı olursa, belki de gelecekte çocukları en iyi sanat okullarına gönderecek kadar para kazanabiliriz” diyor.

İşte sanatçı Thomas Romain’in üst düzey animeleri ve çocuklarının çizimleri!

Kaynak: My Modern Met

Her saniye büyüyen gezgin bir sergi: Art Space Project

Estetik, aslında herkesin içinde var olan, herkesin doğuştan bildiği ama zamanla sistem ve insanlar tarafından öğrenip sahiplendiğimiz eski ve geçersiz realitelere ait yargılar tarafından kendisine bir çıkış yolu bulamayan bir kavram…

Yozlaştırılan bilincimiz, bizi içine itinayla sokmaya çalıştıkları sınırlar, ve bize bu sınırları konfor noktamız olarak kabul ettirip dört kolla sarılmamıza neden olan “korku” duygumuz; nesilden nesle estetiğin ve güzelin ne olduğunu unutturdu hepimize. Ama neyse ki onu asla unutamayacak, asla kirlenmeyecek ve hep olduğu gibi kalacak olan kalbimiz, estetiğin ve güzelin ne anlama geldiğini hep hatırlayacak. Güzellik, bir ihtiyaç, bir haz, bir oluş hali değildir, insan oluşumuzun doğası gereği hepimizde var olan ve ona doğru içgüdüsel olarak yöneldiğimiz bir ışıktır, kaplumbağaların yumurtalarından çıktıklarında denize açılan yolu dolunay ışığına bakarak buldukları gibi, damlası olduğumuz okyanusa bizi götürecek ışık da güzelliğin kendisidir. Bu yolda gözlerimiz ne kadar kalbimiz olur ise, olduğumuz güzelliği o kadar net görürüz.

Güzellik kadar doğal bir kavrama düşman kesilmiş bir zihniyet, kalbimize asla zarar veremez, ancak bizi olduğumuz güzelliği unutturabilir, ve bunu başardığı an, gözlerimiz artık bize ait değil, bize öğretilen yargıların esiri olmuştur. Güzel olan her şeyi yıkmaya çalışan bir zihniyet, olduğunuz sonsuzluğa asla zarar veremez, ancak kendiniz olma gücünü ve nezaketini göstermediğinizde, sizi sizden çalabilir. Güzel olana savaş açmış bir zihniyet, kendi kendini öldürdüğünün farkında olmadan zarar verir tüm var oluşlara, ancak siz zarar görmekten korktuğunuz vakit, oyuna gelmişsinizdir.

Güzelliğin ve estetiğin en net var olabildiği alan olan sanat, göremeyen kalplere pusula olmuştur yüzyıllar boyu. Kendi hapishanesinde mutlu olduğunu düşünen bir “sistem yerlisi”, Janis Joplin’in mercedesine binmemiş, Bob Dylan’ın bir fincanlık kahvesinin hatırını unutmuş, Jack Keruac ile Şikagoya açılmamış, Van Gogh’un “sigara içen iskelet”ine baktığında kendisine benzediğini görememiştir.

Art Space Project Moda sahilinde.

Duvarlarını kırmasını nasihat eden Pink Floyd’un t-shirtlerini giymeyi çok sevmiş ve hemen ardından korkularına, kinlerine, yargılarına ve inançsızlığına bir kat sıva daha çekmiştir. Sevgiden, dünyayı değiştirmekten ve dans etmekten bahsedince alayla karışık yapay bir sırıtış monte etmiştir suratına.

İyi ki bu yazı bir kişisel gelişim makalesi değil, kişisel gelişim dünyaya kişiliğini eritip sonsuzca sarılmanın değerini anlatamadı, gösteremedi. Bu yazı sadece kelimelerden ibaret, diğer tüm yazılar gibi. Kelime denilen ölçü birimleri ise, biz insanlara olduğumuz sonsuzluk olmayı asla gösteremedi, ve doğası gereği gösteremeyecek. Kendimizi aşmayı seçmediğimiz her an öldüğümüzü, kendimizi aştığımız an anlayabileceğiz sadece. Kalbimizin istediği insanı öpebilme cesaretini gösterdiğimizde, yargılanmaktan korktuğumuz her alana koca bir siktir çekip sahte benlik kalıplarını erittiğimizde, duvarları yıktığımızda, iyiye de kötüye de sonuna kadar sarılıp dualite sınırlarını kırdığımızda, ve belki en çok da sonu olmayan bir yola çıktığımızda.

Art Space Project’in de var oluş alanı Yol’dur ve vaat ettiği şey sanatın dünyayı değiştirebileceğidir.

Art Space Project İzmir'de.

Yol, bize yaşadığımızı hissettiren yegane tapınaktır. Evrenin sonsuz potansiyelleri, biz onlara kendimizi açtığımızda var olabilir. Potansiyellere kendimizi ne kadar açarsak, o kadar net hissederiz yaşadığımızı. Biz de bir zamanlar sadece potansiyeldik ve hâlâ öyleyiz. İnanmak, bu potansiyelleri gerçek kılabilmek için en yeterli araçtır, ve inancını en kaybetmiş olanımız bile bir yerde “inanılmış” olandır. Tüm bu sonsuz potansiyeller içerisinde dünya dediğimiz minik gezegenin, şu an olduğundan daha güzel bir yer olması, daha önce hiç resim çizmemiş bir insanın eline kalemi alıp olduğu güzelliği yansıtmayı seçmesi kadar kolaydır.

Art Space Project, yolda başlamış ve hep yolda devam edecek olan bir performans sanatıdır. Şehirden şehire gezerek, yoldan geçen herkesi resim çizmeye, dans etmeye, şarkı söylemeye, müzik yapmaya davet ederek dünyayı bir kaç saniyeliğine daha güzel bir yer yapmayı hedefler. Gittiği her şehirde, önceki şehirlerde çizilmiş olan resimleri sergiler, ve yeni resimler edinir, bu yönüyle devamlı olarak büyüyen interaktif bir sergidir.

Ayak bastığı her alanı geçici otonom bölge ilan ederek potansiyellerin sınırsızlığını özgür bırakır. Hiçbir şeye karşı değildir, hiçbir şey ile savaşmaz. Barışı çizmeyi ve barışı bestelemeyi önerir. Bir davası olmadığı gibi, bir sonu ve sonucu da yoktur. Kendi kendisinin sonucudur.

Art Space Project, gezgin Diren Demir tarafından ilk kez 20 Eylül 2016’da Fethiye’nin bir köyünde ortaya çıkarılmıştır.

Art Space Project’in gideceği rotaları öğrenmek ve önceki otonom bölgelerde neler çizildiğini incelemek için:

https://www.facebook.com/artspaceproject

adresine göz atabilirsiniz.

Manifesto

1- Herkes kendi ütopyasının kendisi haline gelmelidir. Başka bir dünyanın mümkünlüğü biz enerjiyi eylem boyutuna geçirdiğimiz anda en net şekilde varlığını ortaya koyacaktır.
2- Dünyada varlığını sürdüren illüzyonlara karsı verilen her savaş onları besleyecektir. Savaşa savaş ile karşılık verilemez, bu noktada en zararsız ve en güçlü silah sanattır.
3- Art Space Project, sanatı 4 duvar arasına sıkıştırıp paranın miktarına göre şekillendiren burjuvazi galerilere karşı “Sanat her şeydir ve her yerdedir.” görüşünü savunur.
4- Dünya, evrenin geri kalan her sonsuz köşesi gibi otonom bir bölgedir. Art Space Project, bize bunu unutturmaya çalışan düzene karşı bir ayaklanmadır.
5- Barışı bestelemek, barışı çizmek, barışı yazmak, pozitif enerjiyi her zaman dinç tutacaktır.
6- Art Space Project bir ütopyadır, ütopyalar gerçekleşmek içindir.
7- ??? 🙂

Gelin dünyayı değiştirelim! :)

Gelin hep beraber dünyayı değiştirelim! 🙂 

Irena Sendler’ın inanılmaz hikâyesi: Life in a Jar

0

Irena Sendler, Yahudi katliamı sırasında 2500 çocuğu kurtardı, ayakları ve bacakları kırıldı fakat o, hiçbir zaman vazgeçmedi.

Irena Sendler, Yahudi katliamı sırasında yaklaşık 2500 Yahudi çocuğun hayatını tek başına kurtaran Polonyalı bir kadındı. Aslında Yahudi değildi. 1939’da Varşova Gettosu’nda* olan bitenden dolayı rahatsız oldu ve bu nedenden ötürü her gün gettoya girmek için bir yol aradı ve buldu. Bunun yanı sıra ebeveynleri, çocuklarını daha güvenli bir yere kaçırmak için ikna etti. Çocukları tek tek kaçırdı ve onlara yeni isimler verdi. Yerlerini değiştirdi.

Life in a Jar

Çocukların eski ve yeni isimlerini bir kavanozun içine yazdı ve kavanozu bir ağacın altına gömdü. Naziler, bu durumu 1943’te öğrendiler. Sendler’ın ayak ve bacaklarını kırdılar fakat ağzından çocukların nerede olduğu ile ilgili tek kelime alamadılar. Sendler ölüm cezasına çarptırıldı fakat Polonya yeraltı devleti tarafından kurtarıldı.

Savaştan sonra kavanozu çıkardı fakat çocukların ailelerinin çoğu vefat etmişti.

Sendler’ın hayatı ile ilgili “Life in a Jar” isimli bir belgesel ve bir kitap bulunmaktadır.

*Getto: (eskiden, kimi Avrupa ülkelerinde) Yahudilerin kendi istekleri, kendi seçimleriyle oturdukları ya da zor yoluyla yerleştirildikleri, bu yüzden de sonunda sinir zayıflamasına varan davranış kalıpları oluşturdukları, kent dışında bir yerleşim alanı.

Kaynak: Curiosity

Pakistan’ın dünyaca ünlü otobüs boyama sanatının karanlık yüzü

Otobüsleri ve kamyonları rengarenk boyayarak süsleme sanatı Pakistan kültürünün önemli bir parçası.

Mohammed Rafiq de bu sanatı çabucak öğrenmiş ve ülkenin her yerini dolaşan otobüsleri boyayarak yeteneğiyle ün kazanmış. Fakat, milyonlarca Pakistanlı gibi Rafiq de okula gidememiş ve çocuk yaşta çalışmak zorunda kalmış.

Eski günleri hatırladığında, “Evden kaçıp işi öğrenmek için otogara giderdim. Çıraklığımın ilk yılında hiçbir ücret almadan sadece yiyecek karşılığı çalıştım. Çok zor zamanlardı. Okul masraflarını karşılamaya gücü yetmeyen aileler çocuklarına boyama veya el işi sanatını öğretir. Bu işte çalışan birçok çocuk var ama çaresizler. Başka ne yapabilirler ki?” diyor Rafiq.

Günümüzde bir otobüs boyacısının günlük kazancı yaklaşık 600 rupi (6$). Rafiq kazandığı parayla kıt kanaat geçindiğini, çocuklarına iyi bir eğitim sağlayamadığını ve her ay kirasını zar zor ödediğini söylüyor. Onu ayakta tutan şey ise işine olan tutkusu. “Bana ‘kaka* boyacı’ derlerdi. Çok saygın biriydim. 40 yılda en az 5 bin otobüs boyadım. Ünüm tüm Pakistan’a yayılmıştı ama yine de fazla para kazanamıyordum. Kimi bu işi tutkuyla yapar, kimi de mecburiyetten. Biz bu işi kalbimizle yapardık; fakat yeni nesil bunu sadece günlük iş olarak görüyor” diyor.

Herhangi bir koruyucu ekipman veya önlem olmadan 40 yılı aşkın bir süre bu işte çalışmak etkilerini göstermeye başlamış. 69 yaşındaki Rafiq, katarakttan ve akciğer yetmezliğinden muzdarip. “Hastalığımın sebebi boyalar, kimyasallar, tiner ve egzoz gazları” diyor zorlukla nefes almaya çalışırken. Birlikte çalıştığı diğer birçok boyacı da aynı hastalıktan şikayetçi, fakat hiçbirinin tedavi olmak için yeterli maddi gücü yok. “İşimi seviyordum, fakat sonrasında ortaya çıkabilecek sorunlarla ilgili hiçbir fikrim yoktu. Bu işte 40 yıldan fazla deneyimim var, ama artık yaşlıyım ve çalışamıyorum. Evde yalnız oturmaktan sıkıldığım için son günlerimi geçirmek üzere hala otogara gidiyorum. Burada mutlu oluyorum.”

İşine olan tutkusuna rağmen Rafiq başkalarının bu işi yapmasını istemiyor: “Daha fazla insanın bu işi yapmasını istemiyorum. Hayatım boyunca para biriktiremedim, çocuklarıma iyi bir eğitim sağlayamadım. Şans hiç benden yana olmadı.”

*Kaka, Pakistan ve Hindistan’da konuşulan bir Hint dili olan Pencapça’da bebek anlamına geliyor.

Kaynak: Al Jazeera

Robert Kirkman, Roger Zelazny’nin Amber Yıllıkları serisini televizyona uyarlıyor

1

Game of Thrones‘un son iki sezonunu hazırlaması ile birlikte televizyonda onun yerini alabilecek başka bir bilim kurgu veya fantezi destanı geliştirme çalışmalarına başlandı.

The Hollywood Reporter’ın haberine göre Roger Zelazny‘nin Amber Yıllıkları serisi, The Walking Dead’in yaratıcısı Robert Kirkman ve Skybound Entertainment (AMC’ye Walking Dead’in yanı sıra onun öncesini anlatan Fear the Walking Dead’i de getirmişti.) tarafından ekranlara uyarlanmakta.

Zelazny’nin 1970 ve 1991 yılları arasında yayınlanan 10 kitaplık serisi, kraliyet ailesinin taht üzerindeki politikalarını anlatıyor. Dünya’da hafızasını kaybetmiş bir şekilde uyanan kahramanımız Corwin, Dünya’nın Amber’in iki gerçek dünyası ile Kaos Sarayı arasında var olan birçok gölgeden ya da paralel dünyalardan biri olduğunu keşfetmeye başlar. Kraliyet ailesinden bir prens olarak Amber’i yönetmek ve kaos güçlerini savuşturmak Corwin’in doğuştan gelen hakkıdır.

Skybound CEO’su David Alpert konu ile ilgili olarak şunları söyledi:

Amber yıllıkları tüm zamanların en sevdiğim kitap serilerinden, film ve televizyondaki çalışmalarımda temel ilham kaynaklarımdan biridir. Bu projeyi yapıyor olmak hayat boyu süren bir hayalin gerçekleşmesi demek. Bu inanılmaz hikâyeyi yeni nesil hayranlarla paylaşmak için sabırsızlanıyorum.

1995’te aramızdan ayrılan Zelazny, Buz ve Ateşin Şarkısı kitabının yazarı George R. R. Martin için hem bir ilham kaynağı hem de bir arkadaş olmuştu. Anılarında yer alan 1995’te yazılan bir mektupta şöyle yazmıştı:

Şimdiye kadar okuduğum ilk Zelazny kitabı Işık Tanrısı‘ydı. O zamanlar yüksekokuldayım. Bir gün kendisini yazmayı hayal eden bir okuyucuydum. Andre Norton ile büyüdüm, Heinlein’ın serisiyle (Heinlein juveniles) ilk deneyimimi edindim. Lisedeyken H.P. Lovecraft, Isaac Asimov, “Doc” Smith, Theodore Sturgeon ve J.R.R. Tolkien yardımıyla hayatta kaldım. Ace’in ikili kitaplarını (Ace doubles) okudum ve Bilim Kurgu Kitap Kulübü’ne üyeydim ancak henüz dergileri bulamamıştım. Zelazny denilen bu adamı daha önce hiç duymamıştım ancak cümlelerini ilk kez okuduğumda üzerimden bir ürperti geçti sanki, ve bilim kurgunun bir daha asla aynı olmayacağını hissettim. Değildi de. Roger, kendinden öncekiler gibi bu türe damgasını vurdu.

Kirkman ve Skybound hâlâ bir yazar arayışında ve dizi ile ilgili daha fazla bilgi paylaşmıyorlar. Daha fazla haber beklerken siz de Amber Yıllıkları serisini tekrar okuyarak hafızalarınızı tazeleyebilirsiniz.

Kaynak: Tor

Kurban – Kanlı Ayin & Kanlı Büyü

Hayvan kurban etmenin ardındaki gerçeği anlatmak için paylaşıyorum bu postu. Bu sayede belki bir ışık yanar ve insanlar kurban keserken yaptığının ayırdına varabilir bir nebze….

Hepimizin bildiği gibi insan türü, ilkel toplumlardan beri niyetlerini oldurmak için adaklar adayıp dilekler dilemiştir.

Bu adak bir hayvan veya yiyecek olduğu gibi çok fazla insan da kurban edilmiştir.

Dileğini oldurmak veya nazardan, kazadan beladan korunmak için yapılan bu eylemler gerçekte Tanrı’dan değil doğa ruhlarından veya bir takım alt varlıklardan yani düşük frekanslı varlıklardan medet ummaktır.

Bu ritüellerin/ayinlerin başında da kan akıtmak gelir. Kanı akıtılan hayvanın ruhu artık kime adanıyorsa o varlığa seslenilir. Bu kurbanlar da genelde yaradana değil görünmez güçlere yapılır.

Kainatın yaratıcısına, Tanrı’ya veya Büyük Ruh’a adına her ne derseniz deyin O’nun verdiğini ona geri vermek trajikomiktir. Yani kestiğiniz hayvanın ruhunu ona, bedenini kendinize veya insanlara armağan etmek söz konusu olamaz. Bu ancak insanmerkezci modern toplumların cehaletidir. Modern insan doğadan uzaklaştıkça kendi özünden de kopmuş ne yaptığını bilmez olmuştur. Bu kanlı büyü kültürünün ardındaki gerçeğe yeni bir kılıf uydurmuştur.

Fotoğraf Mihaly Hoppal’a ait olan Avrasya’da Şamanlar kitabından alınmıştır.

Nihayetinde yapılan ayin sonucunda dilekler kabul olunur. İşe yarayan bir sistem olduğundan insanlar “Tanrılar Kurban” istiyor kafasıyla bu ayinlere devam eder. Yani İslam adı altında halkımız kanlı büyü yapmaktadır fakat farkında değildir.

Peki dilek ve dualarınızı kim yerine getirir? İşte bu noktada kozmostaki 18 bin alemden sesinizi kim duyarsa o varlık gelir ve niyetinizi oldurur.

Ancak, ne yaparsanız 3 katıyla size döneceği için de bu yapılan ayinin başka bedelleri de olur ama insanlar bu etkileri ölçebilecek farkındalıktan yoksundur.

Örneğin günümüzde hâlâ ev, araba alınca horoz veya hayvan kesmek bu geleneklerin bir parçasıdır.

Oysa sunu adak kültürünün başka güzel bir yöntemi daha vardır. Hayvan kesmek yerine bir çörek yapıp bunu konu komşuya biraz da kurda kuşa dağıtmak da aynı şekilde dileklerinizi oldurur.

Bu gelenek de hâlâ yürütülmektedir. Helva kavurup kömbe dağıtmak, sokak hayvanlarını, kuşları beslemek vb. Güvercinlere yem attığınızda satıcının ardınızdan “Allah kabul etsin” demesinin sebebi de bunun bir dilek/niyet çalışması olduğunun en bariz göstergesidir.

Özünde niyetimizi oldurmak için konu komşumuzun ve yaşamı paylaştığımız hayvanların sevgisiyle kendi niyetimizi besleriz. Birlikten güç doğar, yardımlaşmış oluruz.

Bu arada, bazı İslam araştırmacıları kurbanın islamda olmayacağını söyler, haklılardır. Çünkü İslam Medeniyetin dinidir. Medeniyet kelime kökeni itibariyle Medine’de kurulan şehir devletinden gelmektedir.

Yani doğadan uzak Allah’a yakın bir kültürde doğa ruhlarına yakarma veya bir takım varlıklardan medet umulması beklenemez. Bu yüzden bunu Allah adına yaptıklarını sanırlar. Ancak islamik büyü de alttan alta halk arasında yerini var etmiştir.

Yine birçok islam düşünürü Kurban bayramının yakınlaşmak, paylaşmak bayramı olduğunu söylüyor.

Kurban kelimesinin Arapça “krb” kökünden yani yakınlaşmak anlamından geldiğine dikkat çekiyorlar.

Bu bayram ki umudumuz can alma değil can bağışlama bayramı olması.

Kurbanla ilgili bu yanlış anlaşılmanın kıralmasını diliyorum. Ve gerçekten amacına hizmet eden bir paylaşma yapılmasını diliyorum. Bu bir erzak da olabilir bir çocuğun okumasına katkı sağlamak da…

Kansız ritüeller diliyorum.

Country ve psychedelic rock’ın sessiz ismi: İsrael Nash

İsrael Nash, Tam adı İsrael Nash Gripka olan 1981 doğumlu Amerikalı şarkıcı, söz yazarı ve gitaristtir. Kendilerini keşfetmem uzun zaman öncesini bulur, youtube’da (genelde yaptığım gibi) müzikten müziğe atladığım sıralarda rasgele karşıma çıktı, ve anında çok sevdim. Uzun süre boyunca bu güzel müzisyeni sadece kendime saklamak istediğimi de itiraf etmeliyim. 🙂

Aslen Missouri’li olan Nash, 2006 yılında New York’a taşınmış ve The Living Room, Rockwood Music Hall gibi kulüplerde performanslar sergileyerek müzik kariyerine ilk adımlarını atmış. 2009’da Manhattan’ın Soho mahallesindeki The Magic Shop’da kaydedilen ilk solo albümü New York Town’ı bağımsız olarak piyasaya sürer ve New York Town sonrasında Avrupa ve Birleşik Krallık’taki Hollandalı şirket Continental Records Services tarafından alınır.

İkinci albümü olan Barn Doors and Concrete Floors 2010 yılının yaz aylarında New York’ta Catskill Dağları’ndaki küçük bir çiftlikte kaydedilir ve 29 Mart 2011’de piyasaya sürülür. Bu albümde Nash, albümdeki tüm parçalar üzerinde davul çalması için Sonic Youth isimli avangart rock grubunun bateristi Steve Sheley’nin de yardımını almıştır. Bu albüm için Nash, gitarda Joey McClellan (Midlake, The Fieros), bas gitarda Aaron McClellan (Fieros); bas, mandolin ve banjo’da Eric Swanson olmak üzere kendi arkaplan grubunu oluşturdu. Continental Record Services tarafından yayımlanan albüm, Avrupa’da ve İngiltere’de daha da dikkat çekti ve The Independent gibi yayınlarda olumlu eleştiriler aldı, ayrıca Euro Americana Charts tarafından 2011 yılının en iyi albümü seçildi.

2011 yılının sonlarına doğru Nash, New York’tan ayrıldı ve Texas’taki Dripping Springs’e taşındı. Onun üçüncü kaydı Rain Plans, 2012 yazında kaydedildi. Eğer İsrael Nash’i duymuşsanız, büyük ihtimal bu albüm sayesindedir. Rain Plans, Nash tarafından üretildi ve ikinci albümünde de olduğu gibi tekrar Ted Young tarafından tasarlandı. Albümde kasıtlı olarak modern dijital kayıt teknolojisinin kullanımından kaçınılmış ve bir Studer 16-track 2 “analog bant makinesinde kaydedilmiş.

Nash’in Dripping Springs’deki evi kayıt süreci boyunca grubun stüdyosu ve sığınağı oldu. 30 Eylül 2013’te Londra’nın Loose Music adlı albüm şirketi tarafından yayımlanan albüm, genel olarak Avrupa basınından olumlu yorumlar aldı.

2014 yılında Rain Plans, ABD’de Nashville merkezli bir şirket olan Thirty Tigers aracılığıyla Loose Music tarafından piyasaya sürüldü. Seattle’da KEXP, Philadelphia’da WXPN, Austin ve Minneapolis’de KUTX gibi pek ticari olmayan radyo istasyonlarında ilgi gördü.

4 Kasım 2016’da İsrael Nash ve Bright Light Social Hour, üç şarkıyla ortak çalışan EP Neighbours’u yayınladı. EP, Austin yakınlarındaki iki grup stüdyosu arasında kaydedildi ve dijital olarak yayınlanmasının yanı sıra sınırlı sayıdaki 7 inçlik kayıtlar şeklinde de ortaya çıkarıldı.

Umarım kendisinden daha nice güzel kayıt görebiliriz. 🙂

Tayvan’daki su kirliliğine dikkat çekmek isteyen öğrenciler kirli sulardan dondurma yaptı

1

İlk başta size lezzetli görünebilirler fakat bir ısırık bile almak istemeyeceksiniz. Çünkü bu dondurmalar kirli sulardan yapılıyor. Bunlar, Tayvan Ulusal Sanat Üniversitesi’nden Hong Yi-chen, Guo Yi-hui ve Zheng Yu-di isimli üç tasarım öğrencisinin eserleri.

Sakın yemeyin! Bu dondurmalar, içerisinde bazı çöplerin de olduğu kirli sulardan yapılıyor. Dondurmalar, yerel su sistemlerindeki yüksek seviyedeki kirliliğe dikkat çekmek amacıyla Tayvan’daki üç tasarım öğrencisi tarafından mezuniyet projelerinin bir parçası olarak yapıldı.

Hong Yi-chen, Guo Yi-hui ve Zheng Yu-di, Tayvan’ın çeşitli yerlerinden su örnekleri topladılar ve bunları dondurarak dondurmaya dönüştürdüler. Daha sonra reçineden replikalarını ürettiler.

Hong Yi-chen CNN’e verdiği röportajda, “Su, Tayvan’daki 100 farklı kirli su kaynağından geliyor. Bu su kaynakları nehirlerden limanlara, limanlardan musluk sularına kadar farklılık gösteriyor.” diye belirtti.

Bu dondurmalar, endüstriyel boya ve atık yağı nedeniyle boyanmış renkli suların yanı sıra böcekler, kir, ölü balıklar, sigara izmaritleri, ağlar, yağlar ve şişe kapakları, ambalaj gibi çeşitli plastik atıklar da içeriyor.

Aslında bir mezuniyet projesi olarak başlayan “% 100 Kirli Su Dondurmaları” isimli bu proje, medyanın ilgisini çekti ve Taipei Dünya Ticaret Merkezi’nin Genç Tasarımcılar 2017 Sergisi’nin de aralarında olduğu birçok serginin ilgi odağı haline geldi. Hong Yi-chen, “Bunu düşündük çünkü temiz su kaynağının herkes için çok önemli bir şey olduğuna inanıyoruz.” diye belirtti.

Dondurmalardaki katı atığın yaklaşık yüzde 90’ı plastik. Dünya Ekonomik Forumu’na göre, her yıl yaklaşık 8 milyon metrik ton plastik okyanuslara ve diğer su kaynaklarına atılıyor. Ki bu da dakikada bir çöp kamyonunun çöplerini dökmesine eş değer.

Replikalar sert reçine kullanılarak oluşturuldu fakat her biri neredeyse orijinal haline benziyor.

Bu işlemler çekici görünmesi için bilerek yapılıyor ve hepsi kirlilikten arındırılmış suyun önemini şaşırma duygusuyla insanlara aktarmak üzere tasarlandılar.

Öğrenciler sergiler için orijinal dondurmaları reçine kullanarak tekrar yaptı. Hong, “Reçineyi sadece onları sergilemek için kullandık, aksi takdirde duvara monte edildiğinde eriyebilirlerdi. Biz de buzla aynı görünümü koruyan bir malzeme bulduk.” dedi.

Orijinal su örnekleri ise buzlu dondurmaları yaparken kullanıldı.

Ayrıca her biri için su kaynağının adının olduğu ve içindekiler listesinin (tahmin ettikleri kadarıyla) olduğu özel ambalajlar tasarladılar.

Öğrenciler ayrıca her bir su kaynağı için 100 ambalaj tasarladı ve her bir suyun içeriğine yönelik liste hazırladılar.

Proje, aynı zamanda 2017 Young Pin Design ödülüne de aday gösterildi.

Kaynak: CNN