Ana Sayfa Blog Sayfa 267

Ege’nin içine kapanık kızı: Gökçeada (Imvros)

1

Gökçeada, Ege Denizi’nin kuzeyinde yer alan, Çanakkale’ye bağlı bir adadır. Tanıdıkça daha çok keşfetmek isteyeceğiniz bu doğa harikası yer, birbirinden farklı birçok unvanı elinde bulunduruyor: Öncelikle Türkiye’nin en büyük adası ve Türkiye’nin en batı noktası da burada. Aynı zamanda Cittaslow hareketine üye belediyelerden bir tanesi. Eğer siz de yıllarca Türkiye’ye bırakılan iki adadan biri olarak adını duyup hiç gitmeyenlerdenseniz, nam-ı diğer Imvros’un sizi tüm alçak gönüllülüğüyle huzura davet ettiğini bir yere not edin.

Nasıl gidilir?

Gökçeada’ya ulaşım feribotlar ile sağlanıyor. Eğer özel aracınız yoksa yaya yolcu için olan deniz otobüsleriyle de ulaşım sağlayabilirsiniz.

Yaya yolcu için bu iki ulaşım seçeneğini ücret ve süre yönünden kıyaslarsak, feribot seçeneği deniz otobüsünden çok daha ekonomik. Örneğin; çıkış noktası Çanakkale olan bir yaya yolcu, Çanakkale Limanından Gökçeada’ya alacağı 3 liralık (öğrenci 1,50 TL) feribot bileti ile Çanakkale- Eceabat feribotunu kullanıyor. Bu yolculuk yarım saat sürüyor. Eceabat limanından aktarma için minibüse biniyor ve 3.50 TL ücret ödeyerek yaklaşık 15 dakikada Kabatepe limanına varıyor. İlk aldığı feribot biletini göstererek bu sefer Gökçeada feribotuna biniyor ve 1 saat 15 dakikada Gökçeada’ya varıyor. Toplamda 6,50 TL ödeyerek 2 saatlik bir yolculuk yapmış oluyor.

Deniz otobüsü kullandığınızda ise 15 TL (öğrenci 10 TL) ücret ödüyorsunuz ve Çanakkale limanından binip aktarmasız bir şekilde yine 2 saatlik bir süre sonunda Gökçeada’ya iniyorsunuz. Görüldüğü üzere süre yönünden bir fark yok. Aktarma yapmak istiyor musunuz, yola ayırabileceğiniz para ne kadar sorularını cevaplamak size kalmış. Es geçilemeyecek bir diğer nokta; feribotun her gün 2 saatte bir, hatta hafta sonları daha sık, deniz otobüsünün ise oldukça nadir denebilecek şekilde, haftanın belli günleri ve belli saatlerde olması. Sefer saatleri ile ilgili ayrıntılı bilgiyi şu linkte bulabilirsiniz: http://www.gdu.com.tr/Sefer

Özel aracınız ile seyahat halindeyseniz zaten zorunlu rotanız feribot seçeneği. Ücret ise otomobil için 35 TL. Çanakkale yönünden geliyorsanız, yaya yolcu gibi sizler de Çanakkale limanından aldığınız Gökçeada bileti ile önce Eceabat feribotuna, sonra da Kapatepe’den Gökçeada feribotuna binebiliyorsunuz. Ücretler ile ilgili ayrıntılı bilgiye şu linkten göz atabilirsiniz: http://www.gdu.com.tr/Sefer/SeferUcret

Buralara kadar gelmişken Bozcaada’ya da gidilmeli mi?

Gidin tabii ki. Niye gitmeyesiniz? Ancak bunu başarabilmek için planlı olmanız gerekiyor. Çok ilginç bir şekilde, bu iki ada arasında feribot seferi yok. Sadece deniz otobüsü ile ulaşım sağlayabiliyorsunuz. O da sadece cuma günü var. Üstelik sefer sayısı da oldukça az: Gökçeada’dan hareket eden 2, Bozcaada’dan ise tek sefer mevcut.

Bu imkân dışında inat edip ben göreceğim derseniz; oldukça aktarmalı ve uzun bir yolculuk yapmanız gerekir. Ayrıntılı bilgiyi üstte verdiğimiz linklerde bulabileceğiniz gibi Geztaş’ın 444 0 752 numaralı çağrı merkezini arayarak da edinebilirsiniz. Son olarak, biz sormadık ama belki bu iki ada arasında hizmet veren özel tekneler de bulunabilir.

Gökçeada içinde ulaşım nasıl sağlanır?

Öncelikle, altı üstü ada ben burayı yürüyerek gezerim gibi bir düşünceniz varsa onu çıkarın aklınızdan. Mesafeler oldukça uzun. Fakat köylere ve aynı zamanda koylara toplu taşıma var. Gökçeada Merkez’den kalkan minibüslerle ulaşım sağlayabilirsiniz.

Diğer bir seçenek ise araba kiralamak. Gökçeada’ da araba kiralayabileceğiniz 3 yer mevcut. İnternette kısa bir araştırma sonunda bilgilerine ulaşabilirsiniz. Fiyatlar günlük 120-150 TL civarı. Gün sayısı arttıkça biraz daha indirim yapıyorlar.

Araba kiralamak yerine taksiyle de ulaşım sağlayabilirsiniz. Ödeyeceğiniz toplam ücret yaklaşık olarak araba kiralama seçeneğiyle aynı tutarda olacaktır.

Nerede kalınmalı?

Çadır seçeneğini tercih edecekseniz Yıldız Koyu, Aydıncık Kumsalları gibi deniz kenarı yerlerde kamping alanları mevcut. Size uygun olan birini tercih edebilirsiniz. Fiyatlar ortalama 20 TL civarında seyrediyor. Kamping alanına para vermek istemiyorsanız, Gökçeada’nın işletme bulunmayan sahilleri de var. Buralara çadırınızı atarsanız kimse bir şey demezmiş gibi duruyor.

Eğer çadır tercihiniz değilse hem Gökçeada Merkez’de hem de köylerde bir çok apart ve günlük kiralık ev bulunuyor.Eğer kalabalık bir grup halinde, örneğin 5-6 kişi, gidiyorsanız bu seçenek oldukça ekonomik. Yerine göre değişmekle birlikte 120-150 TL civarına apart veya ev kiralayabiliyorsunuz.Biz gittiğimizde Mimoza Evleri’ni tercih ettik.Buranın bazen 2 kişi kalacak kişiler için de uygun oda seçenekleri bulunabiliyor. İşletmeci çiftin güler yüzü, bahçedeki meyve ağaçları, evlerin temizliği ve tabi ki işletmenin minik kedisi Paşa ile birlikte gayet memnun zaman geçirdik. Ayrıca Mimoza Evleri’ne varmadan biraz önce, yol üstünde suyu içilebilir bir çeşme bulunuyor. Biz adadaki tatilimiz boyunca su ihtiyacımızı çoğunlukla bu çeşmeden doldurduğumuz sular ile giderdik. Sizlere de tavsiye edilir. Üçüncü seçenek olarak adada birçok pansiyon da bulunmakta. İnternetten kısa bir araştırmayla iletişim bilgilerine ulaşabilirsiniz.

Ne kadar zaman ayrılmalı?

Bu sizin içe dönük bir güzelliği ne kadar keşfetmek istediğinize bağlı. Görmüş geçirmiş bu sessiz yer, size her köşesinde ayrı bir tat katmaya kadir bir şekilde bekliyor. Eğer keyfine vara vara tüm adada zaman geçireceğim diyorsanız en azından dolu dolu 4 gününüzü ayırmanız gerekir. Bizler adayı hafife alarak 2 günün yeterli olacağını düşünmüştük. Cuma akşamından pazartesi sabahına kadar misafiri olduk İmvros’un. Geriye dönerken, manzaraya bakıp da tebessüm etme imkanı bulamadığımız yerleri olduğunu bilerek dönmek zorunda kaldık. Lakin, sizin de zamanınız bizim gibi kısıtlıysa bu bir moral bozukluğu yaratmasın. İkinci ziyaretinize, sizi tadılacak yeni duyguların beklediğini bilmenin heyecanı ile gidersiniz.

Nerelere gitmeli?

Gökçeada’da Merkez dâhil 12 yerleşim birimi bulunmakta. Bunlardan Zeytinliköy, Kaleköy, Tepeköy, Dereköy ve Bademli eski Rum köyüdür ve şuanda koruma altında bulunmaktadırlar. Gezmek için vakit ayıracağınız yerler bu köyler olacak. Geriye kalan Uğurlu, Eşelek, Yeni Bademli gibi köyler ise yeni yerleşim yerleridir. Merkezde ise Rumlar zamanından beri yerleşim bulunmasına rağmen şehirleşme noktası olduğundan vakit ayırmanızı gerektiren yerler az. Bizler zamanımız yetmediği için maalesef ki Tepeköy ve Dereköy’e merhaba diyemedik. Diğer 3 köyün muhteşemliğinin tasviri, Tepeköy ve Dereköy hakkında da güzel ön yargılar oluşturmanıza yardımcı olacaktır diye umuyoruz.

Adanın koylarına gelecek olursak, denize girebileceğiniz yaklaşık 9 adet koy mevcut. Biz yine zaman engelinden dolayı sadece en önemli gördüğümüz 2 tanesini seçmek zorunda kaldık. Tercihimizi Aydıncık Kumsalı ve Yıldız Koyu’ndan yana kullandık. Denize girme şansı bulamadığımız Gizli Liman, Laz Koyu, Kuzu Limanı gibi yerler içinse deneyimleyenlerden edinebildiğimiz kadar bilgi edindik.

Zeytinliköy (Aya Teodoroi)

Diğer ismiyle Aya Teodoroi, yaklaşık 3 kilometrelik uzaklıkla merkeze en yakın köylerden bir tanesi. Zamanının en popüler yerleşim yerlerinden olmakla birlikte şu an için daha çok turistik amaçla ziyaret ediliyor.

Eski Rum evlerinin balkonlarından, camlarından uzanan rengârenk çiçekleri, köyün dokusuyla uyumlu mekânları, oldukça azalmış ama bir o kadar sevimli Rum nüfusuyla adanın en şirin ve estetik köyü diyebiliriz. Burada zamanınızın çoğu her biri birbirinden tatlı evleri incelerken akıp gidecek. Bu köyün ünlü tatlarını denemek istediğinizde ise gözünüze hoş gelen bir kafede dinlenebilirsiniz. Köyün girişinde sol tarafta kalan iki kafe konumlarından dolayı köyün yeşil zeytinliklerle kaplı manzarasına sahip. Ferah olsun derseniz bu kafelerden birini tercih edebilirsiniz. Biz Cafe Garage isimli yerde denedik köyün ünlü dibek kahvesini. Eğer beslenme alışkanlığınızda süt ürünlerine yer veriyorsanız sakızlı muhallebiyi de deneyebilirsiniz. İnsan önce bir düşünüyor, turistik yer fiyatlar nasıldır diye ama hiç tereddüt etmeyin. Şehir fiyatlarından farklı değil hatta belki daha ucuz. Kahvenin de tatlının da fiyatları 6-7 lira civarında. Aslında kahve için size esas tavsiye edeceğimiz yer ünlü Madam’ın Kahvesi olurdu.

Fakat gittiğimizde, sahibinin ölümünden dolayı belli olmayan bir tarihe kadar kapalı olduğu bilgisiyle karşılaştık. Bu güzel mekân Madam’dan sonra ikinci sahibini de son yolculuğuna uğurlamış. Umarız sizler ziyaret ettiğinizde yeni sahibiyle beraber tekrar hayata dönmüş olur. Son olarak, köyün özellikleri arasında adanın en eski kiliselerinden Agios Georgios Kilisesi’nin burada bulunduğunu ve Ortodoks lider Bartholomeos’un burada doğduğunu saymak gerekir.

Bademli Köyü (Gliki)

Eski adıyla Gliki geniş ve muhteşem manzarasıyla “adanın balkonu” unvanını elinde tutuyor. Burası, Zeytinliköy’e göre ticari havası daha az, tarihi havası ise daha yoğun bir köy. Yazları memleketlerini ziyarete gelen Rum ev sahipleri dışında oldukça sakin. Köyün dar sokaklarını arşınlarken  etrafın sessizliği ve kendi halindeliği, sanki çocukluğunuzu geçirdiğiniz bu köye yıllar sonra ilk defa gelmişsiniz gibi hem buruk hem de huzurlu bir duyguya kapılmanıza sebep oluyor. Köyde yer alan, yine köy gibi sakin birkaç atölye, “acaba ben de mi” ile başlayan sorular sorduruyor ve huzur dolu hayaller kurduruyor size.

Gliki’deki yolculuğunuzun başında köyün kilisesi karşılıyor sizi. Köyde yaşayanlardan öğrendiğimiz kadarıyla kilise, Hıristiyan olmayanlar için ziyarete kapalı. Sebebini sorduğumuzda aldığımız yanıt oldukça ironik bir durumu yansıtıyordu. Gelen Müslümanların kılık kıyafetlerine dikkat etmediklerini; dini sebeplerle saygıyı gerektiren bu mekâna denizden çıktıkları açık kıyafetleri, parmak arası terlikleriyle geldiklerini, bunun saygısızlık olduğunu, bu konuda sorun yaşandığı için kilisenin Müslümanlar için ziyarete kapatıldığını öğrendik.

Kiliseden sonra köyün evlerine tek tek merhaba deyip, miskin kedilerini severek ilerleyin. Adanın yaşıyla saygı hissi uyandıran çınarlarından biri sizi karşıladığında, bilin ki “balkona” az kalmıştır. En yaşlısı Tepeköy’ de bulunsa da, adanın koruma altındaki 6 çınarından biri de Bademli Köyü’nde.

Bu bilge ağacın yanı başında hemen hemen İmroz’un her köyünde bulunan eski çamaşırhanelerden biri bulunuyor. Gölgede biraz serinleyip koca çınarın gövdesinde tarihi gördükten sonra yolunuza devam edin. Nihayetinde sizi adanın en geçiş açıya sahip manzarası karşılıyor. Özellikle gün batımını izlemek için tercih edilebilecek noktalardan bir tanesi burası. Zaten adaya ziyaretiniz yaz aylarına denk geldiyse, öğle vakitleri oldukça sıcak olduğundan köyleri ya sabah çok erken, ya da gün batımına yakın gezmenizi öneririz. Balkonun bulunduğu yerde, geriye sadece yıkıntıları kalmış eski yapılar var. Akıl hemen sormaya başlıyor: Bunlar neymiş, hangi odaymış, zamanında neler yaşanmış, hangi çocuklar koşmuş bu bahçelerde, kimler izlemiş evinin penceresinden gün batımını…

Kaleköy (Kastro)

Nam-ı diğer Kastro’nun tarihi antik döneme kadar uzanıyor. Eskiden burada Rumların yaşıyor olması ile birlikte şu an neredeyse hiç Rum yokmuş. Zaten yerleşik nüfusu da oldukça düşük. Yerli halkın çoğunu Karadenizden veya Doğu Anadoludan gelmiş kişiler oluşturuyor. Ekonomi genel olarak pansiyon, kafe işletmek gibi şekillerle turizm üzerinden dönüyor. (Aslında bu durumun Gökçeada’nın genelinde böyle olduğunu söyleyebiliriz. Yerleşik nüfus içinde başta Karadeniz olmak üzere çeşitli bölgelerden göç etmiş nüfusun oranı oldukça yüksek).

Köyde Mustafa’nın Kayfesi isimli oldukça ünlü bir mekân bulunmakta. Gittiğiniz saate göre gezinize burada kahvaltı yaparak, dibek kahvesi içerek veya doğal olduğunu dile getirdikleri limonatadan tadarak başlayabilirsiniz. Yok, ben hemen gezeyim sonra dinlenirim diyorsanız kafenin hemen yanından yukarı doğru bir yol çıkıyor. Bu yoldan devam edin. Sıkı durun güzel bir keşif sizi bekliyor. Yanınıza su alın. Özellikle sıcakta geziyorsanız yol sizi biraz susatıyor. Kafenin bahçesindeki çeşmeden su doldurabilirsiniz. Fakat adadaki birçok içilebilir çeşmenin aksine buranın suyunu içmenizi pek önermeyeceğiz.

Yürümeye başladığınızda göreceğiniz ilk durak adanın sabun atölyesi. Hem sabunun üretim sürecine katılan hem de satışında çalışan üniversiteli arkadaşımız sabunların yapımı hakkında size oldukça ilginç detaylar aktarıyor. Hazır bilgi sahibi birini bulmuşken, merak ettiğimiz “Kostik kullanmadan kül ile sabun imalatı mümkün mü?” sorusunu da sorduk. Bu eski yöntemle sabun üretebilmek için sadece meşe odunu külü kullanmak gerektiğini, bu takdirde bile başarıya ulaşmanın çok zor olduğunu öğrendik. Hem kostik kullanmayalım derken sabun yapmak için birçok ağacı kesmenin de mantıklı olmadığını düşündüklerini söyledi arkadaşımız.

Organik üretim yapan bu şirin sabun atölyesini incelerken çocuk gibi her şeyi elleyesiniz geliyor. Alabileceğiniz en ucuz sabunun fiyatı 10 TL. Ek olarak alkolsüz kolonya, mum gibi yan ürünler de üretiyorlar. Eğer o an alamadıysanız veya aldınız ama tekrar almak istiyorsanız şu linkten iletişime geçerek alışveriş yapabilirsiniz: http://imroza.com/

İmroza ada kokulu sabunlarının üretildiği atölyenin bahçesi, en az atölyenin içi kadar renkli ve şirin. Oldukça güzel de bir manzaraya sahip. Ahşap sandalyelerde birkaç dakika da olsa oturup manzarayı izlemeyi unutmayın.

Sabun atölyesini bırakıp geziye devam ettiğinizde, biraz tırmandıktan sonra kale kalıntılarını görmeye başlıyorsunuz. Yolda, tepenin bitki örtüsünü oluşturan dikenler siz istemeseniz bile dikkatinizi çekecek. Ay çiçeğine benzeyeninden, pembe çiçeklisine bütün tepe bin bir farklı model ve renkte dikenle kaplı. Tepeye çıktığınızda bir taraftan tüm güzelliğiyle Yıldız Koyu’nu, diğer taraftan ise Kaleköy Limanını izleyebiliyorsunuz. Özellikle Yıldız Koyu’nun manzarası kartpostallara taş çıkaracak cinsten. Kaleköy limanını gören tarafta ise antik kalıntılara sırtınızı yaslayıp uçsuz bucaksız denize bakmak oldukça huzurlu. Sanki rüzgârın ve denizin birlikte söylediği şarkıyı duyar gibi oluyorsunuz.

Tepeden sonra devam ettiğinizde bu sefer yol inişe geçiyor ve sizi Poseidon isimli, sanırım adadaki en güzel gün batımına sahip restoran karşılıyor. Oraya buraya yazılmış sözler ve şiirler ise ayrı bir hoş. Örnek vermek gerekirse mekânın doğma büyüme Gökçeadalı sahipleri günün tavsiyesi olarak “Seçmekten Vazgeçme” demişler. Bir de “Saat on ikiden sonra bütün içkiler şaraptır” diyerek Cemal Süreya şiirinin bu mekâna ne kadar da yakıştığını göstermişler. “Merak etme o gemi bir gün gelecek” diyerek de İsmail Abiye bir selam çakmışlar.

İmkânınız varsa burada gün batımında bir akşam yemeği yemenizi tavsiye ederiz. Poseidon’u da geçip inmeye devam ettiğinizde yol sizi başladığınız yere, Mustafa’nın Kayfesi’ne geri çıkarıyor. En başta bu durağı es geçenler artık bir yorgunluk kahvesi içebilir.

Kaleköy’ün en tepesinden izleyebileceğiniz gibi, Kaleköy’ün bir de limanı bulunmakta. Gökçeada Merkez’in denize kıyısı bulunmadığı düşünüldüğünde, Kaleköy Liman mevki, tam küçük sahil kasabası akşamını deneyimlemenin yeri. Gökçeada’nın o ferah akşamlarında, bir balık restoranına oturup muhabbetle aksam yemeği yiyebilir, yan yana sıralanmış takı ve hediyelik eşya stantlarını gezebilir veya en basitinden bir çay bahçesinde çiğdem (çekirdek) çitleyip, çay içebilirsiniz. Hepsi de ayrı güzel.

Tuz Gölü ve Aydıncık Plajı

Bu kısıtlı zamanda tercih ettiğimiz yerlerden birinin Aydıncık Plajı olmasının sebebi, aynı yerde Tuz Gölü’nün de bulunmasıydı. O yüzden kumsal ve denizin tadını çıkarmadan önce ilk durağımız göl oldu. Bu göl tamamen deniz ve yağmur sularıyla oluşuyormuş. Yazları kuruyan gölün yüzeyi tuz tabakasıyla kaplı oluyor. Bembeyaz, geniş düzlüğe baktığınızda sımsıcak yaz gününde bile kışın melankolik havasını duyumsuyorsunuz. Burayı ünlü yapan en önemli nokta ise tuz tabakasının altından çıkan şifalı çamur. Aldığımız bilgiye göre bu çamurda bol miktarda kükürt bulunuyor ve tedavi olarak uygulandığında romatizma, sedef, kireçlenme gibi hastalıklara iyi geliyor. Ziyaretçiler önce bu gölde çamur banyosu yapıyor, daha sonra denize girerek serinliyor. Denedik, gördük. Gerçekten cildiniz yumuşacık oluyor. Fakat yaz günlerinde çamur ciltte çabuk kuruduğundan, herhangi bir tahrişe sebep vermemek adına cildinizde gerginlik hissettiğiniz zaman denize girerek veya duş alarak çamuru cildinizden temizleyin. Son olarak, biz deneyimleyemedik ama sonbaharda yağmurlarla birlikte göl tekrar dolduğunda, birçok kuş türüne de ev sahipliği yapıyormuş burası. Fotoğrafçılar için güzel manzaralar ortaya çıkıyormuş, duyurulur.

Gökçeada’da birçok koy bulunmakla birlikte, bazılarının sahili ya taşlık ya da kayalık. Aydıncık plajı ise adanın kumsala sahip plajlarından bir tanesi. Hem de öyle böyle değil; uzun, sapsarı sıcaklığıyla içinizi ısıtan cinsten. Denizi sığ değil fakat kayalık olan diğer kumsallara göre daha geç derinleşiyor. Özellikle çocuklu ziyaretçiler için Yıldız gibi kayalık koylara nazaran daha güvenli.

Ege’de kuzeye gidildikçe su serin olur diye düşünebilirsiniz fakat buranın suyu soğuk değildi. Dikkat çeken en önemli nokta ise dibi kum olmasına rağmen suyun berraklığı ve temizliği. Çıplak gözle baktığınızda denizin dibini görebiliyorsunuz. Suyunun yanında upuzun kumsalı da bir o kadar temiz. Bu kadar güzelse kalabalık olur diye düşünmeyin. Gittiğimizde hafta sonu olmasına rağmen epey sakindi. Siz de şehrin kalabalıklığına ve pisliğine tatile gittiğiniz yerde bile maruz kalmaktan bıkanlardansanız, burası tam size göre.

Plajda isterseniz şezlong, şemsiye gibi imkânlarından faydalanabileceğiniz işletmeler de mevcut. Fiyatlar oldukça makul. Örneğin; 2 şezlong ve 1 şemsiye 10 TL. İşletmenin WC ve soyunma kabinleri de var. Şezlong kiralamasanız bile buralardan ücretsiz faydalanabileceğinizi düşünüyoruz. Koyu önemli kılan bir diğer nokta ise rüzgâr sörfü yapılıyor olması. Karavanlarıyla yurt dışından buraya gelmiş birçok sörf meraklısı görebilirsiniz. Hatta ilginiz varsa siz de deneyebilirsiniz. Bizim güneşe son selamı verdiğimiz yerlerden biri de burası oldu. Sahil boşalmış, güneşin son ışınları denizin üzerinde dans ederken altın rengi kumsala bakıp bir tebessüm ettirdi bizi Aydıncık Koyu. Biz vakit bulamadık, ama sizler yine Aydıncık’taki Kefaloz plajını da ziyaret edin deriz.

Yıldız Koyu

Kalabalık mı sorusuyla başlarsak, maalesef ki evet cevabını vereceğiz. Hafta sonları hem yakın köylerden günü birlik gelen ziyaretçiler hem de turistlerle birlikte zaten çok geniş olmayan koy oldukça kalabalık oluyor. Alanda şezlong-şemsiye hizmeti alabileceğiniz bir kamping alanı mevcut. Burası aynı zamanda kafe-bar hizmeti de vermekte. Buranın dışında bir adet daha mütevazı kafe var.

Yıldız koyunun kayalık bir yapısı var. Dolayısıyla denizi biraz kestaneli ve ilk girerken taşlar ayaklarınızı zorlasa da hemen derinleştiği için çok fazla problem olmuyor. Yine de deniz ayakkabısı kullanırsanız daha rahat edersiniz. Burayı özel yapan ise denizin dışından çok içi. Çünkü denizin altında sizi koruma altındaki su altı milli parkı bekliyor. Eğer koyu ziyaret edecekseniz, unutmamanız gereken en önemli şey şnorkel olsun. Unuttuysanız da üzülmeyin, derin sularda serinledikten sonra ilginç kayalıkların üzerine havlunuzu serip güneşlenmek de keyifli. Ayrıca biz göremedik ama Yıldız’ın sağ tarafında su altı milli parkını gözlemleyebileceğiniz Mavi Koy diye bir koy daha varmış. Bizim yerimize de görmeniz dileğiyle…

Merkez ve Göremediklerimiz

Gezip görme imkânı bulamadığımız Tepeköy ve Dereköy ile ilgili söyleyebilecek pek bir şeyimiz yok. Yine de birçok insandan duyduğumuz kadarıyla Tepeköy’de adanın en yaşlı anıt çınarı bulunmakta. Bu ağacın bulunduğu mevkiye Çınaraltı deniyor ve piknik yapmak için ideal bir mekân olduğu dile getiriliyor.

Türkiye’nin en batısı olan İnce Burun’unda yer aldığı Gizli Liman mevki ise yine göremediklerimizden. Vakit ayırabilirseniz burada da bir deniz sefası sürmenizi tavsiye ederiz.

Gördüğümüz fakat denize girmeye vakit bulamadığımız bir diğer yer Kuzu Limanı Plajı. Kuzu Limanı, feribot seferlerinin yapıldığı liman. Dolayısıyla denize girdiğiniz yer de vapur trafiğine oldukça yakın. Eğer sizin de vaktiniz kısıtlıysa seçimizi diğer koylardan yana kullanmanızı tavsiye ediyoruz. Limanın solundaki Kaşkaval Burnu’nda, şeklinden dolayı Peynir Kayalıkları adını almış ilginç kayalıklar bulunuyor. Üzücü yanı ise bu kayalıkları karadan görme imkânınız olmaması. Olur da tekneyle açılırsanız burayı görün mutlaka. Bu kayalıkların bir de mitolojik hikâyesi var. Hikâyeyi öğrenme işini sizlere bırakıyoruz.

Merak edip göremediğimiz son yer ise Marmaros Şelalesi. Buraya varmak için biraz yürümeniz gerekiyor duyduğumuza göre. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte şelaleye güzel ve serin bir yürüyüş yapılabilir.

Merkez ile ilgili de söylenebilecek çok fazla bir şey yok aslında. Buranın eski adı Panayia imiş. Gökçeada’nın sakinliğine uygun, yer yer Rum mimarisinin etkilerini taşıyan ancak deniz kenarı olmayan ufak bir ilçe merkezi.Eğer Gökçeada’nın ünlü badem kurabiyesinden ve kahvesinden almak isterseniz, merkezde bunları temin edebileceğiniz yerler mevcut. “Keşke o da görseydi buraları” diye düşündüğünüz sevdikleriniz için adanın limon kokulu adaçaylarından alabilirsiniz. Kokladıklarında biraz olsun duyumsarlar sanırım İmvros’u.

Unutmadan söylemek gerekir ki, Gökçeada’nın merkezinde de köylerinde de yer yer yoğun bir arı popülasyonu var. Yemeye içmeye çalıştığınız bir şey varsa vay halinize. Önce onlar yesin doysun, sonra ben yerim diyorsunuz ama hep daha fazlası geliyor, Pek bir oburlar. Mustafa’nın Kayfesi bu soruna bir çözüm bulmuş. Masalarda Türk kahvesi yakıyorlar. Ben tütsü yakayım mesele dumansa diyebilirsiniz fakat arılar o kadar çok ki tütsünün azıcık dumanı pek işlemiyor bu tatlı canlılara. Siz en iyisi bir deneyin Türk kahvesi yakmayı. Bir de arı sokmasına karşı alerjiniz varsa az biraz temkinli sallayın elinizi kolunuzu.

Son sözlere gelirsek, Imvros yavaş yaşamın ne demek olduğunu anlayabileceğiniz, şehir ve doğa bütünleşmesinin mümkün olduğunu görebileceğiniz yerlerden birisi. Yine de gördüğümüz birkaç üzücü manzara da oldu. Örneğin, yeni yapılaşmalar şehrin dokusuna biraz daha uygun olabilir. Umuyoruz ki şehrin karar mercilerinin sonraki adımları bu bütünleşmeyi geliştirmek yolunda olur. Yine de sorumluluğun çoğu bireysel olarak, tek tek her birimizin üzerinde.

Yıldız Koyu’nda sahilde otururken bir gencin etrafında insanların toplaştığını gördük. Ne oluyor acaba diye baktığımızda, bu gencin denizin altından bir kova dolusu deniz kestanesi ve 2 tane de deniz yıldızı çıkartmış olduğunu gördük. İnsanlığın ayağıma batar diye temkinle yaklaştığı deniz kestanesini salt zevk için yok etme eğilimi göstermesi ilginçti. Deniz yıldızları da canlıymış.”Fakat birazdan ölürler” dendi. Takı veya hediyelik eşya yapımında kullanılacaklarmış. Takmasak ne olur ki deniz yıldızı? Hem bir dahaki gelişimizde tekrar orada olur, merhaba deriz. Gökçeada doğasının bize sunduğu tüm bu güzelliğe böyle yanıt vermek, çok nazik değil gibi. Biraz daha doğaya saygılı, sevgili bir anlayışla hem Imvros daha mutlu olabilir, hem de bizi daha mutlu edebilir. Sizlerle birlikte Imvros’un da gülümsediği bir sürü güzel anılar edinmeniz dileğiyle.

Az daha çoktur: Minimalist olmak için 19 neden

1

Bir devrim gerçekleşiyor ve bu politik bir devrim değil, bir yaşam tarzı seçimi. İnsanlar, hayatlarını bir şekilde daha iyi duruma getirmek için yüzlerce yıldır etkisi kanıtlanmış olan minimalist yaşamı tercih ediyorlar.

Minimalist yaşam tarzı, y kuşağı bireyleri arasında hızla prestij kazanıyor ve çevremizdekilere davranış şeklimizi, medyayı nasıl algıladığımızı, hayatlarımızı zenginleştirmek için yaptıklarımızı ve tutkularımıza odaklanma şeklimizi değiştiriyor. Peki, minimalist olmak ne anlama gelmektedir?

Minimalist olmak, hayattaki önemli şeylere zamanınızı ayırmaktır. Kulağa çok mu kapsamlı geliyor? Burada bahsedilen şey insanların zamanlarını ve enerjilerini harcamaya değen şeyleri belirlemekte sıkıntı çekmeleridir. Minimalist olmak zordur; eylemlerinizin ne ifade ettiğinin farkında olmanızı gerektirir.

Hiçbir kitap size hayatın anlamını anlamanızı öğretemez. Ancak hayatlarında mutluluğu yakalayan insanları takip ederek ne yapıyor olmanız gerektiğini belirleyebilirsiniz. Daha çok kendinizin farkına vardıkça ve sahip olduklarınız ile zamanınızın değerini daha çok anladıkça hayatınız daha iyi olacak.

Şu an minimalist olmak bizim için her zamankinden daha önemli çünkü toplumda karşılaştığımız engeller adapte olmamızı gerektiriyor. Üniversite borcu daha idareli olmanızı gerektiriyor; hayallerinizin peşinden koşmak inanılmaz derecede odaklanma istiyor ve hem zihin sağlığını hem de beden sağlığını korumak adına egzersiz ve okuma için zaman ayırmak gerekiyor. Dahası, sevgi dolu ilişkilere sahip olmak için zaman ayırmak ve anlayışlı olma becerinizi geliştirmeniz gerekiyor.

Çoğu insan şu yollardan birini seçer: Güçlü bir bedene sahip olmak için akıldan fedakârlık etmek, ilişkilere yatırım yapmak için borca girmek ya da ilişkiler pahasına tutkulara odaklanmak. Ancak gerçek şudur ki hem karnım doysun hem pastam dursun diyebiliriz. Hayatımızdaki şeylerin bir kısmını başka alanlara yardım etmek için feda etmek zorunda değiliz. Tek yapmamız gereken bizi engelleyen küçük şeyleri boş vermektir. Her sabah ne giyeceğinize karar vermeye ya da sıkıcı işinizi sizi daha mutlu edecek düşük maaşlı iş için feda etmeyeceğinizi düşünmeye harcadığınız 15 dakikadan bahsediyorum. Bu küçük zor durumlar her yerdeler. Bunlar için bir şey yapma zamanı çünkü sonuçları çok derin olmaktadır.

En çok tanınan minimalist Gandhi’dir. Tüm zamanların en büyük tarihi değişimlerinden biri olan toplumsal ve politik devrime önderlik etti. 350 milyondan fazla Hintli, İngiliz himayesinden kurtulabildi. Gandhi’nin sosyal medya hesapları yoktu; tek sahip olduğu pasif direniş fikriydi. Zamanın değerini anlamanın yanı sıra dünyayı değiştireceğine inandı.

Gandhi’den ziyade yenilikçi liderlerden bazıları da minimalistti: Martin Luther King, Jr., César Chávez ve Nelson Mandela gibi. Minimalist bir yaşam tarzının gücünü anlamışlardı ve bizim de anlamamızın tam zamanı. Minimalizmi benimsersek dünyanın güzelliğini kolayca ellerimizde tutabilecek olduğumuzun farkına varmamız gerekiyor.

Bu, eylemlerinizi ve bu eylemlerin sizin hayatınıza ve çevrenizdekilere nasıl etki ettiğini analiz etmek için kendinizin dışına çıkmanızla başlar ve tek bir basit soru sormayı gerektirir: “Bunu yapmam gerekir mi?”

Ne kadar çok verimsiz zaman harcadığınızı fark ettiğinizde üzülmek yerine bunu hayatınızı daha eğlenceli hale getirmek için büyük bir fırsat olarak görün. Hayatınıza değer getirmeye odaklandığınızda başarabilecekleriniz oldukça şaşırtıcıdır.

İşte minimalist olmanın hayatınızda vereceğiniz en iyi karar olduğunun 19 nedeni!

1. Daha az stres

Endişelenecek daha az şeyiniz olduğunda sadece önemli olanlara odaklanın; böylece düşünceleriniz daha az karmaşık hale gelir.

2. Girişimsel risk alma isteği

İstediğiniz yeri elde etmek için ne yapmanız gerektiği konusuna adadığınız daha fazla odaklanma ve daha az şeyin sizi bunu yapmaktan alıkoyması sayesinde girişim riski almak yaşam tarzınızın bir parçası olur.

3. Daha iyi bir aşk hayatı

Kendinizin daha çok farkında olarak ve o özel kişi için zaman yaratarak erkek ya da kız arkadaşınızla iletişiminizi asla koparmayacaksınız.

4. Daha fazla arkadaş

Minimalizm, yeni arkadaşlar edinmeniz ve çoktan arkadaş olduğunuz kişilerle iletişiminizi sürdürmeniz için size daha fazla zaman sağlar.

5. Seyahat sefası

Seyahat etmek için çok fazla şeye ihtiyacınız yok. Bir minimalist olarak arkanızda daha az şey bırakır ve yanınızda daha az şey taşırsınız. Seyahatin öneminin yanınızda getirdiğiniz şeyler değil, gittiğiniz yerde edindiğiniz deneyim olduğunu bilirsiniz.

6. Daha sağlıklı bir beden

Minimalistler kim olursa olsunlar vücutlarının şeklini korumaya odaklanmanın önemli olduğunu bilirler.

7. Daha sağlıklı bir zihin

Zihninizde yer kaplayan daha az ıvır zıvır, iyi bir beslenme ve başarı zihniyeti içinde olma sayesinde beyniniz daha yüksek bir performans sergileyebilir.

8. Daha fazla özgüven

Bir minimalist olarak sağlıklısınız, azimlisiniz ve hayatınızdaki önemli şeylere odaklanıyorsunuz. Tüm bunlar, olabileceğiniz en iyi şekilde olmanız için sizi motive eder.

9. Varoluş anlayışı

Fiziksel nesnelere baktığınızda, hatta düşüncelerinizi irdelediğinizde bile onların önemi ve sizi daha iyi bir insan yapıp yapamayacağı konusunda daha iyi yargılarda bulunursunuz.

10. Dünyada olup bitenlerin değerini bilme

Minimalistler dünyadaki en iyi duygulardan birinin insanlara yardım etmek olduğunu düşünür; bu yüzdendir ki çevrelerindeki insanları daha iyi duruma getirmek için önemli oranda zaman harcarlar.

11. İnsanlara daha fazla saygı duymak

Minimalist bir yaşam tarzı, insanların potansiyellerini anlamasını sağlar ve bu yüzden de çevrelerindeki diğer insanları başarıya ulaşmak için aynı potansiyelde görürler.

12. Randevulara hep zamanında gelmek

Neyin önemli olduğunu anlayarak zamanında çıkagelmenin sizi görmeyi bekleyen insanlar için büyük bir fark yarattığını bilirsiniz.

13. Söylediklerinize daha çok dikkat etmek

Düşüncelerinizi süzdüğünüzden dolayı insanları incitmemeye daha çok dikkat edersiniz ve düşüncelerinizi açık ve tutarlı bir şekilde aktarmaya daha çok önem verirsiniz.

14. Küçük şeylerin sizi mutlu etmesi

Uyuduğunuz yatak, buzdolabınızdaki yemek ve spor salonu üyeliğiniz ne kadar küçük olursa olsunlar birçok insanın hayattaki aynı ayrıcalıkların tadını sizin kadar çıkaramadığını size hatırlatır.

15. Diğerlerinin görmediği fırsatları yaratma becerisi

Odaklanma ve daha az ile başarabileceklerinize olan sıkı bağlılığınız sayesinde diğerlerinin pes edeceği durumlarda fark yaratabilmeniz şaşırtıcı değildir.

16. İnanılmaz derecede anlayışlı olmak

İnsan olarak neye ihtiyacımız olduğunu/olmadığını ve bizi neyin mutlu ettiğini anladığımız takdirde, minimalist kişiler insanlara farklı bir açıdan bakar ve onların hislerini bilirler.

17. Erken yaşta başarı

Kararlı olarak, ne istediğini bilerek, hayallerini başarmak için kuru gürültüleri bir kenara bırakarak genç insanlar bile büyük bir fark yaratabilir.

18. Her zaman gülümsemek

Hayattaki küçük şeylerden zevk almak, insanların potansiyellerini keşfetmesine yardım etmek ve birçok şekilde topluma geri kazandırmak herkesi gülümsetir.

19. Amaç

Minimalizm, hayatı güzelleştiren şeyleri bulmanıza ve değerlerini anlamanıza yardımcı olur. Dahası, neredeyse herkesin dünyayı iyi yönde değiştirebileceği düşüncesine davet eder. Sonuç olarak da dünya için ne kadar önemli olduğunuzu bilirsiniz.

Kaynak: Elite Daily

Sınavlar ve kapitalizmle nasıl baş ederiz?

2

Dünya’da birkaç örnek ülke dışında birçok ülkenin eğitim siteminin öğrencilerin karşısına sık sık geçilmesi gereken sınavlar silsilesi koyduklarını duyuyor, okuyoruz. Öğrenciler adeta engel atlama oyununda gibidirler. Türkiye’nin eğitim sistemine baktığımızda AKP iktidarı 15 yılda yarattığı değişimlerle eğitim-öğretimde büyük gedikler açmıştır. İktidarın adımlarıyla gündeme sık sık oturan imam hatip okulları da yeni bir dindar nesil yetiştirilmesine sebep olmaktadır.

Öğrencilik bittiğinde de bu durum değişmez. Kapitalizm karşımıza sürekli aşmamız gereken olgular çıkarmaktadır. Mezun olmak, terfi etmek, her şeyde en iyi olmaya çalışmak…  ABD’li yazar, akademisyen Bertell Ollman ‘Sınavlarda Neler Yapmalı ve Dünyayı Nasıl Değiştirmeli’ adlı eserinde kapitalizmin bizi neden bu kadar sınava tabi tuttuğunun cevabını veriyor.

Ollman, öğrencilik ve akademik hayatındaki deneyimleriyle sınavlar ve kapitalizm arasındaki ilişkiyi açıklıyor. Dünya’dan ve özellikle Amerika’dan örnekler vererek Marksizme atıflar yaparak keyifli bir sunum yapıyor. Sınavların sistem içerisinde nasıl bir anlamı olduğunu açıklayıp, bu sistem içerisinde öğrencilerin başarısızlıktan nasıl kaçınabileceğine ve insanların dünyayı nasıl değiştirilebileceklerine dair ipuçları veriyor. Bu ipuçları sayesinde sistemin yaşattıklarına daha hazırlıklı oluyorsunuz ve neler yapılabileceğini biliyorsunuz.

Bertell Ollman, kitabın başlığında da yazdığı gibi iki hedeften bahsediyor. Bu hedeflere ulaşabilmek için neler yapılabileceğini hem mizahi bir dille anlatıyor hem de düşündürüyor. Bir muziplik yapıp sınavlarda ve dünyayı değiştirmek için yapılacakları harmanlayıp açıklıyor ancak her şeyden önce okuyucularına bir teklif sunuyor: “Eğer siz kapitalizm hakkında söyleyeceklerime kulak verirseniz ben de sınavlarda mümkün olan en iyi cevapları vermek için bilmeniz gereken ‘püf noktalarını’ anlatırım.” Bu yöntemini fındıklı-üzümlü bir keke benzetiyor, üzümleri bulmak için fındıkları da yemeniz gerekiyor.

Sınavlar derslerde anlatılanları ne kadar öğrendiğimizi test edebilmemiz için uygulanması gereken bir sistemken kapitalizmin etkisiyle dersler sınavları geçebilmemiz için anlatılır oldu! Sınav odaklı bu eğitim sistemiyle artık bilgi önemsizleşti ve sınavların gölgesinde kaldı. Ollman “Bu tersine dönüşün nasıl işlediğini kavramanın anahtarı, sınavların eğitim dünyası kadar iş dünyasında da rol oynadığını ve bunların ikisi üzerinde güç sahibi olanlar için ikincisinin çok daha önemli olduğunu görmektir.” diyor. Buna yönelik çeşitli tavsiyeler veren yazara göre sınavlarla ve kapitalizmle baş etmek için sistemin açıklarını kendimize göre kullanmak, ipleri elimize almak gerekir. Oyunun kurallarını belirleyemiyorsak bile kuralları kendi avantajımıza göre kullanmak bizim elimizde.

Kitabın son kısımlarında başından beri yaptığı gibi sınavlara dair tüyolar verirken kapitalizmle baş etmenin de yollarını anlatan Ollman, artık ideal eğitim modelini ve ideal yönetim şeklini de anlatıyor. Sık sık sosyalizm vurgusu yaparak dünyadaki tüm sorunların çözümü için sosyalizmi yegâne seçenek olarak görüyor. Dahası kapitalizmin satın alma özgürlüğünü kullanarak kendisinin tek doğru ve kusursuz sistem olduğunu topluma göstermeye çalıştığını ve buna karşılık olarak sosyalizmin tüm bu ihtiyaçlara cevap verdiğini anlatıyor.

Sonuç olarak Bertell Ollman ‘Sınavlarda Neler Yapmalı ve Dünyayı Nasıl Değiştirmeli?’ kitabında kapitalizmin tüm ucuz ve çirkinliğine karşın sosyalizmin insani yönünü ve akılcılığını aktarmayı cazip yöntemler kullanarak deniyor. Hem eğitim sisteminin düzenle olan bağının hem de kapitalizmin açmazlarının esprili ve eleştirel bir dille anlatıldığı bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.

Yayınevi: Yordam Kitap
Çeviren: Deniz Gedizlioğlu

 

Türkiye’nin ilk kuir olimpiyat oyunları: Queer Olympix 25-26-27 Ağutos’ta!

Türkiye’nin ilk kuir olimpiyatı olma özelliğini taşıyan “Queer Olympix” 25-26-27 Ağustos tarihlerinde Heybeliada ve Kalamış’ta gerçekleşiyor!

Bir süredir kentin çeşitli yerlerindeki halı sahalarda futbol oynayan kadınlar ve lgbti+ bireyler olarak, özlediğimiz kalabalıkları spor aracılığıyla yaratabilir miyiz, “kamusal alanda varız” cümlesini bir de sporla kurabilir miyiz diye sorduk kendimize ve bu etkinliğin hazırlıklarına koyulduk. Sporun kitleleri birleştirici gücünün yanı sıra bedenimizi özgürleştirmenin yollarından biri olduğuna inanarak bu deneyimin imkanını gelin birlikte ve ilk kez yaratalım diyoruz!

Türkiye’den ve Avrupa’dan toplam dokuz takımın yarışacağı olimpiyatlarda tüm takımlar futbol, voleybol, bayrak yarışı ve uzun atlama olmak üzere dört farklı branşta yarışacak.

25 Ağustos Cuma günü Heybeliada’da gerçekleşecek bisiklet turu ile başlayacak Queer Olympix etkinlikleri 26-27 Ağustos tarihleri boyunca Kalamış’ta devam edecek.. Kalamış’ta etkinlik alanında iki gün boyunca çeşitli STK’lar da stantlarıyla yer alacak.

Müsabakaların yanı sıra sporda cinsiyetçiliğe ve homofobiye/transfobiye karşı çeşitli atölye, forum ve film gösterimleriyle üç gün boyunca sürecek etkinliklere katılım ücretsiz ve herkese açık olacak.

Queer Olympix etkinliği kapsamında gerçekleşecek bazı etkinlik başlıkları ise şunlar: Yoga Atölyesi, Kentte Kadın ve LGBTİ+ Olma Deneyimleri Forumu, Nazi Almanyasında ideal beden ve sağlıklı toplum sunumu: Kalıtımsal Hasta ve Olympia, Cinsiyet Oyunları, Beden Olumlama Atölyesi, Dil Dile Değsin Atölyesi: Küfürsüz Tezahüratlar, Öz Savunma Atölyesi, İşaret Dili Atölyesi, Feminist Fight Club Muay Thai deneyimi üzerine bir öz savunma, şiddet ve beden tartışması atölyesi.

Başka türlü bir dünya hayaliyle ve ayrımcılıktan uzak bir spor dünyasının mümkün olduğunu göstermek amacıyla hazırlanan etkinlikle bakın neler var:

Hayvan istismarıyla karşılaşırsak ne yapmalıyız?

2

İstanbul Barosu, hayvan istismarıyla karşılaşma halinde neler yapılabileceğiyle ilgili bir video yayınladı.

İstanbul Barosu, hayvan haklarının ihlali ve hayvan istismarıyla karşılaşılan durumlarda ne yapılması gerektiğini anlatan bir video yayınladı.

Video’da İstanbul Barosu Hayvan Hakları Merkezi Başkanı Avukat Yasemin Babayiğit Sürücü, hayvanlara uygulanan ekonomik, fiziksel ve psikolojik şiddetten bahsediyor. Sürücü, sirkte çalışmaya ve reklamda oynamaya mecbur edilen, terk edilen veya bir yere kapatılan hayvanların büyük zorluklar yaşadığını belirterek buna tanık olan insanların yasal olarak neler yapabileceğini ve hukukî olarak nerelere, nasıl başvurup şikayet edebileceğini anlatıyor.

Avukat Yasemin Babayiğit Sürücü, bir şiddet eylemine tanık olduğunduğunda hukuksal olarak yapılabilecek işlemleri ise şöyle sıralıyor:

– Tanık olduğunuz eylemi delillendirin

– Eyleme eğer internet üzerinde tanık olduysanız ekran görüntüsünü ve paylaşımın/internet sitesinin URL adresini alın

– Olayı kısaca anlatacağınız bir yazı yazın

– www.bimer.gov.tr, [email protected] ya da [email protected] üzerinden şikayetinizi oluşturun.

İstanbul Barosu’nun Twitter hesaplarından paylaştığı video ise şöyle:

Alıntı: BirGün

Çevreci çift, 14 saatte koylarda 10 ton çöp topladı

2

Muğla’nın Marmaris İlçesi’nde tanınan çevreci İmdat Avcı ve eşi Yıldız Avcı, “Ozanın Türküsü” isimli tekne ile gezdikleri koylarda, 14 saatte yaklaşık 10 top çöp topladı. İmdat Avcı, “Yaratan ömür verip sağlıklı oldukça temizlemeye devam edeceğiz” dedi.

Muğla Valiliği tarafından üst üste iki defa yılın çevrecisi seçilen ve Türkiye’nin birçok çevre kuruluşundan takdir belgesi alan 63 yaşındaki İmdat Avcı, eşi Yıldız Avcı ile birlikte “Ozanın Türküsü” adlı 13 metrelik tekne ile ilçe koylarını temizlemeye çıktı. Yaklaşık 35 yıldır ilçenin koylarını ailesiyle temizleyen ve çevre duyarlılığını arttırmak için 50 eyleme imza atan Avcı, Netsel Marina’nın mazot sponsorluğu ile şafak vakti denize açıldı. Avcı çifti, turistlerin ve tatilcilerin gezi tekneleri ile uğradığı Cennet, Bedir, Nimara, Amos koylarının yanı sıra Fosforlu Mağarası çevresinde de temizlik yaptı. Çift, tekneye poşetler ile yükledikleri yaklaşık 10 ton çöpü, akşam saatlerinde iki sefer yaparak Yat Limanı’nda bulunan Netsel Marina İskelesi’ne getirdi. Muğla Büyükşehir Belediyesi ekipleri tekneden çöpleri alarak katı atık tesisine götürdü. İlçede “Avcı İmdat” olarak anılan ünlü çevreciyi görenler alkışlayarak teşekkür etti.

Tatilciler kirletiyor biz temizliyoruz

Cennet koylarının durumunun içler acısı olduğunu belirten İmdat Avcı, “Yaklaşık 30 yıldır Marmaris ve çevresinin doğal güzelliklerinin korunması için ailemle mücadele veriyorum. Sponsorlarımın desteğiyle yedi koy ve çevresinde eşimle temizlik yaptık. Cam ve teneke içki şişeleri, plastik bardak, tabak ve her türden çöp topladık. Yaklaşık 10 ton çöpü eşimle 14 saat, belki de daha fazla sürede toplayarak koylarımızı temizledik. Tatilci ve vatandaşlar kirletiyor, bizler temizliyoruz. Yaratan ömür ve sağlık verdiği sürece temizlemeye devam edeceğiz” dedi. Yıldız Avcı ise, kızım ve oğluna da çevre bilinci aşıladığını belirterek, “Eşim ve çocuklarımla beraber son nefesimize kadar Marmaris’in doğasının korunması için çalışmalarımız olacaktır” dedi.

Alıntı: BirGün

Gölcük’te kalan çocukluk, geçmeyen acı, artan sızı ve bir şans dileği: 17 Ağustos 1999

0

17 Ağustos 1999. Sabah erkenden kalkıp halk oyunları kursuna gidecektim. Henüz 10 yaşındayım ama güçlü bir çocuğum. Kendim otobüse binip her yere gidebiliyorum. Uyanıp annemin yanına gittim. “Bugün gitme kızım” dedi. “Deprem olmuş Gölcük’te, anneannenlere ulaşamıyoruz.” Çok da anlayamadım o an ne olduğunu ve neden gitmemem gerektiğini. Sonra televizyonda haberler çıkmaya başladı. Sonra telefonlar çaldı. Baş sağlıkları, iyi dilekler…

O gün bitmek bilmedi. Sonraki birkaç gün ise kabustan beterdi. Annem Gölcük’e gitti. Dayımla birlikte buldular dedemi, depremden bir hafta önce tatilimizin sona erdiği o evin parçaları altında. Anneanneciğim saatlerin sonunda çok şükür sağ çıktı. Ama aslında hiçbirimiz tam olarak sağ çıkamadık o depremden.

Başta dedem, arkadaşlarım, komşularımız… Annemin çocukluğu mesela, benim tanışma şansı bulamadığım pek çok akrabamız, eş, dost… Anneannemin bizi oynayalım diye götürdüğü park mesela, şu an yok, denizin altında. Çocukluğumuzun yanında.

Cenazemizi kaldırdık sonra. Canım dedem memleketine, Taraklı’ya gömüldü.

Anlayamıyordum hâlâ. İnanmak çok zor, anlamak daha da zor. Benim dedem, annemin babası, anneannemin hayat arkadaşı. Hepimizin anıları, arkadaşları.

Aradan geçen her yıl daha da acılaştı benim için. O zaman yetişkin olanlar belki sakinleşti, alışmaya çalıştı, devam ettiler yaşamaya, mecbur. Ama benim için her deprem mevzusu ve her geçen yıldönümü boğazıma saplanan bir yumruk daha, içimi sızlatan yeni acılar her defasında. Dedemi hatırlamam, devlet sorumluluğunu anlamam her geçen yaşımda. Her yıl daha da kızıyorum, daha da artıyor acım.

Her yıl aynı. Numaradan bir “unutmadık”, sözde tedbir vaatleri. Aslına bakınca göreceksiniz. İktidar herkesle yaptığı gibi depremle de sidik yarıştırıyor. “Eyy deprem! Sen mi büyüksün yoksa benim yol verdiğim müteahhitler mi?!

Eğer böyle olmasa, herkesin avaz avaz bağırdığı “eli kulağında deprem” daha çok ciddiye alınmaz mıydı? Eğer biraz umurlarında olsaydı yitirdiklerimiz, kaybettiğimiz sevdiklerimiz; sizce yenileri olmasın diye çalışmazlar mıydı?

’99 depremimden sonra 2010 yılında İstanbul nüfusu 8.803.468 iken 2017 yılında 14.804.116. Sınırsızca çoğalıyoruz İstanbul’da. Üst üste yaşıyoruz.

1999 depremi sonrası İstanbul’da toplanma alanlarından geriye 77 yer kaldı. Çoğu toplanma alanına AVM yapıldı. Uluslararası Mimarlık Akademisi Bölge Başkanı, Yüksek Mimar ve Kentbilimci Prof. Dr. Ahmet Vefik Alp, “Eğer beklenen deprem olursa sonumuz ‘Nekropolis’ gibi olur. Yani ‘ölüler şehri’ demek maalesef. Deprem toplantı alanlarına AVM’ler kuruldu, cenazelerimizi gömecek yer dahi kalmadı, her yer betonlaştıdedi.

İstanbul hakkında belge, kanıt vermeye gerek olduğunu düşünmüyorum. Zaten hepimiz biliyoruz. Parkların, ormanların, hayvanların yani doğal ortamların başına gelenleri. Onların başına getirdiklerimiz, bu işler olurken ses etmediklerimiz yarın tepemize yıkılacaklar. Maalesef. Deprem bir komplo teorisi değil, apaçık bir gerçek. Tedbir almak bir gereklilik, almak zorunda olduğumuz tedbiri almamak ise tanımlayamayacağım bir zihinsel eksiklik.

Kaybettiklerimiz ışıklar içinde uyusun. Kalanlar sabretmeye çalışsın. Hepimize bol şans.

Atelier Muse, find your calling İstanbul residency programına katılacak sanatçılar açıklandı

Atelier Muse Artist Residency Programı, “Find Your Calling Istanbul” temasıyla Eylül ayında başlıyor. Üç aylık zamana ve farklı mekânlara yayılan, bedensel formlar ile çağdaş sanat formlarını kullanarak kişisel ve toplumsal dönüşüme aktif katılım sağlamak üzere hayata geçirilen program, yurt dışından ve Türkiye’den çeşitli sanatçıları İstanbul’da ağırlayacak.

Atelier Muse Find Your Calling Residency Programı; çağdaş dans, performans, yeni medya ve yazarlık alanlarında bir araştırma, üretim ve topluluk alanı olarak İstanbul’un süregelen dönüşümünün ve yaşayan yapısının merkezinde uluslararası bir sanatçı ağırlama programı olarak hayata geçiyor. Programdaki sanatçı projeleri, 2017 sonbahar dönemi teması “Find Your Calling Istanbul” etrafında sanatçıların ve projelerinin özel ihtiyaç ve özgün karakterlerine göre özel olarak ele alınıyor. Program, dünyanın en önemli metropolleri arasında yer alan İstanbul’un dönüşümlere en çok şahit olduğu dönemde, dünya sanatçılarının da bu dönüşüme ortaklık etmesini amaç edinerek hayata geçiriliyor.

15 Eylül – 15 Aralık 2017 tarihleri arasında üç aylık bir sürece ve çeşitli mekanlara yayılan program kapsamında sanatçılar; İstanbul’da çalışma, araştırma ve ürettikleri eserleri sergileme fırsatı bulacaklar. Programın kamusal çerçevesi, Atelier Muse Kurucu Direktörü Müge Olacak tarafından sanatçıların ve yerel katılımcıların iletişim kurma, birbirinden ve birlikte öğrenme formunu desteleyecek şekilde kurgulandı.

Programa yurt dışından katılacak sanatçılar:

  • eSKay Sanat Kolektifi’nden Amerikalı dansçı Kelly Flansburg ve müzisyen Carey Clanton.
  • Toplum ve Kültür Çalışmaları Derneği (Institute for Studies of Society and Culture) direktörü Kosovalı sosyal bilimci ve yazar Elife Krasniqi.
    Çalışmalarını Katar’da sürdüren Pakistan doğumlu görsel sanatçı ve ressam Neha Maqsood.
  • Performans ve görsel eserleri Paris’te pek çok sanat merkezinde yer alan Amerikalı sanatçı Maureen Muse.

Programa katkı sağlayacak sanatçılar:

  • Kontak Doğaçlama Program Danışmanı, Defne Erdur.
  • Kontak Doğaçlama Eğitmeni, Hakan Demirtürk.
  • Performans sanatçısı, yazar ve Atelier Muse Kurucu Direktörü Müge Olacak.
  • Performans ile olduğu kadar görsel çalışmalarıyla da tanınan sanatçı Fatmagül Mutlu.
  • Danimarkalı koreograf ve dansçı Jens Bjerregaard.

 

eSKay Sanat Kolektifi

Kelly Flansburg: Kariyerine balerin ve modern dansçı olarak başlayan Kelly Flansburg, dans terapisine odaklanarak terapide yaratıcı sanatlar eğitimi aldı. Bryce Dance Company ve Jinah Parker’s “Project : SHE” de dansçı olarak görev aldığı gibi bağımsız dansçı olarak da kariyerine devam etti. Serüvenine şu sıralar Williamsburg Hareket ve Sanat Merkezi’nde eğitmen sanatçı ve Steffi Nossen Dans Okulunda Modern Core eğitmeni olarak devam ediyor. Günümüzün toplumsal konularını dansla ifade etmek ve farklı kültürlerle dans tutkusunu paylaşmak üzere Find Your Calling Istanbul Residency Programı’nda yer alıyor.

Carey Clayton: Miami Üniversitesi’nde müzik performans eğitimini tamamladıktan sonra “Great Good Fine Ok”, “David Wax Museum”, “Carbon Mirage”, “Mary AKpa” ve “Ian Abel” gibi birçok müzik grubuyla çalıştı. Müzik yapımcısı ve müzisyen kimliğiyle Kelly Flansburg’e eşlik edecek.

Elife Krasniqi

Kosovo’da doğup büyüyen yazar Priştine Üniversitesi’nde sosyoloji eğitimi aldı. Şuan Graz Üniversitesi’nde Güneydoğu Avrupa Tarihi ve Antropoloji Bölümü’nde doktorasını yapan Elife, aynı zamanda Toplum ve Kültür Çalışmaları Derneği’ni yönetiyor. Şu ana kadar aile ve toplumsal cinsiyet üzerine araştırmalar yaptı ve eleştirel düşünme ile problem çözme üzerine dersler verdi. Hayatın sosyo-politik, kültürel, tarihi ve her şeyden önce feminist yönlerine odaklanarak kitabı Singer Woman üzerine çalışırken kamusal programlar kapsamında yazarın sosyal girişimci ve sanatçı bakış açısıyla paylaşım ortamları açılacak.

Neha Maqsood

Katar’da yaşayan Pakistanlı ressam, özgürlüğün çokça rastlanmadığı bir ortamda büyüdü ve bu onun hayatının ve sanatının şekillenmesinde büyük bir rol oynadı. Sanatçı gizleme ve işleme gibi süreçleri renk katmanları ve estetiksel bir formla betimliyor ve eserlerine aynı zamanda video gösterimleri ekliyor. Renk, doku, kompozisyon, uygulama metodu ve yüzeyle deneyler yapan sanatçı, Find Your Calling Istanbul Residency Programı’nda resim yapma sürecinin araştırması ve paylaşımına yoğunlaşıyor.

Maureen Muse

Paris Parsons the New School’daki eğitimini burslu tamamladıktan sonra, Maureen hem performans hem görsel sanatlarla ilgilendi. Aynı zamanda araştırmacı olan sanatçı, insan davranışını ve hareketini etkileyen psikolojik ve fiziksel limitleri üzerine çalışıyor . Paris’te bir çok yerde performans sergilediği gibi, görsel eserleri de birçok sergide yer aldı.Toplum tarafından şekillendirilmiş rutin hareketlere başkaldırış olarak dansı kullanan sanatçı “Relash, I could not resist” isimli projesini Find Your Calling Istanbul Residency Programı kapsamında Istanbul’a taşıyor.

Atelier Muse

Yaratıcı ve yenilikçi yöntem ve projeleri ile Türkiye’de sanat alanında ilklere imza atan; özellikle çağdaş dans, performans, yeni medya sanatları ve yazarlık odağıyla pazarlama ve sanat yönetimi danışmanlığı veren Atelier Muse, özelve kamu sektörleri, sivil toplum kuruluşları ve sanat dünyası arasında bir araştırma, buluşma ve birlikte üretme alanı olarak Müge Olacak tarafından kurulmuş ve hizmet vermektedir.

Atelier Muse, birlikte ürettiği iş ortakları ile, özgün projeleri Türkiye’de ve uluslararası olarak daha geniş kitlelere ulaştırmak üzere bir misyon üstlenerek kişi veya kurumun karakterine özgün, butik projeler üretmektedir. Bu doğrultuda üretilen projelerin, özellikle araştırmaya dayalı, sosyal etki ve etkileşimi ön plana alan, hayatta var olmanın sorumluluğunu aktif bir şekilde üstlenerek ve paylaşarak hayata geçirilmesini hedeflemektedir.

Türk Sineması, Holywood’da!

Türk sineması adına yine bir ilke imza atılması için hazırlıklar başlıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Sinema Genel Müdürlüğü’nün destekleriyle Hollywood’da Türk filmleri festivali düzenleniyor. Hollywood Türk Film Festivali, dünyaca ünlü Paramount Stüdyoları’nda 20-21-22 Ekim tarihleri arasında yapılacak.

Türk sinemasını ve kültürünü tüm dünyaya tanıtmayı hedefleyen festivali, Türkiye’yi Altın Küre’de temsil eden gazeteci Barbaros Tapan ve yönetmen Tekin Girgin düzenliyor. Festivale ayrıca İstanbul’da düzenlenen ve bu yıl 5’incisi yapılacak olan Boğaziçi Film Festivali de katkı yapacak. Festivale Türk sinemasının ve Hollywood’un ünlü oyuncuları, yönetmenleri, yapımcıları, senaristleri ve Golden Globe ile Oscar ödüllerini dağıtan jüri üyeleri de katılacak.

Hollywood Türk Film Festivali’nin geleneksel olarak vereceği onur ödülleri de sahiplerini bulacak. Onur ödülleri Türk ve Dünya sinemasına büyük emek veren ve damga vuran isimlere verilecek.

Türkiye’nin 2018 Oscar Aday Adayı tanıtılacak!

Oscar’da “En İyi Yabancı Film” kategorisinde ülkemizi temsil edecek film de festivalin açılış filmi olacak. Hollywood Türk Film Festivali bu nedenle Türkiye’nin Oscar aday adayı filminin dünyaya tanıtılmasında da büyük rol oynayacak. 3 gün sürecek ve Paramount Stüdyoları’nda gerçekleşecek festivalde kısa ve uzun metrajlı filmlerin yanı sıra animasyon ve belgesel filmleri yer alacak.

Festivalin en büyük amaçlarından biri de sinema emekçilerine destek olmak ve eserlerini uluslararası platformda tanıtmak.

Festivale katılmak isteyenler; “www.hollywoodturkishfilmfestival.org” adresi üzerinden ve “[email protected]” mail adresinden başvuru yapabilecek.

Duygusal mı yiyorsunuz, ne yediğinizin farkında mısınız?

Diyet ve içinde diyet geçen her şeyden sıkıldığınızı hatta duymak istemediğinizi biliyorum. Aslında oldukça yanlış anlaşılan, Google’da en çok aranan kelimelerin başında gelen diyet, kişinin ihtiyacı olan günlük besinsel gereksinimlerin tümü anlamına geliyor. Son yıllarda, sayısını benim de bilmediğim kadar “diyet” şekline, şok ve sağlıksız kilo verme yöntemlerine rastlıyoruz. İnsanlar işin uzmanı olmayan kişilerin de etkisiyle bu yanlış uygulamalarla organ kayıplarına uğrayabiliyor, hatta hayatlarından olabiliyor.

Evet, aşırı stresliyiz, zamanımız yok ve vermemiz gereken fazlalıklar var! Böyle olunca, “şok diyetlerden” medet umuluyor. Geçenlerde haber sitelerinden birinde gezerken “Karpuz Diyeti”ni de gördüm. Sağlıklı vücut ağırlığında olmak, tek bir besine indirgenemez, bunda anlaşalım. Sorun sandığınızdan farklıysa sadece beslenme ile de çözülmeyebilir, ama beslenme farkındalığı oluşturarak değiştirebileceğiniz kısmı büyük ölçüde halletmiş olursunuz.

Vücut ağırlığımızı etkileyen tek şey beslenme değildir, beslenmeye ve hayata bakış açımızdır. İnsanlar, algıları bozuk ve bilinçsiz bir şekilde yemek yemeye odaklanıyor. Bu, bizi hastalıklara ve mutsuzluklara itebiliyor. Doğru yaşam alışkanlıklarıyla oluşabilecek olumsuzlukları engelleyebiliriz.

Vücut ağırlığımızı korumanın, daha doğrusu sağlıklı yaşamanın yollarından biri olan beslenme farkındalığı ile ilgili insanlara bir araya gelmeyi çok önemsiyorum. Bu nedenle, bu hafta sonu, cumartesi, Moda’da bulunan Pilates Chi’de 15.00’da “Beslenme Farkındalığı” eğitimi vereceğim. Medikal vücut analiz cihazımla eğitim katılımcılarının vücut analizlerini yapacağım ve yorumlayacağım. Daha sonra, pilates tanıtım dersi ile anlattıklarımızı uygulayacağız. İlgilileri bekleriz.

Temelde yeme davranışının üzerinde duracağım eğitimde:
  • Doğru beslenme nedir?
  • Doğru fiziksel aktivite nedir?
  • Beslenmede dikkat edilmesi gerekenler
  • Yanlış beslenerek nasıl hastalanırız?
  • Neden sürekli bir şeyler yemek istiyoruz?
  • Hayatımızda eksik olan bir şeyleri yiyerek mi tamamlamaya çalışıyoruz?
  • Yeme davranışımız mı bozuk? gibi birçok merak edilen soruyu da soru-cevap bölümünde cevaplayacağım.