Ana Sayfa Blog Sayfa 278

Karanlık çağa yolculuk: Tanrı Olmak Zor İş

0

Arkadi ve Boris Strugatski kardeşlerin yazdığı Tanrı Olmak Zor İş kitabı, geçtiğimiz Haziran ayında Hazal Yalın’ın çevirisiyle İthaki Yayınları‘nın bilimkurgu klasikleri rafında yerini aldı. Kitaba geçmeden önce hayatları da yazdıkları romanlar kadar etkileyici olan Strugatski kardeşlerden bahsedelim biraz.

Arkadi Strugatski 28 Ağustos 1925’te Batum’da doğdu. 1925 sonbaharında ailesiyle birlikte Leningrad’a taşındılar. İkinci Dünya Savaşı başladığında, Arkadi önce savunma geliştirmelerinde sonra da el bombası üretiminde çalıştı. 1942’de Alman kuşatması altında olan Leningrad’dan babasıyla birlikte tahliye edildi. Kaçtıkları tren saldırıya uğradı ve tek kurtulan Arkadi oldu. 1955’te ordudan ayrıldığında Review Dergisi’nde, sonrasında ise Detgiz (Devlet Çocuk Yayınları) ve Devlet Siyasi Yayınları’nda editörlük yaptı. Arkadi Strugatski, savaş başlamadan çok önce bilimkurgu hikayeleri yazmaya başlamıştı. Daha sonra el yazmalarının tamamı abluka sırasında kayboldu. 1986’da ünlü bilimkurgu yazarı Vyacheslav Rybakov ve yönetmen Konstantin Lopushansky ile birlikte çalıştığı “Ölü Bir Adamın Mektupları” adlı senaryosu ile Devlet Ödülü kazandı.

Boris Strugatski 15 Nisan 1933’te Leningrad’ta doğdu. Savaş bittikten sonra Leningrad’a geri dönen Boris, Eyalet Üniversitesi’nden gökbilimci olarak mezun oldu. 1964’te ağabeyi Arkadi ile birlikte SSCB Yazarlar Birliği’ne kabul edildi. 1972’de genç bilimkurgu yazarları için Leningrad Eyalet Üniversitesi’nin başına getirildi. 2002’de Noon, XXI Century Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeni oldu ve aynı yıl Yıllık Edebiyat ve Sanat Ödülü’nü aldı. 2008’de kendisine Bilim Sembolü madalyası verildi.

Strugatski kardeşlerin birlikte yazdıkları ilk eser Crimson Bulutları Ülkesi oldu. Sovyet-Rus bilimkurgu edebiyatının en sevilen yazarları olan Strugatski kardeşler, romanlarında diğer bilimkurgu romanlarının aksine insanları ve politik sorunları ele aldılar. Eserlerinin birçoğu sansür yüzünden değiştirildi. Uzayda Piknik adlı romanları 1977’de İngilizceye çevrildi ve ünlü film yönetmeni Andrey Tarkovsky tarafından “Stalker” adıyla sinemaya uyarlandı.

1964 yılında yazdıkları “Tanrı Olmak Zor İş” kitabı da yazarların izni olmadan 1989 yılında sinemaya uyarlandı. Strugatski kardeşler, ilk başlarda Dumas’nın Üç Silahşörler kitabından esinlenerek eğlenceli bir roman yazmak istediler. Ancak 1962 yılının Aralık ayında dönemin Sovyetler Birliği hükümet başkanı Nikita Kruşçev Moskova’da bir modern sanat sergisini ziyaret eder ve eserlere hakaretler yağdırır. Basında büyük yankı bulan bu olay, sanatçıların lincine kadar varır. Bu olaylardan etkilenen Tanrı Olmak Zor İş insanların yüzüne gerçekleri vuran, karanlık ama mizahi göndermeler de içeren bir roman haline gelir. Kitabın önsözünü kaleme alan Hari Kunzru’nun da dediği gibi, Strugatski kardeşler kitabı yazarken hatırı sayılır bir politik baskı altında çalışırlar.

Kitapta aydınların, yazarların ve okuma-yazma bilenlerin linç edildiği, öldürüldüğü bir uygarlık anlatılır.

Kahramanımız Don Rumata (Anton) dünyadan Arkanar’a gönderilen gözlemcilerden biridir. Bu krallıktaki feodal gelenekleri, faşizmi kayıt altına almakla yükümlüdür ve gezegenin gidişatına müdahale etmesi kesinlikle yasaktır. Diğer gözlemciler gibi “gezegenin işlerine karışmama” kuralına karşı gelme isteği yüzünden zaman zaman zorlanan Anton da psikolojik eziyetler çekmektedir. Don Rumata’nın totaliter bir rejimde baskı altında yaşayan aydınları, bilgeleri, yazarları ve şairleri kurtarmaya çalışırken başından geçenleri okuyoruz Tanrı Olmak Zor İş kitabında.

Kitabı okurken Don Rumata’nın yerine geçtiğinizi fark ediyorsunuz. Faşizmin kurduğu cümlelere karşı sinirlerinize hakim olmanız hayli zor. Kendinizi ister istemez bugünle kıyaslama yaparken buluyorsunuz.

Bütün belalar, kardeşler, bütün belalar şu okumuşlardan çıkıyor! Önce gelmiş parayla saadet olmaz, diyorlar, sonra köylü dediğin de insan evladıdır; sonra küfre varan maniler, peşinden ayaklanma… Hepsini asacaksın bunların, kardeş! Mesela ben olsam ne mi yapardım? Evvela sorardım: Okuman yazman var mı? Öyleyse doğru darağacına! Mani mi yazıyorsun? Darağacına! Çarpım tablosu mu biliyorsun? Sen çok şey biliyorsun, doğru darağacına!

Hayatta kalan şarkıcılarına katı bir sansür uygulayan, ressamlarına işaret levhalarını boyatan, aydınlarını yok eden, öldüren, bilime, sanata ve kültüre karşı olan Arkanar gezegeni, okuyanlara çok tanıdık gelecek. Zira bana göre Dünya da ahmaklar sürüsünün yönettiği bir Arkanar uygarlığına dönüşmekte. Bu düzeni nasıl değiştireceğimizi düşünürken de eleştiriye önce kendimizden başlamalıyız. Çünkü tüm bunlar olurken susarak, rahat koltuklarımızdan kıpırdamayarak Dünya’nın Arkanar’a dönüşmesine sebep olanlar en başta bizleriz. Bir toplumda aydınlar, yazarlar, sanatçılar olmadan ilerleme de olmaz.

Geleceğin önlerinde serili olduğunu, onlarsız gelecek olmayacağını bilmiyorlardı. Geçmişin korkunç hayaletleriyle dolu bu dünyada biricik gelecek umudu olduklarını, toplumun organizmasındaki maya, vitamin olduklarını bilmiyorlardı. Bu vitamini yok edersen toplum çürümeye başlar, güçten düşer, kasları zayıflar, gözler canlılığını yitirir, dişleri çürür. Hiçbir devlet, bilim olmadan gelişemez; komşuları yok eder onu. Sanat ve genel kültür olmazsa devlet kendini değerlendirme ve böylece çeki düzen verme yetisini kaybeder, her saniye ikiyüzlüler ve alçaklar doğurmaya başlar, yurttaşlarında tüketim çılgınlığı ve kibir gelişir, sonunda da daha akıllı komşularının kurbanı oluverirler. Ellerinden geleni artlarına bırakmasınlar, kitap kurtlarına zulmetsinler, bilimi yasaklasınlar, sanatı yok etsinler; er ya da geç ayakları birbirine dolanacak, dişlerini çaresizce ve nefretle sıkacaklar ama iktidar sarhoşu ahmak ve cahillerin nefret ettiği insanlığa yeni bir yol açılacak.

Çevrildiği her dilde ses getiren Tanrı Olmak Zor İş kitabının İthaki Yayınları’ndan çıkan çevirisindeki arka kapak yazısını da sizlerle paylaşıp, bu muhteşem romanı bir an önce kitaplığınıza eklemenizi tavsiye ediyorum.

“Eğer tanrı olduğumu düşünebilseydim, gerçekten de tanrı olurdum.”

Arkadi ve Boris Strugatski, entelektüel açıdan kışkırtıcı, inanılmaz eğlenceli, cesur ve eleştirel kitaplarıyla “Sovyetler döneminin en büyük bilimkurgu yazarları” sıfatını hak eden yegâne ikili. Tanrı Olmak Zor İş ise insanlığın karanlık geçmişinin kalbine yapılmış en cesur yolculuklardan biri.

İnsanlık, Dünya’nın her bakımdan aynısı olan, üzerindeki insanların karanlık çağdan öteye gidemediği bir gezegene gözlemciler göndermiştir. Bu gezegenin gidişatına müdahale etmelerine hiçbir şekilde izin verilmeyen bu gözlemcilerin asıl amacı insanlığın karanlık çağını her ayrıntısıyla kayıt altına almaktır. Büyük bir değişimin eşiğindeki Arkanar Krallığı’nda halk baskı altında yaşar, yenilikler daha beşiğinde boğulur ve okuma yazma bilenler linç edilir. Bu gezegene gönderilmiş gözlemcilerden biri olan Anton, Don Rumata ismiyle bir asilzade hayatı yaşarken bir yandan da dönemin aydınlarını kurtarmaya çalışır.

İleri bir medeniyet, geri kalmış bir medeniyetin gelişimine müdahil olabilir mi? Hızlı gerçekleşen değişimler başarısız olmaya mahkûm mudur?

Tanrı Olmak Zor İş, neden tanrı olunmaması gerektiğinin bir panoraması.

Arkadi ve Boris Strugatski kardeşlerin İthaki Yayınları’ndan çıkan diğer kitapları;

Kıyamete Bir Milyar Yıl
Pazartesi Cumartesiden Başlar

Su hakkı için su yollarına düşmek I

2

22 Mart, “Dünya Su Günü” gibi özel bir günde bir çağrı yapmış ve “Haydi, insana, hayvana ve yeryüzüne can suyu olmak için mücadeleye!…” demiştim. “Fransa’nın Bordo kentinden başlamak üzere, kano ile su yollarını takip ederek Marsilya’da bulunan Dünya Su Konseyi’ne gitmeyi ve onlara suyun bir hak olduğunu ve satılıp pazarlanamayacağını anlatan Dünya Su Dostları Deklarasyonu‘nu iletmeye var mısınız?” diye sormuştum.

Ben sözümü tuttum ve yollara düştüm…

İşte tüm zorluklara ve kısıtlı imkanlara inat ulaştırabildiğim notlar…

Yolculuğu Facebook sayfasından ve benim kişisel hesabımdan da izleyebilirsiniz.

Güzergah da işte burada:

Yol Notları

18 Haziran 2017

Yolculuktan bir gün önce Bordeaux’da, hatırlatma, selamlama ve biraz da ısınma babında, küçük bir ZAD eylemi…

18 Haziran 2017

Ve, yolculuk başladı.

Bordo’daki 30 km’den sonra Langon’daki 30. km´de akşamı buldum. Langon, büyük akıntısı ile beni fena test etti. “Bugün buradasın, sabah yeniden görüşürüz”dedi. Kanal boyu güzergahında yalnız değildim. Şahinler, kırlangıçlar ve yusufçuklar bana eşlik ettiler.

Şimdi Langon’da büyük Kanal gemilerinin Langon’daki ters akıntıyı düz akıntıya çevireceği anı bekliyorum. Bu da deneme yanılma ile öğrendiğim ilk sürüş kuralı oldu. Bakalım, su haydutlarına karşı kano yolculuğum boyunca daha neler öğreneceğim. 8 km sonra kanal du Midi’de olacağım.

Şimdi kanala dönmeliyim. Herkese,”su gibi ömrünüz olsun!” diyorum.

20 Haziran 2017

Bugün Garonne nehri üzerindeyken kanonun yastığı patladı kano su alıyordu. Ve sıkıntılı bir macera başladı.

Çok ters bir yerde kaldım. Suyun belli saatlerde yükseldiği bir yer. Önce malzemeleri yüksekçe bir yere taşıyarak güvenliğe aldım. Yastığı onarım kitini kullanarak yapıştırdım. Birkaç saat beklemem gerekiyordu. O gece orada kaldım. 21 Haziran sabah deneme yaptım. Ancak yastık aynı yerden tekrar patladı. Tamir imkansızdı.

Başka çarem olmadığı için malzemeleri bırakarak, akşam saatlerinde ormana daldım. Bir gözetleme kulesi görünce, yakınlarda bir yaşam alanı olması gerektiğini düşünerek ilerlemeye devam ettim. 3 km yol katettikten sonra bir köye ulaştım. Köy oturanlarından biri bana yakında bir kamping olduğunu, oraya gidebileceğimi söyledi. Gece karanlığında, üç kez katettiğim 3km’lik yolu gidip gelerek, tüm malzemeleri köye taşıdım. Kampinge gidecek gücüm kalmamıştı. Gece saat 2 civarında, köydeki boş bir bahçeye çadırımı kurabildim, ve yıkıldım.

22 Haziran 2017

Bugün sabah erkenden kanonun yastığını tekrar yapıştırdım ve 2,5 km ilerde, Garonne nehrinin başlangıcında bir noktaya ulaştım. Orada bir restoran’da dinlendim, telefonumu şarj ettim. Restoran sahipleri beni sıcaklıkla misafir etti. Yolculuğun amacını öğrenince, tebrik ve teşekkür ettiler. Kısacası şans eseri, duyarlı insanlara denk düştüm. Böyle güzel sürprizler de oluyor ve insana cesaret veriyor… Ayrıca yolun devamı için, su, buz, meyva verdiler.

Nehirde, kanoyu tekrar denedim. Ama yapıştırma yine başarılı olmamıştı ve 15 dakika sonra yastık tekrar indi. Aşırı sıcağın etkisi malzemeyi genişlettiği için, olumsuz etki ettiğini düşünüyorum. Denemelerde yastık inik olduğu halde kanonun su almadığını gözlemleyince bu şekilde devam etmeye karar verdim.

Kano ağır ilerliyor ama ilerliyor. Devam etmem şart. Yoldayım…

25 Haziran 2017

Geldim… Uçsuz bucaksız su yolundan çıkmak mümkün olmuyor. Zorlu bir su yolundayım.

Fransa’nın Atlantik bağlantılı en büyük su (Garonne) nehrinde, 39 dereceyi bulan sıcaklar eşliğinde tek başına kano yolculuğu yapan bir deliyim.

Aksilikler, imkansızlıklar ama ille de nehrin yaban güzellikleriyle; ağaçlar, kuşlar, kurbağalar, çoğunluğuyla iyi bir muhabbet halindeyim.. İnsandan uzak olmak güzel bir delilik haliymiş meğer.. İklim değişikliğinin derin etkilerini 39 derece sıcağın altında susuzlukla yaşıyorum. Yakın gelecekte bütün kıtalarda ne büyük yoğunlukta felaket sıcakları, kuraklıkları ve buna paralel ne amasız su savaşları olacağını içtiğim her damla suyun ardından yutkunarak, burkularak anlıyorum. İşte size su ve susuzlukla empati…

Bunlardan da öte bir delilik halindeyim aslında.. Kimileri belki bazı açılardan bu deliliğimi fazladan gereksiz bulabilir, kızabilir de… (Kedistan’ın “atom karınca”sı ve Alakır Nehri Kardeşliği kardeşlerimin dışındakilerin, bu türden serzenişlerini, yaklaşımlarını ciddiye almadığımı belirtmeliyim.) Sayfamda yüzlerce “arkadaş”ım var ve pek çoğuyla pek çok konuda karşılıklı paylaşımlarım da var, ama somut dayanışma konusunda bu yüzlerce “arkadaş”tan pek azının yanımda olduğunu üzülerek anlıyorum.

Yolculuğumla ilgili açıklamalarımı başta Kedistan dergisi olmak üzere, kendi sayfalarımda ve ilgili diğer sayfalarda paylaştım. Merak edenlerin, takip etmek isteyenlerin başımın üstünde yeri var. Yakında geniş bir yazı ile yolculuğumla ilgili detayları tekrar paylaşacağım sizlerle. Dünya Su Konseyi’ne, yani “yeryüzündeki suyumuzu çalanların, satanların, kirletenlerin bileşeni” olarak adlandırdığım “su haydutları”nın merkezine neden gittiğimi tekrar anlatacağım… Ki bu metin aynı zamanda Su Konseyi’ne ileteceğim bir (belge dosya) su hakkı savunucularının ‘DEKLARASYON’u niteliği de taşımaktadır.

Şimdilik kaydıyla noktalıyorum.Tekrar görüşmek üzere, sevgi dostluk ve dayanışma ile kalın…

29 Haziran 2017

Agen’e doğru… Bu bölge, özellikle civarı, kanal boyu yemiş bereketi saçıyor adeta. Her kürek adımında kanal’a sarkan ceviz, incir ve erik ağaçlarından göz hakkı almadan geçmek olmaz dedim ben de…

Kanalın biraz dışındaki alanlarda ise, elma, kivi ve şeftali, bahçeleriyle sıralanmış… Su, kendi doğal güzergahında bütün canlı varlıklar için bir bereket… Doğanın bu biricik yaşam armağanına hükmeden, onun bu doğal akışını haydutça gaspeden, yeryüzünün en zararlı varlığı “insan” tarafından yapılmakta.

Agen’e varıştan önceki ard arda son 3 kanal kapısında kanal platformu olmaması ve ardından başlayan sert rüzgar ve yağmur beni bayağı bir zorladı. Buradan önce 200 metre öteye yani 1. kanal kapısının bulunduğu yere, önce kanoyu sonra bütün diğer materyali taşıyarak geçebildim. Ve sonrası yine yağmur, çadır…

Geceyi burada geçirip bu sabah itibariyle Yaklaşık 800 metre ötedeki Agen’e kanal boyunu yürüyerek varabildim.

Yağmur berekettir…

“Kano ile Su Hakkı” yolunda yağmurla sarmaş dolaşım… Yağmur yağar da “yağmur adam”lığımdan bahsedilmez mi? Geçmiş yıllarda istanbul’a yağmurlar yağarken ıslak adımlarla bir adam dolaşırdı sokakları… Sokaklar dostluklara açılan yağmur bereketinde olsun diye… O adam, yağmurun ıslak adımlı soluğu oldu sonunda ve adına “yağmur adam” dendi . O “‘yağmur adam” şimdi su hakkı yollarında, bütün bir yer yüzü yağmur SUsuz kalmasın diye su yollarını adımlıyor… Bu güzel anıyı sizlerle paylaşmak çok anlamlı oldu sanırım.

Nice anılarımız susuz kalmasın… Sevgi dostluk ve dayanışma ile kalın.

3 Temmuz 2017

Agen’dan sonra Valance ve Moissac’a yoğun yağmur ve kanal kapıları nedeniyle yürüyerek varabildim. Moissac’a gece yarısı vardığımda ayaklarım haklı olarak isyan halindeydi. Moissac’ta çadırımı kurup ayaklarımın isyanını dindirebildim nihayet. Ancak Su Hakkı İçin Kano ile Su Yolculuğum beni inatla yeni sürpriz müşkül durumlarla test etmeye devam ediyor. Moissac’tan sonra ardarda dört kanal kapısıyla karşılaşmam beni oldukça yoran bir tempoya dahil etti. Ancak başka yolu da yok. Karşı inatla bu zorlu su yolunu mutlaka tamamlayacağım. Çünkü daha önce de belirttiğim gibi, bu yolculuk benim kişisel yolculuğum değil. Bu yolculuğun asıl sahipleri ; Amazonlar, Dakota, Honduras, Bolivya, Hindistan, Alakır, Munzur, Hasakeyf, Kazdağları, Karadeniz ve su hakkı ihlal edilen dünyanın bütün su mağduru halklarıdır…

5 Temmuz 2017

Dün akşam saatlerinde Toulouse’a beş km kala, yine ardarda kanal kapılarıyla karşılaşmam bana kötü bir sürpriz yaptı. Kanoyu ve diğer eşyaları taşıma esnasında kanomun üzerindeki pro cameram bir bisikletli tarafından çalındı. Görüntülerimin bir bölümü gitti. Gıcık bir durum. Ancak yine de yola devam….

Devamı gelecek yazıda…

Français

Alıntı: Kedistan

Se mettre en route pour l’eau I

Le 22 mars, “Journée mondiale de l’eau”, j’avais fait un appel pour devenir chacunE des gouttes d’eau de vie, pour l’humain, l’animal, la nature et l’eau… et proposé un périple en canoë, de Bordeaux jusqu’à Marseille, pour déposer une déclaration au Conseil de l’eau.

J’ai tenu parole et pris la route aquatique…

Voici quelques notes que j’ai pu tenir et transférer à Kedistan avec les moyens du bord.

Vous pouvez me suivre aussi sur la page Facebook dédiée à ce voyage et sur mon compte personnel.

Et voici mon itinéraire:

Journal du bord

18 juin 2017

Avant le départ, une petite action, piqûre de rappel et salutation #ZAD. Histoire de se réchauffer…

18 juin 2017

Et le voyage commença.

Après les 30 km au delà de Bordeaux, et 30 km vers Langon, la soirée m’a trouvé. Les courants très intenses m’ont bien testé. Ils m’ont dit “Aujourd’hui tu arrêtes ici, on se voit demain”.

Je n’étais pas seul sur le canal. Les faucons, les hirondelles et les libellules m’ont accompagné. En ce moment, j’attends que les bateaux passent et que le courant contraire change de sens. Celui-ci fait aussi partie des règles que j’ai apprises en essayant et me trompant. Dans ce voyage en canoë, qui dénonce le pillage de l’eau, je vais apprendre encore beaucoup d’autres choses, on va bien voir… Dans 8 km, je vais atteindre le Canal du Midi. Je dois retourner maintenant, sur le canal.

Je salue tout le monde : “que votre vie coule comme sur l’eau”.

20 juin 2017

Aujourd’hui, alors que je naviguais sur la Garonne, la coque gonflable de mon canoë s’est fendue. Et ma mésaventure a commencé. J’étais resté dans un endroit non adapté, l’eau montant à certaines heures. D’abord j’ai mis en sécurité tout mon matériel, ensuite j’ai réparé la coque. Il a fallu attendre plusieurs heures. J’ai passé la nuit sur place. Le matin du 21 juin, j’ai testé le canoë sur l’eau. Mais la coque s’est encore dégonflée et la réparation s’avérait impossible. Je n’avais donc pas d’autre solution que de partir à pied.

J’ai sécurisé mon matériel, et j’ai plongé dans la forêt. En voyant un tour de guet, j’ai pensé qu’un lieu d’habitation ne devrait pas être très loin, et j’ai continué. Au bout de 3 km, j’ai atteint un hameau. Un des habitants m’a renseigné de la présence d’un camping pas très loin. Dans la nuit j’ai fait ce chemin de 3 km, à trois reprises, pour rapporter tout mon matériel à ce hameau. Mais je n’avais plus les forces d’atteindre le camping. Autour de 2h du matin, j’ai installé ma tente dans un terrain en friche, et je me suis littéralement écroulé.

22 juin 2017

Ce matin de bonheur, j’ai tenté une seconde réparation. Je me suis rendu à pied au début de la Garonne, par une marche de 2,5 km. Je me suis reposé dans un restaurant, et chargé la batterie de mon téléphone. Les restaurateurs m’ont accueilli chaleureusement, et en apprenant l’objectif de mon voyage, ils m’ont félicité et remercié. J’étais donc tombé cette fois, sur des gens sensibles à la cause. Il y a aussi de belles surprises et rencontres et cela donne du courage pour la suite. En partant, ils m’ont fourni de l’eau, des glaçons, des fruits.

Arrivé à la rivière, j’ai de nouveau testé le canoë. Mais 15 minutes plus tard, la coque s’est à nouveau dégonflée. Je pense que la chaleur intense qui règne ces jours-ci, joue un rôle, en détendant la matière… Observant que même la coque dégonflée, le canoë avance, et ne prend pas d’eau. J’ai donc décidé de continuer comme ça. Le canoë avance plus lentement, mais il avance…

Il faut que je continue, alors je le fais.

 

25 juin 2017

Je suis arrivé. Il est difficile de quitter ce chemin aquatique immense. Je suis sur un chemin difficile. Je suis un fou qui voyage en canoë, tout seul, dans la chaleur qui monte jusqu’à 39°, sur la Garonne, une grande rivière de France, rejoignant l’Atlantique. Malgré les imprévus et le manque de moyens, j’avance en conversation avec les beautés sauvages de la rivière, les arbres, les oiseaux, les grenouilles… Je découvre qu’être loin de l’être humain est une belle folie. Je ressens les conséquences des changements climatiques, dans la chaleur et avec soif. Je comprends à chaque gorgée d’eau que j’absorbe, et coeur brisé, quel genre de catastrophes climatiques, sécheresses surviendront dans un avenir proche, et je réalise encore plus, qu’en conséquence des guerres redoutables se dérouleront.

CertainEs d’entre vous peuvent penser que cette démarche folle que j’ai entreprise, est inutile, voire dangeureuse. J’avoue que je n’écoute pas les commentaires critiques de ce type, sauf ceux de mes camarades d’Alakır et de Kedistan. J’ai des centaines d”amiEs” sur les réseaux sociaux. Avec la plupart j’ai échangé, discuté. Mais, j’ai vu avec tristesse, qu’en ce qui concerne la solidarité concrète, peu de ces centaines d”amiEs” étaient auprès de moi. Je suis parti seul.

Je donne les informations sur l’avancée de mon voyage sur la page facebook dédiée à mon voyage et sur Kedistan. Celles et ceux qui voudraient suivre les nouvelles, sont toujours bienvenuEs. Bientôt je vais vous expliquer dans un autre article, en détail, pourquoi je vais au Conseil de l’eau, que je considère comme le centre nerveux de tous les voyous qui volent notre eau, notre droit fondamental et naturel, qui la marchandisent, qui la polluent… Ce texte sera “la déclaration” des défenseurs du droit à l’eau. Il sera déposé au conseil de l’eau.

Je vous dis donc à bientôt. Amitiés, solidarité…

29 juin 2017

J’avance vers Agen. Dans cette région, le canal et ses rives explosent de fertilité. A chaque coup de rame, je frôle les branches de fruitiers. Impossible de résister à l’offre des noyers, figuiers, pruniers qui me tendent leur bras… Dans les espaces un peu plus loin, les vergers s’étendent, pommes, kiwis, pêches. L’eau distribue sur son chemin toute sa richesse. Les pires dégâts hélas, sont fait de la main de l’être humain qui la pille et confisque ses richesses.

 

 

Avant d’arriver à Agen, le fait que les trois dernières écluses successives ne possèdent pas de plateforme, et le vent et la pluie forts qui ont commencé, m’ont beaucoup compliqué la tâche. J’ai pu traverser cette étape, en transportant le canoë et le matériel, à 200m plus loin. La suite… pluie, vent, boue, tente… J’ai passé la nuit sur place et j’ai atteint le canal d’Agen, 800 mètres plus loin, à pied.

La pluie est une richesse. Sur mon chemin, pour le droit à l’eau, je m’enlace avec la pluie.

Je ne peux m’empêcher de me rappeler d’un surnom qui m’a suivi très longtemps. Dans les années passées, un bonhomme à Istanbul, aimait se promener sous la pluie. Il espérait en avançant d’un pas mouillé, que les rues ruisselantes s’ouvriraient sur des amitiés riches comme la pluie. Il emmenait la pluie partout avec lui. Ses amis qui n’étaient pas toujours très contents de voir les nuages arriver dès sa survenue, ont fini par le surnommer “l’homme pluie”. C’est bien lui, qui avance aujourd’hui, sur le chemin de l’eau, pour le droit à l’eau, pour que la Terre ne manque pas de pluie et les peuples ne manquent pas d’eau. Et ce moment était bien le moment pour partager ce petit souvenir.

Avec amitiés et solidarité.

3 juillet 2017

Après Agen, j’ai pu atteindre Valance et Moissac, à pied, à cause des écluses et de la forte pluie. Quand je suis arrivé à Moissac vers minuit, mes pieds se révoltaient à juste titre. J’ai pu installer ma tente à Moissac, et calmer la rage de mes pieds. Mon “voyage en canoë, pour le doit à l’eau”, continue à me surprendre et à me mettre à l’épreuve, avec des situations difficiles. Après Moissac, le fait de me trouver devant quatre autres écluses, m’a obligé à un rythme qui m’épuise. Mais il n’y a pas d’autres solutions. Je vais conclure ce voyage difficile. Parce que, comme je l’ai déjà exprimé, ce voyage n’est pas un voyage qui m’est personnel. Les vrais propriétaires de cette aventure sont les peuples de l’Amazonie, du Dakota, du Honduras, d’Inde, les habitants d’Alakır, Munzur, Hasakeyf, Kazdağları, Karadeniz et tous les peuples du monde, dont le droit à l’eau est violé…

5 Temmuz 2017

Hier en début de soirée, juste 5 kilomètres avant Toulouse, je me suis trouvé encore une fois devant des écluses successives. Mauvaise surprise.

En trasportant le canoë et le matériel, ma caméra GoPro qui était montée sur le canoë, a été volée par un cycliste. J’ai perdu une partie de mes vidéos, celles que je n’avais pas encore sauvegardées ailleurs. C’est une situation décevante.

Mais la route continue…

A suivre dans un prochain article.

Türkçe

Alıntı: Kedistan

Fatih Akın yeni projesini duyurdu: Rojava

1

Hazırlığını yaptığı yeni filmine dair bir afiş paylaşan Fatih Akın, filminin merkezinde Rojava’nın olduğunu duyurdu.

Son olarak ‘Kesik/The Cut’ filmiyle Ermeni Soykırımı’na odaklandığı filmiyle izleyici karşısına çıkan Fatih Akın, yeni projesini açıkladı.

Akın yeni projesini, Instagram hesabı üzerinden yaptığı paylaşımla duyurdu.

Yönetmenin paylaşımına göre filmin merkezinde Rojava Devrimi ve bölgede IŞİD’e karşı mücadele veren Halk Savunma Birlikleri/Kadın Savunma Birlikleri (YPG/YPJ) olacak.

Akın’ın Instagram’dan “yeni proje” ve “direniş” tag’leri ile paylaştığı afişte, YPJ armalı bir kadın savaşçı yer alıyor.

Afişte “IŞİD’i ez. Özgürlük savaşçıları YPG ve YPJ’yi destekle. Rojava’daki demokratik devrimi savun” ifadeleri var.

Fatih Akın’ın Instagram hesabından duyurusunu paylaştığı afiş şöyle:

#newproject #fatihakin #recistance

Fatih Akin (@fatih_bombero)’in paylaştığı bir gönderi ()

Alıntı: Gazete Karınca

Ekolojik Yaşam Deneyimi, Permakültüre Giriş Kursu ve Gıda Ormanı Uygulaması Kampı kayıtları devam ediyor

Heyecanlıyız! İlk kampımızı 10-18 Haziran tarihlerinde tamamladık, yeni canlarla tanıştık, öğrendik, eğlendik. Şimdi sırada 29 Temmuz – 6 Ağustos ve 26 Ağustos – 3 Eylül kampları var. Sakarya/Pamukova’da gerçekleştirilecek Permakültüre Giriş Kursu, gıda ormanı, kompost, yükseltilmiş bostan, anahtar deliği bahçesi gibi permakültür uygulamalarını ve topluluk olma deneyimi ile drama temelli etkinlikleri içerecek kamp programı aşağıdaki gibi olacak.

*Elde edilecek tüm gelirin Yeryüzü Ekoköyündeki yaşamı desteklemek için kullanılacağı bu kampa katılarak aynı zamanda bir dayanışmanın da parçası olacaksınız. Katılımın dışında, desteğinizi çeşitli yollarla kabul edebilmek adına sizin için bir takım hediyeler de hazırlardık.

KAYIT için .
KAMP ORGANİZASYONUNA DESTEK için .

*Not: Bu bir imece ve dayanışma etkinliğidir. Etkinlik maddi getirisi tümüyle Yeryüzü Ekoköyünde yaşayan dostlarımızın yaşamına ve doğal yaşam deneyimiyle ilk kez karşılaşacak gönüllü & burslulara adanmıştır. Dileyenler uygun vakitlerde köyü ziyaret ederek gönüllü olabilirler, deneyimlerimizi ve bilgimizi paylaşmaya her zaman hazır olduğumuzu bir daha belirtmek isteriz. 🙂

Program

1. Gün

∙ 13:00 – 17:00 Tanışma ve Yaratıcı Drama ile Topluluk Oluşturma

2. Gün

∙ 09:30 – 18:30 Şiddetsizliğe Giriş ve Şiddetsiz İletişim Atölyesi
Uygulayıcı: Şiddetsizlik Merkezi Şiddetsizlik Antrenörleri

3. Gün

∙ 09:30 – 12:00 Fermantasyon atölyesi
∙ 13:00 – 18:00 Permakültüre Giriş Kursu (*4 Saat)

4. Gün

∙ 09:30 – 12:00 Kerpiç Atölyesi, Kerpiç Tuğla Yapımı
∙ 13:00 – 18:00 Permakültüre Giriş Kursu (*4 Saat)

5.Gün

∙ 09:30 – 10:30 Sıcak Kompost Uygulaması
∙ 11:00 – 12:00 Yükseltilmiş Yatak 1 Aşama
∙ 13:00 – 18:00 Permakültüre Giriş Kursu (*4 Saat)

6.Gün

∙ 09:30 – 11:00 Arazi Keşfi ve Mikroiklim Alanlarının Tespiti
∙ 11:00 – 12:00 Yükseltilmiş Yatak 2 Aşama
∙ 13:00 – 18:00 Gıda Ormanı Uygulamaları (Teorik)

7.Gün

∙ 09:30 – 12:00 Gıda Ormanı Uygulamaları (Uygulama)
∙ 09:30 – 12:00 Arazi Keşfi, Eş Yükselti Eğrilerini Anlamak
∙ 13:30 – 15:00 Yağmur Suyu Hendeği Uygulaması

8.Gün

∙ 09:30 – 10:30 Şebekesiz Yaşam
∙ 10:30 – 12:00 Anahtar Deliği Bahçesi Uygulaması
∙ 13:00 – 14:30 Tohum Topu Yapımı ve Gıda Ormanı Tohumlaması
∙ 14:30 – 17:30 Doğa Yürüyüşü, Ağaç ve Şifalı Otlarla Tanışma, Konuşma
∙ 17:30 – 18:00 Program Sonu – Erken Ayrılanlara Veda

9.Gün

∙ 09:30 – 12:00 Ekoloji Sohbetleri
∙ Kapanış

Permakültür, sürdürülebilir insan yerleşimleri ve ihtiyaçlarını karşılayan, çevresini sömürmeyen, kirletmeyen, dolayısıyla uzun vadede sürdürülebilir, ekolojik olarak sağlıklı, ekonomik, uygulanabilir sistemler yaratmayı amaçlayan bir tasarım bilimidir.

Permakültüre Giriş Dersleri 45 dakikalık bölümler ve 15 dakikalık molalar şeklinde işlenecektir. Kamp sonunda derslere eksiksiz katılım gösterenlere permakültüre giriş sertifikası ve uygulamalara katılanlara topluluk madalyası verilecektir.☺ Uygulamalarda ve teoride program saatleri katılımcı ve aktarımcıların ortak kararıyla esnetilebilir.

Yaratıcı drama ile topluluk oluşturma sabah oturumundan önce, öğlen oturumunun başlangıcında ve sonunda olmak üzere günde 3 öğün yapılacaktır. Yaratıcı drama çalışmaları gönüllü katılımla gerçekleşecektir.

Yeryüzü Ekoköyü İnsanları / Aktarıcılar

Alper Can Kılıç (Aktarıcı)

Selamlar, üniversite yıllarımda başladı doğayla olan keşif ve öğrenme hikayem, permakültüre olan ilgim, merakım. 2010 yılında Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü ve Mustafa Fatih Bakır ile bu yolda ilk adımlarımı attım. Ardından Bill Mollison ve Geoff Lawton’dan öğrendiklerimle bir permakültür tasarımcısı oldum. Sonrasında eğitimci eğitimi ve diğer eğitimler/atölyelerle bilgimi derinleştirmeye çalıştım, çalışıyorum.

Geçen 7 yıl boyunca kırsalda gönüllü olduğum çiftliklerde uyguladığım çeşitli çalışmalarla ve kentte Permablitz Bahçeleri, Tarlataban, Roma Bostanı gibi irili ufaklı pek çok alanda çeşitli tecrübeler edinerek yoluma, doğayı dinlemeye, bitki-hayvan-insan ilişkilerini anlamaya ve keşfetmeye devam ediyorum. Kent bostanları, topluluk olmak, etik ve temiz gıdaya ulaşmak, gıda toplulukları lafın özü görünmez yapılarla da uzun süredir yoğun olarak ilgileniyorum ve çevremde bu yapıların geliştirilmesi adına Yeryüzü Derneğinde gönüllü çalışmalar yürütüyorum. Geliştirmeleri bir yıl süren ve bir yıldır da yayında olan EkoHarita projesi ile de bilginin daha kalıcı ve ulaşılabilir olması için dostlarımla çalışıyorum. Çeşitli gruplarda gönüllü permakültür eğitmeni olarak bilginin yayılmasına destek olmaya çaba gösteriyorum.

Bu yaz gerçekleşecek Alternatif Okullar “Karenin Dışında Çocuk Kampları” ile çocuklarla da permakültür üzerinden bir iletişim kurmaya çalışacağım. Hala çalışmakta olduğum ÇEKÜL Vakfında zaman zaman gönüllü katılımcısı olduğum Bilgi Ağacı projeleri yoluyla okul bostanlarının tasarlanmasına ve uygulanmasına katkıda bulunurken, çeşitli yaş gruplarından çocuklarla beraber keşfetme, çocukların doğayla olan ilişki ve ihtiyaçlarını gözlemleme ve deneyimlerimi paylaşma fırsatı buluyorum. Kent bostanlarında benden 15 yaş küçük kardeşim Kaan ile yaşadığım birebir deneyimden sonra okul ve kent bostanlarında tekrar çocuklarla bir araya gelmiş olmaktan keyif duyuyorum.

Doğaya bir çocuğun gözleriyle bakmak, gözlemlemek, heyecanlanmak, paylaşmak ve birlikte keşfetmek için sizleri de kampımıza davet ediyorum. Aynı yoldayız, doğa yolunda… Öğrenmeye birlikte devam edelim, tanış olalım, dayanışalım. Sevgilerle.

Emrah Yelboğa (Aktarıcı)

Moleküler Biyoloji alanında lisans ve yüksek lisans eğitimi aldım, mikrobiyoloji alanında doktora çalışmalarını sürdürmekteyim. Hayatımın uzun bir dönemini İstanbul’da geçirdikten sonra kolektif kırsal yaşamı tecrübe etmeye başladım. Gıda ormanları, mantar yetiştiriciliği, fermente içeceklerin üretimi ve müzikle uğraşmak günlük pratiğini yapma fırsatı bulduğum hobilerim arasında. Topluluk dayanışması ve hediyelerle hayatını sürdürme gayesiyle yaşamıma devam ediyorum.

Müge Alaboz (Yeryüzü Ekoköyü İnsanı)

Lisede başladığım müzik eğitimine, Müzik Öğretmenliği lisansı ile devam ettim. 2009 yılından bu yana piyano/solfej alanında özel dersler veriyor ve çeşitli sanat merkezlerinde öğretmenlik yapıyorum. İstanbul Film Müzikleri Orkestrası ve İstanbul Kadın Orkestrası’nda obua çalıyorum. Orff, müzik, eğitim, yaratıcı drama alanında seminerler,etkinlikler ve çalışmalara katıldım. Şimdiye kadar çoğunlukla çocuklar ve gençlerle çalıştım. Bir hobi olarak değil,yaşam biçimi olarak ve her anlamda doğallığı seviyorum, önemsiyorum. Başta kendi doğalım olmak üzere, doğal yaşama,yeryüzüne,dünyaya dair ne varsa öğrenip deneyimleyebilmek, hissedebilmek istiyorum. Tanışmayı, paylaşmayı, fark etmeyi, keşfetmeyi, konuşmayı, yemek yemeyi, gezmeyi, gülmeyi, film izlemeyi, kitap okumayı, oyun oynamayı, hoplamayı zıplamayı,sarılmayı ve sıraladıkça bitmeyecek kadar çok şey sevmeyi çok seviyorum.

Nazife Esra Eren (Yeryüzü Ekoköyü İnsanı)

1980 de İstanbul’da doğdum. İşletme eğitimi aldıktan sonra 10 yıl kadar finans sektöründe kurumsal iletişim ve pazarlama departmanlarında çalıştım. Lise yıllarından itibaren sahne sanatlarına ilgi duydum ,boğucu iş yaşamından uzaklaşabilmek için kendime o güne kadar ki en güzel hediyemi verdim ;doğaçlama tiyatro ve oyunculuk üzerine eğitim aldım ve sahnede söyleyecek derdi olanların arasına katıldım. 2009-2014 yılları arasında BSF proje grubunda oyunculuk yaptım. Çağdaş Drama Derneğinde yaratıcı drama eğitmenliği eğitimine halen devam ediyorum. Şimdilerde kırsalda kolektif yaşamı deneyimliyorum ve sürdürülebilir ekolojik yaşamı ilgi alanım olan drama ve tiyatroyla harmanlayıp özellikle çocuklarla nasıl buluşturacağımı hayal ediyorum.

Okan Bilge Öz (Yeryüzü Ekoköyü İnsanı)

Akışın nazik rüzgarında avare
Döner durur ulaşmak için yâre

Şensoy Aydın Öztürk (Yeryüzü Ekoköyü İnsanı)

1990 yılında doğdum. 2007 yılında Endüstri Ürünleri Tasarımı Eğitimi aldım ve 2012 yılında başladığım aynı alanda yüksek lisans eğitimi devam ettiriyorum. Ürünler, malzemeler, üretim, inşaat, tasarım vb. konularında meraklıyım, 5 yıldır bu alanlarda tasarım üzerine tecrübe ediniyorum. Bulduğum her fırsatta yüzümü doğaya dönüyorum. Gelecekte kırsalda bir hayat kurmak, kendi barınağımı, yiyecek ve enerji ihtiyacımızı kendimizin çözdüğü bir toplulukla birlikte bir yaşam kurmak istiyorum. Bu ideal için edindiğim bilgileri etkinlik boyunca ara ara aktarımlarda bulunacağım. Kampta görüşürüz.

Kontenjan 15 kişi ile sınırlıdır. Olabildiğince çok insana burslu/ücretsiz katılım sağlamak niyetindeyiz. Kampa katılmasanız bile destek olarak burslu katılımın artmasını sağlayabilirsiniz. Ne kadar güzel olur değil mi?

Kampa destek durumuna göre 2-7 kişi arasında burslu katılım sağlanacaktır.

Kamp ücreti: 1100TL
Erken kayıt: 800TL – Erken kayıt yapacakların

ERKEN KAYIT 10-18 Haziran kampı için 20 Mayıs tarihine kadar,
ERKEN KAYIT 29 Temmuz – 6 Ağustos kampı için 5 Temmuz tarihine kadar,
ERKEN KAYIT 26 Ağustos – 3 Eylül kampı için 5 Ağustos tarihine kadar ücreti yatırmış ve kayıtlarını gerçekleştirmiş olmaları gerekiyor.

Kayıt formu için .

*Kampa gönüllü destek vermek isteyenler formda “gönüllü olmak istiyorum” seçeneğini işaretleyebilirler. 5 kişilik gönüllü katılımımız olacaktır. Gönüllüler gün içerisinde yapılacak uygulamaların koordinasyonu ve yemek organizasyonunda yer alacaktır. Gönüllülere 3 öğün yemek, yatacak yer, dilerlerse bir sonraki eğitimde burs imkanı ve bol bol sevgi verilecektir.

Gönüllü/Burslu kayıt formu için tıklayınız.

Konaklama ve Ulaşım

Ekoköyümüzde 4 kişinin konaklayabileceği bir bungalov bulunuyor. Ayrıca 2 tane 3-4 kişilik büyük bir çadırımız bulunuyor. Dilerseniz kendi çadırınızı keyifle kurabileceğiniz bolca ağaç gölgemiz de cabası… Kompost tuvaletimizde ileri dönüşümü deneyimleyebilirsiniz. Eğitimlerimiz hava durumuna bağlı olarak kapalı ve açık eğitim alanlarında yapılacaktır. Semaverde çay keyfi, günün her saatinde mümkündür…

Ekoköye ulaşım için tıklayınız.
Gelmeden önce unutmamanız için tıklayınız.

*08:00- 09:00 arası kahvaltı / 12:00 -13:00 arası yemek saati / 18:00 ve sonrası akşam yemeği ve serbest zaman
*Öğünlerimiz tamamen organik ve gıda topluluğumuzdan gelen yiyeceklerle vejetaryen olarak hazırlanıyor. Her öğünde veganlar için de mutlaka seçeneğimiz oluyor.
*”Bazı” bireysel işler ve “bazı” topluluk işleri katılımcılar ile birlikte yapılacaktır. (bulaşık, çadır kurulumu vb. işler)
*Kerpiç, gıda ormanı, yükseltilmiş yatak ve diğer uygulamaya yönelik etkinliklerde, bir takım ağır işler olabilir. Bu etkinliklerde ahşap teknikleri, kerpiç, kazma ve bolca kürek kullanılacaktır.

24 Temmuz Basın Bayramı’nda bugün Cumhuriyet yargılanıyor

1

MİT TIR’larıyla cihatçı örgütlere silah nakliyatı haberleri sonrasında iktidar tarafından Cumhuriyet gazetesinin yönetici, yazar ve avukatları hakkında açılan dava, apar topar gerçekleştirilen gözaltıların 9’uncu, iddianamenin hazırlanmasının ise 3’üncü ayında bugün başlıyor. Bugün aynı zamanda Basın Bayramı…

“Terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek” iddiası yöneltilerek tutuklanan Cumhuriyet gazetesinin yönetici, yazar ve avukatları hakkındaki dava, gözaltılardan 9 ay, iddianamenin hazırlanmasından 3 ay sonra bugün başlıyor. Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Erinç, Cumhuriyet Vakfı İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay, Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu, Almanya’da bulunan gazetenin eski yayın yönetmeni Can Dündar, Cumhuriyet Gazetesi Yayın Danışmanı Kadri Gürsel, Cumhuriyet Kitap Eki Yayın Yönetmeni Turhan Günay, gazetenin okur temsilcisi Güray Öz, gazetenin çizeri Musa Kart, Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu üyeleri Önder Çelik ve Bülent Utku, Cumhuriyet Vakfı Danışma Kurulu üyesi avukat M. Kemal Güngör, Cumhuriyet muhabiri Ahmet Şık ve gazetenin köşe yazarlarından Hakan Kara, Aydın Engin ile Hikmet Çetinkaya’nın de aralarında bulunduğu 19 kişi hakkında, Türk Ceza Kanunu’ndaki ‘anayasal düzene karşı suçlar’ ve Terörle Mücadele Kanunu’nun ceza artırımını öngören düzenlemesi kapsamında 7,5 yıldan 43 yıla kadar hapis cezaları isteniyor.

Basın Bayramı’nda Basın Yargılanıyor

Tutuklu bulunan 12 Cumhuriyet gazetesi çalışanının yargılandığı ve 24 Temmuz Basın Bayramı’yla aynı güne denk gelen dava İstanbul Çağlayan Adliyesi 27’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülüyor.

Gazetenin yöneticilerinden Emre İper de farklı bir soruşturma nedeniyle, Akın Atalay, Murat Sabuncu, Ahmet Şık, Kadri Gürsel, Güray Öz, Hakan Kara, Turhan Günay, Musa Kart, Önder Çelik, Bülent Utku ve Kemal Güngör ile birlikte hapiste bulunuyor. Aydın Engin, Hikmet Çetinkaya, Bülent Yener ve Günseli Özatay davanın tutuksuz sanıkları arasında yer alıyor. Akın Atalay, Murat Sabuncu, Ahmet Şık, Kadri Gürsel, Güray Öz, Hakan Kara, Turhan Günay, Musa Kart, Önder Çelik, Bülent Utku ve Kemal Güngör 267 günür, Ahmet Şık 206, Emre İper de 109 gündür Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunuyor. Cumhuriyet çalışanları “FETÖ/PDY ve PKK/KCK örgütlerine üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek” ve “FETÖ, DHKP-C ve PKK propagandası yapmak” ile suçlanıyor.

Cumhuriyet çalışanları 267 gündür Silivri Cezaevi’nde tutuklu. Cumhuriyet gazetesi muhabiri Ahmet Şık 206, muhasebe biriminde çalışanı Yusuf Emre İper ise 108 gündür aynı cezaevinde tutuklu bulunuyor.

İktidarın Uygun Gördüğü Suçlamalar Neler?

Gazete çalışanlarına yönelik iddianame, tutuklamalardan ancak 156 gün sonra hazırlanabildi. Gazeteye yönelik soruşturmayı başlatan, ancak daha sonra hakkında FETÖ davası açılan Murat İnam’ın imzasının yer almadığı iddianameyi, İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Mehmet Akif Ekinci ve Cumhuriyet Savcısı Yasemin Baba imzaladı.

İddianamede, Can Dündar, Mehmet Murat Sabuncu, Kadri Gürsel, Aydın Engin, Bülent Yener ve Günseli Özaltay’ın, “silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüte yardım etme” suçundan ayrı ayrı 7.5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezasına çarptırılması isteniyor.

Ahmet Şık’ın “PKK ve DHKP/C silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte yardım etmek” suçundan 7.5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası talep edilirken, Akın Atalay, Mehmet Orhan Erinç ve Önder Çelik’in “silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüte yardım etme” ve “hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma” suçlarından ayrı ayrı 11.5 yıldan 43 yıla kadar hapis cezasına çarptırılması isteniyor.

Bülent Utku, Musa Kart, Hakan Karasinir, Mustafa Kemal Güngör, Hikmet Aslan Çetinkaya’nın ise “silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüte yardım etme” ve “hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma” suçlarından ayrı ayrı 9.5 yıldan 29 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılması talep edildi.

FETÖ Sanığı Savcılığın Operasyon Açıklaması

Cumhuriyet gazetesine yönelik ilk operasyon 31 Ekim 2016 pazartesi günü sabah saatlerinde başladı. Sabah saatlerinde Cumhuriyet Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu ile yazar ve yöneticiler gözaltına alındı. Bir süre sonra İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturmayla ilgili şu açıklamayı yapmıştı:

“Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık Anonim Şirketi (Cumhuriyet gazetesini çıkaran şirket) ve gazetenin imtiyaz sahibi konusundaki Cumhuriyet Vakfı yöneticileri hakkında, PKK/KCK ve FETÖ/PDY Terör örgütlerine müzahir olduklarına, 02/04/2013 tarih ve 2013/4 sayılı yönetim kurulu toplantısında alınan vakıf üyeliğine seçim kararının usulsüz olduğuna, 15 Temmuz darbe girişiminden kısa bir süre öncesinde darbeyi meşrulaştırıcı yayınlar yapıldığına dair iddia ve tespitler üzerine Cumhuriyet Başsavcılığımızca ‘FETÖ/PDY ve PKK/KCK terör örgütlerine üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek’ suçlarından bir kısım şüpheliler hakkında 18/08/2016 tarihinde soruşturma başlatılmıştır.”

Başlatılan soruşturmanın hemen ardından ise Cumhuriyet gazetesine yönelik soruşturmayı yürüten İstanbul Cumhuriyet Savıcısı Murat İnam’ın 2 Kasım 2016’da Selam Tevhid soruşturmasında kumpas kurduğu iddiası ile ‘FETÖ’ye üye olmaktan’ yargılandığı ortaya çıkmıştı.

Dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ bu durumu ‘talihsizlik‘ diye nitelerken, “Olmaması daha doğrudur. Keşke böyle bir görevlendirme yapılmamış olsaydı daha iyi olurdu, daha da doğru olurdu” şeklinde ifadeler kullanmıştı.

“İddianame Delilsiz Suçlamalar ve Maddi Hatalarla Dolu”

Bugünkü duruşma öncesi Gazete Duvar’a konuşan Cumhuriyet’in avukatlarından Abbas Yalçın, savcılık tarafından hazırlanan iddianameyi, “Çok özensiz ve kasıtlı yanlışlarla dolu” diye eleştirirken şu açıklamalarda bulundu:

“Müvekillerimizi hiçbir şekilde bağlantıları olmayan terör örgütleri ile ilişkilendirme çabası var. Yıllar önce yaptıkları telefon görüşmeleri ve hiçbir problem taşımayan para trafiklerinin tamamını büyük bir problem varmış gibi göstermeye çalışıyorlar. Açıkçası gazeteye hiç olmayan bir suçlamayı yönelten, bunun için de elinden geldiği çabayı gösteren ama hiçbir şekilde de başarılı olmayan bir iddianameyle karşı karşıyayız.

Müvekillerimizi zaten evlerinden aldılar. Evlerinde bulamadıklarını ise telefonla çağırdılar. O tarihte bile yurt dışında olan Akın Atalay da kalkıp kendisi geldi. Hiçbir müvekillimizin, hiçbir zaman kaçma şüphesi olmadı. Buna rağmen tutukluluğa ilişkin 9 aydır yapılan tüm talepler ‘kaçma şüphesi ve delilleri yok etme’ gerekçesiyle reddedilerek arkadaşlarımız cezaevinde tutuklu bulunuyor. Bu dosya ilk gününden itibaren tüm avukatlara gizli ve kısıtlı oldu. Dosyaya gizlilik kararı getirilerek avukatlara da kısıtlılık kararı getirdiler. Dosyadan gözaltı kararları da dahil olmak üzere bir tek evrak bile alamadık. Dolayısıyla müvekillerimizin bu dosyadan hiçbir şeyi karartma ihtimalleri ve kaçma şüpheleri de yoktu. Gerçeğe aykırı bir şekilde böylece müvekillerimizi tutukladılar. Umudumuz bir an önce bu hukuksuzluğun son bulup müvekillerimizin bir an önce tahliye edilmesi.”

AKP Genel Başkanı’ndan Dündar’a Tehdit

Cumhuriyet gazetesi eski Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül’ün 26 Kasım 2015’te tutuklanmasına gerekçe gösterilen MİT TIR’ları haberi, gazetede 29 Mayıs 2015 günü “İşte Erdoğan’ın yok dediği silahlar” başlığıyla yayımlanmıştı.

Haberde, Milli İstihbarat Teşkilatı’na ait tırlarla Suriye’deki gruplara silah ve cihatçı sevk edildiği iddia edilmiş, kanıt olarak da savcılık dosyasından alındığını belirtilen görüntüler verilmişti.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Cumhuriyet’te bu haberin yayımlanmasından iki gün sonra, 31 Mayıs 2015 günü TRT canlı yayınında TIR’lar konusunun gündeme getirilmesini ‘casusluk faaliyeti’ olarak niteleyerek “Bu casusluk faaliyetinin içine o gazete de girmiştir. Haberi yapan bedelini ağır ödeyecek” demiş ve davanın açıldığını duyurmuştu.

Erdoğan programda cihatçı terör örgütlerine gönderilen silahların Türkmenlere gönderildiğini iddia etmiş ve “Bu olay Bayırbucak Türkmenleriyle alakalı bir konu. Hep şunu ifade etmişimdir: Özellikle insani yardım noktasında şu anda Milli İstihbarat Teşkilatımız Bayırbucak Türkmenlerine bu desteği vermektedir. Kimden aldın bu rakamları? Paralel yapı. MİT’e yönelik atılan o iftiralar bir ajan bir casusluk faaliyetidir ve bu gazete de bunların arasına girmiştir. Avukatlarıma talimatı verdim hemen davayı açtım. Burada hakikaten samimi dürüst olan, onlara verdiğimiz eğitimi çok samimi olarak açıklarlar. Bu haberi yapan kişi bunun bedelini ağır ödeyecek öyle bırakmam onu. Üst akıl böyle bir talimat veriyor. DAİŞ’ten bahsettiler, terör örgütlerinden bahsettiler. Bayırbucak Türkmenleriyle ilgili bizim desteğimizin olmadığını iddia ediyorlar. Ahmet Davutoğlu Bey’in, benim defaatle yaptığımız toplantılar var. Lojistik yardımlarımızı, verdiğimiz eğitimleri açıklarlar. Biz onları yalnız bırakmamanın ötesinde, sıkıntıda olanların bir kısmını ülkemize çektik, tekrar daha sonra gönderdik. Bu konuda bize muhalif olan siyasilerden, bunu bilenler de vardır. Biz zalim Esed’in eline bunları bırakamayız. Elimizden gelen desteği vermeye devam edeceğiz. Ben davamı da açtım. Bunların derdi Türkiye’nin imajına gölge düşürmek. Bunu özel haber olarak yapan kişi de bunun bedelini ağır ödeyecek öyle bırakmam onu” vurgusunu yapmıştı.

AKP Genel Başkanı’nın konuşmasından sonra ise, sürekli silahların gönderildiği öne sürülen Türkmenler de bir açıklamada bulunmuş ve “Bize Türkiye’den ne mühimmat, ne de insani yardım yapıldı” demişti.

Alıntı: İnadına Haber

Flaneur kavramı üzerinden Niteliksiz Adam ve Lüzumsuz Adam’ın değerlendirilmesi

1
“Aylaklık bütün psikolojinin başıdır.”
Nietzsche

Flaneur, yaşamın içerisinde kendi hakikatine ulaşmak adına yersiz yurtsuzluğu seçmiş kişidir. Flaneur, düşünce gücünü çoğunlukla hareket halinde olmasından alır. Hareket onun kendini yaratabilmesinin ve yenileyebilmesinin bir zorunluluğudur. Onun için herhangi bir kimliği kabul etmek denilen bir ait oluş yoktur. Yaşamında daima kendine karşı olmanın getirdiği yoğun bir meşguliyet vardır. Kahraman olmayı, örnek alınmayı, hiç mi hiç istemez. Tek arzusu aylaklığı kullanarak yaşamı ve kendi varlığını çözümlemektir. Usunda yer alan kendilik bilinci onun hem lanetidir, hem de kurtarıcısı; kimi zaman bu farkındalıktan dolayı azap duyar, kimi zaman ise kendini aramanın getirdiği yorgunluktan haz duyar. Başka bir deyişle flaneur’ün hayata kendini borçlu hissettiği ödev; değerlerin yeniden yaratılmasıdır. Onun belki de tek gayesi ödevini tamamlamış olmaktır.

Flaneur kavramı, 20. Yüzyıl filozoflarından Walter Benjamin’in Pasajlar adlı kitabında ele aldığı konulardan biridir. Baudelaire’e göre flaneur: “Kalabalığın adamı diye nitelendirilir.”1 Poe’ya göre ise flaneur: “Her şeyden önce kendini içinde bulunduğu toplumda tedirgin hisseden biridir.”2 Benjamin’e göre ise: “Cadde flaneur için konuta dönüşür; sokaktaki adam kendi dört duvarının arasında nasıl evinde olduğunu duyumsarsa flaneur de bina cepheleri arasında kendini evindeymiş gibi duyumsar. Onun gözünde emaye kaplı, parlak firma tabelaları aşağı yukarı bir burjuva salonundaki yağlı boya tablo gibi bir duvar süsüdür; duvarlar not defterini dayadığı yazı masasıdır; gazete kulübeleri kitaplıklarıdır; cafelerin balkonları da işini bitirdikten sonra eğilip sokağa baktığı cumbalardır.”3

Kombinasyonların ortaya çıkabilmesi için, gerekli bileşenlerin bir araya gelmesi gerekir. Flaneur, yalnız kalma, düşünme, kitaplarla vakit geçirme ve hareket halinde oluş gibi bileşenlerin bir araya gelmesi sonucu ortaya çıkan bir kombinasyondur. En önemli bileşeni merkezsizliktir. Kalabalık, bu noktada flaneur’ün daima karşısında yer alır. Kalabalık, kendi öznesini yaratmak için sürekli inşa halindedir.

Aylaklık, flaneur’ün toplumsal düzene isyan etme şeklidir. Yerleşik düzeni, yersiz yurtsuzlaşma hareketleriyle kırmaya çalışır ve ötekileri de buna teşvik eder. Tektipleşme, gözetim, terbiye edilme ve kapatılma gibi sabit güçlere karşı aylak oluş, bu düzenekten kaçmanın en etkili yollarından biridir. Flaneur: sanatçısı, filozofu, yazarı… ile beraber onlarla işbirliği yaparak, gizliden gizliye bir değer yıkıcılığına hizmet eder. Asıl amaç, insanın evcilleştirilmesine karşı koymaktır. Yolunu gönüllü olarak kaybeden flaneur, ötekileri de yoldan çıkmaya davet eder. Bu yüzden ötekilerin gözünde daima bir yabancıdır. Çünkü hep bir bilinmeyenin peşindedir, sınırlarını sonsuza kadar kaldırma arzusu içindedir.

Robert Musil’in Niteliksiz Adamı Ulrich

Ulrich, namı diyar Niteliksiz Adam, ama yazarın niteliksiz bir adamdan kastı ironik bir çağrışıma yol açma çabasıdır. Musil, Niteliksiz Adam’ın gözünden bize Avusturya-Macaristan İmparatorluğunu ve Batı uygarlığının çöküşünü anlatır. Ulrich, aristokrat bir ailenin çocuğudur, babasının imparatorluk ile ilişkisi onun entelektüel çevrelerle ilişkisini olumlu etkilemiştir. Pek çok şey hakkında niteliksiz bir oluşa sahip fakat yaşama, sanata, felsefeye bakış açısı söz konusu olduğunda kimse onun kadar özgün ve düşündürücü bir bakış açısı ortaya koyamıyor. Ulrich, kendi hakikatini arayan bir adamdır. Onu diğer karakterlerden ayıran temel fark, kendi ruhsal eksikliğini aramasında yatar. Ama bunu bilindik sınırlar içerisinde değil, daha çok belirsizlikler ve yıkımlar üzerinde gerçekleştirir. Eleştirel düşünce yöntemi Ulrich’in en önemli silahlarından biridir bununla: yıkımın eşiğinde olan imparatorluk üzerinden Avrupa kültürünün çarpık, formüle indirgenmiş, tek benci dayatmalara karşı keskin yıkıcı eleştiriler yapar. Ulrich’e göre artık her şey biçimlendirilmeye maruz kalıyor, kendisini bu dönüşümden korumanın yolunu da niteliksiz bir adam izlenimi yaratarak korumaya çalışır.

Niteliksiz Adam Ulrich’in Flaneur İlişkisi

Musil’in Niteliksiz Adam’ı Ulrich’de flaneur’e dair pek çok iz vardır ama bütünüyle bir flaneur’ü yansıtmaz. Baudelaire’in, Benjamin’in cadde ve pasajlar arasında dolaşan flaneur tasvirinden izler bulunmaz Ulrich’de. Ulrich, daha çok iç dünyasında büyük yazarlarla, filozoflarla vakit geçiren ve bunu yeri geldikçe etrafındaki insanlarla entelektüel sohbetlere döken bir kişidir. Ulrich, entelektüel birikimi ve çağı iyi gözlemleyip analiz edebilen bir bakış açısından dolayı flaneur kavramıyla bağdaştırılabilir. Ancak Ulrich, bu kalıplara sığmayacak kadar çokluğa sahiptir. Bu çokluk onun herhangi bir biçime girmeyi reddetmesinden ortaya çıkar. Sorumluluklardan olabildiğince kaçınır ama bu kaçışlar, daha değerli olanı ortaya çıkarmak üzerine bir kaçıştır.

Ulrich’in Nietzsche İle Olan Etkileşimi

“Ulrich, ruhsal açlığı yıllar boyunca sevmişti. Nietzsche’nin deyişiyle “hakikat uğruna ruhsal  açlık çekemeyen” insanlardan nefret ediyordu; hep yarı yoldan geri dönen, duraklayan, zayıflıktan kurtulamayan bu insanlar, ruhlarını ruha ilişkin gevezeliklerle avuturlar ve akıl ruha sözde ekmek yerine yalnızca taş verdiğinden, sütte yumuşatılmış çöreklerden farksız dini, felsefi ve kurmaca duygularla beslerlerdi.”4

Musil’in düşüncesinde Nietzsche’ci bir yöntem vardır. Nietzsche, felsefenin en yıkıcı birkaç düşünüründen biridir. Nietzsche’nin felsefesinin merkezi, yaratmak için yıkmanın esas olduğu fikrine dayanır. Fakat Nietzsche’nin yıkımı, yaşamı olumlamak üzere bir istence sahiptir. Nietzsche, klasik anlamda ortaya konan yöntemleri reddeder. En başta da Platon’un felsefesini tersine çevirerek yapar bunu. Musil’de Nietzsche’nin etkisiyle roman kahramanı Ulrich’in düşünce biçimini Nietzsche’den bağımsız kılamaz. Çoğunlukla Nietzsche’nin Zerdüşt’ünün modernleşmiş, yenilenmiş kahramanıyla karşılaşırız. Ulrich’in yapmaya çalıştığı modern niteliksiz, aylak bir adam kimliğine bürünerek, modern Zerdüştvari bir tip içerisinde düşüncelerini aktarmaktır. Ama bunu Nietzsche gibi değil, daha çok pasajlara ve diyaloglara aktarılarak, modern Zerdüşt çizgisini oluşturmaya çalışır. Ulrich’in fikirlerin çoğu, çağa aykırı düşünceler olarak okunabilir. Fakat aynı zamanda çağın reçetesi olarak da okunabilir. Sonuç olarak yoğunlaştırılmış bir Nietzsche tipidir Ulrich.

Sait Faik Lüzumsuz Adam

Ben bir acayip oldum. Gözüm kimseyi görmüyor, kimsenin kapı­mı çalmasını istemiyorum. Dünyanın en sevimli insanları olan posta müvezzilerinin bile…5

Yedi yıldır mahallesinden dışarı adım atmayan bir adamın hikâyesidir bu hikâye. Birkaç günlüğüne şehirde gezintiye çıkar, ama çıktığı gibi bir kuşku sarar bedenini. Sokağından dışarı çıkma alışkanlığı olmayan bu adam, şehre bir türlü kendini ait hissetmez. Başına sürekli bir şeylerin geleceğini düşünüp telaşa kapılır: ya bir dayak, ya bir gasp, ya da daha da vahimi olan bir kendini kaybediş korkusudur. Şehirlerin yarattığı kalabalıktan biri olma düşüncesi onun en büyük korkusudur. Buna karşı korunmanın yolunu da şehirden uzakta küçük mahallelerde bulmuştur. Mahalle, onun sığınağıdır. Orada kendine ait bir dünyası vardır. Şehirde ise içten parçalanmış, birbirine yabancılaşmış, tekinsiz kalabalıklar vardır. Oğuz Atay’ın hikâyesinde yer alan evden çıkamama hastalığı “Norgunk” Sait Faik’te, mahalleden çıkamama hastalığı olarak karşımıza çıkar.

Mansur Bey, doğulu bir avaredir: fakat genellikle gezintisi kendi mahallesinin dışına çıkmayan bir gezintidir. Çoğunlukla kahvehane, işkembeci salonu, meyhane ve ev arasında gidip gelen bir kişidir. Bu gidip gelmelerden vakit kaldıkça da evde mümkün olduğunca kitaplar okuyup dil öğrenmeye çalışır. Küçük bir dünyası vardır, sevdalı ve yalnızdır. Kendini toplumdan bilinçli olarak izole etmiştir. Kısacası bir Lüzumsuz Adamdır Mansur Bey. Yalnızlığı onun için bir gereklilik, bir kendini tamamlayış ve bir parçada özgürlük demektir. Kimselerle iletişim kurma ihtiyacı içinde olmayan bu adamın dostları bile nerede oturduğunu bilmiyordur. Yaşamını küçük bir dükkândan aldığı kira ile idame ettiriyordur. Kendi gibi sokağına da isimlendirme yapmayarak kendi dünyasını yaratmıştır. Çünkü sokağı onun hayalini kurduğu dünyadan izler taşır, orada hıza ve yabancılaşmaya dair hiçbir şey yoktur. Oysa tramvayın olduğu yerler medeniyetin merkezi, modernitenin ruhu kabul edilirken o, her türlü teknik ilerlemenin etrafında toplanan kalabalığa, mesafeli davranır. Bilir ki kalabalık, maskeden ibarettir. Fakat kendi mahallesindeki insanların farklı meziyetleri olmasına rağmen, özünde hepsine olan güveninden dolayı, onun gözünde tüm mahalle sakinleri işkembeci bayramdır. İşkembeci bayramda samimiyet, güler yüz, güven ve dostluk vardır. Oysa şehirde bir ötekilik
vardır.

Dünyasını bunca korumasına rağmen yine de ötekilerin gazabından kurtaramaz kendini. Eski tanıdıkların gözünde hala başıboş dolaşan bir serseridir. Ve ihtimal onların gözünde öyle de kalacaktır.

“Kimdir bu sokakları dolduran adamlar? Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı insanlarla dolu. Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar?

Aklım ermiyor. Birbirini küçük görmeye, boğazlamaya, kandırmaya mı? Nasıl birbirinden bu kadar ayrı, birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehirde yaşıyor?”6

Saik Faik Flaneur İlişkisi

Saik Faik’in Lüzumsuz Adam’ı Mansur Bey, doğulu bir avaredir. Yaşadığı mahalle, onun evidir. Flaneur, Paris’te pasajlarda gezerek kendini evinde hisseder, Mansur Bey’de mahallesinde, kahvehane, işkembeci salonu ve meyhane gibi yerlere gidip gelerek kendini evinde hisseder. Flaneur, kalabalıksız amacına ulaşamaz, kalabalığa daima ihtiyaç duyar, ama Mansur Bey’de bu durum kalabalıktan kaçma odaklı gelişir. Çünkü kalabalık Mansur Bey’e kendi olma özerkliğini vermez. Mansur Bey, herhangi bir işte çalışmaz, yaşamını küçük bir dükkândan aldığı kira ile idame ettirir. Flaneur’ün genel olarak maddi zorluk içerisinde olduğu edebi eserlerde pek görülmez. Onlar ya babadan kalma bir mirası ya da gençlik dönemlerinde elde ettikleri kazançları kullanıyorlardır. Flaneur, çoğunlukla gittiği her yere uyum sağlayan, vatanı olmayan bir kişidir. Ancak Mansur Bey’de durum böyle değildir. Kendi mahallesi dışında kentin merkezine ilerledikçe kendini huzursuz hisseder. Kalabalıkla ilişki kurmaz, kalabalığı fazla gelişmiş ve insanlığını kaybetmiş olarak görür. Mansur Bey, daha çok yavaş bir hayat akışına ait olan bir adamdır. Belki de en büyük zaafı şehrin gelişmiş, birbirine yabancılaşmış, içtenliğini kaybetmiş yapısına ayak uyduramadığı için, kendini bir lüzumsuz adam olarak görmesidir. Ama asıl soru şu ki gerçekten uyum mu sağlayamıyor, yoksa biçimlendirilmeyi mi reddediyor?

Sonuç olarak, Sait Faik’te flaneur’den izler bulunur, ama bu iz doğuya yönelik bir flaneur izidir. Robert Musil’de ise batı kültürünün devamı niteliğinde bir flaneur izi bulunur. Sait Faik’in Lüzumsuz Adamı, kendi mahallesini dünyanın merkezi haline getirmiş, dışarıyla iletişim kurmayan, daha çok kendi iç dünyasında yaşayan güvenli bir hayat arayışında olan bir insan iken, Musil’in Niteliksiz Adam’ı, entelektüel birikime sahip, sanat ve metafizikle ilişkisi olan,
olasılıklara ve belirsizliklere derin anlamlar yükleyen, engelleri aşmaya ve bedelleri ödemeye hazır olan bir tiptir. Lüzumsuz Adam, daha genele hitap ederken, Niteliksiz Adam daha özele hitap eder. Lüzumsuz Adam’da olaylar bir derinliğe sahiptir ancak bunlar Niteliksiz Adam’a kıyasla yüzeysel kalmaktadır. Niteliksiz Adam’da ise meseleler daha derin, maddesel ve metafiziksel boyutlarıyla ele alınır.

Dipnotlar

1 Walter Benjamin, Pasajlar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2006, s.142
2 Age, s.143
3 Age, s.131
4 Rober Musil, Niteliksiz Adam 1, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2015, s.128
5 Sait Faik Abasıyanık, Lüzumsuz Adam, İş Bankası Kültür Yayınları, 2016, s.
6 Sait Faik Abasıyanık, Lüzumsuz Adam, İş Bankası Kültür Yayınları, 2016, s.15

Kaynakça

BENJAMİN, Walter, Pasajlar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2006
MUSİL, Robert, Niteliksiz Adam 1, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2015
MUSİL, Robert, Niteliksiz Adam 2, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2015
ABASIYANIK, Sait Faik, Lüzumsuz Adam, İş Bankası Kültür Yayınları, 2016

Cumhuriyet: Adalet istiyoruz

2

Cumhuriyet Gazetesi bugün (24 Temmuz 2017) görülecek “Cumhuriyet davası” için “Adalet istiyoruz” yazılı manşetle çıktı.

Cumhuriyet Gazetesi’nde yer alan haber şöyle:

“Gazetemizin yayın politikasının suçlama konusu edildiği dava kapsamında Cumhuriyet’in 11’i tutuklu 17 yazar, çizer, muhabir, avukat ve yöneticisi, sansürün kaldırılışı nedeniyle Basın Bayramı olarak kabul edilen bugün ilk kez hâkim karşısına çıkıyor.

Fethullahçı Terör Örgütü’ne üyelik suçundan sanık savcı Murat İnam’ın başlattığı gazetemizi susturma amaçlı soruşturma kapsamında 267 gündür tutuklu bulunan Genel Yayın Yönetmenimiz Murat Sabuncu, İcra Kurulu Başkanımız Akın Atalay, Kitap eki Yayın Yönetmeni Turhan Günay, yayın danışmanı ve yazarımız Kadri Gürsel, okur temsilcimiz Güray Öz, çizerimiz Musa Kart, yazarımız Hakan Kara, avukatlarımız Bülent Utku ve Mustafa Kemal Güngör ve yöneticimiz Önder Çelik 267, 206 gündür tutuklu olan muhabirimiz Ahmet Şık ve tutuksuz yargılanan gazetemiz İmtiyaz Sahibi Orhan Erinç, yazarlarımız Aydın Engin, Hikmet Çetinkaya, muhasebe çalışanımız Günseli Özaltay ve eski çalışanımız Bülent Yener İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi’nde hâkim karşısına çıkıyor. Gazetemizin eski Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar hakkında ise soruşturma aşamasında yakalama kararı çıkarılmıştı.

17 Cumhuriyet çalışanına haber, köşe yazısı ve sosyal medya paylaşımının haricinde herhangi bir delil bulunmayan iddianamede, açık kaynak taramaları, gazetemiz hakkındaki iftira niteliğindeki tanık beyanları ile FETÖ/PDY, PKK/KCK ve DHKPC’nin eylemlerini meşru göstermeye yönelik yayın yapmak suçlamasıyla hapis cezaları isteniyor. Savcılar Mehmet Akif Ekinci ve Yasemin Baba’nın hazırladığı iddianamede, Orhan Erinç, Akın Atalay ve Önder Çelik’in 11,5 yıldan 43 yıla; Hikmet Çetinkaya, Bülent Utku, Musa Kart ve Hakan Kara’nın 9.5 yıldan 29 yıla; Aydın Engin, Ahmet Şık, Murat Sabuncu, Kadri Gürsel, Günseli Özaltay, Bülent Yener’in 7.5 yıldan 15 yıla; Turhan Günay’ın 8.5 yıldan 22 yıla; Mustafa Kemal Güngör’ün ise 9.5 yıldan 29 yıla kadar hapisleri talep ediliyor. Gazetemizin muhasebe servisi çalışanı Emre İper ise Cumhuriyet’e yönelik saldırının devamı niteliğinde bir operasyonla 109 gündür tutuklu bulunuyor. Cumhuriyet iddianamesini hazırlayan savcılardan Yasemin Baba’nın yürüttüğü başka bir soruşturma kapsamında tutuklu bulunan İper’in dosyasında kısıtlama kararı bulunduğundan savcının herhangi bir işlem yapıp yapmadığı bilinmiyor.”

Alıntı: BirGün

İki öğrenci bir odada kalamayacak

0

Resmi Gazete’de yayımlanan yeni yönetmeliğe göre, öğrenciye hitap eden yerlerin odalarında ya bir ya da 3, 4, 5, 6 öğrenci kalabilecek.

Milli Eğitim Bakanlığınca hazırlanan “Özel Öğrenci Barınma Hizmetleri Yönetmeliği” kapsamında, öğrencilere hizmet veren konaklama alanlarının ruhsat ve izinlerinde yeni dönem başlıyor.

Bakanlık tarafından hazırlanan yönetmelikle ortaokul, imam-hatip ortaokulu ve orta öğretim kurumları ile yüksek öğrenime devam eden öğrencilere barınma hizmeti sunmak amacıyla açılan ve işletilen yurt, pansiyon, apart, stüdyo dairelerin yanı sıra apartman daireleri, ruhsatsız ve izinsiz kiralanamayacak.

Özel Öğrenci Yurtları Birliği Federasyonu Başkanı Hüseyin Yıldızhan, 6 Mayıs’ta Resmi Gazete’de yayımlanan kararla öğrencilerin konaklayacağı ve kalacağı yurtlar, özel öğrenci evleri, öğrenci pansiyonları, öğrenci konukevleri, apartlar, öğrenci stüdyo dairelerinin bir yönetmeliğe bağlanarak izin ve ruhsatlarını Milli Eğitim Bakanlığından alma mecburiyeti geldiğini söyledi.

Öğrenci barındırma hizmetini ilk defa verecek yerlerin 30 Eylül’e kadar il ve ilçe milli eğitim müdürlüklerinden ruhsat ve izin almaları gerektiğini vurgulayan Yıldızhan, “Bu kanun ve yönetmeliklere uymayanlar yıl içindeki kontrollerde tespit edilip kapatılacaktır. Dolayısıyla öğrenci mağdur olacaktır. Onun için 2017-2018 eğitim öğretim yılına girerken, öğrencilerin, öğrenci velilerinin ve bu hizmeti yapacak olan iş yerlerinin de bu kurallardan bilgisi olsun istiyoruz.” diye konuştu.

Yıldızhan, öğrencilere ve velilere ruhsatlı konaklama alanlarının tercih edilmesi konusunda uyarılarda bulundu.

Önümüzdeki eğitim yılında öğrencisini herhangi bir konaklama yerine yazdıracak olan velilerin, bu kurallara uyulup uyulmadığına bakması gerektiğine dikkati çeken Yıldızhan, şöyle devam etti:

“Yoksa ileride mağdur olabilir, buralar kapanabilir. Dolayısıyla kış ortasında yer değiştirmek ev, apart yurt bulmak zorunda kalabilirler. Öğrencilerin kalacağı yerlerin belirli büyüklüklerde olması, banyo ve tuvaletlerinin, yangın tedbirlerinin, gaz kaçaklarının önlenmesi adına gerekenlerin olması lazım. Bunları belgeleyerek milli eğitim müdürlüklerinden ruhsat alınması gerekmektedir. Ruhsat ve izin aldıktan sonra aynı koşulu sağladığı sürece öğrenciye hizmet edebilir, gelir temin edebilirler.”

İki öğrenci bir odada kalamayacak

Yeni yönetmelikle ciddi değişikliklerin de geldiğini belirten Yıldızhan, öğrenciye hitap eden yerlerin odalarında ya bir ya da 3, 4, 5, 6 öğrenci kalabileceğini aktardı.

Yıldızhan, yönetmeliğe göre iki öğrencinin bir arada kalmasının sakıncalı görüldüğünü dile getirerek, “Onun için de 3 kişilik odaların banyo ve tuvalet sahaları hariç 24 metrekare olması lazım. Aksi halde o oda bir kişiye hitap eden bir yer olabilir. Mevcut yerlerin bu yönetmeliğe uygun hale getirilmesi gerekiyor. Yeni yönetmeliğe göre, öğrencilerin konakladığı yerlerin, alkol satışının yapıldığı iş yerlerine, kahvehanelere, eğlence merkezlerine kapıdan kapıya 100 metreden fazla mesafe bulunması lazım. Yoksa ruhsat alamazlar” şeklinde konuştu.

Yönetmelik değişikliğinin ardından il milli eğitim müdürlüklerinde kontrol ekiplerinin oluşturulacağını anlatan Yıldızhan, öğrencilerin hangi konaklama alanlarında kaldığının üniversite tarafından bilineceğini kaydetti.

Yıldızhan, ruhsat almış ve öğrencilere hizmet veren mevcut yerlerin, 2019 yılına kadar yeni yönetmeliklere uyum sağlamasını gerektiğini anımsatarak, “Burada bilhassa personel konusu önemli. Kız yurtlarında erkek personel, erkek yurtlarında da bayan personel çalıştırılamayacak. Kanuni müeyyideleri var. Daha önce ruhsat ve izin almayanlar 30 Eylül’e kadar başvurabilirler” diye konuştu.

Alıntı: BirGün

Yale Üniversitesi’nden diyabet haberleri

Halk arasında şeker hastalığı olarak da bilinen diyabetin iki türü var. Tip 1 diyabet, diyabet vakalarının yaklaşık yüzde 10’unu oluşturur. Geri kalan kısmı ise tip 2 diyabet dediğimiz genelin bildiği diyabettir. Tip 1 diyabet ile ilgili dünyada en fazla çalışma yapan merkez olan Yale Üniversitesi Pediatrik Endokrinoloji Bölümü’nün bu alandaki en son çalışmalarını anlatacağım.

Doç. Dr. Eda Cengiz’in Koç Üniversitesi’ndeki sunumu sonrası.

Tip 1 diyabet nedir?

Sağlıklı yaşamak için her gün vücudumuza birçok gıda alırız. Bu gıdaların içinde şekerler, yağlar, proteinler bulunur. Vücudumuzda gerçekleşen pek çok olayda enerji kullanılır. Bu enerji için ilk yakılan madde şekerdir. Şekerleri, kurubakliyatlar, sebzeler, meyveler, tahıllardan alırız. Bunun yanı sıra işlenmiş şekerden de kötü şekerler alınır. Şekerlerin kandan kas gibi gerekli hücrelere alınması insülin adlı hormonla gerçekleşir. Tip 1 diyabetlilerin vücudunda otoimmüniteden yani vücudun kendi pankreas beta hücrelerini yok etmesinden kaynaklı insülin bulunmaz. İnsülin hayati öneme sahip olduğundan dışarıdan alınmak zorundadır.

İnsülinin keşfi ile diyabet konusunda iyi gelişmeler oldu, ancak çok daha fazla çalışmanın yapılması gerekiyor.

Doç. Dr. Eda Cengiz kimdir?

İnsülin ile ilgili dünyada birçok çalışma yapılmaktadır. Doç. Dr. Eda Cengiz de dünyada tip 1 diyabet konusunda en çok çalışma yapan üniversitelerden biri olan Yale Universty’de Pediatrik Endokrinoloji ve Diyabet Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

Cengiz, bilimsel çalışmalarını tip 1 diyabetin iyileştirilmesi, ultra hızlı etkili insülinler ve yapay pankreas alanlarında sürdürüyor.

Geçen mayıs ayında Koç Üniversitesi’ndeki sunumunda tanıştığımız ve canlı dinlediğim Cengiz, diyabet tedavi yöntemleri konusunda en son gelişmelerle nerede olduğumuz, yapay pankreasa ne kadar yakın olduğumuz, kök hücre tedavilerinde hangi aşamaları kaydettiğimiz ile ilgili bolca bilgi vermişti. Cengiz, bilimsel çalışmalarını tip 1 diyabetin iyileştirilmesi, ultra hızlı etkili insülinler ve yapay pankreas alanlarında sürdürüyor, bu alanlarda yapılan birçok projenin başkanlığını yürütüyor. Bunun yanında çocuklarda ve gençlerde insülin araştırmalarının yapıldığı dünyadaki tek merkezin yöneticisi.

Diyabet teknolojileri önümüzdeki yıllarda nasıl olacak?

Ultra etkili insülinler geliyor.

İnsülin, insülin kalemi, insülin pompası gibi yöntemlerle vücuda alınır. Tip 1 diyabette asıl konu, insülinin şeker eşleşmesini sağlamaktır. Şu an sahip olduğumuz insülinlerle bireydeki insülin karbonhidrat eşleşmesini tam anlamıyla gerçekleştiremiyoruz. En hızlı etkili insülinler bile 5-15 dakikada etkisini göstermeye başlıyor. Bu, kan şekerini tam anlamıyla yönetmek için yeterli gelmemektedir. Ultra etkili insülinler, bu anlamda çok işe yarayacak.

Bu konuyu 52. Diyabet Kongresi’nde Ord. Prof. Dr. Erol Çerasi’den kapsamlı olarak dinlemiştim. Cengiz’in ise anlatımında dikkat çeken konulardan yapay pankreas için Dr. Çerasi 2018 tarihini vermişti. Eda Hoca da o tarihlerde Amerika’da yapay pankreas (kapalı devre pompa) sisteminin FDA (Food and Drug Association – Gıda ve İlaç Kurumu)’dan onay alması için çok fazla çalıştıklarını söylemişti, sonrasında FDA yapay pankreasa onay verdi.

Tip 1 diyabette asıl konu, insülinin şeker eşleşmesini sağlamaktır.

Bu konuda 52. Diyabet Kongresi’nde kendisi de bir tip 1 diyabetli olan Prof. Dr. Oğuzhan Deyneli’nin sunumundan aldığım notlarımdan da yararlandım. Yapay pankreas temelde pankreasın işlevi olan kan şekerini ölçen, buna uygun insülin salgılayan sistemi içeriyor. Yani, vücutta sanki pankreas varmış gibi kan şekeri dengesi sağlanıyor. Bu aşamada insülinin yanı sıra glikagon ve amilinin de yapay pankreasta yer alması gerektiği konuşuluyor. Ama glikagon çok hızlı bozulan bir hormon olduğundan şimdilik uygulanması tartışılıyor. Amilin ise yine beta hücrelerinde üretilen bir hormon, beta hücresi uyarıldığında insülin ile beraber salgılanıyor.

Yapay pankreastan tam verim alabilmek için kullanılması gereken ultra hızlı etkili insülinler on yıl içinde kullanıma girecek diye ümit ediyoruz.

Peki, umut vadeden ultra hızlı etkili insülinlerin avantajları neler?

İnsülinin kana geçişi şu anda kullanılan insülinlere göre daha hızlı olacak. Bu şekilde, yemek sonrası kan şekeri kontrolünde özellikle ilk iki saat daha başarılı olunacağı, insülin pompası ile kullanıldığında daha hızlı etki göstereceği belirtiliyor. Yemek sonrası yüksek kan şekeri önlenecek, daha sık aralıklı yemek yeme imkanı sağlanacak, yemek sonrası alınan insülinin geç çıkan etkisi de azaldığından beklenmedik hipoglisemi ve kilo alımı azalacak, yapay pankreası tam otomatik düzene geçirebilecek.

Bunun yanında, akıllı insülinlerle ilgili çalışmalar da yapılıyor. Bu insülin çeşidi ile hedef, kan şekeri düzenine göre gerekli dozda kana insülin salınmasını sağlamak. Aslında bu tip insülinler yapay pankreasın daha da iyi çalışması için kullanılacak.

Yapay pankreasta amaç, pankreas gibi davranan bir sistem geliştirmek.

Yapay pankreasta amaç, pankreas gibi davranan bir sistem geliştirmek. Bu sistemde kan şekerini ölçen, değere uygun insülin yapan bir mekanizma sağlanma çalışılıyor. Eğer gerçekleşirse belki de Dr. Eda Cengiz’in sunumun sonunda dediği gibi “Bir zamanlar diyabet diye bir hastalık varmış.” diyeceğiz.

Yapay pankreasın mükemmelleştirilmesi için Yale Üniversitesi’nde neler yapılıyor?

Yapay pankreas, sporcular, kadınlar ve çocuklar için özelleştirilecek.

Her diyabetlinin diyabeti kendisine hastır. Çünkü, kan şekeri alınan gıdaların yanında duygu durumlarından, kişilik yapılarından kolayca etkilenebilir. Dr. Eda Cengiz, bu kadar kişisel olan diyabetin tedavisinde çığır açacak yapay pankreasın sporcular, kadınlar ve çocuklar için özelleştirileceği haberini verdi.

Yağ hücresinden bile kök hücre oluşturulabiliyor.

Konferansta diyabetin üzerinde çalışılan bir diğer tedavi yöntemi olan kök hücreden de bahsedildi. Bu arada bebeğinizin kordon kanını kordon bankasında saklamadığınız için üzülmeyin, yağ hücresinden bile kök hücre oluşturulabiliyor, ben de yeni öğrendim, açıkçası çok da mutlu oldum. Kök hücre eğitilip beta hücresine dönüştürülebiliyor. Ancak, bu yöntemde bazı engeller bulunuyor. Bunlar, hücrelerin eğitilmesinin nasıl yapılacağının tam olarak bilinememesi, insülin yapan ama şeker ölçen sistemin olmayışı, hücreye besin sağlamadaki güçlük, hücreyi yeni saldırıdan korumanın engellenmesi gibi sorulara cevap aranıyor. Ayrıca yeterince hücre var mı, hücre sayısının nasıl arttırılması gerektiği konuları da tartışılmaktadır.

En önemli ve umut vadeden kısım immün (bağışıklık) sistemin adacıklarındaki otoimmüniteyi ortadan kaldırmak olacaktır. Kök hücrelerin adacık hücrelerine çevrimi esasıyla çalışacak ViaCyte de Dr. Eda Cengiz’in çalışma konuları arasında yer alıyor. Beta hücreleri, küçük bir kapsül şeklindeki korunmaya alınıyor. Deri altına yerleştirilen ViaCyte ile insan kök hücreleri eğitilerek adacık hücrelerine çevrilebiliyor ve bu hücreler küçük tüp içinde biriktiriliyor. Bu şekilde insülin kana karışıyor. Ayrıca bu yöntem adacık nakline göre daha avantajlı durumda.

Peki, nedir avantajları? İmmün baskılayıcı etken ortadan kalkıyor, sınırsız hücre kaynağı sağlanıyor, daha ucuz ve cerrahi müdahaleyi minimuma indiriyor.

Bir de Non invazif insülin – Afrezza diye bir şey var.

Nefes yoluyla alınan insülin, astımlılar tarafından kullanımı önerilmiyor, ama Eda Hoca ve ekibi FDA onayı almak için inanılmaz bir şekilde çaba harcadıklarını söyledi. Bu yöntem de diyabet tedavileri adına umut vadediyor.

Tip 1 diyabetli Egemen Erden ile çiğ vegan beslenme ve ketojenik beslenme üzerine olan röportajımı okumak için buraya tıklayınız.