Ana Sayfa Blog Sayfa 280

“Hapsedilmiş” kadınlardan duvarları aşan resimler

Kadını doğadan ayırmak elbette ki korkunun ürünüdür ve çok eski bir tarihe dayanır. Ancak savaşların, yasakların, baskıların başta kadınlar üzerinden yürütüldüğü böylesi şiddetli zamanlarda “duvarları aşmak” ve duvarları aşanları görmek çok daha büyük bir öneme sahip oluyor. Resimlerdeki ışık, umut; işlenen konular güç oluyor.

Aynur Epli, Gönül Bulut, Lamia Aso ve Özlem Özdemir yaptıkları resimleri “Görülmüştür” ekibine, Adil Okay‘a yazdıkları mektuplarla birlikte göndermişler.

Aynur Epli, 22 yıldır tutsak… “Çok ciddi tedavi görmeleri gerektiği için tahliye edilmesi beklenen hasta mahpuslardan” biri. Resim yapmaya duvarların arasına sıkıştırıldığında, daha doğru bir deyimle sıkıştırılmaya çalışıldığında başlamış. İlk sergisini 2004’te Sivas’ta yapan Epli, şimdi Şakran Kadın Kapalı Cezaevi’nde kalıyor ve “Hissediyorsan, yaşıyorsan çiziyorsundur, bu kadar.” diyerek yıllardır çiziyor.

Gönül Bulut, 22 yıldır zindanda. Şakran Kadın Kapalı Cezaevi’nde. Yasal hakkı olmasına rağmen annesinin cenaze törenine bile katılamamış.

“Şu bir gerçek ki, dışarı tam bir cezaevi oldu. Cezaevi ise cehennem.” diyor. Ancak okuyor, tartışıyor, çiziyor, direniyor ve cehennemde yaşamayı başarıyor. O da duvarları çoktan aşmış.

Lamia Aso, “çok ciddi tedavi görmeleri gerektiği için tahliye edilmesi beklenen hasta mahpuslar”dan biri. Şakran Kadın Kapalı Cezaevi’nden, Görülmüştür ekibine bu güzel resmi göndermiş.

 

Özlem Özdemir, Gebze Kadın Kapalı Cezaevi’nde. Mektubunda, “Çiçeklerimizi aldılar önce. Hani şu zindanda çay demi ile yaratılan toprakta yeşertilen çiçeklerimizi. Düşünsene dostum; betonların yerine yemyeşil çiçekleri görmek, o görüntüye alışmak ve birden onun elinden alınması.” demiş. Duvarların cansız soğukluğunu derinden hissediyor, hissettiriyor.

Yeni resimleri, tutsakların durumunu takip etmek ve mektup adreslerine ulaşmak için gorulmustur.org adresini ziyaret edebilirsiniz.

Sosyalist bir futbol ve taraftar grupları mümkün mü? Karşınızda Viva Göztepe!

İzmir’de güçlü bir taraftar kitlesine sahip olan Göztepe Spor Kulübü‘nün bilinen birkaç taraftar grubu var. Bunlardan en bilinenleri YALI ve Viva Göztepe.

Medyanın tanımladığı kadarıyla YALI grubu Atatürkçü/laik olarak, Viva Göztepe grubu ise sosyalist olduğundan dolayı “terörist, bölücü” olarak servis ediliyor. Ancak iki grubun da ortak noktası mevcut iktidara karşı muhalif olmaları.

Ancak bu durum tabii ki böyle değil. Yani Viva Göztepe grubu “terörist ve bölücü” değil. Açıkçası bu şekilde servis edilmesi de bizi şaşırtmıyor. İktidar yanlısı ve şovenist medya kurumlarını burada ekstra olarak teşhir etmemize gerek yok. Çünkü artık – neredeyse – tamamı öyle.

Göztepe’nin Süper Lig’e çıkmasıyla beraber Viva Göztepe de Yalı da muhtemelen taraftar örgütlenmelerini koordineli bir şekilde yürütecek. Ancak Viva Göztepe’nin futbola bakış açısı biraz daha politik.

“Dünyanın dört bir yanında zulme uğrayan, ezilen, yok sayılan, yalnızlaştırılan, yoksullaştırılan insanların çığlığıyız biz. Ve bizim bu çığlığımız, Babil kulesinin inadına farklı dillerde ama aynı tonla çıkıyor. Ve her türlü zulme, adaletsizliğe, sömürüye, baskıya, ötekileştirmeye, ayrımcılığa ve şiddete hep bir ağızdan diyoruz ki; artık yeter! enough is enough! edi bese! ya basta! Bizler, bu çığlığı atarken baktığımız her yerden, her sokaktan, her tarladan, her fabrikadan, her tribünden ayrı bir algı yaratıyoruz. Bu şiarımızla en sevdiğimiz oyunu; futbolu ve taraftarlığı yeniden tarifliyoruz…”

Viva Göztepe’nin beyan ettiği manifestosu şu şekildedir:

Futbol nedir?

Bizler futbolun dünyanın en basit oyunu olduğuna inananlarız. Futbol oynayabilmek için iki tane taş, bir tane top yeterlidir. Bu oyuna olan sevgimiz, sokağa olan sevgimizle aynıdır; çünkü sokağın her yerinde futbol oynanabilir; bir mahalle arasında, yıkım kararı verilmiş bir gecekondu mahallesinde, bir sitenin güvenli bahçesinde, bir kolejin spor salonunda veya bir taşra okulunun beton sahasında… Futbol herkesin ön koşul gerektirmeden oynayabileceği naçizane bir oyundur. Özel alanlara ve özel aparatlara ihtiyaç olmadan oynanabilecek nadir oyunlardan biridir. İşte bu yüzdendir ki futbolun sahibi yoktur. Ne federasyonlar, ne bahis şirketleri, ne mafyatik kulüp patronları, ne de cafcaflı amigolar futbolun sahibi değildirler. Futbolun sahipleri, bu oyunu sevenlerdir. Bu oyunu sevmek, tuttuğun takımı sevmenin dışında sokak arasında top oynayan çocukların oynadığı oyunu da sevmektir.

Ve futbol bizler için hayattır; çünkü bizler, hayatın sokakta olduğunun farkında olanlarız. Futbolun da gerçek yeri sokaklardır. Bizler, başka bir hayatın mümkün olduğuna inandığımız gibi başka bir futbolun da mümkün olduğuna inanıyoruz. Çünkü hayatın da, futbolun da bize öğretilenlerin dışında başka bir seçeneğinin olduğunu biliyoruz. Ve hayatı da, futbolu da değiştirmek için varız.

Tribün nedir?

Tribünler şahit olma alanlarıdır. Azme, umuda, umutsuzluğa, mutluluğa, mutsuzluğa şahit olduğumuz yerlerdir tribünler. Sokağa baktığımız yerde nelere şahit oluyorsak futbola baktığımız yerde de ona şahit oluyoruz. Bizler için tribün bir aşkın örgütlenmesidir; bir dayanışmanın, bir imecenin var edilmesidir. Tribünün içinde olmak yalnızlaşmamaktır ve çözümsüz kalmamaktır. Yaşam şahitliğimizde nasıl ki dayanışan bir dünya hayal ediyorsak, yıkılan bir gecekondunun tuğlasıysak veya mendil satan bir çocuğun alın teriysek, bir grev halayında atılan zılgıtsak futbol şahitliğimiz de böyledir bizim. İçeriye bilet parası yüzünden giremeyenin cebindeki parayız bizler, deplasman otobüsünün patlayan tekerleğiyiz… Aldığı ceza yüzünden maça giremeyen taraftarın tezahüratıyız. Aynı yattığı cezaevinde sokağı göremeyenin güneşi olduğumuz gibi… Evet, tribün şahitliğimizdir bizim ve bizim şahitliğimiz sadece bakmaktan ibaret değildir; gördüğümüze müdahale etmektir. Tribün, yalnız kalmamak ve yalnız bırakmamaktır.

Taraftar nedir?

Bizler taraftarlığa, adında geçtiği gibi taraf olmak mantığı ile bakarız; iktidarların karşısında taraf olmak. Bu iktidar devlet de olabilir, despot bir tribün amigosu da; hükumetler de olabilir futbol federasyonu da. Bizler, zalimin karşısında, mazlumun tarafında olanlarız. Ölümün karşısında hayatı savunanlarız. Savaşın karşısında barış olanlarız. Ve bu yüzdendir ki taraftarlık mücadele alanımızdır ve bu mücadele tüm iktidarlar (küçük veya büyük) yok oluncaya kadar devam edecektir.

Ve biz, aşktan yana taraf olanlarız. Göztepe’mize duyduğumuz his aşktır bizim. Ve biz, ruhtan taraftarız. İçi boşaltılmış galibiyete veya mağlubiyete dayalı bir sevgi değil bizim sevgimiz. Bir ruha sevdalanmaktır Göztepeliliğimiz.

1. Bizler dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir bireyiz, herhangi bir tribünde herhangi bir taraftar… Futbola ve taraftarlığa böyle baktığımız için ırkçılığa, erkek egemenliğine, heteroseksistliğe ve sınıfsal farklılıklara karşıyız.

2. Biz ya basta! diyenler, iktidarlarla her alanda mücadele ettiğimiz gibi futbol alanında da her türlü iktidarla mücadele edenleriz. Kapitalizmin işgal ettiği (etmeye çalıştığı), endüstriyelleştirmeye çalıştığı futbolun da karşısındayız.

3. Tüm tribünlerin ve maalesef ki Göztepe’mizin tribünlerinin de arma sevdası dışında grup ve tayfa sevdasına dönüştüğünün farkındayız. Hatta öyle ki, kulübün ambleminden daha büyük grup amblemlerini görmek canımızı acıtıyor bizim. Efsane futbolcuların isimlerini unutup tribün abilerinin isimlerini hafızalarından çıkartmayanlara karşı gerçek bir Göztepe sevgisini örgütlemek için varız; karşılıksız ve hiyerarşisiz. Göztepe tribününün tek kurtuluşunun koşulsuz ve dayatmasız bir sevgi olduğunu biliyoruz ve bunu örgütlemek için bir araya gelmiş bulunuyoruz.

4. Bizler futbolu ve Göztepe’yi hayattan farklı tanımlamadığımız için rakip olmayı da hayattan farklı tanımlamıyoruz. futbolu nasıl sokakta top oynayan çocuklar üzerinden algılıyorsak, rakip taraftarı da sokakta top oynayan yan mahallenin çocukları olarak görüyoruz. Ve çocuklar arasındaki rekabetin içinde nasıl düşmanlık, şiddet ve öfke yoksa bizim rakiplerimiz olarak gördüğümüz takım veya taraftar gruplarına karşı da hissettiğimiz şeyde öfke yoktur. Hissiyatımızın tek ismi gururdur.

5. Hayattan bağı kopmamış bir tribün kurguladığımız için bizim faaliyet alanımız sadece stadyumlar değildir ve tribünde tezahüratını yaptığımız, pankartını açtığımız her şey de futbolla alakalı değildir. Bir işçi direnişi, bir barış mitingi ve bir öğrenci eylemi bizim için tribün olarak içinde bulunulması gereken yerlerdir. Tribünün sorununu sokağa, sokağın sorununu tribüne taşıyabilmek için beraber olanlarız bizler. Kısacası tarafız ve taraftarız.

6. Bizim dışımızda, futbolun egemenleri tarafından çirkinleştirilmiş ve kişiliksizleştirilmiş futbol dünyasında dayatmalara ve cezalara karşı omuz omuza mücadele edeceğiz. Ceza alan ve tribününden (yaşam alanından) koparılmış her taraftar, hangi takım taraftarı olursa olsun bizim gündemimizdir. Çünkü biz, kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz sloganına sahip çıkanlarız.

7. Kulüp sevgisinden uzak tüccar başkanların, bizi müşteri olarak görmesine izin vermeyeceğiz. Çünkü Göztepe’miz için başkanların, şirketlerin, yöneticilerin gelip geçici olduğunun ve tek kalıcı şeyin biz taraftarlar olduğunun farkındayız. Tribünü doldurmayı sadece bilet fiyatlarına endeksleyen ve arma aşkını “store”lardaki afili kreasyonlarıyla etiketleyenler, bizim için Göztepe sevgisinin maddi bir karşılığının olmadığının farkında bile değiller. Bizler müşteri değiliz, bu kulübün gerçek sahipleriyiz. Ve yine bizler, başkanlar ya da yöneticiler tarafından tutulan deplasman otobüsleri veya verilen maddi desteklerle satın alınabilecek, yönlendirilebilecek insanlar değiliz. Çünkü bizler, karşılıksız ve hesapsız şekilde bir sevginin peşinde koşanlarız. Biz Göztepe’mizi bizi satın alamayacaklarını unutmayarak ve unutturmayarak seviyoruz. Ve bizler, hiçbir zaman hiçbir koşulda makul taraftar olmayacağız!..

Neden solaçık?

Bizler, yukarıda anlattığımız sebeplerden dolayı futbola, taraftarlığa, tribüne ve Göztepe’mize farklı bir açıdan bakıyoruz. Ve siz de eğer bizim gördüğümüz ve hissettiğimiz ruhu hissedebiliyorsanız, bizleri “açık tribünün en solunda” bulabilirsiniz. Hemen baştan belirtelim ki bizim açık tribünü bölmek, orada başkalaşmak ve gruplaşmak gibi bir derdimiz yok. Sol taraftayız çünkü yüreğimiz solda atıyor. Sol taraftayız çünkü dünyadaki tüm muhalif tribünlerin olduğu yerdeyiz. Evet, biz grubuz; ama emin olun ki grup olmayan bir grubuz. Hiçbir zaman kafaya çıkmayacağız. Hiçbir zaman bir “abimiz” olmayacak. Hiçbir zaman bir amblemimiz Göztepe’mizin armasından daha değerli olmayacak.

Derdimiz, tribünlere gelmeyen futbol ve arma sevdalılarının, kentli yurttaşların da futbolun şenlik alanı stadyumlara çekilmesidir.

Ve bizler diyoruz ki; futbol, hayat ve ekmek ve özgürlük ve aşk ve emek bizim gündemimizden hiç düşmeyecektir. Başka bir dünya, başka bir futbol ve başka bir Göztepe mümkün…

Kaynak: WikiSosyalizm

Harun Kolçak’ın vasiyeti olduğu iddia edilen yazı

2

Sosyal medyada ve bazı internet sitelerinde, dün hayatını kaybeden pop sanatçısı Harun Kolçak’a ait olduğu iddiasıyla bir yazı yayınlandı.

Harun Kolçak’ın vasiyeti olduğu iddiasıyla paylaşılan, Kolçak’ın organlarını bağışladığı ve mezar taşı istemediği gibi ifadelerinin yer aldığı iddia edilen yazı, sosyal medyada tartışmalara yol açtı. Ancak Harun Kolçak’a ait olduğu iddia edilen vasiyet doğru değil. Kolçak’ın böyle bir vasiyeti bulunmuyor.

teyit.org’a açıklamalarda bulunan sanatçının avukatı ve menajeri Özlem Özbakan böyle bir durumun söz konusu olmadığını belirtti. Özbakan aracılığıyla Arpej Yapım’ın teyit.org’a gönderdiği açıklama metni ise şu şekilde:

Şirketimiz sanatçılarından Harun Kolçak’ı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz.

İnternette dolaşan ve Harun Kolçak’a ait olduğu iddia edilen yazının bir gerçekliği yoktur.

Sanatçımız böyle bir vasiyet bırakmamıştır. Sanatçımızın cenazesi yarın (21 Temmuz Cuma) öğle namazında Teşvikiye Camii’nde, ardından aynı gün ikindi namazına mütakiben Gemlik Mezarlığı’nda dini vecibelere uygun bir şekilde dualarla son yolculuğuna uğurlanacaktır.

Sevenlerinin ve müzik sektörümüzün başı sağolsun.

Sanatçının babası Oyuncu Eşref Kolçak da Beyaz TV’de yayınlanan Beyaz Magazin programında oğlu Harun Kolçak’ın herhangi bir vasiyeti olduğunu zannetmediğini ifade etmişti.

İlk kez gece saat 2 sıralarında Tragedyalar isimli kapalı bir Facebook grubunda paylaşılan yazıyı gruba gönderen Facebook kullanıcısı teyit.org’a, yazıya Google’da rastladığını belirtti. Ancak Google’da vasiyet olduğu iddia edilen yazı ile ilgili daha eski bir sonuca ulaşmak mümkün değil.

Alıntı: Teyit.org

FETÖ’nün siyasi ayağına ne oldu?

2

Gün içerisinde en çok sorduğumuz soruyu soruyoruz ve “Ne Oldu?” diyoruz.

Soru sorarak başlar her şey. Cevap bulmanın yolu sormaktır. Yanımızdakine de uzağımızdakine de herkese sorarız “Ne Oldu?” diye.

İşte biz de gazeteciliğin temel ilkelerinden olan soru sormaya sahip çıkıyor ve ‘Ne Oldu?’ diyerek yeni bir programa başlıyoruz.

Bazen hatırlamak istediğimiz, bazen gelişmelerle alakalı daha fazla bilgiye ihtiyaç duyduğumuz konuları soracağımız bu programda ilk “Ne Oldu?” sorusunu FETÖ’nün siyasi ayağına dair soruyor ve “Ne Oldu?” diyoruz!

Alıntı: BirGün

Harun Kolçak’ın vasiyeti

1

Bütün organlarımı bağışladığım için büyük ihtimalle öldüğümde beni size poşetle verecekler. O yüzden fazla kurcalamayın.
Cesedimi o poşetle toprağa gömüp üzerine bir ağaç dikilmesini istiyorum.Mezar taşı isim falan istemiyorum.
Ne cenazemde ne de sonrasında 3’üydü 7’siydi 40’ıydı gibi bahanelerle yemek falan vermeyin yok şunu çok severdi yok canı için yiyelim gibi saçmalıklarla karnınızı şişirmeye bahane aramayın. Siz etli pide yiyin diye ölmedim ben. Benim canım için yediğiniz her lokma boğazınızda kalır. Bilesiniz.
Öyle mevlit falan bahanesiyle hatim indirmeye arkamdan iyiliğim için dua falan etmeye kalkmayın, yaşarken yapmadığınız iyiliği ölünce yapmaya kalkmayın. Yemem.
İlla birilerine yemek vermek isterseniz sokak hayvanlarına verin. (Bu en net isteğimdir.)
Benim malım kıymetlidir hiçbir eşyamı bir tanıdığa vermeyin. Giysilerimi aşevine yada sosyal hizmetlere verin. Diğer eşyalarımı atın ya da yakın. Benden geriye hiç bir şey kalmasın.
Beni tanıyanlar iyi bilir ki biraz fazlaca açık sözlüyümdür.
O yüzden gönlüm ister ki hepinizden önce öleyim. Sonraya kalıp da kimsenin ölüsüyle falan uğraşamam.
Arkamdan istediğiniz kadar atıp tutabilirsiniz artık. Rahat olun. Sizinle mi uğraşacam. Ne güzel ölmüşüm.
Ve… Evet. Hayvanları insanlardan daha çok seviyorum
Aha buda kapak olsun…

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği “Ne Var Ne Yok?!” projesiyle gençler arası güvenli ilişkilere odaklanıyor

0

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği olarak; cinsel şiddetin kültür yoluyla öğrenilen; dolayısıyla gerekli müdahaleler yapıldığında önlenebilen bir sorun olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle çocuk ve gençlik alanında cinsel şiddete karşı koruyucu-önleyici çalışmaların sayısının ve kapasitesinin artırılmasına yönelik adımlar atıyoruz.

Gençler arası sosyal/duygusal ilişkilerdeki şiddet olgusuna odaklanan “Ne Var Ne Yok?!” projesi bu alanda attığımız önemli adımlardan biri. Lise gençlerinin ve eğitimcilerin toplumsal cinsiyet, ayrımcılık, sanal zorbalık ve flört şiddeti konularında farkındalıklarının artırılmasına yönelik pilot bir çalışma olarak tasarladığımız projenin kapanış toplantısını yakın zaman önce gerçekleştirdik. Toplantıya eğitim alanında çalışan sivil toplum kuruluşları, gençlik çalışanları, yerel yönetim temsilcileri, şiddet alanında çalışan feministler, projeyi destekleyen Hollanda İstanbul Başkonsolosluğu’ndan temsilciler ve ilgili kişiler katılım gösterdi.

Kapanış toplantısı projenin hedeflerini, uygulama yöntemlerini, çıktılarını ve deneyimlerini bu alanda çalışan kişi ve kurumlarla paylaşmak amacıyla düzenlendi. Gençlerden gelen yorumlardan hazırlanan görsellerin sergilendiği kapanış toplantısında proje ekibi projeyi anlattı. Projede çalışılan okulların uygulamaya dahil olan rehber öğretmen ve branş öğretmenleri de söz alarak kendi deneyimlerinden bahsettiler. Toplantının sonunda ise yine proje kapsamında gerçekleştirilen, gençlerin toplumsal cinsiyet ve flört şiddeti algılarını anlamaya yönelik uygulanan ve analiz edilen araştırmanın sonuçları paylaşıldı.

Şiddet gençler arası ilişkilerde normalleştiriliyor

Proje ekibi; 2016-2017 eğitim-öğretim dönemi süresince, okul rehberlik birimleriyle işbirliği içerisinde İstanbul’da bulunan 7 farklı lisede çalıştı. Toplumsal cinsiyet temelli şiddet, ayrımcılık, sanal şiddet, flört şiddeti, güvenli ilişkiler, onay kavramı konularında gençlere ve gençlerle çalışan eğitimcilere yönelik güçlendirici ve farkındalık artırıcı çalışmalar gerçekleştirdiler ve bir de araştırma yürüttüler.

Projenin bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmasındaki nedenlerin başında eğitim ortamlarında artan şiddet olayları ve şiddetin gençler arasında normalleştirilmesi geliyor. Flört olgusunun toplumsal değerler nedeniyle eğitsel ortamlarda yeterince konuşulamaması ve gençlerle çalışan eğitimcilerin şiddeti önleme noktasında yaşadığı yöntem ve materyal eksikliği bu ihtiyacı belirginleştiriyor. Bu sorunları ve ihtiyaçları merkeze alarak; ‘şiddetsiz okullar, güvenli ilişkiler, bağımsız güçlü bireyler için bir gençlik projesi’ sloganıyla yola çıkan çalışma; İstanbul’da kamu, özel, mesleki liselerde eğitim gören yaklaşık 3500 gence ulaşarak pilot bir uygulama niteliği taşıdı.

Toplumsal cinsiyet ve şiddet temalı çalışmalar erkek öğrencileri de kapsamalı

Projenin hedeflerinden biri olan, gençlerin toplumsal cinsiyet, şiddet ve flört şiddeti ile ilgli algı ve tutumlarını anlamak için yürütülen araştırma; projenin yürütüldüğü okullarda okuyan toplam 3153 gençle gerçekleştirildi. “‘Şiddet Bir Sınırı Aşmaktır: Gençlerin Toplumsal Cinsiyet ve Flört Şiddeti Algılarına Yönelik Araştırma Raporu” başlığıyla yayınlanan araştırmanın öne çıkan belli başlı sonuçları şöyle oldu:

  • Araştırmada, katılımcı gençlerin 3’te 2’sinin güçlü, duygusal, kavgacı, şefkatli gibi toplumda cinsiyetlere göre atfedilen kişisel özellikleri benimsedikleri fakat akademik başarı ya da meslek seçimi gibi konularda daha eşitlikçi bir yaklaşıma sahip oldukları görüldü.
  • Gençlerin yüzde 90 civarının edim içeren davranışları (tokat atmak, küfüt etmek, vb) kolaylıkla şiddet olarak tanımlarken, “özel eşyalarını (telefon, bilgisayar, günlük, vb)”, “ısrarla mesaj atmak”, “takip etmek, izlemek, sürekli karşısına çıkmak” ve “gizli görüntü/ses kaydı almak” gibi davranışlar gençlerin ortalama % 45’i tarafından şiddet olarak görülmediği tespit edildi.
  • Şiddetin farklı boyutlarının gençler tarafından nasıl algılandığını anlamak için sorulan “fiziksel şiddet sözel şiddetten daha zarar vericidir” ifadesine gençler çok yüksek oranda katıldılar.
  • 9. ve 10. sınıftaki gençlerin % 64’ü “kişi şiddet görüyorsa bu durumun sorumlusu kendisidir” sorusuna “kesinlikle katılmıyorum” derken 11. ve 12. sınıf öğrencilerinin % 76’sı “kişi hakediyorsa onun hakkında dedikodu yapmak ve kötü söylentiler yaymakta sorun yoktur” sorusuna katılmadıklarını belirttiler.
  • Katılımcı öğrencilerin % 71’i “kişi maruz kaldığı şiddetten şikayetçi olmuyorsa bu durumdan rahatsız olmadığı anlamına gelir” ifadesine katılmadılar.
  • “Eğer kız/erkek arkadaşın seni sürekli kontrol ediyorsa bu seni önemsediği içindir” ifadesine katılanların oranları ise % 54 civarlarında çıktı.
  • Benzer şekilde, “aşırı kıskançlık ve sahiplenme sevgi gösterisidir” ifadesine katıldığını söyleyen gençlerin oranı % 48’dir.
  • Erkek öğrencilerin kadın öğrencilere oranla belirgin oranda olumsuz tutum ve algılara daha yatkın olduğu ve bunları daha fazla benimsediği görüldü. Bu sonuç, okullarda yürütülen toplumsal cinsiyet ve şiddetle ilgili çalışmaların muhakkak erkek öğrencileri de kapsaması gerektiğini bir kere daha gösterdi.
  • Bununla birlikte flört şiddetinin de okullarda acil olarak konuşulan bir konu haline gelmesi ve koruyucu – önleyici çalışmaların yaygınlaştırılması gerektiği de ortaya çıkmış oldu. Zira, okulların güvenli alanlar olması ve öğrencilere destek sağlanmasının ana sorumlularından olan rehber öğretmenler, gençlere fiziksel/cinsel/sözel şiddet durumunda kimden destek istersiniz sorusunda dördüncü sırada kaldı.

Araştırma sonuçlarının tüm detayları ile paylaşıldığı araştırma raporuna basılı olarak ulaşmak için dernekle iletişime geçmek ya da online olarak raporu buradan okuyabilirsiniz.

Eğitimciler için bilgilendirici broşür

Derneğin proje kapsamında okul psikolojik danışmanları ve eğitimciler için hazırladığı ‘Gençler Arası İlişkilerde Flört Şiddeti‘ adlı bilgilendirici broşüre pdf olarak ulaşabilir ya da dernekle iletişime geçerek basılı olarak talep edebilirsiniz.

Broşürde; eğitimciler için gençlerle güvenli ilişkiler konusunda çalışmaya başlamadan önce kendilerini nasıl konumlandırabileceklerine, bu konularda konuşmak için nasıl güvenli bir ortam ve kapsayıcı bir dil oluşturulabileceklerine, şiddete maruz bırakılan gençleri desteklerken atabilecekleri somut adımlara dair önerilere yer verilmiş.

Ayrıca broşürde; flört şiddetinin ne olduğu, ne şekillerde gerçekleştiği, flört şiddetini besleyen mitler, güvenli ilişkilerin özellikleri gibi bilgilere; güvenlik planı örnekleri, konu hakkında faydalanılabilecek kaynaklar ve gençlerin kendi görüşlerine yer veriliyor.

Gençlerle yürütülen atölyeler süresince gençlerin konu hakkındaki paylaşımları, kendi görüş ve deneyimleri, proje değerlendirmeleri ve ayrıca araştırmada yer alan toplumsal cinsiyet, güvenli ilişki, güvensiz ilişki nedir sorularına verdikleri yanıtlardan bir araya getirilen derlemeleri derneğin gençlerden gelenler başlıklı sayfasından okuyabilirsiniz. Proje ile ilgili detaylı bilgi ve yakında çıkacak rehber öğretmen ve psikolojik danışmanlara yönelik uygulama el kitabı ile ilgili gelişmeler için proje sayfasını, görsel destekli paylaşımlar için projenin Instagram hesabını takip edebilirsiniz!

Gençlerden gelen paylaşımlardan örnekler

  • En iyi kadın futbolcuyu getirin; en kötü erkek futbolcudan daha kötü oynar. (15)
  • Ben küçük yaştan beri pc oyunları oynuyorum ya da futbola ilgili duyuyorum diye çevremdekiler şaşırıyor. Sanki oyunlar bir cinsiyet için yapılıyor gibi; bu bilinçaltına yerleşiyor. (16)
  • Kızlar basketbol oynamaz gibi düşünülüyor. Okulda oynayan kız olmadığı için ben de oynayamıyorum; erkekler de aralarına almıyor. (16)
    Kızlar arabayla oynamak istediğinde kabul edilebiliyor, fakat oğlanlar ip atlamak istediğinde sorun oluyor. (15)
  • Erkek kavgacı değilse bu ülkede yaşayamaz. (16)
  • Neden erkeklere çiçek hediye edilmiyor? (15)
  • Bu cinsiyet kalıpları nedeniyle kişi yapmayı sevdiği bir şeyi artık yapmayabiliyor. (17)
  • “Bir kadınla konuşuyorsun, dikkat et” denmesi çok saçma, herkesle konuşurken dikkat edilmeli. (16)
  • Erkekler ‘hayır’ dediğinde onların nazlandığını düşünüyor muyuz? Bu nasıl bir cinsiyetçiliktir! (16)
  • Toplumsal cinsiyet rolleri psikolojik baskıyla bize şiddet olarak dönüyor. (16)
    Kadın-erkek eşitliği derken bile ayrım yapmıyor muyuz? Neden kadın, erkek diyoruz? (16)
  • LGBTİ’yi hastalık olarak, öteki olarak görmek şiddettir. (16)
  • Toplumda kadın ve erkeği birbirinden ayıran bu çizgi kalkmalı. (17)
  • Sanal ortamda şiddet uygulamak daha güvenli. (15)
  • Ailelerimizden duygusal tehdit duyarak büyüdük; buna o kadar alışığız ki ilişkilerimizde olması yanlışmış gibi gelmiyor. (17)
  • Şiddet uygulayanı haklı çıkarmaya çalışan bir toplumuz. Oysa şiddet hakkedilen bir şey değildir! (18)
  • Bu ülkede kadın olmaktan utanıyorum. (16)
  • Tecavüze uğrayana “kirlendi” demek baskı, şiddettir. (17)
  • İnsanları ‘sokağa çıkma, kısa etek giyme..’ diyerek kısıtlarsak şiddet son mu bulacak? Asıl önlem şiddeti uygulayanlara yönelik uygulamalar olmalı. (18)
    Sorunsuz ilişkiler sıkıcı oluyor. Fiziksel şiddetin olduğu bir ilişki daha uzun sürer bence. (17)
  • Partnerlerin birbirlerini kontrol edebilmesi için tasarlanmış özel telefon uygulamaları var. (17)
  • Sınır olmasa da olur. Aşkta sınır yoktur. (16)
  • Şiddetsiz okul mümkün değil. Çünkü okulda hocalar var. (17)
  • Toplum ancak gençlerin farkındalığı sayesinde değişebilecek, ben umutluyum. (18)
  • Evlilik programlarından birinde birisi ‘beni kıskandı ve kısıtladı; ben de ondan ayrıldım’ derse; bir hafta sonra toplumun kafası değişiyor. (17)

Gençlerin proje değerlendirmeleri

Bence…

* Bizlere verdiğiniz bilgileri ailelere de verseniz çok iyi olur.
* Dünyayı ne var ne yok ekibi yönetsin 🙂
* Böyle şeylere derslerden daha çok ihtiyacımız var.
* Herkesin kafasında soru işareti olarak kalan; ancak toplum kaygısı yüzünden dile getirilemeyen konuları konuşmamız çok güzeldi.
* Bu eğitimin tüm topluma uygulanması gerek.
* Bize yapılan bu eğitim ilkokullarda da yapılırsa yararlı olur. Eğitim ilkokulda başlar ve çocuklar daha çok orada gördükleriyle hayatlarına devam eder, onları uygularlar.
* Hayatımızın büyük bir bölümünü okulda geçirdiğimiz için bu bilgileri burada kullanmalıyız.
* Okullara daha çok afiş asılmalı, rozetler dağıtılmalı ki herkes daha dikkatli olsun.
* Böyle faaliyetlerin her zaman her eğitim döneminde insanlara aktarılmalı, ben ve benim gibi öğrenciler için zorunlu ders olmalı.
* Daha çok bu tür konferanslar yapın kulüpler kurun, kurun ki buna daha fazla ihtiyaç kalmasın.
* Böyle konuları rahatlıkla tartışmak ve okulumuzun da destek olması bizi daha iyi yapıyor.

Ne öğrendim…

* Bir şeyi istemiyorsam hayır demekten korkmamalıyım. Kimse bana sahip değil, kendi sınırlarımı kendim koyar, kendi çizgimi kendim çizerim.
* İzin alma ve vermenin önemi (consent) aklımda kalan en önemli şey.
* Şiddet gördüğümde bunu rehber öğretmenlerimle paylaşabileceğimden artık eminim.
* Bize haklarımızdan bahsedildi, bilmediğim şeyler öğrendim.
* Bu eğitim çok iyi oldu. Çünkü ne kadar yanlış şeyler yaptığımı fark ettim.
* Az ve önemsemediğimiz şeyleri başka birisinin önemseyebildiğini ve şiddetin sadece temasla olmayacağını öğrendim.
* Slayt çalışmalarında sadece toplumda kadının ezilmediğini, erkeklerin de ayrıca baskı altında olduğunu görmüş oldum.
* Aslında abartı olan şeylerin günümüzde ne kadar normal gösterildiğini öğrendim.
* Kız ve erkek ortamında konuşulması en zor şeylerden birisi olan bir konuyu ele aldık. Bence beklediğimizden güzel bir çalışma oldu.
* Cinsel şiddetin günümüzde daha üstü örtülü şekillerde olabileceğinin farkına vardım.
* Günlük hayatta bilmemiz gereken ama başkaları ile paylaşamadığımız konuları konuştuk.
* Eşitsizliği yok edebiliriz.
* İnsanın sevgilisini kısıtlamasının ona sevgi göstermeye tekabül etmediğini öğrendim.
* Şiddet olaylarının bildirilmesi gerekir.
* Yaşadığımız herhangi kötü durumda içimize kapanık kalmayıp, bize yardım edebilecek kişilere ulaşmalıyız.
* “Hayır” demekte sorun yok.
* Hiçbir şeye mecbur değiliz. Kendimizi öyle hissetsek de…
* İnternet hakkındaki bilgiler, çünkü günlük hayatta sosyal medyaya bir sürü fotoğraf koyuyoruz.

En çok…

* Stickerlar konuştuğumuz konuların akılda kalmasına, sürekli hatırlanmasına yardımcı oldu. Böylece işlediğimiz ders hemen unutulmadı, öğrenciler arasında bu konunun tartışılmasına ortam sağladı.
* Çalışmalarda benim fikrim sorulduğu için mutlu oldum.
* En çok toplumsal cinsiyet konusu hoşuma gitti. Çünkü bu durum gerçekten hayatımızda bazı şeyleri zorlaştırıyor.
* Çeşitli formlar doldurmak çok hoşuma gitti. Bizim düşüncelerimizin önemsendiğini hissettim.
* Rahatça soru sorabilmemiz için güvenli bir ortam yaratılması hoşuma gitti. Özgür ve söz hakkı sahibi olduğumu hissettim.
* Herkes fikirlerini açıkça belirtti, bunları dersten sonra bile konuştuk
* Rozet ve stickerlar çok hoşuma gitti. Toplu taşımada çantamıza bakıp az da olsa bilgilenebilir insanlar.
* Hayatımda bir şeyleri değiştirecek tek atölyeydi. Gerçekten bir şeyler kaptım, en azından sigara içen birisi sigaranın zararlarını anlatmadı.
* Sesimizi korkmadan çıkarmamız için güzel bir çalışma.
* Beni anlatması hoşuma gitti. Yaşadığım şeyi hiç tanımadığım birinden dinledim adeta.

Bundan sonra…

* Mesela kadınlar araba kullanamaz diyorlar, ben de sadece kadınlara özel araba kursu açar daha çok kadının katılmasını sağlarım.
* Aslında cinsiyet ayrımcılığını her ne kadar istemesek de; kelimelerimize bile yerleşmiş olan “kız gibi, adam gibi” kalıbını günlük yaşantımızda ister istemez kullanıyorduk. Kelimelerime daha çok dikkat eder oldum.
* Birine karşı rahat rahat konuşamıyorsam, bana saygı duymuyorsa; o güvensiz ilişkiyi orada bitirmek gerektiğine olan kararım kesinleşti.
* Israr etmeyi ve üstelemeyi azaltacağım.
* Kız arkadaşımla ilişkimi gözden geçireceğim.
* Sosyal medyada paylaştığım ve paylaşacağım şeylere daha çok dikkat edeceğim, çünkü başkalarının kişisel haklarını çiğneyebiliyoruz.
* “Hayır!” kelimesinin naz yapmak olmadığını insanlara anlatmayı düşünüyorum.
* Rahatsız hissettiğin zaman gidebilirsin. Seni üzüyor veya canını acıtıyorsa o kişiden uzaklaş.
* Bazı zamanlarda karşımdaki insanı zorladığımı fark ettim. Daha dikkatli olacağım.
* İlişkilerimde şiddeti normalleştirmeyeceğim.

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği

Adıyla müsemma koy: Faralya, Cennet Koyu

2

Cennet Koyu, Fethiye’nin Faralya köyüne bağlı koylardan bir tanesi. Son yıllarda ünü tavan yapmış Kabak Koyu’nun hemen yanında bulunmakta. Şüphesiz ki Kabak Koyu’na artan rağbet Cennet Koyu’nun da bilinirliğini arttırdı, yine de Cennet Koyu hâlâ yalıtılmış doğasıyla adının hakkını vermeye devam ediyor.

Nasıl giderim?

Koya ulaşım için 2 seçeneğiniz mevcut. Bu 2 seçeneğin de pek kolay olduğu söylenemese de varış noktanıza ulaşıp şöyle bir manzaraya baktığınızda yaşayacağınız tatminin yanında lafı bile edilmez.

Ulaşım için birinci seçeneğiniz Kabak Koyu’ndan tekne ile geçmek. Tabii bunun için öncelikle Kabak Koyuna ulaşmanız gerekiyor. Eğer özel aracınız ile seyahat ediyorsanız Fethiye’den sonra, eğlenceli bir dağ yolundan yaklaşık yarım saat-kırk beş dakikada Faralya’ya ulaşıyorsunuz. Nereden Kabak Koyu’na ayrılacak yol diye hiç endişelenmeyin, dümdüz gidin; çünkü bir noktada zaten yol bitiyor ve sizi “yolun sonu” tabelası karşılıyor. Aracınızı otoparka bırakıyorsunuz ve minibüse binerek yaklaşık 10 dakikada Kabak Koyu’na varıyorsunuz. Aklınızdan arabayla geldim, niye koya da arabayla inmeyeyim sorusu geçecektir. Geçmesin, çünkü yol o kadar kötü ki arabanız parçalanmadan koya ulaşmanız çok düşük bir ihtimal.

Özel araçla değil de otobüs ile seyahat edecekseniz Fethiye’den Faralya dolmuşlarına binmeniz gerekiyor. Dolmuşların son saati 19.30. O yüzden saat ayarlamanızı ona göre yapmalısınız. Param var diyorsanız Fethiye-Faralya arası yaklaşık 100 liraya taksi ile de gidebilirsiniz.

Kabak Koyu’na vardıktan sonra doldukça kalkan 8-10 kişilik teknelerle Cennet Koyu’na varabilirsiniz. Tekne yaklaşık 200 liraya kalkıyor. Yani ben parasını veririm kardeşim diyorsanız kimseyi beklemeyebilirsiniz. Tekne ile ulaşımın handikabı ise denizin dalgalı olduğu günlerde tekne kalkmıyor olması. Zamanınız varsa deniz durulana kadar Kabak Koyu’nun tadını çıkabilirsiniz. Tabii bu sürecin ne kadar olduğu değişiklik gösterebiliyor. 2 saat de bekleyebilirsiniz 2 gün de, tamamen doğanın insafına bağlı.

Bu bekleyişin hazzı ise bir başka. Kendinizi eski çağlarda, ilerleyebilmek için doğa ananın rüzgârını bekleyen, doğayı dinleyip ona dua eden bir viking gibi hissedebiliyorsunuz. İnsanlığın doğaya egemen olma hırsının bir sonucu olarak günümüzde bu duyguyu yaşayabilmek maalesef ki pek mümkün değil. O yüzden beklemek zorunda kalırsanız da bunu bir şans olarak görüp, doğa ile uyumlu olmanın huzurunu yaşayın…

Huzur, uyum falan güzel de bir de izin süresi, para gibi gerçekler var. Denizin durulmasını bekleyemem diyorsanız ulaşım için ikinci seçeneğiniz Kabak Koyu’ndan Cennet Koyu’na yürümek. Yürünüyorsa yol vardır diye düşünebilirsiniz fakat durum pek öyle değil. Eğer kondisyonlu ve pek mola vermeden yürürseniz yaklaşık 2 saatte, dinlene dinlene giderseniz 3 buçuk 4 saatte varabileceğiniz bir keçi yolu mevcut. Oldukça meşakkatli bir yürüyüş, yer yer tırmanmanızı bile gerektiriyor. Tüm zorluğuna rağmen ise eğlenceli bir yürüyüş. Ayrıca keçilerle empati kurabilme yetiniz de oldukça gelişiyor.

Eğer bu ikinci seçeneği tercih edecekseniz yanınıza fazla eşya almamaya özellikle dikkat edin; taşımaktan yorulup birçoğunu yolda feda etme ihtimaliniz var. Olası sakatlıkları önlemek adına, mümkünse hava aydınlıkken yürüyün. Gece yürüyecekseniz de yanınızda fener bulundurmayı unutmayın. Son olarak ise yolun uzunluğunu düşünerek yanınızda yeterli içme suyu bulundurun.

Nerede konaklarım?

Koyda bir adet işletme haricinde başka bir yaşam belirtisi bulunmamakta. Sahilden yaklaşık 5 dakika suren patika yoldan yukarı çıkarak işletmeye ulaşabiliyorsunuz. Hayranlıkla orman, dağ, deniz üçlemesini izlerken düşmemeye dikkat edin.

Eğer ben uyurken denizi dinlemek istiyorum diyorsanız çadırınızı sahile de atabilirsiniz. Fakat gündüz gölge bulunmadığından oldukça sıcak olacaktır. Ayrıca gündüzleri sahildeki arı yoğunluğuna geceleri sivri sinek popülasyonu da eklenmekte. Tavsiyemiz çadırınızı ormandaki işletmeye kurup sahile istediğiniz zaman patikadan inmeniz. Gündüzleri denize girmek, güneşlenmek gibi amaçlarla kumsala inerken yanınıza su vs. almayı unutmayın. Patikayı inip çıkmak biraz meşakkatli olduğundan sürekli inip çıkmak istemezsiniz.

İşletmede tuvalet, duş, su, yemek gibi ihtiyaçlarınızı karşılayabiliyorsunuz. Hizmet kalitesinin pek mükemmel olduğu söylenemese de kötü de denemez. İşletmede yiyebileceğiniz çeşit az, o yüzden (özellikle de vegansanız) eğer taşıma imkânınız varsa yanınızda atıştırmalık bir şeyler, meyve vs. götürebilirsiniz. Bizler bu ayrıntıyı atlamıştık ve 4 günlük tatilimizde 1 tane meyve yiyebilmek için çok fazla şey feda edebilecek durumdaydık fakat bulamadık.

Fiyatlara gelince, pahalı bir yer değil ama işletmeye kıyasla özellikle içecek fiyatlarının biraz yüksek kaldığını söyleyebilirim. Örnek vermek gerekirse, küçük fincanda nescafe 5 tl, 1,5 litrelik su 5 tl gibi. İçilebilecek bir su kaynağının bulunmadığı ve yaz aylarında suya ne kadar ihtiyaç duyduğumuz düşünüldüğünde özellikle suyun fiyatları yüksek. Gidildiğinde farklı fiyatlarla karşılaşılmaması açısından belirtmeliyim ki biz Cennet Koyu’nu Haziran ayında Space Pirates isimli psychedelic müzik festivali vesilesiyle ziyaret ettik. Bu verdiğim fiyatlar da festival esnasında işletmenin bizlere sunmuş olduğu fiyatlar.

Neler yapmalı?

Denk getirebiliyorsanız özellikle dolunay zamanı gidilmesi tavsiye edilir. Hem sahilde hem de işletmenin bulunduğu ormanlık alanda ay tam bir görsel şölen sunmakta. Gece ormanın sessizliğini dinlerken, dağların arasından dolunayın doğuşunu izlemek oldukça ruhani anlar yaşatacaktır.

Gecenin prensi ay ne kadar muhteşem doğuyor ise gündüzün kraliçesi güneş de bir o kadar muazzam batıyor Cennet Koyu’nda. Burası gerçekten cennet dediğiniz an, tüm gün güneş ile beslenmiş ılık kumlarda oturmuş güneşe güle güle derken olacak; o yüzden kesinlikle bu tadı es geçmeyin.

Peki denizi nasıldır diye merak ediyorsanız, her bir ayrıntısı gibi o da muhteşem. Suyu ne çok sığ ne de çok derin, ne çok sıcak ne çok soğuk. Her şey olması gerektiği kararda. Bakir kalmış olmasından dolayı oldukça temiz. Çok tuzlu olmaması ise ayrı bir avantaj. Şnorkelle denizin altına bir göz atmanız tavsiye edilir.

Sahili şöyle bir baştan sona yürüyüp keşfetmeyi ihmal etmeyin. Sağ tarafa doğru yürüdüğünüzde kayaların ardına saklanmış mini koylar göreceksiniz. Kumsalda oturup güneşlenmek çok eğlenceli olsa da bazen sıcakta bunalırız. İşte bu kayaların oluşturduğu minik alanlar doğanın bu sorunumuza bir çözümü. Buralarda hem tertemiz deniz suyunun içinde oturup dalgaların teninize vuruşuyla serinleyebilir, hem de güneşlenmek, kitap okumak, arkadaşlarınızla muhabbet etmek gibi aktiviteleri aynı anda gerçekleştirebilirsiniz. Dalgaların kayalar üzerinde oluşturduğu mermerimsi doku ve şekilleri incelemeyi de unutmayın. Yüzyıllardır suların aynı azimle dövdüğü bu kayalar sizi çok derin düşüncelere götürecek.

Cennet Koyu’nun sahili öve öve bitmez ama bu kesinlikle ormanını daha az güzel yapmıyor. Kumsala inmek istemediğiniz vakitlerde ormanı keşfe çıkın. İzleyeceğiniz rota size kalmış. Gezintiniz esnasında ormanın sesinin ve havasının ruhunuzu iyileştirdiğini duyumsayacaksınız.

Başka ne var derseniz, işletmenin bulunduğu yerde girişi pek de fark edilmeyen bir mağara mevcut. Yazın tüm sıcaklığına karşın mağara bir o kadar serin. İlginç olan ise yaşlı bir amcanın bir süre önce bu mağaraya yerleşmiş ve burayı evi olarak bellemiş olması. Amcamız mağaranın içine sedirleri, minderleri döşemiş ve gelen ziyaretçileri de tüm misafirperverliğiyle kabul ediyor. Buranın amazonvari havası sıcak yaz günlerinde bulunması zor bir ortam sağlıyor.

Son sözlere gelirsek, Cennet Koyu bakirliği ile insanın kendini sorgulamasını sağlayan bir büyüye sahip. İnsanlığın doğaya verdiği zarar karşısında burası tam bir öncesi – sonrası resmindeki “öncesi” tablosunu yansıtıyor. Bu bakir koy gibi muhteşem güzelliğe sahip pek çok yer insan eliyle yok edildi. Eğer burayı ziyaret etmeyi düşünürseniz yapacağınız şeylerden biri de mutlaka bu ayrımı fark edip, doğaya karşı olan davranışlarınızı tekrar gözden geçirmek olsun.

Dönüş vakti geldiğinde bu eşsiz mekâna bırakacağınız tek şeyin kumsaldaki ayak izleriniz olması dileğiyle…

Fotoğraflar: İpek Seta

Ankara’ya ferahlık ve adrenalin getiren bir festival: A Taste of Summer

2

Geçtiğimiz yıl Ankara’da hem önemli bir eksiği gidermek hem de yaz ayları için alternatif bir etkinlik olması amacıyla yola çıkılıp, BURN ana sponsorluğunda elektronik müziğin dünyaca ünlü isimlerini gerek havuz keyfiyle gerekse alternatif etkinliklerle birleştirerek Ankaralılara unutulmaz bir gün yaşatan Sonance Festival, 2017 hazırlıklarına tam gaz devam ediyor.

Fakat Sonance Festival’a 30 Ağustos 2017 kadar bir zaman varken bir ön gösterim yapmaya karar veren ekip, yeni bir sürprizi eğlence tutkunlarına sundu: A Taste of Summer!

A Taste of Summer, dünyadan ve Ankara’dan elektronik müziğin yine tanınmış isimlerinin bir araya geldiği ve özellikle tatile gidemeyen Ankaralıların havuz, müzik, sınırsız eğlenceyle de tam olarak yazın tadını çıkaracağı bir mini festival olarak tasarlandı. Festival bu yıl ilk olarak Kite’da başlamış, ardından havaların ısınmasıyla da farklı mekanlara geçen pre-partylerle, sonrasında renkli hallere bürünüyor.

16 Temmuz 2017’de Ankara Club Mirador İncek’te düzenlenen A Taste of Summer’ın ana sahnesinde Dubfire, Underworld, The Chemical Brother ve Depeche Mode gibi isimlere yaptığı remixlerle bilinen dünyaca ünlü techno isim Oliver Huntemann ile Brezilya’nın techno diyince akla gelen isimlerinden Victor Ruiz yer aldı ve katılımcıları coşturdu. Ankara’nın ünlü dj’lerinden UGR, Savrun Brothers, Çınar Uğurlu, Cem Vegas, Melisa Su da sahnede yerlerini aldılar.

Müziğin en üst seviyede olduğu festivalde; katılımcılar havuzun da tadını çıkarırken, yoga seansı, oyun parkları gibi chill alanlar da katılımcılara keyif verdi. Sanat sokağında ise başta kendi festival maskelerini yaptığı keyifli maske atölyeleri ve diğer alternatif atölyeleriyle Tosca Art & Design, hem gündüz hem de gece şovlarıyla Parafinn grubu ve 12 tasarımcının yer aldığı Tasarım Pazarı da ayrı bir nefes aldırdı.

Burn Sonance Festival, bu festivale doyamayan katılımcıları 30 Ağustos’ta yine Ankara Club Mirador İncek’te bekliyor olacak.

A Taste of Summer’dan diğer fotoğraf kareleri

Depresyon bir seçim değildir

1

Yıllarca devam eden tartışmaların ardından, araştırmacılar nihayet beyin hasarının depresyona değil, depresyonun beyin hasarına neden olduğunu buldu. Nörologlar daha önce beyin hasarının kronik depresyona zemin hazırlayan bir faktör olduğunu varsayıyordu ancak Molecular Psychiatry’de yayımlanan yeni bir araştırma bu konuya farklı bir ışık tutuyor.

ENIGMA’dan toplanan 9 bin ayrı örnekten oluşan araştırma, kalıcı depresyon ile beyin hasarı arasında nedensel bir ilişki olduğunu kesin olarak kanıtlamayı başardı. Manyetik rezonans görüntüleri (MRG) araştırmaya katılan 7,199 sağlıklı bireye kıyasla kronik depresyon tanısı konmuş 1.728 bireyde hipokampus küçülmesini kanıtladı.

Araştırma özellikle “majör depresif bozukluk (MDB) tanısı koyulan kişilerin sağlıklı kontrol grubuna kıyasla hipokampus hacminde ciddi azalmalar ( % 1.24) olduğunu” bulmuştur.

Hipokampus nedir?

Hipokampus beynin orta temporal lobunda bulunan, beynin küçük bir alanıdır. Beynin her iki tarafındaki yarım kürede bulunur. Genel olarak hipokampusun temel işlevinin yeni anıların oluşturulması, uzun süreli belleğin oluşturulması ve mekânsal navigasyonu kapsadığı kabul edilmektedir.

Hipokampusun içinde amigdala (duygusal hafıza ve duygusal tepkilerin oluşmasında önemli bir role sahip bölge) bulunmaktadır. Amigdala, beynin daha önce depresyon ile ilişkisi olduğu bulunan bir bölümüdür. Geçmişteki araştırmalar, hipokampustaki küçülme ile depresyon arasında doğrudan bir ilişki olduğunu ileri sürmüştü, ancak önceki araştırmaların örneklem büyüklüğü kesin sonuçlar vermeye yetecek kadar büyük değildi.

Hipokampus ve Depresyon

Araştırmacılar, hipokampusun anıların oluşturulması ve sürdürülmesindeki önemine ek olarak duyguları kontrol etmede de önemli olduğunu buldu. Araştırmanın yazarlarından ve zihinsel sağlık konusunda mücadele vermesiyle ünlü olan profesör Ian Hickie, hipokampusun depresyonla olan ilişkisini şöyle açıklıyor: “Tüm benlik duygunuz, dünyada kim olduğunuzu sürekli olarak anlamaya bağlıdır – bellek durumunuz, sadece Sudoku’nun nasıl oynandığını bilmeniz veya şifrenizi hatırlamanız demek değildir – bizi dengede tutan bir kavramdır.”

Profesör Hickie, “hipokampusu küçülttüğünüzde sadece belleği değil, buna bağlı diğer her tür davranışı da değiştiriyorsunuz” diyor. Demek ki küçülme bir işlev kaybıyla ilişkili.

Depresyondan muzdarip olanların genellikle benlik saygısı düşüktür ve günlük hayatlarını yönetmek konusunda güven eksiklikleri vardır. Ayrıca, depresyondan muzdarip olanların sönük egoya sahip olması da yaygındır. Bu, kişinin anıları nasıl oluşturduğunu ve kendisini geçmişte ve gelecekte nasıl gördüğünü etkileyebilir.

Depresyon nedir?

Depresyon, kişinin aşırı derecede kötümser düşünceleri gerçeklik olarak algıladığı görünüşte umutsuz bir ruh halidir. Burada anahtar kelime “görünüşte”dir. Depresyona uğramış birey, genelde sönük benlik duygusuna ve etraflarındaki dünyayı ve kendini o dünya içinde nasıl gördüğü konusunda yanlış bir algıya sahiptir.

Depresyon halinin, sürekli olarak geçmişten pişmanlık duymakla ve gelecekten endişe etmekle ortaya çıktığını düşünüyorum. Bunun, hayata ve kişinin o hayattaki benliğine olumsuz bakışına yol açan tekrarlanan düşünce kalıplarının bir sonucu olduğu kanaatindeyim. Olumsuz bir bakış açısı ve düşünce döngüsü, bir tür müdahale olmazsa yalnızca daha olumsuz düşüncelere yol açar. Tıpkı bir çığın kar kaplı bir dağdan aşağı salınırken daha da hızlanıp, giderek büyümesi gibi.

Hipokampusun küçülmesiyle ilgili bu istatistikler, hipokampusdaki küçülmenin düşünce biçimindeki bu değişime paralel olduğu ileri sürülebileceğinden ilginçtir. En ufak bir hipokampus küçülmesi olan birinin beynin tam kapasitesi olmadan bu olumsuz düşünce döngüsünden çıkması zor olmaz mı? Depresyondan kurtulmanın basit ama etkili bir yolu, içinde bulunduğumuz an ile temasta olmaktır.

Etrafınızda pozitif insanlar olması depresyonun üstesinden gelmek için son derece yararlıdır. Bazen birileri depresyondaysa, tünelin sonundaki ışığı göremez ya da hayatlarında herhangi bir umut bulamazlar. Tabii bu, etraflarında olan kişilerin umudun orada olduğunu onlara gösteremeyeceği anlamına gelmez.

Depresyon, geçmişte genellikle insanların aşamayacağı kadar güçsüz olduğu bir yaşam şekli olarak düşünülürdü. Diğer insanlar yanlış bir şekilde depresyonun zihinsel zayıflığın bir işareti olduğunu iddia edebilir. Bu gerçeklikten daha uzak olamazdı.

Depresyonun bir bozukluk mu yoksa bir hastalık mı olduğu önemli değildir. Gerçek şu ki depresyon, dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insanın yaşamını büyük ölçüde etkileyen güçsüzleştiren bir durumdur. Depresyon sadece mutsuzluk demek değildir, ne de zayıflığın bir belirtisidir. Irk, cinsiyet veya etnik köken ayrımı yapmaz. En önemlisi de, depresyon bir seçim değildir.

Kaynak: Lifehack

Osmanlı’da fotoğrafçılık ve Pera fotoğrafçıları

0

Fotoğrafçılığın Osmanlı’daki yerine ve o zamanın fotoğrafçılarına gelin hep birlikte bakalım.

Fotoğrafçılığın doğuşu

Basralı ünlü Fizikçi İbni Heysem, Avrupalıların deyişiyle Alhazen; ışık, görme ve optik üzerine çalışmalar yapmıştır. İbni Heysem, karanlık oda deneyiyle bir resmin başka bir zemine yansıtılmasını bulmuştur ve çalışmaları daha sonra Avrupa’da çeşitli dillere çevrilmiştir. İbni Heysem’in karanlık oda tekniğinden de faydalanılarak 750 yıl sonra fotoğrafçılık üzerine çalışmalar başlamıştır.

Fransız Joseph Nicephore Niepce, 1826 yılında Fransa’nın Chalon-sur-Saône kentindeki evinin penceresinden ilk kalıcı görüntüyü 8 saat boyunca pozlandırarak gümüş bir plaka üzerine saptaması fotoğrafın doğuşunun habercisi oldu.

1829’da Niepce, Fransız ressam ve kimyager Jacques Mande Daguerre ile ortak oldu. Böylece, araştırmaları ile bilgileri birbirlerine aktarmaya başladılar. Üç yıl sonra Niepce’nin ölümü ile birlikte fotoğraf çalışmalarını Daguerre devam ettirdi. 19 Ağustos 1839 tarihinde Fransız Bilimsel Akademisi, fotoğrafın bulunuşunu ilan etti (Takvim-i Vekayi gazetesinin 28 Ekim 1839 tarihli 186. sayısında fotoğrafın bulunuşu haber olarak geçilmektedir). 1840’lardan itibaren ise fotoğrafçılık yaygınlaşmaya başladı.

19. yüzyıl Osmanlı modernleşme hareketleri

Sanayi Devrimi ve Fransız İhtilali’nden etkilenen Osmanlı, çeşitli yenileşme planlarıyla yönünü batıdaki gelişmelere çevirdi. Batılılaşma hareketleriyle Osmanlı’da sanat anlayışı da değişti. Sultan II. Mahmut (1808-39) döneminde Avrupa’da yaygınlaşan, devlet adamlarının resimlerini astırma modasına 2 Mahmut da katılmıştır. Portresini yaptırıp devlet dairelerine astırmıştır. Yine Osmanlı’da fotoğraf çeken ilk padişah ise Abdülmecid’dir. Sultan Abdülmecid’in fotoğrafını Abdullahyan kardeşler çekmiştir.

Osmanlı’da fotoğrafçılık

Osmanlı topraklarına hem ajan olarak hem de çeşitli sömürge faaliyetlerine rapor hazırlamak için gelen gezginler, fotoğraf makineleriyle gelmişlerdir. Gezginlerden önce ise fotoğrafın bulunuşundan kısa bir süre sonra (beş ay) Avrupa’dan Pera’ya yerleşip fotoğraf stüdyosu açmaya başladılar. Carlo Naya (1816 – 1882), İtalya’dan Pera’ya gelip yerleşen ilk fotoğrafçılardan oldu.

Osmanlı halkından Müslümanlar ve Museviler fotoğrafla pek ilgilenmediklerinden, Rumlar ve Ermeniler çocuklarını bu fotoğrafçıların yanına çırak olarak verip, Ermeni ve Rum fotoğraf ustalarının yetişmesine vesile olmuşlardır (Ermenilerde ölüyle son aile fotoğrafı çekmek dini bir vecibe haline gelmiştir. Yine Ezidiler de ölünün fotoğrafını doğduğu evde gezdirmeye başlamıştır). Müslümanlar ise yaratmanın sadece Allah’a ait bir kudret olduğunu kabul ettiklerinden günah saymışlardır. Museviler de aynı şekilde günah olarak kabul etmişlerdir.

Pera fotoğrafçıları

Osmanlı’nın başkenti olan İstanbul’un en batılı mahallelerinden biridir Pera ve ismini Yunanca “karşı, karşıdaki” manasından alır. İsminin asıl kaynağı ise Pera’da bulunan bağlardır. Gayrimüslim halkın yoğun olarak yaşadığı bir mahalledir. Osmanlı’daki ilk fotoğraf stüdyolarının burada açılmasının sebebi de budur.

1850 yılında İstanbul Pera’da Basile veya Vasili Kargopoulo tarafından ilk fotoğraf stüdyosu açılmış ve daha sonra yaygınlaşmaya başlamıştır. 1854’te Raif Efendi, 1856 yılında Abdullahyan kardeşler, 1857 yılında ise Pascal Sebah fotoğraf stüdyosu açmıştır.

Vasili Kargopoulo

Vasili 1826 doğumlu Rum bir fotoğrafçıdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olan İstanbul’da modernleşmenin merkezi sayılan Pera’da ilk fotoğraf stüdyosunu açmıştır.

Yine E. Foscolo, ortaklaşa ikinci bir stüdyoyu Edirne’de açmıştır. Çektiği İstanbul panoramalı fotoğrafları sayesinde sarayın dikkatini çekmiş ve bu sayede Sultan Abdülmecid zamanında saray fotoğrafçılığı yapmıştır. V. Murat’ın da özel fotoğrafçılığını yapmıştır. Sultan II. Abdülhamid (1842-1918 r. 1876-1909 ) tahta çıktığında, V. Murad’ın portresini stüdyo duvarından indirmediği gerekçesiyle saray fotoğrafçılığı görevinden alınmış, ancak kısa süre sonra tekrar görevine dönmüştür. 1884 yılında Osmanlı Nazırı Kamil Paşa’nın emri üzerine İstanbul hapishanelerindeki mahkumların fotoğraflarını çeker. Amaç, bu fotoğrafların karakollara gönderilmesiyle yeni vakalarda suçluların kolay tespit edilmesini sağlamaktır. 1886 yılında ise ölmüştür.

Abdullahyan Kardeşler

Viçen (1820-1902), Hovsep (1830-1908) ve Kevork (1839-1918) Ermeni kardeşler İstanbul’da ikinci stüdyoyu açarlar. Abdullah Kardeşler olarak bilinirler. Sultan Abdülmecid’in ünlü fotoğrafını Abdullahyan kardeşler çekmiştir ve Abdullahyan kardeşlerin çektiği fotoğraflar arasında Fransa İmparatoriçesi Eugenie, Hıdiv İsmail Paşa, İtalya Kralı Vittorio Emanuele, Avusturya İmparatoru Franz Joseph, İngiltere Kralı Edward, İran Şahı Nasıreddin, Sırbistan Kralı Milan, Bulgar Prensi Ferninand da vardır. II. Abdülhamid’in tahta getirilmesiyle sarayla olan ilişkileri biter.

Gülmez Kardeşler

1880’li yılların başında Yervant, Kirkor ve Artin isimlerindeki üç kardeş Beyoğlu’nda Gülmez Kardeşler adı altında bir fotoğraf stüdyosu açarlar. Portre çalışmalarının yanı sıra 1880’li yılların ikinci yarısında bir dizi İstanbul fotoğrafı çekerler. Özellikle 1885-1900 yılları arasında çektikleri İstanbul panoramaları oldukça başarılı çekimlerdir.

1893 yılında açılan Chicago Sergisi’ne katılmaları ve buradaki başarıları Sultan II. Abdülhamid’in ilgisi çeker ve kendilerine Sultan’ın Fotoğrafçısı unvanını kullanmaları izni verilir. 1900’lü yılların başında Gülmez Kardeşler stüdyolarını Aşil Samancı’ya devrederek faaliyetlerine son verirler. Bu devir sonrası Apollon Fotoğrafhanesi olarak isim değiştiren stüdyo, 1922 yılına kadar çalışmalarını sürdürür.

Aşil Samancı

Aşil Samancı (1870 – 1942) babasının yanında ressam olarak çalıştı, Abdullah Biraderler’in atölyesinde fotoğrafçılık öğrendi. Onların aracılığıyla girdiği sarayda fotoğrafçılık dersleri verdi, ayrıca Abdülhamid’in fotoğraflarını çekti ve Mehmet Reşat’ın bazı gezilerine katıldı. Alman imparatoru Kaiser Wilhelm ile Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde Hanım’ın birçok fotoğrafını çekmiştir.

Pascal Sebah

1823 doğumlu Pascal Sebah, Suriyeli Katolik bir babanın ve Ermeni bir annenin çocuğudur. İstanbul’da yaşamış ve İstanbul’da 1857 yılında fotoğraf El Chark adlı stüdyo açmıştır. Osman Hamdi Bey ile birlikte çalışmış ve 1873 yılında Viyana’da sergi açmıştır. 1886 yılında ölmüş ve yerine oğlu Jean Pascal Sebah devam etmiştir.

Bogos Tarkulyan

Asıl doğum tarihi bilinmemektedir ama ilk çıraklığını Karakaşyan Biraderler’den ve Abdullahyan Biraderler’den alır. Kendi stüdyosunu ise daha sonra açar. 1890 yılında “Phebus” adlı bir stüdyo açar ve adı Febus Efendi olarak anılmaya başlar. Uzun seneler resim ile ilgilenen Tarkulyan, özellikle portre resimleri konusunda başarılı çalışmalar ortaya koymuş ve çektiği fotoğrafları pastel renklere boyama konusunda büyük ustalık kazanmıştır. 1890’lı yıllarda Fransa’dan getirdiği oyuncak at ve bisiklet ile diğer oyuncakları kullanarak çocukların fotoğraflarını çekerek ün salmıştır. 1940 yılında ölmüştür.

Papazyan Kardeşler

Aslen Bursalı olan J. D. ve Matteos Papazyan kardeşlerden Matteos, İstanbul’a taşınıp Antuan Zilpocyan ile 1867 yılında Beyazıt’da ortak stüdyo açmışlardır. Antuan ile ortaklıkları fazla sürmez, kendi başlarına çalışmaya başlarlar. 1882 yılında Mısır’ın İngiliz işgali sırasında fotoğraflar çekmeye başlarlar. 1883 yılında yine Pera’da bir stüdyo açarlar ama uzun sürmez. 1915 tehcirine maruz kalmışlardır.t

Kaynak: Bolsohays