Ana Sayfa Blog Sayfa 268

Bir.One. teşvik bursu başvuruları başladı!

Farkındalık sahibi öğrencinin bursu Bir.One başvuruları başladı! Bursu almanın çok az şartı var, en önemlisi farkında ve aktif olmak!

Burs, 3 adet ön lisans/lisans/yüksek lisans/doktora öğrencisine, aylık 200 TL olarak, sömestr ve yaz tatilleri de dâhil olmak üzere 12 ay boyunca, 16 Ekim 2017’de başlamak üzere, her ayın 16’sında ödenecektir.

Burs her dönem sonunda öğrencinin akademik ortalaması (yarıyıl not ortalaması) 2.50 olduğu sürece, öğrenim süresi boyunca devam edecektir. Her yaş, bölüm ve sınıftan öğrenci başvurabilir. Vatandaşlık sınırlaması yoktur.

Başvuru koşulları

  • Hayvan hakları, insan hakları, ekoaktivizm ya da genel anlamda sosyal sorumluluk, sivil toplum, aktivizm alanlarının birinde veya birden fazlasında farkındalık sahibi olmak ve aktif çalışmalar yürütüyor olmak,
  • Üniversite öğrenimi boyunca genel not ortalaması 2.50’nin altına düşmemiş olmak. Öğrencinin hayvan sömürüsüne karşı olması, aynı zamanda bu sömürünün ekolojik dengede yarattığı hasarın farkında olması ve vegan olması tercih sebebidir. Bunun takibini yapamayacağımız için, bu bir şart değildir.

Başvuru şekli

Facebook sayfamızdan mesaj şeklinde fotoğraflanmış ya da scan edilmiş şekilde gönderilecek belgeler:

  • Öğrenci belgesi (üniversiteyi yeni kazanan adaylar için ÖSYM sonuç belgesi)
  • Bahar 2017 dönemine kadarki transkriptleriniz,
  • Belirtilen alanlardaki çalışmalarınızı özetleyen ve bursun neden size verilmesini düşündüğünüzü anlatan başvuru/niyet mektubu. Dileyen çalışmalarına dair link/fotoğraf/belge ekleyebilir.

Son Başvuru tarihi 20 Eylül 2017’dir.

Not: Özetle, kendinden başkasına (hayvan, insan, doğa, vb.) faydası olması gerektiğine inanan ve bunu somut projeler üreterek ya da mevcut projelere destek vererek hayata geçiren, hepimiz için daha özgür ve adil bir dünya isteyen öğrencileri teşvik etmek ve onları desteklemek istiyoruz. Bu, imece usulü, 60 kişinin bir araya gelmesiyle ve destekçilerin bursu direk öğrenciye aktarmasıyla verilen bir burstur. Şu anda 17 kişiye burs sağlıyoruz. Fakat daha fazla destekçi gönüllü olursa bu sayı artabilir. Siz de bir öğrencinin teşvik bursunun bir kısmını (ayda 50 TL’den başlamak üzere) karşılamak isterseniz bize yazın.

Öğrencinin ailesinin ekonomik durumunu kontrol edecek bir mekanizmamız yok. Tabii ki öncelikli olarak ihtiyaç sahibi aktivist öğrencilerin başvurmasını teşvik ediyoruz. Bursun bir karşılığı, geri ödemesi yoktur. Öğrenciden tek beklenen, dönem sonunda bizimle transkriptini ve dönem içinde yaptıklarını anlatan kısa bir mektubu paylaşması.

Senede bir kere de BİR.ONE. yemek buluşmamıza katılmak isterse, onunla tanışmaktan da memnun oluruz.

Lütfen tanıdığınız aktivist öğrencilerle paylaşın.

2. Yarbay Ali Tatar Edebiyat Ödülleri’ne geri sayım başladı!

0

İkincisi bu yıl düzenlenecek “Yarbay Ali Tatar Edebiyat Ödülleri” için geri sayım başladı. Ödül töreni, 2009 yılında “Amirallere Suikast” davasında tutuklanıp 1 hafta sonra serbest bırakılan, daha sonra yeniden tutuklanmak istenince yaşamına son veren Deniz Yarbay Ali TATAR adına düzenleniyor.

Ülkemizde yaşanan hukuksuzluğa karşı mücadelenin sembol isimlerinden biri haline gelen Ali Tatar’ın anısına düzenlenen edebiyat ödülünün ilki, öykü adına yapılmıştı, ikincisi ise “şiir” dalında yapılacak. Yarışmanın amacı ise, Ali Tatar’ı ve mücadelesini bir kez daha anarken, şiirin gelişmesine ve geniş kitlelere ulaşmasına katkıda bulunmak olacak.

Yarışmaya katılım için konu ve yaş sınırlaması olmamakla birlikte, eserlerde Ali Tatar’ın yaşamı ve hukuk mücadelesi bağlamında, insan onuru, adalet, hak ve özgürlüğü vurgulayan imge ve değerlerin göz önünde bulundurulması öneriliyor. Yarışmanın başvuru tarihi, 1 Ekim – 31 Ekim 2017 tarihleri arasında olacak. Bu tarihten sonra gelecek başvurular kabul edilmeyecek.

Yarışma ile ilgili taahhütname ve başvuru adresine: http://www.yarbayalitatar.com/edebiyat.html internet sitesinden ulaşım sağlanabiliyor.

Yavru yunusu selfie sevdası öldürdü

İspanya’da bir yavru yunus, sahildeki turistlerin selfie çekme ve elleme keyfiyeti sebebiyle öldü.

Almeria şehrindeki bir sahilde bulunan tatilciler, denizdeki dişi yunus yavrusunun yanına yaklaşıp ellemeye başladı.

The Telegraph‘ın haberine göre bölgedeki deniz kaplumbağalarını ve vahşi yaşamı koruyan Equinac adlı sivil toplum kuruluşu, yunusun stresten öldüğünü belirterek, hayvanı elleyenlere sert tepki gösterdi.

Facebook’tan bir paylaşımda bulunan Equinac, “İnsanlar, en mantıksız hayvanlar. Birçok insan, dehşete düşmüş, açlık çeken ve annesiz bir canlı ile empati kurmaktan yoksun. Tüm bencillikleriyle, hayvanlar stres içinde olsa bile tek istedikleri fotoğrafını çekip dokunmak” ifadelerini kullandı.


Fotoğraflarda, çocukların da yunusu elleyerek istemeden de olsa hava deliğini tıkadığı belirtildi.

Öte yandan sahilde bulunan kişilerin, yunusun kıyıya vurmasından sorumlu olmadığını da vurgulayan kuruluş, “Bu yavru hasta veya annesini kaybettiği için kıyıya vurdu. Fakat onun fotoğrafını çekmek ve dokunmak, hayvanların çok üst düzey bir strese girmelerine sebep oluyor. Bu hayvanların yüksek koruma altında olduğunu hatırlatalım. Onları rahatsız etmek, zarar vermek yasalar çerçevesinde yasaktır” paylaşımında bulundu.

Geçtiğimiz şubat ayında da benzer bir olay yaşanmıştı. Sınırlar, ırklar, cinsiyetler yani kendi aramızda ayrımcılık yaptıklarımız “karşı taraf” hayvanlar olunca yok oluveriyor. İnsan öyle kötülük dolu bir canlı ki kendi keyfi yerinde olsun da diğer canlıların başına ne gelirse gelsin… Çekinmeden öldürüyoruz. Azıcık kendini savunan hayvanı da katil, saldırgan vs ilan ediyoruz. Umarım kirlettiğimiz bu dünyadan yok oluruz da tabiat kendini yenileyip özgür, eşit ve adil şekilde yaşamaya devam eder.

Alıntı: Sputnik

“Köpeklerin fedakâr teyzesi” Pratima Devi’yle tanışın

“Köpeklerin fedakâr teyzesi” olarak bilinen 65 yaşındaki Pratima Devi, tenekeden yapılmış gecekondusunda birlikte yaşadığı 120 köpek dâhil toplamda 400 köpeğe bakıyor ve günlerini onlarla ilgilenerek geçiriyor.

Son otuz yıldır Delhi’nin güneyindeki Saket bölgesinde yaşayan Pratima, geçimini eski eşyaları alıp satarak sağlıyor ve tüm kazancını köpek dostları için harcıyor. Yaralı köpeklerle özel olarak ilgileniyor ve her akşam onları besliyor. Ünü hızla yayılan Pratima’ya komşuları da köpeklerin bakımında yardımcı oluyor.

Henüz on dört yaşındayken ilk çocuğunu dünyaya getiren Pratima daha sonra eşiyle ayrılmış ve 1980’lerin başında Nandigram’dan Delhi’ye taşınmış. “Yedi yaşımdayken benden on yaş büyük bir adamla evlendirildim. Eşim eve hep sarhoş gelir ve beni döverdi. Onunlayken mutlu değildim, ama şimdi köpeklerle çok mutluyum” diyor. Şimdilerde üç çocuğunun yaşadığı yere yaklaşık beş kilometre uzaklıktaki Sangam Vihar’da yaşayan Pratima, çocukları köpekleri istemediği için onlarla birlikte yaşayamadığını söylüyor.

Psikiyatrlar ise köpeklerin insanların hayatındaki duygusal boşlukları bazen doldurduğunu, fakat sosyal çevrenin sadece hayvanlarla sınırlı olmasının sorunlu olduğunu söylüyor. Psikolojik danışman Suyesha Singh Rathore, “Köpekler insanları, insanlar da köpekleri evcilleştirdi. Birçok insan, hayvanlarla birlikte olduğunda kendini iyi hissediyor ve bunda hiçbir sorun yok. Fakat kendini sadece hayvanlara adamak kesinlikle yanlış” diyor ve ekliyor: “Sosyal durumlardan anlamsız ve aşırı bir şekilde korkmak sosyal anksiyete bozukluğudur. Bu süreçte insanlar rahatlamak için sosyal etkileşimden kaçınırlar. Kimileri duvarlarla konuşurken kimileri de hayvanlarla ve bitkilerle konuşur. En yaygın olanı ise, köpeklerin ve insanların sosyal adaptasyonları benzer olduğu için ‘parler a chien’ yani köpeklerle konuşma durumudur. Köpekler insanlarla insanlar da köpeklerle son derece mutlu bir yaşam sürebilirler.

Kaynak: Yourstory, indiatoday

Yok sayılan bir tehlike: İstanbul depreme hazır mı?

0

17 Ağustos 1999 depreminin 18. yıl dönümüne yaklaşılırken, birçok uzman beklenen İstanbul depremine karşı uyarılarda bulunuyor. Raporlardan ve açıklamalardan çıkan sonuç da, ülkemizin henüz depreme hazır olmadığını ortaya koyuyor…

“İstanbul depreme hazır mı?”

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’ne (TMMOB) bağlı 5 oda tarafından hazırlanan deprem raporunda olası İstanbul depreminde, 625 bin insanın hayatını kaybedeceği belirtildi. Elektrik Mühendisleri Odası, İnşaat Mühendisleri Odası, Jeofizik Mühendisleri Odası, Jeoloji Mühendisleri Odası ve Makine Mühendisleri Odası tarafından hazırlanan “İstanbul Depreme Hazır mı?” başlıklı raporda “Deprem toplanma alanları ile acil ulaşım yollarının akıbeti, deprem sonrası tam bir felaketle karşı karşıya kalacağımızı göstermektedir” denildi. Beyoğlu’nda bulunan TMMOB Makine Mühendisleri Odası’nda düzenlenen toplantıda deprem raporunu TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Cevahir Efe Akçelik açıkladı. Akçelik hazırlanan rapordan detaylar vererek, “İstanbul nüfusunun büyük bir kısmı birinci derecede deprem bölgesinde yaşamakta. Mevcut yapı stokunun yüzde 50’si kaçak, yüzde 40’ı deprem ömrünü tamamlamış, yüzde 27’sinin deprem riskine bağlı olarak acilen yıkılması gerekmekte ve bu binaların sadece yüzde 35’inde DASK var” dedi. Akçelik yetkililere “Bizler TMMOB olarak bilim ve tekniğin ışığında talep ederlerse kendilerine her türlü desteği vermeye hazırız” diyerek seslendi.

Deprem tehlikesini yok saymak mümkün mü?

TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) İstanbul Şubesi ise, 17 Ağustos 1999 Marmara depreminin 18. yıl dönümü nedeniyle, şube binasında dün bir basın toplantısı düzenledi. Açıklamaya TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Nusret Suna, Yönetim Kurulu Sekreter Üyesi Murat Serdar Kırcıl, Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Temel Pirli ve üyeler katıldı. Basın açıklamasını okuyan İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Nusret Suna, “Temennimiz, yapı üretiminden başlayarak bütün bir hayatın deprem gerçeğine uygun düzenlenmesidir” dedi.

Gündemdeki en önemli sorunlardan birinin “deprem toplanma alanları” olduğunu söyleyen Nusret Suna, “Deprem toplanma alanı olarak belirlenen yerlerin yapılaşmaya açılması, hatta üzerlerine AVM yapılması, bazı güzergâhların otoparka dönüştürülmesi yerel yönetimlerin insan hayatını değil, rantı önemsediğinin göstergesidir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Deprem ve Doğal Afet Komisyonu raporuna göre, şu an İstanbul’da belirlenen Deprem Toplanma Alanı sayısı 77. Bu alanların toplam genişliği ise 20 hektar kadardır. Olası bir İstanbul depreminde, 18 milyonluk bir kent, 20 hektarlık alana sığdırılmaya çalışılacak ve bunun ismi de, ‘afete hazırlık’ olacak. İstanbul gibi nüfusu 20 milyona yaklaşan bir kentte, mevcut alanların çoğaltılması ve donanımlı hale getirilmesi gerekirken, mevcutların bile korunmaması insan hayatına verilen değerle doğru orantılıdır. 18 milyonluk kent kaderine razı halde depremi beklemektedir” diye konuştu. Açıklamasında boşaltılması gündemde olan askeri alanlara da dikkat çeken Suna, “Özellikle İstanbul’da kent merkezlerinde bulunan, 200 milyon metrekare genişliğe sahip 195 askeri alanın boşaltılması gündemde. Bizim endişemiz bu alanlarında yapılaşmaya açılarak yoğunluğun artırılması ve rant sağlanması. Biz bu alanların deprem toplanma alanı olarak kullanılmasını öneriyoruz” dedi.

İstanbul’da güvenli olmaktan uzak 2 milyon yapı olduğuna da değinen Nusret Suna, “İstanbul’da, 978 kamu binası güçlendirildi, 310’u yeniden yapıldı. Ancak; güçlendirildiği ya da yeniden yapıldığı belirtilen yapıların sayısı ile toplam yapı sayısı arasında hâlâ uçurum bulunmaktadır” diyerek “Olası bir İstanbul depreminde binlerce insanımızı kaybedeceğimiz açıkken, sorunu zamana yayarak çözmeyi düşünmek cinayete davetiye çıkarmak değil midir?” diye sordu.

“Deprem toplanma alanları FETÖ’ye verildi”

Öte yandan, CHP İstanbul İl Başkanlığı’nda basın toplantısı düzenleyen CHP İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin, çoğunluğu büyükşehirlerde olmak üzeri Türkiye’deki bazı deprem toplanma alanlarının FETÖ’ye tahsis edildiğini öne sürerek “İstanbul’daki bu deprem toplanma alanlarını kim tahsis etti, tahsis edenlerle ilgili herhangi bir soruşturma yapılacak mı yapılmayacak mı?” diye sordu. CHP’li Gürsel Tekin, özellikle İstanbul, Kocaeli, Bursa gibi büyükşehirlerde deprem için ayrılmış, deprem toplanma alanları ve deprem dönüşümünde kullanılması gereken yerlerin FETÖ’ye tahsis edildiğini ve konuyla ilgili defalarca soru önergesi vermelerine rağmen hükümet kanadından herhangi bir cevap alamadıklarını ifade etti. Tekin, İstanbul Bahçelievler’de FETÖ’ye tahsis edilen 5 toplanma alanından birinin üzerine okul yapılmış olduğunu belirterek, okul arazisiyle ilgili en ufak bir soruşturma açılmazken, çocuklarını bu okula verenlerinse soruşturulduğunu dile getirdi.

“Gerçekçi bir deprem politikası oluşturulmalı”

CHP İstanbul Milletvekili Didem Engin de, Türkiye’yi ve İstanbul’u bekleyen olası depremler konusunda mevcut eksikliklerin tespiti ve alınması gereken tedbirlerin araştırılabilmesi için TBMM Başkanlığı’na bir araştırma önergesi sundu. Didem Engin, “Ne yazık ki AKP Hükümeti, depreme yönelik çalışmaları rant hırsından uzak düşünememekte, depreme ilişkin tedbir almayı, bilimsel analiz ve görüşlerden uzak bir şekilde, şehirlerde rantı yüksek bölgelerde kentsel dönüşüm gerekçesi ile acele kamulaştırma kararı almaktan ibaret görmektedir. Bir an evvel bu anlayıştan vazgeçilerek bilimin önderliğinde gerçekçi bir deprem politikası oluşturmalıyız” dedi. Türkiye topraklarının yüzde 93’ünün deprem bölgeleri içinde yer aldığını hatırlatan CHP’li Engin, “Ülkemiz, depremlerde insan kaybı açısından dünyada 9’uncu,  toplam etkilenen insan sayısı açısından ise 5. sıradadır” dedi.

Modern bir Agatha Christie romanı: 10 Numaralı Kamara

1

New York Times çoksatanı, Ruth Ware’in romanı 10 Numaralı Kamara Aslıhan Kuzucan tarafından Türkçeye çevrilmiş ve İthaki Yayınları tarafından okuyucuya sunulmuş. Öncelikle kitabın yazılmasından basılmasına, çevrilmesinden elimize ulaşmasına bütün bu süreçlerde emeği geçen herkese teşekkürlerimizi iletelim. Bu kitap sürükleyici bir gerilim romanı ve bazı sayfalarda kalp atışlarınız hızlanacaktır, kitabın kafa karıştırıcı ve şok edici unsurları da var.

Yazının bundan sonraki kısmı kitabın içeriğiyle ilgili. Kitap okurken gerilimi en şiddetlisinden yaşamak isteyenlerin yazının ilk birkaç paragrafından sonrakileri dikkatli okumasında fayda var, önce kitabı okuyana kadar karşılaşmayı istemeyeceğiniz bilgiler olabilir.

Laura ‘Lo’ Blacklock seyahat yazıları yazan bir gazeteci ve işi için lüks bir gemiye davet edilir. 10 kamaralı bu lüks gemideki yolcular seçkin gazeteci ve fotoğrafçılar geminin ilk seferinde konforlu bir yolculuk yapmak için bir araya gelir. Yolculuk ilk başta harika gider, ancak bir gece Lo 10 numaralı kamarada kalan kadının öldürülüp denize atıldığına tanık olur. Londra’dan Norveç’e gidene kadar kimliği belirsiz kadın yolcuyu öldüren kişi ya da kişilerle gemide hapis kalan Lo, bir sonraki kurban olmamak için cinayeti çözmeye çalışır. Cinayeti çözmeye çalışırken 10 numaralı kamarada kimsenin kalmadığını iddia eden mürettebat ve gizemli davranan yolcular yüzünden öldürülen kadının varlığından bile şüphe duyan Lo, kendisi dâhil kimseye güvenemez hale gelir.

Kitabın ilk sayfaları başkarakter Lo’nun evinde uğradığı saldırı ile geçiyor. Biri gizlice evine giriyor, eşyaları çalınıyor ve bu sırada kendisi de yaralanıyor. Hâlihazırda tatsız bir olay yaşamışken, bir de korkak davrandığını düşündüğü için kendine kızıyor ve etrafındaki insanlar tarafından biraz dramatik olmakla da suçlanıyor. Lo’nun bu süreçte aklından geçenleri okurken yaşadıklarından ne kadar etkilendiğini kolayca anlıyoruz. Günlerce uyuyamayan ve sürekli bu olay üzerinde düşünen karakter, bir yandan hayatına devam etmeye çalışıyor.

Kitabın bu kısmı, sıkıntılı zamanlar geçiren insanların yaşadıklarını ve çevresindeki insanların tepkilerini görmek için faydalı. Çünkü Lo kitabın bu kısmında kendisini güçsüz hissediyor. Kendine ve etrafındaki insanlara kızıyor, eğer hırsızlığın yaşandığı gece alkol tüketmemiş olsaydı, daha cesur olsaydı ve kendisini korusaydı, erkek arkadaşı yanında olsaydı, hayatı ile daha mutlu olsaydı ve uyumak için içki içmek zorunda hissetmeseydi olaylar nasıl gelişirdi diye merak ediyor.

Yaşananların etkisini üzerinden atmaya çalışırken, işi için bir gemi yolculuğuna katılması gerekiyor. Kişilerin günlük hayattaki endişelerinin, hissettiklerinin veya yaşadıkları bunalımların önüne nasıl geçebildiğini görmek ne kadar hüzünlü. Sıkıntılı bir dönemden geçen Lo’nun bir gemide iş gezisine katılması, kendisini toparlaması, çalıştığı gazete için bir seyahat yazısı hazırlaması gerekiyor.

Hayati bir tehlike atlatmışken ve her aynaya baktığında ne kadar güçsüz olduğunu hatırlarken, işini kaybetme tehlikesi baskın çıkıyor. İş gezisini bir fırsat olarak görmeye çalıştığı halde sürekli yaşadıklarını düşünüyor, seçkin gazetecilerle nasıl bağ kurabileceğini ve nasıl terfi alabileceğini planlıyor. Kişiler günlük hayattaki endişelerin ne kadar yüzeysel olduğunu unutabiliyor, yaşadıkları bir bunalım bile olsa ayağa kalkıp yürümeye devam ediyorlar. Lo bu geziye katılmadan önce bu günlük endişeler ve canlılık ikilemi hakkında düşünüyor, yine de gemideki geziye katılmayı tercih ediyor.

Gemideki gösterişli hayat, konforlu yolculuk ve Lo’nun zihinsel iyileşmesi korkunç bir olayla kesiliyor. Çünkü bir gece yan kamarasındaki kadının çığlık attığını ve gemiden denize atıldığını duyuyor. Hikâyenin bu noktasında eleştirilecek bir nokta, bu olay gerçekleşmeden önce olayla ilgisiz bir gerilimin yaratılması. Lo, gemideki saygın gazeteci ve fotoğrafçılar için “esrarengiz”, “soğukkanlı”, ya da “ürpertici” gibi yakıştırmalar yapıyor. Lo’nun gemiye binmeden önce de tatsız bir olay yaşadığını ve o sırada gergin bir ruh hali içinde olduğu aklımızda, ama her bir detayı görkemli bir hayatın parçası olarak sunmasına ama her an kötü bir olay yaşanacakmış gibi tetikte durmasına ne demeli?

Gerilim, gizemli bir olay ya da kişilerin açıklanamayan davranışları ile değil, Lo’nun kişiler hakkında edindiği ilk izlenimi ile insanlara yakıştırmalar yapmasıyla sağlanıyor.

Uykusuz, yorgun ve gergin olan Lo, doğal olarak kafası karışık ve isteksiz bir şekilde katılıyor gemideki aktivitelere, bu sırada kendini alkollü içkilerle motive ediyor. Gemiye binmesinden birkaç gün önce yaşadıklarının etkisiyle erkek arkadaşına saldıran ve kendi zihnine bile güvenmeyen bu genç kadın, uykusuz ve sarhoş olmasına rağmen geminin ve gemideki insanların fiziki özelliklerini eksiksizce anlatıyor, burada Lo’nun dikkatsiz ve umursamaz olmasını beklenirdi.

Yine de karakterleri ve gemiyi anlatması hikayenin boyunca herkesten bir kere şüphelenilmesini sağlıyor. Bu, gerilimi arttıran ve okuyucuyu heyecanlandıran harika bir durum, bu yönüyle modern bir Agatha Christie romanlarının en etkileyici yönünü barındırıyor diyebiliriz.  Başkarakter hariç her bir karakterin yaşanan bu korkunç olayla ilgisi varmış gibi hissettiriyor, hikâye karakterden karaktere yoğunlaşıyor. Kitabın içinde sürüklenmenin karşılığı, ne düşüneceğini ve kimden şüpheleneceğini bilememektir ve Agatha Christie’nin pek çok romanında okuyucu bunu deneyimler. Bu kitapta geçen sohbetler, olayların geçtiği gösterişli mekânlar, karakterlerin sivrilen yönleri ve şüphenin kişiden kişiye kayması gerçek bir keyif yaşatıyor.

Bir kadının evine zorla girilmesi, başka bir kadının gemiden denize atılması ve başkarakterin kendisini sıradaki kurban olarak hissetmesi okuyucuyu ürperten olaylar olsa da, gerilim hızlı ve beklenen şekilde artıyor. Örnek verelim, Lo’nun kaybolan kadından ödünç aldığı rimelin kaybolması ve banyo aynasında oluşan buhara “EŞELEMEYİ KES” yazılması şaşırtıcı değil. Bir gerilim hikâyesi söz konusu olduğunda, başkarakter her zaman karanlık bodrum katına tek başına iner ve buna tanık olan okuyucu ya da izleyicilerin kalbi yine de hızlanmaya başlar. Ama başkarakterle ilgili bir gelecekten gelen gazete haberi okumak şok edicidir.

Lo bu gemiye adım attıktan sonraki neredeyse her an okuyucunun kalbini hem klasik bir gerilim hikâyesindeki gibi hem de beklenmedik bir şekilde hızlandırıyor. Lo yine alkol tüketiyor, kaybolan kadından ödünç aldığı rimel kayboluyor, birkaç gün öncesinde evinde saldırıya uğradığı için kimse Lo’ya inanmıyor, duşta uyuyakalıyor ve odasına biri giriyor, kanıtlar kayboluyor ve göz göre göre tuzağa düşüyor. Bütün bu olaylar alışılmış bir gerilimin kalp atışlarını yaşatırken, hikâyenin arasına yerleştirilen ve gelecekteki olaylarla ilgili gazete haberleri şok ediyor. Lo, denize atılan kadının gizemini çözmeye çalışırken gelecekteki bir gazete haberi denizde bulunan cesedin Lo’ya ait olduğunu söylüyor. Bu gazete haberleri hikayeyi modern bir gerilim yapıyor.

Bu noktada okuyucu olarak bir soru sormalıyız. Sorumuz, Lo’nun neden gerçekliği bile şüpheli bir cinayeti çözmek için çabaladığı. Cevabı yine Lo veriyor, hayatı tehlikede olan bir kadın olmanın ne demek olduğunu biliyor ve korkunç bir olay yaşanmasına engel olamamanın nasıl hissettirdiğini anlıyor. Ne yazık ki, Lo’nun empati kurmasını ve cinayeti çözmesi için gerekli motivasyonu ve cinayete tanıklık ettiğine emin olmasını sağlayan tatsız olay, aynı zamanda Lo’nun hikayesi boyunca karşılaşacağı engeli oluyor. Çünkü geminin mürettebatı ve yolcuları, Lo’nun zihnen sağlıklı olmadığı için anlattıklarına pek inanmıyor.

Kitabın sonunda ne oluyor? Lo’nun cesedi nasıl bulunuyor? Bu yaşananların sorumlusu kim? Gerilimi hissetmek için kitabı okumak gerekir, bu yüzden kitabın sonundan bahsetmemeyi tercih ediyorum.  Kitabı elinize aldığınızda, karşınızda modern bir gerilim romanı olacaktır, bir kısmında korku unsurları da görebilirsiniz.  Sürüklenmeye hazır olun, Lo’nun sözlerine güvenmeyin ve dikkatle takip edin. İyi okumalar dilerim.

Kültürel mirası arşivlemiş bir kadın: Leila Alaoui

2

Leila Alaoui göç ve kültürel farklılıklar konularını vurguladığı çalışmalarıyla bilinen genç bir fotoğraf ve video sanatçısıydı. Fransız bir annenin ve Faslı bir babanın üç çocuğundan biri olan sanatçı Paris’te doğdu ve Marakeş’te büyüdü. Alaoui küçükken bir foto muhabir olmak istiyordu. The City University of New York’ta fotoğrafçılık ve antropoloji okuyan Leila Alaoui Amerikalı fotoğrafçılar Richard Avedon ve Robert Frank’ın çalışmalarından ilham aldı.

Genç sanatçı 2016 Ocak’ında El Kaide terör örgütünün Burkina Faso’da uluslararası bir otele yaptığı saldırının ardından kaldırıldığı hastanede yaşamını kaybetti. Alaoui, Uluslararası Af Örgütü için My Body My Rights kadın hakları kampanyası kapsamındaki fotoğraf projesinde çalışmak üzere Burkina Faso’daydı. Sanatçı henüz 33 yaşındayken aramızdan ayrıldı ancak kısa yaşamında ortaya koyduğu eserleriyle ölümsüzlüğü yakaladı.

Leila Alaoui çifte vatandaş olarak büyümüş ve dört farklı kıtada yaşamış bir sanatçıydı. Alaoui’nin fotoğrafları New York Times ve Vogue’de yayınlanmıştı ve bir çok farklı yerde de sergilemişti. Alaoui The Moroccans portre serisiyle biliniyordu ve bu sergisi Paris’te Çağdaş Arap Dünyası Fotoğrafçıları Bienali’nde gösterilmişti. Sanatçı 2010’da başladığı bu serisini Fas’taki kültürel çeşitlilik nedeniyle hiç sonlanmayacak bir proje olarak tanımlamıştı. Faslıların Araplar içerisindeki en karmaşık ilişkilere sahip toplum olduğunu belirten Alaoui, bu toplumun batıl inançları nedeniyle fotoğrafa bir hayli kaygıyla yaklaştıklarını belirtmişti.

Leila Alaoui The Moroccans serisi için bir röportajında şu ifadeleri kullanmıştı:

“Küreselleşmenin gitgide kültürleri değiştirdiğini hissediyorum. Birçok ülkede ana akım markalar geleneksel kıyafetlerin yerini aldı. Özel günler dışında insanların yöresel kıyafetlerini giydiklerini görmek zorlaştı. Fas’ta birçok görenek hızla değişiyor ve her ne kadar çoğu insan The Moroccans’ı egzotik ve folklorik algılasa da, benim asıl amacım yavaş yavaş yok olan bu kültürel mirası arşivleyecek dokümanlar yaratmak. Bana kalırsa ‘egzotizm’den giderek daha çok etkilenmemizin iki nedeni var; ya bize yabancı geldiği için ya da söz konusu kültürle bağ kurabildiğimiz için.

The Moroccans serisi süregelen bir proje. Ne zaman vaktim olursa Fas’ta önceden ziyaret etmediğim bir bölge belirliyorum ve bir haftalığına mobil stüdyomla yola çıkıyorum. Fas’ta o denli bir kültürel çeşitlilik var ki, bu projenin asla sona ermeyeceğini hissediyorum.”

Leila Alaoui: “Benim gözümde, bu hikâyeler sürekli köklü toplumsal adaletsizliğin hatırlatıcılarıydı.
Leila Alaoui, The Moroccans, 2011
Leila Alaoui, The Moroccans, 2011
Leila Alaoui, The Moroccans, 2014
Leila Alaoui, The Moroccans, 2011
Leila Alaoui, The Moroccans, 2011
Leila Alaoui, The Moroccans, 2011
Leila Alaoui, The Moroccans, 2014
Leila Alaoui, The Moroccans, 2011

Kaynak: theguardian, bonemagazine.com

Rocannon’un Dünyası: Le Guin’den bir efsane

1

Ursula K. Le Guin’in Hainli Döngüsünde yer alan ilk kitaplarından Rocannon’un Dünyası bizi Birlik temsilcisi bir bilim insanı olan Rocannon’un araştırmasına –macerasına- ortak olmaya davet ediyor.

Hikâye, Birlik’e bağlı uzak bir gezegende yaşayan Hallan Leydisi Semley’e odaklanarak başlıyor. Semley’in ata mirası kolyesini arayışı süresince Semley’in dünyasını tanıtıyor Le Guin bizlere: Gdemler, Fianlar, Liular, Olgyiolar gibi birçok insan türünü tanıyoruz Leydi Semley’in seyahatinde. Tanıdıkça da kendimizi Tolkienvari bir dünyanın içinde buluyoruz. Dağ cüceleriyle, tepe cüceleriyle, uzun boylu insanlarıyla, grifonlarıyla her köşesi fantastik öğelerle çevrili bir dünyayı önümüze seriyor Le Guin.

Semley ile olan girişten sonra dikkatimizi Rocannon ve onun macerasına çeviriyoruz. Fantastik dünyanın bir bilim kurgu anlatısına dönüşmesi de bu aşamadan sonra başlıyor. Tespit edilmemiş türleri tespit ve araştırma için Semley’in dünyasına gelen Rocannon, hayatı boyunca bir defa karşılaştığı Semley’i de görmek için Hallan Lortluğu’na gelir. Gezegenin keşfedilmeyi bekleyen bir türünü araştırmak için gelen araştırma ekibi ise uzay gemileri ile gezegenin diğer tarafına seyahat ederler. Araştırma gemisine ve arkadaşlarına bir daha ulaşamayacak olan Rocannon mahsur kaldığı dünyanın kaderini ellerinde tutan yegane kişi olarak umutsuz bir maceraya atılacaktır. Semley’in seyahati ile ön girişini yaptığımız dünyayı Rocannon’un macerası ile derinlemesine görme imkânı buluyoruz.

Ursula K. Le Guin işin içinde olunca bir hikâyeyi sadece bir hikâye olarak ele alamıyoruz elbette. Anarşist öğelere çok değinmese de Rocannon’un Dünyası tam bir Taoizm örneği olarak ele alınabilir.

Zayıflığın güç, eylemsizliğin başarmanın yolu olduğunu Rocannon’un hikâyesi üzerinden sunarken, eyleminse her zaman doğru yol olmadığını Semley’in arayışı ile anlatmaya çalışıyor yazar. Güç ve şiddetin değil dinginliğin kazançlı olduğunu gene nakış gibi işlemiş Le Guin. Birlik’in dünyaları silahlandırma ve toplumların teknolojik evrimlerine müdahalesinin sonuçlarına Taoist felsefe açısından bakacak olursak sanırım şiddetsizliğin çözüm olması gerektiğini daha net söyleyebiliriz.

Bir hikâyeyi hiçbir zaman tek yönlü almayan yazar etkinin ve tepkinin doğruluğunu bizlere sorgulatıyor. Beğeneceğinizi umduğum bu kitabı tercih edecek okurlara şimdiden iyi okumalar dilerim.

TUFFEST’ten açılış filmi sürprizi: “Dangal”

1

Dünya’nın beklediği Dangal filmi ilk kez Türkiye’de Trabzon’da gösterilecek. Hindistan ve Çin’de en çok izlenen yabancı film olarak sinema tarihine geçen Dangal, Türkiye’de 18 Nisan vizyon öncesi Trabzon Uluslararası Film Festivali (TUFFEST) kapsamında Zagnos vadisinde yazlık sinema olarak halka açık ücretsiz olarak gösterime sunulacak.

Danışma Kurulu Başkanı Asım AYKAN ve Festival Yürütme ve Denetleme Kurulu Başkanı Dursun ÇAĞLAYAN “Trabzon için her fedakârlığa hazırız. Çalışma arkadaşlarımızla birlikte Trabzon’da ilk kez yapılacak olan film festivalinin açılış filmi de ilk olmalıydı diye düşündük. Dünyada gişe rakorları kıran ve ülkemizde de 18 Ağustos’ta vizyona girecek olan Dangal filminin ilk Türkiye prömiyerini Trabzon’da yapıyor olmaktan mutluyuz. Film Trabzon halkını kucaklayacaktır.” açıklamalarında bulundular.

Dangal filmi…

2010 Olimpiyat Oyunları… Hindistan, tarihi boyunca güreş dalında hiç altın madalya kazanmamıştı. O yıl yarışa 22 yaşındaki GeetaPhogat katıldı. Olimpiyatlara Hindistan’ı temsilen katılan ilk kadın güreşçi olan Geeta, aslında hiç “profesyonel” güreş eğitimi almamıştı. Onu, genç yaştan itibaren kendisi de güreşçi olan babası yetiştirmişti. Ama Geeta, tüm engelleri aşarak Hindistan’a güreş dalında altın madalya getiren ilk sporcusu olmayı başararak tarihe geçti. 2014 yılında yapılan bir sonraki Olimpiyat oyunlarında ise Geeta’nın kız kardeşi BabitaKumari, ülkeye bir altın madalya daha kazandırdı! Azim, kararlılık, tutku ve mücadele dolu bu ilham veren başarı öyküsü, AamirKhan’ın yapımcılığı ve oyunculuğuyla tüm dünyanın konuştuğu bir filme konu oldu. Gösterildiği her ülkede büyük övgüler alan DANGAL, şimdi de Trabzon’da izleyicilerle buluşuyor!

Bunları Biliyor Muydunuz?

  • “Dangal”, Hindistan’da güreş müsabakalarına verilen isim.
  • Çekimlerden önce 28 kilo alan Aamir Khan, karakterin gençliğini canlandırmak için daha sonra 20 haftada 25 kilo verdi.
  • Geeta ve Babita rolleri için Aamir Khan ve yönetmen Nitesh Tiwari, 3000 oyuncuyu sınava soktu.
  • Geetava Babita’yı canlandıran kız oyuncular 6-7 ay boyunca özel güreş eğitimleri aldı.
  • Aamir Khan’ın gerçek hayatta aldığı ve verdiği kilolara benzer olarak kız oyuncular da film için saçlarını kısacık kestirdi.
  • Dangal, sadece Hindistan’da gişe rekortmeni olmakla kalmadı, Çin’de en çok izlenen yabancı film de olmayı başardı.

Tüm dünyada sinemaseverlerin merakla beklediği ve heyecanla izleyeceği Dangal, 16 Ağustos’ta Trabzon Zağnos vadisinde gösterilecek.

Gidince geri dönmek istemeyeceksiniz: Roka

0

Eminim daha önce gittiğiniz hiçbir yere benzemiyor. Roka’yı diğerlerinden ayıran doğaya herhangi bir zarar vermeden hatta son derece uyumlu oldukları duymak, görmek istediğimiz her şeyi barındıran bu ortamda bize de yer vermesi. Bir de gidince dönmek istemeyeceğiniz kendine has büyüsü. Roka Ekolojik Pansiyon’un kendini bu kadar sevdirmesinde çokça emeği olan, ince ince düşünüp, detayları unutmayan ve bizimle sıcacık sohbetini paylaşan Selda Hanım’dan Roka’nın hikâyesini dinledik.

Kısaca bahsetmek gerekirse; Roka Ekolojik Pansiyon Çanakkale’nin pek bilinmeyen Arıklı Köyü’nde sanatla ilgilenen, doğayı seven bir çiftin doğada olmak isteyenlere kapısını açtığı alternatif bir konaklama alanı. Akla gelen tatil biçimlerinden ve seçeneklerinden daha farklı; burada temel olan üretim. Evleri, elektriği, suyu, sebzeleri alışılagelmiş tüketim geleneğinden uzak sağlanıyor ve dahası…

Sorulu cevaplı çok keyifli sohbetimizden merak edenlerine:

Arıklı Köyü’nü neden seçtiniz?

Köyleri az çok biliyorduk fakat burayı bilmiyorduk. Tanıdıklarımız vasıtasıyla eşim Derya bu köyü keşfetti. Köyü çok sevdik ve pansiyonun bulunduğu arsayı aldık.

Pansiyon fikrini nasıl geliştirdiniz?

Arsayı aldıktan sonra kendimiz için taş ev yaptık öncelikle. Fakat burası sanırım konumu ve bahçesi sebebiyle de eşimin aklına pansiyona çevirme fikri geldi. Tabii benim de çok hoşuma gitti ve destekledim. Daha sonra altı tane ağaç ev yapalım diye düşündük. Zamanla ilave ettiğimiz şeyler de oldu bakalım bundan sonrası nasıl gelişecek…

Pansiyondan önce ekolojiyle ilgileniyor muydunuz?

Daha önce böyle bir uğraşımız yoktu, zaten İstanbul’da oturuyoruz. Orda çok da mümkün olmazdı. Burayı almamızla birlikte gelişti fikir de. Güneş enerjisiyle elektriği ve sıcak suyu kullanıyoruz, suyumuz da doğal yollardan dereden geliyor.

Roka’yı ekolojik pansiyon yapan özelliği nedir?

Ekolojik olmasının sebebi çevreye zarar vermeyecek, doğası bozulmayacak bir şekilde olmasını istedik ve o şekilde yaptık. Bir de kendi enerjisini kendisinin üretmesi, elektriğiyle, suyuyla, bahçesiyle daha sürdürülebilir enerji kaynaklarının olması fikrimizi kuvvetlendirdi. Biz de bu şekilde geliştirdik ve geliştirmeye devam ediyoruz; bahçeyi ekiyoruz, doğaya saygılı olmaya önem veriyoruz.

 

Burayı dönüştürürken esinlendiğiniz bir yer veya birileri oldu mu?

Eşim aslında çok araştırdı, benden daha çok araştırdı ve hala araştırıyor. Ama örnek aldığımız bir yapılanma veya birileri olmadı. Zaten pansiyonun konumu bu fikre çok uygundu. Gelecekte ne olur bilemiyorum ama daha fazla bir şeyler katabiliriz diye düşünüyorum.

Siz ekolojik pansiyon fikrini gerçekleştirdikten sonra sizden destek isteyenler ya da nasıl bir yol izlediğinizi soranlar oldu mu?

Herkesten güzel tepkiler aldık; “Bizim de böyle bir fikrimiz vardı, Hayalimiz de böyle bir yer yapmak vardı.” gibi. Ama gerçekleştirmek için destek isteyen henüz olmadı.

Pansiyon içinde tarımsal üretim yapıyor musunuz?

Pansiyon içinde tarım yapmak için çok fazla bir alanımız yok ama günlük kullanabileceğimiz sebzemizi elde edebiliyoruz. Birkaç tane meyve ağacımız da var. Mevsim sebzelerimizi yetiştiriyoruz, misafirlerimize yetecek kadar üretimimiz var.

Sizce insanlar Roka’ya neden gelmeliler?

Her şeyden önce doğası çok güzel; kafa dinlemek için. Şehrin gürültüsünden kaçmak, doğayla başbaşa kalmak isteyenler tercih ediyor çoğunlukla zaten. Gelenler hep memnun kaldılar ve çok güzel geri dönüşler aldık.

Nasıl ulaşılır?

Roka Ekolojik Pansiyon’a gitmek isteyenler, pansiyonu aradığınızda size detaylı tarif edeceklerdir. Şayet köye ulaşmaya imkanınız yok ise yine iletişime geçtiğinizde sizi alacak ve ulaştıracaklardır.

“Ne yiyeceğiz?” diye düşünenler?

Vildan Hanım ve Halis Bey çok lezzetli kahvaltılar ve yemekler hazırlıyorlar. Vegan ve vejeteryan misafirlerini de beklediklerini, geçmişte de ağırladıklarını söylediler.

Ne zaman gidilir?

Ne zaman gidilir, havalar soğuyacak diye düşünmeyin! Çünkü Roka Ekolojik Pansiyon bu sene kış mevsiminde de misafirlerini bekleyecek. Dışarıda hava buz gibiyken belki de kar yağıyorken içerde sobanızın başında, hepsi farklı sebze isimlerinden oluşan ağaç evinizde ısınabilirsiniz. Dilerseniz kışa daha çok var deyip bu güzel güneşli günlerde de Roka’ya gitmek isteyebilirsiniz. Fakat dönmek istemeyeceksiniz!

Daha fazla bilgli için tıklayınız.