Ana Sayfa Blog Sayfa 277

Bir Ursula Kroeber Le Guin klasiği: Sürgün Gezegeni

Ursula Kroeber Le Guin’i çoğumuz Mülksüzler sayesinde tanımışızdır. Hiç yoktan şahsım adıma durum böyle. Anarşizm’e yatkın çoğu genç bu kitabı bir şekilde duyar, edinir ve okur. Benim de anarşist teorilerden önce Anarşizm’e açılan kapım olmuştu Mülksüzler. Ardı sıra da birçok farklı teorisyenin fikirlerini kurcaladım haliyle. Ama bu tanışmayı sadece Mülksüzler ile sınırlamak ve Le Guin’i okumamak kendime büyük haksızlık olurdu.

Bugün siz Gaia okurlarına Le Guin’in en son elime geçen kitabı Sürgün Gezegeni‘nden bahsedeceğim. 1964 yılında yazılan eser, Hanish Cycle (Hainli Döngüsü) serisinin de bir parçası. Öncelikle on yıllar önce basılmış olan bu eseri Türkçeleştirip yayına hazırlayan ve biz okurlara bu keyfi yaşatan İthaki Yayınları‘na teşekkür etmek istiyorum.

Hainli Döngüsü’ne dönecek olursak; bu serilerde adı geçen Hainli insanlar, Mülksüzler’de de yer alan en eski insan türü. Serideki yedi kitapta geçtiğine göre Hainli insanlar diğer gezegenlerdeki insanların da ataları. Birçok gezegen ve dünyanın anlatıldığı Hainli Döngüsü kitaplarında, farklı gezegenlerden insanların kurduğu birlikten ve bu birbirinden farklı şekilde evrimleşmiş insanların farklı evrim süreçlerinde birbirlerini nasıl karşıladıklarından bahsediyor. Le Guin, böyle bir kalıp içinde insanlığın gelişimini öncesi ve sonrası şeklinde karşılaştırmalı olarak ele almış da diyebiliriz. Bir gezegende yıldızlararası seyahat edebilen Hainliler varken, diğer bir gezegende henüz tekerleği bulamamış ataerkil Tevarlılara rastlayabiliyoruz.

Yıldızlararası seyahat eden insanların diğer güneş sistemlerindeki insanlarla ekonomik ve sosyal bir ‘birliktelik’ kurmak için uğraşmaya başlaması ile etkileşimlerini aktaran Hainli Döngüsü eserlerinden Sürgün Gezegeni, bizleri yerli Tevar Halkı’nın ve Alterralılar’ın yaşadığı Eltanin yıldızındaki bir dünyaya götürüyor. Farklı şekilde evrimleşmiş bu iki insan ırkından Tevarlıları geri kalmış, ataerkil ve gelenekselci bir toplum olarak anlatıyor Le Guin. Tevarlılar’ın ‘Yabansoylu’ diye adlandırdığı Alterralılar ise daha farklı evrimleşmiş ve kültürel olarak gelişmiş bir toplumu işaret etmekte (Alterralılar ise Tevarlı’lara izcanlı -İleri Zekâlı Canlı- demekteler).

Hikâye Alterralılar’ın ‘lideri’ Jakob, Tevar Büyüğü Wold ve Wold’un kızı Rolery’nin anlatıları ile aktarılıyor. Bu iki farklı insan türünün birbirleri ile olan husumetini ve birbirlerini alt insan türleri olarak gördüklerini kitabın daha ilk kısımlarında anlıyoruz. Irkçı ve türcü bu dışlayışları ve düşmanlığı her diyalog ve karşılaşmada ince ince işlemiş Le Guin. Hikaye ise bu iki toplumun kapılarına dayanan bir istilaya karşı verdikleri mücadeleye odaklanıyor. Konu olarak bir istilayı ve savaşı ele alsa da, Le Guin bu iki toplumun yapılanmasını da çok güzel kurgulamış.

Alterralılar kültürel olarak gelişmiş olsalar da teknolojilerinden yoksun kalmış bir halk ve yavaş yavaş geriye gitmekteler. Konsey dedikleri ve on kişiden oluşan bir yönetim ile karar alan bu halkın konsey dışında bir liderleri yok. Ama konsey üyeleri Jakob’u lider olarak görmekteler ve kararları ‘uygulama’ inisiyatifini Jakob’a bırakmaktalar. Benzer bir yapılanma Tevarlılar’da varsa da, Tevar halkı daha gelenekselci ve liderlerine bağlı olarak anlatılmakta. Kolektif bir yaşam sürseler de eşitlikçi bir toplum olmaktan uzak Tevarlıların toplumsal olarak da gelişmediklerini söyleyebiliriz. Tevarlılar’ın da taş merasimi denilen bir meclisleri olsa da liderleri daha güçlü ve kararların genelinde söz sahibi. Meclis ise sadece bir uzlaşı mekanizması olarak ele alınmış.

Toplumsal kuralların irdelendiği ve Anarşizm’in izlerinin görüldüğü Sürgün Gezegeni, feminist Le Guin’e göre fazla erkeksi ve eylemsel bir kitap. Erkeklerin sürekli sahnede olduğu ve kararlar alıp uyguladığı kitapta yazar, karar almayanların etkililiğini alttan altta işliyor. Pasif bir karakter olan Rolery’nin üzerinden işlediği bu olgu, Le Guin’in Taoizm’e yatkın olan yanını bizlere göstermekte. Feminist olarak Taoist felsefeyi benimseyen Le Guin, ‘eylemsizlik aracılığıyla eylemde bulunma’ fikrini okuruna Rolery karakteri ile vermekte.

Jakob karakteri ise Le Guin’in liderlik olgusunu eleştirdiği ana karakter. “Otorite kişinin kendisinden mi kaynaklanır, yoksa etrafındakilerden mi?”, bu soruya net bir yanıt verilmese de Konsey’de sorumluluk alıp halkına önderlik eden Jakob, inisiyatifi hiçbir zaman tek eline almamakta. Konsey kararları Jakob itiraz da etse çoğunluğun onayı ile alınmakta. Kolektif bir yapılanmanın anlatıldığı Alterra halkı içinde Jakob, sorumluluk alan ve halkı için mücadele veren bir temsilci. Bir liderden öte halkıyla her alanda omuz omuza çalışan bir önder.

Anarşizm’in, Feminizm’in ve Taoizm’in yanı sıra yurtsuzluğu, ötekiliği ve ön yargıları da satır aralarında ahenkle işlediği bu güzel hikaye için Le Guin’e ne kadar teşekkür etsek az. Sevenlerine ve merak edenlerine şimdiden iyi okumalar dilerim.

Sahilden bir günde topladığı 35 torba plastiği sanata dönüştürdü

Rame Peninsula Beach Care ekibinden Rod Arnold, geçtiğimiz Nisan ayında Birleşik Krallık’ta bulunan Tregantle sahiline sıradan bir gezintiye gitti. Fakat sakinleştirici bir manzara yerine tek bulduğu bütün kıyı şeridini kaplayan mikro plastik tabakaydı.

Rob, Cornwall Live’a “Ben dört yıldır bunu yapıyorum ve oldukça alışkınım, fakat bu seferki beni şok etti, durum tamamen umutsuzdu. Gerçekten çoktan sınırın aşıldığını ve temizlemek için artık çok geç olabileceğini hissettim fakat en azından denemeliyiz diye düşündüm. Sanki okyanus tüm bu plastikleri bize kusarak önümüze sermişti ve bunu temizlemenin bizim görevimiz olduğunu hissettim.” diye belirtti.

Rob, temizlemeye başladı ve yerel gönüllülerin yardımıyla içinde plastik oyuncak askerlerden oluşan bir tabur, LEGO dalış tüpleri ve paletlerinin bulunduğu bir koleksiyon ve çoğu plastikten yapılmış daha birçok farklı eşyanın da bulunduğu yaklaşık 35 torba plastiği temizlemeyi başardı. Ancak sahildeki tüm malzemeleri toplamayı bitirdiğinde, bu işin burada basit bir şekilde bitmeyeceğini biliyordu. Okyanuslara çöp atma sorununa dikkat çekmek için bulduğu çöpleri sanata dönüştürdü ve bunlar şu an Liskeard Müzesi‘ndeki bir sergide sergileniyor.

Tregantle sahilini ziyaret ettiği sırada Rob’un karşılaştığı manzara.

Kıyı şeridini tamamen örten bir mikro plastik tabaka.

Rob ve bir grup gönüllü temizlemeye başladı…

Ve bir gün içinde 35 torba plastik çöp temizlemeyi başardılar.

“Ben dört yıldır bunu yapıyorum ve oldukça alışkınım, fakat bu seferki beni şok etti, durum tamamen umutsuzdu.”

Rob, çöplerin içinde çoğu plastikten yapılmış çeşitli eşyalar buldu.

Oyuncak askerlerden oluşan bir tabur gibi.

Ve LEGO dalış paletleri koleksiyonu.

Hepsi, ayrıca yerel bir sanatçı olan Rob’un elinde yeni hayatlarına kavuştu.

Sahillerde bulunan çöpleri sanatsal birer heykele çevirdi.

Hepsi şu an Liskeard Müzesi’ndeki Plastic Age sergisinde sergileniyor.

Kaynak: Bored Panda

Minimalizm: Karmaşaya Son

Daha az şeyin olduğu bir hayat düşünün. Daha az şey, daha az dağınıklık, daha az stres, daha az borç ve memnuniyetsizlik.

Oyalanmadan yaşanan hayat… Daha çok zaman, daha anlamlı ilişkiler, daha fazla gelişim, daha fazla yardımlaşma ve memnuniyet.

Matt D’Avella’nın yönetmenliğini yaptığı “Minimalism: A Documentary About the Important Things” belgeseli boyunca karşımıza birçok karakter ve onların hayatlarından kesitler çıkıyor. Ana karakterler ise Joshua ve Ryan. Hayatlarına minimalist yönde bir çizgi çizen bu iki kişi, tecrübelerini anlattığı bir kitaptan ve internet sitelerinden bahsederek hem düşüncelerini paylaşıyor hem de yayımladıkları kitap bünyesinde yapılan toplantılarda anlattıklarıyla izleyicinin de bilgi sahibi olmasını sağlıyorlar.

Ana karakterlerden Joshua, minimalizm fikri ile nasıl buluştuğunu anlatırken hayatındaki zorlu süreçlerden de bahsediyor. Annesinin ölümü ve evliliğinin bitmesinin aynı ay içinde yaşanması ile derin bir sorgulama içine giren Joshua, hayatındaki ıvır zıvırlara baktığını ve onun için asıl önemli olanın ne olduğunu sorguladığını ifade ediyor. Hayatına değer katan şeyi arama çabasına girmesi onu minimalizm ile buluşturan nokta oluyor. Kendi sözleri ile:

“Nasıl oluyorsa İkea’dan alışveriş yapabiliyordum.
Duş perdesi, havlu, yatak… Bir kanepe ve ona uygun bir deri koltuk. İki kişilik bir kanepe, bir lamba, bir çalışma masası ve koltuğu. Ve şurası için de bir lamba daha lazım. Masayla uyumlu büfeyi de unutmamak lazım tabii. Bir de yatak odası için bir dolap. He, bir de orta sehpa ve yanlara da sehpa lazım. Tabii TV için de bir TV ünitesi almam gerek.
Kafamdaki şey şu, kendi dairem kendi stilimi yansıtsın istiyorum. Bu yüzden evde elli dekoratif ürüne ihtiyacım var.
Benim tam olarak nasıl bir tarzım var?
Böyle bir espresso makinesi beni erkeksi gösterir mi? Bu soruları soruyor olmam “adam gibi adam”lıktan bir şey eksiltir mi?
Bir adamın kaç tane tabağı, bardağı, kasesi olmalı?
Tanrım daha ne lazım ki?”

Joshua da birçok insanın yaşadığı gibi arzularını maddi şeylerle tatmin etmeye çalışmış ve bu olgunun sürekli kendini yenilediğini, isteyerek aldığınız bir ürünün bir süre sonra daha iyi özellikte yenisinin çıktığını ve elinizdekinin değerini kaybettiğini fark ederek kendine başka bir yol çizmeye çalışmış.

Yazar ve sosyolog Juliet Schor şöyle diyor:

Kelimenin gündelik kullanımıyla oldukça materyalistiz, ama kelimenin gerçek anlamıyla hiç de materyalist değiliz. Gerçek materyalist olmalıyız yani malın maddeselliği ile ilgilenmeliyiz. Ama tam tersine malların sembolik anlamlarının önemli olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Reklam ve pazarların statü sistemindeki yerimizi belirlemesine izin veriyoruz.

Annelerimizin zamanında dört veya iki sezon kıyafet değişimi vardı. İnsanlar sıcağa veya soğuğa göre alışveriş yapardı. Şimdi ise 52 farklı sezon var. Bir hafta içinde moda dışı kalmış gibi hissetmemiz sağlanıyor ki gidip yeni bir şey alalım. Tüketicilerin mümkün olduğunca çok ve hızlı alışveriş yapmaları isteniyor.

İnsanlar içlerindeki boşluğu doldurmaya çalışırken daima bir şeyler almaya yöneliyorlar ama o boşluk hiçbir zaman dolmuyor, insanların tatmin olma ihtiyacı ve arayışı her zaman devam ediyor… Aslında istediğimiz daha fazla eşya değil, eşyaların bize getirdikleri. Reklamlarda sunulan “yakışıklı adam”, “güzel kadın” figürü ve bizim pazarlanan ürünü kullandığımızda onlar gibi olacağımıza inanmamız…

Hayatını belli miktarda eşya ile sürdürmeye başlayan Joshua, bu sadeliğin huzuru ve sakinliği getirdiğini söylüyor. Kendini belli bir eve ait olarak tanımlamıyor; Joshua iki çantası ile beraber her yere gidebilir. Joshua, önceden bir dolap dolusu kıyafete sahip olduğunu anlatarak artık sadece favori kıyafetleriyle yaşadığını söylüyor ve miktardan çok kaliteye önem verdiğini açıklıyor.

Hayatlarına minimalizm ile devam etme kararı alan diğer insanlara da kısaca değinen belgesel, MS hastası bir kadının hayatını ele alarak kadının hastalığını yenmek için yaptığı sporlardan ve diğer uğraşlardan bahsediyor, çözümü ise hayatını sadeleştirmekte bulduğunu söylüyor.

Project 333 adında bir girişim de ele alınıyor. Bu projede reklam şirketinde çalışan bir kadın 3 ay boyunca sadece 33 kıyafet (ayakkabı, çanta, aksesuar dahil) ile hayatını sürdürme konusunda meydan okuyor. Oldukça ses getiren bu proje birçok kadın taraftar topluyor. Kadınlar 3 ayın sonunda çevrelerinde kimseden az kıyafetle işe gitmeleri konusunda tepki almadıklarını hatta kimsenin fark etmediğini ifade ediyorlar…

Hayatı sadeleştirmek, daha az eşya ile yaşamak ya da küçük evlere taşınmak… Belgeselde hayatlarını gördüğümüz her birey minimalizm olgusunu farklı şekillerde uygulamıştı. Verilmek istenen mesajda az eşyaya, az tüketmeye övgü yapılmış olsa da, herkesin kendisini iyi hissettiği ve tatmin olduğu bir yaşam sürmesi gerektiği su götürmez bir gerçek.

Ayaklar altında bir krallık: Sodom ve Gomorah

Adam çalışmalı. Başkasına ve toplumuna hizmet etmeli. Adam, krallıkta yaşıyor. Adamın kökleri de yukarıda. Kut’Sal bir projenin ürünü. Bütünlükten gelmiş, kendindeki dişiyi ayırmış. En temel ve bir o kadar da her yerde, bir o kadar da en kaba ve gözle görülür dualiteyi de yaratmış. Gelin bakalım, bu krallıkta neler var.

Şimdi dişi dediğim için, benim hüzünlü erillerim abi ver odunu diyebilir. Öyle bir odun yok gençler, çakma longoz ormanlarında abinize kene yapıştı ve el arabası zihniyetiyle, manuel olarak bitirdim işini. İş biter mi? Eh, havuzda fark edersen hemen biter. Kısa sürer bazı işler. Gelelim krallığa babalar. Sakallar çeneden üç parmak aşağıya kadar uzun olur, gerisi caiz değil. Kural bu. Kaide nerede bilmiyorum, belki de “amateur tube”lerde olabilir. Fransızları takdir etmeliyiz. Ne de olsa Avrupa Birliği Almanya ve Fransa arasındaki husumeti bitirmek içni kuruldu.

Evet, Krallık. Böyle filmler de var. Bir Kral ve Krallık olayı var değil mi? İlk Ata, İbrahim’den itibaren var sanırım bu iş. Bakın ne demiş “Yukarısı”.

Yaratılış 18:20-21

Sonra İbrahim’e, “Sodom ve Gomora büyük suçlama altında” dedi, “Günahları çok ağır. Onun için inip bakacağım. Duyduğum suçlamalar doğru mu, değil mi göreceğim. Bunları yapıp yapmadıklarını anlayacağım.”

Nasıl olacak şimdi bu iş? Bizim kafalar hep, eril temelde, biraz entelektüele çıksak da baksak bakalım ev yanıyor mu? Ev sahibi yerinde mi? Konu o kadar karışık değil, yaradılışın belli bir amacı dâhilinde olan davranışlar (erdemler diyelim ki platonda olsun, olsun, o da inisiye, Mısır inisiyesi hep bunlar) var, Zion şöyle yazmış “Fazla zevk Ruhu, tehlikeye sokar. Önümüzdeki zevklere bakalım ama ekstra zevk/haz aramak için dolaşmayalım. Neşe/Zevk/Haz eğer ruhtan geliyorsa bunu dolu dolu yaşayın.”

Baba bunu görmüş, yazmış günlük porsiyonları arasına. Bunu fark etmemek elde değil. “Fazla” senin için her ne demekse, aradığın ve sende olmadığını düşündüğün her şey, zevk, neyse artık bu, senin egon dostum. Manevi çalışmalarda, egonun karşılığı bencilce alma arzundur. Yaradılışın davranış biçiminde böyle bir şey yok, ama biz, küskü taşıyıcıları bunu çokça yapıyoruz. Haydi biraz taraflar halinde konuşalım, Dişil alır eril verir. Nasıl iş bu? Bu iş babalar ve hanımefendiler, her yaratımın içindeki kısımlardır. Neyse, konu orası değil.

Evet,

Evet, deyince de Şanlıurfa’da olduğum zamanlarda hayatını 10 kelime ile idare etmeyi başarmış, sadelik guruları geliyor aklıma. Dolmuşta para toplarken tek kelime “Evet”ti. Daha ne olabilir ki? Hepsi Emir Kusturica, Goran Bregovic dinleyerek büyürse böyle olur. Benim sevgili gökkuşağı çocuklarım, hâlâ woodstockta bunlar. “Light My Fire” diyorlar, akşam iş çıkışında. İzin verilmemiş böyle yaşanmalarına. Öyle demeyin, İbrahim, oralarda bulunmuş zamanında. Kritik yerler oraları.

Toparlıyoruz.

Burası bizim, homo sapiens’in “Bilge Adam” direkt Latincesinin İngilizce karşılığı olan “Wise Man”in yeridir. Bu krallıkta “Akıllı Adam” yaşar. Adamın bir işi vardır, adam bir şeylerin parçasıdır ve bu adam, kaba maddenin içinde egoya gömülüdür ve olması gerekene ait fikirleri göremez. Göremedikçe de tatminsizliğe, sıkıntıya ve daha büyük sınavlar için mekânlar yaratır kendine. Düşüncelerinden sorumludur çünkü, o düşündüğü başka başka yerlerde “gerçekleşir”. Hiçbir şeyden kendimizi ayırmadan ve her parçamızdaki bütünü hissederek, düşüncelerimizin birer yaratım unsuru olduğunu, en önemlisi de, egoyla bakışmak için, çalışmak gerekiyor dostlar.

Yazıdaki tüm üstü kapalı anlamlar, bizim için. Konserve açacakları göklerin akademisinde ve bu akademinin bir açılış tarihi var bu “yatay” zamanda. Haydi dostlar, erillerim, dişillerim bu krallıkta “Wise Man” olalım.

Cumhuriyet muhabiri Ahmet Şık’ın savunmasının tam metni

0

İçlerinde Cumhuriyet gazetesinin eski genel yayın yönetmeni Can Dündar, halefi Murat Sabuncu, yayın danışmanı Kadri Gürsel ve muhabir Ahmet Şık’ın da olduğu, 17’si Cumhuriyet çalışanı 19 kişi, aylar sonra Çağlayan’daki İstanbul 27’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmaya başladı. 

Üçüncü gün, tutuklu Cumhuriyet yazarı Hakan Kara, Cumhuriyet Kitap Eki Yayın Yönetmeni Turhan Günay ve gazeteci Ahmet Şık savunma yaptı.

Şık’ın savunmasının tam metni şöyle:

Sözlerime 3 yıl önce, 2014’te yayımlanan ‘Paralel Yürüdük Biz Bu Yollarda’ isimli kitabımın önsözünden bir alıntıyla başlayacağım. AKP ve Gülen Cemaati arasındaki mafyatik iktidar ortaklığının nasıl dağıldığını anlatan bu inceleme-araştırma kitabımın önsözü şöyle başlıyor:

“Türkiye’yi siyasal ve toplumsal olarak beraber dönüştüren iki güç olan AKP ile Gülen Cemaati’nin birlikteliği ve yancı desteğiyle sürdürülen, adına iktidar denilen kanalizasyon patladı. ‘Yeni Türkiye’ denilen garabeti inşa eden, amaca ulaşmak için her türlü araca başvurmanın uygun olduğu Makyavelist bir anlayışın hakim olduğu iki güç; AKP ve Cemaat ayrıştı. 

Her ikisi de sistemin ve toplumun demokratikleşmesini değil, kendi otoritesini hakim güç kılmak üzerinden, içinde örgütlenmeye çalıştıkları devleti ele geçirmek isteyen güç odakları. 

Uzun vadede söz sahibi tek güç olacaklarını düşündükleri devletin otoritesine bağlılığı sarsılmaz kılmaya çalışan bir anlayışa sahip bu iki odak, gördük ki bir yandan ortak düşmanlarla mücadele ederlerken öte yandan birbirlerini yok etmeye dönük hamleler için malzeme biriktirmişler. 

Bu malzemelerin kullanılacağı günün yaklaştığı, kanalizasyondaki pis kokunun uzun süredir dışarıya yayılmasından belliydi. Medya köşelerinden yapılan tehditler, el altından yapılan tasfiyeler, zaman zaman sızdırılan telefon konuşmaları, hukuksuzluk üzerine kurulu polis-yargı operasyonlarının, ortak düşmanlardan sonra iktidar bileşenlerini hedef alması yaşanacakların işaretiydi. 

Ortalıkta yok edilecek düşman kalmadığına kanaat getirince, devletin sahibinin kim olacağı kavgasına tutuşarak birbirlerini hedef aldılar. Evet ortalığı pislik götürdü, götürüyor. Görünen o ki bir süre daha böyle olacak. Dinin, etik değerlerin alet edildiği bu savaşta tarafların ihtiyaçlarını karşılayan yalanlar, tarafları nezdinde gerçeklerden daha itibarlı. Bu yüzden yapılan savunmalara kimse aldanmasın. Bu savaş, ne demokrasi ve temiz toplum ne de birilerinin iddia ettiği gibi barış ya da sivilleşme için yaşanıyor. Sadece devletin sahibi kim olacak diye savaşılıyor.”

Bu satırlar yayımlandıktan sonra, AKP ve Gülen Cemaati arasındaki savaş daha da şiddetlendi. 2007’deki Ergenekon soruşturmalarıyla başlayan sahte bir tarih yazımı sürecinin iktidar ve suç ortaklarının devletin ve ülkenin yağmalanmasında kimin daha çok pay alacağıyla ilgili savaş bir darbe kalkışmasına kadar uzandı. 15 Temmuz 2016’da 250 insanın katledildiği kanlı bir kalkışma yaşandı.

Tek failinin Gülen Cemaati olduğuna inanmamız istenen bu kalkışmanın hükümet tarafından önceden bilindiğine yönelik ciddi kuşkular var. Üzerinden bir yıl geçtiği ve çok sayıda soruşturma açılmasına rağmen kuşkular azalmak yerine giderek arttı. İhtiyaç duyulan ‘Kontrollü Kaos’ için yol verildiği zannına kapılmamıza neden olan birçok emaresiyle karanlıkta kalması istenen 15 Temmuz Darbesi son 10 yıla yayılan sahte tarih yazımının da en önemli kilometre taşı oldu. İçinde sıklıkla geçen ‘demokratikleşme-sivilleşme’ sözcükleriyle, yalanlarla kurgulanmış bu sahteliğin tek gerçeği ise darbecilerin katlettiği insanlar oldu.

Darbenin karanlıkta bırakılmak istenen yanlarına dair sorular sormamız, ‘Kontrollü Kaos’ dememiz boşa değil. Kalkışmanın hedefindeki kişi Recep Tayyip Erdoğan henüz ülke kan gölünün ortasındayken niyetini açık eden cümleyi ağzından kaçırmış, “Bu darbe bize Allah’ın bir lütfudur” demişti. Lütuf denilerek kastedilenin ne olduğunu hep birlikte gördük, yaşadık, yaşıyoruz. Hakikati dile getirenlerin, suç düzenine itiraz edenlerin, gasp edilen haklarını talep edenlerin seslerinin kısılıp boğulmaya çalışıldığı ve giderek koyulaşan karanlık günlerden geçiyoruz. Kısaca özetlemekte fayda var.

Darbe engellenmesine engellendi ama ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ile temel hak ve özgürlüklerin tümü askıya alındı.

Onbinlerce insan ‘Darbecilik-FETÖ’cülük’ suçlamasıyla gözaltına alındı, 50 binden fazlası tutuklandı. İşkencelerden geçirilenler oldu.

Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) devletin ve toplumun Türk-İslamcı bir biçimde dizaynına hız verildi. ‘Bizden olanlar – olmayanlar’ ayrımının tek ölçüt kabul edildiği kuşkularını haklı çıkaran uygulamalarla kamudan tasfiyeler başlatıldı. 110 binden fazla kamu görevlisi ihraç edildi. Güvenlik, yargı, eğitim gibi devletin temel organları başta olmak üzere kamuda doğan boşluk liyakatin değil biat etmenin temel alınmasıyla AKP kadrolarınca dolduruldu.

Yıllarca öğrenci yetiştirmiş bilim insanları, öğretmenler bir anda ‘terörist’ olduklarına hükmedilerek işsiz bırakıldılar. Hakkı olanı geri almak için mücadelesini açlık greviyle sürdürenlere dahi yanıt hapishane oldu.

Fiili olarak ortadan kalkmış olan güçler ayrılığı prensibini resmi olarak da ortadan kaldıracak düzenlemelerin yolu OHAL koşullarında, sandık güvenliği olmadan yapılan şaibeli bir referandumla açıldı.

Türkiye’de her zaman sorunlu olan, istisnai örneklerle varlığını kanıtlamaya çalışan yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, kendilerini iktidarın menfaatlerine memur tayin eden hakim-savcılar eliyle tamamen ortadan kalktı. Tutuklama terörüyle gasp edilen kişi özgürlüğünün ihlali, geçerli 6 milyon oy sahibinin iradesini temsil eden Meclis’in üçüncü büyük partisine de uzandı. HDP’nin eş genel başkanları, milletvekilleri ve yine seçilerek göreve gelmiş birçok belediye başkanı esir edildi. Ve hatta bu tutuklamaların yolunu açan düzenlenmeyi “teröristleri koruyorlar” tezviratı yapılacak korkusuyla onaylayan ana muhalefet partisi CHP’nin bir vekiline kadar vardı tutuklamalar.

Bir çok sivil toplum örgütü kapatıldı. Hak savunucuları tutuklandı. Onlarca şirkete el konuldu.

Darbenin engellenip demokrasinin taçlandırıldığı söylenen ülkede yazılı, görsel, işitsel yayın yapan onlarca medya organı kapatıldı. Soruşturma, dava, tutuklama tehditleri ve ekonomik baskılara rağmen hâlâ direnmeye çalışan birkaç gazete ve bir avuç gazeteciyi saymazsak hakikati perdelemeden yayın yapan tek bir medya organı ve gazeteci kalmadı. 150’den fazla gazeteci de hapislere tıkılınca Türkiye yeniden ‘dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi’ ünvanına kavuştu. Öyle ki; Türkiye tek başına, diğer bütün ülkelerin hapishanelerinde tutulan gazetecilerin toplamından daha fazla esire sahip konumunda.

Hapiste olmadığı halde tutuklu bulunan, yani sansür ve otosansür kıskacındaki gazetecileri de listeye eklediğimizde tablo daha da karamsar bir hal alıyor. Sansürün koyu gölgesi nedeniyle farklı sermaye gruplarının sahipliğinde yayın yapan çok sayıda medya organı bulunmasına rağmen tek sesli yayıncılık anlayışı tüm ülkeye hakim olmuş durumda.

Cumhurbaşkanı Erdoğan uykusunda konuşsa canlı yayın yapmak zorunda olan televizyon kanallarında, iktidar komiserleri olmadan siyasal program yapmak da yasak.

Medyanın durumu böyle olunca, siyasal eleştiri mecrası olarak sadece sosyal medya araçları kalmış oldu. Eğer erişim engellenmemişse, eğer internet devlet sansürüyle kesilmemişse, eğer AKP’nin kadrolu internet trolleri ve muhbir vatandaşlarının ve savcılarının hoşuna gitmeyecek şeyler yazmamışsanız eleştiri hakkınızı kullanmanın önünde bir engel yok. Ancak, bu hakkınızı kullandığınızı için tutuklanmayacağınızın garantisi de yok.

Engellenmiş bir darbe kalkışması sonrasında memleketin içerisinde bulunduğu karamsar tablonun kısa özeti böyle. Aslında bu kadar laf kalabalığını tek bir cümleye sığdırmak da mümkün:

15 Temmuz’da darbe engellendi ama cunta iktidar oldu.

Darbe kalkışmasından sonra hazırlanan iddianamelerde Gülen Cemaati’nin amacı şöyle anlatılıyor:

“Türkiye Cumhuriyeti devletinin tüm Anayasal kurumları olan Yasama, Yürütme ve Yargı erklerini el geçirmek ve bu süreç tamamlandıktan sonra devleti, toplumu ve fertleri FETÖ’nün ideolojisi doğrultusunda yeniden dizayn ederek; oligarşik özellikler taşıyan bir zümre eliyle ekonomik, toplumsal ve siyasi gücü yönetmek.”

Bir lütuf olarak görülen kanlı bir kalkışmadan bugüne uzanan süreçte ortaya çıkan, biraz önce özetlediğimiz tabloya baktığımızda, iddianamelerde anlatılan bu amacın gerçekleşmediğini kim söyleyebilir?

Türkiye Cumhuriyeti devletinin tüm Anayasal kurumları olan Yasama, Yürütme ve Yargı erkleri ele geçirilmedi mi?

OHAL ve KHK’ler aracılığıyla devleti, toplumu ve fertleri kendi ideolojileri ve menfaatleri doğrultusunda dizayn etmeye çalışmıyorlar mı?

Devleti ve ülkenin kaynaklarını talan etme niyet ve kararlılığında, oligarşik özellikler taşıyan bir zümre eliyle ekonomik, toplumsal ve siyasi gücü yönetmeye çalışmıyorlar mı?

İşte bu nedenlerle Gülen Cemaati’nin en büyük yenilgisi olan 15 Temmuz Kalkışması, aynı zamanda en büyük  zaferidir.

Çünkü, Fethullah Gülen’in idealize ettiği devlet, toplum ve fert modeli 15 Temmuz kalkışması sonrasında hayata geçirilmiş oldu. İnşa süreci hızla devam eden ve demokrasinin yanında yer alan herkesin karşı çıkması gereken sistem kimin elinde olursa olsun, patenti Fethullah Gülen’dedir.

Tam da bu nedenle Fethullah Gülen ve cemaati ne istediyse, Recep Tayyip Erdoğan ve AKP hükümeti vermiştir.

Şimdiyse, kanlı bir kalkışmanın ardındaki güçlerden birisi olduğu kuşku götürmez bir gerçek olan Gülen Cemaati’nin, FETÖ diye anılan bir canavara dönüşmesinde hiçbir sorumlulukları yokmuş gibi davranıyorlar.

Suçlu olduklarını söylemeyelim, gerçekleri anlatmayalım istiyorlar.

Darbecilerce katledilenlerin kanlarını ucuz ve sığ bir siyasetin demagoji malzemesi yapıyorlar.

Çünkü gücü elinde tutanların tek bir amacı var: Totaliter iktidarlarını her ne olursa olsun sürdürmek.

Ve bunun için her türlü kötülüğü yapacak, herkesten vazgeçebilecek bir ruh halinde olacaklar. Uzun iktidar yolculukları, birlikte yola çıktıklarından birer birer vazgeçtiklerinin örnekleriyle dolu bir tarihi barındırıyor. İşlerinin bittiğini düşündüklerini, kullanım süresi dolanları, ihtiyaç kalmayanları geride bırakıp yollarına devam ettiler. Destekçilerinden, işbirlikçilerinden, suç ortaklarından ve hatta dava arkadaşlarından vazgeçtiler. Elbette kalanlara da, saflarına ekledikleri yeni kullanışlılara da sıra gelecek.

Medyanın neredeyse tamamını iktidarlarının borazanı haline getirenler, suçlarını ve kötü niyetlerini ortaya koymakta diretenleri ise hapsederek susturmaya çalışıyorlar.

Korkacağımızı, susacağımızı sanıyorlar. Bir kez daha yanıldıklarını göstermek için anlatmaya devam edelim…

45 yıllık geçmişi bulunan Gülen Cemaati’nin, ilk 30 yılda tamamladığı devlet içindeki yatay örgütlenmesinin dikey bir gelişim seyri izlemesi ise son 15 yılda tamamlandı. İktidarına gayrı resmi ortak olduğu AKP hükümetinin sağladığı olanaklarla Gülen Cemaati’nin, adeta devleti kendisine paralel hale getirmek için önünde engel kalmadı.

Cemaat, polis ve yargı teşkilatları ile ordudaki operasyonel birimlerde hayli güç biriktirmişti. AKP iktidarıyla birlikte stratejik mevki ve makamlara yerleşmek de zor olmadı. Sonrasında ise, ele geçirilmesi planlanan resmi ya da sivil tüm alanlardaki alternatif ve rakip olabilecek aktör, kişi ve kurumlar tasfiye edilerek, kendilerinin önceliklerini belirleyen bir nüfuz alanına kavuşmuş oldular.

Doğru ifadesiyle söylersek, Gülen Cemaati’nin devlet ve toplum için en tehlikeli hale gelecek güce erişmesinin en büyük sorumlusu, “Ne istedilerse veren” ve “yaptığı yardımlar için af dileyerek” suçunu da itiraf eden Recep Tayyip Erdoğan ve 15 yıldır tek başına iktidar olan AKP’dir. Dolayısıyla 15 Temmuz kalkışmasının da sorumluları arasındadırlar.

Birkaç somut örnekle açıklayacağım ancak öncesinde bir anımsatmada bulunmakta yarar var.

Ergenekon ile başlayıp Balyoz, Askeri Casusluk ve başka birkaç soruşturma ile sürdürülen bir dizi kumpas davasıyla Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içerisinden Gülen Cemaati mensubu olmayan çok sayıda subay tasfiye edildi. Tutuklanmaktan kurtulanların terfileri bile çeşitli haysiyet cellatlıklarıyla engellendi.
O dönemde başbakan olan Erdoğan, kendisini bu davaların savcısı olarak ilan etmişti.

AKP hükümeti de siyasal onay makamı olarak bir yandan hukuksuzluklara suç ortaklığı yaparken, öte yandan kumpasların faillerine yönelik eleştiri ve suçlamalara karşı da kendini siper etmişti.

Şimdiyse, o dönemin suç ve günahlarının tüm yükünü Gülen Cemaati’nin sırtına yükleyerek kendi rollerini ve suçlarını gizlemeye çalışıyorlar.

O dönemde cemaatin komplolarıyla hapsedilen, AKP-Cemaat ortaklığının medyadaki tetikçileri tarafından infaz edilmeye çalışılan çok sayıda kişi vardı. Bu kişilerden, aralarında gazetecilerin de olduğu bazılarının, AKP’nin suçlarının gizlenmesinin kolaylaştırıcısı/ortağı haline geldiğini, hatta bu dönemin haysiyet celladı olarak sahnede bulunduklarını da belirtmeden geçmeyelim.

Konumuza dönersek, Gülen Cemaati söz konusu kumpas davalarıyla TSK’deki terfi listesi ve sırasını menfaatleri ve amaçları doğrultusunda şekillendirerek kendi mensuplarının önünü açmış oldu.

TSK’de Cemaat mensubu olmayan subaylar elbette bu davalarla saf dışı bırakılanlardan ibaret değildi. Kalanların saf dışı edilmesi için Cemaat’in yardımına koşan yine AKP hükümeti oldu. Hem de aralarındaki savaş sürerken.
Bakalım neler olmuş…

2012 Mayıs’ında yapılan yasal değişiklikle, askeri personelin 15 yıllık mecburi hizmet süresi 10 yıla indirilmişti. Cemaat böylece, kendilerinden olmayan subaylardan bazılarının ordudan ayrılacağını hesaplıyordu. Öyle de oldu. Kumpas davalarıyla yaratılan korku iklimi ve TSK’nin yaşadığı itibar kaybı nedeniyle istifalar yaşandı.

Bu ilk yasal değişiklikten sonra gerçekleşen önemli bazı düzenlemeler ise ilginç bir şekilde AKP ve Cemaat arasındaki savaş başladıktan sonra yapılmıştı.

AKP ve Gülen Cemaati arasındaki savaşı bir meydan muharebesine çeviren ve aralarındaki ilişkiyi onarılamaz biçimde koparan 17/25 Aralık 2013’teki yolsuzluk soruşturmalarıydı. Suriye iç savaşında rejim karşıtı olarak çarpışan bazı selefi cihatçı gruplara silah ve mühimmat yardımı yapıldığını kanıtlayan MİT TIR’ları operasyonları da bu süreçte gerçekleştirilmişti.

İşte ilişkilerin böylesine kopuk olduğu bir dönemde bazı AKP milletvekillerinin talep, öneri ve oylarıyla gerçekleşen yasal değişiklerle TBMM’de askerlikle ilgili bazı düzenlemeler yapıldı.

İlkin 11 Şubat 2014’te Meclis’in çoğunluk gücü olan AKP’nin benimsemesiyle yapılan düzenleme ile TSK’de terfiler 1 yıl öne çekildi. Böylece aralarında çok sayıda Cemaat mensubu olan 4 yıllık albaylar ve 3 yıllık generaller de terfi kapsamında Yüksek Askeri Şura’ya (YAŞ) dâhil edilmiş oldu. Düzenlemeyle aynı zamanda, Cemaat mensubu olmayan ve YAŞ kararlarında terfi alamayan generaller de bu şekilde emekli edilerek TSK dışına çıkarılmış olacaktı.

İkinci değişiklik 2 ay sonra gerçekleşti. 12 Nisan 2014’te yürürlüğe giren TSK Yüksek Disiplin Kurulları Yönetmeliği’yle ordudan ihraçları değerlendirmek üzere yeni Yüksek Disiplin Kurulları oluşturuldu. Bu kurulların çalışma esaslarını belirleyen Subay Sicil Yönetmeliği’nde yapılan değişiklik, irticai faaliyetler nedeniyle TSK’den ihraçların önünü kesiyordu.

Bir diğer değişiklik 37 AKP’li vekil tarafından 30 Aralık 2015’te Meclis Başkanlığı’na sunuldu. Bu kanun değişikliğiyle, albaylıktan generalliğe terfi için bekleme süresi 4 yıla indirilmiş oluyordu. Bu şekilde, Cemaat mensubu olan ancak terfi sırası gelmemiş albayların general olmasının da yolu açılmış oldu.
Son değişiklik 6722 sayılı TSK Personel Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’du.

1988 ve daha önceki yıllarda Harp Okullarından mezun olmuş subaylar, Gülen Cemaati’nin örgütlüğünün en zayıf olduğu gruplardı.

Sözkonusu yasa değişikliği de, orduda hizmet süresini 28 yıla indiren düzenlemeler öngörüyordu.

Böylece Cemaat, kendisinden olmayan subayları en çok syıda bulunduğu üç devreyi birden topluca emekli ederek TSK dışına çıkarmış olacaktı.

15 Temmuz darbesi girişiminin en önemli aktörleri oldukları öne sürülen generaller Mehmet Dişli ve Mehmet Partigöç’ün hazırladığı bu tasarının, bir madde hariç tümünün, yasa kabul edilir edilmez yürürlüğe girmesi öngörülüyordu. 2016 Ağustos Şurası’ndan sonra yürürlüğe girmesi öngörülen ise, Cemaat’in en az örgütlü olduğu 1988 ve önceki yıllardaki mezunları kapsayan üç devrenin birden toplu olarak emekli edilmesiyle ilgili maddeydi. 23 Haziran 2016 gecesi, tasarının Meclis’teki görüşmeleri sırasında AKP Grubu’nun verdiği bir önergeyle, o maddenin de kanun çıktığı anda yürürlüğe girmesi sağlandı.

AKP hükümetinin sınırsız desteğiyle yürütülen kumpas davaları ve yine hükümet eliyle yapılan yasal düzenlemelerle Gülen Cemaati’nin TSK içinde hedeflediği tasfiyeler büyük oranda gerçekleşmiş oldu. Bunların ne anlama geldiğini de 15 Temmuz sonrasında ortaya çıkan tablo gösterdi.

CHP’nin hazırladığı, “Öngörülen, Önlenmeyen ve Sonuçları Kullanılan Kontrollü Darbe” başlığını taşıyan, TBMM 15 Temmuz Darbesini Araştırma Komisyonu’nun raporuna yönelik muhalefet şerhini içeren raporundan yapacağım alıntı söylemeye çalıştığımı daha anlamlı kılacak.

Raporda yer alan bilgilere göre, kumpas davalarından sonraya rastgelen 2011, 2012 ve 2013 yıllarındaki YAŞ kararlarıyla terfi eden generallerin neredeyse tamamı FETÖ üyesi olmakla suçlanıyorlar. Biraz önce anlattığım AKP hükümetinin yaptığı yasal düzenleme ve değişikliklerden sonraki döneme rastgelen 2014 ve 2015 yıllarındaki YAŞ kararlarıyla albaylıktan generalliğe terfi edenlerin de yüzde 80’ine aynı suçlama yöneltilmiş.

Bu arada 1985’ten AKP’nin iktidara geldiği 2003’e kadar Gülen Cemaati mensubu oldukları iddiasıyla toplamda 400 personelin TSK’den ihraç edildiğini, ancak 2003’ten darbe kalkışmasının yaşandığı tarihe kadar ise herhangi bir ihraç yaşanmadığını vurgulamakta yarar var.

Uygulanmayan 2004 Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararlarından da bahsettikten sonra Gülen Cemaati’nin darbe kalkışmasına girişecek kadar TSK içinde böylesine etkili bir güce ulaşmasında AKP hükümetinin azımsanmayacak katkılarını anlatmaya çalıştığım bu bölümü bitireceğim.

25 Ağustos 2004’deki MGK toplantısı yapıldığında AKP iktidardaki ikinci yılını doldurmak üzereydi. Bildiğiniz gibi MGK, en üst düzeyde asker ve sivil yöneticilerin bir araya gelerek, kurula adını veren milli güvenlik konularının görüşüldüğü, tavsiye niteliğinde kararların alındığı bir toplantıdır. Kararları da mutlaka gizli tutulur.

Ancak 2004 MGK kararları birkaç yıldır biliniyor.

Bugünkü Türkiye’nin inşası sürecine yaptığı katkılarla maruf Taraf gazetesinde 28 Kasım 2013’de manşetten yayımlandı.

AKP-Cemaat savaşının ilk dönemlerinde yayımlanan ve çatışmaların daha da şiddetleneceğinin işaret fişeği olan bu haberle birlikte öğrendik MGK toplantısının kararlarını.

15 Temmuz darbe girişiminden 12 yıl önce yapılan bu MGK toplantısının konusu, Gülen Cemaati’nin gelecekte yaratacağı tehlikeye işaret ediyormuş. Bu nedenle toplantıda, “Fethullah Gülen Grubunun Faaliyetlerine Karşı Alınması Gereken Tedbirler” başlığıyla, Cemaat’e karşı bir eylem planı hazırlanması tavsiye kararı olarak dönemin TSK yönetimi tarafından AKP hükümetine bildirilmişti.

Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve 5 ayrı bakanın yanı sıra Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ve MGK’nin diğer asker üyeleri olan kuvvet komutanları Aytaç Yalman, Özden Örnek, İbrahim Fırtına ve Şener Eruygur tavsiye kararının altındaki imzaların sahipleriydi.

Önerinin sahibi olan TSK, karar uyarınca oluşturulacak eylem planı çerçevesinde Gülen Cemaati’nin yurt içi ve dışındaki faaliyetlerinin hassasiyetle takip edilerek, ileride yaratabileceği tehlikelere karşı radikal tedbirler alınmasını öneriyordu. Bu tavsiye kararlarında imzası bulunan komutanlardan üçünün kumpas davalarında tutuklandığını anımsatıp hükümetin neler yaptığını anlatarak devam edelim.

Haberin Taraf Gazetesi’nde yayımlanmasından sonra AKP’nin de seçmen tabanını oluşturan muhafazakar kamuoyunda oluşan tepkiler üzerine hükümetten peş peşe açıklamalar yapıldı.

Açıklamaların ortak noktası; kararların tavsiye niteliğinde olduğu ve hükümetçe yok sayılarak hiçbir zaman uygulanmadığıydı. Dönemin Başbakan Başdanışmanı olan Yalçın Akdoğan twitter hesabından, “2004’teki MGK kararı hükümet tarafınan yok hükmünde kabul edilmiş, hiçbir bakanlar kurulu kararı alınmamış, hiçbir işlem yapılmamıştır”açıklamasını yapmıştı. Dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da “10 yılda MGK’de kabul edilen hiçbir şey hayata geçirilmediği gibi biz; dindarları, dini grupları mağdur edecek hiçbir şeyi hayata geçirmedik. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin işlevselliğini biz ortadan kaldırdık” demişti. Arınç’ın açıklamasında, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne vurgu yapılması da önemli. Zira, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi, devletin iç ve dış tehdit olarak belirlediği grupları tanımlar. Gülen Cemaati de 2010 yılına dek bu belgede, devlet güvenliğine yönelik iç tehdit grupları arasında sayılıyordu. Ancak, Arınç’ın da vurguladığı üzere Gülen Cemaati, bizzat AKP hükümeti tarafından tehdit listesinden çıkarıldı.

Eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, 2004 MGK kararlarının uygulanmaması üzerine bakın nasıl bir tespitte bulunmuş: “İfade edilen çeşitli saiklere rağmen 2004 MGK kararının, siyasi ve hukuki yönlerden zamanın iktidarınca tedbirler yönünden değerlendirilmeyişi, Gülen Cemaati’nin sadece Türk Silahlı Kuvvetleri’ni değil, Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve kurumlarını da işgal etme sürecine ivme kazandırmıştır.” 

MİT’te üst düzey yöneticilik yapmış olan Öneş’in devletin dinci bir örgüt tarafından işgal edilmesi sürecinin önemli sorumlularından biri olarak AKP hükümetini işaret ettiği açıklaması böyle. AKP hükümetinin konuyla ilgili yaptığı ve bir suç itirafı olan açıklamaları da ortada.

Cemaat kendilerini hedef alana dek uyarı ve eleştirileri dinlemeyip, devleti tüm kurumlarıyla birlikte bu çeteye teslim eden, suçlarına ortaklık yapanlar şimdi “kandırıldıklarına” inanmamızı istiyorlar.

Hayır kandırılmadınız. Aksine, birlikte kandırmaya çalıştınız.

Yıllardır bunu söylememize rağmen,Cumhuriyet Gazetesi’nden örgüt, bizlerden FETÖ’cü çıkarmak için beyhude bir çabaya girişen Türkiye yargısının “kandırıldık” açıklamasını yeterli görerek şüpheliler hakkında herhangi bir soruşturma açmadığını da belirtelim.

Şimdi yargının AKP eliyle Cemaat’e nasıl teslim edildiğine bir göz atalım. CHP’nin 15 Temmuz kalkışmasıyla ilgili hazırladığı raporundan yine bir alıntı yapacağım.

Darbe girişimi sonrasında, Gülen Cemaati’nin hatırı sayılır bir ağırlığı olan yargı teşkilatından birkaç bin hakim-savcı “FETÖ’cü oldukları” gerekçesiyle ihraç edildi. Birçoğu tutuklandı.

CHP’nin raporu, ihraç edilen yargı mensuplarının kadrolaşmalarına dair çarpıcı tespitler içeriyor. Raporda darbe sonrasında KHK’lerle ihraç edilen yargı mensupları arasında kıdemi en eski olanın 1980’de mesleğe girdiği belirtiliyor. 1980’den AKP’nin iktidara geldiği 2002’ye kadar, farklı hükümetler tarafından toplamda 7 bin 672 hakim ve savcının ataması yapılmış. Bunlar arasından darbe kalkışması sonrasında ihraç edilenlerin sayısı bin 210 kişi. Oransal olarak ifade edersek, 23 yıllık bir süreç içinde göreve başlayan yargı mensupları arasında FETÖ bağlantısı olduğu iddiasıyla ihraç edilenlerin oranı yaklaşık yüzde 16.

Şimdi bir de AKP’nin iktidar olmasından sonraki dönemlere bakalım.

Raporda 2003-2010 yılları arası ilk AKP Dönemi olarak adlandırılmış. Bu dönemde ataması yapılan 3 bin 637 hakim-savcıdan ihraç edilenlerin sayısı bin 255 kişi. Oransal ifadeyle, toplam atamalar içinde ihraç edilenlerin payı yaklaşık yüzde 35 olan bu dönemin adalet bakanları ise Cemil Çiçek, Mehmet Ali Şahin ve Sadullah Ergin.

Yargıdaki vesayete son verdiği demogojisi yapılan 2010 Anayasa Referandumu sonrası ile AKP’ye yönelik yolsuzluk soruşturmalarının yapıldığı 17/25 Aralık 2013 tarihleri arası ise raporda ikinci AKP Dönemi olarak incelenmiş. Bu dönemin adalet bakanları ise yine Sadullah Ergin ve Bekir Bozdağ. Bu iki bakanın döneminde ataması yapılan 2 bin 876 hakim/savcıdan bin 192 kişi ihraç listelerine girmiş. İhraçların toplam atamalar içindeki payı ise yaklaşık yüzde 42.

AKP’nin Cemaat’le ortaklığının sona ermesinden sonraki , 2014’den 15 Temmuz 2016 darbesine kadar geçen süre ise üçüncü AKP Dönemi başlığı ile ele alınmış. Adalet Bakanı ise yine Bekir Bozdağ. AKP – Cemaat savaşının şiddetlenmesi nedeniyle bu dönemdeki yargı atamalarında Cemaat payında belli bir düşüş göze çarpıyor. Atanan 2 bin 281 Hakim-savcıdan 582’si ihraç edilmiş. Yani yaklaşık yüzde 26’sı.
AKP’nin bu üç dönemine dair toplam sayıları kıyaslamalı olarak verirsek; 1980-2002 arasındaki 23 yılda yargıdaki Cemaat kadrolaşması yaklaşık yüzde 16’iken, AKP’nin kesintisiz olarak hükümet olduğu 2003-2016 arasındaki 14 yılda ise bu oran yüzde 35 olmuş. Bu 14 yılda ataması AKP tarafından yapılan 8 bin 794 hakim-savcıdan 3 bin 29’u ihraç edilmiş. Oransal ifadesiyle toplam atamalar içinde FETÖ bağlantısı nedeniyle ihraç edilen yargı mensubu yüzde 35 olmuş.

AKP hükümetinin kendisini suçtan muaf tutmak için sığ bir kurnazlık örneğiyle, FETÖ adına yürütülen soruşturmalarda milat olarak kabul ettiği 17/25 Aralık 2013 sonrasındaki döneme ilişkin ihraç oranları bile 1980-2002 arasındaki dönem ortalamasının üzerindedir. Geçen haftaya kadar Adalet Bakanı olan Bekir Bozdağ’a ayrıca bir parantez açarak bu konuya nokta koyalım.

Bekir Bozdağ, AKP hükümetinin 14 yıllık iktidarında Adalet Bakanı olarak görev yapan 4 isimden biri. 24 Mart 2011’de Meclis’te yaptığı konuşmada Fethullah Gülen’den “Bu ülkenin yetiştirdiği değerli bir kıymet, bilge bir insandır. Herşeyi açıktır” diye bahseden Bozdağ, 9 Haziran 2012’de de “Muhterem Hoca Efendiye Antalya’dan selamlarımı iletiyorum” mesajını kişisel twitter hesabından paylaşan kişidir. 15 Şubat 2012’de de CNNTURK televizyon kanalında katıldığı bir programda, “Yargıda  cemaat örgütlenmesi var mı?” sorusunu “böyle bir şey mümkün olmaz” diyerek yanıtlayan da Bekir Bozdağ’dır. Cemaat ile aralarındaki savaşın başlangıç zamanlarında, 15 Ağustos 2013’te, “Cemaat’le AKP arasında bir fitne ateşi yakmayı başaramayacaklardır” şeklindeki twitter mesajının sahibi de Bekir Bozdağ’dır.

Yargıda Cemaat’in örgütlenmesi olduğuna yönelik iddialara “mümkün değil” yanıtını vermiş olan Bekir Bozdağ’ın 2013’ten günümüze kadar uzanan bir Adalet Bakanlığı serüveni var. Bu 4 yılda 15 Temmuz darbesine gelene kadar Bozdağ, toplam 3 bin 614 hakim-savcı ataması yapmış. Yani AKP’nin 14 yıllık iktidarında gerçekleştirilen toplam 8 bin 794 atamanın yüzde 41’ini Bakan Bozdağ 4 yılda yapmış.  Yargıda Cemaat örgütlenmesini mümkün görmeyen Bozdağ’ın atamasını yaptığı hakim-savcılardan bin 228’i, yani yaklaşık yüzde 34’ü FETÖ’cü oldukları iddiasıyla ihraç edilmiş. Bu sayı ve oranların bize söylediği şudur:

Bekir Bozdağ, yargının Cemaat’e teslim edilmesinin baş sorumlularından birisidir.

Ancak bizler FETÖ’cü suçlamasıyla hapsedilmişken, Bekir Bozdağ görevinin değiştirilesine karar verildiği geçen haftaya kadar Adalet Bakanı sıfatıyla Hakim-Savcılar Kurulu’nun başındaki kişi olarak, kendisi tarafından ataması yapılan yargı mensuplarının teşkilattan ihraçlarını yönetiyordu.

15 Temmuz darbesini saatler önce haber aldığı halde kanlı kalkışmayı engelle(ye)meyen Hakan Fidan’ın müsteşarı olduğu Milli İstihbarat Teşkilatı’nda (MİT) durum ne imiş ona da bakalım.

Meclis 15 Temmuz Darbesini Araştırma Komisyonu’na ifade veren isimlerden birisi de bir önceki MİT Müsteşarı olan Emre Taner’di.

İfadesinde, görev yaptığı 2005-2010 yılları arasındaki dönemi  kast ederek şunları söyledi emekli Müsteşar Taner:

“Benim çalıştığım dönemde MİT’e FETÖ’nün sızması sıfıra yakındır. İstemezseniz almazsınız. İyi incelersiniz almazsınız. Ondan sonrasını bilemem. Daha sonraki yönetim cevaplayacaktır. Şimdi, ‘70-80 kişi MİT’ten FETÖ bağlantılı diye ayrıldı’ dendiği zaman dahi yadırgamamak mümkün değildir. Geçmiş döneme ait değildir. Belki 2,3,5 kişi olabilir. Ona bir itirazımız yok. Ama son dönemde bu girmelerin daha rahat ve net olduğuna dair bir izlenim vardır. Bunu rahatlıkla söyleyebilirim. MİT, devlet kurumları içerisinde FETÖ anlamında ve diğer yıkıcı örgütler anlamında en temiz kalmış örgüttür.”

Cemaat’in MİT’e sızmaları konusunda açık bir biçimde Hakan Fidan’ı suçlayan eski müsteşar Taner’in, MİT’in FETÖ bağlamında “en temiz kalmış örgüt” olduğu düşüncesi ne kadar doğruyu yansıtıyor bakalım.

Meclis 15 Temmuz Komisyonu’na ifade vermeye dahi gitmeyen ya da gitmesine izin verilmeyen MİT Müsteşarı Hakan Fidan, talep üzerine, MİT’teki FETÖ bağlantılı personelle ilgili bir rapor gönderdi. Cemaat kumpasıyla, Ergenekoncu olduğumuz yalanıyla tutuklanıp birlikte hapsedildiğim “eski örgüt arkadaşım” gazeteci Müyesser Yıldız, Oda TV isimli haber portalında bu raporun içeriğini anlatmış.

MİT’in raporuna göre; 17 Aralık 2013’ten 15 Temmuz 2016’ya kadar olan 2,5 yıllık dönemde 181, darbe kalkışmasından sonraysa 377 personel hakkında işlem yapılmış. Yani, “devletin temiz kaldığı” iddia edilen kurumunda toplam 558 personelin FETÖ bağlantısı tespit edilmiş. Bunlardan 167’si kamu görevinden çıkarılmış. Sözleşme feshi ya da istifa gibi nedenlerle de 70’inin teşkilatla ilişiği kesilmiş. TSK/Emniyet personeli olan 272’sinin geçici görevlendirilmesi de sonlandırılmış. Toplamda 509 MİT personelinin teşkilatla ilişiği kesilmiş, kalan 49 personelle ilgili çeşitli işlemler sürerken, 5 kişinin de göreve iade edildiği belirtilmiş. Bahsedilen 558 personelden kaçının, Hakan Fidan’ın müsteşar olarak atandığı 2010’dan sonra MİT’te göreve başlayıp başlamadığına ilişkin bir bilgi yok. Ancak, eski müsteşar Emre Taner’in, Cemaat’in MİT’e yönelik sızmalarıyla ilgili halefi, müsteşar Hakan Fidan’ı suçladığını bir kez daha anımsatalım.

Hakan Fidan’a yönelik suçlama ya da kuşkularını dile getiren sadece eski müsteşar da değil. Başbakan Binali Yıldırım da kuşkularını dile getirenlerden biri.

Anlatalım…

İhbarcı Binbaşı O.K.’nin Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturmada verdiği ifadesinde, 15 Temmuz 2016 günü saat 14:00’de MİT’e giderek darbe yapılacağını söylediğini artık hepimiz biliyoruz. Ancak MİT Müsteşarı Hakan Fidan, yapılan ihbarın darbe kalkışması olmadığını ısrarla söylemeye devam ediyor. Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar da, Müsteşar’ın karargaha gelerek, MİT’e bir hava operasyonu yapılarak kendisinin kaçırılmasına yönelik bir plandan bahsettiğini söyleyerek Hakan Fidan’ı doğrulayan bir ifade vermişti. Orgeneral Akar, her ne kadar “Daha büyük bir planın parçası olduğunu değerlendirdik” dese de, MİT’e ihbar yapılmasından yaklaşık 7 saat sonra tanklar sokağa indi. Savaş jetleri Meclis’i bombaladı. Her ne kadar başarısız kılınmış olsa da 250 kişi darbecilerce katledildi. Çünkü, savaş helikopterleriyle MİT’e askeri operasyon düzenlenip Müsteşar Hakan Fidan’ın kaçırılmak istendiği planın, bir darbe kalkışmasının parçası olduğunu anlamamışlar.

Ya da bizi inandırmak istedikleri bu.

Şimdi biz bunları, kuşkularımızı söyleyip, yazdığımız için hapisteyiz. Ama böyle bir planı, bir darbe kalkışmasının parçası olduğunu anlayabilecek kapasitede olmadıklarını itiraf edenler, orduyu ve MİT’i yönetmeye devam ediyor.

Darbe kalkışması başladıktan sonra birkaç saat süreyle, Hakan Fidan’a kimsenin ulaşamadığını biliyoruz. Üstelik, Müsteşar Fidan’ın ne Başbakan Binali Yıldırım’ı ne de kendisine “Sır Küpüm” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı darbe ihtimaline karşı neden bilgilendirmediği de sırrını koruyor.

2 Ağustos 2016 gecesi, CNNTürk ve Kanal-D televizyon kanallarının ortak yayınına konuk olan Başbakan Binali Yıldırım, “MİT Müsteşarına bana neden haber vermediğini sordum. ‘Başbakanın, Cumhurbaşkanının haberi yok. Nasıl olur? dedim.’ Genelkurmay Başkanına söylemeniz doğal ama Başbakana da söylemeniz gerekirdi’ dedim. Cevap veremedi”demişti. Yani Başbakan da darbe kalkışmasında MİT’in sadece istihbarat zaafiyeti yaşamadığının altını çiziyordu.

Başbakan da Yıldırım, kalkışmadan 1 yıl sonra, kendisiyle yapılan söyleşide kuşkularımızı arttıran bir bilgiyi satır aralarına sıkıştırıyordu. Hürriyet gazetesinin “15 Temmuz Yıldönümü” ekinde Fikret Bila’nın Başbakan Yıldırım’la yapılmış bir söyleşisi yayımlandı. Söyleşide Yıldırım, Ankara ve İstanbul emniyetiyle yapmış olduğu görüşmeler sonunda 15 Temmuz’da bir darbe kalkışmasıyla karşı karşıya oldukları kanaatine ulaştığını anlatıyor. MİT Müsteşarı Fidan’la kalkışma başladıktan 2 saat sonra 22.30 – 23.00 arasında iletişim kurabildiğini belirten Yıldırım şöyle devam ediyor: “Bilgiler bize intikal etmedi, ne bana ne de Cumhurbaşkanına. Müsteşar da (Hakan Fidan) o anda söylemedi. O anda darbeyle ilgili de bir şey söylemedi. Ben kendisine sordum, ‘Darbe oluyor, ne yapıyorsun?’ dedim. ‘Yok’ dedi. ‘Bir şey yok, normal. Biz çalışıyoruz’ dedi bana. Oradaki iş farklı bir şey”

MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Başbakan Yıldırım’a “Bir şey yok, Normal” dediği saatlerde neler olmuş ya da neler oluyormuş bir anımsayalım.

Saat 21:00: Darbeciler Genelkurmay Karargahını ele geçirerek komutanları esir almışlar. Kendilerine direnenlerle de çatışmaya başladıkları için silah sesleri duyulmaya başlamış.

Saat 22:00: Genelkurmay karargahında silah sesleri duyuldu ve helikopter dışarıda bulunanların üzerine ateş açtı.

Saat 22:05: Genelkurmay başkanının uçuş yasağı emrine rağmen, Ankara’da savaş jetleri ses duvarını aşarak uçuş yapmaya başlamışlar.

Saat 22:28: İstanbul’da tanklar, Boğaz Köprülerini kapatmış.

Saat 22:35: İstanbul Atatürk ve Sabiha Gökçen Havalimanları darbeciler tarafından işgal edilmiş.

Tüm bu gelişmeler ilk önce sosyal medyadan, kısa süre sonra da ulusal yayın yapan televizyon kanalları tarafından duyurulmaya başlanmış. Başbakan Yıldırım’ın, Müsteşar Fidan’la konuştuğunu söylediği saatlerden kısa bir süre sonra da, 23:00’de MİT’in Ankara Yenimahalle’de bulunan genel merkezine savaş helikopterleriyle saldırı düzenlendiğini de belirtelim. Ama Hakan Fidan’ın, Başbakana söylediğine göre ise “bir şey yok, normal.”

Başbakanın da dediği gibi “Oradaki iş farklı bir şey” gerçekten de. Ve o farklı şeyin ne olduğu sorusunun yanıtını aramaya devam edeceğiz. Çünkü, canlarını ortaya koyarak bir darbeyi engellemeye çalışanların yaslı aileleri başta olmak üzere herkesin gerçekleri bilmeye hakkı var.

Gülen Cemaati’nin devlet içindeki kalelerinden biri de, kuşku yok ki polis teşkilatı. Cemaat mensubu polislerin Ergenekon, Balyoz, Devrimci Karargah, KCK, Şike, Oda TV ve benzer bir çok kumpas soruşturma ve davalarındaki ortaya çıkan rolleri bu iddiamızın tek başına kanıtı.

15 Temmuz sonrasında 13 binden fazla polis FETÖ bağlantısı iddiasıyla meslekten atıldı. Büyük çoğunluğu tutuklandı. Ancak, Emniyet Teşkilatı’ndaki cemaat mensubu polis sayısının, bu rakamın çok daha üzerinde olduğunu belirtmek gerek.

Cemaat’in Polis teşkilatındaki örgütlenmesi 1980’li yılların başına kadar uzanıyor. Dolayısıyla bundan sadece AKP iktidarı sorumlu değil. Ancak AKP iktidarı döneminde ortaya çıkan, polis adaylarının girdiği sınavlarda kopya çekilmesi ya da soruların sınavdan önce Cemaat’in dershanelerine sızdırılması olaylarına yönelik etkin soruşturma yapmamaları, eleştirileri kulak arkası etmeleri kendilerini tek başına sorumlu kılıyor.

Birkaç örnekle açıklayalım:

-26 Ağustos 2007’de yapılan ve Türkiye genelinde 71 binden fazla adayın katıldığı polislik sınavı sorularının önceden çalındığı ortaya çıktı. Konunun medyaya yansımasından sonra sınavda kopya çekildiği, Cemaat kast edilerek, soruların önceden belli gruplara verildiği iddiaları ortaya atıldı. Dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay, sınav sorularının önceden bazı kişilerce bilinmesi veya sınava giren adaylara verilmesinin mümkün olmadığını iddia etti.

-Beşir Atalay’ın iddialı açıklaması 8 ay sonra çürüdü. 13 Eylül 2009’da yapılan Polis Meslek Yüksek Okulu sınavı soruları, sınavdan birkaç gün önce Cemaat’e ait FEM Dershaneleri’ne sızdırılmış ve bazı öğrencilere yanıtlarıyla birlikte dağıtılmıştı. Konu medyaya yansıyınca 60 binden fazla adayın girdiği sınav iptal edildi.

-Emniyet Genel Müdürlüğü’nün ara kademe amir açığını kapatmak için 5 Mart 2012’de yaptığı ve 50 binden fazla polisin katıldığı sınavda kopya çekildiği belirlendi. Kazanan adayların 68’inin akraba olduğu belirlenen sınavda Cemaat’in teşkilat içinde en güçlü olduğu personel, istihbarat ve kaçakçılık birimleri ile Başbakanlık Koruma Müdürlüğü ve Bakanlık Özel Kalem Müdürlüklerinde çalışan 485 kişinin 85-90 aralığında puan aldıkları belirlendi. 2011’de yapılan aynı sınavda da kazanan adayların tümünün hatalı olduğu mahkeme kararıyla tescillenen 19 soruya doğru yanıt verdikleri ortaya çıktı.

1980’lerde polis okullarına girenler arasında örgütlerine eleman devşiren Cemaat, AKP iktidarı dönemindeyse önceden çaldıkları sınav sorularıyla kendi elemanlarını doğrudan Emniyet Teşkilatı’na sokuyordu. Sınavların yapıldığı dönemde şikayet konusu olan, medyada haberleştirilen bu olaylarla ilgili AKP hükümeti eleştirileri kulak arkası etmeyi tercih etti. Cemaat’in kendilerini hedaf aldığı 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmalarından sonraysa bu sınavlarla ilgili adli ve idari soruşturmalar açıldı.

Darbe kalkışmasına girişip kendi halkına silah sıkan ordu ile yargı, Polis Teşkilatı ve MİT’teki durum ve AKP hükümetlerinin sorumluluğuna dair buzdağının görünen yüzünde var olanların özeti böyle.

Şurası kesin ki, Gülen Cemaati AKP iktidarda bulunduğu 14 yıl boyunca herhangi bir engelle karşılaşmadan nihai hedefine doğru yol almaya devam etmiştir. Hatta AKP’ye dönük niyetlerini de açık eden 7 Şubat 2012’deki MİT soruşturması ve 17/25 Aralık yolsuzluk operasyonlarına rağmen caydırıcı bir engelle karşılaşmak bir yana, sistem içindeki kazanımlarını koruyup, büyütmeye devam etmiştir. Büyüyen tehlikeyi görerek AKP’yi eleştiren ve uyaranlara hükümetin verdiği yanıtların toplamını tek bir alıntıyla özetlemek mümkün. Dönemin AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin  Çelik, 20 Şubat 2012’de NTV kanalındaki mülakatında, Cemaatin devlet içindeki örgütlü gücüne yönelik eleştirilere şöyle yanıt vermişti: “Cemaat devleti ele geçirmiş, devlete sızmış diyorlar. Bunlar kargaları güldürür. Bu paranoyaları bir yana bırakalım.”

Anımsatmadan geçmek istemediğim bir anekdot daha var. 2011 yılı Gülen Cemaati’nin gücünün doruğunda olduğu zamanlardı. AKP iktidarı mensuplarının, medyanın büyük çoğunluğunun, şimdilerde en cevval FETÖ düşmanı olduğunu kanıtlama çabasıyla herkesi tutuklayan yargı mensuplarının ezici çoğunluğu, ne Fethullah Gülen’den ne de Cemaat’inden adıyla dahi bahsedemiyorlardı. Korkuyorlardı. Şimdi Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’ye yaptıkları gibi o dönemde de devletin kudretli gücü Cemaat’e menfaatleri gereği biat ediyorlardı. O zaman da, Cemaat kumpasıyla tutuklananlar arasındaydım. Nedeni ise bugün olduğu gibi yine bir mesleki faaliyetti. Cemaat’in polis ve yargıdaki örgütlü çetesinin, Ergenekon sürecindeki soruşturma ve davalardaki rolünü irdelemek niyetinde olan bir kitap çalışması yapıyordum. Herkesin Cemaat’ten korktuğu, biat ettiği, adını bile anamadığı o dönemde kitabımın adı “İmamın Ordusu” idi.

Recep Tayyip Erdoğan ise dönemin başbakanıydı. Ve “Bazı kitaplar bombadan tehlikelidir” diyordu. Hapiste tutulan gazeteciler için, şimdi de sıkça yaptığı gibi o zaman da, “Gazeteci değil, Teröristler” diyordu. Elbette böyle bir beklentimiz yok ama Erdoğan kitaplarla, yazarlarıyla, gazetecilerle arasındaki ilişkiyi kriminal düzeyde tutmak yerine okuyup, dinleyip, anlamaya çalışsaydı, kuvvetle muhtemel bugün hiçbirimiz burada olmayacaktık. Dahası Erdoğan okuyan birisi olsaydı, Salvador Allende’nin Şili’nin Faşist cuntacılarına söylediği; “Tarih bizden yana ve tarihi haklılar yazar”sözünden de haberdar olacaktı.

Evet, tarih bir kez daha bizden yana. Dolayısıyla ne Cumhuriyet Gazetesi’nden bir illegal örgüt ne de bizlerden terörist çıkaramayacaksınız.

Buraya kadar anlattıklarımdan anlamışsınızdır. Söylediklerim savunma veya ifade değil. Aksine ithamdır. Çünkü;

Bu siyasi operasyonun kanuni kılıfını hazırlayan metnin başında“iddianame” yazması, çöp muamelesi yapılması gereken bu utanç vesikasını hukuki kılmıyor. Tıpkı, öncesi ve sonrasıyla bu siyasi operasyonda görev ve rol üstlenen kimi kişilerin adlarının önünde hâkim – savcı yazmasının kendilerini hukukçu kılmadığı gibi.

Bizlere yönelik bu operasyon; düşünce ve ifade hürriyetini, basın özgürlüğünü hedef alan bir pogromdan başka bir şey değildir. Ve kimi yargı mensupları da bu pogromun linççileri olma görevini üstlenmişlerdir.

Gelişmiş demokrasilerde yargı, hukukun evrensel normlarıyla hareket eder. Adaleti sağlamakla görevli denetleyici bir güçtür. Ancak Türkiye’de yargının kimi mensupları, bizatihi adaletin mezar kazıcıları olmuşlardır. Demokrasinin denetleyici bağlarından koparılmış bir sistem inşa etme peşindeki diktatörlük heveslilerinin iktidarda olduğu bir ülkede, siyasi ve entellektüel bir sefalet içinde kıvranan yargının bu hali elbette şaşırtıcı değil.

Hukuktan; hak, adalet, vicdan ve liyakati çıkardığınızda geriye kalan ne ise, Türkiye yargısı şu an odur. Yaşadığımız tecrübelerden yola çıkarak gayet iyi biliyoruz ki hak, adalet, hukuk, insanlık çağrıları size ulaşmıyor. Dolayısıyla, hiç bir talebim de olmayacak. Ancak, sizi bir zırh gibi kuşatan üzerlerinizdeki cüppelerin, insan hayatından ve özgürlüğünden yapılmış olduğunu söylemekle yetineceğim.

Cumhuriyet Gazetesi’nde aradığınız örgüt, siyasi parti kılığında ülkeyi yönetiyor. Sahibinin sesi olmuş medyası da bu organize kötülük örgütünün yalanlarını gerçekmiş gibi sunuyor. Suçlarını perdeleyip, kötülüğün yaygınlaşıp sıradanlaşması görevini yerine getiriyor. Yani örgüt propagandası yapıyor.

Çünkü en bilinen hakikat tüm çarpıklığıyla bir kez daha karşımızda duruyor: Suç dünyanın en güçlü zamkıdır.

Siyasi iktidar, bürokrasi, yargı, talancı sermaye ve sahibinin sesi olmuş medyayı birbirine yapıştıran da bu zamktır.

Bu kirli düzen, bu suç hanedanlığı hep sürecek zannedenler yanılıyorlar. Tarihin sayfalarını karartan tüm diktatörlüklerde olduğu gibi, kinlerinin ve hırslarının doymak bilmez açlığıyla yol almaya çalışanlar her zaman kendi sonunu hazırlar. Taşlarını kendi döşedikleri cehennemlerine vardıklarındaysa o görkemli küstahlıktan, akılları kör eden kibirden eser kalmaz.

Kimsenin kuşkusu olmasın, tüm kişi ve kurumlarıyla organize kötülük örgütünün bu ablukası da dağıtılacak.
Çünkü bu ülkede;
–    Demokrasi düşmanlarına inat, kalıcı ve yaygın bir demokrasi için mücadele edenler var.
–    Hukuku katledenlere inat, hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edenler var.
–    Menfaat düzenlerini sürdürmek için savaşı ve ölümü kutsayanlara inat, barışı ve yaşamı esas kılmaya çalışanlar var.
–    Çocukları katledenlere, pedofilleri koruyanlara inat çocukların düşlerini gerçek kılmak için çabalayanlar var.
–    Ve hakikati boğmak isteyenlere inat gazetecilik yapmaya devam edenler var.
zetecilik faaliyetlerimin suç olarak gösterilmeye çalışıldığı bir operasyona karşı söyleyeceklerim bundan ibarettir. Ve hiçbir şekilde savunma değildir. Ki bunu gazeteciliğe ve mesleğimin etik değerlerine hakaret sayarım.

Çünkü gazetecilik suç değildir.

Gazetecilik faaliyetlerini suçlama konusu yapmak, totaliter rejimlerin ortak özelliğidir. Tecrübemle biliyorum ki mesleki faaliyetlerim nedeniyle her siyasal iktidarın ve her dönemin yargısının “kötüsü – suçlusu” olmayı başardım. Kızıma bırakacağım bu mirastan gurur duyuyorum.

Biliyorum, bu iktidarın da, yargısının da benimle ilgili sorunları var. Çünkü gazetecilik yapmaya çalışıyorum. Bugün, Türkiye’de yaygın bir şekilde olduğu gibi siyasal iktidara, çeşitli güç odaklarına değil hakikatin gücüne sırtımı dayayarak gazetecilik yapıyorum.

Çünkü, Türkiye gibi demokrasiyle sıkı bağlar kuramamış ve giderek daha da totaliterleşen rejimlerde gazetecilik yapmak demenin çizgiyi aşmak demektir. Ve gazetecilik hizaya gelerek yapılmaz. Hizaya gelerek yapılanın adına da gazetecilik denmez. Eğer icazetle yazıp söylersen, onursuzluğun acizliğiyle ezilirsin.

Bu yüzden söyleyeceğim o ki, dün gazeteciydim. Bugün gazeteciyim. Yarın da gazetecilik yapmaya devam edeceğim. Yani hakikati boğmak isteyenlerle aramızdaki bu uzlaşmaz çelişki hiç bitmeyecek.

Bu karanlık günlerde ihtiyacımız olan daha fazla hakikat kaybı değil. Her şeyden çok ve daha fazla gerçeklere ihtiyacımız var. Bu yüzden hakikate kendimden daha fazla saygı duymaya da, inkarcı biat kadrolarına dahil olmayı reddetmeye de devam edeceğim.

Bunun için bir bedel ödemek gerektiği ortada. Ama sanmayın ki bu bizi korkutuyor. Ne ben, ne de dostları olmaktan onur duyduğum “Dışarıdaki Gazeteciler”, her kim olursanız olun hiç birinizden korkmuyoruz. Çünkü zorbaları en çok korkutanın cesaret olduğunu biliyoruz.

Ve zorbalar da şunu bilsin ki, hiçbir zalimlik, tarihin akışını engelleyemez.

Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet!

Alıntı: Diken

Ceren Sansar ile röportaj

2

Zaman zaman sizin de şehrin gürültüsünden, kalabalığından ve trafiğinden sıkıldığınız oluyor mu? Böyle zamanlarda hep küçük bir kasabaya ya da köye taşınıp orada yaşamak istiyorum diye içimizden geçirsek de aslında büyük bir cesaret isteyen bu değişim çoğumuzun aklının bir köşesinde hayal olarak kalmaya devam ediyor.

Şimdi sizleri Ceren ile tanıştırmak istiyorum, çünkü bu Ceren’in hikâyesi… Ceren, çoğumuzun aklından geçen şehir hayatından ve stresten uzak, doğa ve hayvanlarla iç içe yaşama hayalini gerçekleştirmiş biri. Geçen yıl Haziran ayında kedisi Serçe ile Yozgat’ın bir köyüne yerleşen Ceren, tam bir hayvansever ve hayvan hakları savunucusu. Ceren’in kendisi ile birlikte yaşayan yedisi keçi, dördü kedi, üçü tavuk, biri köpek ve biri horoz olmak üzere toplam 16 hayvan dostu var. Onun için hayvanları çok önemli, her birinin ayrı ayrı hikâyeleri var.

Ceren, köyde yaşadığı toplam 14 ay boyunca düşünce tarzının biraz daha farklı olması nedeniyle ufak tefek zorluklar ile karşılaşmıştı. Hayvanlar ile olan dostluğu bazı insanların tepkisini çeken Ceren’in hakkında deli olduğuna dair söylentiler dolaşmaya başlasa da, o kendi küçük dünyasında huzuru ve mutluluğu yakalamaya çalışıyordu! Ta ki 17 Temmuz günü hayvan dostlarıyla çıktığı yürüyüşten eve dönene kadar.

Eve döndüğünde daha girmeden bir gariplik olduğunu anlamıştı. Korku ile adımını attı içeri. Evi tanınmayacak haldeydi. Ceren evde yokken biri ya da birileri evine girmiş, kıyafetlerine, özel eşyalarına kadar her şeyi parçalayıp dağıtmıştı! Ceren’in belirttiğine göre mutfaktaki yiyecekler bile yerlere dökülmüştü, üzerilerine tekrar kullanılmasınlar diye şampuan gezdirilmişti! Şahıs ya da şahıslar öyle öfkelilerdi ki onun ekmeğini yaptığı pakette duran unu bile dökmeyi ihmal etmemişlerdi.

Aslında ciddi bir durum yokmuş gibi görünen bu olayı paylaşmak ve Ceren’in sesini duyurmak neden önemli? Çünkü kadına yönelik şiddet, yaşam hakkının ihlali ve çok daha ciddi kayıplar ile sonuçlanan olaylar tam da bu şekilde başlıyor. Kadınlar korkup susuyorlar, bir cesaret ile konuşup hakkını arayanlar ise her zaman o kadar şanslı olmayabiliyor ve yaşadıklarını ifade edip sonuç alana kadar bazen çok geç olabiliyor!

Olay sonrasında aslında hala şokta olan, korku dolu günler ve geceler geçiren Ceren Sansar, olay ile ilgili sorularımı samimiyetle yanıtladı.

Merhaba Ceren, öncelikle geçmiş olsun. Seni kısaca tanıyabilir miyiz?

Merhaba, ben 28 yaşındayım. Bu köyde doğdum ve büyüdüm. Liseye burada gittim. Sonrasında şehre giderek 10 yıl kadar şehirde yaşadım. Şehir hayatım çalışarak geçti. Evlendim, ayrıldım. Üniversiteye başladım fakat birinci sınıftan bırakarak köye geri döndüm.

Köyde yaşamaya nasıl karar verdin?

İzmir’de okuyordum ve şehir hayatında çok mutsuzdum. Geçen yıl Haziran ayında yazın köyde, kışın ablamlarda ya da abimlerde kalan annemin yanına geldim. Çok geçmeden annemle birlikte yaşayan 3 keçi ile arkadaş olduk. Hem şehir hayatını sevmediğimden hem de ben gittikten sonra hayvanların satılma ihtimali olmasından dolayı, aslında ilk başta okula geri dönmeyi düşünsem de köyde kalmaya karar verdim. Ailem bu kararıma karşı çıktı, fakat ben hayvan dostlarımla burada yaşamaya karar vermiştim.

17 Temmuz günü neler oldu Ceren, bize biraz bahseder misin?

17 Temmuz günü keçilerim ile birlikte yürüyüşe çıkmıştım. Bir süre sonra eve geldiğimde kapı açıktı, korku ile içeri girdim. Evimi tanıyamadım. Her yer, bütün eşyalarım darmadağın, paramparçaydı. Hatta giysilerim tarlaya kadar atılmıştı! O görüntüyü hala unutamıyorum.

Peki, bu olayı kimler neden yapmış olabilir, bir fikrin var mı?

Bazı yerlerde yazıldığı gibi köylüler evimi basmadı benim. Bu olaydan sonra benimle bir kap yemeğini paylaşanlar da oldu, hiçbir şey olmamış gibi davrananlar da… Ama bu olayı gerçekleştiren tek bir aile! Ben hayvanlarımı yalnız bırakamadığım için arkadaşlarım beni ziyarete geliyorlardı. Bahsettiğim şahıslar evime arkadaşlarım geliyor diye hakkımda çok üzücü söylentiler çıkarttılar ve zamanla bu söylentiler bütün köye yayıldı. Yine aynı şahıslar hayvanlara çok değer verdiğimi bildikleri için köpeğimi öldürmekle tehdit ediyorlardı. Zamanla hayvanların can güvenliklerinden endişe etmeye başladım!

Çok özel değil ise hakkında ne gibi bir söylenti çıkarttıklarını bizimle paylaşabilir misin?

Bunu üzülerek söylüyorum, arkadaşlarımın ziyaretime gelmesinden ötürü fuhuş yaptığımı iddia etmeye başladılar!

Oranın senin evin olduğunu biliyoruz ve her ne sebepten dolayı olursa olsun hiç kimse kendi isteği dışında evinden, yurdundan uzaklaşmak durumunda kalmamalıdır. Fakat yaşanan olaylarla birlikte başka bir yere taşınmayı düşündün mü hiç?

Düşündüm evet, hem de birkaç kez. Ama hayvanlar ile başka bir yere taşınmak o kadar da kolay değil ve ben onlardan ayrı yaşadığımı hayal dahi edemiyorum!

Peki, bundan sonra neler olacak?

Suç duyurusunda bulundum, gelişmeleri takip edeceğim. Bir şekilde adaletin yerini bulacağına inansam da olay sonrası sözünü ettiğim şahısların birinden aldığım tehdit telefonu tam toparlanmaya çalışırken moralimin tekrar bozulmasına yol açtı!

Korkuyor musun peki?

Evet korkuyorum, ama korkum daha çok hayvanlara zarar verecekler diye. Kendim ve onlar için hakkımı aramaya ve sesimi duyurmaya devam edeceğim…

Sevgili Ceren Sansar’a çok teşekkür ederiz. Gelin daha üzücü olaylar yaşanmadan Ceren’in sesini duyurmasına yardımcı olalım. Yardımcı olalım ki çevre baskısı, psikolojik ve sonrasında fiziksel şiddet gören fakat korkudan susan, bazen ise yardım etmek için çok geç kalınan kadınlarımız bu ve benzeri olayları yaşadıklarında sessiz kalmasınlar… Yardım edelim ki hiçbir kadın hiçbir türlü şiddete maruz kalmasın. Daha da geç olmadan…

Devrim ve kapsama alanı: Hayvan özgürleşmesi nerede duruyor?

Toplum; iki kişi çiftleşip çoğaldığından beri artarak büyüyor. Ve cismin içindeki atomlar gibi; gözümüze göründüğü kısmıyla tekdüze ve hareketsizken içinde daima hareket halinde zerrecikler taşıyor. İnsanlık; sosyalizasyon sürecine girdiği günden beri, durmaksızın gerek ekonomik, gerek sosyal, gerek siyasi sebeplerle farklı hareketliliklere sahne olmuştur. Değişen siyasal, ekonomik, sosyal yapılar farklı özgürlük hareketlerine gebe kalmıştır. Ve özgürlük hareketleri bazen özerk bazen diğer özgürlük hareketleriyle iç içe geçmiştir.

Özgürlüğü temel problem edinmiş ideolojiler ve toplumsal hareketler içinde bu eylemsel “yoldaşlığın” izlerini sürmek mümkün. Emek özgürleşmesini problem edinen sosyalistler yollarının kadın özgürleşmesi ile de kesiştiğini fark ettiler. Hatta kadın özgürlüğünden önce “ezilen ulusların özgürlüğü” meselesini temel problemleri içine dâhil ettiler ve buna dönük mücadele stratejileri ve güncel politika üretmeye başladılar. Kadın özgürlüğü probleminin sosyalistlere bir problem olarak kabul ettirilmesi dahi feministler arasında kazanım olarak görülürken, kadına dair tahakkümün yalnızca kapitalizmin bir sonucu olduğunu savunan dogmatik sosyalistlere karşı ise feministlerin düşünsel mücadelesi hâlâ sürüyor.

Feminizmin LGBTİQ hareketle kurduğu yakın ilişki, ataerkinin, her iki taraf için de ortak düşman olduğunun anlaşılmasıyla, belki toplumsal hareketler içerisinde en tutarlı görüneni. Sosyalistlerin ise LGBTİQ aktivizmiyle tanışması çok uzak bir geçmiş sayılmaz ve henüz tam anlamıyla barıştıkları da söylenemez. Ancak yine de asgari dayanışma köprüleri kurulmuş vaziyette. Peki; bütün bu özgürlük problemini temel almış ideolojiler ve toplumsal hareketler içerisinde Marksizm için hayvan özgürlüğü nerede duruyor?

Türkiye toplumsal hareketleri açısından sosyalistlerin hayvan özgürleşmesini problemden saymadığını söylemek mümkün. Zira gündem epey yoğun, ancak tek sebep bu değil. Türkiye sosyalistlerinin önemli bir çoğunluğu ne yazık ki ülke gündemine sıkışmış ve eskisi gibi devrimci felsefe üretmekten yoksun. Herhangi bir sosyaliste hayvan özgürleşmesinin niçin gündem olarak ele alınmadığı sorulduğunda, bu tartışmalarda sosyalistlerin gözünde işçi teri ve hayvan kanı kıyasıya yarışıyor ve elbette kazanan işçi teri oluyor. Sömürülerin yarıştırılması refleksinin hatalı oluşu bir yana, temellerini sömürü eleştirisine kurmuş olan sosyalizmin başka bir tahakküm ilişkisine dair söyleyecek hiçbir sözünün olmayışı başka bir eksiklik.

Bu hususta şayet Marksizm’in tek iddiası emek özgürleşmesi ise, o halde kapsamını ve alanını böylesi daraltan bir ideoloji, kitlesel olma niteliğini (kadın ve LGBTİQ+ hareketini de dışlamış olacağından) kaybedecektir. Veya sosyalizmin tek muhatabı insan türü ise bu kez de kendini ekolojik hareketlerden dışlamış ve aslında alerji duyduğu neo-liberalizmle aynı safta duracaktır.

Kapitalizm; insanı bile “daha insan” nitelediği insanlar için bir meta olarak görür, aynı şekilde doğayı ve onun bütün bileşenleri de. Sosyalistler yenilse dahi tarihin haklı safında durmayı misyon edinmiş bir ideolojik grup olarak düşünsel açıdan kapitalizmle aynı cephede bulunmayı doğru görecek midir? Felsefi açıdan siyasi tarihte put-kırıcı bir misyon üstlenen Marksizm çağın düşününe ayak uyduramayacak ve devirdiği putları, şimdi yeniden kendi elleriyle mi dikecektir? Ve esasen asıl soru; hayvan özgürlüğü Marksizmin kapsama alanı dışında mı kalmaktadır?

Marksizm’in felsefi altyapısı, teorisi ve mücadele birikimi bu sorulara HAYIR demeyi gerektiriyor. İtirazın ihtişamı pratiğe dökülecek mi, bunu cevaplar belirleyecek, biz şimdi soru sorarak başlamış olalım.

“Ah benim nergis kokulu cehaletim…”

2
“Rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,
Mavi, mor, kırmızı ve yeşil,
İstedim, hep istedim,
Sen iste derdim, iste yeter ki
Vereyim.
Her istediğimi verdim.
Arttım, fazlalaştım,
Eksikli yaşamaktan.
Ahlar ağacıyım, gibisi fazla.
Başka bir şey istemem
Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,
Hesabımı vermekten başka.
Vasiyetimdir:
Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
Ve kaybolmak o dalgınlıkta.”

 

Didem Madak, ahların kadını… Çok ahı kaldı toprağa.

Dün, bugün ve pek çok gün “çiçekli şiirler yazan” kadını, Didem Madak’ı anmak gerekiyor. Kuşların, çiçeklerin, rengarenk reçellerin soluğu, günebakan kadın. “Ahlar Ağacı” Madak’ın şiirlerinin en büyüğü. Kaç “ah” dökülüyor şiirden…

Tekrar yapıştırsak da parçalanan hayatlarımızdan sızan sudan, çok şey görmüşlüğün bitaplığından, çocukken olsun istediğimiz, o bütün olanların ağırlığından, önemi olmayan yokluğumuzdan, sonunda alışmalarımızdan, bıçağın ucundaki hafızalardan, hep yedi yaşında kalan sevinmelerimizden, çok sevinmelerin kadınlarını yitirmenin soğukluğundan, maviye, yeşile küsen ömrümüzden, mutsuzluktan yok olan dakikalarımızdan, yıllarca boşa söylenmiş sözlerden, nergis kokulu cehaletimizden… Kaç “ah”  dökülüyor toprağa kalacak!

“Ah” demeyi beli bükülünce öğreniyor insan…

Ya da “beli bükük ahlat ağaçlarından”.

İnsan “ah” demeyi eninde sonunda öğreniyor da, şöyle toplu birlik bir hakkını veremiyoruz bunca zamandır. Hakkı toprağa mı kalsın istiyoruz?

Öyle ya, hepimizin beli bükük ama “ah” öyle çok dökülmüş ki dallarımızdan… Ah demeyi çoktan öğrendik de ayağa kalkmayı öğrenememişiz (öğrenmek de istememişiz) ya da başkasının acısına “vah” demekten ötesini… Yetmemek ama katlanmak; susmak ama inanmak; sevmek ama sımsıkı kavramamak…

Artık bütün “ah”lar ya öylesine çıkıyor ağzımızdan ya da  kısa zaman sonra sönmek için yüreğimize gelen ateş parçası oluyor. Şöyle bir yokluyor, sonra hiç. Dört büklüm olduk.

Bütün meydan okumalarıyla dolu dolu “AH!” diyenler de var muhakkak. Bir kez insan sevmemiş gaddarların hep birlikte üstüne bastığı ama ezemediği… “Hepimizin” olmayı başarmış olanlar var. En çok onlar var.

Ankara Katliamı’nda katledilen Barış Annesi Meryem Bulut

“Dirensinler, dayansınlar, yaşasınlar!”

Yaşatmadılar mı?

“Ölmezler, ölmediler, yaşıyorlar!”

Biz? Büküldükçe bükülürüz. Artık nergis kokmuyor cehaletimiz.

Pieter Bruegel, Körlerin Yürüyüşü

“İç ses

Bu bahsi kapa”(ma)!

Nevşin Mengü, Alişan’ı ‘Yeni Türkiye’ye benzetti: Maço, görgüsüz, bilgisiz, sevgisiz

1

CNN Türk spikeri Nevşin Mengü, twitter hesabından, şarkıcı Alişan’ın sevgilisi Eda Erol ile ilgili olarak kullandığı “Terliğimi ayağıma getirecek” ifadesine tepki gösterdi.

Alişan için “Yeni Türkiye” benzetmesi yapan Mengü, sözlerinin devamında “Maço, görgüsüz, bilgisiz, sevgisiz” ifadesini kullandı.

Alişan ne demişti?

Alişan, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a “Altı ay içinde evleneceğim” diye söz verdiğini belirterek “Süremin bitmesine 15 gün kala Eda ile tanışarak sözümü tutmuş oldum” demiş; sözlerinin devamında şunları kaydetmişti:

“Mümkünse dört beş çocuk yapacağım. Bizim ailede erkek çocuk özlemi var. Ben erkeği bulana kadar devam edeceğim. Soyadımızı taşıyacak biri lazım.”

“Eda Hanımın beni etkileyen yönü, aile yapımız benzer. Bir de Esra Erol’un kız kardeşi olmasına rağmen basında hiç yer almamıştı. Bu benim için önemli. Kendisi temiz, ailesi temiz.”

“El ele yürürken insanların dönüp dönüp bakacağı bir kadın beni rahatsız eder. Geçenlerde Serdar Ortaç “Herkes hanımıma dönüp bakıyor, gurur duyuyorum” demiş. Ona saygı duyuyorum ama bu beni deli eder.

“Düğün Kasım ayında. Cumhurbaşkanımızın programına göre günü kararlaştıracağız. İnşallah bir aksilik olmazsa şahidimiz olacak. Biz sadece kendimizden sorumluyuz ama o tüm ülkeye karşı sorumlu. Biz kendi adımıza katılımını sağlamak için elimizden geleni yapacağız.”

Alıntı: BirGün

Rönesans’ın izinden Medici ailesine yolculuk: Floransa

1
“If Italy were Mona Lisa then Florence would be her smile.”1 demiş anonim. Kuşkusuz Floransa’yı en naif şekilde tanımlayan bir vecize…

Floransa, Kuzey Apenninler ve Arno Nehri ile çevrilmiş Avrupa’nın en önemli ticaret ve kültür merkezidir. Kuruluşu İ.Ö 59 yılına dayanan kent, 15. yüzyıla yani muhteşem Medici ailesine kadar birçok kez akınlara uğramış ve veba salgını ile baş etmek zorunda kalmıştır.

15. yüzyıl dönemi Floransa’nın dönüm noktası oldu. “Arti” yani zanaatkarlar olarak bilinen loncaların kurulması ile üç büyük statü; tüccar birlikleri, bankacı birlikleri ve kürk tüccar birlikleri Floransa’yı şaha kaldıracak hamleler yapmaya başladı. Ama bir aile var ki bugünkü bankacılık sisteminin temelini oluşturan ve Rönesans çağının başlamasına vesile olan Mediciler

Floransa’nın bu denli sanat ve mimari kenti olmasını Cosimo ve Lorenzo Medici ailesine borçluyuz. Michelangelo ile Leonardo da Vinci gibi büyük sanatçıların yetişmesine vesile olan ve birçok UNESCO Kültür Miras Listesi‘nde yer alan görkemli saray, kilise ve müzeleri yaptıran ailenin hakimiyeti tam 300 yıl sürdü. 15. yüzyılda başlayan Floransa’nın durdurulamayan gelişimi günümüze kadar devam etmiş ve rüştünü ispatlayarak Avrupa’nın en önemli ticaret, sanat ve moda kenti olmuştur.

Floransa için mutlaka iki gün ayırmanız gerekmektedir. Ne yazık ki Türkiye’den buraya direkt uçuş yok. Klasik İtalya turu yaparak Venedik’ten sonra burayı ziyaret edebilir ya da tren ile Roma’dan 90 dakikalık bir yolculuk yaparak ulaşım sağlayabilirsiniz. Şehir içi ulaşımınızı ise tabanvay, tramvay ve otobüs kullanarak temin edebilirsiniz.

  • Şehrin Kalbi Signoria Meydanı (Piazza della Signoria)
  • Tarihi merkezi Duomo Meydanı (Piazza del Duomo)
  • Alışveriş caddesi Via de Tornabuoni
Cellini’nin Perseus heykeli.

Turumuza Signoria Meydanı ve çevresindeki mimari öğeleri inceleyerek başlıyoruz. Meydanda 1565 tarihinde yapılan Neptün Çeşmesi, at üstünde Grandük Cosimos heykeli, Sabin kadınların kaçırılma heykeli, Cellini’nin Perseus’u ve Michelangelo’nun ünlü Davut heykeli bulunmakta.

Vecchio Sarayı

Signoria Meydanı’ndaki en eski yapılarından biri. Mimar Cambio tarafından 13. yüzyılda tamamlanan saray, önce Floransa Cumhuriyeti Yürütme Konseyi tarafından kullanılmış daha sonra ise Medici ailesinin hem ikamet ettiği hem de idari işlerinin yürütüldüğü yapı olarak kullanımına devam edilmiş. Medici ailesinin yeni sarayları olan Pitti’ye geçmesi ile 1872 yılından bu yana Belediye Sarayı olarak kullanılmıştır.

Vecchio Sarayı.

Yapının önünde bizi Michelangelo’nun Davut heykelinin kopyası ve Bandinelli’nin Herakles ve Cacus heykeli karşılıyor. Şuan hala saray olarak kullanılsa da büyük bir kısmı müze. Beş yüz salonu Leonardo da Vinci ve Michelangelo’ya emanet. Tavan freskleri ise Vasari’nin ellerine borçlu. Şehir manzarası izlemek için 233 basamaklı Arnolfo Kulesi’ne çıkmanızı tavsiye ederim.

Giriş Ücreti: Müze – 10 Euro Kule ve Müze – 14 Euro

Herkül ve Cacus.

Loggia Dei Lanzai

Signoria Meydanı’nın hemen köşesinde Uffizi Müzesi’nin bitişiğinde yer alan üstü kapalı sütunlu yapıdır. Yapı 1376-1382 yıllarında Benci di Cione ve Simone di Francesco Talenti tarafından yapılmıştır. Yapının çatısı bir süre sonra Medici ailesinin alandaki törenleri daha rahat izleyebilmesi için değiştirildi. Bu ücretsiz açık hava müzesindeki heykelleri kısaca incelemek istersek;

  1. Düşmana gözdağı vermek için yapılmış kesik bir Medusa başı tutan Perseus
  2. Roma mitolojisindeki Sabin kadınların Romalı erkekler tarafından kaçırılma hikayesi
  3. Herkül ve Nessus heykeli
  4. Polyxena’nın kaçırılma hikayesi
Uffizi Müzesi.

Uffizi Müzesi

Dünyanın en eski ve gösterişli müzelerinden biri. Yapının tarihi 1560 yılına dayanmaktadır. Medici ailesi Vasari’den hükmet ofisleri, darphane ve zanaatkarlar için atölye yapmasını istemiştir. O günden bu güne yapı İtalya ve Avrupa’nın en ünlü koleksiyonlarını sergilemektedir. Vecchio Sarayı’nın hemen yanı başında konumlanan müze için uzun kuyrukları göze almanız gerek. Çünkü Giotto’nun Tahta Çıkan Madonna’sı, Boticelli’nin Bahar Alegorisi ve Venüs’ün Doğuşu tabloları görülmeye değer.

Giriş Ücreti: 18 Euro

Signoria Meydanı çevresinde İtalyan mutfağını deneyimleyebileceğiniz mekân David Ristorante.

Signoria’dan Duomo’ya yürüyerek 5 dakika içerisinde ulaşabilirsiniz.

Santa Maria del Fiore.

Duomo ya da Santa Maria del Fiore Katedrali

Cambio’nun isteği üzerine 1296 yılında inşaatına başlatılan katedral Katolikler için yapılmıştır. Yapı planı Latin haç şeklinde olup Gotik mimarinin en güzel örneğini yansıtır. 1412’lerde daha tamamlanmadan Santa Maria del Fiore’ye adanır ve 1436 yılında ise halkın ibadetini gerçekleştirmesi için açılmıştır. Her ne kadar katedralin yapımına öncülük eden Cambio olsa da muhteşem kubbesi ile tasarımı taçlandıran Brunelleschi’dir. Brunelleschi’nin muazzam kubbesi hala bir sır. Bu en büyük ve ünlü katedralin kubbesine 463 basamakla çıkılıyor. Katedral ayrıca Vasari’nin Last Judgement freskine de ev sahipliği yapmaktadır.

Giriş ücreti: Ücretsiz

Campanile ya da Giotto’nun Çan Kulesi

Katedralden bağımsız duran kule 1355 yılında tamamlanmıştır. 87 metre uzunluğundaki kulenin dizaynı kuşkusuz Giotto’ya ait ama ölümü ne yazık ki kulenin bitişine tanıklık ettiremedi. Nefes kesen şehir panoraması için 414 basamağı göze almanız gerekmektedir.

Museo Dell’Opera del Duomo

13. yüzyıl tarihlerinde Duomo Katedrali müzesi olan yapı, Donatello’nun muazzam heykellerinin orijinallerine ve Michelangelo’nun bitmemiş Pieta’sına ev sahipliği yapmaktadır. Bu müze tam 720 yıllık tarihin 750 sanat eserlerini yansıtıyor.

Giriş Ücreti: 15 Euro

Aziz Giovanni Vaftizhanesi

Duomo Meydanı avlusundaki görkemli bronz kapılarının sahibidir Giovanni Vaftizhanesi. 1128 yılında tamamlanan yapı kuşkusuz Floransa’nın en eskilerinden. Eserin mimarları Andrea Pisano ve Lorenzo Ghiberti önce bir bazilika olarak tasarlansa da daha sonra Medici ailesinin, Dante’nin ve Katoliklerin vaftiz edildiği yer olarak kalmış. Burayı özel kılan unsur ise bronz rölyef kapılarındaki tasvirleridir. Bu kapılar, Michelangelo tarafından ‘Cennet Kapıları’ olarak adlandırılmıştır. 12. yüzyıldan kalma mozaikleri ve İncil’den kesitler yansıtan panel kapıları ile mutlaka ziyaret etmeniz gereken bir yapı.

Giriş Ücreti: 10 Euro

Signoria ve Duomo meydanlarını bitirdiyseniz geriye pek de zorluk çekeceğiniz bir kısım kalmıyor. Bu güzergâhlardan sonra Ponte Vecchio yani Eski Köprü’yü ziyaret edin.

Ponte Vecchio

Arno Nehri üzerine kurulmuş en eski ve sükseli köprü. 3 kemer üstüne kurulu köprünün tarihi 13. yüzyıla dayanmaktadır. Bu köprü birçok savaş, tahribat ve ölümlere tanık olsa da hala dimdik ayakta durmaktadır.

Vecchio Köprüsü.

Bir zamanlar bu köprüde et satışı yapılıyormuş ama soylu Dükümüz Cosimo kokudan rahatsız olunca yerini mücevher satıcılarına tahsis etmiş. Şuan hala aynı gelenek sürdürülmektedir. Ayrıca köprünün ortasında İtalya’nın en ünlü kuyumcusu Cellini’nin de büstü bulunmakta.

Vecchio Köprüsü.

Vasari Koridoru

Cosimo Medici’nin isteği üzerine güvenlik amacıyla yapılmıştır. Palazzo Vecchio ile Uffizi Galerisi’ni birbirine bağlayan köprü niteliğindedir. Vasari tarafından yapılan koridorun uzunluğu 1.5 kilometredir. Büyük Dük ailesinin halka karışmadan ve herhangi bir suikaste uğramadan Pitti Sarayı’na varması için yapılan yapı hala görkemini koruyor.

Galeria Della Accademia

Eğer programınıza bir müze daha eklemek istiyor ve Michelangelo’nun eserlerine doyamıyorsanız burası tam size göre. 1784 yılından bu yana hizmet veren daha kompakt ve sınıflandırılmış özellikte olup Michelangelo’nun orijinal Davut heykeline ev sahipliği yapan müze.

Giriş Ücreti: 12 Euro

Davut heykeli.
  • İlla bir müze tercihiniz olacak ise bu hakkınızı Uffizi’den yana kullanın ve mutlaka online bilet alın. Yoksa 3-4 saat kuyrukta beklemek zorunda kalırsınız.
  • Eğer müze ve saray ziyaretleriniz bitti ise mutlaka İtalyan moda devlerini unutmayın!
  • Alışveriş için kapalı bir alana gitmenize gerek yok. Tornabuoni ve Vigna Nuova caddeleri ünlü markaların açık hava müzesi niteliğinde.
  • Eğer az da olsa zamanınız var ise ve ünlü markaları yarı yarıya alma niyetindeyseniz 45 dakika uzaklıktaki The Mall‘e uğrayın.

Açıkçası Floransa hayallerimin daha ötesinde bir kent oldu. Bu kadar güzelliği bir arada beklemiyordum. Bir kere tarihinin önünde eğilmek gerek. Mimari yapıları, meydanları, tarihi dokuları ve gastronomi kültürleri ile Floransa bir daha ziyaret etmek isteyeceğiniz bir kent.

Özellikle meydanların birbirine yakın ve merkezi olması ulaşımınızı oldukça kolaylaştırıyor. Hemen hemen hiç taksi veya tramvay kullanmadım. Her yeri sanki daha önce gitmiş veya yaşamış gibi kolaylıkla bulabiliyorsunuz. Rönesans hakkında tek fikriniz olmasa bile Rönesans’ın akımına kapılıyorsunuz. Çok mu tarihten sıkıldınız, burası bir moda cenneti. Mesela çoğumuz Gucci’nin ilk kaliteli ürünler mağazasını burada açtığından haberdar değiliz. Hatta hiç heykel ve resim müzesine ilginiz yoksa Gucci Müzesi‘ni ziyaret edebilirsiniz. Medici ailesi ve Rönesans’a şükranlarımızı borçluyuz.

Yapmadan Dönmeyin

  • Pinokyo temalı ürünlere göz gezdirin.
  • Resim ve heykel galerilerini ziyaret edin. (Özellikle Uffizi Galerisi)
  • İtalyan mutfağının hası makarna, sos ve zeytinyağı alın.
  • Michelangelo tepesine çıkın ve bolca fotoğraf çektirin.
Dipnot

1 “Eğer İtalya Mona Lisa olsaydı, Floransa onun gülüşü olurdu.”