Ana Sayfa Blog Sayfa 281

Yaşam, ölüm ve ölümsüzlük üzerine bir şiir: The Fountain

1

Önce müziğin sesini açın.

Ölüm, varlığı bilindiği andan beridir insanlık tarafından kötü, korkulacak bir şey olarak görülür, çünkü insanlardan bilineni alır, onları bilinmeyene götürür. Dinlerin sunduğu öteki dünya, hiç olup yokluğa karışacağını kabullenemeyen insanlığa bir teselli olmaktan başka nedir ki? Bu yüzden insan, dünya üzerinde adım atmaya başlayıp ölümün bilincine vardığı günden beri ölümsüzlüğü arar. Gelmiş geçmiş tüm uygarlıklar, yaşam, ölüm ve ölümsüzlük meselelerini çeşitli mitolojilerle irdelemiştir. Anadolu’da dahi, ölümsüzlüğün sırrını bulan ancak “ilahi bir müdahale” ile kaybeden Lokman Hekim’in efsanesi vardır.

İşte Requiem for a Dream ve Black Swan filmleriyle tanıdığımız Darren Aronofsky de The Fountain filmi ile ölümsüzlük üzerine birkaç kelamda bulunuyor. Hikaye kısaca geçmiş çağların birinde, günümüzde ve yirmi beşinci asırda sevgilisini ölümden kurtarmak için ölümsüzlüğü arayan bir adamın etrafında şekilleniyor. Bunu ya antik uygarlıkların kadim sırlarına erişmeye çalışan bir İspanyol komutan ya da kanserin tedavisini bulmaya çalışan bir bilim insanı olarak yapıyor.

İnsanın belki de en içgüdüsel davranışlarından biri olan sevdiğini, sevdiklerini ne pahasına olursa olsun koruma isteği, hastalığına, derdine bir çare bulma uğraşı oldukça önemli bir rol oynuyor hikâyede. Çünkü, ölümsüzlük arayışı yalnızca kendi ölümünden kurtulmak için bir yol olarak çıkmaz insanın karşısına; sevdiklerinin yanında kalabilmesini sağlamak kimi zaman insanı, kendisi için dahi gidemeyeceği kadar ileriye götürür bu arayışta.

The Fountain

İşte bu arayış, ölümü kabullenme ve kabullenememe anları içerisinde akıp giden film, böylesine duygusal anlamda yoğun bir konuyu sunarken, görsel açıdan da bu yoğunluğa katkıda bulunmayı ihmal etmiyor. Hayat Ağacı gibi dini ve mitolojik birçok görsel sembolü karşımıza çıkarırken, bunları yeri geldiğinde aklın ve rasyonel düşüncenin temsilcisi bilimle de bağdaştırıyor.

Görsellik demişken, Matthew Libatique resmen büyüleyici bir sinematografi ortaya çıkarmış. Clint Mansell’in insanı tarifi zor duygulara sürükleyen ve üç farklı festivalde en iyi film müziği ödülü alan müzikleri ile birlikte filmin atmosferi yaratılmış oluyor.

Doğrusunu söylemek gerekirse, tüm detaylarıyla konunun tamamının anlaşılmasının oldukça zor olduğu bir film The Fountain. Ancak ilk anda motiflerinin detaylarını bilmememize rağmen beğenip zevk aldığımız bir resim, ya da imgeleri ve söz sanatlarını anlamamamıza rağmen okuduğumuzda hoşumuza giden bir şiir gibi. The Fountain filmi, ilk izleyişte görsel ve işitsel olarak oldukça etkileyici bir deneyim yaşatıyor. 

“Bedenlerimiz ruhlarımızın hapishaneleridir. Derimiz ve kanımız,
tutsaklığımızın demir parmaklıklarıdır. Yine de korkmayın. Et çürür. Ölüm her şeyi küle çevirir ve böylece, her ruhu özgür kılar.”

Kızlar Atakta: Hayata geçmiş bir ütopya

Kızlar Atakta Ergenlik Dönemindeki Genç Kızları Güçlendirme Projesi

12-18 yaş grubundaki genç kızların spor, doğa ve takım çalışmaları ile zihinsel ve fiziki kapasitelerini arttırarak güçlenmelerini sağlama amacıyla yola çıkan bir sürdürülebilir sosyal dönüşüm projesi.

Ergenlik çağı her birey için özgüven, kararlılık, benlik algısı gibi kişisel özelliklerin geliştiği ya da kaybedildiği kritik bir dönemdir. Aynı zamanda bireylerin dönüşüme ve değişime en açık olduğu dönem olarak da tanımlanabilir. Kız çocuklarının çoğunlukla toplumsal cinsiyet rollerine göre yetiştirildiği günümüzde hangimiz kolaylıkla doğa sporlarına yönelebiliyoruz ki? Hatta denemiyoruz bile.

Kızlar Atakta Projesi tam da kalıplaşmış “Ben yapamam ki!”lerin kırıldığı bir proje. Hani bir arkadaşınızla, kardeşinizle ya da bir yabancıyla konuşursunuz, aslında hiç denemediği birçok şeye karşı ön savunma ile yaklaştığını farkedersiniz ve “Yapabilirsin!” diye bağırmak istersiniz ya işte Kızlar Atakta ekibi sevgi diliyle, göstererek, bilinçaltınıza yapabileceğinizi fısıldıyor.

Alternatif Yaşam Derneğine ait projeyi, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı destekliyor. EMpower Vakfı’nın hibe fonu katkısı ile Düşler Akademisi Kaş tesislerinde hayata geçiyor.

Projenin fikri Alternatif Yaşam Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Alper Akça‘dan çıkmış. Ve şu an gittikçe büyüyen bir ekip çalışması var, kendisi de bunu sıkça tekrarlıyor. Ekip, gönüllüler ve katılımcılar birlikte büyütmüş projeyi. Herkes bir işin ucundan tutmuş.

Projede bir hafta süreyle gönüllü olarak yer aldım ve katılımcılarla birlikte deneyimlediğim açık denizde yüzme, keşif dalışı, yelken, binicilik, yüksek parkur, savunma teknikleri, dans, resim ve kişisel gelişim, ekolojik yaşam ve sürdürülebilirlik atölyeleri, bisiklet, oryantiring, gece yürüyüşü gibi aktivitelerin yer aldığı yoğun programlarla projenin ilk duyduğunuzdaki ütopik anlatısının hayata geçtiğine şahit oldum.

Kızlar Atakta ekibi, ekip ruhuyla arı gibi çalışıyor. Düşler Akademisi’nin masalsı tesisine girdiğimde ekipteki her kadının birbirinden etkileyici başarı öyküsünü dinledim. Tuttuğunu koparan, güçlü kadınlar özenle seçilmiş ve ekip o şekilde oluşturulmuş gibiydi.

Proje yöneticisi Sevda Baysal ilk tanıştığım kadınlardan biriydi. Motorsiklet kullanan, Dövüş ve Savunma Sanatları eğitimi veren, bir işle ilgilenirken bin işi organize edebilen, yüzme eğitmeni ve daha sayamadığım birçok konuda toplumsal cinsiyet rollerini tepe taklak eden bu etkileyici kadınla ergenlik çağında tanışmış olmayı dilerdim.

12-18 yaş aralığındaki katılımcı kızların bu ortamdan ve bu projeden nasıl etkilendiklerine bizzat tanık oldum ve aslında kendim de “Yapamam!” dediğim birçok şeyi yapabileceğimin farkına vardım.

Kızlar Atakta Projesi, hayata geçmiş bir ütopya gibi.

Gücünün farkına varmak isteyenler, gönüllülük başvurusunda bulunup dönüşümün parçası olabilirler. Hem Ayder’in hem projenin kapısı herkese açık.

Detaylı bilgi için buraya ya da buraya tıklayınız.

Friluftsliv: Norveç’in doğaya dönüş felsefesini neden uygulamalıyız?

Artık hepimiz biliyoruz ki mutluluk ve toplum değerleri söz konusu olduğunda İskandinavya işini biliyor. Birleşmiş Milletler sıralamasına göre dünyadaki en mutlu insanlar olan Danimarkalıların “sıcaklık, rahatlık ve insan ilişkileri felsefesi” olan, tercüme edilemez “hygge” kelimesini bize kazandırdığını dünyada olan bitenden haberdarsanız bilirsiniz.

Norveç ve İsveç kültürü, söylemesi uzun ancak anlamı güçlü, “friluftsliv” (telaffuzu free-loofts-liv) isimli fazla bilinmeyen benzer bir kavramı paylaşıyor. Hygge sıcaklık ile ilgiliyken, friluftsliv dışarıda zaman geçirmek ve doğayla bağlantı kurmakla ilgili. Tam tercümesi ise açık hava yaşamıdır. Ana fikri, doğada olmak ve İskandinavların inandığı “insanların dünya ile doğuştan sahip olduğu bağın” keyfini çıkarmak.

Bu, ister Yosemite’de bir tırmanış gezisindeyken, ister bir kumsalda dinlenirken ya da isterseniz parkta yürüyüş yaparken “friluftsliv” duygusunu hissedebileceğiniz anlamına geliyor. Ayrıca başka insanlar için değişik anlamlara gelebilir ancak sadece bunun sıradanlığının zevkini sürmek için doğada olduğunuz sürece, friluftsliv için doğru yoldasınız demektir. Pahalı sırt çantasına ya da belli bir yere gitmek için bir plana ihtiyacınız yok; sadece gitmeye ve kendinizi kaptırmaya ihtiyacınız var.

İnsanların sosyal medya bağımlısı haline geldiği ve toplumun odağının genellikle kariyer, para ve sosyal statü olduğu teknolojiye ayak uydurabildiğimizden daha hızlı gelişen bir dünyada, friluftsiv felsefesi insanları evlerinden doğaya taşımanın bir yolu.

Norveç, dünyadaki en mutlu 4. ülke, onu 6. sırada olan Kanada  izliyor. Amerika 13. sırada yer alırken İngiltere daha altlarda, 23. sırada. Tüm bunlar kendimizi Netflix’e kapatmamızla ilgili olmasa da, friluftsliv felsefesine İskandinavların verdiği kadar önem vermediğimiz inkar edilemez. Dışarıda vakit geçirmenin hem fiziksel olarak hem de psikolojik olarak yararlı olduğu araştırmalarla gösterilmiştir.

Norveç ve İsveç, çoğu kişi şehirlerde yaşıyor olmasına rağmen nispeten küçük ülkeler ve bu yüzden doğanın onlara uzak olmaması avantajına sahipler. İsveç’teki Lulea Teknoloji Üniversitesi’nde profesör olan Hans Gelter, “Friluftsliv doğaya olan sevgi ve saygıdır. Okuyarak ya da öğreterek öğrenilmeyen davranışlar sadece deneyimle öğrenilebilir.” diye belirtiyor.

Kaynak: The Plaid Zebra

Gençlerin toplumsal cinsiyet ve flört şiddeti algılarına yönelik araştırma raporu yayımlandı

Ne Var Ne Yok?! projesi kapsamında yürüttüğümüz atölyelerin yanı sıra; 3153 gence ulaşarak gençlerin toplumsal cinsiyet ve flört şiddeti algılarına yönelik bir araştırma gerçekleştirdik. Raporda uygulanan anket sorularının analizlerine ek olarak; gençlerin güvenli ve güvensiz ilişki, toplumsal cinsiyet gibi kavramları nasıl tanımladıklarına ve atölyelerdeki paylaşımlarının bir bölümüne yer verdik.

Özlem Çolak‘ın hazırladığı araştırma raporuna basılı olarak ulaşmak için bizimle iletişime geçebilir ya da raporu web sitemizden inceleyebilirsiniz.

Toplumsal cinsiyet temelli şiddet; etkisi, yaygınlığı, boyutları ve alınabilecek önlemler üzerine araştırmalar yapılan ve politikalar geliştirilen bir konu olsa da; uzun yıllar yoğunlukla yetişkinler arası ve özellikle evlilik içi şiddet bağlamında çalışılmıştır. Toplumsal cinsiyet temelli şiddet, ilişkisel şiddet ve sanal şiddet davranışlarının gençlerin gelişim dönemine ve ilişkilerine nasıl sirayet ettiği ise son 10 yıldır çalışmalara konu olmaya başlamış ve yeni dönemde artan ilgi ve dikkatle birlikte, bazı ülkelerde şiddetin önüne geçebilmek adına resmi adımlar atılmaya başlanmıştır.

Türkiye’deki çalışmalara baktığımızda; gençlere yönelik az sayıdaki araştırmanın yoğunlukla üniversite seviyesinde ve akademik çerçevede gerçekleştirildiğini görüyoruz. Oysa ergenlik dönemi; gençlerin şiddete maruz bırakılma ve şiddet uygulama oranının oldukça yüksek olduğu; şiddetin çok boyutlu olarak çalışılması gereken kritik gelişim basamaklarından biri. Şiddetin önüne geçmek için atılacak adımların etkili olabilmesi için gençlerin çözüm sürecine katılımlarını önemsiyor ve öncelikle lise çağındaki gençlerin bu konularda nasıl bir algı ve düşünce yapısına sahip olduğunun araştırılması gerektiğini düşünüyoruz. Flört olgusunun ve şiddetinin yok sayılması, gençlerin yaşadıkları şiddeti ortadan kaldırmıyor; onları sessizleştirerek şiddetin etkilerinin daha da derinleşmesine yol açıyor.

Bu nedenle projenin çıktıları arasında yer alan bu araştırma raporunun gençlerin algı, düşünce ve deneyimlerine dair veri sunarak; şiddetin gençler üzerindeki olumsuz etkilerinin okul, aile, yerel kurumlar, kamu kurumları tarafından fark edilmesine ve koruyucu-önleyici çalışmalar yapmak üzere sorumluluk almalarına ön ayak olmasını diliyoruz.

Raporun bu alanda yeni araştırma ve çalışmaların yolunu açması umuduyla…

Bu rapor Hollanda Kraliyeti Başkonsolosluğu’nun desteği ile Ne Var Ne Yok?! Projesi kapsamında hazırlanmıştır. Burada dile getirilen görüşler Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’ne aittir. Dolayısıyla hiçbir biçimde Hollanda Kraliyeti Başkonsolosluğu’nun resmi görüşleri olarak değerlendirilemez.

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği

Bauman soruyor: Eşitsizliğe neden katlanıyoruz?

1

Bu çalışmada, Zygmunt Bauman‘ın 2014’te yayımlanan “Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına mıdır?” kitabından yola çıkılarak Bauman’ın eşitsizlik, zenginlik ve ekonomik büyümeye dair genel düşünceleri incelenmiştir.

Bauman, kapitalizmin fakirler ve zenginler arasında yarattığı rekabeti ve var olan eşitsizliği eleştirmiştir. Bauman’ın esas fikri, gelişen ekonomik büyümenin herkesin zenginleşmesi anlamına gelmediği, azınlığın zenginliğinin gittikçe arttığı ve geri kalan çoğunluğun ise gittikçe fakirleştiğidir. Bauman, ekonomik büyümenin sınıfsal hiyerarşi içinde uçurumlar oluşturduğunun üzerinde durarak eşitlik kavramını ve insanların eşitsizliği kabul edişini, eşitsizliğin sürmesine her birimizin nasıl katkı sağladığını incelemiştir.

İnsanlar sadece zengin oldukları için zenginleşiyorlar, fakirler sadece fakir oldukları için fakirleşiyorlar.

– Bauman

Bauman soruyor, “Biz ortalama insanların doğanın düzeninde var olduğunu düşündüğü sözde zorunluluklar nelerdir?”

Dünya anlayışımızı (yanlış anlayışımızı) biçimlendiren her fikirde gizlice var olup sorgulanmadan kabul edilen, nadiren irdelenen ve kanıta dayandırılmayan öncüller nelerdir?”

Bauman, yanlış inanışlarımız ele alındığında içinde bulunduğumuz kötü durumun sınanmayan, geçersiz ve yanıltıcı öncüllerden kaynaklandığının ortaya çıkacağını düşünerek yanlış kabullerimizi sıralamıştır:

1- İnsanların bir arada yaşamasından kaynaklanan tüm sorunların üstesinden gelmenin tek yolu “ekonomik büyüme“dir.

2- Sürekli artan tüketim, insanın mutluluk arayışını tatmin etmenin tek ve en etkili yoludur.

3- İnsanların eşit olmaması doğaldır.

4- Rekabet, hem sosyal adaletin hem de sosyal düzenin sağlanması için aynı anda gerekli ve yeterli koşuldur.

Asıl olan ekonomidir, gerisi teferruattır anlamına gelen “It’s the economy, stupid” ifadesi Bill Clinton’ın 1992’de George H. W. Bush’a karşı başkanlık kampanyasında James Carville tarafından ortaya atılmış bir slogandır. Ortaya çıkışından sonra, bu ifade tüm dünyadaki politik söylemlerde önemli bir yere sahip olmuştur. Seçim kampanyalarında, politikacıların konuşmalarında sıkça kullanılan ifade, sokaktaki insanın da belki de üzerine hiç kafa yormadan inanç sistemine yerleşmiştir. Bu ifade şu anlama gelmektedir; halkın duyguları, sevgisi veya nefreti, seçim mücadelesindeki taraflara karşı tutumu “ekonomik büyüme” tarafından belirlenir. Sonuç olarak ekonomik büyümenin oranını yansıtan rakamlar iktidara giden yolda adayların seçilme şanslarını belirler.

Longman sözlüğüne göre “oyunuzu size en çok parayı kazandıracağını düşündüğünüz kişiye vermek” anlamına gelen bir deyim vardır: vote with your wallet. Hayatımızın ekonomik büyüme ve maddiyata dayalı olduğu; düzgün, tatmin edici, onurlu ve yaşamaya değer bir hayat sürme ihtimalimizin de ekonomik rakamlara bağlı olduğu düşüncesi bu şekilde yerleşik kanı haline gelmiştir.

Modern ekonominin öncüleri arasında yer alan seçkin zihinler ekonomik büyümeyi bir lütuftan ziyade pişman olunacak bir musibet olarak görmüşlerdir. John Stuart Mill, ekonomik büyümeden “durağan hale” kaçınılmaz bir geçişi öngörmüştür.

Anaparanın ve nüfusun durağanlaşması insanlığın ilerlemesinin durması anlamına gelmez. Her türlü zihinsel üretim ile ahlaki ve sosyal ilerleme için her zamanki kadar faaliyet alanı olur; zihinler geçinme derdiyle meşgul olmayı bıraktıklarında yaşam sanatının geliştirilmesi için daha fazla alan yaratılır ve gelişme olasılığı artar.

– Mill

Keynes ise toplumun araçlar (ekonomik büyüme, kişisel kazanç) yerine amaçlara (mutluluk, sağlık…) odaklandığı günün önünde sonunda geleceğini umuyordu. Keynes’e göre, “Para hırsı ahlaksızlıktır, tefecilik suçtur, para sevgisi tiksindiricidir… Bir kez daha amaçları araçların üzerine taşıyacağız ve iyi olanı faydalı olana tercih edeceğiz.

Para akışı üzerindeki düzenlemelerin kaldırılması zenginlerin istedikleri gibi hareket etmelerine, servetlerine servet katmalarına olanak tanımakta, bu durumun fakirleri daha da fakirleştireceği kesin olmaktadır. Fakirlerin gelir seviyeleri, iş bulma ve yaşamlarını sürdürebilme şansları da sermayedarların keyfine kalmış durumdadır. Buna bağlı olarak akut ruhsal rahatsızlıklar, sürekli endişe ve kronik mutsuzluk fakirlerin yakasını bırakmamaktadır. Bauman çalışmasında eşitsizliği ele almasının ötesinde, eşitsizliğin sürmesine her birimizin nasıl katkı sağladığını ele almaktadır. Eşitsizlik sorununa çözüm olarak iki öneri sunmuştur; bunlar ise fikir üretimi ve totaliter olmayan bir tarzda yaşam biçimine geçiştir.

2016 yılında 200 ekoloji aktivisti öldürüldü

2016 yılı doğa savunucuları için en ölümcül yıl oldu. 2016 yılında 24 ülkede 200 aktivist öldürüldü. Cinayetlerin yüzde 60’ı Latin Amerika’da gerçekleşti. Brezilya, Amazon ormanları ve Cerrado gibi bölgeleri korumaya çalışan 49 yaşam savunucusu cinayetiyle ilk sırada yer aldı. Öldürülenlerin çoğu uluslararası yatırımcıların mali desteği olmadan var olamayacak ‘mega’ katil projelere karşı mücadele veriyorlardı.

Irene Banoz Ruiz’in Deutsche Welle Türkçe’de yer alan haberine göre, Global Witness adlı örgütün son raporuna göre, 2016 yılı en fazla çevrecinin öldürüldüğü yıl oldu. Bu artışın en önemli nedenlerinden biri olarak suçluların ceza almaması gösterildi.

Gezegenimizi korumak için günlük hayatta yaptığımız çöpleri ayırmak, et yemekten kaçınmak ya da uzak mesafe yolculuklara çıkmamak gibi eylemler çoğu kişi için baş ağrıtıcı olabilir ancak yine de bunlar hayatımızı riske attığımız anlamına gelmez.

Oysa dünyada çevreyi korumak için çaba gösteren pek çok insan dava, şantaj, ölüm tehdidi, kaçırma, cinsel taciz ve hatta ölümle karşı karşıya kalabiliyor.

Global Witness (Küresel Tanık) adlı örgüt tarafından hazırlanan son rapora göre, 2016 yılı çevre savunucuları için en ölümcül yıl oldu. 2016 yılında 200 aktivist öldürüldü. 2015 yılında öldürülen çevreci sayısı 185 olarak kaydedilmişti. 2015 yılında toplam 16 ülkede çevrecilere yönelik cinayetler yaşanmıştı, geçen yıl bu sayı 24 ülkeye ulaştı.

Latin Amerika, çevreciler için geçen yıl en tehlikeli bölge oldu, ölümlerin yüzde 60’ı Latin Amerika’da gerçekleşti. Brezilya, Amazon ormanları ve Cerrado gibi bölgeleri korumaya çalışan 49 çevreci cinayetiyle ilk sırada yer aldı.

Büyük projeler

Raporun yazarlarından Ben Leather, “İnsanlar her zaman işletmelerin ya da yerel hükümetlerin sorumluluk almasını istiyor ancak yatırımcılar dikkat çekmek ya da eleştirilerden hep kaçıyor” dedi.

Leather, “Öldürülenlerin çoğu uluslararası yatırımcıların mali desteği olmadan var olamayacak büyük projelere karşı çıkıyorlar” şeklinde konuştu.

Jaybee Garganera, 2016 yılında 28 çevrecinin öldürüldüğü Filipinler’de çevreye zarar veren madencilik çalışmalarına karşı mücadele ediyor.

Garganera, “Dünya Bankası ve Asya Kalkınma Bankası gibi kalkınma bankaları, ulusal bankalara sermaye sağlıyor, onlar da kömür madeni ya da elektrik santraline yatırım yapıyor. Ve muhalefet bastırılıyor, yerel halka şiddet uygulanıyor” dedi.

Ellerimiz ne kadar temiz?

Kalkınma bankalarının yüksek çevre ve sosyal standart vaadinde bulunduğunu söyleyen Garganera, “Ancak doğrudan finanse etmedikleri projeleri denetleme zorunluluğuna sahip değiller” şeklinde konuştu.

Mali kuruluşlar, bölgede meydana gelen ve haberlerinin olmadığı olaylardan sorumlu tutulamayacaklarını savunuyor. Ancak Global Witness’e göre, bilgisizlik bir bahane olamaz.

Lether, “Bilmediklerini söylemeleri affedilir değil. Bilmelerini garanti etmeleri gerek” dedi.

Pek çok sanayi ülkesinin hükümeti kalkınma bankalarına yatırım yaptığından, aktivistler seçmenlerinin de bilgilendirilme sorumluluğuna sahip olduğunu savunuyor.

Leather, “İngiltere, Almanya ve ABD hükümetleri, Dünya Bankası hissedarlarından. Bu da bu ülke vatandaşlarının hükümetlerine ‘paralarımızın bu saldırılarla ilişkisi olmadığını garanti etmek için ne yapıyorsunuz’ sorusunu sorabilecekleri anlamına geliyor” şeklinde konuştu.

Geçen yıl Honduras’ta Goldman Çevre Ödülü sahibi Berta Caceres’in öldürülmesinin ardından Hollanda Kalkınma Bankası ve Finlandiya Kalkınma Bankası, Agua Zarca hidrolik barajını finanse etmeyi bıraktı. Baraj, yerli Lenca halkına ait arazileri tehdit ediyordu.

Yıllardır Lenca aktivistlerine yönelik saldırı ve tehditlere karşı çıkanlar, bankalar faaliyete geçmeden önce Caceres’in ölmek zorunda kalmasından dolayı öfkeliydi.

Suçlular ceza almıyor

Leather, “Şimdi diğer kuruluşlar da ders aldıklarını ve çevre savunucularının korunmasını geliştirecek politikalar yerleştirdiklerini göstermek zorunda” dedi.

Rapora göre, yapılacak ilk şey projelere başlamadan önce yerel topluluklara danışmak.

Çevre savunucularına yönelik suçlardaki artışın nedenlerinden biri de genelde suçluların ceza almaması olarak gösteriliyor.

Alıntı: Kuzey Ormanları

Radyasyonla ilgili tehlikeli belirsizlik sürüyor

2

Yüksek oranda radyasyon bulunduğu iddiasıyla geçtiğimiz aylarda gündeme gelen Kisir ile ilgili belirsizlik ve ilgisizlik, halk sağlığı açısından endişe yaratıyor.

Aydın, Söke’ye bağlı Kisir Mahallesi’nde yaşayanların son yıllarda sıkça yakalandığı söylenen kanser hastalığının, bölgedeki eski uranyum madeninden kaynaklanan radyasyonla ilişkili olduğuna dair iddialarla ilgili olarak yetkili kurumlar tarafından henüz net bir açıklama yapılmadı. Gündeme gelen birbirinden farklı araştırma sonuçları ise halk sağlığı açısından duyulan endişeyi daha da artırıyor.

Kisir ile ilgili ilk iddia 2014’te dile getirildi

Evrensel Gazetesi’nde 7 Mart 2014 tarihinde yer alan Özer Akdemir’in haberinde1 3 farklı bilim insanı tarafından yapılan ölçümler sonucunda Kisir’de normalden 450 kat fazla radyasyon tespit edildiği açıklandı. Habere göre üç farklı ülkeden bilim insanları üç farklı cihaz ile ölçümleri gerçekleştirdi.

Kisir’in yaylası Osmankuyu’da, 1958 yılında İngilizler tarafından açılan uranyum sondajı alanlarında yapılan ölçümlerde en yüksek değer olarak 56,1 mikro sievert tespit edildi. Haberde verilen bilgiye göre bu değer yıllık güvenli dozun 450 katına denk geliyor.

Üç yıl sonra aynı iddia tekrar gündemde

Hürriyet Gazetesi, 14 Mayıs 2017 tarihli haberinde2, Evrensel’in haberinde geçen araştırma sonuçlarını tekrar gündeme taşıdı. Haberde ayrıca Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun (TAEK) da bölgede incelemelerde bulunduğu, ancak bu incelemelerin sonuçlarını açıklamadığı ifade edildi.

Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’na göre tehlike yok

Haberin yayınlanmasının ardından TAEK bir basın açıklaması yaparak 24 Ağustos 2015 ve 22 Ekim 2015 tarihlerinde yaptıkları incelemelerin sonuçlarını3 duyurdu. TAEK’in açıklamasına göre, elde edilen sonuçlar halk sağlığını tehdit edecek herhangi bir tehlikeli durum olmadığı yönünde. Sadece sondaj alanının olduğu Yusufağalar bölgesinde değerler biraz yüksek, ama TAEK’e göre bu değerler güvenli sınırlar içerisinde.

TAEK’in açıklamasında, gıda ve suda da inceleme yapıldığı, ancak elde edilen değerlerin normal düzeyde olduğu ve herhangi bir tehlike taşımadığı belirtiliyor. Suda yapılan incelemeler sonucunda elde edilen değerler de Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından belirlenen limitin altında. Ceviz, mısır ve zeytinde yapılan inceleme sonuçları da WHO’nun belirlediği limitlere göre normal değerlerde seyrediyor.

İnceleme sonuçları neden farklılık gösteriyor?

Medyada yer alan haberlerde geçen inceleme sonuçları ve TAEK’in açıkladığı veriler ciddi farklılıklar gösteriyor. Böyle önemli bir konuda bilim insanları ve kurumlar tarafından bilimsel verilerle farklı açıklamalar yapılması güven soununu beraberinde getiriyor.

Buğday Derneği olarak yaptığımız görüşme ve araştırmalar sonucunda, bilimsel sonuçların farklılık göstermesinin verilerdeki eksikliklerden kaynaklandığı sonucuna vardık.

Evrensel’de yer alan haberde yapılmış olan radyoaktivite incelemeleri anlık olarak ve yalnızca sondaj alanında ölçülen değerler. Oysa radyoaktivitenin normal değerden 450 kat fazla olduğunu söyleyebilmek için uzun süreli bir inceleme yapılması ve bu incelemelerin ortalamasının alınması gerekiyor. Bu yüzden anlık ölçümlerde TAEK’in ve diğer bilim adamlarının farklı değerler elde etmeleri şaşırtıcı değil.

Net sonuçlara ulaşmak için portatif cihazlar yerine daha sistematik, gelişmiş aletlerle incelemelerin yapılması gerekiyor. TAEK’in basın açıklamasında bölgeye bir Radyasyon Erken Uyarı Sistemi Ağı (RESA) kurularak radyasyon ölçümünün saat başı gerçekleştirilmesinin planlandığı belirtiliyor. Ancak mevcut ağa4 bakıldığında Kisir’e henüz RESA yerleştirilmiş değil. Kaldı ki, RESA sadece ani gelişebilecek bir radyasyon tehdidi için kullanılmakta, bu yüzden yerleştirilse bile Kisir açısından yeterli ve uygun bir yöntem olmaktan çok uzak.

Ayrıca TAEK’in araştırmasında, bölgede uranyum madeni olması, dolayısıyla asıl tehdidi oluşturanın bu izotop olmasına rağmen, uranyuma dair veriler bulunmuyor. TAEK’in hem toprak analizi sonuçlarında hem de gıda analizi sonuçlarında uranyum kalıntıları ile ilgili bir veri yok.

Köprübaşı örneği

Manisa’nın Köprübaşı ilçesi de, Kisir gibi uranyum maden yatağı. Köprübaşı ile ilgili de birçok bilim insanı ve kurum tarafından bireysel ölçümler yapıldı ve yüksek miktarda radyasyon tespit edildi. Bunun ardından TAEK yine bölgede incelemelerde bulunarak, aynen Kisir’de olduğu gibi, Köprübaşı için de herhangi bir tehlikeli değere rastlamadığını açıkladı5. Ama Köprübaşı raporu, Kisir gibi benzer bölgelerde nasıl araştırma yapılması ve nelerin incelenmesi gerektiğine dair örnek bir çalışma niteliği taşıyor.

Prof.Dr. Ahmet Şaşmaz tarafından Kanada’daki bir laboratuvar ile ortak yürütülen projeyle Köprübaşı uranyum yatağı çevresinde toprak, su ve bitki örneklerinde uranyum düzeyleri ve olası çevre etkilerinin belirlenmesi amaçlanmış. Bir yıl süren proje ve ölçümlerin ardından sonuçlar yazılı hale getirilerek ilgili makamlar ve kamuyou ile paylaşılmış. Araştırma sonucunda toprak, su ve bitkilerde elde edilen yüksek uranyum değerleri ile ilgili olarak Şaşmaz şunları söylüyor:

”Çalışma alanındaki toprak, su ve bitkilere ait uranyum analiz sonuçları, özellikle belli alanlarda kirlenme potansiyelinin yüksek olduğunu gösteriyor. Bu alanlar başlıca Kasar, Topallı, Killik, Kemhallı ve Taşharman bölgeleri. Bu yörelerde mostra vermiş veya gömülü halde uranyum yatakları gözleniyor. Bu uranyumlu kütleler, yöredeki topraklarının, yüzey-yeraltısularının ve bölgede yetişen bitkilerin değişik oranlarda kirlenmelerine neden oluyor.”

Şaşmaz’ın çalışması, en azından araştırma düzeyinde nelerin incelenmesi yönünde örnek olsa da, bu araştırmanın yayımlandığı 2008 yılından bu yana bölgede yetkililer tarafından herhangi bir önlem alınmış ya da sonrasında benzer bir araştırma yapılmış değil.

Radyasyon Acil Eylem Planı hazırlanmalı

Geçmişte uranyum maden alanı olarak kullanılan Kisir ve Köprübaşı için şu ana kadar TAEK’in yapmış olduğu incelemeler ve açıklamalar yeterli değil. Radyasyon çok önemli bir halk sağlığı sorunu. Bu konudaki ufak bir şüphe bile detaylı bir şekilde incelenmeli, gerekli önlemler alınmalı ve gerçekler bir an önce açıklanmalı.

Zaman kaybetmeden öncelikle Kisir’de uzun erimli, toprağı, suyu ve gıda maddelerini içeren bir analiz çalışması yapılmalı, uranyum kalıntıları da bu çalışmalara dahil edilmelidir. Bu çalışmaları yütütecek kurulun konuyla ilgili tüm disiplinleri(nükleer fizik, jeoloji, halk sağlığı…) kapsayan bir nitelikte olması, halkın vicdanını rahatlatacak sonuçlara ulaşabilmek için zorunludur. Bu araştırmalar düzenli olarak kamuoyu ile paylaşılmalı, bu esnada bölgede yaşayan halk için gerekli önlemler alınmalı ve zaman kaybetmeden kamuoyunu ikna edecek, güven telkin edecek bir eylem planı hazırlanmalı.

Köprübaşı için 2008 yılında gerçekleştirilen araştırma sonuçları dikkate alınmalı, güncel araştırmalarla bu veriler kontrol edilmeli, yine bu esnada bölgede yaşayan halkın sağlığı için gerekli önlemler alınarak, sonuçlar kamuyou ile paylaşılmalıdır.

Halkın sağlığı korunmalı!

Mesele, bazı çevrelerin ön plana çıkarmaya çalıştığı gibi bölgede organik tarımın yapılıp yapılmaması meselesi değil. Bölgede yapılan küçük ölçekli organik zeytincilikten elde edilen ürünler yaptığımız araştırmaya göre iç pazara bile sürülmemiş durumda. Ancak sorunun bizi ilgilendiren kısmı, sadece bölgede yetişen ürünün soframıza gelip gelmemesi değil; konunun halk sağlığını, yaban hayatını ve gıda güvenliğini nasıl etkilediğidir.

Organik tarım sertifikası konusunda da şuna açıklık getirilmelidir. Organik olsun, iyi tarım olsun, helal gıda olsun, hiçbir standardı, yönetmeliği ve bağımsız denetimi olmadan kendine doğal damgası vuranlar olsun, TAEK gibi kurumların uzun ölçekli olarak yapması gereken yüksek bütçeli bilimsel çalışmalar ve analizlerin Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından yetkilendirilmiş sertifika kuruluşlarınca veya bireysel çabalarla yapılması mümkün değildir, yanıltıcı olabilir. Kontrol ve sertifika kuruluşunun yasal sorumluluğu üreticinin tarımsal üretim faaliyeti ve pazarlamasını denetlemektir. Tarımsal üretim ve pazarlama kapsamına girmeyen tıpkı Çernobil faciasında olduğu gibi çevre felaketi veya genel halk sağlığını ilgilendiren konular, ilgili bakanlıklar ve hükümetin müdahalesi kapsamındadır. Bu konuda organik tarım sektör paydaşları, ilgili sivil toplum kuruluşlarına düşen, yetkili makamların gerekli ölçümleri yapmasını, tedbirleri almasını sağlamak için konuyu gündemde tutmak ve baskı unsuru olmaktır. Bu sayede organik tüketen veya tüketmeyen hiçbir vatandaşımızın, ama su ama gıda içerikli, radyasyondan zarar görmemesini sağlamaktır. Yetkili kurumların gıda üstünde yaptıkları ölçümlerde halk sağlığına etki eden tespitler söz konusu ise konu elbette Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na da bildirilmeli ve ilgili bakanlık da organik olsun veya olmasın bu ürünlerin o bölgede üretimi ve satışını durdurmalıdır.

Bölgede yaşayan insanların uranyuma ne kadar maruz kaldıklarının; bölgede sıklıkla görüldüğü iddia edilen kanser hastalığının uranyumla ilişkisinin olup olmadığının; suda, toprakta ve burada yetiştirilen gıdalardaki uranyum miktarının tehlikeli olup olmadığının yetkili makamlar tarafından acilen tespit edilip açıklanması gerekiyor.

Buğday Derneği olarak konunun takipçisi olmayı, konuyla ilgili gelişmeleri kamuyou ile paylaşmayı sürdüreceğiz.

6 insan hakları savunucusu tutuklandı

1

Büyükada’da gözaltına alınan ve tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edilen 10 insan hakları savunucusundan 6’sı tutuklandı.

İstanbul Büyükada’da ‘Dijital güvenlik ve bilgi yönetimi eğitimi’ kapsamında bir toplantı yaparken gözaltına alınan ve iktidara yakın gazetelerin manşetleriyle suçlanan insan hakları savunucuları gözaltılarının 13. gününde savcılığa çıkarıldılar. İnsan hakları savunucularından 4’ü adli kontrol uygulamasıyla serbest bırakılırken 6’sı tutuklandı.

Gözaltında bulunan Yurttaşlar Derneği’nden Nalan Erkem, Kadın Koalisyonu’ndan İlknur Üstün, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Direktörü İdil Eser, İnsan Hakları Gündemi Derneği üyesi Veli Acu ve Günal Kurşun, Eşit Haklar İçin İzleme Derneği’nden Nejat Taştan, Yurttaşlar Derneği’nden Özlem Dalkıran, eski Mazlum Der’li aktivist Şeyhmus Özbekli ile eğitmenler Peter Steudtner ve Ali Gahravi’nin savcılık ifadeleri 20.30’a doğru tamamlandı.

10 hak savunucusu da tutuklanma talebiyle 10. Sulh Ceza Hakimliğine sevk edildi.

İnsan halkarı savunucuları şu gerekçelerle suçlanıyor:

Af Örgütü Türkiye Direktörü İdil Eser, üstünde ve otel odasında yapılan aramalarda elde edilen materyallerin içinde Nuriye Gülmen ve Semih Özakça ile ilgili belgeler bulunduğu, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Taner Kılıç’ın ‘Bylock kullanıcısı olduğu gerekçesiyle’ tutuklandığı,

Eski Mazlum Der’li aktivist Şeyhmus Özbekli, 8 Mayıs 2017 tarihinde düzenlenen ‘FETÖ’ operasyonu kapsamında gözaltına alınan ve  tutuklanan Adnan Gül ile konuştuğu ve mesajlaştığı,

Yurttaşlar Derneği’nden Nalan Erkem, 20 Aralık 2016’da ‘FETÖ’ye yönelik düzenlenen operasyon kapsamında gözaltına alınan ve daha sonra tutuklanan Bedriye İştar Tarhanlı ile konuştuğu ve mesajlaştığı, üstünde ve otelde yapılan aramalarda MİT’in TBMM Meclis Araştırma Komisyonu’na sunduğu ‘gizli’ ibareli bir belge bulunduğu,

Eşit Haklar İçin İzleme Derneği’nden Nejat Taştan, ‘Bylock kullanıcısı’ olduğu tespit edilen Asuman Doğan ile görüştüğü,

İnsan Hakları Gündemi Derneği üyesi Günal Kurşun, ‘Bylock kullanıcısı’ olduğu bildirilen ancak hakkında adli işlem yapılmamış olan Ali Çamkömürü ile görüştüğü, 675 sayılı KHK ile Çukurova Üniversitesi’ndeki görevinden ihraç edildiği, Adana 13. Ağır Ceza Mahkemesince ‘terör örgütü propagandası yapmak’ suçundan yargılandığı,

Yurttaşlar Derneği’nden Özlem Dalkıran, ‘FETÖ’ye yönelik düzenlenen operasyon kapsamında gözaltına alınan ve daha sonra tutuklanan Bedriye İştar Tarhanlı ile görüştüğü, üstünde ve otelde yapılan aramalarda el konulan dijital verilerde yer alan ‘İstanbul Hayır Meclisi Buluşması-Tartışmalar’ adlı belgede Nuriye Gülmen ve Semih Özakça ile ilgili yazıların toplumsal yürüyüşler ile gerekli ilçelere nasıl yayılacağı ile ilgili yazılar bulunduğu,

İnsan Hakları Gündemi Derneği üyesi Veli Acu, ‘FETÖ’ operasyonu şüphelilerinden olan ancak yakalanamayan Erol Ohtamış ile görüştüğü, Devrimci Gençlik Hareketi’ne yönelik 17 Ağustos 2015 tarihli operasyonda gözaltına alınan ve daha sonra tutuklanan Fatih Barsak ile görüştüğü, otelde ve üstünde yapılan aramalarda Nuriye Gülmen ve Semih Özakça ile ilgili yazıların ve Abdullah Öcalan’ın kitapları ile Fevzi Yetkin ile Mehmet Tanboğa’nın yazığı kitabın bulunması,

Kadın Koalisyonu’ndan İlknur Üstün, üstünde ve otelde yapılan aramalarda el konulan verilerin arasında bulunan bil belgede bir Büyükelçilik tarafından desteklenen proje kapsamında o Büyükelçilik’ten giderlerin karşılanmasını talep ettiği,

Eğitmenler Peter Steudtner ve Ali Gharavi ise, toplantıda eğitmenler sıfatı ile yer aldıkları, Ali Gharavi’nin odasında Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu’nun etimolojik olarak ayrı gösterildiği bir Asya Kıtası haritası bulunduğu, gerekçeleriyle “terör örgütü üyesi olmamakla birlikte terör örgütüne yardım ve yataklık” gerekçesiyle suçlanıyorlar.

Cumhuriyet savcısının tutuklama talebinde suçlama gerekçesiyle ilgili şu ifadelere yer verildi:

“Somut olayda elde edilen dökümanların içeriği, tanık beyanları, ilişki irtibat raporları bir arada değerlendirildiğinde, süphelilerin çoğunun terör örgütleri ve mensuplarıyla, olan irtibatları, faaliyet alanları itibariyle sivil toplumu etki güçlerinin bulunması, terör örgütlerince benimsenen ve örgütlerin yaşantılarını sürdürmelerine yönelik, faaliyet şekillerinin vazgeçilmez bir unsuru olan yöntem ve taktiklere ilişkin terör örgütlerinin amaçları doğrultusunda toplumsal kaosa dönüşecek hareketlenmeler yaratmak amacıyla toplantı düzenlemelerine göre yardım kastıyla hareket ederek eylemde bulunmak suretiyle atılı suçu işledikleri hususunda kuvvetli şüphe bulunduğu, yabancı uyruklu şüphelilerin mevcut konumları ve ülkemize dair itibarları nazara alındığında bu amaç haricinde hareket etmelerinden bahsedilemeyeceği anlaşılmıştır. Şüphelilerle ilgili terörizmin finansmanı ve casusluk eylemleri yönünden ayrıca soruşturmaya devam edilmektedir…

Şüphelilerin üzerlerine atılı suçu işlediklerine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve tutuklama nedeninin bulunduğu anlaşılmakla;

…delillerin toplanmaya devam edilmesi, şüphelilerden ele geçirilen şifreli dijital materyallerin incelenmesine devam edilmesi, mevcut konumlarına göre yurtdışıyla ilişkili olup bu minvalde kaçma ihtimalleri, suça dair yasada yazılı cezanın üst haddi dikkate alınarak 5271 sayılı CMK’nın 100. vd. maddeleri uyarınca tutuklanmalarına karar verilmesi kamu adına talep olunur.”

Kararı değerlendiren avukatlar, “Dosyaların içi tamamen boş olduğu halde tutuklanmaları talebiyle mahkemeye sevk edilmelerini hiçbirimizin aklı, fikri, hukuki bilgisi izah edemiyor” dediler.

Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’ne getirilenler arasında yer alan hak savunucularından Özlem Dalkıran’ı uzun yıllardır basın davalarındaki dayanışmalardan tanıyorum. Uluslararası Af Örgütü Türkiye Direktörü İdil Eser ile de, kurum olarak hazırladıkları 2 rapora dair röportaj yaparken tanışmıştım.

Özlem ile ifadesine götürülürken ve döndükten sonra görüşme fırsatımız oldu. El sıkıştık. “Çok iyiyim, beni merak etmeyin. Hepinizi çok seviyorum” dedi dayanışmak içen Adliyeye gelmiş olanlara. Her zamanki gibi yine çevresine moral vermeye çalışan tavrı onu tanıyanlar için sürpriz değildi.

5 savcı tarafından ifadeler alınırken, dosyanın soruşturma savcısının daha önce Altan kardeşlerin de soruşturma savcısı olan Can Tuncay’dı.

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Direktörü İdil Eser ifadesinde, Büyükada’daki toplantının dijital verilerin korunması ve insan haklarıyla ilgili çalışanların stresle baş etme yöntemleri konularında olduğunu söyledi.

İdil Eser’e emlakçı ile görüşmeleri bile soruldu

İdil Eser, Savcının ‘Verilerin polisten gizlenmesi’ iddiasına ilişkin soruya şu yanıtı verdi: “Toplantı sırasında dijital verilerin polisin eline geçmesi halinde nasıl gizli tutulabileceği veya şifrelenebileceği konularında herhangi bir konuşma gerçekleşmedi. Bu konuyu tanıklık yapan tercümanların yanlış anladığını düşünüyorum. Toplantıda konuşulan konu dijital verilerin nasıl korunacağı, uzaktan dijital veri yüklenmesinin nasıl önüne geçileceği şeklinde konulardır. Toplantı sırasında benim de dahil olduğum katılımcıların sivil toplum örgütü çalışanları bilişim uzmanı olan yabancı uyruklu şahıslara mensup oldukları kuruşların dijital verilen güvenliğinin ne şekilde sağlanabileceği, bu verileri kötü niyetli üçüncü şahısların eline geçmesinin nasıl engellenebileceği konularında sorular sorduk. Hazırladığımız raporların açıklanmadan önce birilerinin eline geçmesi halince sıkıntı yaşayabileceğimizi düşündüğümüzden, ayrıca mağdurların verilerinin korunmasına önem atfettiğimizden bu şekilde sorular yönelttik. Ancak cevap alamadan polisler baskın gerçekleştirdi.”

Savcı, Eser’e “FETÖ/PYD mensuplarınca kullanılan kriptografik haberleşme sistemlerinden Bylock Tali Chat isimli program kullanıcısı olduğu tespit edilen Taner Kılıç ile 4.07.2016 ile 6.06.2017 arasında 76 kez, diğer bir kullanıcı Ramazan Büber ile 16.08.2016 ile 19.08.2016 tarihleri arasında 12 kez iletişim irtibatının tespiti”yapıldığını öne sürerek bu konudaki açıklaması istedi.

Eser, bu soruya da şu yanıtı verdi: “Sormuş olduğunuz Taner Kılıç uluslararası Af Örgütü Yönetim kurulu Başkanıdır. Kendisi yaklaşık bir aydır FETÖ/PYD nedeniyle soruşturması nedeniyle tutuklu bulunmaktadır.Sormuş olduğunuz diğer şahıs Ramazan Büber’i tanımıyorum. Kendisiyle özel bir iş ilgili görüştüğümü ve emlak komisyoncusu olduğunu tahmin ediyorum.”

Bu arada, söz konusu emlakçı ile İdil Eser’in ev aradığı süreçte görüşmeler yaptığını, bu telefon görüşmelerinin de bu kapsamda gerçekleştiğini öğrendik.  

Eser, Türkiye haritası figürlü resmin de kendisine ait olmadığını belirterek, “Toplantı sırasında katılımcıların kendileri için stresi ifade eden durumların resmedilmesi istenmiştir. Bu resimde bu kapsamda yapıldığını düşünüyorum. Ancak kimin tarafından yapıldığını bilmiyorum” dedi.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça sorusu 

İdil Eser’e, Uluslararası Af Örgütü’nün faaliyet alanına giren, ihraç edilmiş olan açlık grevlerini cezaevinde sürdüren akademisyen Nuriye Gülmen ile öğretmen Semih Özakça’ya dair gerçekleştirdikleri imza kampanyası da soruldu. Eser’e suçlama ile ilgili el konulan telefonundaki 23 Mayıs 2017 tarihli “Yarın acil eylem çıkacak Nuriye ve Semih için” mesajı gösterildi. Eser de, “Acil eylem ibaresi Uluslararası Af Örgütü’nün imza kampanyası yürütme şeklinden biridir. Söz konusu mesaj da bu amaçla atılmıştır. Kendilerinin kamuoyunca takip edilen durumlarıyla alakalı kampanya başlatılması için yaptığımız çalışmalarla ilgilidir” dedi.

Savcı: Bianet bir otel mi?

Özlem Dalkıran’ın ifadesi sırasında ise, bir dönem editörlüğünü yapmış olduğu ‘bianet’ kendisine, ‘O nedir, bir otel mi’ diye soruldu.

Eğitmen Peter Steudtner ise ifadesinde, dijital güvenlikle ilgili çeşitli kitapları olduğunu ve Büyükada’daki toplantının da, dijital güvenlik ile stresle baş etme yöntemlerinin kombine edildiği bir atelye çalışması olduğunu söyledi. Steudtner, gözaltına alınan diğer eğitmen Ali Gharavi ile birlikte bu konuda yayınları olduğunu düşünüyorum söyledi.

İfadelere giren avukatlar arasında Diyarbakır Barosu Başkanı Avukat Ahmet Özmen, İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan gibi deneyimli isimler de vardı. Savcılık ifadelerine katılan birçok avukatla izlenimlerine dair konuştuk. Ortak kanı, belirli bir örgüte dair somut bir soru yöneltilmediği ve iddiaların hukuken zayıf olduğu şeklindeydi. Ancak buna rağmen savcılık aşamasından önce iktidara yakın gazetelerde delilsiz olarak manşetlerden yapılan suçlamalar ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gözaltındaki insan hakları savunucularını daha savcı dahi görmeden suçlayan ifadeleri adliyedekilerin iyimser yorumlar yapmasını zorlaştıran etkenlerdi. 

Avukatların savcılık ifadeleri sırasında dosyadaki kısıtlılığı kaldırılmasını da istedikleri ve bunun savcı tarafından kabul edilmediği öğrenildi.

“Gezi” sorusu sorulmadı 

Bu arada iktidara yakın gazetelerde, gözaltındaki insan hakları savunucularının suçlandığı manşetlerde yer alan ‘yeni bir Gezi hazırlığı’ gibi iddialar da, savcılık sorgularında hiçbir şekilde yer almadı.

Genel olarak Nöbetçi hakimliklerde yargılananlar avukatlarıyla birlikte tek tek duruşmaya alınırken bu davanın avukatları yargılananların toplu şekilde salona alınmasını ve ifadeleri alındıktan sonra avukatların da toplu savunma yapmasını talep etti. Mahkeme heyeti bu talebi kabul etti. Nöbetçi hakimlikteki yargılamada bir buçuk saatte bir ara veriliyor. 

Mahkeme başkanı Garo Paylan’ı salondan çıkardı

Mahkeme Başkanı duruşma salonunda bulunan HDP Milletvekili Garo Paylan’ın salondan çıkmasını istedi. Paylan’ın duruşmaların aleniyeti gereği yaptığı itirazdan sonra Mahkeme Başkanı ara karar yazdırarak milletvekili Paylan’ı salondan çıkardı.

İlk ara verildi 

Nöbetçi hakimlikteki duruşmada ilk ara 02.40’ta verildi. İlk bölümde 9 hak savunucusu ifade verdi.

Hak savunucuları, ifadelerinde şiddetsiz bir dünya için ömürlerini vakfettiklerini “silahlı terör örgütü” ile ilişkilendirilerek suçlanmaktan hicap duyduklarını belirttiler. İnsan hakları savunucuları ifadelerinde insan hakları konulu bir toplantıdayken gözaltına alınmalarından dolayı şaşkınlık duyduklarını belirttiler.

İkinci ara verildi 

04.20’de Nöbetçi Hakimlik sorgusundaki 2. ara verildi. Bu bölümde aradan önce ifadesi alınamayan Ali Gharavi’nin ifadede verdi. Ghravi’nin ifadesi sonrası avukatlar söz aldı. Savunmalarını yapan avukatlar, savcılığın tutukluluk talebiyle sevk yazısındaki örgütsel suçlamaların somut delillere dayanmadığını ifade ettiler. Türkiye Direktörü İdil Eser’in avukatı Erdal Doğan, İdil Eser’in Uluslararası Af Örgütü’nün faaliyetlerinden dolayı suçlandığını belirtti. Avukat Doğan, İdil Eser’e suçlama olarak yöneltilen Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın açlık grevleriyle ilgili acil eylem planı çalışmasının Af Örgütü’nün doğal faaliyet alanında olduğunu söyledi. 

04.31’de hakimlik sorgusunun 3. bölümü için salona geçildi.

Nöbetçi Hakimlik 05.20’de karar için ara verdi.

6 kişi tutuklandı 

Karar 06.10’da açıklandı. Şeyhmus Özbekli, Nejat Taştan, İlknur Üstün, Nalan Erkem adli kontrol uygulamasıyla serbest bırakılırken, İdil Eser, Veli Acu, Günal Kurşun, Özlem Dalkıran, Peter Steudtner ve Ali Gharavi tutuklandı. Tutuklama ‘silahlı terör örgüne yardım’ ile gerekçelendirildi.

Adli kontrol uygulamasıyla serbest bırakılanlara, yurt dışına çıkış yasağıyla birlikte haftada 3 gün en yakın karakola giderek imza verme şartı getirildi.

Nöbetçi hakimliğin gerekçeli kararında şu ifadelere yer verildi:

“Şüpheliler İdil Eser, Veli Acu, Günal Kurşun, Özlem Dalkıran, Peter Steudtner ve Ali Gharavi’nin üzerine atılı ‘Silahlı Terör Örgütüne Yardım Etme’ suçundan tutuklanmaları talep edilmekle; tüm dosya kapsamından, gizli tanık ifadesi, yazışma içerikleri, HTS kayıtları, teşhis tutanakları nazara alınarak şüphelilerin üzerine atılı suçu işledikleri hususunda kuvvetli suç şüphesinin bulunduğu, atılı suçların vasıf ve mamahiyeti ile kanunda öngörülen cezası alt ve üst sınırı değerlendirildiğinde, kaçma ve saklanma ihtimali yüksek olduğu, bu nedenle bu aşamada adli kontrol hükümlerinin yetersiz kalacağı, bu doğrultuda tutuklanmanın ölçülü olduğu kanaatine varılarak CMK’nın 100 ve devamı maddeleri gereğince şüphelilerin tutuklanmasına… karar verilmiştir”

Gerekçeli kararda, adli kontrol uygulaması ile serbest bırakılan 4 insan hakları savunucusu için ise şunlar denildi:

“Şüpheliler Şeyhmus Özbekli, Nejat Taştan, İlknur Üstün, Nalan Erkem’in üzerine atılı ‘Silahlı Terör Örgütüne Yardım Etme’ suçundan tutuklanmaları talep edilmekle; dosya kapsamına göre şüpheliler açısından mevcut delil durumu, tutuklamanın ölçülülük ilkesine ve hakkaniyetine aykırı olacağı kanaatine varılmış olup, şüphelilerin tutuklanmaları yönündeki talebin reddine, şüphelilerin CMK’nın 109. Maddesi gereğince adli kontrol altına alınmalarına karar verilmiştir…”

Alıntı: Evrensel – Fatih POLAT

Kitap incelemesi: Kadınlar Sever Hikâyesi Olan Şeyleri

0

Ya erkekler…

Okuma grubumuzun eline bu ay bir öykü kitabı geçti. Erhan Sertbaş’ın kaleme aldığı kitap, Sola Yayınları’ndan çıkmış: Kadınlar Sever Hikâyesi Olan Şeyleri. (İnsan ister istemez ya erkekler? diyor… Onlar hayatın hikâyesiz yüzlerini mi tercih eder?). Çoğu durum öyküsü tekniğinde yazılmış 19 kısa hikâye. Yani serim, düğüm, çözüm gibi kesitler varla yok arasında.

İlk sıradaki Büyücüler Meydanı ile 30-40 yıl önceki bir İstanbul semtine gidiyorsunuz. Hatta sokakların parke taşlı olduğu hissine bile kapılabilirsiniz. Meydanlar bulundukları şehrin kalbi gibidir. Nabız kalp için neyse, adımlar da meydan için odur. Çünkü yürüyen, koşuşan, zıplayan sayısız ayak o meydanların var olma nedenidir. Bir yanıyla da özgürlüktür meydanlar.

Sahaf dükkânı işleten karakterin ağzından, komşusu olan diğer esnafları ve o küçük meydana hayat veren günlük yaşam tarzını görüyoruz. Çemberin etrafındaki en güçlü karakter saat tamircisi.

“Müşterileri onun saatler yerine zamanı onardığını söyler.” (s. 8)

“Saatçi Nihat Abi, çoğu insan anlamasa bile zaman zaman saatleri durdurur, gece uzar gider.” (s. 10)

Çingene Salatası‘nda meydandan kalkıp bir ara sokağa sapıyorsunuz. Kapılardan biri açılıyor, içeride munis bir anne. Canı gibi sevdiği oğluna hayat tüyosu veriyor. Özellikle Çingene Salatası’nı öğrenmesini tavsiye ediyor. “Kadınlar sever hikâyesi olan şeyleri.” diyor.

Öykü bitince aklıma hamburger geldi. Yaprak sarması ile hamburgerin aynı başlık altında sıralanması ve hamburger sektörünün insanoğlunu yakın bir gelecekte yutacak olması ancak kapitalist sistemde mümkün olabilir.

Kardan Adam‘da biraz ateşin büyüsü anlatılmış. Bir olguyu en yalın ve kestirme haliyle anlatmak ancak zıddını kullanmakla mümkündür.

“Yükselen her kahkahada ben biraz ölüyorum. Ruhumdan bir parça şöminede yanan odunların alevine karışıp bacadan atıyor kendini.” (s. 19)

“Ruhumun geri kalanını da teslim ettim, uçup gitti şöminenin bacasından.” (s. 20)

Ve çok tanıdık bir olay örgüsünün bitmiş hali üzerinden Behice’nin hikâyesi başlıyor: Ölen ablasının yerine 14 yaşında eniştesiyle evlendirmiş olan kadının yok edilen gençliğini ve hayatını kızlarında yeşertme umudu. Öykünün kodu hayat sözcüğüne yüklenmiş gibi.

“Hayat, gerçekten de bu sıcak iklimin kavurduğu evlerin soluk alınabilecek yaşayan bir organı gibiydi.” (s. 23)

“Hayatın bir köşesindeki mutfağa girdi.” (s. 23)

“Hayata yeniden çıktığında yaramaz bir serçe sürüsü çığlıklar atarak karşıladı onu.” (s. 23)

“Bir gün hayata çıkmak istediğini söyledi anneme.” (s. 27)

“Sol tarafına inen felçle hayatta yığıldı kaldı,” (s. 28)

Ayna öyküsünü okurken yine ilk sıradaki öykü geliyor aklınıza. Yazar hep o meydanın etrafında gibi.

Ve işte o gizemli saatçinin kendini anlatan cümlesi: “İskelede günün yorgunu bir kalabalık, ben saatleri biriktiriyorum teneke kutularda.” (s. 33)

Bir zamanlar veresiye defteri olan bakkallar vardı. Hesap makineleri yoktu. Parmak hesabı yaparlardı. Çoktan tarihe karıştılar. Sertbaş’ın öykülerindeki o mahallelerde o bakkallar gibi tarihe karışmak üzere. Muhtemelen bizden sonraki nesiller göremeyecek. Bu nedenle de yazar, bir dönemi gelecek kuşaklara anlatarak tarihe küçücük bir not düşmüş oluyor. Sertbaş’ın meydanda dolaşan delisi de aslında akıllı olup, deli numarası yapan derviş türünden sanki.

“Suçum aynaya bakmak. Nasıl göründüğümden çok ne gördüğümle ilgili. Allah’tan ben bu dünyadan değilim.” (s. 37)

Küf öyküsünde kendimize bakış açımıza göndermeler var. Göremediğimiz yanılgılarımız…

“Aynadaki çıplak bedenimin korkunçluğuna aldırmadan ruhumun son zerrecikleri bileğimdeki anahtarı çevirip ayrıldılar benden.” (s. 41)

“Düşünsene; aynada kendimize bakarken çoğu zaman göremeyiz içimizden akanları ya da kendimize bakarken köreliriz; eğriliverir bütün duygularımız ayna körü oluruz.” (s. 44)

Beyaz zehrin kullanıcıları, satıcıları ve çarpan etkileri sistemdeki çarpıklıklarla birlikte Çocuk ve Saldalyalar’da kaleme alınmış.

“Meydandaki caminin köşesinde boyozcu Sinan var, al bu parayı, benden selam söyle; otuz beşin Fatih dersin, iki boyoz, üç fişek dersen anlar, al da gel hadi koçum.” (s. 49)

Aşkın bir çeşit karantina halinden, ana baba çocuk ilişkilerini kediler üzerinden analiz eden Kedici’ye kadar hepsi özgün olan hikâyelerden sıkılmak mümkün değil.

“Bu yaşında tüm detayları hafızasında tutacak kadar eksik olan neydi acaba hayatında?”

“Babam kedileri sevmezdi, severdi de yanına yaklaştırmazdı. Hoş bizi de pek yaklaştırmazdı yanına.” (s. 70)

Seni öldürdüğümü meleklere söyleme, olur mu?

Aklıma yıllar önceki edebiyat öğretmenim Nurdan Hanım geldi. “İsimlere takılmayın, sizi kolayca yanıltabilir.” derdi. Evet ama hâlâ isimler beni etkiliyor. Bekle Dedim Gölgeye başlığını görüp de o kitabı karıştırmayacak kaç okuyucu olabilir.

Öyküye dönecek olursak kaybettiği sevgilisi ile planladıkları tren yolculuğunu yalnız gerçekleştiren adamın meleklere uzanma duygusu diyebilir miyiz? Bilmiyorum. Sonuç olarak, Erhan Sertbaş karakter ve kurgu yaratmakta zorlanmıyor. Bu da onun başarılı bir öykücü olduğunu kanıtlıyor. Karşı cinsi şaşırtacak kadar iyi analiz ediyor.

Yazma potansiyeli olan okuyucuya özgün eserlerle kendini hatırlatacak bir edebiyatçı olduğunu düşünüyorum. Elbette en başarılı öykücüler bile kusursuz değildir. Örneğin bazı uzun cümlelerin bölünmüş olmasını arzu ederdim. Kısa öykü uzun öyküden daha güçlüdür.

Aklımda kalan cümleleri her zamanki gibi defterime not ettim;

“Ben bir köleyim, özgürlüklerimin kölesi.” (s. 115)

“Ben bir mavi olsam / Deniz bulaşsa her yanıma, balık koksam…”

“Eğer korkmazsan hiçbir şeye cesaret edemezsin.” (s. 120)

“İstemeden de olsa yerleştirdiğim yerden önüme düşen kaygıları, annemin çocukken sarmama izin verdiği yün topu gibi yeniden sarıp, yerine koydum.”

“Bana anlattığı her şey onun dünyasında sıradan olaylardı belki ama ben duyduklarımı unutma şansına sahip değildim. Kendi dünyama asla masum olarak dönemeyecektim; onun suç ortağı olmuştum.” (s. 130)

Hazırlayan: Dursaliye Şahan

Gizem dolu sürükleyici bir roman: Bu Bizim Hikâyemiz

1

“O silahı hepimiz kullandık. O silahı hepimiz ateşledik.”

Bu Bizim Hikâyemiz

Yabancı Yayınları’nın dumanı üstünde kitabı Bu Bizim Hikâyemiz, okuyucuyu ilk sayfasıyla kurgusunun içine alan ve kitabın son sayfasına kadar sürükleyen bir roman. Ashley Elston’un bu akıcı romanı, Ezgi Kızmaz tarafından Türkçe’ye çevrilmiş.

Grant isimli bir genç bir oğlanın gizemli ölümü ve bu gizemin çözülüp çözülemeyeceğinin hikâyesi oldukça sıra dışı bir şekilde okuyucuya sunuluyor: Bir yandan bölge savcısının yanında staj yapan Kate Marino’nun bu gizemli ölümü çözme çabasını okuyor, bir yandan kimliği belirsiz bir kişiden olayla ilgili bütün detayları dinlerken kanınız çekiliyor.

River Burnu’na avlanmaya giden beş genç, ertesi sabah bir arkadaşlarının ölümüyle şoka uğruyor. Kendi silahıyla vurulan Grant’in ölümü ilk önce kaza olarak düşünülse de, kanıtlar dört gençten birinin şüpheli olduğunu gösteriyor ve gençlerin hiçbiri Grant’i kimin vurduğunu söylemiyor.

Kate Marino, liseden erken çıkmak ve üniversite başvurusunda kullanmak amacıyla bölge savcısının yanında staj yapan bir genç. Grant’in gizemli ölümü üzerine açılan dava patronuna verilince hikâyeye dâhil oluyor. Bölge başsavcısı davanın olaysız bir şekilde kapatılmasından yana, ancak Kate olayın sorumlusu bulunması için elinden geleni yapıyor.

Hikâyenin ilerleyişiyle anlaşılıyor ki, Grant’in ölümü sanılanın aksine bir kaza değil ve davanın üzerinin kapatılmasını isteyen tek kişi bölge başsavcısı da olmayacak. Öyle ki, Grant için adaletin sağlanmasını isteyen Kate de kendisini hayati tehlike içinde bulacak. Kate’in adaletin sağlanmasına katkıda bulunması için ortaya kendi sırlarını dökmesi; hayatını ve sevdiklerinin hayatını tehlikeye atması gerekecek.

Grant ise yaşadıkları bölgenin takdir edilen ve imrenilen gençlerinden biri, ölümü ise onun karakterinin bilinmeyen boyutlarının ortaya çıkmasını sağlıyor. Ölmeden önce herkes tarafından sevildiği sanılan bir gencin, aslında onu öldürerek ondan intikam almayı isteyebilecek pek çok düşmanının olduğu görülüyor. Bu düşmanlardan bazıları, gizemi çözmeye çalışan Kate’i de tehdit edecek kadar tehlikeli kişiler.

Akıcı anlatımıyla takip etmesi çok keyifli olan ve heyecanlı olay serisi ile sürekli tetikte tutan romanın sıra dışı yönü ikili bir anlatım ile sunulması. Kate’in anlatımı ile samimi bir polisiye hikâyesine benziyor, ama Kate’in bölge savcısının yanında çalışması ve bu şekilde aktardığı bilgiler profesyonel bir bakış açısı sağlıyor. Kate, Grant ile olan mesajlaşmalarını ve kişisel bakış açısını liseli bir gencin duygularını katarak anlatırken aslında Grant’in yüzeysel görüntüsünü inceleme fırsatı veriyor.

Grant’in sosyal medyadaki görüntüsünü bilerek ve olay çözüme yaklaştıkça onun gerçek kişiliğini görmek gerçekten ürpertici. Sosyal medyanın kendine bir kişilik yaratma konusunda ne kadar yardımcı olduğunu ve gerçek kişiliklerin ne kadar çarpıtılabildiğini görmek hikâyenin gerilimini arttıran unsurlardan.

Kimliği belirsiz kişinin ikinci anlatımı da gerilimi doruğa ulaştırıyor. Bu kişi olayın bütün detaylarını biliyor ve yalnızca bir kısmını paylaşıyor. Okuyucu da Kate ile birlikte olayın gelişimini takip ederken, kimliği belirsiz kişiyi omzunun üzerinde hissedebilir. Kate olayların gizemini çözmeye yaklaştıkça, okuyucunun da nabzı hızlanacak. Teknolojinin kişilerin hayatındaki yeri ve kimliği belirsiz kişilerin teknoloji aracılığıyla başka kişilerin hayatlarına kolayca ulaşabilmesi bu romanı gerçekçi yapan ve dolayısıyla gerilim yaratan iki unsur.

Kitabın sürükleyici olmasının bir nedeni akıcı anlatımı diğer nedeni de olayların zekice kurgulanmış olması ve okuyucuya çeşitli duygular hissettirmesi; Grant’in ölümü meraklandırıyor, kimliği belirsiz kişi ve Kate’in tehdit edilmesi endişe yaratıyor, tahmin edilemez olaylar serisi bir sonraki sayfada neler olacağına dair senaryolar düşündürüyor, ve olayların günümüz dünyasında da karşılaşılabilecek gerçekçi olaylar oluşu da bütün ilginizi kitaba çekiyor. Her biri gerçekçi ama gizemli olaylar ve akıcı bir anlatım tarafından sürüklenirken, yavaş yavaş artan gerilimi hissedeceksiniz.

Kitabı okumayı bitirdiğinizde ve kapattığınızda, kitabın kapağı bile sizi ürpertmeye devam edebilir. Bu Bizim Hikâyemiz’i okurken teknolojinin insan hayatlarına girişi ve alabileceği tehlikeli hal sizi düşündürmeli, teknoloji ve adalet hakkındaki yargılarınız sarsılmalı, elinizdeki kitabın yoğun bir çalışmanın ve zekice düşüncelerin ürünü olduğunu ve yazılmasından basılmasına kadarki süreçte bin bir emekle karşınıza çıktığını ve elbette keyif almayı unutmamalısınız. İyi okumalar.