WIN/Gallup International’ın yürüttüğü araştırmaya göre 68 ülkede 66 binden fazla kişiyle yapılan araştırma, bu ülkelerdeki ateistlerin oranının yanı sıra insanların tanrıya, ölümden sonra yaşama, ruhun, cennet ve cehennemin varlığına olan inançlarını da istatistiklerle bize sunuyor.
WIN/Gallup International’ın yaptığı araştırmaya göre, Çin dünyanın dine en az bağlı ülkesi. Ülkenin yalnızca yüzde 9’u kendini dindar olarak tanımlarken, yüzde 67’si kendini ateist olarak tanımlıyor. Yüzde 67’lik bu oran, başka ülkelerin oranlarının iki katından bile fazla.
68 ülkede 66 binden fazla kişiyle yapılan bu araştırmanın sonuçları, Çin’in yüzde 23’ünün dindar olmadığını ortaya koyuyor. Bu sonuçlar, ülke içindeki dine karşı tutumla da paralellik gösteriyor. Örneğin geçen sene yürürlüğe giren yasaya göre, ebeveynlerin çocuklarını tutucu dini inançlara teşvik etmemeleri ve onları spesifik şekilde giydirmemeleri gerekiyor. Yeni düzenlemeler de okullarda dine dayalı her türlü faaliyeti yasaklamıştır.
Çin’i İsveç, Çek Cumhuriyeti ve Birleşik Krallık izliyor. İsveç’te insanların yüzde 18’i kendini ateist olarak tanımlarken, yüzde 55’i de dindar olmadığını söylüyor. Çek Cumhuriyeti’nde insanların yüzde 25’i kendini ateist olarak tanımlarken ve yüzde 47’si ise dindar olmadığını söylüyor. Birleşik Krallık’ta insanların yüzde 11’i kendini ateist olarak tanımlarken, %58’i de dindar olmadığını söylüyor.
Ancak yine de büyük dindar kesimlerin yaşadığı ülkeler de var. Dünya çapında ankete katılanların yüzde 62’si kendini dindar olarak tanımlıyor. Ülkelere bakacak olursak, dindarlık oranları; Tayland’da yüzde 98, Nijerya’da yüzde 97, Kosova’da, Hindistan’da, Fildişi Sahilleri’nde Gana’da ve Papua Yeni Gine’de yüzde 94. Bu oranlarla dünyanın en dindar ülkeleri konumundalar. Türkiye için bu oran yüzde 74. Tayland’da insanların sadece yüzde 1’i ve Hindistan’da da sadece yüzde 2’si kendini ateist olarak tanımlıyor.
Araştırma aynı zamanda insanların kendini spesifik bir dinin üyesi olarak görmeseler de, farklı inançları olduğunu gösteriyor. Dünya çapında ankete katılanların yüzde 74’ü insanların ruhu olduğuna ve yüzde 54’ü de ölüm sonrası yaşama inandıklarını söylüyor. Aynı zamanda cennet (%56) ve cehennem (%54) düşüncesine de yaygın bir inanç var. Endonezya, Gana, Nijerya, Kosova ve Azerbaycan’da ankete katılanların yüzde 100’ü Allah’a inandıklarını söylüyor; bu oran Çin’de yüzde 16, İsveç’te yüzde 22 ve Japonya’da yüzde 29.
İnançlar farklı yaş ve sosyal gruplar arasında da farklılık gösteriyor ve sonuçlar, inançların yaşa bağlı olarak azaldığını gösteriyor. 18-24 yaş arasındakilerin yüzde 74’ü tanrıya inanırken, 65 yaş ve üstü kişilerin yüzde 67’si tanrıya inandığını söylüyor. Benzer bir şekilde, ankete katılan gençlerin yüzde 60’ı ölüm sonrası yaşama inandıklarını belirtirken, bu oran 65 yaş ve üzeri insanlar için yüzde 45. Ankete göre, eğitim seviyesi daha düşük kişiler ve daha az para kazananlar, daha yüksek eğitim seviyesine sahip ve daha yüksek kazanç elde eden bireylere göre daha fazla dine bağlı oluyorlar.
Leeds Becket Üniversitesi ve Missouri Üniversitesi akademisyenleri tarafından yürütülen başka bir araştırma, çok dindar ülkelerdeki öğrencilerin matematik ve fen alanlarında daha başarısız olduğunu buldu. Gerekçe olarak da bazı dini inançlar ve matematik/fen içeriği arasındaki uyumsuzluğu gösteriyorlar.
Türkiyeiçin oranlar ise şöyle: Yüzde 74 kendini dindar olarak tanımlıyor, yüzde 12’si dindar olmadığını söylüyor, yüzde 6’sı ateist olduğunu söylüyor ve yüzde 8’i de bilmiyor/cevap vermiyor. Ayrıca yüzde 95’i Allah’a, yüzde 78’i ölüm sonrası yaşama, yüzde 91’i insanların ruhu olduğuna, yüzde 88’i cennet ve cehenneme inandığını söylüyor.
Bugün Dünya Limit Aşımı Günü. Doğanın 2017 için bize sunduğu kaynakları 2 Ağustos itibarıyla tükettik. Yılın geri kalanını bir sonraki yıldan ödünç alarak geçireceğiz.
Küresel Ayak izi Ağı’na (Global Footprint Network) göre “Dünya Limit Aşımı Günü”, insanlığın doğa üzerindeki yıllık talebinin, dünyanın bir yılda sağlayabileceği kapasiteyi aştığı gün olarak tanımlanıyor. 1997 yılında Eylül ayına denk gelen limit aşımı günü, bu yıl şimdiye kadarki en erken tarihini gördü: 2 Ağustos.
İnsan aktivitelerinin doğa ve doğal kaynaklar üzerindeki eşi görülmemiş baskısını sembolize eden tarih, ekolojik ayak izi kavramını da yeniden gündeme getiriyor. Tükettiğimiz kaynakları üretmek ve yarattığımız atığı bertaraf etmek için gereken toprak ve su alanını işaret eden ekolojik ayak izimiz büyüdükçe limiti daha erken aşıyoruz.
İnsan nüfusu, kaynak talebi ve ekonomiler büyürken dünyamızın büyüklüğü ve kaynak miktarı değişmiyor. Limit aşımı, yıllık faizle geçinmek yerine bankadaki ana parayı harcamak veya kredi kartı borcunu ödeyememek gibi tercüme edilebilir. Bugün tüm insanlığın talebini karşılayacak tahmini doğal kaynak ihtiyacı için 1,7 Dünya gerekiyor. Özellikle gelişmiş ülkeler sanki birden çok dünyamız varmış gibi yaşıyor.
Türkiye 1,5 Dünya varmış gibi yaşıyordu, şimdi 1,9!
Ekolojik sınırları aştığımız her yıl ekosistemlerin tamamen çökme ihtimalini daha öne çekiyoruz. Denizler ve ormanların emebileceğinden daha fazla karbondioksit üretiyor, balık stoklarını daha kendilerini yenilemeden tüketiyor, ağaçları yeniden büyümelerine izin vermeden kesiyoruz. Dünya talebimize kaynak yetiştiremiyor.
2012 yılında Türkiye’nin 1,5 Dünya varmış gibi yaşadığına dikkat çeken Pasinli, “O yılki verilere göre dünyadaki herkes bir Türkiyeli gibi tüketse 2030’da iki gezegene ihtiyaç duyulacaktı. Küresel Ayak İzi Ağı’nın 2017 verilerine göre, Türkiye artık 1,88 Dünya varmış gibi yaşıyor. Dünya Limit Aşımı Günü, iklim değişikliğini durdurmak, ormanlarımızı, denizlerimizi, tatlı su kaynaklarımızı ve canlı yaşamını korumak için bireysel, ulusal ve küresel düzeyde ne kadar acil harekete geçmemiz gerektiğini hatırlatan bir çalar saat” diye sözlerine devam etti.
Pasinli, “Yalnızca bir dünyamız var. Onun çizdiği sınırlar içinde yaşamayı öğrenmezsek, bu gezegen bizim için yaşanılabilir bir yer olmaktan çıkacak. Tüketim biçimlerimizi değiştirmeli, sürdürülebilir üretim şekillerini benimsemeli, fosil yakıtlara bağımlılığımızı aşamalı olarak azaltmalı, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmeli, kısaca dünyamızı insanlık için yaşanabilir bir yer haline getirmek için canla başla çalışmalıyız. WWF-Türkiye, ekolojikayakizim.org adresinden herkesi kendi ayak izini hesaplamaya davet ediyor ve ayak izini küçültmek için kişiye özel önerilerde bulunuyor” dedi ve değişimi nasıl hızlandıracağımıza dair ipuçları verdi.
Gidişatı tersine çevirebiliriz
Aslı Pasinli, “Bu gidişatı durdurabiliriz. Limit aşımını her yıl sadece 4,5 gün ileriye atmayı başarabilirsek 2050’de tek bir gezegenin sağladığı kaynaklar bize yetebilecek. Örneğin dünyadaki gıda atığını yüzde 50 azaltabilirsek Limit Aşımı Günü’nü 11 gün ileriye atabiliriz. Küresel karbon ayak izimizi yüzde 50 azaltabilirsek Limit Aşımı tarihini 89 gün ileriye atabiliriz. Bu gidişatı tersine çevirmek mümkün. Yeter ki birlikte hareket edelim” diyerek sözlerini tamamladı.
Spotify ve doktorlar için bilgi paylaşımı uygulaması olan Figure 1’in, Türkiye’nin de aralarında olduğu ülkelerde yaptırdığı araştırmaya göre; cerrahlar ameliyat sırasında en çok rock müzik dinliyor. Araştırma, cerrahların yüzde 90’ının ameliyathanede müzik dinlemeyi tercih ettiğini ortaya koyuyor. Hastaların uyanık olduğu ameliyatlarda, hastalar da istek şarkı isteyebiliyor.
Spotify ve Figure 1 tarafından Türkiye’nin de dahil olduğu 50 ülkeden cerrahlarla yürütülen araştırmaya göre rock, yüzde 49 ile cerrahların operasyon sırasında en çok dinledikleri müzik türü. Rock’ı, yüzde 48 ile pop, yüzde 43 ile klasik müzik, yüzde 24 ile caz, yüzde 21 ile R&B takip ediyor.
Bilgi paylaşımı sağlık uygulaması üzerinden yürütülen araştırmaya göre, cerrahların ve cerrahi alanında çalışan personelin neredeyse tamamı (yüzde 90) ameliyathanede müzik dinliyor, yüzde 89’u ise müziği, albümler yerine çalma listeleri üzerinden dinlemeyi tercih ediyor. Doktorların neredeyse 3’te 1’inin (yüzde 31) sırayla dinledikleri 5’ten fazla çalma listesi bulunuyor.
Araştırmaya katılan doktorlar, müziğin ameliyathanede onları sakinleştirdiğini ve rahatlattığını, ruh hallerine iyi geldiğini, odaklanmalarını sağladığını ve sessiz anlarda tansiyonu düşürdüğünü ifade etmiş. Araştırmaya katılan cerrahlardan biri görüşlerini şöyle belirtmiş: “Müzik, sinirleri yatıştırıyor ve ameliyat ekibinin moralini yükseltiyor”. Bir diğer doktor ise “Müzik bazı anlar ameliyathane ortamının daha sakin ve koordine olmasını sağlıyor; bazı anlarda ise ortamın temposunu artırıyor” demiş.
Ameliyathanelerdeki müzik seçimi sadece medikal ekibe ait değil. Bazı cerrahlar istek şarkı aldıklarını da belirtiyor. Eğer hasta uyanıksa, onun da söz hakkı oluyor. Araştırmaya katılan bir doktor “Hastaların uyanık olduğu sezeryan ameliyatları yapıyoruz. Eğer hastaların bir tercihi olursa onların istedikleri müzikle ilerliyoruz. Eğer bir tercihleri yoksa, eski TV programlarından ya da eski parçalardan eğlenceli şarkılar çalıyoruz” diyor.
Bu arada tabii, ameliyatın en yoğun veya stresli anlarında, müzik bangır bangır da açık olmuyor. Araştırmaya katılanlar, ameliyat sırasında kritik noktalarda ya da bir takım komplikasyonlar gelişirse müziğin sesinin kısıldığını belirtiyor.
Araştırmaya katılan cerrahların çalma listelerinde bulunan rock şarkılarının en çok dinlenenleri şu şekilde;
“Rock You Like a Hurricane” – Scorpions
“Sweet Child O’ Mine” – Guns N’ Roses
“Just What the Doctor Ordered” – Ted Nugent
“Break on Through” – The Doors
“Paint it, Black” – The Rolling Stones
“Whole Lotta Love” – Led Zeppelin
“We Will Rock You” – Queen
“Back in Black” – AC/DC
“Cocaine” – Eric Clapton
“The Wind Cries Mary” – Jimi Hendrix
“Should I Stay or Should I Go” – The Clash
“Like a Rolling Stone” – Bob Dylan
“Rebel Rebel” – David Bowie
“Beautiful Day” – U2
“Why Can’t This Be Love” – Van Halen
“Iron Man” – Black Sabbath
“Who Are You” – The Who
“Barracuda” – Heart
“Rock and Roll All Night” – Kiss
“Tom Sawyer” – Rush
“Edge of Seventeen” – Stevie Nicks
“All Right Now” – Free
“Sympathy for the Devil” – The Rolling Stones
“Stairway to Heaven” – Led Zeppelin
“Ace of Spades” – Motörhead
“Nothing Else Matters”- Metallica
“Piece of My Heart” – Janis Joplin
“Under the Bridge” – Red Hot Chili Peppers
“American Woman” – Lenny Kravitz
“Take it on the Run” – REO Speedwagon
“Animal” – Def Leppard
Cerrahların ameliyat sırasında dinledikleri TOP rock şarkılarının çalma listesi için tıklayın.
Alman araba üreticisi Audi, kadınları ikinci el arabalara benzeten yeni reklamıyla Çin sosyal medyasında sert tepki çekti. Bu olayın, Audi’nin en önemli pazarlarından biri olan Çin’deki satışlarını etkileyeceği tahmin ediliyor.
Reklam, bir kır düğününde gelin ve damat evlilik yeminlerini etmek üzereyken başlıyor. Bu sırada damadın annesi töreni aniden bölerek gelini incelemeye başlıyor. Gelinin burnunu ve kulağını çektikten sonra ise dişlerini inceliyor. Bu denetlemeden sonra damadın annesi tatmin olmuş bir ifadeyle yerine doğru ilerlerken “her şey tamam” hareketi yapıyor ve çift rahat bir nefes alıyor. Fakat tüm bunlar yetmezmiş gibi damadın annesi bakışlarını bu sefer gelinin göğsüne dikiyor ve gelin endişeyle göğüslerini elleriyle kapatmaya çalışıyor.
Bir sonraki sahnede, kırmızı bir Audi otomobil boş bir yolda ilerlerken arkadan gelen bir erkek sesi “Önemli bir karar dikkatle alınmalıdır” diyor. Reklamın sonunda izleyiciler “Audi tarafından onaylanmış” ikinci el araçlar satan bir web sayfasını ziyaret etmeye teşvik edilirken, yine aynı erkek sesi “Sadece resmi bir belgeyle içiniz rahat eder” diyor.
Reklam, Çin’in Twitter’ı olarak tabir edilen Weibo’da yarım milyondan fazla paylaşılarak sosyal medyada büyük yankı uyandırdı ve birçok kullanıcı tarafından “cinsiyetçi” ve “uygunsuz” olarak nitelendirildi. Reklamın yayından kaldırılması yönündeki taleplerin yanı sıra Audi araçlarını boykot çağrısı da yapılıyor.
Audi sözcüsü Moritz Drechsel, geçtiğimiz günlerde The Washington Post’a yaptığı açıklamada reklamın Audi’nin Çin’deki partneri FAW-Volkswagen Automotive tarafından Çin araç pazarına özel olarak hazırlandığını ve şirketin bu reklamdan dolayı “derin bir üzüntü” duyduğunu söyledi. “Bu reklam şirketimizin değerleriyle hiçbir şekilde örtüşmemektedir. Partner şirketimizin ilgili departmanı gelecekte benzer olayların tekrarlanmaması için kontrol ve koordinasyon süreçleriyle ilgili geniş çaplı bir araştırma başlatmıştır” diyerek reklamın yayından kaldırıldığını duydurdu.
Bu tartışma Audi’nin zor zamanlarına denk geldi. Audi 2016’ya kadar Çin’deki araç satışlarında zirvede olsa da, markanın Alman rakipleri BMW ve Mercedes-Benz, dünyanın en büyük araç pazarı olan Çin’de bu yıl Audi’den daha fazla araç satmakta kararlı görünüyor.
Çevresinde sıkıcı bulunan insanların çoğu, günlük hayatta etrafındakiler tarafından fark edilen davranışları sıkça tekrarlıyor. Bir süredir sadece internet üzerinden yayın yapan İngiliz Independent gazetesi, sıkıcı görülen insanların 15 özelliğini inceledi:
1- Dengeli sohbetler gerçekleştiremezler
Sıkıcı olarak görülen insanlar sohbetlerinde genellikle dinlemeyle konuşma arasında bir denge tutturamazlar. Ya çok konuşup karşı tarafı az dinlerler, ya da az konuşup veya hiç konuşmayıp sadece karşı tarafı dinlerler.
2- Karşısındaki kişinin beden dilini önemsemezler
Sıkıcı insanlar sohbet sırasında karşısında bulunan kişinin beden diline önem vermezler. Sıkıcı insanlar konuşmaları sırasında, karşısında bulunan kişinin nezaketen kafa salladığını ve onu dinlendiğini anlamazlar.
3- Diğer insanları güldürmezler
Mizahın bilişsel esneklik gösterdiğini belirten uzmanlar, bunun bir olayı farklı bakış açılarıyla değerlendirme yeteneği olduğunu açıklıyor. Sıkıcı insanların bu özellikten yoksun olduğu iddia ediliyor.
4- Sohbet sırasında söyleyecek bir şey bulamazlar
Sıkıcı insanların ortak özelliklerinden biri aşırı tedbirli olmalarıdır. Sohbet sırasında fazla konuşmayan sıkıcı insanlar, kendilerine gelen sorulara da, “Bilmiyorum, sanırım öyledir” gibi cümlelerle cevap verir.
5- Her zaman aynı şeyleri yaparlar
İş çıkışlarında ve haftasonlarında aynı rutini tutturan insanlar, “sıkıcı insan” kategorisine giriyor. Yeniliğin insanları daha mutlu etme ihtimali nedeniyle, insanlar sürekli aynı şeyleri yapmaktansa farklı aktivitelere yönelerek daha mutlu olabiliyor.
6- Kendi fikirleri yoktur
Etrafındaki dünyayı eleştirel düşünmeyen insanların sohbetlerde fazla konuşmadığı ortaya çıkıyor. Uzmanlar bu tarz insanların genel olarak sınırlı bir bakış açısıyla olaylarla yaklaştığını açıklıyor.
7- İyi hikaye anlatamazlar
İlgi çeken insanların, eğlenceli hikayeler anlatabildiği ortaya çıkıyor. 2016’da yapılan bir araştırmada, kadınların iyi hikaye anlatabilen erkekleri daha cazip bulduğu belirtiliyor.
8- Yeni bir şeyler sunamazlar
İnsan beyni üzerine yapılan araştırmalara göre beyin daima yenilik arar. Eğer sohbetlerde karşıdaki tarafa yeni bir şeyler sunularak harekete geçirilmezse, karşıdaki kişi bir süre sonra sıkılacaktır. Sıkıcı insanların genel olarak bunu başaramadığı ve sohbetlerinde yenilik katamadığı görülmektedir.
9- Olaylara karşı tarafın bakış açısıyla bakamazlar
Duygusal zekaları düşük olan sıkıcı insanlar, sohbetin karşı taraftaki kişi için nasıl geçtiğini anlayamazlar. Kendilerini başkalarının yerine koyamadıkları için de sohbet edilmek istenmezler.
10- Sohbete başkalarını dahil etmezler
Sıkıcı insanlar konuşmalarında sadece kendi problemlerinden bahsederek, aşırı detay vererek, sohbete başkalarının girmesine de engel olurlar.
11- Doğaçlama sohbet yapamazlar
Sıkıcı insanlar genel olarak, konuşmaları için hazırlanmış belli bir metine sadık kalırlar ve bundan ayrılamazlar. Uzmanlar iyi sohbet edebilen kişilerin konuşmalar tıkandığından sözü karşı tarafa atarak sohbeti kurtardığını belirtiyor.
12- Ses tonları monotondur
Monoton ses tonuyla konuşan bir kişi “sıkıcı” kategorisine giriyor. Monoton bir ses tonuyla konuşan insanların ne zaman sinirlendiği ya da heyecanlandığı anlaşılamaz.
13- Sürekli olumsuz düşünürler
Uzmanlar, olaylara sürekli olumsuz tarafından yaklaşan kişilerin sıkıcı olduğunu ve bu kişilerin mağdur zihniyetiyle yaşadığını belirtiyor.
14- Kendilerini tekrar ederler
Aynı hikayeyi defalarca tekrarlayan kişilerin sıkıcı olduğu belirtiliyor. Bu kişilerin ayrıca konuşurken de aynı kelimeleri tekrarlaması da onları son derece sıkıcı kılıyor.
15- Daima sıkılırlar
Sıkıntının iki yönlü olduğu belirtiliyor. Sıkıldığını belirten insanları dinleyen kişilerin de sıkıldığı belirtiliyor. Bu nedenle de sıkıcı insanların, diğer insanların heyecanını düşürdüğü ortaya çıkıyor.
Ürdün’de “namus” bahanesiyle işlenen kadın cinayetlerinde ceza indiriminin kaldırılmasına yönelik yasa değişikliği parlamentonun alt kanadında kabul edildi.
Ürdün’de kadın cinayetlerinde ceza indirimleri kalkıyor.
Kızkardeşlik Küreseldir Derneği’nin verilerine göre, Ürdün’de 2016’da namus bahanesiyle işlenen cinayetlerde yüzde 53 artış yaşandı ve 26 kadın öldürüldü.
Ürdün parlamentosunun alt kanadında, “namus” gerekçesiyle işlenen cinayetlerde ceza indirimini kaldıran yasa değişikliğini kabul edildi.
Ürdün ceza kanununa göre, eğer bir erkek bir kadın akrabasını “zina yaptığı” gerekçesiyle öldürürse, ceza indirimi uygulanıyor (340. Madde). Katilin “çok öfkeli bir şekilde” cinayeti işlemesi de ayrıca ceza indirimine neden oluyordu (98. Madde).
Hak örgütleri, kadın katillerinin üç ayla en fazla iki yıl arasında değişen cezaların ardından serbest kaldığını söyleyerek bu iki maddenin kaldırılmasını istiyordu.
Kadın cinayetlerinde ceza indirimlerini kaldıran yasa değişikliği parlamentoda onaylandı ancak yürürlüğe girmesi için parlamentonun üst kanadında da kabul edilmesi gerekiyor.
Tecavüzcüyle evlilik yasası da kaldırılacak
Tecavüzcülerin, tecavüz ettikleri kadınla evlendiğinde ceza almamasını sağlayan yasa değişikliği için Ürdün’de Bakanlar Kurulu Nisan ayında harekete geçmişti.
Bu yasanın da bu hafta parlamentoda oylanması bekleniyor.
Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı’nın desteğiyle Kadın Dayanışma Vakfı ve (Kasım 2016’da kapatılan) Muş Kadın Derneği ortaklığıyla Ocak 2015 tarihinden beri sürdürdüğü “Kadın Sığınakları ve Dayanışma Merkezleri Kurultayı’nın Güçlendirilmesi ve Avrupa ve Türkiye’deki Kadın Örgütleri Arasında Ev İçi Şiddete İlişkin İyi Deneyimlerin Paylaşılması Projesi” tamamlandı.
Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın 2,5 yıldır yürüttüğü “Kadın Sığınakları ve Dayanışma Merkezleri Kurultayı’nın Güçlendirilmesi ve Avrupa ve Türkiye’deki Kadın Örgütleri Arasında Ev İçi Şiddete İlişkin İyi Deneyimlerin Paylaşılması Projesi” tamamlandı.
Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı’nın desteğiyle, Kadın Dayanışma Vakfı ve (Kasım 2016’da kapatılan) Muş Kadın Derneği ortaklığıyla Ocak 2015 tarihinden beri sürdürdüğü “Kadın Sığınakları ve Dayanışma Merkezleri Kurultayı’nın Güçlendirilmesi ve Avrupa ve Türkiye’deki Kadın Örgütleri Arasında Ev İçi Şiddete İlişkin İyi Deneyimlerin Paylaşılması Projesi” tamamlandı. Perşembe günü düzenlenen kapanış kokteylinde projenin hedefleri, etkinlikleri, yayınları ve sonuçları paylaşıldı.
Proje,
-Kadın sığınakları ve kadın dayanışma merkezlerinin kapasitesinin artmasına destek olmak,
-Türkiye ve Avrupa’daki bağımsız kadın örgütleri arasında iyi uygulamaların paylaşımını mümkün kılmak,
-Merkezi ve yerel yönetimlerin, kamu kurumu ve belediye çalışanlarının kadına yönelik şiddete ilişkin farkındalığını artırmak,
-Şiddete maruz kalan kadın ve çocukların uzun dönemli, kaliteli ve bütünsel bir destek alabilmesini sağlamak ve böyle bir destek modelini yaygınlaştırmak için sığınaklar ve danışma merkezleri arasındaki iletişimi güçlendirmek
hedefleriyle yürütüldü. Projenin devam ettiği 2,5 yıl içinde Türkiye’nin pek çok ilinde kadın örgütleriyle işbirliği içinde pek çok etkinlik gerçekleştirildi ve yayın yapıldı.
Kadın Sığınakları ve Da(ya)nışma Merkezleri Kurultayları ve Ara Kurultayları
19 yıldır aralıksız olarak, kadına yönelik şiddet konusunda çalışan kadın örgütleri, kadınlar, kamu kurumları, belediyeler, üniversitelerden kadınların katılımıyla gerçekleşen Kurultaylar, proje desteğiyle çok daha fazla kurumun ve katılımcının dâhil olabileceği şekilde düzenlenerek bu alandaki Türkiye’deki en geniş platform olma özelliğini sürdürdü.
18. Kadın Sığınakları ve Da(ya)nışma Merkezleri Kurultayı, 14-16 Kasım 2015’te Kadın Dayanışma Vakfı ev sahipliğinde Ankara’da düzenlendi. “Erkek Şiddetine Karşı Kadınların Kolektif Gücü: Dayanışma ve Mücadele Alanlarımız” ana başlığı ile gerçekleştirilen Kurultay’a 41 ilden, 60 kadın ve LGBTİ örgütünden, 53 kamu kurumu ve belediyeden toplam 325 kadın katıldı.
19. Kadın Sığınakları ve Da(ya)nışma Merkezleri Kurultayı, 15-17 Ekim 20016’da Adana Kadın Dayanışma Merkezi ve Sığınma Evi Derneği’nin ev sahipliğinde Adana’da düzenlendi. “Kadına Karşı Şiddetle Mücadelede Yerel Yönetim Yaklaşımları, Kadın Örgütleri ile İşbirliği İmkânları” ana başlığıyla gerçekleştirilen Kurultay’a 29 ilden, 68 kadın ve LGBTİ örgütü, 61 kamu kurumu ve belediyeden toplam 330 kadın katıldı.
Kurultaylar Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı yanı sıra Friedrich-Ebert-Stiftung Derneği’nin katkısıyla düzenlendi.
Kurultay bileşeni olan ve kadına yönelik şiddetle mücadele alanında çalışan kadın örgütlerinin katıldığı Kadın Sığınakları ve Da(ya)nışma Merkezleri Ara Kurultayları da yine projenin desteğiyle düzenlendi. 18. Ara Kurultay, 25-27 Mayıs 2015 tarihlerinde, Muş’ta Muş Kadın Derneği ve Muş Kadın Çatısı Derneği işbirliğiyle; 19. Ara Kurultay, 28-30 Mayıs 2016 tarihlerinde Bodrum’da Bodrum Kadın Dayanışma Derneği işbirliğiyle düzenlendi.
Bilgi ve Deneyim Paylaşımı Atölyeleri
Projenin kapsamındaki etkinliklerin bir kısmını kadına yönelik şiddet alanında çalışma yürüten sosyal çalışmacılar, psikologlar ve avukatlarla yapılan deneyim paylaşımları oluşturdu.
14-15 Mayıs 2016 tarihlerinde, Muş’ta sosyal çalışmacılara yönelik atölye çalışması gerçekleştirildi. Atölye, Muş ve çevre illerdeki kadın örgütleri, belediyeler, hastaneler, ŞÖNİM ve sığınak gibi kadına yönelik şiddetle mücadele için destek sunan kurumlardaki gönüllüleri ve çalışanları bir araya getirdi.
Yaşam ve çalışma koşullarının zorluklarına ve tüm olanaksızlıklara rağmen, katılımcıların bulundukları kurumlarda çalışmaların devamlılığı ve kalıcılığı için ne kadar büyük bir çaba, cesaret ve özveri içinde uğraştıklarını görmek tüm katılımcıları heyecanlandırdı ve umutlandırdı.
Psikologlar Atölyesi
“Kadına Yönelik Şiddet ve Ruhsal Çalışma” başlıklı psikologlara yönelik bilgi ve deneyim paylaşım atölyesi 1-2 Ekim 2016 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirildi. İzmir, Mardin, Ankara, Van, Kocaeli, Mersin, Fethiye ve İstanbul’da devlet kurumları ve danışma/dayanışma merkezlerinde şiddete maruz kalan kadınlara ruhsal destek veren psikologların katıldığı iki günlük atölyede feminist perspektiften psikoloji bilgisi, sosyal çalışma ilkeleri ve uygulamaları paylaşıldı, tartışıldı.
14-15 Ocak 2017 tarihlerinde Ankara’da ”Kadına Yönelik Şiddet Alanında Çalışan Avukatlara Yönelik Bilgi ve Deneyim Paylaşım Atölyesi” düzenlendi. Atölye çalışması, Adana, Ankara, Antalya, Bursa, Çanakkale, Diyarbakır, Eskişehir, İstanbul, İzmir, Urfa ve Van’da, kadına yönelik şiddet konusunda çeşitli kurum ve merkezlerde çalışırken aynı zamanda kadın örgütlerine de gönüllü olarak destek vermekte olan avukatların katılımıyla ve kadına yönelik şiddete karşı mücadelenin güçlendirilmesine katkıda bulunması amacıyla gerçekleştirildi.
Avukatlar Atölyesi
Proje süresince ayrıca Mor Çatı gönüllülerinin yanı sıra, Kurultay bileşeni örgütlerin gönüllülerine yönelik atölye çalışmaları da düzenlendi. 2,5 yıl boyunca düzenlenen tüm bu atölye çalışmalarında bir araya gelen kadınlar, birbirlerinden haberdar olmanın ve temas sağlamanın ne kadar iyileştirici, onarıcı ve güçlendirici olduğunu deneyimlediler.
2010’larda Erkek Şiddetine Karşı Kadın Sığınakları ve Dayanışma Politikaları: Türkiye’den ve Avrupa’dan Deneyim Paylaşımları Uluslararası Konferansı
26-27 Şubat 2016 tarihlerinde, Kadir Has Üniversitesi’nde düzenlenen “2010’larda Erkek Şiddetine Karşı Kadın Sığınakları ve Dayanışma Politikaları: Türkiye’den ve Avrupa’dan Deneyim Paylaşımları” başlıklı uluslararası konferansa, 11 ülkeden, 40 Kadın ve LGBTİ örgütünden 200 kişi katıldı. Konferansta Türkiye, Avusturya, Almanya, Hollanda, İngiltere, İspanya, İsveç, Bulgaristan, Polonya ve Macaristan deneyimleri paylaşıldı.
Konferans Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı yanı sıra Heinrich Böll Stiftung Derneği, Sivil Toplum Kuruluşları İçin Destek (TACSO) ve Kadir Has Üniversitesi’nin katkısıyla düzenlendi.
Konferansın Türkçe-İngilizce kitabı ve videoları hazırlanarak www.morcati.org.tr adresinde paylaşıldı.
Yurt Dışı Saha Ziyaretleri: Almanya, Avusturya, İsveç
Mor Çatı gönüllüleri 19-21 Ekim tarihleri arasında Berlin’de gerçekleşen 18. WAVE (Women Against Violence Europe Network- Avrupa Şiddete Karşı Kadınlar Ağı ) Konferansı’nda Türkiye’deki güncel deneyim ve Mor Çatı faaliyetlerine ilişkin sunumlar yapıldı. Yine bu kapsamda Berlin’de 2. Otonom Kadın Sığınağı (2 Autonomes Frauenhaus Berlin ), Papatya Göçmen Kökenli Genç Kızlar için Anonim Kriz Evi (Papatya anonyme Kriseneinrichtung für Mä dchen und junge Frauen mit Migrationshintergrund ), Bora Kadın Sığınağı (Bora Frauenprojekte) ziyaret edildi ve çalışanlarıyla görüşerek bilgi alındı.
15-21 Ocak 2017 tarihleri arasında ise, Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, Kadın Dayanışma Vakfı, Ankara Yenimahalle Belediyesi, İstanbul Beşiktaş, Kadıköy ve Şişli Belediyelerinin katılımı ile İsveç ve Avusturya’da sığınak, dayanışma merkezi, acil telefon hattı yürüten kadın örgütleri ve kamu kuruluşlarına deneyim paylaşımı amacıyla ziyaretler gerçekleştirildi.
İsveç, Stockholm’de Tüm Kadınların Evi (Alla Kvinnors Hus ), Kadınlar Ağı (Kvinnors Nätverk), Origo, İsveç Ulusal Kadın Sığınakları Organizasyonu (Roks) ile Avusturya, Viyana’da Viyana Kadın Sığınakları Derneği (Frauenhäuser Wien), Viyana Aile İçi Şiddete Karşı Müdahale Merkezi (Interventionsstelle gegen Gewalt in der Familie ), Viyana Belediyesi Kadınların Teşviki ve Kadın İşlerinin Koordinasyonu Dairesi (Frauenförderung und Koordinierung von Frauenangelegenheiten) ziyaret edilerek hem kurumların kendi çalışmaları hakkında hem de bu ülkelerdeki kadına yönelik şiddetle mücadele konusundaki uygulamalar, iş birliği ve koordinasyon hakkında bilgi alındı.
Yapılan ziyaretlerden yola çıkarak Kadın Yönelik Şiddetle Mücadelede “İyi” Uygulamalar kitabı hazırlandı.
Kamu Kurumu ve Belediye Ziyaretleri
Projenin yürütüldüğü 2,5 yıl içinde İstanbul, Ankara ve Muş’ta 30’un üzerinde kamu kurumu ve belediye ile görüşmeler gerçekleştirilerek kendi çalışmalarımız hakkında bilgi verildi, söz konusu kurumların kadına yönelik şiddetle mücadele alanındaki güncel çalışmaları hakkında bilgi alındı ve bu kurumlarla iletişim sağlandı.
Proje süresi boyunca TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu (KEFEK), Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü (KSGM), Ankara Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü, Muş Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü, Muş İl Milli Eğitim Müdürlüğü, İstanbul İl Nüfus Müdürlüğü, İstanbul İŞKUR Müdürlüğü, İstanbul Şiddet Önleme ve İzleme Merkezi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kadın Koordinasyon Merkezi, Avcılar, Beyoğlu, Beşiktaş, Sarıyer, Şişli, Kadıköy, Kartal, Zeytinburnu, Çankaya ve Mamak Belediyeleri görüşme gerçekleştirilen kurumlardan bazılarıydı.
Bu görüşmeler, kamu kurumları ile sivil toplum arasındaki iletişimin geliştirilmesi yanında, şiddete maruz kalan kadınlar ve çocuklarına yönelik hizmetlere dair güncel bilgilerin derlenebilmesine böylelikle Mor Çatı’ya başvuran kadınların ilgili kurumlara daha doğru şekilde yönlendirilebilmesine de imkân sağladı. Bazı belediyelerle etkin şekilde çalışmalar, atölyeler yapıldı, çalıştaylara katılım sağlandı ve proje süresince İstanbul, Ankara, Antalya, Tekirdağ, İzmir gibi illerde yeni kadın danışma merkezleri açıldı.
Yayınlar
Proje süresince pek çok yayın hazırlandı. Yayınlar kadına yönelik şiddetle mücadelede yetki ve sorumluluğu olan yerel yönetimler, ŞÖNİM’ler gibi kurumların yanı sıra kadın örgütleri, üniversiteler ve çeşitli sivil toplum örgütlerine de ulaştırıldı ve Mor Çatı web sitesinde paylaşıldı. Proje kapsamında yapılan tüm yayınlar, [email protected] adresine mail atılarak veya Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı Dayanışma Merkezi’nden temin edilebilir.
Türkiye’de Erkek Şiddetiyle Mücadele Mekanizmaları İzleme Raporu, Mart 2016
Rapor, Türkiye’de kadına yönelik şiddet alanında yürürlükte olan yasaların uygulamasının, kadına yönelik şiddetle mücadelede yetki ve sorumluluğu olan kamu kurumlarının çalışmalarının ve politikalarının bir yıllık izleme ve değerlendirmesini yapmayı hedefliyor.
Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelede Uluslararası Mekanizmalar: Pratik Bilgiler El Kitabı, Ağustos 2016, Temmuz 2017
28 Şubat 2016 tarihinde avukatlara yönelik “Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelede Uluslararası Mekanizmalar” başlıklı atölye gerçekleştirildi. Atölyeye, Türkiye’de kadına yönelik şiddet alanında gerek bireysel, gerekse çeşitli illerde bulunan kadın örgütlerinden gönüllü ve/veya profesyonel çalışan 20 kadın avukat katıldı. Bulgaristan Toplumsal Cinsiyet Araştırmaları Enstitüsü’nden, başta Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) ve tavsiye kararları olmak üzere, uluslararası hukuk alanında stratejik dava planlaması konusunda uzman avukatlardan Albena Kochyeva ve Polonya’da Aile Planlaması Enstitüsü’nde, özellikle kadınların doğurganlık hakları ile ilgili çalışan, Avukat Karolina Wieckiewicz Atölye kolaylaştırıcıları olarak sunumlar gerçekleştirdiler.
Kitap, başta atölyeye katılamayan avukatlar olmak üzere kadına yönelik şiddet alanında çalışan ve mücadele eden herkes için atölye sunumlarını, tartışmalarını, deneyim paylaşımlarını ulaşılabilir kılmak için hazırlandı. Bunun yanı sıra kitap, avukatların takip ettikleri davalarda atıfta bulunabilecekleri uluslararası belgelerin, içtihatların yanı sıra uluslararası hukuk mekanizmalarının usul kurallarına ve uluslararası hukuk mekanizmalarının kullanılmasına ilişkin pratik bilgileri de içeriyor.
Kadın Da(ya)nışma Merkezleri ve Sığınaklar Nasıl Olmalı? Pratik Bilgiler El Kitabı, Temmuz 2017
Kamu kurumlarına, yerel yönetimlere ve kadın örgütlerine bağlı çalışan kadın dayanışma merkezleri ve sığınakların çalışmalarına destek olmak amacıyla hazırlanan el kitabının içeriği, Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın 1990’dan bu yana biriktirdiği dayanışma merkezi ve sığınak çalışması deneyimine dayanıyor.
El kitabında, “Kadın dayanışma merkezi ve sığınak nedir, fiziki koşullar nasıl olmalı, güvenlik ve gizlilik nasıl sağlanmalıdır, kadın dayanışma merkezinde kadınlara verilen destekler nelerdir, sığınakta temel kurallar nelerdir, sığınakta kadınlarla sosyal çalışma, toplu yaşama dair toplantılar ve grup çalışmaları nasıl yapılır, sığınakta çocuk çalışması nasıl yapılır, kadın dayanışma merkezi ve sığınak çalışma yöntem ve ilkeleri nelerdir, kadın dayanışma merkezi ve sığınak çalışanları ve gönüllüleri nasıl desteklenebilir?” gibi soruların yanıtları bulunabilir.
Kadın Yönelik Şiddetle Mücadelede “İyi” Uygulamalar, Temmuz 2017
Şubat 2016’da düzenlenen uluslararası konferansta yapılan sunumlar ile Ekim 2016’da Berlin’de ve Ocak 2017’de İsveç ve Avusturya’da sığınak, dayanışma merkezi, acil telefon hattı yürüten kadın örgütleri, belediyelerin ilgili birimleri ve kamu kuruluşlarına yapılan ziyaretlerden elde edilen bilgi ve deneyimlerin paylaşıldığı kitap hazırlandı. Kitapta söz konusu örgüt ve kurumların bilgi ve deneyimlerine, Kadına Yönelik Şiddet Alanında Çalışan Kadın Örgütleri-Devlet Kurumları Arasındaki İlişki, Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelede Destek Mekanizmaları, Kadın Yönelik Şiddetle Mücadelede Deneyim Paylaşımı ve Farkındalık Artırma, Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelede Araştırma ve Raporlama başlıkları altında ulaşılabiliyor.
2010’larda Erkek Şiddetine Karşı Kadın Sığınakları, Dayanışma Merkezleri ve Dayanışma Politikaları: Türkiye’den ve Avrupa’dan Deneyim Paylaşımları Konferans Kitabı ve Videoları, Temmuz 2017
26-27 Şubat 2016 tarihlerinde Kadir Has Üniversitesi’nde düzenlenen “2010’larda Erkek Şiddetine Karşı Kadın Sığınakları, Dayanışma Merkezleri ve Dayanışma Politikaları: Türkiye’den ve Avrupa’dan Deneyim Paylaşımları” başlıklı uluslararası konferansta yapılan sunumları içeren bir kitap hazırlandı.
Erkek şiddetinden uzak yaşamlar kurabilmemiz için izlenmesi gereken politikalara, yerel ve uluslararası dayanışma ağlarımıza dair Türkiye’nin yanı sıra Avusturya, Almanya, Hollanda, İngiltere, İspanya, İsveç, Bulgaristan, Polonya ve Macaristan deneyimlerinin de bulunabileceği konferans kitabı ve videolarına Mor Çatı web sitesinden ulaşılabilir.
www.siginaksizbirdunya.org web sitesi
Kadın Sığınakları ve Da(ya)nışma Merkezleri Kurultayı’nın resmi web sitesi www.siginaksizbirdunya.org yayına açıldı. 19 yıldır düzenlenmekte olan Kurultay’ın tarihçesi ve sonuç bildirgelerinin Türkçe ve İngilizce olarak bulunabileceği siteden aynı zamanda, kurultay bileşeni olan kadın örgütlerinin bilgileri alınabilir ve etkinlikleri takip edilebilir.
Birçok belediyeye bağlı kadın danışma merkezlerinin ve sığınakların; kadına yönelik şiddet alanında çalışan kadın örgütlerinin kapatılması, bugüne kadar kadına yönelik şiddet alanında birlikte mücadele ettiğimiz arkadaşlarımızın gözaltına alınması ya da tutuklanması, kadınların uzun yıllardır süren mücadeleleri ile kazandığı haklarının ellerinden alınacağı yeni yasaların çıkartılacağı haberleriyle birlikte projemizi yürütmeye devam ettik. Tüm bu koşullar altında yüzlerce kadın birbirine ulaştı, birbiriyle dayanıştı, birlikte güçlendi ve kadına yönelik şiddetle mücadelelerini birlikte büyüttü. Kadınlar kadına yönelik şiddet konusunda farkındalığın artması, tüm kurumların sorumluluklarını yerine getirmesi ve şiddetin sona ermesi için çalışmalarını Türkiye’nin dört bir yanında sürdürdü, sürdürüyor.
Sığınaksız bir dünya için yaşasın feminist mücadelemiz!
Mor Çatı tam 27 yıldır kadınların yanında…
1990 yılında, aile içi şiddete maruz kalan kadınlarla bire bir dayanışma gösterebilmek ve sığınak açmak amacıyla, 1987 yılında gerçekleşen Dayağa Karşı Kampanya’nın örgütlenmesinde yer alan bir grup feminist tarafından kuruldu. 1990 yılından itibaren sürdürülen dayanışma merkezi çalışmasına, 1995 yılında sığınağın açılmasıyla sığınak çalışması da eklendi.
Kurulduğu ilk günden bu yana, şiddetin sorumlusunun, fail olduğunu unutmadan, şiddete maruz kalan kadın ve çocukları yargılamadan dinledi ve ihtiyaç duydukları desteği, kendi imkânları ölçüsünde verdi. Bugüne kadar 36 binden fazla kadın ve çocuğa dayanışma merkezinde sosyal, hukuki ve psikolojik destek verdi. 1000’e yakın kadın ve çocuğa ise sığınak desteği verdi. Bu destekler sayesinde, birçok kadın yaşadığı şiddetin, şiddete maruz kalmasının kendi suçu olmadığının ve şiddetsiz bir hayatı kurabilecek güçte olduğunun farkına vardı.
İzmir’in turistik köyü Şirince’de imar planına aykırı yapıldığı gerekçesiyle aralarında Ali Nesin’in Matematik Köyü’nün de yer aldığı 128 yapı hakkında yıkım kararı verildi.
İzmir’in turistik köyü Şirince’de imar planına aykırı yapıldığı gerekçesiyle aralarında küçük otel, pansiyon ve evlerin de bulunduğu 95 kaçak yapıdan 22’si hakkında yıkım kararı verildi. 3. derece sit alanı olarak kabul edilen Şirince’de imara aykırı olarak yenilenen veya inşa edilen yapılar hakkındaki yıkım kararı 2011’de alınmış ancak tepkiler üzerine yıkım ertelenmişti.
Şirince’de ilk etapta 3 kişiye ait yapılarda yarın 09.00’da yıkım başlatılacağına dair tebligat geçen hafta ulaştı. Şirince’de bu durumda 128 civarı yapı bulunduğu belirtilirken daha önce yıkım kararı verilen evler arasında Nişanyan Evleri ve Sevan Nişanyan ile Ali Nesin’in kurucusu olduğu Nesin Vakfı’na ait Matematik Köy ile Tiyatro Medresesi de bulunuyordu.
Banu Şen’in Hürriyet’te yer alan haberine göre, İzmir’in Selçuk ilçesinde bağlı Şirince köyü barındırdığı doğal değerlerden dolayı 1986’da “doğal sit alanı”, 1997 yılında ise “üçüncü dereceden doğal sit alanı” ilan edilmişti. Bu tarihten sonra yapılan ya da tamir edilen evler kaçak sayıldı. İl Özel İdaresi Encümeni, 2010 ve 2011’de yapıların “sit alanında kaçak olarak inşa edildiği” gerekçesiyle yıkılmasını istemişti. Benzer durumda turistik köyde onlarca yapı olduğu ortaya çıkmıştı. Ancak daha sonra tepkiler ve yapılan görüşmeler sonrası yıkım kararları ertelenmişti.
Ali Nesin: Bize tebligat gelmedi
Gazete Duvar’a konuşan Prof. Dr Ali Nesin, “Bir yıkım kararı mevcut ancak bize Matematik Köyünün yıkımına dair herhangi bir tebligat gelmedi” dedi.
Valilik’le görüşüldü
Geçen hafta kendilerine tebligat ulaştığını belirten 3 kişiden biri olan Tekin Karadağ şunları söyledi:
“Şimdilik 3 kişiye tebligat yapıldı. Ancak bunlarla başlanıp diğerlerinin de yıkılacağını öğrendik. Nişanyan Evleri, Matematik Köy ve çok sayıda tanınmış tesis var. Selçuk Belediyesi İmar ve Şehircilik Müdürlüğü’nden bana ulaşan yazıya göre bu sabah (1 Ağustos) 09.00’da yıkıma gelecekler.
Yıkım gerçekleşecek yerler için valiliğe gidildi. Bu yıkımdan sonra en az 50-60 yapının hepsi yıkılacak diye öğrendik. Bunların çoğu eklenti. Örneğin eski taş eve bir şey eklemiş; teras mesela.. Benim taşınabilir kulübem var. Daha önce izinlerini aldık. Yasal yaptık. ‘İmar yok kaldır’ diyor. 5 yıldır otopark çalıştırıyorum. ‘Bana 15 gün izin verin ben kaldıracağım’ dedim. 4-5 günde ne yapabilirim? Onun için uğraşıyorum. 2011’de büyük tepki vardı durduruldu. Şimdi yine gündeme geldi. 3 tane ile başlanacak. Şirince Çevre ve Doğa Derneği başkanı olarak Valiliğe çözüm önerisi getirdim. ‘Yıkım daha büyük problem yaratır. Uzlaşı yolu getirilip barış haline getirilebilir.
İmar planı askıya çıkmadı insanlar dava açsın davalar bitmeden yıkım kararı geliyor. Bu mevsim tam kazanma zamanı turistler içinde bu kötü imaj bırakır’ dedim.”
Sezon ortası
Terasıyla ilgili yıkım kararı tebliğ edilen Zeytinli Konak Butik Otel sahibi Pınar Kızıl’da tepkisini şöyle dile getirdi:
“Aslında binamız 1980 yılında yapıldı. Buradaki kot farkı hatalı olarak gösterilmiş. Bodrum katını 1 .kat kabul ediyorlar. Dolayısıyla terasımızın bulunduğu 2.katı da 3. kat olarak göstermişler. Yargılamanın yenilemesi davası ve yürütmenin durdurulması davası açtık. Bu davaların bitmesinin beklenmesi ve bize süre verilmesi gerekiyor. Daha imar planları askıya asılması itiraz süresi var. İmar planları çıkmadı. Buradaki herkes köylü zamanında ilgilenememiş. Selçuk Belediyesi 2010 yılının encümen kararlarını göstererek ‘Yıkacağım’ diyor. Bu yıkımlar başlandığı zaman etap etap hepsi yıkılacak. Bize söylenen 138 yapının olduğu. Birçok insanın da devam eden davası var. Yaz ortasında, sezon ortasında yıkım yapacaklar. Kasti yapıldığını düşünüyoruz . Yapıcı değil yıkıcı bir tavır. Köy halkı olarak direniş göstereceğiz.”
Geçen yıl, Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampüsü’ndeki Diyabetli Çocuklar Zirvesi’nde tanıştığım Oğuzhan Süral ile Türkiye’de sağlık, diyabet ve çölyak hakkında bir söyleşi gerçekleştirdik. Oğuzhan Bey, Bahçeşehir Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Sağlık Koordinatörü, aynı zamanda 30 yıldan beri tip 1 diyabetli ve yenilerde konulmuş teşhisiyle de çölyaklı. Kendisiyle Wyndham Grand İstanbul Kalamış Marina Hotel’in terasında buluştuk ve çok hoş bir sohbet gerçekleştirdik.
Bugüne kadar size sadece diyabetiniz soruldu, ama biz bugün sadece diyabet konuşmayacağız.
Bu konudan epey sıkılmış durumdayım, Ayşe Arman ile yaptığımız röportajdan sonra hiç tanımadığım insanlar yediğim tatlıyı önümden almaya çalıştı. Bir süre diyabetle ilgili konuşmayacağım, demiştim. Belki başkası olsaydı kabul etmezdim ama diyabet, çölyak ve çeşitli sağlık konularıyla ilgili yaptığınız çalışmalara, verdiğiniz emeğe bakınca, farklı bir şeyler yapmayı hedeflediğinizi gördüm, kabul ettim. Sizi bizim öğrencilere hep örnek gösteriyorum, ne kadar özgün işler yapıyor, bakın, umutsuzluğa kapılmayın, diye.
Teşekkür ederim. Mezunların işi gittikçe zorlaşıyor. Ama üniversiteler yeni pek çok çalışma içindeler. Bu da istihdamı arttıracak diye umuyorum. Bahçeşehir Üniversitesi de çok güzel işler yapıyor. Diyabet alanında sizi takip ediyorum.
Asıl amacımız, insanların hizmetlere eşit bir şekilde, en iyisine ulaşmasını sağlamak. Bununla ilgili çalışmalarımız devam ediyor. Bahçeşehir Üniversitesi olarak hastanemiz olmamasına rağmen bu tip sağlık konularında çalışmalar yapıyoruz. Kişisel olarak da diyabetli çocuklara gönüllü koçluk yapıyorum. Elimden ne kadar gelirse… Biz çok sıkıntılar yaşadık, artık kimse bu tip durumlardan dolayı sıkıntı çekmesin. Bahçeşehir’den önce birkaç firma ve hastanede de sağlık yöneticiliği yaptım. Ben bu işin tüm eğitim katmanlarında ele alındığı zaman başarıya ulaşacağımızı düşünüyorum. Bahçeşehir Kolejleri’nde bu sağlık eğitimlerine çekirdekten başlamak hedefimiz.
Bahçeşehir Üniversitesi’ndeki Diyabetli Çocuklar Zirvesi’ndeki konuşmanızı dinlediğimde bu konuyla ilgili çabanızdan çok etkilenmiştim. Türk Hava Yolları’na diyabet menüsünü nasıl koydurduğunuzu anlattığınız konuşmanız… Belirli bir yerlere gelmiş insanların böyle hassasiyetlerinin olması işimizi daha da kolaylaştırıyor. Sonuçta bir sağlık yöneticisisiniz.
Mail göndermek, aramak, talep etmekten hiç vazgeçmemeliyiz. Değişimin başlaması için herkesin sesini çıkarması lazım, bunun için bir yönetici olmaya da gerek yok. Diyabetle ilgili çalışmalar yapmak için diyabetli de olmak gerekmiyor. Ben konuşmayı zaten çok severim, elimden geldiğince anlatmaya çalışıyorum.
Diyabet, özellikle insülin kullanımının zorunlu olduğu tip 1 diyabet, toplum tarafından bilinmiyor. Diyabetli olarak ne gibi zorluklar yaşıyorsunuz?
Diyabetimle ilgili birtakım zorluklarla karşılaştım. Diyabetimle en başından barışmadım, önceleri ben de insülinimi tuvaletlerde gizli gizli yaptım, hiç hijyenik değil değil mi? Sonradan, bu benimle birlikte ömür boyu yaşayacak bir şey, dedim, bununla barışmayı öğrendim. İstiyorum ki diğer diyabetliler de içinde bulundukları durumla barışsın, keyifle diyabetini yönetsin, ama bu maalesef ülkemiz için pek öyle olmuyor, sağlık ekibine ulaşmak zor, diyabet de zaten kendi içinde biraz masraflı bir durum. Sizinle beraber bu yolda yol arkadaşınız olacak hekimi, diyetisyeni bulmak da kolay olmuyor. Benim en büyük şansım Prof. Dr. Zeynep Oşar Siva oldu, Zeynep Hoca beni strese sokmadan diyabetimle barışmamı sağladı. Göz dibi muayenesi gibi kontrollerimi aksatmadan düzenli olarak yaptırıyorum. Bu kontroller diyabetin yönetimi için oldukça önemli.
Diyabette motivasyon oldukça önemli. Dediğiniz gibi diyabetlinin diyabet ekibine ulaşması oldukça sıkıntılı, bu bir takip işi, ekip işi. Diyabet ekiplerinin ülkenin dört bir yanına yayılması lazım. Bu sıkıntıları çözmek için adımlar atılıyor, ama sanırım yavaş ilerliyoruz.
Benim de eleştirdiğim çok şey var diyabet ile ilgili. Herkes kendi menfaatini düşünüyor. Diyabetli ve ailesi de ortada kalıyor. Bu durum, toplu hareket edilerek bir an önce çözülmeli.
Mesela bir başka konu… Diyabetliye ne yerse yesin aynı doz insülinler uygulanıyor, çok fazla karşılaşıyorum. Hayatı oldukça kolaylaştıran bir yöntem var: Karbonhidrat sayımı yöntemi. İlla bu yöntem de şart değil, besin değişimleri kullanılabilir. Bu tür eğitimleri verdiğim diyabetliler ve aileleri, çok rahat ettiklerini söylüyorlar. Peki, diyabetlinin beslenmesinde önemli bir yer tutan bu yöntem hakkında ne düşünüyorsunuz, uyguluyor musunuz?
Benim hayatım, diyabetimi kabul ettikten sonra oldukça kolaylaştı. Karbonhidrat sayımını öğrendim, bu da yemek seçeneklerimin artmasını sağladı. Bu yöntem olmadan olmaz. Dediğiniz gibi, her öğüne aynı doz insülin yapılıyor, bunu hala bazı uzmanlar böyle uyguluyor, maalesef. Bakın, bu aynı dozlar hipoglisemi (kan şekeri düşüklüğü), hiperglisemiye (kan şekeri yüksekliği) davetiye çıkarır, bu yanlış uygulama kan şekerini düzenlemez! Bir diyabetlinin mutlaka ama mutlaka beslenme eğitimi alması lazım. Beslenme eğitimiyle, kan şekeri ve insülin eşleşmesi sağlanmalı, ama sadece beslenme eğitimi de yetmez, her konuda eğitim ve takip sistemi oluşturulmalı.
Diyabetlilerle ilgili çok şey yapıyorsunuz. Çabalıyorsunuz, rol model oluyorsunuz.
Diyabetli çocuklara gönüllü olarak koçluk yapıyorum. Onlara diyabet ile ilgili korkacak bir şey olmadığını anlatıyorum. Kendilerine insülin yapamayanlar oluyor bazen, kendime insülin yaptırıyorum. Bu, onlara hem yalnız olmadıklarını gösteriyor, hem de bu işin düşündükleri kadar zor olmadığı konusunda özgüven veriyor. Özgüven kazandıkça diyabetle de barışıyor, arkadaş oluyorlar. Diyabet, ömür boyu sürecek bir durum, kabul etmek, ardından onunla iyi geçinmek en doğru olanı.
Diyabetten sonra yenilerde çölyak tanısı da aldınız. Tanı alma süreci nasıldı?
İnanılmaz bir gaz, şişkinlik, ishal şikayetim vardı, hayatım oldukça zorlaşmaya başlamıştı. Bununla ilgili doktorumla görüştüm, beni gastroenterologa yönlendirdi, gerekli tetkikler yapıldı ve çölyaklı olduğum ortaya çıktı.
Glutensiz beslenme nasıl gidiyor?
Çölyak ve glutensiz beslenme çok yabancı olduğum konular, glutensiz beslenmek ülkemizde epey zor. İş yemeklerinde biraz zorlanıyorum. Glutensiz bazı markaları biliyorum, bununla ilgili ne glutensiz diye takip ediyorum.
Glutensiz ürünler konusunda bazen karışıklık ve bilgi kirliliği olabiliyor. Ülkemizde çölyaklıların ve glutensiz beslenenlerin neler yaşadığını çok iyi biliyoruz. Glutensiz hayata destek için yenilerde Glutensiz Hayat Derneği’ni kurduk. Dernek sitemizde glutensiz ürünleri ve glutensiz ilaçları düzenli olarak yayınlayacağız.
Derneğinizi hiç duymamıştım ve çok mutlu oldum. Neler yapıyorsunuz?
Derneğimizin yönetim kurulunda gastroenterolog, hekim, beslenme uzmanı bulunuyor. Biz bu işin uzmanlar, glutensiz beslenenler, glutensiz hayata destek olan gönüllülerle beraber yapıldığında hedefe yönelik olacağını düşündük. Birçok çalışma yapıyoruz. Dernek bünyesinde amacımız, glutensiz hayatı kolaylaştırmak, insanlara en doğru bilgileri anlatmak ve farkındalık yaratmak. Toplantılar, organizasyonlar yapıyoruz, desteğe ihtiyacı olanlara yardım elimizi uzatıyoruz. Sitemizi de güncelliyoruz sürekli. Sitede psikiyatr, beslenme ve diyet uzmanı gibi uzmanlar düzenli olarak glutensiz hayat ile ilgili çeşitli bilgilendirmeler yapıyor. Başkanımız Tülin Taşören Ünal ve ekibimiz bu konuların tümünde oldukça aktif. Şu sıralar mecliste görüşmeler yapılıyor, biliyorsunuz TBMM’de Çölyak Araştırma Komisyonu kuruldu. Biz de dernek olarak aktif olarak bu toplantılara katılıyoruz.
Bu tür çalışmalar oldukça önemli. Ben bu tür çalışmalara destek olmak isterim. İnsanlara anlatmamız lazım. Ne kadar çok insana anlatırsak o kadar çok ilerleme kaydederiz.
Ben de bundan bir yıl önce “Çölyaklının El Kılavuzu” diye bir çölyak rehberi yazdım, rehberi bir glutensiz beslenme firmasının koşulsuz desteğiyle ücretsiz dağıttık. Hatta size de getirdim.
Elinize sağlık, çok güzel, bundan birkaç kişiye de veririm ben. Dediğim gibi benim hiç bilmediğim bir durum. Çok okumam lazım.
Diyabet, çölyak bu tür durumlar tıp literatüründe “hastalık” olarak geçse de aslında uygun yaşam tarzı oluşturulmadığında hastalık oluyor, uygun yaşam tarzı ile bu tür durumlar hastalık olmaktan çıkıyor.
Evet, tamamen doğru. Her tanı alan bu kabul etme sürecinden geçer. Önemli olan bilinçle, birlikte hareket ederek, takip ederek, yaşamı ıskalamadan bu durumlarla yaşamayı öğrenmek. Sonrası zaten geliyor.
Bizleri ağırladığı için Wyndham Grand İstanbul Kalamış Marina Hotel’e teşekkür ederiz.
***
Tip 1 diyabetli Egemen Erden röportajı için tıklayınız. Glutensiz Hayat derneği resmi sitesi için tıklayınız. Çölyak El Kılavuzu için tıklayınız.
Bu yıl 12 – 16 Ağustos tarihleri arasında gerçekleşecek Bodrum Müzik Festivali, Jehan Barbur ve Onur Behramoğlu ile “Müzik ve Edebiyat”a ev sahipliği yapacak. Etkinlikler 14 – 15 Ağustos tarihlerinde 19.30’da Gümüşlük Akademisi’nde gerçekleşecek.
Dizeleri bugüne dek çeşitli dillere çevrilen şair, yazar Onur Behramoğlu, modern Türk ve dünya şiirinin önde gelen isimlerini anlatmak, onları resim, roman, müzik ve felsefedeki yansımalarıyla göstermek için 14 Ağustos’ta Gümüşlük Akademisi’nde olacak. Festival katılımcılarını Charles Baudelaire, Pablo Neruda, Kavafis, Füruğ Ferruhzad, Nâzım Hikmet, Victor Jara, Léo Ferré, Patti Smith, Arvo Pärt, Fazıl Say, Joseph Haydn, Pablo Picasso, Jacques Lacan ve Turgut Uyar’ın peşinde bir söyleşi bekliyor.
“Müzik ve Edebiyat” etkinliklerinin ikincisi, 15 Ağustos akşamı Gümüşlük Akademisi’nde vokal, şarkı sözü yazarı ve şair Jehan Barbur ile gerçekleşecek. Kendi yazdığı şarkılarıyla tanınan sanatçı, sinema filmleri, sahne eserleri ve diziler için de besteler kaleme aldı. Baba Öyküler adlı özel bir gerçek öyküler derlemesine imza atan Barbur, ilk kitabı Çatıdaki Çimenler, Sen’e Yazılar’la edebiyat dünyasına giriş yaptı.
Uluslararası D-Marin Klasik Müzik Festivali’nin 12 yıllık mirasını devralan Bodrum Müzik Festivali, Doğuş Grubu, Audi ve D-Marin ana sponsorluğuyla 12-16 Ağustos 2017 tarihleri arasında konserlere, klasik müzik etrafında şekillenen sinema, çağdaş sanat, edebiyat, çocuk atölyeleri, gastronomi gibi farklı disiplinlerden deneyimlere ve klasik müzikle iç içe geçen rehberli turlara, Bodrum’un simgesel mekanlarında ev sahipliği yapacak.
Mobilet iOS ve Android uygulamaları ile mobilet.com üzerinden alınabilen festival biletlerinin tüm gelirleri Tohum Otizm Vakfı’na ve Bodrum Sağlık Vakfı’na bağışlanıyor.