Ana Sayfa Blog Sayfa 274

Gezegeni köylüler kurtarabilir mi?

0

La Via Campesina, namı-diğer küresel köylü örgütü. 72 ülkeden, 170 üzerinde örgütün yan yana gelmesiyle oluşan küresel bir ittifak. 200 milyondan fazla insanı kapsayan, dünyanın en büyük toplumsal hareketi.

La Via Campesina, 16-24 Temmuz tarihleri arasında 7. Uluslararası Konferansı’nı gerçekleştirdi. Konferans yine, yukarıdaki rakamları tekrar etmeyelim, büyük bir küresel etkinlik şeklinde, Bask Ülkesi’nde gerçekleşti. 72’den fazla ülkenin köylüleri, köylü örgütlerinin müttefik örgütleri, sivil toplum örgütleri, gönüllü tercümanlar, çevirmenler, Via Campesina çalışanları ve konferansta gönüllü çalışan aktivistlerden oluşan yüzlerce kişilik toplantı, barış, ekoloji, hak ve adalet mücadelelerinin altının çizildiği, umudun ve dayanışmanın küreselleştiği bir toplantı oldu.1

La Via Campesina kendisini “toprak insanlarının” örgütü olarak tanımlıyor. Yani bir şekilde toprakla yaşayan, toprakla var olan ve Via Campesina’nın küresel çapta belirlediği ilkeleri kabul eden her örgüt Via Campesina üyesi olabiliyor. 72 ülkeden 170 üzerinde örgütün içinde başta küçük çiftçi örgütleri olmak üzere kırda yaşayan ve çalışan topraksızlar, göçmen kır işçileri, yerli halk örgütleri, yaşam alanı savunucuları, ekolojik tarım yapan çiftçiler, genç ve kadın çiftçiler, gıda egemenliği örgütleri bulunuyor.

Via Campesina kurulduğu ilk günden beri “toprak insanlarının”, yani köylülerin uluslararası arenada sözcüsü olageldi. Köylülüğün bittiği, tarımın endüstriyelleştiği ve şirketlerin egemenliği altına girdiği dünyamızda, köylüler bizzat kendi örgütleri aracılığıyla “buradayız, köylüyüz, yaşıyoruz” dediler. Köylü olmayı utanılacak, sıkılacak bir şey olarak değil, bahtiyar olunacak, gurur duyulacak bir şey olarak gördüler. “Köylülük bitti” iddiasına karşı “buradayız” diyerek tarihin olağan sayılan akışına dur dediler.

Elbette “buradayız” demenin yeterli olmadığı bir dünyada, köylülerin mevcut vahşi dinamiklere karşı kendi iç dinamikleri ile adil ve özgür bir dünyaya yönelik önermeler geliştirebileceklerini, özellikle de kadınların ve gençlerin her düzeyde politikaya katılmasının önünü açabileceklerini ifade ettiler. Örneğin, köylü feminizmi2 önermesi ile, yoksul halk sınıflarının kendileri için ne tür politikalar geliştirebileceğini gösterdiler.

Ekolojik köylü tarımı

Tabii konumuz köylülük olunca, köylülüğün toplumdaki en temel tarihsel iki rolünü hatırlamak gerekir: Gıda üretmek ve doğayı korumak. Zaten, “toprağın insanları”; toprakla çalışan, toprağı işleyen, topraktan beslenen, ve toprak yoluyla insanları besleyen bir insanlık durumuna gönderme yapıyor.

Günümüzde en büyük krizlerden birinin gıda krizi olduğunu söyleyebiliriz. Gıda krizi, bir çok boyutta düşünülebilir. En önemlisi, bugün, sağlıklı ve besleyici gıdaya erişme problemidir. Ya bu gıda ürünleri adil olmayan yollarla üretilmiş oluyor ya da şirketlerin egemenliğinde, büyük kazançlardan kaynaklı olarak halkın büyük kesiminin erişemediği gıda oluyor.

Organik tarım, permakültür gibi tarımsal sistemler marjinal kalıyor, pahalı kalıyor, erişimi kısıtlı oluyor. Halbuki bugün insanlık, eskiden yaptığı şeyi yeniden keşfetmenin derdine düşmüş durumda: Kendini sürdürebilen, doğayla dost, adil, besleyici gıda üreten köylü tarımına dönüş. Köylü tarımı, bu özellikleriyle yeniden ekolojik bir tarım modeli; geleneksel, yerel. Bugün hala milyonlarca köylü, köylü tarımı yapıyor. Dünyanın geleceği, yani ekolojik tarım, köylülerin teminatı altında.

Gezegeni soğutmak

Via Campesina’nın iklim üzerine uzmanlarla beraber yaptığı çalışmalar, küresel ısınmada mevcut endüstriyel gıda sisteminin çok büyük bir rol oynadığını gösteriyor. Halbuki, köylüler iddia ediyor ki “ekolojik köylü tarımı gezegeni soğutuyor”. Yine uzmanlarla beraber yapılan çalışmalarda, köylü tarımının ekolojik yöntemlerinin gezegenimizi soğutan, toprağı onaran, besleyici gıda üreten bir sistem olduğu ortaya çıkıyor. Yani Via Campesina’nın temel iddiası, köylülerin köylü tarımı yaptığı sürece dünyayı kurtardığı!3

Toplumun büyük çoğunluğu hala köylülerin ürettiği besinlerle besleniyor. Köylüler bir yandan gezegeni soğutuyor, bir yandan doğayı koruyor bir yandan da sağlıklı ve besleyici ürünler üretiyor. Ve en başta dediğim gibi, kendi varlığını, kültürünü koruyan, sahip çıkan; durduğu yerde durmayıp kendini eleştiren, yenileyen ve geliştiren; her düzeyde gençlerin ve kadınların siyasal katılımının önünü açan; kadına şiddete karşı mücadele ederken köylü feminizmini geliştiren; küresel çapta ittifaklar kuran, kendi dışında örgütlerle görüş alış verişinde bulunup öğrenen, paylaşan; ve, bugün içinde bulunduğumuz dünyada barışı savunarak savaşa, işgallere karşı net bir taraf alan, halklar arasında dayanışmayı savunan… bir hareketten bahsediyoruz. Yani, mücadeleyi de umudu da küreselleştiren, dünyayı kurtaracak bir hareket.

Ne dersiniz, gezegeni köylüler mi kurtaracak?

Dipnotlar

1 Bask Ülkesi Deklarasyonu
2 Via Campesina 4. Kadın Meclisi Deklarasyonu, ayrıca Brezilya Köylü Kadın Hareketi üyesi Iridiani Seibert ile yapılan röportaj

Birlikte, Gezegeni Soğutabiliriz!

Fotoğraf telifleri Umut Vedat’a aittir.

Redd: “Müzik, giderek daha az ciddiye alınan bir şeye dönüşmeye başladı.”

1

Türkiye’nin en başarılı, tarzını her albümde yenileyen ve şarkılarıyla dinleyenlerde farklı bir his, dinledikçe dinleme getiren “Redd” grubuyla Ankara konseri öncesi bir araya geldik. Aşk Tesadüfleri Sever’de çaldığından bu yana “Nefes Bile Almadan” ve filmle aynı adı taşıyan “Prensesin Uykusuyum” şarkısı dillerimize pelesenk olmuştur.

Acaba film müzikleri hakkında neler düşünüyorlar? Türkiye’de kendi tarzlarında müzik yapmak ve bunu ileri bir seviyeye götürebilmek zor mu? Her albümde farklı tarzları denemek nasıl bir risk? Klip çekme sürecinin zorluklar neye göre değişim gösteriyor? Şimdi müziği bu kadar severken, biraz da onun üzerine fikir alışverişi yapalım, bakalım Redd’e göre müzik nereye doğru gidiyor…

Albüm çıkmadan 2 yıl öncesinde, albümü dinlemeye başlıyoruz.

Yaz dönemi konserlerine başladınız. Bu ara hayat nasıl gidiyor?

Doğan Duru: Biz yaz dönemi çok konser vermiyoruz normalde. Ama bu yıl, diğer yıllara göre fazla konser verdik. Son olarak Ankara-Bodrum-İstanbul derken güzel dönüşler aldık. Sonbaharda daha da artacak gibi görünüyor.

Redd bir albüm yapmaya karar verdiğinde, o albümün hazırlık süreci ve piyasaya çıkması ne kadar sürüyor?

D.D.: Bir başlangıcı olmadığı için, albüm süreci biraz uzun sürüyor. Ama biz oturup çalmaya başladıktan ve mix mastering, kayıt gibi süreçlerden geçtikten bir 2 yıl sonra hazır olabiliyor. Biz albüm çıkmadan 2 yıl öncesinde albümü dinlemeye başlıyoruz aslında.

Berke Özgümüş: Ama genelde biz şu tarihte çıkacak dedikten 6 ay sonra albüm çıkıyor. (Gülüyoruz)

Plandan farklı ilerleme durumları da olabiliyor sanırım bazen…

B.Ö.: Aslında planlı hareket ediyoruz, ama bazen sıkıntılı durumlarda ancak planlanabiliyor.

Son albümünüz “Mükemmel Boşluk” çıkalı 1,5 yıl oldu. Dinleyicide nasıl geri dönüşler aldınız?

D.D.: Bizim için değişik bir süreçti. Güzel geri dönüşler aldık. Çok güzel bir kayıt ve prova süreci vardı. Albümde çok şarkımız var. O şarkıları ortak ve yeni bir sound içinde uyarlamak, uymayanları ayıklamak, kanalları yenilemek, değişiklik yapmak ve eklemeler yapmak gibi süreçler vardı. Birçok kişi için 2016’nın en iyi alternatif albümü seçildi. Bizim yaptığımız müzik tarzında çok büyük bir mecra yok. Ama kendi mecrasında başarılı bir albüm oldu.

Müzik videolarının Türkiye’de ömrü çok uzun değil.

Albümdeki “Kalpsiz Romantik” şarkısının albümü de 2 ay önce çıktı. O da sevilen şarkılarınız arasına girdi. Klip süreci nasıl geçti?

D.D.: Klibimizin yönetmenliğini Güneş yaptı. Eline sağlık, çok güzel oldu.

Güneş Duru: Aslında müzik videolarının Türkiye’de ömrü çok uzun değil. En fazla 1-2 ay konuşuluyor ve bitiyor, ki o süre bile fazla bazen. Dolayısıyla, klip çekimine ne kadar para harcarsanız harcayın o kadarını çöpe atmış oluyorsunuz. Diğer yandan, birçok klibimizde farklı yönetmenlerle çalıştık. Müzik videosu çeken yönetmenler, genelde ya sağdan soldan araklıyorlar ya da çok fazla çalışmıyorlar. Bizim çalıştıklarımızı tenzih ediyorum, genel bir durumdan bahsediyorum aslında. Dolayısıyla, bugüne kadar klip mevzusu bizi fazlaca yordu.

Ben de 25 senedir fotoğraf çekiyorum, video işleri yapıyorum ve çok keyif alıyorum. Yeni klibi çekmek için çocuklara fikri ben sundum. Daha önce 2 tane daha yapmıştık, ama bu seferki biraz daha zahmetli olacaktı, çünkü Kapadokya’da çekmemiz gerekiyordu ve orada set vardı. Gün sonunda güzel bir iş ortaya çıktı. “Boşlukta Dans” şarkısı içinde klip çektik, onu da ben çektim. O da yakın zamanda çıkacak, kurgu aşaması bitince. Bu da ukalalık olarak algılanmasın, ama böyle bir yeteneğim varsa eğer ben bunu kendi grubum için kullanabilecek en iyi kişiyim. Başka bir klipte başka bir klip yönetmeniyle yine çalışılır, ama bu şartlar altında böyle gelişti. Umarım sevilmiştir.

B.Ö.: Kendine daha yakın kişilerle çalışınca, fikirler daha kolay hayat buluyor. Bütün her şeyini kendimiz yapmamıza rağmen, en az yorulduğumuz kliplerden bir tanesi oldu.

 

İnsanların müziğin yerinde saymasını beklemesi, çok muhafazakâr geliyor.

Her albümde farklı tarzlar ekleyerek yola devam ediyorsunuz. Bu yenilenmelerden sonra, Redd’e nasıl geri dönüşler geliyor?

B.Ö.: Valla bir kısım “Redd’e ne olmuş?” diyor. (Gülüyoruz) Hatta biz şarkıların yapım ve kayıt sürecinde, kendi aramızda şaka adına, “Redd’e ne olmuş” şarkısı bu diyoruz. Çünkü bir albüm yapıyorsunuz ve yaptığınız albüm 3 seneden aşağı olmuyor. İlk iki albüm dışında hep uzun aralar var. O uzun aralar sırasında dünya da bir sürü şey değişiyor. Instagram bile 3 yıl içerisinde sürekli değişime uğruyor.

D.D.: Kendini değiştiriyorsun, saçını sakalını değiştiriyorsun, oynadığın video oyunlar, ekrandaki filmler diziler değişiyor. Hayatta hiçbir şey yerinde saymazken, insanların müziğin yerinde saymasını beklemesi bana çok muhafazakâr geliyor.

G.D.: Müzik, giderek daha az ciddiye alınan bir şeye dönüşmeye başladı. Daha az ciddiye alınmasından kastım; sosyal medya mecralarıyla herkes bir şey yapıyor. Onların içinden iyi üretimler de, vasatlar da çıkabiliyor. Bu uzaydaki çöplük haline gelmiş durumda, iyi ve kötü birbirine çarpıyor. Bu bir süreç galiba, Dünya’da böyle bir problem var galiba. Belki de problem değil, bir patlama öncesi. Çok ciddiye alınmıyor gibi müzik gibi geliyor bana.

B.Ö.: Ben bir dinleyici olarak şöyle düşünüyorum. Biri bir albüm yapıyor. Ben onu dinliyorum, seviyorum. Ama sonra ikinci albümde ilk albümün muadilini yapmasını beklemiyorum. Eğer öyle bir beklentim varsa, o albümünü dinliyorum. Biz bu albümü yaptıysak ve bunu insanlar beğenip aynısını bekliyorlarsa yeniyi dinlemeyip onu dinlesinler. Sonuçta ikisi de bizim albümümüz.

Bence her zaman yenilenmek, kendine yeni buluşlar katmak güzel bir şey…

D.D.: Merak etmesinler, bu albümü beğenenler ya da beğenmeyenler bir sonraki albüm yine başka olacak. Bu bir süreç sonucu olan bir şey.

G.T.: Futbol takımı değil bu sonuçta. Kazanan kadro değişmez gibi bir şey yok. Ki kazanan kadro da yaşlanıyor.

Bende yer etmiş iki şarkınız var: “Nefes Bile Almadan” ve “Prensesin Uykusuyum”. Bu iki şarkı da ne tesadüftür ki, film müziği. “Falan Filan”ı da seviyorum, o da televizyondaki işlerde çaldı. Film müziklerine bakışınızı merak ediyorum, neler düşünüyorsunuz ve yeniden yapma fikriniz var mı?

D.D.: Grup olarak film müziği Prensesin Uykusu’na yaptık. Çok zor ve riskli bir süreçti. Çünkü scoring yapmanın, kolektif yapılacak bir şey olduğuna inanmıyorum. O zamanlar da onun zorluğunu fazla yaşadık açıkçası. Ama çok değişik bir proje vardır, biz filme daha hâkim bir pozisyondayızdır ya da biz çekmişizdir; onun üstüne kolektif bir çalışma yapabiliriz belki. Ama çekilmiş bir şeyin üstüne, başkasının fikirlerinin üstüne müzik yapmak bana çok ultra doğaçlama geliyor. Öyle bir dünyada da yaşadığımız düşünmüyorum. Zaten Türkiye’deki sanat filmlerinde müzik çok az kullanılıyor, yönetmenler tercih etmiyor.

Ben üç tane film müziği yaptım. Son yaptığım film müziği de İstanbul Film Festivali’nde En İyi Film Müziği ödülü aldı. Ama filmde yer alan müzik süresi toplamda 8 dakika ve dediğim gibi sanat yönetmenleri çok tercih etmiyorlar. Popüler işlere baktığımız zaman da, geri dönüp bakarsak çok azdır film müziğini yapsaydık diyebileceğimiz. Yine bir Çağan Irmak filmine yapabiliriz, mesela Kaybedenler Kulübü’ne yapsaydık güzel olurdu. Ama bir popüler komedi filminin müziğiyle uğraşmayız tabi ki. Dolayısıyla tabi ki şarkılarımız filmlerde kullanılacaktır. Bireysel olarak da film müziği yapabiliriz.

Ayrı ayrı ve bölüm bölüm mü yaparsınız?

D.D.: Zor işler aslında. Şu sarıdır, şu beyazdır gibi bir şey değil. Tamamen hangi renk olduğunu bilmeden giriyorsun işe. Duygu öyle bir şey, herkeste farklı işliyor.

 

Türkiye’de müzik yapmak, Türkiye’de kriket oynamak gibi bir şey.

Türkiye’de müzik yapmak hakkında neler düşünüyorsunuz?

G.D.: Türkiye’de müzik yapmak herhalde Türkiye’de kriket oynamak gibi bir şey, en azından bizim tarzımızdaki müzik için öyle. Sonuçta Türkiye’de pop, arabesk, arabesk rock yapabilirsiniz. Yıllarca aynı şarkıları aynı tarzda müzikle söyleyebilirsiniz. Arayışlar, alternatif çabalar zor. Müzik, Türkiye’de ciddiyetini kaybetti. Bir tarafıyla eğlence olarak gözükürken, diğer tarafıyla hızlı ve ucuz tüketilen bir şey olarak görünüyor. Mesela ne zaman bir terör eylemi olsa, hemen ilk olarak konserler iptal ediliyor. Tonla problem var. Türkiye, Redd müziğini yapmak için zor ve fantezi bir ülke. Bizim seyrimiz açısından çok parlak değil ama yine de biz elimizden geleni yapıyoruz, dürüst olmamız gerekiyor.

Ankara’ya konser için sıkça gelen gruplardansınız. Buradaki konserler size nasıl bir his veriyor?

D.D.: Bizde şöyle bir hadise var. Bizi tanımayanlar da var. Tanımayanlar, bizleri konserlerde keşfedip sonrasında daha fazla dinlemeye başlıyor. Bizi tanımayan insanlar sadece bizim müziğimize uzak insanlar değil, bize yakın insanların da tanımadığı oluyor. Çünkü herkesin hayatında başka kalabalıklar da var. Ama Ankara’da biz çaldıkça bir kitlemiz oluştu. İstanbul’da zaten hali hazırda var, ama İzmir ve Ankara gibi şehirlere de gittikçe kendi müziğimizi göstererek güzel kitleler yarattık. Bakarsanız Anadolu’daki küçük şehirlerde pek bilinmiyoruz; çünkü radyo, TV ve renkli basında yer almadığımız için o insanların Redd’le tanışması bazen tesadüf oluyor. Müzik bu, herkes birbirine öneriyor, biri ileriye taşıyor ve insanlar duyuyor.

İnsanlar müziği kimin yaptığıyla pek ilgilenmiyorlar.

Sizi tanımayan ama Redd’i duymuş kişiler, size gelip Redd abi falan diyor mu ya da karıştıran oluyor mu?

Tabii ki, her şekilde her şey oluyor. Bazen başka gruplarla da karıştırdıkları oluyor. Sonuçta insanlar müziği kimin yaptığıyla pek ilgilenmiyorlar. Çünkü zaten Türkiye’de bir çok müzik grubu birbirine benzerlik gösterebiliyor. Bir gurubun Seksendört mü, Zakkum mu ya da Emre Aydın mı olduğunu anlayabilmek için iyi bir müzik kulağına sahip olmak lazım. Ama birinin kendine özgü bir müzik tarzı varsa ayırt edilebiliyor. Bir kere “Falan Filan’ı siz mi söylüyor dunuz, ben Duman sanıyordum.” diyen bile çıkmıştı. Biz uzun zamandır müzik yapıyoruz. Şu anda yakaladığımız nokta, bizi takip eden kitle takip ettiği sürece, biz sahnede olmaya devam edeceğiz.

Yeni albüm için çalışmalar başladı mı, nasıl bir yol izleyeceksiniz?

Daha çok erken konuşmak için ama, çok değişik bir albüm olacak. Çalışmaları başladı. Bu sefer albüm öncesi bazı şarkıları önden vermek gibi bir planımız var. Ama bir albüm çıkacak tabi ki en yakın zamanda.

 

Yıldızlararası: Aynalar arasında zamansız bir yol

1

Biraz geç kalmış bir yazı olabilir elbet, fakat filmle geç tanışmam söz konusu olunca ne geç ne erken diyebiliriz. Herkesin bildiği üzere senaryo yazarlığını Jonathan Nolan ve Christopher Nolan’ın yaptığı, yönetmen koltuğunda Christopher Nolan’ın oturduğu, başyapımcısı ve danışmanlığını bilim insanı Kip Thorne’un üstlendiği Interstellar, son zamanlarda izlediğim en özgün, gerçeğe yakın, akılla ölçülebilir muazzam bir bilim kurgu filmi.

Filmin konusu, yaşadığımız gezegendeki tarım ürünlerinin tükenmesi ve karşı karşıya kalınan kıtlık sonunda insanoğlunun açlıkla sonu hazırlanırken yaşanabilecek başka gezegen bulmak.

“Dünyayı kurtaramayız buradan ayrılacağız. Bunu yapmazsak son nesil açlıkla boğularak ölecek”

“7 sene önce buğday, bu sene bamya… Mısır yakında ölecek. Sonsuza dek…”

Ki günümüzde yakın zamanda buzullardan İstanbul büyüklüğünde bir parça koptuğunu düşünürsek, mevsimlerin aşırı sıcak ya da aşırı soğuk geçmeye başlaması, sayı olarak artan kasırgalara bakılırsa bizde kendimize bir gelecek hazırlamıyoruz. Filmde Profesör Brand’in dediği gibi düşünüyoruz sanırım: “Bize yemek veren toprağın bize bunu yapmasını beklemiyorduk.”

Gezegen arayışı için Murphy’nin babası eski bir NASA pilotu olan Cooper seçilir. Fakat bu seçim, Murphy’nin odasında kendisiyle iletişim kurmaya çalıştığını düşündüğü bir hayalet olduğunu varsaydığı bazı olaylar dizisiyle olur.
Gezegen arayışı yapılırken Newton’un Yerçekimi Kanunu, Genel Görelilik Kuramı, Kuantum Mekaniği kullanılarak çok güzel işlenmiş.

Profesör Brand’in Cooper’a anlattığı gezegen arayışındaki araştırma uzun yılların birikimidir. Nasıl açıldığını bilmedikleri kendiliğinden ortaya çıkan 48 yıl önce başka bir galaksiye açılan solucan deliğiyle başlar. Keşif  için 12 öncü insan gönderildi. Gittikleri gezegenlerde, veriler toplayarak yaşanabilir olup olamayacağı konusunda bilgi gönderdiler. Bu veriler ışığında dev karadelik Gargantua yörüngesinde yaşanabilir 3 potansiyel gezegen olduğu sonucu ortaya çıkmıştır. Cooper’ın yolculuğu da burada başlar.

Paramount Pictures – Warner Bros. Pictures

Solucan deliğine yaklaşırken anlatımında en sade dil kullanmış: “Bir yere ulaşmak istiyorsun çok uzak, uzayı büküyorsun ve gideceğin yer kısalıyor. Solucan deliği 3 boyutlu uzayı 2 boyutlu uzaya göstermek için silindir şeklinde çiziliyor. 3 boyutlu çizilince ne oluyor? Bir küre”. Solucan deliği 3 boyutlu dünyanın 4 boyut içine katlanmasını esas almaktadır.

Karadeliklerin gidebilen ışığı engelleyebilecek ve ondan daha hızlı bir şekilde başka bir yere doğru çekebilecek güçte olmaları Einstein-Rosen köprüsünün var olabilme olasılığını artırmaktadır ve solucan deliğinin mantığının temelinde de ışıktan daha yüksek bir hızda boyutlar arası transfer yatmaktadır.

Solucan deliğinden diğer galaksiye geçişten sonra Gargantua yörüngesindeki 3 gezegen arasından öncelik Miller’ın gezegenine verilir. Fakat bir sorun vardır. Gargantua nedeniyle zaman kaymasıyla bu gezegende geçirilen 1 saat 7 yıla mal olacaktır.

Paramount Pictures – Warner Bros. Pictures

Uzaydaki uydulardaki zaman ile dünyadaki zamanın akışı arasında saniyenin binde biri kadar sapma vardır. Kütle büyüdükçe zamana etkisi değişiyor. Bir anlamda zaman duruyor. Karadelik gibi çok daha büyük kütleli bir cisim yörüngesinde dönülürse, zaman yarı yarıya yavaş akacaktır.

Miller’ın gezegeninde yanılırlar, suyla kaplı dev tsunamileriyle yaşam kurulabilecek bir gezegen değildir. Böylece Mann’in gezegenine yol alınır. Bu gezegen de bir hayal kırıklığı olacaktır. Çünkü Mann, yaşama isteği güdüsüyle verilerle oynamıştır.

Paramount Pictures – Warner Bros. Pictures

Tabii bu arada dünyada olanlar vardır. Cooper, kızına veda ederken döneceği zamanı bilmediği için; ikimiz için zaman farklı olacak, geri geldiğimde seninle aynı yaşta olabiliriz demiştir. Murphy, babasına kitapların düşmesiyle oluşan boşluktan çıkardığı mesaja göre hayalet “kal” diyor, beni bırakma demesine karşın Cooper görevi kabul etmiştir.

Murphy bunca zaman içinde babasıyla iletişim kurmamış ve babasıyla aynı yaşa gelince ilk iletişimini kurmuştur. Aslında bu bir öfkedir. Geride kalmanın öfkesi, dünyanın yaşamın yok olmasını yalnız karşılamanın öfkesidir. Bu arada Profesör Brand, Murphy’e babasının geri dönemeyeceğini ve kendilerine yardım etmelerinin mümkün olmadığını itiraf eder.

Paramount Pictures -Warner Bros. Pictures

Elde kalan tek potansiyel gezegen Edmunds’un gezenidir. Fakat bu gezegene ulaşmak için Gargantua’nın çekim alanına girmeden ulaşmak için yeterli yakıt bulunmamaktadır. Bu gezegene ulaşmak için yapılan manevra 51 yıla mal olmuştur. Uzay gemisinin yakıtı sınırlı olduğu için, Cooper arkadaşı bilim insanı Amelia Brand’in Edmunds’un gezegenine ulaşmasında ağırlıklardan kurtulmak için önce yardımcı şakacı robotları Tars’ı, sonrasında da kendini Gargantua’ya bırakır.

Cooper, Gargantua’ya düştükten bir süre kendini kaybeder. Sonrasında Tars’ın sesini duyar ve nerede olduğunu anlamaya çalışır. Bulunduğu duvarlara vururken düşen bir nesnenin yarattığı boşluk aralığından kızını görür. Bulunduğu yer kızının odasındaki kitaplığının arkasıdır ve nesneleri hareket ettirebildiğinin farkına varır. İletişim kurmaya çalışan hayalet… Cooper’ın düştüğü kitaplığın arkası 4. boyut Murphy’nin bulunduğu oda 3. boyut.

Paramount Pictures – Warner Bros. Pictures

“M-teorisi”, uzayı içlerinde eşizlerimizin bulunduğu birçok evrenden oluşan çok boyutlu bir dolambaç olarak görüyor. Bu evrenlerin yaşayanlarını şekillendiren ve hatta belki birbiriyle iletişim halinde olan “gölge insanlar” olarak nitelendiriyor. Paralel evrenlerle aramızda sadece saydam bir zar var.
Cooper, kızına düşürdüğü kitaplarla yerçekimsel anomaliler ya da başka şekilde iletişim kurmayacağının farkına varır.

Düşünür, kızına veda ederken hediye ettiği saati anımsar. Zamanın ikisi farklı olacağından görevden döndüğünde karşılaştırmak için birlikte saatlerini ayarlamalarını anımsar. Ve ne olursa Murphy’nin o saati alacağını bilir. Ve tüm her şeyi Tars ile birlikte mors alfabesiyle saate dokunarak 4. boyuttan 3. boyuta yüklerler.

Paramount Pictures – Warner Bros. Pictures

Murphy gerçekten saate bakar, bırakılan mesajı fark eder ve çözer. İnsanlık için başka bir hayat başlar. Cooper’ın macerası ise uzayda devam etmelidir.

Bizim aklımızda kalan ise kanıtlanmış kuramlar ve kanıtlanmamış kuramlar kullanılarak fizikle iç içe geçmiş, muhteşem görüntülerle, olabilirliği yüksek, gerçeğe yakın, akılla ölçülebilir muazzam bir bilim kurgu filmi.

İzleyiniz… Zaman hepimiz için aynı akmıyor hiçbir zaman geç kalmış sayılmazsınız.

Meksika hayvan işkencelerinin önüne geçiyor

Mexico City, deniz memelilerinin yunus parklarında tutulmasını, yunus gösterileri ve yunus terapisi seanslarında kullanılmasını yasaklayan bir dizi yasa ve yönetmeliği hayata geçiriyor.

Mexico City meclis oturumunda Hayvanları Koruma Kanunu tasarısı görüşmelerinde Çevre Komisyonu Başkanı Xavier López Adame‘nin öncülüğünde karara bağlanan düzenlemeye göre;

Bundan böyle yunus ve balinaların da aralarında olduğu deniz memelileri, insanlarla etkileşimin yer aldığı yüzme programlarında, gösterilerde ve terapi seanslarında kullanılamayacak.

Ülkedeki mevcut yunus parkları ve tematik akvaryumlar ise, altı ay içinde, halihazırda himayeleri altında gösteriye zorlanan deniz memelilerini koruma altına alınacakları tesislere vermek zorunda kalacak.

Doğal yaşam ortamlarına olabildiğince yakın olan alanlarda koruma altına alınacak olan deniz memelileri, gösteriye zorlanmayacakları bu tesislerde insan etkisinden uzak bir şekilde ömürlerini tamamlayacak.

Yeni yasa maddelerini ihlal eden tesis ve şahıslar ise, 113 bin ila 300 bin peso (22 ila 60 bin TL) arasında para cezasına çarptırılacak.

Düzenleme, Resmi Gazete’de (Gaceta Oficial de la Ciudad de México) yayınlandıktan sonra hayata geçirilecek.

“Türkiye Meksika’yı örnek almalı, hayvan esaretine acilen son vermeli”

Meksika’daki yeni yasal düzenlemenin hayvanların esaret altında tutulmasına karşı en kapsamlı, örnek gelişmelerden biri olduğunu dile getiren Yunuslara Özgürlük Platformu sözcüsü Öykü Yağcı, dünya çapında hayvan hapishanelerinin yasaklandığı ve Türkiye’de Hayvanları Koruma Kanunu’na yönelik değişikliklerin yeniden gündeme geldiği bugünlerde, hayvan özgürlüğü ve yaşam savunucularının ortak bir çağrıyla milletvekillerine seslenmesi gerektiğini söyledi.

Yunuslara Özgürlük Platformu, sürülerinden, ailelerinden ve doğal yaşam ortamlarından kopartılarak esaret altında tutulan deniz memelilerinin, doğal ortamlarına hiç benzemeyen tesislerde yaşadıkları yoğun stres nedeniyle sayısız hastalığa yakalandıklarını, agresifleşerek kendilerine ve çevrelerindeki canlılara zarar vermeye başladıklarını ve “zoochosis” adı verilen ve ağırlıklı olarak tutsak hayvanlarda görülen, tekrarlayan anormal davranışlardan oluşan bir psikoza yakalandıklarına işaret ediyor.

Kamuoyu desteğini arkasına alarak yerel ve uluslararası sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte Türkiye’de iki yunus parkının kapatılmasını ve 20’ye yakın şirketin yunus parklarına verdiği finansal desteği geri çekmesini sağlayan Yunuslara Özgürlük Platformu’nun web sitesinde yapılan çağrıda:

“2014 yılında hazırlayıp dönemin Çevre Komisyonu’na sunduğumuz 18 sayfalık raporun özünü oluşturan, temelde tüm yunus parklarının ve deniz memelisi ticaretinin yasaklanmasını öngören madde önergesi, 2014 yılında AKP milletvekili Mehmet Metiner’in itirazı doğrultusunda komisyonda reddedilmişti.

Bu nedenle Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu ile Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba başta olmak üzere ilgili tüm kişi ve kurumlara çağrımızı yineliyoruz:

Hayvanat bahçesi, yunus parkı, hayvanların kullanıldığı sirkler, tematik akvaryumlar ve bunun gibi hayvanların eğlence ya da terapi amaçlı kullanıldığı işletmeler kurmak, işletmek ya da halihazırda yurt dışında kurulmuş olanların ülkemizde gösteri yapması için imkan sağlamak, organizasyon yapmak yasaklanmalıdır.

Mevcut işletmeler ise en fazla bir yıl süre verilmek üzere kapatılmalı, buralara hiçbir surette yeni hayvan getirilmemelidir. Mevcut tutsak hayvanların rehabilitasyonu ve doğaya salınması, salınamayacak durumda olanların doğal ömürlerini tamamlayıncaya kadar bakılması, bu işletmelerin mevcut sahipleri ile Bakanlık tarafından, STK’larla işbirliği halinde sağlanmalıdır.

Mevcut tesisleri belirli kurallara bağlayarak “lüks esaret” kavramını ve uygulamalarını savunan milletvekillerine ve sivil toplum kuruluşlarına itibar edilmemeli, bu tesislerin varlığını sürdürmelerine fayda sağlayacak herhangi bir standarttan uzak durularak tüm tesisler istisnasız bir şekilde kapatılmalıdır.” denildi.

Daha önce İsviçre, Bolivya, Şili, Kosta Rika, Hırvatistan, Güney Kıbrıs, Macaristan, Hindistan, Nikaragua ve Slovenya gibi pek çok ülke, hayvanların esaret altında tutulmasına son veren yasal düzenlemelere dayanarak, deniz memelisi ticaretini ve/veya hayvanlı gösterileri yasaklamıştı.

Alıntı: BirGün

Uygur öğrenciler Çin’e zorla geri gönderilme tehlikesi altında

0

Uygur öğrenciler Mısır’da gözaltına alınıyor ve zorla Çin’e geri gönderiliyor veya gönderilme tehlikesi altında bulunuyor. Bu kişiler geri gönderilirlerse çok ciddi insan hakları ihlallerine maruz kalabilirler.

Uygurlar, on yıllardır, Çin hükümeti tarafından gerçekleştirilen ciddi insan hakları ihlallerine maruz kalıyorlar. Keyfi tutuklamalar ve hücre cezaları ile inanç özgürlüğü ve sosyal ve kültürel haklarına getirilen kısıtlamalar bu ihlaller arasında bulunuyor. Tutuklanan Uygur öğrencilerin hayatları ve özgürlükleri, Çin’e zorla geri gönderilmeleri halinde tehlike altına girebilir.

Mısır yetkililerinden, uluslararası hukuk tarafından belirlenen yükümlülüklerine uygun olarak, Uygurları Mısır’dan ciddi insan hakları ihlallerine maruz kalabilecekleri Çin’e zorla geri göndermeye son vermelerini talep ediyoruz.

10 Uygur öğrenci daha Mısır yetkilileri tarafından Çin’e zorla geri gönderildi ve böylece Temmuz ayında geri gönderilenlerin sayısı 22’ye ulaştı. Yaklaşık 200 öğrenci daha Çin’e zorla geri gönderilme tehlikesi altında ve geri gönderilmeleri halinde çok ciddi insan hakları ihlallerine maruz kalabilirler.

1 Temmuz’da Mısır yetkilileri, Mısır’da bulunan Çin uyruklu kişilerden, çoğunluğu Uygur olmakla beraber söylenenlere göre Hui ve Han etnik aidiyetlerine de mensup Müslüman öğrencileri kitlesel anlamda toplamaya başladı. Mısır yetkilileri en az 12 Uygur öğrenciyi 6 Temmuz’da ve diğer 10 Uygur öğrenciyi de 11-14 Temmuz tarihleri arasında Çin’e zorla geri gönderdi. Mısır ve Çin yetkilileri Çin’e zorla geri gönderilenler öğrencilerin akıbetlerine ve nerede olduklarına dair hiçbir bilgi vermiyorlar.

Uluslararası Af Örgütü’ne ulaşan bilgilere göre, Mısır yetkilileri, çoğunluğu El-Ezher Üniversitesi’nde öğrenim gören 200’den fazla Uygur öğrenciyi daha gözaltına aldı. Bu öğrenciler, Kahire’deki Tora Hapishanesi’nde tutuluyor. Mısır ve Çin yetkilileri, tutuklanan öğrencileri, şimdiye dek en az dört ayrı seferde sorguladılar. Öğrenciler, Mısır’daki öğrenimleri, faaliyetleri ve ikametleri hakkında sorgulandılar. Bazı öğrencileri temsil eden bir avukat, Mısır polislerinin öğrencilere saldırıda bulunduklarını ve öğrencilere cezaevi dışından su ve gıda sağlanmasını engellediklerini belirtti.

Özgür Asya Radyosu, sivil giyimli iki Mısır polis memurunun eşlik ettiği dört Çin güvenlik görevlisinin, bir Uygur aktivisti kaçmadan önce 23 Temmuz’da Kahire’deki evinde tutuklama girişiminde bulunduklarını bildirdi. Uluslararası Af Örgütü, şu an saklanmakta olan Uygur öğrencilerin sıkı güvenlik önlemleri nedeniyle evlerinden çıkmaya korktukları bilgisini aldı.

Mısır yetkililerinden, uluslararası hukuk tarafından belirlenen yükümlülüklerine uygun olarak, Uygurları Mısır’dan ciddi insan hakları ihlallerine maruz kalabilecekleri Çin’e zorla geri göndermeye son vermelerini, tutuklanan Uygur öğrencilerin, adil ve etkin yürütülen bireysel sığınmacılık sürecine erişimleri olduğunu ve tahliye yönündeki emirlere itiraz edebileceklerini garanti etmelerini ve tutuklanan Uygurların tutukluluk hallerinin devamına yasal itirazda bulunabileceklerini, kötü muameleden korunduklarını ve herhangi bir kötü muamele iddiasının etraflıca ve bağımsız olarak araştırılacağını güvence altına almalarını talep ediyoruz.

İmzacı olmak için tıklayın.

Uluslararası Af Örgütü Türkiye

Kazdağı Ekofestivali: “Hayat topraktan doğar”

Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği tarafından düzenlenen Ekofest’17,  16-20 Ağustos tarihleri arasında Kazdağı’nda gerçekleştirilecek.

2016 yılında OHAL nedeniyle gerçekleştirilememiş olan 3. Kazdağı Ekofestivali bu yıl yapılacak. Festival gönüllü çalışmalarla gerçekleştirilecek. Çeşitli atölye, söyleşi, konser, forum, panel, film ve gösteri etkinlikleri ile spor aktiviteleri festival süresince devam edecek. Atölyelerden bazıları: Toprak ve Psikoloji, Şiddetsiz İletişim, Beden Ritm, Işık, Seramik, Dans, Masal Çemberi, Ekosistem İnceleme Turu, Yaratıcı Drama, Pasif İklimlendirme… Festivalin 4. gününde, 19 Ağustos’ta,  “KazDağı’na Yönelik Tehditler, Çözüm Önerilerimiz” başlıklı STK forumu düzenlenecek. Festivalde Kara Atlas, Topraksızlar Hareketi ve Toprağın Kiri belgeselleri de gösterilecek. 

Etkinlik daveti:

Kazdağı, altın madenciliği ve termik santrallardan sonra şimdi de baraj tehdidi altında.

Bin pınarlı Kazdağı’nın güzelim dereleri, şelaleleri HES’lere ve sözde içme suyu barajlarına kurban edilecek. En güzel vadiler, hatta bazı köyler sular altında kalacak. Kazdağı’nda Zeytinli Çayı’ndan Mıhlıçayı’na kadar bütün akarsular artık özgür akamayacak.

Kazdağı yöresinde yaşayan genç-yaşlı, kadın-erkek, Türkmen-Yörük, tüm halka ve ülkemizin duyarlı doğaseverlerine ve gençlere davetimiz var:

Sizleri 16-20 ağustos 2017 tarihleri arasında Fidanlık Mevkii-Adatepe Köyü-Ayvacık, Çanakkale’de gerçekleştireceğimiz Kazdağı Ekofestivaline bekliyoruz.”

Kazdağı Ekofest’in ilke ve kuralları:

  1. Festival alanına gelirken mümkün olduğunca ambalaj atığı bırakacak
    ürünler getirmiyoruz.
  2. Festival alanında atıkların ayrıştırılmasına özen gösteriyor, geride atık bırakmıyoruz.
  3. Alkollü içecek satışı yapmıyoruz.
  4. Yangına karşı azami özen gösteriyor, belirlenen alanlar dışında ateş yakmıyoruz.
  5. Doğanın haklarına saygı gösteriyor, börtü böceklere, hayvanlara, ağaçlara, çalılara, otlara, çiçeklere zarar vermiyoruz.
  6. Festival katılımcılarının olanaklardan eşit şekilde yararlanmasına özen gösteriyoruz.
  7. Festival katılımcıları olarak birbirimizin haklarına saygı gösteriyor, davranışlarımızla etrafımıza rahatsızlık vermiyoruz.
  8. Kazdağı hepimizin! Hizmet beklemiyoruz, organizasyona destek oluyoruz.
  9. Etkinliklere katılıyor, bilgi ve deneyimlerimizle zenginleştiriyoruz.

Yanınıza almayı unutmamanız gerekenler:
  • Çadır
  • Uyku tulumu
  • Battaniye
  • Yoga matı
  • Sıcak tutacak giysiler
  • Kazak, çorap
  • Mayo, havlu, terlik
  • Şapka, gözlük
  • El feneri, kamp feneri
  • Düzenli kullandığınız ilaçlar
  • Yürüyüş ayakkabısı
  • Termos, kupa
  • Kendinize ait yemek gereçleri: çatal, bıçak, kaşık, tabak
  • Kitap
  • Çalabildiğiniz müzik aleti

Festival ile ilgili daha fazla bilgiye Kazdağı Ekofestivali’nin Facebook ve Twitter sayfaları üzerinden ulaşabilirsiniz.

Şubadap Çocuk’un yeni albüm için çalışmaları devam ediyor

1

Şubadap Çocuk‘un yeni albümü için çalışmalarımız sürüyor. 6 ya da 7 şarkıdan oluşacak albümün ismi ‘Dersler Uzun Teneffüsler Kısa‘ olacak gibi duruyor. Eylül ayı sonunda yayınlamayı düşündüğümüz albüm için İzmir’in çeşitli yerlerinde yaşayan 12 çocukla düzenli bir çalışma içindeyiz.

Tüm çalışmalarımızda alternatif yöntemleri uygulamaya çalışıyoruz. Albüm yayınlama meseleleri tamamen şirketlerin tekelinde dönerken biz 3 albümdür #halksponsorluğu ile yapıyoruz albümlerimizi ve “Ticarileştirilemez, kalan tüm hakları da çocuklarındır” diyoruz. Aslında toplumsal bir ihtiyaç olarak yaptığımız çocuk şarkılarının ekonomik yükünü de beraber çekmeye çalışıyoruz.

Siz de bu yeni albüm için destek olmak isterseniz, bize ulaşın.

0553 507 09 52
[email protected]

Dağ ceylanlarının yaşam alanında çimento fabrikası tehdidi

Hatay’ın Kırıkhan İlçesi’ndeki Suriye sınırında yaşayan ve türü tehdit altında bulunan Hatay dağ ceylanlarının (Gazella gazella) yaşam alanına çimento fabrikası kurulacağı iddia edildi.

Türkiye Tabiatını Koruma Derneği Hatay Şubesi Başkanı Abdullah Öğünç, Türkiye’de sadece Hatay’a olan dağ ceylanlarının yaşam alanına yapılması planlanan çimento fabrikasının, bölgedeki birçok türü tehdit ettiğini söyledi.

Çevre ve Şehircilik Hatay İl Müdürlüğü’nün resmi internet sayfasında bölgeye kurulması düşünülen çimento fabrikasının ÇED raporunun yayınlandığını belirten Öğünç, bölgede kente özgü Hatay dağ ceylanı, kayalık gerbili, çizgili sırtlan, saz kedisi, Hatay kertenkelesi gibi birçok önemli türün adının raporunda yer almadığını ileri sürdü. Bölgeye bir fabrika yapılması durumunda el değmemiş doğal ortam ve Hatay’a özgü bu türlerin yaşamlarının tehdit altında olduğunu sözlerine ekleyen Öğünç, yetkilileri raporu bir kez daha gözden geçirmeye davet etti.

Liste eksik ve hatalı

Öğünç, “Hatay’ın Kumlu ilçesi, Akpınar Köyü Mevkiinde yapılması planlanan Aym Çimento Fabrikası için istenen ÇED raporu bakanlık tarafından olumlu bulunmuştur. Dernek olarak ÇED raporu üzerinde yaptığımız incelemeye göre proje sahası içinde 56 bitki türü, 17 sürüngen türü, 39 kuş türü, 17 memeli türü listelenmiş bulunmaktadır. Bölgeden elde ettiğimiz sonuçlarla ÇED raporunda sunulan sonuçları karşılaştırdığımızda canlı gruplarının tür listelerinin oldukça eksik ve hatalı olduğunu görmekteyiz. Bölgenin en önemli hayvan türü Hatay dağ ceylanı olmasına rağmen bu türün ÇED raporunda adı dahi geçmemektedir” dedi.

Aym Genel Müdürü Keskin: Çevrecilerle görüşmeye açığız

Aym Çimento Genel Müdürü Fethi Keskin ise bölge için olumlu ÇED raporu alındığını belirterek, “ÇED raporu alındığına göre bir sorun yok. Eğer o bölge yaşam alanı olsaydı zaten bu rapor olumlu olmazdı, bölgede yaşayan canlıların yaşam alanlarına müdahale olmayacak.

Kurum olarak her zaman doğanın korunmasına ve çevreye zarar vermemeye önem veren bir kuruluşuz, eğer bir sıkıntı varsa bu konuda çevrecilerle görüşme yapmaya açığız” diye konuştu.

DHA

Gökkuşağı bayrağının hikâyesi

1

Yaygın olarak gey onur bayrağı olarak bilinen gökkuşağı bayrağı, LGBTİ+ topluluğunun en bilinen sembolüdür. Renkli bayrak, LGBTİ+ topluluğunun çeşitliliğini yansıtır ve Haziran’da kutlanan Onur Ayı kapsamında dünya çapındaki etkinliklerde dalgalandırılır.

Meşhur bayrak, 1970’te asker olarak San Francisco’ya geri dönen Kansas doğumlu gey bir aktivist olan Gilbert Baker tarafından tasarlanmıştır. Baker, geri dönmek istememişti ancak sanatçı olma hayalini gerçekleştirmekte oldukça kararlıydı. Bununla kalmayıp, LGBTİ+ hareketini tanımlamaya yardımcı olan başlıca figürlerden biri haline geldi.

San Francisco’ya taşındıktan sonra Baker’ın öğrendiği ilk şey dikiş dikmek oldu. Sonrasında, isteyip de parasının yetmediği 1970’lere özgü modaya uygun şeyler ortaya çıkarabildi. Belki de Baker’ın hayatını sonsuza kadar değiştirecek olan en önemli an, 1974’te Harvey Milk ile tanışması olmuştur.

Milk, San Francisco’ya gelen diğer birkaç gey gibi Baker’ı da etkiledi. Baker’ı genç geylere pozitif bir umut mesajı veren yeni bir sembol düşünmesi için desteklediği söyleniyor. Aslında bu, Milk’in San Francisco’da yüksek bir kamu görevine hizmet etmek ve dolayısıyla tarih yazmak için ilk gey olarak seçilmeden önce kampanyasıyla gönderdiği mesajdı.

Aktivist ve onur bayrağının tasarımcısı Gilbert Baker’ın SF Pride 2012 sırasında Castro’da çekilen fotoğrafı.

Baker, böylesine bir sembol yaratmanın zorluğunu üstlenecekti. O zamana kadar gey topluluğunun sembolü olarak geliştirilen pembe üçgen vardı. Ancak pembe üçgen, ilk olarak bunu toplama kamplarındaki erkek esirleri işaretlemek ve cinsel yönelimlerinden yola çıkarak onlara acı çektirmek için kullanan Naziler ile ilişkilendirilmişti. Daha iyi bir şey lazımdı.

Bununla birlikte, gökkuşağı bayrağının yeni bir sembol olması için Baker’a gerçekten ilham kaynağı olmuş olabilecek birkaç şey vardı. İddiaya göre bazıları, Judy Garland’in “Over the Rainbow” adlı şarkısından hareket ettiğini söylüyor. Ayrıca, Stonewall isyanı, Garland’in ölümünden birkaç gün sonra gerçekleşti ve Garland, ilk gey simgelerinden biri olarak anılır.

Diğer bir ihtimal ise, gökkuşağı bayrağının beş yatay şeritli insan ırkı bayrağından kavramsal olarak türetilmiş olmasıdır. Bu bayrak yukarıdan aşağıya doğru kırmızı, beyaz, kahverengi, sarı ve siyah renkteydi ve 1960’larda barış gösterilerinde kullanıldı. Bunu bir tarafa bırakırsak, gökkuşağı bayrağının diğer yazılı versiyonları da mevcuttur. Bazılarının üzerinde “barış” kelimesi yazılıdır. Şu ana kadar LGBTİ+ hareketi bayrağından farklı, bu tür birkaç bayrağın kullanıldığı unutulmamalıdır.

Bununla beraber, 25 Haziran 1978’de San Francisco Gey Özgürlük Günü Yürüyüşü‘nde, sekiz şeritli ilk gökkuşağı bayrağı özgürce havada dalgalandırıldı. Baker, kumaşları boyadı ve düzinelerce gönüllünün yardımı ile onları birbirine dikti. Devasa olan ilk bayraklarda yukarıdan aşağıya doğru cinsiyeti simgeleyen sıcak pembe, yaşamı simgeleyen kırmızı, sağlığı simgeleyen turuncu, güneşi simgeleyen sarı, doğayı simgeleyen yeşil, sanatı simgeleyen turkuaz, ahengi simgeleyen indigo ve ruhu simgeleyen mor renk mevcuttu.

Aktivist, yeni bayrağının ilk kez gökyüzüne yükseldiği anı memnuniyetle hatırlayacaktır. Söylenene göre, “İnsanlar, bir şimşek çakması gibi hemen bunun onların bayrağı olduğunu anladı” diyerek görüşünü belirtti. Aynı zamanda o anı, hayatındaki en heyecan verici anlardan biri olarak tanımlayacaktı. 1978’de bayrağın belirli bir önem kazandığı sırada, Baker daha sonra Paramount Flag Company’de toplu bir üretim yapmaya girişti. Şirket, iddialara göre sıcak pembe renk kolay bir şekilde temin edilemediği için, bayrakları yedi şeritli bir biçimde üretmeye devam etti.

Bayrağın kullanımındaki dönüm noktası, ne yazık ki 27 Kasım 1978’de gerçekleşen Harvey Milk cinayetiydi. Bu olayı takiben, gökkuşağı bayrağına olan talep büyük oranda arttı. Baker, bayrağın üretimini de arttırmıştı ancak bir süre sonra sıcak pembe rengi pratik nedenlerden dolayı çıkardı.

1979’da bayrak bir kez daha değiştirildi. Bunun nedeni, 1979 Gey Özgürlük Günü Yürüyüşü süslemeleri için gökkuşağı bayrağının Market Caddesi’nin her iki tarafındaki sokak lambalarından sallanmasını tercih eden San Francisco LGBTİ+ Onur Kutlama Komitesi’ydi. Bunu yapmak için, bayrağın altı rengini iki ayrı bayrağa ayırmaları gerekiyordu. Her iki taraf da üç şeritli bayraklardan birini uçuracaktı. Pratik nedenlerden ötürü bayrak; kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi ve mor olmak üzere altı şeritli versiyonu ile popüler hale geldi.

Bayrağın bütün hikâyesinde pembe üçgen sembolü bir yere kaybolmadı; gökkuşağı bayrağının kendisine uygulanacaktı. Bayrağın diğer çeşitleri de düzenli olarak görülmektedir. 1970’lerden beri Baker’ın hayatının büyük bir bölümü gökkuşağı bayrağı üzerine kuruluydu. Bazı işleri ve ilgili önemli eserleri, birçok önemli müze ve arşivlerde görülebilir. San Francisco’da bulunan LGBTİ+ Historical Society, Baker’ın 1978’de orijinal gökkuşağı bayrağını yapmak için kullandığı dikiş makinelerinden birine sahiptir. Ayrıca bayrağın 25. yıl dönümüne ithafen üretilen sekiz şeritli tasarımın birebir kopyası da mevcuttur.

Birleşik Devletler bayrağındaki yıldızların eklendiği gökkuşağı bayrağı.

Gökkuşağı bayrağı, 2015’te New York’taki Modern Sanatlar Müzesi’nin tasarım koleksiyonlarında yer aldı. Bayrak, Creative Commons logosu veya geri dönüşüm logosu gibi dünya çapında tanınan bir sembol olarak kabul edilir.

LGBTİ+ onur bayrağının sevgili yaratıcısı Gilbert Baker, ne yazık ki bu yılın başında, 31 Mart 2017’de vefat etti. Öldüğünde 65 yaşındaydı. LGBTİ+ hareketini şekillendiren en önemli isimlerden biri olarak kesinlikle hatırlanacak ve dünyaya miras bıraktığı bayrak, çeşitlilik ve katılımın bir simgesi olarak uzun süre kalacak.

Kaynak: Vintage News

Bodrum’un öteki yüzü: İşçi koğuşları

1

“Tatil cenneti” diye anılan Bodrum, herkes için cennet değil. Lüks tatil bölgeleriyle bilinen kentin diğer yüzünde bulunan işçi koğuşlarında barınan inşaat işçilerine reva görülen kötü yaşam koşulları ve emek sömürüsüyle bir Türkiye fotoğrafı sunuyor.

Türkiye’nin “Tatil cenneti” olarak adlandırılan Muğla’nın Bodrum ilçesi, burada çalışan inşaat işçileri için cehennemi andırıyor. Bodrum’a bağlı Gümbet, Yalıkavak ve Sanayi bölgesinde bulunan işçi koğuşlarında yaşam mücadelesi veren inşaat işçileri, yazın kavurucu sıcaklarında adeta ölüme terk edilmiş durumda. Yüzde 90’ı Ağrı ve Van’dan gelen işçiler, 11 ile 18 kişilik koğuşlarda kalıyor. Koğuşlarda elektrik ve su bulunmazken, işçiler tankerlerle taşıdıkları sular ile 100 kişinin kullandığı bir banyoda yıkanıyor. Koğuşlarda kışın 2 binin üzerinde, yazın ise 500 civarına işçi bulunuyor. Kapasitesi 320 kişi olan koğuşlarda 500 kişi barınmak zorunda iken yaklaşık 300’ü çocuk ve öğrencilerden oluşuyor. İnşaatlarda kaçak çalıştırıldığı belirtilen çocuk ve öğrencilerin sigortaları yapılmayarak güvencesiz bir şekilde çalıştırılıyor.

İşçinin ücreti rehin olarak tutuluyor

Ağrı’dan çalışmaya gelen Abdurrahim Bozkurt, 50 dereceyi bulan kavurucu sıcaklarda çalışmak zorunda kaldıklarını dile getirdi. İnşaatta en zorlu işlerin Kürt işçilere yaptırıldığını belirten Bozkurt, çalışma şartlarını “Günün yorgunluğunun üzerine rahat uyuyamıyoruz. İş çıkışı yemek yap, temizlik yap, banyo yap derken saat gece 12.00 oluyor. Hastalanan işçilerden imkanı olan sadece hastaneye gidebiliyor. İmkanı olmayan ise hasta haliyle inşaata gitmek zorunda. Şu an dizimdeki rahatsızlıktan kaynaklı ameliyat olmam lazım ama olamıyorum. Çünkü imkanım yok” sözleriyle anlattı.

Yeni bir çocuğunun dünyaya geldiğini söyleyen Bozkurt, çalışmak zorunda olduğu için bebeğini görmeye gidemediğini söyledi.

Önceki yıl çalıştıkları işlerin ücretinin yarısını ancak işverenden alabildiklerini dile getiren Bozkurt, “Bu şekilde kabul etmesek bize ikinci sefer iş vermiyorlar. İlla ki; önümüze engeller koyarak bizi kendilerine mecbur bırakıyorlar. İnşaatlarda yüksek iskelede çalışmak zorunda bırakılıyoruz. Sabah işe gittiğimizde sağlam mı döneceğiz, ölümü döneceğiz onu bilemiyoruz. Bu kaygı ile yaşıyoruz” dedi.

Koğuşta kalmaya “güvenlik aidatı” uygulaması

Her bir işçi koğuşuna 500 TL kira ödediklerini aktaran Feyzi Bozkurt (34) da, koğuş başına her ay 50 lira da sanayi bölgesinde barındıkları gerekçesi ile “Güvenlik aidatı” ödemek zorunda olduklarını söyledi. “Bu iş memleketimizde olsaydı çalışmak için 3 bin kilometre gelir miydik?” diyen Bozkurt, “Bir yıldır eşim ve 4 çocuğumu göremiyorum. Yoksulluktan kaynaklı buralardayız. Ailem için buraya katlanıyorum. Geçtiğimiz gün inşaat alanında elime akrep soktu. Hastaneye gittim ancak hemen ardından çalışmak için inşaata döndüm. Mecburdum buna” diye ifade etti.

“Nasıl hijyen olsun?”

Ağrı’dan gelen 2 çocuk babası Galip Demir (35) de, kışın soğuk, yazın ise kavurucu sıcakların hayatlarını katlanılmaz hale getirdiğini aktardı. Kışın inşaatlardan getirdikleri tahta parçalarını sobada yakarak ısınmaya çalıştıklarını, fakat her tarafın açık olmasından kaynaklı koğuşların ısınmadığını aktaran Demir, yazın ise kavurucu sıcaklardan kaynaklı gece yarılarına kadar beton koğuşlara giremediklerini vurguladı. İşçi koğuşlarında hijyenin olmadığının altını çizen Demir, “Bir odada 11 kişi yatarsa nasıl hijyen olur? Mermer yapımında çalışıyorum. Çok ağır bir iş. Ters bir harekette belim kırılabilir. Çok zorlanıyoruz. İş kazası geçiren arkadaşlarımız oluyor” diye konuştu.

Okumak için inşaatta çalışıyorlar

Üniversite öğrencisi olan Özcan Bozkurt da, eğitim masraflarını çıkartmak zorunda olduğu için geldiğini söylerken, yaşıtlarının tatil yaptığı günlerde çalışmak zorunda olduğunu belirtti.

“Çalışmazsan bir dahaki sene okuyamazsın”

Liseyi bitirdikten sonra 18 yaşında dershane parasını kazanmak için geldiğini belirten Ferhat Yaşar da, ailesine olan özlemini fotoğraflarla giderdiğini belirtirken, “Burada özlemde ayrı bir zor. Çoğumuz öğrenciyiz ve hiçbir hakkımız yok. Örneğin bugün bir arkadaşımız ayağına inşaatta çay döküldü ama o haliyle çalışmak zorunda kaldı. Çalışmazsan bir daha ki sene okuyamazsın. Şu çatlak, yıkılmak üzere olan duvarlara bakın! Biz dershane masraflarımız için geldiğimiz bu koğuşlarda ölümü hisseder hale geldik” dedi.

Üniversite masrafları için çalışmaya gelenlerden biri olan Uğur Yaşar (18) da, inşaatta öğrencilerin hem yorulduğunu hem de ezildiklerinin altını çizdi. Yaşar, “Yazın dışarıda betona yatak serip uyuyoruz. Çevreden sızan sulardan kaynaklı çoğu kez biz de yataklarımızda sular içerisinde kalıyoruz. Dışarıda kaldığımızdan kaynaklı sürekli böcek sokmasından kaynaklı vücudumuz şişiyor. Yazının oluşan kokudan kaynaklı koğuşlarda yatamıyoruz dahi. Kendimi burada bu şartlarda sadece hamal gibi hissediyorum. Sürekli çalışıyoruz bu şartlarda başka da bir imkânımız yok” dedi.

“Çocukluk düşlerim bu koğuşlarda son buldu”

3 yıldır inşaat işçiliği yapan 17 yaşındaki M.Y. ise, çocuk işçilerin çocukluk düşlerinin işçi koğuşlarında son bulduğunu aktardı. M.Y., “Aldığımız para bizi 1 yıl idare etmiyor. Eğitim için mi ayıralım, ailemize mi verelim? Yaşıtlarım dışarıda oyun oynarken biz inşaatlarda, bu koğuşlarda çocuk işçi olarak sömürülmeye mecbur bırakıldık” ifadelerini kullandı.

Alıntı: Dihaber