Ana Sayfa Blog Sayfa 276

Kanada’da keşfedilen eski bir köyün tarihi 14.000 yıl geriye uzanıyor

2

Kanada’da 14.000 yıllık eski bir köyün bulunması, Kuzey Amerika’daki erken dönem uygarlık anlayışımızı sonsuza dek değiştirebilir. Araştırmacılar, yerleşim yerinin Giza piramitlerinden çok daha eski olduğunu tahmin ediyor ve burada Buz Devri’nden kalma araç gereçler buldular. Bu köy, Kuzey Amerika’da bugüne kadar ortaya çıkardığımız en eski yerleşim yerlerinden biri ve Heiltsuk yerlilerinin sözlü tarihiyle de uyumlu.

Hakai Enstitüsü ve Victoria Üniversitesi’nden araştırmacılar, First Nations (İlk Milletler) üyeleriyle birlikte Victoria’nın yaklaşık 500 km kuzeybatısında bulunan Triquet Adası’ndaki araç gereçleri gün yüzüne çıkardı. Olta iğneleri, mızraklar ve ateş yakmak için kullanılan araçlar buldular. Bu eski köyün geçen yıl keşfedilmesi sayesinde araştırmacılar, Britanya Kolumbiyası’nın kıyı şeridinde büyük bir insan göçünün yaşanmış olabileceğini düşünüyorlar.

IFL Science’a göre, arkeologlar bir zamanlar insanların Kuzey Amerika’ya Rusya ve Alaska arasındaki kara köprüsü aracılığıyla gelmiş ve oradan da yürüyerek ilerlemiş olabileceklerini düşünüyordu. Ancak son keşif, insanların kıyıya teknelerle gelmiş olabileceğini gösteriyor; sahil yolu muhtemelen iç kesimdeki yoldan önce vardı.

Kazı çalışmalarında bulunan Victoria Üniversitesi doktora öğrencisi Alisha Gauvreau, CTV News Vancouver Island’a verdiği demeçte şunları söyledi:

“[…] Bu keşif, Kuzey Amerika’nın ilk insanlarıyla ilgili olan algımızı değiştiriyor.”

Keşif, Heiltsuk yerlilerinin sözlü tarihine uyuyor. Heiltsuk’lar eski sahil köylerinin hikayelerini kuşaklar boyunca anlatmışlardı. Heiltsuk yerlisi olan William Housty, CTV News Vancouver Island’a, “Bu hikayelerin nasıl bugüne kadar geldiğini düşünürsek, arkeolojik kanıtla desteklenmesi inanılmaz.” diye belirtti.

Fotoğraflar Hakai Enstitüsü ve Inhabitat sitelerinden alınmıştır.

Kaynak: The Daily Llama

Emily Dickinson’ın kurutulmuş bitki koleksiyonu

Romantizm akımının ve Amerikan şiirinin öncülerinden Emily Dickinson, hayatı boyunca evinde yalnız kalmış, çok az ziyaretçi kabul etmiş, ancak iletişimde olduğu kişilerin şiirine büyük etkileri olmuştur.

Dickinson’ın şiirini etkileyen diğer bir unsur ise doğanın kendisi. Doğayla iletişimini bahçıvanlık ve kurutulmuş bitkilerin koleksiyonunu yaparak sürdüren Dickinson’ın 14 yaşında Amherst Academy’de öğrenciyken topladığı bitkilerden oluşan koleksiyon 65 sayfa ve 400 bitki örneğinden oluşuyor.

Academy of American Poets’in belirttiği üzere, Dickinson’ın bitkileri toplama ve tanıma uğraşı zamanın genç kadınları ile paylaştığı ortak özelliklerden biri. Genç Dickinson, bu ilgisini bir arkadaşına mektubunda şunları yazarak anlatmış:

“Kurutulmuş bitki koleksiyonu yapmaya başladın mı? Eğer henüz
başlamadıysan, bir an önce başlayacağını umuyorum. Kurutulmuş bitki koleksiyonu senin için bir hazine değerinde olurdu; buradaki çoğu kız yapıyor. Eğer yapmaya karar verirsen, belki ben de koleksiyonuna buralarda yetişen çiçeklerden eklemeler yapabilirim.”

Zamanın genç kadınları için kurutulmuş bitki koleksiyonları keyifli bir uğraş olsa da, Dickinson yalnız gençliğinde değil hayatı boyunca bitkilerle uğraşan biri olmuş. Kurutulmuş bitkiler onun sohbetlerinde yer etmiş ve elbette, şiirlerini etkileyen doğa tarihi ve botanik arasında yerini almış.

 

Dickinson’ın doğayı işlediği şiirlerinden biri: “Arı”

Eğer bir kalbi korursam kırılmaktan Beyhude demle geçti demem ömre

Arı! Bekliyorum seni!
Diyordum Dün
Tanıdığın birine
Her an burada olabileceğini —

Kurbağalar geçen hafta vardılar Evlerine —
Rahattalar, ve işlerinin başında —
Kuşlar, çoğunlukla geri gelmiş —
Yonca sıcak ve kalın —

Sen Mektubumu
On yedisinde alırsın; Yanıtla
Ya da iyisi mi, benimle ol —
Selam, Sineğin.

(Şiir, Musa Aksoy’un çevirisidir.)

Kaynak: Slate, Poets, Antoloji 1, Antoloji 2

“İstanbul, afetler diyarı oldu”

1

Kuzey Ormanları Savunması, “Asıl afet sizsiniz istifa edin!” sloganıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) önünde bir basın açıklaması düzenledi. Açıklamada son 15 günde iki kez yaşanan sel felaketinin rant odaklı bir kentleşmeyle karşı karşıya olmamızın cezası olduğu belirtildi. Sorumlular “Kentimize, yaşam alanlarımıza yaşattığınız zulme sessiz kalmayacağız.” denilerek istifaya çağrıldı.

“Çok daha büyük felaketler bekliyor”

İBB önünde gerçekleştirilen eylemde, Kuzey Ormanları Savunması adına basın açıklamasını Deniz Yazlı okudu. Yazlı, Emlak rantı odaklı imar planları, yeşil kamusal alanların rezidanslara-AVM’lere çevrilmesi, yere düşen her damla yağmurun caddelere taşınmasına neden oldu. Dünyanın incisi İstanbul, sermaye dostu belediyecilik yüzünden afetler diyarı oldu.” diye konuştu. İBB’nin şehri yıkıma sürüklediğine de vurgu yapan Yazlı, “Eğer durdurmazsak mega şantiyeye çevirdikleri, acil durumlarda toplanacak alan bırakmadıkları İstanbul’u her yağmurda, depremde, gelecekte çok daha büyük felaketler bekliyor olacak.” dedi.

“Can kaybı olmaması mucize”

Her iki afetin ertesinde de sorumluların tatmin edici bir açıklama ve özeleştiri yapmadığını hatırlatan Yazlı, “Mega kent sahipsiz bırakılmış, vatandaşlar kendi çabalarıyla ve diğer vatandaşların yardımıyla sel sularından kurtulmuşlardır.  Bu felaketlerde can kaybı olmaması bir mucizedir. Öte yandan, kentsel dönüşüm projeleriyle nüfusunu arttırdıkları kentin altyapısını yenilemek yerine  işlevsiz projelere vatandaşın cebinden milyarlarca dolar harcayan idareler, vatandaşları lağım suları içinde yüzdürmüş, vatandaşın sağlığını tehlikeye atmıştır.” ifadelerini kullandı.

“Derhal istifa edin!”

Son olarak ‘Sorumlular bellidir’ denilerek şunlar kaydedildi: “Asıl afet, sağlıklı altyapıyı kurmayan İstanbul Büyükşehir Belediyesi, hazırladığı üst ölçekli planlar, yandaşlara dağıttığı arazilerle imar rantını elinde tutan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, akıl ve bilim dışı ulaşım projeleriyle yeni afet alanları yaratan Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı, Kuzey Ormanları’nda mega yıkım projeleriyle milyonlarca ağacın kesilmesini seyreden Orman ve Su İşleri Bakanlığı’dır. İstanbul halkı olarak bize, kentimize, yaşam alanlarımıza yaşattığınız zulme sessiz kalmayacağız. Asıl afet sizsiniz, derhal istifa edin!”

Çiftliklerde hayvanlara yapılan 10 acımasız şey

Çiftçilikte sıklıkla uygulanan yöntemlerin çiftlik hayvanları için neden acımasızca ve insanlık dışı olduğunu anlamak pek çok insan için oldukça güçtür. Bu durum, toplumun bizi çiftlik hayvanlarının diğerleri gibi fiziksel ya da duygusal acı duymadığına, bu yüzden de onlara diğerlerinden farklı davranılmasında sakınca olmadığına inanmaya koşullandırmasından kaynaklanıyor.

Çiftlik hayvanlarıyla biraz vakit geçirirseniz, onların da gezegendeki diğer canlılar kadar karmaşık canlılar olduklarını çok geçmeden anlayacaksınız. Çiftlik hayvanlarına uygulananların etik dışı ve kabul edilemez olduğunu fark etmenin ve başkalarına anlatmanın kolay bir yolu olarak, dünyanın her yerindeki çiftliklerde yetiştirilen hayvanların her gün katlanmak zorunda kaldığı uygulamaları içeren bu listeyi okuyun ve aynılarını kedinize veya köpeğinize yapması için birine para ödeyip ödemeyeceğinizi kendinize sorun.

1. Kuyrukları kesiliyor

Aşırı kalabalık ağıllarda hayvanların birbirlerinin kuyruklarını ısırıp koparmalarını önlemek için, doğumdan kısa süre sonra hayvanların kuyrukları hiçbir anestezi ya da ağrı kesici uygulanmadan kesiliyor.

2. Dişleri sökülüyor

Yine aynı şekilde, tıkıldıkları küçük ağıllarda birbirlerine zarar vermelerini önlemek için, yavru domuzların dişleri kuyruklarıyla beraber sökülüyor.

3. Hareket edemeyecekleri kadar küçük kafeslere kilitleniyorlar

Fabrika çiftliklerindeki hayvanlar dönemeyecekleri, kanatlarını tamamen açamayacakları ve ayaklarını uzatamayacakları kafeslere kapatılıyorlar.

4. Yavrular doğar doğmaz annelerinden ayrılıyor

Doğumdan hemen sonra yavruları annelerinden ayırmak standart bir uygulamadır. Bu uygulama, anne sütünden mahrum kalan yavruları duygusal strese sürüklüyor.

5. Tüp yardımıyla besleniyorlar

Kaz ciğeri endüstrisinde kazlara uzun metal tüpler aracılığıyla çok miktarda mısır lapası veriliyor ve onu tüketmekten başka seçenekleri olmuyor.

6. Sütleri çalınıyor

İnekler kendi yavrularını beslemek için süt üretir, ancak süt endüstrisi inekleri makinelerle sağmak suretiyle bu sütü insanların tüketmesi için çalmış olur.

7. Daha hızlı büyümeleri için ilaç veriliyor

Entansif üretim yapan çiftliklerdeki hemen hemen tüm hayvanlara, normalden daha hızlı büyümeleri için düzenli olarak antibiyotik gibi ilaçlar veriliyor. Tavuklar o kadar büyütülüyor ki bacakları kırılıyor ya da eklemlerinde hasar meydana geliyor.

8. Ayırt edilebilmeleri için damgalanıyorlar

İneklerle domuzları ayırt etmenin yolu kızgın demirle onları damgalamak, ki bu oldukça acı veren bir yöntem. Bir başka yöntem olarak da koyunların, keçilerin bazen de ineklerin kulaklarına etiket yapıştırılıyor. Bu yöntem acı vermenin yanı sıra hayvanların enfeksiyon kapmasına neden oluyor.

9. Güneş ışığından mahrum bırakılıyorlar

Hayvanları karanlıkta kilitli tutmak ve güneş ışığından mahrum bırakmak, pek çok endüstriyel çiftlikte kabul görmüş sektör normlarından biri.

10. Mezbahalarda kesilip cesetleri yeniyor

Çiftlik hayvanlarının ömrü oldukça kısadır. Hayvanlar istenen büyüklüğe ulaştıklarında ya da az süt verdiklerinde veya az yumurtladıklarında mezbahalara gönderilir.

Toplum; belli hayvanlara düzenli olarak yapılan bu muameleyi kabul edilebilir bulsa da, biri aynı şeyi kedilere veya köpeklere uyguladığı takdirde büyük ihtimalle hayvanlara eziyet suçundan tutuklanırdı.

Bir köpeğin kuyruğunu kesmek, dişlerini sökmek, ona bir isim vermek yerine etiketlemek, hayatı boyunca onu kafeste kapalı tutmak, yavruları için ürettiği sütü kendi tüketiminiz için kullanmak ve sonunda onu öldürüp akşam yemeğinde yemek… Bu düşünceler kulağa psikopatça geliyor olmalı. Ancak bunlar her yıl milyarlarca çiftlik hayvanının başına geliyor.

Eğer bunları kedilere veya köpeklere yapma fikri sizde tiksinti uyandırıyorsa, kendinize şunu sormalısınız: Herhangi bir hayvana böyle davranılması kabul edilebilir mi?

Bu yazı, onegreenplanet.org’da yayınlanan 10 Cruel Things Done To Farm Animals That No Sane Person Would Do to a Cat or Dog başlıklı yazıdan Türkçeye Mihri İlke Çeperli tarafından Gaia Dergi için çevrilmiştir.

Entlerin son yürüyüşü: Güzel Şekinah

Duvar İşçileri‘nden bu yana hepimiz onu sevdik. Peçesini biraz açtı, ağzımızın suyu aktı. Kimileri O’nu aramaya Hindistan’a, Tibet’e, Gobi Çölü’ne, Mısır’a gitti. Kimilerimiz mistiğin duygusal cezbinde kaldı. Buldum dedi, oldum dedi. Yol dedi, iz dedi. Hepsi O’nun bir veçhesiydi zaten. Haydi, Entlerle sohbet edelim Şekinah üzerine.

Bunlar pek konuşkan değildir. Arada bir toplanırlar, hem konuşma bir iletişimsizlik hali değil midir zaten özünde? Konuşmadığınızda ne olur, her şey yolunda mı diye konuşmak istersiniz değil mi? Mesela iş yerinizde ya da partnerinizle bir gün konuşmamayı deneyebilirsiniz. İlk birkaç saat sonra, mekanik duygular sizi sarar. Bir şeyleri ifade etme ihtiyacı ortaya çıkar. Eğer, gerçekten ihtiyacımız olanı ifade etmeyi öğrenseydik çok az konuşurduk. Eski bilgelerden şöyle bir söz gelmiştir bu zamana: “Ağzımı sadece nehir önüne kurulmuş setin patlayacağı zaman açarım”. Güzel malzeme verir gözlemci kişiye, içerideki “Bütünsüzlük” hakkında. Hermetik bilgilerde “Bütün” diye bir kavram vardır. Yukarısını anlatır, metinlerde de geçer; “Ben, Benim”. Ne kadar da güçlü değil mi? Musa‘ya öyle demiştir, “Ben, Ben Olanım”. Ouf, tüyler diken diken. Diyalog şöyle devam eder:

Musa şöyle karşılık verdi: “İsrailliler’e gidip, ‘Beni size atalarınızın Tanrısı gönderdi’ dersem, ‘Adı nedir?’ diye sorabilirler. O zaman ne diyeyim?” Tanrı, “Ben, Ben’im” dedi, “İsrailliler’e de ki, ‘Beni size Ben Ben’im diyen gönderdi.’

Ne diyeceğiz şimdi? Ne diyebilirim ki… Kutsal Tetragrammaton; “Bütün”, ” Ben, Ben Olanım” dediği an, yaratımın en derin değer farkını da ortaya koydu. Bir de “ego sum qui sum” şeklinde dövmelik halini de bulabilirsiniz. Bu spiritüel dövme işi iyi dostlar. Sahilde, plajlarda ekmek peşindeyken, dövme iş yapar. Koskoca merhameti olan büyük kalp Mevlana’nın da dövmelik pasajlarını bulmuşlar. İngilizcesiyle yazıyorum ki, Hollywood’a sevgiler yollayalım; “Somewhere beyond right and wrong, there is a garden. I will meet you there.” demiş ki Mevlana, birim dualitenin de ötesinde, bir yer var. Orada buluşacağız. Baba göklerin sistemini çözmüş. Yukarıda, dualitenin kalktığı bir yerde, kavram olarak Ünite1 diye geçiyor İNK’da.

Bugün bir Kut’Sallık hali var sanırım akışta. Dışarı çıkıyor, varsın çıksın o zaman. Zaten ne ben benim, ne de sen sensin. Madem öyle, bir de Peder Noster geldi, Merhametin Babasından.

Cennetteki Babamız, adın kutsal olsun. Krallığın geliyor. Bugün bize günlük ekmeğimizi ver. Krallık için, güç ve ihtişam,şimdi ve ebediyen Senindir

Ego nasılda ittiriyor değil mi? Bir’den Bir’inden Bir şey istemek, burnumuz düşse almayız yerden değil mi? Özellikle de senin hiç olmadığın kadar “Bütün“den istemek? Kendi içinden çıkmak çok zor dostlar, anlarım. Kendi kalıbının içinde mekanik iyi mekanik kötü, otomatik davranışlar ile yarattığın çoğunlukta korku ve endişe ile bezeli bir inanç algısı ve ahlak ile bu kalıptan çıkıp nasıl da seveceğiz? Kalbimizdeki mühürleri nasıl kıracağız bu kadar temel dualitelerin içinde? Bunları görüyor muyuz dostlar? Hissediyor muyuz bu halleri içimizde? Geçenlerde Bob Marley uğradı bana, bir hafta hemhal olduk abimle; dalgayı bırakmış, saçlar aynı, arabada yanda oturuyor verdi müziği laf arasında da “Ben sadece birilerine sevgi vermek istiyorum, dostum” dedi. Şu kalbe bak. Abim benim, tüm halletmeye ve karmasını temizleye, yarım kalan işlerini yapmaya geldiği bu dünya hayatında kalbine sevgiler olsun.

Tüm bu alegorik anlatımların altında, kadim bilgelikle sembolizm yatar. Her kelimenin anlattığı kavram ve ardı Şuur2′unuzda çözünür olsun dostlar.

Gelelim Entlere ve Peçesini bize pek açmayan Şekinah’a, Blavatsy peçenin açılıp açılmamasıyla ilgili kitap yazdı, “Peçesiz İsis” diye. Bir de şöyle bir girişi var Mavi Dağların Halkı kitabında “Hindistan’ın, Mavi Dağları’nda dev ırkına mensup bir halk yaşar. Bu ilginç ırk spiritüel güçler kullanır ve Kutsal Sığır’a tapar.”

Hikayeler hep alegorik, hep bir göndermeli. Arayanlar için hep ip uçlarıyla dolu. Bu Entlerin son yürüyüşü, okul kapanıyor artık. Gölge yanlarımıza şifayı ve ışığı getirmeliyiz. Kendimizi hatırlayıp, buraya ne yapmaya geldiğimizi bulmak için çaba ve cehit göstermemiz gerekiyor. Olay anı titreşimlerini, izlenimlerini düzgün yerleştirmemiz gerek merkezlerimize. Kıyam zamanlarında Dünya kendi sınavını verirken, realitemizi sevgiye yükseltelim dostlar. Sevgi çıkaralım, yargılarımızı azaltalım, dirençleri kıralım. Bu son yürüyüşte, Şekinah’ı bulalım. O bizim biricik gelinimiz.

Kaplarımızdaki Işığa Selam Olsun.

Dipnotlar

Ünite: Ünite; kâinatımızın  bilemediğimiz son ya da üst sınırlarındaki; ruhların kâinatımıza ilişkin tüm ihtiyaçlarının giderilmesinin tümüyle gerçekleştiğini (Tekâmül) ifade eden; idraklerin yüksek icaplara  ancak her noktasında ve tam ‘liyakat’le intibak ettikleri zaman ulaşabilecekleri; Aslî Prensibin yalnızca bizim kâinatımıza yönelik olan, kâinatımız dışından gelen Kudretinin ya da aslî icapların idrakler ile birleştiği ve tesirler hâlinde kâinata yayıldığı; tüm kâinatı kapsayan; tüm kâinatın idare edildiği; ‘vazife plânı’nın tüm safha ve kademelerindeki ‘organizasyon’ların ve organizasyon sistemlerinin hiyerarşik olarak direktif aldıkları; tüm davranışların, idraklerin, imkânların tesirlerin, icapların birleştiği; içinde birbirinden ayrı ve farklı varlıkların veya unsurların mevcudiyetinin sözkonusu olmadığı; ayrılığın gayrılığın olmayıp, bir tek idrâk, bir tek davranış, bir tek kudret, bir tek icabın sözkonusu olduğu; idrak vahdetidir, varlıklar ve icaplar birliğidir, hakikattir.

Birim Dualite: Düalite prensibi; madde-ruh düalitesi zaruretinin bir ifadesi ya da ruh-madde ikiliğinin kâinattaki aslî görünüşü olan; ‘madde’lerin hayatiyet ve oluşlarını sağlayan; cansız veya canlı denilen maddelerde, maddenin esasında, parçalarında, bütün yayınlarında (Seyyal), hislerde, fikirlerde, maddi değilmiş gibi görünen bütün ruhî hâllerde (Ruhun kâinatı-mızdaki durumu), kısacası gözlemlenebilir ve gözlemlenemez bütün dünya şartlarında hâkim bulunan; maddenin bünyesine ‘Aslî Prensip’ tarafından konulmuş olan prensiptir.

Görsellerin bir kısmı buradan alınmıştır.

About Time filmine Freudyen bir bakış

21 yaşına basan Tim Lake, ailesindeki tüm erkeklerin sahip olduğu gizli bir yeteneğinin olduğunu öğrenir. Lake ailesinin tüm erkekleri zamanda seyahat etme yeteneğine sahiptir ve Tim de artık bunu kullanabilecektir. Bunu fırsat bilen Tim, geçmişindeki utanç verici anlara gidip olayları değiştirmeye başlar. Kısa bir süre Londra’ya taşınır ve son derece çekici bir kadın olan Mary’e aşık olur.

Tim, herkesten gizlediği yeteneğini ilişkilerine de yeni bir ‘boyut’ getirmesi için kullanmaya başlar ve bu sayede her adımı hatasız atlatmayı planlar. Ancak bir süre sonra her sorunu bu şekilde çözemeyeceğini ve hataların da hayatın gerekli birer parçası olduğunu fark eder.

Yönetmenliğini ve senaristliğini Richard Curtis‘in üstlendiği filmin başrollerini ise Domhnall Gleeson ve Rachel McAdams üstleniyor.

Filmi ilk izlediğimde bana müthiş bir yaşam enerjisi verdiğini ve alt metninin hayat felsefem halini aldığını söylemeliyim.

İkinci izleyişimi ise hayat felsefem olarak benimsemeye çalıştığım alt metnini özümseyebilmek, kolayca hatırlayabilmek için yaptığımı itiraf etmeliyim. Ama üçüncü izleyişimde daha film başlarken kafamı kurcalayan sorular şunlardı:

  1. Neden ailenin sadece erkeklerinin geçmişe gidebilme yeteneği varken kadınların hiçbir yeteneği yok? Bu sorunun cevabı üzerine çok düşünmedim elbette. Geçelim.
  2. Sadece geçmişi ziyaret edebilmek neden doğaüstü bir yetenek olarak addedilmiş? Neden sadece geçmiş? Filmin yönetmeni bir kadın olsaydı bunun “akılları sonradan başına gelen erkekler”e bir gönderme olduğunu düşünebilirdim. Yine de Curtis’in birçok romantik komedi filminin senaryosuna imza attığı düşünüldüğünde bu şüphem geçerliliğini koruması için burada dursun.
  3. Geçmişte utanç duyduğumuz anları uzunca bir süre düşündükten sonra bile kolay kolay hatırlayamıyoruz; demek ki filmi bir bilinaçltı temizlemesi olarak nitelendirebiliriz. Bu bağlamda esas oğlanın aşık olduğu kızla olan anlarına dönüp dönüp işleri yoluna koyma çabalarını bilinçaltımızda halledemediğimiz mükemmel kadın/erkek/aşk prototipini elde etmeye çalışma “güdü”sü (id’i) olarak isimlendirmemiz çok da yanlış olmayacaktır.

Buradan yola çıkarak filmin; Freud’un “Düşünce; arzunun çarpıtılmış biçimidir” teorisinden yola çıkan; “hayal etmenin bile tatmin edici bir süreç olduğu” fikrine ispat mı onu tartışalım.

Esas kızla ilk karşılaşma: Kapkaranlık bir restoran. (Londra’da bulunan “Dance Le Noir isimli bu restoranın konsepti ziyaretçilerin karanlıkta daha önce görmediği insanlarla sohbet edip yemek yiyerek sosyalleşmelerini ve böylece görme engelli olmanın zorluklarını anlamalarını sağlamak, bu konuda farkındalık yaratabilmektir.)

Esas oğlanımız bu restoranda rehber tarafından yanına oturtulduğu kızla muhabbet etmeye başlar ki biz de bu sahnede hiçbir şey görmediğimiz, sadece seslerini duyduğumuz ve esas kızı henüz görmediğimiz için hayal etme algısına kapılırız ve bu bizi esas oğlan dışarı çıkıp esas kızın çıkmayı beklerkenki merakına ortak eder.

Yönetmenin Freud’a gönderme yaptığı bu ilk sahnede, esas oğlan esas kızın telefon numarasını alır ancak sonradan geçmişe gidip ters giden bir şeyleri düzeltmeye kalktığında telefon rehberinden kızın numarasının silinmiş olduğunu görür. Bu da bir şeyleri değiştirmek için her geçmişe gidişimizde o andan sonra olan olayların da yaşanmamış kabul edildiğini öğrendiğimiz sahnedir.

O karanlık restoranda muhabbet ederlerken kızın söylediklerinden aldığı ipucuyla peşine düşer ve sonunda gideceğini tahmin ettiği sergide onunla karşılaşmayı başarır ancak bu ilk karşılaşma bir yalan üzerine kuruludur. Üstelik bir erkek arkadaşın varlığından da haberdar olunca bütün ayrıntıları öğrenip geçmişe giderek tanışmalarını engeller ve kaderle ilk oynayışı başlar.

Bu süre içinde geçmişe kaçamakları küçük zararsız şeylerdir ancak kardeşinin hayatının iyice kötüye gittiğini fark ettiğinde kaderle ikinci oynayışı için kolları sıvayacaktır; üstelik sırrını paylaşarak. Geri geldiğinde elbette her şey eskisi gibi olmayacaktır.

Esas kızımız üçüncü çocuğuna hamile kalmak istediğindeyse bu teklifi kanser olan babasının ölümünü ertelemek için her defasında geçmişe giden esas oğlanımızın kaderle imtihanı başlar. Çünkü üçüncü çocukları olduktan sonra babasını görmek için geçmişe gitmek isterse çocuğunu kaybedecektir. Buraya kadar başrolü elinde tutan ego artık yavaş yavaş sahneden çekilmeye başlayacaktır.

Bu noktada karakterle birlikte bizim de iç hesaplaşmamız başlar. Olayların akışı sırasında sergilediğimiz kontrol müdür hayatımızı kurtaran yoksa akışına bırakmayı kadercilikle mi karıştırıyoruzdur?

Süperego devreye girerek onu geçmişe dönmekten vazgeçirdiğinde esas oğlanımız hayatının felsefesini şekillendirecek ve her günü sanki kasıtlı olarak o günün tadını çıkarmak için dönmüş gibi, sanki sıradan hayatının en son günüymüş gibi yaşamaya karar verecektir.

Esas oğlanın bu kararı aldıktan sonraki hayatında ne kadar mutlu ve huzurlu olduğuyla ilgili birkaç sahneden mahrum bırakmıyor bizi yönetmen ama filmin başında ve sonunda babanın yaptığı iki konuşmada gördüğüyle yetinmeyen seyirciler bunun fantastik bir film olmadığını düşününce geçmişe dönebilme yeteneğinin Freud’un “hayal etmenin bile tatmin edici bir süreç olduğu” fikrinin illüzyonu olduğunu fark edecektir.

Brezilya’da toprağını savunan çift öldürüldü

1

Brezilya’nın Para kentinde geçtiğimiz Salı toprağını savunan yaşlı çift Manoel Índio Arruda ve Maria da Luz Fernandes öldürüldü. Son 7 ayda bölgede öldürülen çevrecilerin sayısı 15’e yükseldi.

N1M’in son dakika olarak geçtiği habere göre Brezilya, Para’da arazi anlaşmazlıkları sebebiyle devlet kurumlarıyla da temasta olan yaşlı çift Manoel Índio Arruda ve Maria da Luz Fernandes Salı sabahı öldürüldü.

Geçtiğimiz Mayıs ayında da polis, Santa Lucia çiftliğini basarak toprak gaspına karşı mücadele veren on yaşam savunucusunu katletmişti. Salı günü gerçekleşen cinayetlerle birlikte sadece bu sene içinde bölgede öldürülen yaşam savunucularının sayısı 15’e ulaştı.

Haberi duyuran N1M da Facebook üzerinden bölge valisine şu soruları yöneltti:

“Neden emrinizdeki devlet yetkilileri, çevre ve arazi savunucularının ölümüne göz yumuyor?!”

“Ölümlerin durdurulmasını sağlamak için hangi adımları atacaksınız?”

KOS olarak, Brezilyalı yaşam savunucularının acılarını paylaşıyor, mücadelelerimizin, sorularımızın ne kadar ortak olduğunu biliyoruz. Aysin, Ali Ulvi Büyüknohutçu çifti ve tüm hak mücadelelerinde kaybettiklerimiz için bir arada olmaya devam edeceğiz.

Fotoğraf: Lunae Parracho

Alıntı: Kuzey Ormanları Savunması

Evrim Ağacı MEB’in eğitim açığını kapatıyor

1

Devletlere insanları din ile sömürebilmek için dinci toplumlar gerekir. Din; insanların algı kapasitesini sınırlar, özgürce soru sormasını engeller, başka dinlerden olan kişilere karşı nefret tohumları eker, toplumları köleleştirir. Dinci toplumlarda insan hakları, hayvan hakları ya da ekolojiden bahsetmek mümkün değildir. Bu yüzden devletler dini destekler ve pompalar. Dini ve dini liderleri elinde tutan devlet, dincileri de yönlendirir. Fakat ülkeyi zaten dinciler yönetiyorsa buna da gerek kalmaz.

Türkiye henüz İslamizasyonu tamamlanmış bir ülke değil. Bu çalışmanın tamamlanması için devlet hızla her taraftan din pompalıyor. Devletin son adımı ise bilimin ve yaşamın en önemli gerçeklerinden evrimi müfredattan kaldırmak oldu.

Evrimin okullarda müfredattan kaldırılması ve yerine cihat eğitimi (din için savaşmayı, ‘kafir’ ve ‘münafıkları’ öldürmeyi de öneren kurallar bütünü) (bkz. IŞİD, El-Nusra, El-Kaide) koyulmasıyla beraber, bu topraklarda yaşayan insanları daha da büyük bir cehalet tehlikesi beklemeye başladı.

Fakat internetin ve teknolojinin sayesinde bu cehalet duvarı yıkılabilecek gibi görünüyor. Evrim Ağacı grubu, MEB’in eksiğini internet üzerinden tane tane ve net bir biçimde, herkesin anlayacağı şekilde anlatarak kapatıyor. Başlangıç seviyesinden başlayarak Youtube kanallarından bu videoları takip edebilirsiniz.

Ayrıca okullarda öğretilen evrimin eksik ve kimi zaman hatalı olduğunu düşünürsek, bu konuları Evrim Ağacı’ndan öğrenmeniz daha doğru olacaktır.

Büyükada’da Yaşam İçin Su Yaz Kampı başlıyor

Su Hakkı Kampanyası, 25-26-27 Ağustos tarihlerinde Kartal Belediyesi’nin Büyükada Sosyal Tesisleri’nde Yaşam İçin Su Yaz Kampı’nın ikincisini gerçekleştiriyor. Kartal Belediyesi’nin desteği ile düzenlenecek yaz kampında bu yıl Adalar Kent Konseyi de yer alıyor. Film gösterimlerinin, atölyelerin, ve toplantıların yapılacağı yaz kampında yerel hareketlerden ve çeşitli kurumlardan konuşmacılar yer alacak.

Üç gün boyunca su hakkı mücadelesinin konuşulacağı yaz kampına katılım tamamen ücretsiz olmakla birlikte 60 katılımcı ile sınırlı olacak. Konaklama Kartal Belediyesi’nin Büyükada Sosyal Tesisleri’nin çay bahçesi alanında herkesin kendi yanında getireceği çadırlarda olacak. Kampa katılmayı düşünenler için son başvuru tarihi 6 Ağustos Pazar akşamıdır.

Program ve ayrıntılı bilgi için tıklayınız.

Geçen yıl gerçekleşen yaz kampında neler konuşulduğunu ve kamptan birkaç kare fotoğrafı buradan görebilirsiniz.

Kampa katılıma formuna buradan ulaşabilirsiniz.

 

Yağhaneden sanat atölyesine: 3K Karaburun Kavimler Kapısı ile söyleşi

Tiyatro, dans, müzik ve yenilikler atölyesi 3K Karaburun Kavimler Kapısı 18’inci yılına yaklaşırken sanata dair umutları yeşertmeye devam ediyor. Tiyatro yönetmeni ve eğitmeni Gonca Yalçıner ile 3K’ye dair keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

“keyfi bir buluşma…”

Öncelikle 3K Karaburun Kavimler Kapısı nasıl ortaya çıktı?

Bu aslında çok uzun bir hikâye. Çok kısa anlatmaya çalışacağım. Burayı keşfeden babam Şıh Ali Yalçıner. Kendisi Amsterdam’da tiyatrocu ve hala Amsterdam’da yaşıyor. 1998 yılı uluslararası projelerimizin olduğu bir süreç içerisinde İzmir ve etrafında bu projeleri gerçekleştirebilecekleri belediyelerle iletişime geçmeye çalışıyorlar ve yerler bakıyorlar. Bu serüven içerisinde Karaburun’a geliyorlar ve babam burayı ilk gördüğünde hemen vuruluyor. Tabii ki de bu tarihçesiyle de çok alakalı bir durum. Babamı Ambarseki Köyü’ne getiriyorlar. Burada çok yıkık dökük, harabe halinde eski bir yağhanenin, eski zeytinyağı fabrikasının kalıntılarını görüyor ve bu kalıntıların yanında koca bir çınar ağacı ile bir pınar var. Babam kendi hislerine ve buranın tarihçesine de güvenerek vizyonunu gerçekleştirebileceği bir yer olarak gördüğü için burayı satın alıyor. Eski usulüne göre içerisinde hala o taş değirmenin ve presin bulunduğu yerleri hiçbir şekilde oynatmıyor, etrafına koca bir stüdyo yapıyor. Taş bir bina burası ve burayı 2001-2002 yılları içerisinde uluslararası projeler için açıyor. Bunu ilk yaptığında da Bornova Belediyesi ve oradaki gençler ile birlikte çalışıyoruz. 2005’ten itibaren de Amsterdam Tiyatro Okulu ile birlikte uluslararası projelerimizi oturtmaya başladık.

Karaburun ile buluşmanız nasıl oldu?

Anlattığım hikâye ile iç içe keyfi bir buluşma… Tabii ki de zorlukları vardı. Özellikle köyde herkesin yağhane ya da viran olarak gördükleri eski bir yeri canlandırıyorsun…  Köylülerle ve Karaburun Belediyesi ile iletişime geçmek, buranın kültürel bir yer haline gelmesi, aktif bir halde faaliyetlerini devam ettirmesi için tabii ki bir çaba harcamak zorunda kaldık. Ama Karaburun genel olarak çok aydın bir yer olduğu için bize kucak açtı. Zorluklar yaşamadık değil, yaşadık. Hala bazı zorluklarla karşılaşabiliyoruz. Ama Karaburun’un yerli halkından ve daha sonra Karaburun’a göç etmiş insanlarımızdan, komşularımızdan da büyük destek alıyoruz.

Karaburun, burada adeta eviniz gibi hayat bulan atölyenizi şekillendirirken size neler kattı? Hedeflerinizi ne kadar gerçekleştirebildiniz?

Temel hedefimiz, her zaman özellikle 14 yaş ve üstü gençlerimizin ve tiyatroyla, müzikle, sanatla iç içe olmak isteyen insanların yaratıcılıklarını farklı bir şekilde beslemek ya da interdisipliner şekilde çalışmak isteyen insanlar için bir platform olmaktı. Bunu gerçekleştirebiliyoruz. Buradaki hayat ve buranın eski yağhane olması mekânsal olarak da beraber üretmeyi destekliyor. Bir zeytinyağı fabrikası, bir yağhane, nasıl çalışırsa nasıl tek bir kişiyle dönmeyecekse (Tiyatro da zaten böyledir.) bizim burada yaptığımız hiçbir faaliyette de hiçbir şeyin bir kişinin çabasıyla olmayacağını biz her zaman ön planda tuttuk. Bu bizi katman katman beraber çalışmaya ve farklı kültürlerden, ülkelerden, disiplinlerden insanlarla/ sanatçılarla çalışmaya kadar taşıdı. Bizim en tap noktamız diye adlandırabileceğim, yaptığımız en güzel işlerden bir tanesi; yıllık Amsterdam Tiyatro Okulu’ndan son sınıf öğrencilerimizin burayı bir staj yeri olarak kullanabiliyor olmaları. Bu şekilde yeni akademisyenlerimizi, mezunlarımızı Türkiye’deki gençlerimizle, tiyatro aşıklarıyla, tiyatro okulu bölümü insanlarıyla ya da diğer sanatçılarımızla da buluşturabildiğimiz bir platform kurduk. En güzel örneklerinden bir tanesi, uluslararası çalışabiliyor olmamız ve insanlara bu networku, bu paylaşımları, buluşmaları sunabiliyor olmamız.

3K Karaburun Kavimler Kapısı ile çevre ilçelerin ve köylerin çocuklarının da sanatla iç içe eğlenceli vakitler geçirmelerini, kendilerini eğitmelerini sağlıyorsunuz. Bununla ilgili olarak nasıl geri dönüşler alıyorsunuz?

Bununla negatif geri dönüşler almamız hiç mümkün değil. Çünkü bizim burada beraber çalıştığımız ve köylerde yaşayan çocuklarımız olsun;  diğer çevre belediyelerden, şehirlerden gelen gençlerimiz olsun hepsinin kendilerini geliştirebildiklerini gördük. Bizim – babam ve benim – için en güzel geri dönüş de bu. 18 yıllık serüven içerisinde çok güzel örnekler var. Şu an Türkiye’de ünlü oyuncular olsun, illüstratör olsun, eğitmenler olsun bizimle beraber burada büyüdü. Çocuk eğitmenliği yapan arkadaşlarımız, çocuklarımız bizimle birlikte burada büyüdüler, bizim eğitimlerimizden geçtiler. Burada tiyatro bölümlerine öğrenciler yetişti. Biz burada ‘insan olmak nedir’, ‘paylaşmak neden insanlığa dair bir şeydir’, ‘bizi insan yapan şey nedir’ soruları üzerinden aslında temelde çocuklarımıza bir şeyler vermeye çalışıyoruz. Geri dönüşlerde hem aileleri tarafından olsun, hem kendilerinin geleceklerine dair attıkları adımlar içerisinde olsun çok güzel örneklerimiz var. Hepsi hala büyük sevgiyle ve hasretle ve özlemle ya gelir giderler ya yeni insanları gönderirler.

3K,  18. yaşına yaklaşıyor. Bu süreçte oluşan tiyatro, dans, müzik ve yenilikler atölyelerinizden bize biraz bahseder misiniz?

Atölyelerimiz içerisinde interdisipliner çalışmaları çok önemsiyoruz. Beraber çalıştığımız eğitmenlerin/ sanatçıların öncelikle kendilerinin de bir derdi olmasını çok önemsiyoruz. ‘Dünyaya dair araştırmaların içerisinde dünya duruşları nedir’, ‘sanata bakış açları nedir’ ve ‘bunu Karaburun Kavimler Kapısı’nın katkısıyla nasıl araştırabilirler, nasıl geliştirebilirler’ sorularını sordukça aslında birçok şey oluştu. Biraz önce bahsettiğim gibi bu uluslararası projeler içerisinde Amsterdam Tiyatro Okulu’ndaki staj yeri olması, 2005-2006 yılında Küba’dan, Amsterdam’dan, Almanya’dan, Fransa’dan bir araya gelen dansçılarımızın, birçok dans eğitmeninin birlikte beden dilini araştırdıkları atölyelerimiz önemli örneklerden bir tanesidir. Göç üzerine yaptığımız Avrupa’nın 7 ülkesinden gençlerin katıldığı ve bir bölümünün de burada gerçekleştirildiği bir projemiz var. En önemlilerinden bir diğeri de bu. Mesela bugün burada çalışan Kadıköy Sanat Tiyatrosu’nun (KaST) bir atölyesi var ve onları çok önemsiyorum. Çünkü interdisipliner çalışmak üzere bir caz müzisyeni Çağıl Kaya, koreograf Dicle Doğan, tiyatrodan gelip aslında fiziksel tiyatroda kendini çok güzel geliştirmiş Salih Usta ve Didem Kiriş ile beraber burada çocuklarımıza 10 günlük bir süre içerisinde bir atölye veriyoruz. Ve onlara baktığım zaman o birleştirmeleri, kafalarındaki soru işaretleri, zorlukları, kendi sınırlarını zorlamaya çalışmaları aslında bu süreç içerisinde oluşan atölyelerin en önemlilerinden bir tanesi. Şu an devam eden atölyemiz de bu.

Burası neden hep güzel?

Biraz önce bahsettiğim şeyler sayesinde hep güzel. Gerçekten Karaburun Kavimler Kapısı, kapımız, kendini geliştirmek isteyen, sanata dair dünyaya dair yeni bir şeyler denemek isteyen herkese açık. Zor günler yaşıyoruz Türkiye’de. Diğer ülkeler de zor günler yaşıyor. Dünyaca zor günlerden geçiyoruz. Bu zorluklarla nasıl baş edebileceğimize dair bir arayış içerisinde olan herkes için aslında kapımızı açıyoruz ve burası bu yüzden güzel. Birlikte olduğumuzun altını çizebildiğimiz ve paylaşabildiğimiz için güzel.

Bütün bu sanat aktivitelerinin yanı sıra yiyecek ihtiyacınızı da bahçenizde kendi yetiştirdiğiniz sebzelerden sağlıyorsunuz ve katılımcıları da buna davet ederek aslında büyük bir çevre duyarlılığı gösteriyorsunuz.  Sizi buna teşvik eden ne oldu?

En basitiyle küresel ısınma diyebilirim. Mevsimlerimizin saçmalaması ve bununla beraber tabii ki Türkiye ekonomisinin de saçmalaması diye adlandırabiliriz. Bugün şakasını yaptım hatta; pazardan gidip domates almak, kendi domatesini yetiştirmekten çok daha pahalı ve ne yediğini bilmiyorsun. Ekonomik anlamda en başta bu var.

Diğer taraftan bu bilinçlenme ve paylaşım süreci içerisinde önemli olan, eğer zeytini sen kendin topluyorsan tabağındaki o zeytini bırakırken gerçekten düşünmeye başlıyor olman. Bizim burada hissettiğimiz şey o. İsraf etmek, bir şeyi atmak veya çok kolay tüketmektense onun nasıl yetiştiğini, bazen yetişemediğini, ekolojik sorunlardan dolayı hastalıklara nasıl kapıldığını izleyip zorluklarla baş edince o dalından koparttığın domates birdenbire çok değerleniyor, o salatalığın tadı daha güzel oluyor. Zaten doğal ama diğer taraftan da ona emeğimiz geçtiği için hep birlikte tüketmekle ilgili de bir sorgulama yapabiliyoruz.

Son olarak 2017 yılı atölye takviminizde neler var? İnsanlar atölyelerinize nasıl katılım sağlayabilir?

Doğaçlama atölyemiz, vahşi benlik buluşması, organik mekan inorganik beden, mekan tiyatrosu yönetme, enerjiden ifadeye dans tiyatrosu, fiziksel anlatım ve yaratıcı süreç, metafor ve performans atölyemiz var.  Bu yıl bunlara ek olarak eylülde iki tane yoga atölyesi yapılacak. Yoga atölyelerinin tarihleri henüz kesinleşmedi. Bana mail atabilirler. Web sitesi ya da Facebook sayfalarımız üzerinden iletişim kurdukları zaman davet ediyoruz. Niyet mektubu yazmalarını isteyebiliyoruz.