Ana Sayfa Blog Sayfa 282

Televizyon programları ve Çocuktan Al Haberi üzerine bir inceleme

1
Utanç kaybının, yüzsüzlüğün, arsızlığın, pişkinliğin bütün toplumlardaki feci yaygınlığı, günümüz insanlık durumunun bu seviye kaybı ve böylesine alçalması ne hazin!

Show Tv’nin “Evrim Akın’la Çocuktan Al Haberi” adlı yarışma programına sıklıkla denk gelmeye başladım. Bu haftaki yarışmacıları Demet Akalın, eşi Okan Kurt ve Esin Övet‘ti.

Açılış, Demet Akalın şarkılarıyla başlayıp Evrim Akın’ın çocuklarından teker teker kendilerini tanıtması istemiyle devam etti. Çocuklar kendilerini tanıtırken Demet’e olan hayranlıklarını, sevgilerini göstermek için adeta yarıştırıldı. Program, Evrim ablalarının Demet’e miniklerin sana sürprizleri var demesinin ardından Demet Akalın’ın heyecanlanması ve şaşkınlığı ile devam etti.

Bizim çocuklar ekranda

Demet Akalın’ın şarkılarını söyleyip dans ediyorlar. Demet ablaları çok mutlu oluyor, hayranlık ve kocaman bir şaşkınlık içinde eşlik ediyor onlara. Evrim ablalarının gözü Demet Akalın’da, onu yüceltmenin haklı gururu içinde…

Efe’den Okan Kurt’a soru geliyor: “Okan abi, kamyonla gül almak sence romantik mi?” Efe adını bile ilk defa duyduğu, varlığından dahi hiç haberdar olmadığı Okan Kurt’un Demet’e olan bu jestini bilecek kadar Okan’a hayran gösterilmesi (öğretilmesi), çocuklarımızın iğrenç TV programlarının desteği eşliğinde ünlü karakterler karşısında nasıl da el pençe edildiğini, Efe’nin ve diğer çocukların nasıl istismara uğradığını görmeme yetti de arttı bile.

Efe’nin sorusunun ardından Okan, bu önemsenmenin vermiş olduğu onur ve sevinç içerisinde romantik tabii ama Demet’e sormak gerekiyor diyor…

Samimiyetsiz, yapmacık, içleri koflaşmış, sinsi, alaycı, goygoycu kahkahalar stüdyoyu çınlatıyor adeta.

Efe bu samimiyetsiz seviciliğin içinde, ben de büyüdüğümde yapmak istiyorum diyor. Sevgilime bir kamyon dolusu gül almak istiyorum. Ama Okan abisi bunun yetmeyeceğinin mesajını vererek, ben gül tarlası satın aldım diyor.

Romantizmin bir kamyon dolusu gül almak olduğu öğretilen Efe, büyüdüğünde kamyonlar dolusu gül bekleyen sevgilisine karşı, maddi anlamda Okan gibi bir eş olamamasının karşısında kendini yetersiz, beceriksiz, mutsuz bir erkek hissedecek. Sevgilisi de her yerde Emre’nin hiç romantik olmadığını, ona hiç çiçek almadığını, kendisinin Demet’ten ne farkının olduğunu, yoksa Emre’nin kendisini mi sevmediği düşüncesi içinde Demet’in “Prens ve Prenses” şarkısını dinleyerek masallar diyarına doğru yolculuğa uçup kendini mutsuz, sevgisiz, şanssız, aşksız hissedip kaderine boyun eğecek.

Ve devam ediyor… Nisa prensesçe konuşuyor.

Minik Nisan’dan masallar…
Henna’dan matematik öğretmeni taklidi.
Derin’in köpeği Pırıltı ile maceraları.
Sarp/Kuzey’den piknik maceraları.
Melisa’nın eğlenceli iş hayatı yorumları.
Ebrar’dan fırında makarna tarifleri…
Efe’den “Kuru Buz” deneyi…

Ne kadar da yararlı bir program… Ve sayamadıklarım…

Burjuva bir duyarlılıkla kendi normlarının, iktidarlarının güç ilişkilerinin korunması için yırtınan sözüm ona çocuk sevicileriyle, her yaştan bireyi tahakküm altında tutmak isteyen egemen iktidar arasında fark yok.

Tesadüfen Sabah Gazetesi köşe yazarı, gazeteci ve editör Yüksel Aytuğ‘un Sabah Gazetesi’nde “Çocuktan Al Haberi” programının şekerliği Ebrar için yazdığı yazıya denk geldim.

Bir yıldız doğuyor…

Hem de ne doğmak… Adı Ebrar… Güzeller güzeli bir kız çocuğu, henüz üç yaşında ama seni cebinden çıkaracak bir zeka ve yeteneğe sahip.

Ve ekliyor…

Ekrandaki faaliyet alanı Show Tv’nin Cumartesi ve Pazar günleri akşam üstü kuşağında yayınladığı “Çocuktan Al Haberi” programı…

Akıl küpü konuşmaları, şahane güzelliği ve sevimli tavrıyla beni programın tiryakisi yapan Ebrar’a geçen hafta sordular, “sen hiç metrobüse bindin mi?” diye.
Bizimki o maviş gözlerini kocaman açıp büyük bir ciddiyetle ‘dersimizi verdi’.
“Cevizlibağ’dan bir bindik, ta Tuzla’da indik. En uzun metrobüs yolu. T500…
“Aman ki ne aman!” diyerek…

Yine ekledi.

Yaşıtları, otomobile “düt düt” derken, bizimki otobüsün duraklarıyla hattını ezberinde tutmuş!

Ve yine ekliyor…

Onu merak edenler, programın internet sitesindeki muhteşem yemek tariflerine mutlaka göz atsın.
Vallahi büyük otellerin anlı şanlı şeflerini parmağında oynatıyor.

Ve tekrardan ekliyor…

Benden reklam filmi yönetmenlerine, dizi yapımcılarına tüyo: Bu kızı kadrosuna ekleyene karada ölüm yok!

Ve yine, yeniden ekliyor…

Bu arada Ebrar’ı yetiştiren ebeveynlerine de kocaman bir alkış. Böyle bir eser emeksiz, özensiz, kendiliğinden ortaya çıkmaz çünkü.

Ve yine, yeniden…

Minik kızımızın fotoğraflarını özellikle koymadım, nazarlardan sakınayım diye.
Allah onu ve Tüm evlatlarımızı kem gözlerden korusun.

Ve buradan sizlerin eşliğinde kendisine sormak istiyorum.

Fotoğrafını dahi koymaya sakındığınız ve bu yöntemle nazar ve kem gözlerden sakındığınızı düşündüğünüz bir çocuğa, nasıl olur da iki satır önce “onu merak edenler, programın internet sitesindeki muhteşem yemek tariflerine mutlaka göz atsın” diye not düştünüz?

Sözüm meclisten içeri; sadece tecavüz karşıtlığı çocuk istismarı söylemleriniz cinselliğe indirgenmiş. Tecavüz çerçeveleri sadece cinsellik fobinizdendir; cinsellik meselesinin örtülme, yok edilme çabalarındandır.

Cinsellik deyince tüyleriniz diken diken olurken iş toplumsal, ruhsal ve ilişkisel rollerin tecavüzüne geldiğinde gık demiyor, bunları sonuna dek savunuyorsunuz.

Anne ve babaların fütursuzca alkışlaması, replikler öğretip söyleterek “ay ne tatlı, ne şirin, ne zeki çocuklar” dedirtip paracıkları hüpletmesi, çocuk istismarına lanet okuyan ailelerin, insanların büyük bir çoşku ve keyif içinde alkış tutması… Birçok gazetecinin, hukukçunun, psikoloğun ve pedagogun da yer aldığı, izlediği, ülkenin en “gözde” kanallarından biri olan Show’da çocukları hep bir elden istismar etmekteyiz.

Çocuk işçilere üzülüyoruz, bunun adaletsiz olduğunu savunuyoruz, haber bültenlerinde işçi bayramlarında çocuk işçiler üzerinden haber kasıyor, duyar basıyor ve bu durumun çocuk ve insan haklarına aykırı olduğunu savunurken burada alkış tutuyor, görmezden geliyor ve reytingden paraları indiriyorsunuz.

Buradaki çocukların, yollarda su satan ya da tamirhanede üstü başı yüzü gözü yağ için de olan, her işe koşturulan, hiçbir güvenliği olmayan ve kuş kadar paraya tamah ettirilen çocuklardan tek farkı rengarenk bir TV programında yer almaları, çalıştırılmaları! Bu, alt tarafı eğlenme gibi görünen, aklı selim her birey tarafından fark edilebilecek düzeyde bir istismardır.

Toplumu uyuşturan, değerlerinden uzaklaştıran programların nesnesi çocuklar, dizilerin nesnesi çocuklar, reklamların nesnesi çocuklar, yarışmaların, her türden sefaletin nesnesi çocuklar olduğunda çıt çıkarmayan, alttan alta destekleyen toplumsal kesimler, konu cinsellik olduğunda bağırmaya başlıyor, istismarın yalnızca cinsellik olduğunu sanıyorsa durum fecaattir.

Cinsellik olmadığı için istismar olarak görmüyorsunuz ya, peki hiç düşündünüz mü televizyonda, sahnede, reklamlarda gördüğünüz çocukların cinsel taciz ve tecavüze maruz kaldığını?

Konu yalnızca cinsel taciz, tecavüz olunca iki yüzlü ahlak hemen bağırmaya başlıyor; kafamıza atıp durdukları sözde erdemler tamamıyla kendi yalanlarını daha iyi maskelemek için. Buradaki tüm lanet ve savaş cinselliği, cinsellik meselesini örtme, yok etme çabalarınızdan. Yoksa çocuk istismarı, çocuğun yaşam hakkı, istismar edilişi değil.

Biraz yüreğiniz varsa toplumsal rolleri, dayatılmış cinsellikleri, cinselliksiz cinsleri, çocuklaştırıp hiçsizleştirdiğiniz kişileri, üzerinden tatmincilik yarattığınız küçük insanları, din, ahlak, kural, kaide dayatıp durduğunuz dünya görüşlerini konuşalım. Zira siz buna asla cesaret edemezsiniz.

Dünyanın ilk vegan kumaşını üreten İhsan İpeker: “Hem vegan hem çevreci kumaşlar üretiyoruz.”

Didim Vegan Festivali’ne konuşmacı olarak davet edildiğim sırada festivalin kumaş sponsoru İpeker Tekstil’in “dünyanın ilk vegan kumaşını” ürettiğini duymuştum. Bu haber beni çok heyecanlandırdı. İletişim danışmanım Yurdaer Eray Oral ile beraber İpeker’in Bursa’daki tesisini ziyaret edip vegan kumaş üretimini yerinde görmek ve İhsan İpeker ile konuyu yerinde konuşmak için yola çıktık. İhsan Bey, bize tüm fabrikayı gezdirdi, tüm prosesleri bıkmadan detaylıca anlattı.

Beş kuşaktır tekstil sektöründe başarılı bir şekilde yer alan ve 52 ülkeye ihracat yapan İpeker Tekstil A.Ş.’nin ürettiği vegan kumaş, ipeğe şu andaki en iyi alternatif. Avrupa Vegan Vejetaryenler Derneği vasıtasıyla çeşitli zorlu testlerden geçirilen ve V-Label sertifikası ile onay alan 146 çeşit vegan kumaş çevreye, insan ve hayvan sağlığına zarar vermiyor.

Dünyanın pet şişeden dönüşümlü ilk kumaşını İpeker üretti. Armani bu kumaşları kullandı.

Dünyadaki pet şişeden dönüşümlü ilk kumaşı ürettiniz. “Eko-Tex Standart 100” ve “GRS-Global Recycle Standart” sertifikaları ile de bu kumaşın onayını aldınız.

Çevre bilinciyle yola çıktık. GRS sertifikasında bir hammaddenin üretimi A’dan Z’ye izleniyor. Bu sertifika ile satın aldığınız ürünün kaç kilo plastik şişe kullanılarak elde edildiğini, bu süreçte ne kadar su tasarrufu yapıldığını etiketinden görüyorsunuz. Biz bunu Türkiye’de ilk uygulayan firma olduk. İtalyan bir partnerimizle beraber ürettiğimiz pet şişeden dönüşümlü kumaşlarımız Armani tarafından kullanıldı.

Aynı zamanda bir dönüşümün içine de girdiniz, önce %100 ipek ile yola çıktınız.

İşin kozasından başlamıştık, daha sonra firma kendini sentetik içinde buldu. Bu aşamada birtakım arayışların içine girdik, yoldan sapabilirdik, sonrası ipeğin alternatiflerini aradığımız bir süreci kapsıyor. “İpeğin yerine ne koyabiliriz?” diye düşünmeye başladık. Bu aşamada çevre ile ilgili bilincimiz artmaya başladı.

Bir şeye “vegan” demek için bir altyapı gerekiyor. 1970’ten beri ipek üretmiyoruz, dahası biz o altyapıyı 1995’ten kurmaya başlamıştık. Artık, İpeker’de hiçbir hayvansal kumaş kullanılmıyor.

İpeğin alternatifini arayışınız sizi “vegan kumaş” üretmeye mi itti?

İpeğe alternatif ararken ipeğe birebir benzeyen ürün üretmek istiyorduk. Biz bunu ararken Cupro kumaşı keşfettik ve Cupro ipeğe en iyi vegan alternatif oldu. İpeker olarak dünyada da en büyük Cupro üreticisi konumundayız. Cupro, geri dönüşümlü atıklardan üretiliyor. “Bunu nasıl ipeğe çeviririz?” diye düşündük, geleneksel ipekten çıktık. Artık İpeker’de hiçbir hayvansal kumaş kullanılmıyor. 1970’lerden beri gerçek ipek kumaş üretimi yapmıyoruz.

Aslına bakarsanız, vegan olsun diye yola çıkmadık, çevre bilincinden yola çıktık. Çevre ile veganlık paralel gidiyor. Biraz araştırdık, daha sonra ciddi bir hassasiyet olduğunu gördük, “Biz iyice örnek olalım.” dedik. Bir şeye “vegan” demek için bir altyapı gerekiyor, biz o altyapıyı 1995’ten beri kullandığımız maddenin muhteviyatını ve alt muhteviyatını kurmakla başlamış olduk, kurduk zaten. Bu üretimlerde en önemli konu, insan sağlığına uygun ve çevreye dost malzemeler üretmek.

Vegan kumaş hakkında aldığınız ilk tepkiler nasıl oldu?

3 sene önce Vegan Deklerasyonu’nu Stella McCartney’den sonra yaptık. Gerçekten ürünlerimiz vegandı, biz bunu biliyorduk. Premier Vision’da dünyanın ilk vegan koleksiyonunu sunduk. Sonra hazırladığımız koleksiyon her yere yayıldı ve başarımız bu şekilde onaylanmış oldu. Paris Metro’da herkesin elinde hazırladığımız koleksiyon ile ilgili dergimiz vardı.

Bu kumaşın ipekten farkı nedir?

Maliyeti ipekten düşük. Hem çevreye katkısı var hem hayvansal protein sıfır. Bu kumaşın üretiminin boyamadan yumuşatmaya hiçbir aşamasında hayvan kullanımı bulunmamaktadır.

Bize eski kullanılan aletleri de göstererek detaylı olarak ipek kumaş üretimini anlattınız. İpeğe alternatif geliştirilebileceğini gösterdiniz, tüm dünyada hala ipek kullanılıyor, sizce ipek biter mi?

İpek bitmez, modaya çok uygun bir kumaş. İpek gibi ürün gelecek ya da moda bitecek. Ama alternatifler de gelişiyor. Şunu belirtelim, Cupro ipeğin de üzerinde ve ipekten daha iyi cilt hassasiyeti sağlıyor.

Pamuk moda tasarımcılarının sevdiği bir kumaş türü, siz anladığım kadarıyla pamuktan da kaçıyorsunuz. Peki, vegan kumaş olan Cupro’nun pamuktan farkı nedir?

Bir kumaşın esas çevre etkisi %58’tir ve bu süreç siz üzerinizdeki kıyafeti mağazadan satın aldıktan sonra başlıyor, ondan önceki %42 tekstil prosesi kısmında kalıyor. İşin yıkama şartları, kullanılan deterjan o ürünün kalitesini etkiliyor. Az miktarda deterjanla, daha düşük ısılarda bu ürünü temizleyebiliyorsunuz, kurutma makinesine atabiliyorsunuz. Üzerinizdeki kıyafette, teninize temas ettiği için, ne varsa cildinize geçiyor; kıyafette deterjan kalınca direkt cilde geçiyor. Pamuk en fazla deterjan emilimi olan kumaştır. Biz Cupro gibi kumaş üretimleriyle ipeğe alternatifin yanı sıra pamuğa da alternatif geliştiriyoruz.

Vegan kumaş üretiyorsunuz, peki bu kumaşları kullanarak vegan defile düzenlemek gibi bir düşünceniz var mı? Bu konuda çalışma yapacak mısınız?

Bu konuda bizimle çalışma yapmaya istekli moda tasarımcıları var. Diğer yandan, ilk defa bir Türk firma Monaco’da bir defile yaptı, oradaki tüm kumaşlar vegandı.

Ben bir vegan olarak Türkiye’de vegan bir defile yapılmasını ve dünya modasında bu şekilde de var olduğumuzu görmeyi çok isterim. Bunun da mümkün olduğunu, moda için hayvanlar katledilmeden de çok iyi ürünler ortaya çıkarılacağını görsün insanlar.

Biz kumaşı ürettik, 146 çeşit vegan kumaşımız mevcut. Şimdi iş moda tasarımcılarında. Nerelere gidecek, ne olacak bunu göreceğiz. İşin profesyoneli moda tasarımcısıdır, biz sadece kumaş üretimi kısmındayız. Bu noktada sadece kâr odaklı değiliz. Hizmet ve hizmet verirken farkındalık noktasındayız.

Hammaddesi vegan olsa da kumaşın işlendiği aşamalarda hayvansal yöntemler kullanılabiliyor. Bu, ürünü vegan olmaktan uzaklaştırıyor.

Vegan kumaş haberinizi Gaia Dergi’de yazdığımda, insanlar “Zaten kullandığımız keten gibi kumaşlar vegan değil mi?” diye sordular. Vegan kumaş nedir, işin erbabı olarak bilmeyenler için açıklayabilir misiniz?

Vegan kumaş; tamamen atıklardan üretilen, pamuğun kullanılmayan kısımlarından oluşan, ipekten de ileri, biyodegredasyon hızı yüksek, toprağa gömdüğünüzde yarısı 2-2.5 ayda tamamen yok olan, hiçbir iz bırakmayan, düşük ısıda yıkanabilen, az deterjan ile temizlenme özelliğine sahip bir ürün.

Diğer yandan, her ne kadar hammaddesi vegan olsa da nihai ürün vegan olmayabiliyor. Örneğin kumaşın yumuşatılmasında hayvansal kullanılır genelde ya da boyama aşamasında kullanılan boyaların hayvansal içerip içermediği, toprağa ne kadar sürede karıştığı önemli konulardır. Eğer çevreye zarar veriyorsa, hayvansal kullanılıyorsa, o zaman ürün vegan olmuyor. Bizim vegan kumaş olarak ürettiğimiz Cupro’nun hiçbir üretim kademesinde, hiçbir şekilde hayvansal kullanılmıyor.

Vegan kumaşın diğer kumaşlara göre fiyat farkı bulunuyor mu?

Biz zaten 1970’ten beri vegan iplik kompozisyonlu kumaş üretimi yapıyorduk. Zamanla diğer aşamalarda da vegan özellikli girdileri süreçlerimize ekledik. Bugün, V-Label sertifikası ile bunu belgelendirdik ve kayıt altına alınmasını sağladık. Vegan ürünün diğer kumaşlarla arasında bir fiyat farkı yok.

Bir firmanın çevreye olan yaklaşımı, vicdan meselesidir.

Taviz vermeden rekabet etmenin ve artı değerler katarak farkındalık yaratma noktasında vegan kumaş üretmenin sizden bir sanayici olarak götürüsü oluyor mu, oluyorsa nasıl oluyor?

Kâr para mıdır, hayattan keyif almak mıdır? Hatırlanıyorsak, bir şeyleri değiştiriyorsak kâr budur. Tabii bizim amacımız farkındalık, bu iş modelinin taviz vermeden de yapılabileceğini ortaya koymak. Vegan kumaş hizmetin bir parçası, tabii çevre konusuna girince maliyet artıyor. Bir hassasiyeti göz önünde bulundurduk, bu hassasiyete cevap veren ürünler ortaya çıktı. Biz bunu kendi sektörümüzde sosyal sorumluluk olarak da gördük. Amacımız, bu tüketimin içinde “Ne kadar az doğal kaynak harcarız?” noktasında sürdürülebilir çözümler üretmek. Bu, bizim vicdani görevimiz. Bir firmanın çevreye olan yaklaşımı, vicdan meselesidir.

Şu dönemde tekstil firmalarının kapatılması çok normal karşılanıyor. İpeker, Türkiye’de sektöre de yön veren önemli bir firma. Bunu 5 kuşaktır nasıl sağladınız?

Hiçbir dönemde taviz vermedik. Tam kayıtlı nadir şirketlerden biriyiz. Tüm çalışanlarımızın haklarını eksiksiz sağlarız. Fabrikada her şey, aklınıza gelecek her şey sizin de fabrikayı dolaşırken dikkatinizi çektiği gibi kayıt altında tutuluyor. Bunların yanında hakkaniyete değer veririz.

Konuya sadece beslenme açısından bakılmamalı, “Vegan ürün” var ormanların yok edilmesiyle ortaya çıkıyor. Derdimiz daha vegan olsun değil, daha vegan ve çevreci olsun.

Siz veganlığa nasıl bakıyorsunuz? Fabrikanın neredeyse %100’ünü beraber gezdik, çevre ile ilgili tekstil kısmından başka yaptığınız pek çok şey var, bunları merak edenler için anlatabilir misiniz?

Ben tamamen vegan değilim, bu bir süreç. Ben de eşimden dolayı çevre ile ilgili birçok şeyi öğreniyorum. Fabrikanın bahçesinde permakültür alanı kurduk. Ayrıca, fabrikada yakıt olarak da çevreyi kirletmeyen yakıt kullanıyoruz. İstanbul’da ve Bursa’da kömür kullanılıyor, biz doğal gaz kullanıyoruz. Ben kendim Bursa Sanayi Bölgesi Yönetim Kurulu üyesiyim, arıtmalardan ve sudan sorumlu yöneticiyim, çevreyi kirletmeme konusunda büyük bir savaş veriyoruz.

Konuya sadece beslenme olarak bakılmamalı, çevre açısından da bakılmalı, her yönden bakılmalı. Sadece hayvansal kullanımıyla ilgili değil çevreye etkiyi de düşünmek zorundayız. “Vegan ürün” var ormanların yok edilmesiyle ortaya çıkıyor, bunu ayırt etmek gerekiyor. Daha vegan olsun değil, daha vegan ve çevreci olsun derdimiz. Bir de sürdürülebilirlik çok önemli. Bizim fabrikamızda yazıcılar, mürekkepler, günlük kullanılan her şey çevreye uyumlu. 20 senedir kullanılan kağıtları ikinci kez kullanıyoruz. Geçmişte tüm bunları yapmaktaki amacımız ekonomik idi şimdi çevreye uyum ve bu konularda farkındalık yaratmak.

Peki, tüm vegan ürünler sağlığa, çevreye, hayvanlara gerçekten faydalı mı? Vegan olan bir ürünün de bize zarar verip vermediğini nasıl anlayacağız?

Ekotex belgesi ile… Bir etiketi okuduğunuzda tüm bilgileri çıkmalı. Siz bir ürünü aldığınızda o ürün için sudan ne kadar tasarruf edildiğini bilmelisiniz. Eko-Tex bunu sağlıyor.

Yollara çıkaran kitaplar…

1

İhtiyaç duyduklarımızı bir başımıza keşfetmek uzun yıllar alabilir. Bu keşif sürecinde karşımıza çıkan insanlar, dinlediğimiz müzikler, gittiğimiz okullar veya okuduğumuz kitaplar yönümüzü az çok belirlememizi sağlarlar.

Birazdan okuyacağınız kitap alıntıları da belki yönünüzü belirlemenizde size yardımcı olacaklar. Yolda olmaya ihtiyaç veya özlem duyanlar, artık bağlılıklarınızdan kopup harekete geçmenin zamanı!

Evsiz – Paivi Kannisto ve Santeri Kannisto

“Biz hala genç ve sağlıklı iken hayatımızı yaşamak ve ondan şu anda zevk almak istiyorduk. Pek çok Batılının yaptığı gibi hayatımızı yaşamayı emeklilik dönemimize erteleyip sonra da daha hayatımızı yaşayamadan stres kaynaklı bir hastalıktan ölürsek ne olacaktı?”

“Ben çalışırken daha fazla para ve daha fazla mal isteği dikkatimi her zaman geleceğe yöneltmişti. Edindiğim gereksiz çöpler bana daha iyi, zengin ve güvenli bir geleceğin garantisi gibi görünüyorlardı halbuki ben gerçekte sadece ihtiyaçlarımı ertelemekteydim.”

“Depolar dolusu onca eşya olmadan sürülen yaşam mümkün olduğu gibi ayrıca üzerimden attığım bir yük gibi arzu edilecek bir şeydi. Seyahatimizin başında bazen tuhaf şeylere ihtiyaç duysam da kısa süre sonra bunlarsız başarmanın yolunu bulur olmuştum. Daha az maddi şeyler karşısında yaratıcılık olabildiğince ortaya çıkıyordu.”

 “Kişisel mallar ve eşyalarından kurtularak keşişler Tanrı’ya olan güvenlerini gösterirlerken dünya gezginleri kişisel eşyalarından kurtularak sürekli ekonomik gelişmeye, tüketim ekonomisine, kirlenmeye veya felaketlere olan nefretlerini göstermektedirler.”

 “Bir Amerikalı gezgin… yaşamını basitleştirerek her şeyde bulunan yalın gerçeği görmeye çalışıyordu. ‘Gereksiz olan her şeyden kurtulmaya çalışıyorum. Yaptıklarımızın tahminen yüzde doksanı senaryo gereğidir.’ diyordu. Senaryo gereği şeyler bizim evimizde, okulda, üniversitede, iş yaşamında, medyada ve arkadaşlarımızdan öğrenerek benimsediğimiz tüm alışkanlık ve inançlarımızdırlar. Bunlar öğrenildikleri çevre içinde geçerli olabilirler ancak başka ortamlarda absürt hatta tehlikeli olabilirler.”

“Hiçbir zaman neyin gerçekten daha iyi olduğunu sorgulamadım. Daha iyi daha yüksek maaş, daha fazla hisse, daha büyük bir ev ve büyük bir araba mı demekti yani genel konuşursak daha yüksek bir alım gücü mü demekti? Şimdi benim için daha iyi sırt çantamda daha az şey taşımak, aklımda hiçbir hedef olmadan yavaşça seyahat etmek ve başarabildiğim kadar az tüketmek anlamlarına gelmektedir. Eğer gittiğim yerde şanslıysam orada uzun yürüyüşler yapabileceğim ve yüzebileceğim bir dağ ve sahil bulunur. Bazen daha iyi kolay yaşamı geride bırakarak tehlikeli yerlere veya zor koşullara gitmektir.”

“Özgürlük bir kere denendikten sonra ancak anlaşılabilir.”

Yolda – Jack Kerouac

“Yolculuğumuzun başında yağmur çiseliyordu ve esrarengiz bir hava vardı. Büyük bir sis destanına tanık olacaktık anlaşılan. ‘Hey!’ diye bağırdı Dean. ‘Gidiyoruz işte!’ Direksiyona abanıp gazladı. Havasını bulmuştu, hemen fark ediliyordu. Hepimiz keyiflenmiştik, karmaşayı ve anlamsızlığı arkada bıraktığımıza, zamanla ilgili tek ve yüce işlevimizi yerine getirmekte olduğumuza inanıyorduk: hareket etmek. Hareket ediyorduk!”

“Geçmişimizden uzaklaşıyoruz Sal, yeni ve bilinmezliklerle dolu bir döneme başlıyoruz. Bütün o yıllar, sıkıntılar, eğlenceler…  Şimdi sıra bunda! Kafamızda ne varsa silip şöyle dimdik ilerleyebilir ve dünyayı anlayabiliriz.”

“Senin yolun hangisi oğlum? Mübareklerin yolu mu, delilerin yolu mu, gökkuşağının yolu mu, gupinin yolu mu, yoksa her yol mu? Herkes için her yerde bir yol var nasılsa.”

Evden Uzakta – Pınar Selek

“Sınırları derinlemesine veya enlemesine genişletmek, evinde, uzakta, her yerde mümkün. Heidegger’in dediği gibi, evimiz; yuvamız diyebileceğimiz bir yakınlıktır, bizim yeryüzüyle olan bağımız, dünyadaki köşemizdir.

Bu köşe yollarda oluşur. Yollarda yürümeyi öğrendikçe evini kazıyorsun aslında. Belki de tek bir ev kazılmayabilir. Bir insanın pek çok evi, pek çok yuvası olabilir. Bana hala sorarsanız, elimde dümenim var, rüzgarlarla yeniden oynaşmayı öğrendim filan ama dümenimi benim dediğim, özlediğim evime doğru kıramıyorum.

Ama belli olmaz, belki rüzgar başka eser, sular durulur. Önemli olan denizde, yelken açmak. Mekanın sonsuzluk olduğunu bilerek.

Herkesin yolu açık, rüzgarı bol olsun!”

King Kong Teori – Virginie Despentes

“Dışarıda bunca şey olup biterken hiçbir şey odamda, yaşamdan uzak kalmamdan daha kötü olamazdı. Böylece kimseyi tanımadığım şehirlere gitmeye, geceyi geçirmek için kapanana kadar garlarda tek başıma kalmaya ya da ertesi günkü treni beklerken apartman girişlerinde uyumaya devam ettim. Bir kız değilmişim gibi yaşadım.”

“O dönemde, o yaşta yaşadıklarım yeri doldurulamaz şeylerdi; yumuşak başlılığı öğrenmek için kendimi bir okula kapatmaktan ya da evde kalıp dergi karıştırmaktan çok daha yoğundu. Bu yıllar hayatımın en zengin ve gümbürtülü, en iyi yıllarıydı ve bunun beraberinde gelen tüm zırvalıklarla birlikte yaşamanın yolunu bir şekilde bulmuştum.”

Uzaklıklar, Eski Denizler – Fernando Pessoa

“Yola çıkmak! Yitirmek ülkeleri!
Bir başkası olmak süresiz,
Yalnız görmek için yaşamaktır
Köksüz bir ruhu olmak!

Kimseye ait olmamak, kendime bile!
Durmadan gitmek, sonu olmayan
Bir yokluğun peşinde
Ve ona ulaşma isteği içinde!

Böyle yola çıkmaktır yolculuk.
Ama ben açık bir yol düşünden öte,
Bir şeye gerek duymuyorum yolculuğumda.
Gerisi sadece gök ve toprak.”

Joseph Campbell ile mutluluk üzerine

1
“Kendi iç derinliğinizin farkında olmayı öğrenmelisiniz.”

Mitoloji uzmanı ve yazar Joseph John Campbell, 1985’te George Lucas’ın Kaliforniya’da bulunan Skywalker Çifliği’nde efsane muhabir ve fikir insanı  olan Bill Moyers ile, bir yıl sonrasında New York’taki Amerikan Doğa Tarihi Müzesi’nde devam edilmiş olan uzunca bir söyleşi için bir araya geldi. Ortaya çıkan 24 saatlik ham görüntü, Campbell’ın ölümünden hemen sonra, birer saatlik altı bölüm halinde hazırlanarak 1988’de PBS kanalında yayınlandı ve televizyon tarihindeki en popüler serilerden biri oldu.

Fakat Moyers ve PBS ekibi, söyleşinin televizyonda yayınlanmayan düzenlenmemiş halinin dörtte üçünün içerik bakımından çok zengin olduğunu, bu yüzden koruma altına alınmayı ve kamuoyuna sunulmayı hak ettiğini düşünüyordu. Yayından hemen sonra, söyleşinin transkripsiyonun tamamı The Power of Myth (Joseph Campbell’ın maneviyat, psikolojik arketipler, kültürel mitler ve benliğin mitolojisi hakkındaki görüşleri üzerine bir kitap) adıyla yayımlandı. Kitap, insan deneyimi üzerine adeta bir bilgelik kaynağı niteliğindeydi ve Thoreau’nun günceleri, Simone Weil’in notları, Rilke’in Genç Bir Şaire Mektuplar’ı ve Anne Dillard’ın Pilgrim at Tinker Creek’i gibi birçok nadir başyapıttan geri kalmıyordu.

Moyers’ın giriş bölümünde söz ettiği gibi Campbell, insanlığın en büyük suçunu “yeterince tetikte ve farkında olmamaktan kaynaklanan dikkatsizlik” olarak görüyordu. Belki de bu, bu söyleşinin en can alıcı kısmının neden Campbell’ın hayat felsefesini özetleyen “Size mutluluk veren şeylerin peşinden gidin.” sözüne değindiğini açıklıyor. İş-yaşam dengesinin zorbalığı günümüzdeki şiddetine ulaşmadan onlarca yıl önce, Campbell ruhun feryadına kulak verdi ve kendini varoluşsal hoşnutsuzluğumuzun kaynağıyla özdeştirdi. Moyers’a şöyle diyor:

“Eğer size mutluluk veren yolu izlerseniz, kendinizi aslında hep orada var olan, sizi bekleyen bir yola sokarsınız ve yaşıyor olmanız gereken hayat, yaşamakta olduğunuz hayattır. Nerede olursanız olun eğer mutluluğunuzun peşinden giderseniz, o tazelenmenin, içinizdeki o hayatın tadına her zaman varırsınız.”

Amerikan Tanrıları’nın düşüşü

1
“Dinle. Buraya ilk Tilki geldi ve kardeşi kurttu. Tilki, insanlar sonsuza dek yaşayacak, dedi. Ölürlerse, çok uzun süre ölü kalmayacaklar. Kurt dedi ki, hayır, insanlar ölecek, insanlar ölmek zorunda, yaşayan her şey ölmek zorunda, yoksa yayılırlar ve dünyayı kaplarlar ve bütün somonları, geyikleri ve bizonları yerler, bütün kabakları ve mısırları yerler. Kurt öldü ve Tilki’ye dedi ki, hayır, ölüler ölü kalmadı. Beni ikna ettin. Ve bunu söylerken ağladı. Ama yine de dedi ve son sözü buydu. Şimdi ölüler dünyasına Kurt hükmediyor ve Tilki güneş ile ayın altında yaşıyor ama hala kardeşinin yasını tutuyor.”

Wisakedjak’in Hikâyesi – Amerikan Tanrıları

İthaki Yayınları, Neil Gaiman serisine Amerikan Tanrıları – Onuncu Yıl Edisyonu’nun yeniden basımı ve bir devam hikâyesi olan Vadinin Hükümdarı ile devam ediyor. Gaiman, özellikle Sandman grafik roman serisiyle popüler kültür dünyasına birçoklarına göre yeni bir soluk getirmiş bir yazar. Bunun sebebiyse daha önce kimsenin yanına yaklaşmayı denemediği tarihsel ve mitsel ayrıntıları, bahsedilen popüler kültür yazınına, başta çizgi roman okurları olmak üzere popüler kültür okurunu incitmeyecek bir şekilde yerleştirebilme yeteneği olsa gerek.

Amerikan Tanrıları – Onuncu Yıl Edisyonu’nu Yazarın Tercih Ettiği Metin alt başlığıyla yayınlayan İthaki Yayınları, kapak tasarımını da kitabın içeriğini daha çok yansıtan bir şekilde yenileyip, okuyucularına daha keyifli bir okuma materyali sunuyor. Orijinal ilk basımdan yaklaşık 12.000 kelime daha fazla olan bu kitap, yazarın gerekli gördüğü düzeltmeleri de içeriyor. Bu sayede okurun, Gölge’nin ve Amerikan Tanrıları’nın dünyasına daha derinden girebilmesini sağlama amacında.

Amerikan Tanrıları, eski bir hükümlü olan ve cezasını tamamlamak üzere olan Gölge’nin cezaevindeki son günleriyle başlıyor. Otoriteye karşı olabildiğince itaatkâr ve problemden uzak durmaya çalışan Gölge’nin arzuladığı tek şey, çıktığında sıcak bir küvette uzun bir banyo yapmak ve eşi Laura’yla bir iki gün eve kapanmak. Bundan ötesini düşünmeyen Gölge, karısının ve en yakın arkadaşının bir trafik kazasında öldüğünü öğrenir.

Cezaevinden çıkıp yaşadığı yer olan Eagle Point’e dönerken ona bir iş teklifi yapan Bay Çarşamba’yla tanışır. Başlangıçta bu teklife sıcak bakmasa da, artık onu bekleyen bir hayat olmaması nedeniyle, Bay Çarşamba’nın meyini içerek teklifi kabul eder. Artık Gölge’yi bekleyen, bazen Bay Çarşamba’yla bazen de onsuz bir Amerika yolculuğudur. Yolculuk boyunca Gölge, Amerikan Tanrıları’nın bir kısmıyla karşılaşır. Aslında bu tanrılar, tüm dünyadan buraya göç edenlerin Amerika’ya getirdikleri tüm dünyanın tanrılarıdır.

Neil Gaiman, Amerika’ya 1992’de yerleşir. “Amerika, kendimi üzerinde yaşarken bulduğum ve onu anlamadığımı bildiğim garip ve devasa bir yerdi benim için. Ancak onu anlamak istedim. Hatta betimlemek istedim.” diyor Gaiman. Amerikan Tanrıları’nı yazarken hem yolculuk etmeye hem de yazmaya devam eden Gaiman romanda tıkandığında ve Gölge’yi kaybettiğinde kendini yollara vurmuş. “Gölge’yi kendi yolculuğunda takip ettim.” diyor Gaiman. “Amerika’nın takıntılı olduğum ve beni keyiflendiren, filmlerde ve televizyonlarda gösterilmemeye çalışılan her parçasıyla ilgili bir kitap yazmak istedim.” diye ekliyor.

Gölge ve Gaiman’ın bu yolculuğu bizi artık çok da yeni olmayan bu Yeni Dünya’ya, çizgi roman kültürünün aksiyonundan uzak bir şekilde getiriyor. İnsanlık sınırına ulaşmış tanrıların, kendi başlarının çaresine bakmaya çalıştığı, eski dünyada elde ettikleri saygıyı burada artık bulamadıkları, yeni tanrıların hâkim olduğu bu dünyayı anlatıyor Gaiman. Eski tanrılar ve yeni tanrılar, yalnızca insanların sağlayabileceği bir gücün peşinde. Kısacası fırtına yaklaşıyor.

Vadinin Hükümdarı ise bir devam hikâyesi ve yaşanan olaylardan iki sene sonrasını anlatıyor. Gölge, yeni bir buluşmanın arifesinde hâlâ tam olarak cevaplandırmadığı sorularla bu sefer İskoçya’da.

Ursula K. Le Guin, “Yorum açıklığa kavuşturabilir, ihanet edebilir, ortaya çıkarabilir, deforme edebilir.” diyor. Le Guin’e göre Amerikan Tanrıları, İskandinav mitlerini oldukça düzgün bir şekilde anlatmış olsa da, “Konuşkan tanrıları ve nazik devleriyle, mitosun Gaiman’ın iyi huylu versiyonuyla kalbinde vahşi trajediden yoksun”. Le Guin, Gaiman’ın en sevdiği yazarlardan biri olmakla kalmıyor, aynı zamanda Gaiman’ın bir röportajında söylediği gibi, onun kurduğu Yerdeniz, Gaiman’ın yaşamak isteyebileceği evrenlerden biri! Gaiman’ın Onuncu Yıl Edisyonu’nun önsözünde de söylediği gibi, insanlar Amerikan Tanrıları’nı ya sevdiler ya da nefret ettiler. Bu söylem her ne kadar gıda ürünü reklamını andırsa da, gri bölgelerde olan okuyucular olduğuna inanmak içten bile değil.

Doğa ve müzik, Back to Nature Festival ile buluşuyor

Sanat ve doğanın buluştuğu Back to Nature Festival, 19-25 Eylül tarihleri arasında Çamlıköy Tabiat Parkı’nda düzenleniyor. Uluslararası festival sayesinde Türkiye’de de, psychedelic trance müzik, kültür ve sanat buluşması sağlanacak. Dünyanın pek çok yerinden müzisyen ve sanatçı da festivale katılıyor. On yıldır yürütülen proje, dünyada gerçekleşmekte olan psychedelic müzik ve sanat buluşmalarının Türkiye’deki temsilcisi olmaya devam ediyor.

Festivalin tanıtımları sadece Türkiye’de değil, dünyanın pek çok metropolünde yapılmakta. 1000 kişinin katılacağı festival, 18-45 yaş grubundan pek çok insanı ağırlayacak. Festivale Türkiye dışında Almanya, İngiltere, İsviçre, Fransa, Brezilya, Avusturya, Hollanda, Avustralya, İsrail, Rusya, İspanya, Portekiz ve diğer Avrupa ülkelerinden de katılımcılar olacak.

Festivalin arkasındaki ekip ise Mind Manifest Project! 2006 yılından beri, global bir alt-kültür ve müzik tarzı olan Psychedelic Trance’i Türkiye’de doğru kitlelere tanıtmayı amaçlıyorlar. Zaten hali hazırda dünyanın pek çok yerinde düzenlenen festival haritasına böylece Türkiye’yi de eklemiş bulunuyorlar. Ekibin organizasyonları ise sadece bu festivalle sınırlı değil.

2006 yılında clup partileri düzenleyen ekip, daha sonra açık hava festivalleri düzenleyerek Psychedelic kültürün tanınmasını sağladı. 10 yılda 400’ün üzerinde parti ve 20 açık hava festivali düzenlendi. Katılımcılar festivalde müziğin yanı sıra resim, video-art (visual) ve farklı sahne tasarımlarıyla da buluşacak. Bu sanatsal buluşmaya eşsiz bir doğa da eşlik edecek.

Mind Manifest Project ekibinin diğer projeleri arasında Tree of Life Festival, September Ritual Festival, Elemental Evolution Festival, Shanti Mind Festival bulunmakta.

Festival hakkında detaylı bilgiyi bu adresten edinebilirsiniz.

Sığınmacı çocukların eğitim hayatı tehdit altında

1

Sığınmacı çocukların eğitimi için gerek duyulan kaynağın sadece yüzde 12’sine ulaşılabildiği açıklandı. Türkiye’de de okul çağındaki 870 bin Suriyeli çocuktan 380 bini eğitim alamıyor.

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), eğitim alamayan sığınmacı çocukların okula gitmesini sağlamak için gerek duyulan kaynağın sadece yüzde 12’sine ulaşılabildiğini açıkladı.

Dünya üzerinde insani krizlerden etkilenen 9 milyon 200 bin çocuğun olduğunun kaydedildiği açıklamada, “2017 yılında olağanüstü koşulların yaşandığı ülkelerdeki eğitim programları için 932 milyon dolarlık fona ihtiyaç duyuluyor. Ancak bugüne kadar sağlanan gönüllü katkıların tutarı 115 milyon dolara bile ulaşmadı” ifadeleri kullanıldı. UNICEF’in Almanya’da yaptığı açıklamada, kaynak sıkıntısının milyonlarca çocuğun eğitimini tehdit ettiği belirtildi.

“Eğitimsizlik durumu daha da ağırlaştırır”

Eğitim olmadan çocukların barışa ve ülkelerinin gelişmesine katkıda bulunamayacağını söyleyen UNICEF İyi Niyet Elçisi Muzoon Almellehan, “Bu durum, zaten güçlükler içinde olan milyonlarca çocuğun durumunu daha da ağırlaştırır” diye konuştu. Almellehan, eğitimden mahrum kalan çocukların erken evlilik, çocuk işçiliği ve silahlı güçlere dâhil olmak gibi bazı olumsuzluklarla karşı karşıya kaldığını vurguladı.

Avrupa’yı tercih ediyorlar

UNICEF’in raporunda, ülkelerindeki savaş ve siyasi sebepler yüzünden yaşadıkları sorunlar nedeniyle, başka ülkeye sığınmak zorunda olan ailelerin, çocuklarının eğitimi için yaşamlarını riske atarak sığındıkları ülkeden başka ülkelere yöneldiği bilgisine de yer verildi. Raporda, İtalya’da bulunan sığınmacı çocukların yüzde 38’inin eğitim fırsatları için Avrupa’ya gittiği kaydedildi. Yunanistan’da yapılan araştırmaya da yer verilen raporda, Yunanistan’da sığınmacı durumunda olan her üç aileden birinin sığınmak için Avrupa’yı tercih etme nedeninin eğitim olduğu belirtildi.

“Okul, yaşama tutunma fırsatı sağlıyor”

Savaşın yarattığı etkilerin yanı sıra, yaşadığı evden ayrılmanın da çocuklarda büyük hasarlar yarattığının vurgulandığı açıklamada, eğitimin kurtarıcı bir öneme sahip olduğu belirtildi. Raporda, Suriye’deki iç savaş yüzünden ülkesini terk etmek zorunda kalan Suriyeli Muzoon’un şu sözlerine yer verildi:

“2013 yılında Suriye’den kaçmak zorunda kaldığımda okula hiç dönemeyeceğimi düşünüp korkuyordum. Ancak Ürdün’e geldiğimde ve kampta bir okul olduğunu gördüğümde rahatladım ve umutlarım arttı. Okul, benim gibi çocuklara yaşama tutunma fırsatı, barışçı ve pozitif bir gelecek şansı kazandırır.”

Türkiye’de de eğitim alamıyorlar

Dünyada en fazla sayıda Suriyeli sığınmacının yer aldığı Türkiye’de resmi verilere göre 1 milyon 300 bin sığınmacı çocuk bulunuyor. Bu çocuklardan 870 bini okul çağında. Türkiye’de bulunan okul çağındaki 870 bin çocuktan 380 bini ise eğitim alamıyor.

Alıntı: BirGün

Kut’sal savaş: Aşağısı ve Yukarısı

Yukarısı ve Aşağısı” demiş Hermes Trismegistus. Yerin ve göğün dengede olmalı demiş. Yerini bilmek ve göğünü bilmek şeklinde devam etmiş. Bir üçgen yukarıyı göstermiş bir üçgen de aşağıyı göstermiş. Yukarısı aşağıyı kapsar demiş. Aşağıda olanların yukarısı nerede? Nedir bu yukarıya göre aşağıda olmak, bizim savaşımız nerede başlıyor? Haydi biraz bakalım içimize.

Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir amacımız ya da yerimiz yok; ne büyük savaşı yaşadık ne de büyük buhranı. Bizim savaşımız ruhani bir savaş, en büyük buhranımız hayatlarımız.

Chuck abi neden bunu söylemiş acaba? Marla ile sevişirken hayatının buhranını mı fark etti ki? İçimizdeki savaşlar her zaman sözlü olmak zorunda da değildir, bunu hiç fark ettik mi? Bir niyet koyarsın, mesela sigara içmeyeceğim dersin sonra sigara içme “isteğine” karşı savaşırsın.

Şantiyede davranış değişikliğini daha da arttırmak için eğitimler verirken, iş yeri hekimlerinden birisi, “Yüksek dostum, bunlar cahil adamlar. Bir imam getirsek de ‘kendine dikkat etmemek, kurallara uymamak kendini öldürmekle aynı anlama gelir, intihar da dinen yasaktır’ dese belki bunlar anlar. Bu eğitimler pek işe yaramıyor.” demişti ve daha sonra şöyle ekledi: “Yanlış anlama, ben ateistim ama bazen böyle şeyleri kullanmak da bizim işimize yarayabilir.” Oldukça zihinde kalan biriydi, yanına gittiğimde zihinsel sağlamlığını arttırmak için okuduğu kitapları gösterirdi bana, neyse.

Diyecekleri bittiğinde şöyle dedim: “Ateist olan kim?”

Bir cevabı yoktu. Bu bize şunu veriyor; içerisi (?) oldukça kalabalık ve içeride farklı farklı benliklerin farklı farklı istekleri var çünkü hepsi farklı farklı merkezlerde* yaşıyorlar. Entelektüel merkezde yaşayanı var; mesela gece vakti yatağa girdin uyuyacaksın, diyorsun ki sigara içmeyeceğim (yine bu örnekten gidelim), sabah kahvaltıdan sonra sigara yakıyorsun. Ne oldu şimdi? Kararı kim verdi, karara uymayan kimdi? Kişi gece yatağında, bedensel kişiliklerin suskun olduğu bir anda zihinsel bir karar veriyor, sabah beden uyandığında o kararı uygulayacak zihinsel iradeyi bulamıyor. Bir de duygusal merkez ve orada çöreklenmiş benlikler var ki bunlar da genelde bizim anılarımızı kullanır. Benlikler ve merkezler fikri apayrı bir konu. Biz dönelim sohbete.

Chuck abi, ağzı bozuk beatçi kardeşimiz bir şeyler demiş. Ortak bir hedef olduğunda bir “amaç” olduğunda nasıl da hayatın diğer bilinmezlikleri kendini açıyor değil mi? Bir savaş olmasına gerek mi var fiziksel olarak? Aşağısı denilen bizim egomuz, madde içinde “alma arzumuz”; yukarısı denilen şeyin birçok tanımı ve içsel/dışsal karşılığı olsa da en bilineni manevi dünyalardır. Ve dostlar; hemen aklınıza geldiği üzere, aşağısı ve yukarısı biraz savaş halindedir.

Birazcık aşağıda “şeytan” vardır, yukarıda “cennetler, melekler” vardır. Günlük yaşamda bu savaş nerededir? İçsel olarak hemen hemen her duruşumuzda bir vicdani bir de nefsani unsur vardır. Yaşanılanları gözlediğinizde nefsani unsurların sizi aşağıya çektiğini, egonuzla yani bencilce alma arzunuzla mücadelenin giderek zorlaştığını fark edersiniz. Hatta, egonuza bağlı benlikler bunu normalleştirir, zaten bu olması gerekendir şeklinde birçok şey söyler size.

Ego ile savaşmak için entelektüel olarak değer farklarına ve “bilgiye” ihtiyacınız vardır.

Bu bilgi de yukardan gelir; ezoterik bilgidir, bu bilgiyi alma şekliniz sizin egonuzla olan savaşta cephane sağlar. Bir süre sonra olası değişimlerden o kadar etkilenmediğinizi fark edersiniz çünkü bir yerden bilgi ve “tesir” geliyordur.

Hayatınızdaki sizi aşağıya çeken şeyleri gözlemleyin. Ne kadarı size iyi geliyor, yukarıya nasıl sesinizi duyaracaksınız? Yukarıyı nasıl bileceksiniz ya da tanıyacaksınız? Egonuzla, bencilce alma arzusunun getirdiği tatmin olmama haliyle memnun musunuz? Bu artık sizin istediğiniz değilse, istediğin olmasa da yapmayacağın anlamına gelmiyor. Bu şu anlama geliyor; elinde mühimmat var, bir olay çıktığında bayıltabilirsin, gaz basarsın ya da üzerine ağ atarsın. Bu saydığım savunma ekipmanları da göklerin akademisinde satılıyor. Arayın dostlar, göklerin akademisini arayın, bulacaksınız.

“Dar kapıdan girin. Çünkü yıkıma götüren kapı geniş ve yol enlidir. Bu kapıdan girenler çoktur. Oysa yaşama götüren kapı dar, yol da çetindir. Bu yolu bulanlar azdır.”

“Dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, kapı çalana açılır.”

Matta 7:1-28

Dipnot

*Merkezler: İnsanda bulunan üç merkez. Entelektüel, Duygusal ve Hareket Merkezi.

Victoria’s Secret Zorlu’da transfobi

1

İstanbul Zorlu Center’daki Victoria’s Secret mağazası “müşteriler rahatsız oluyor” diyerek trans müşterisinin alışveriş yapmasını engelledi.

İstanbul Zorlu Center’daki Victoria’s Secret mağazası, “müşteriler rahatsız oluyor” diyerek trans müşterisinin alışveriş yapmasını engelledi. Gülşen Afife, 28 Haziran tarihinde sütyen almak için Zorlu Center Victoria’s Secret mağazına gitti. Satış danışmanıyla uygun ürünü bulduktan sonra, denemek için kabinlere yöneldi ancak kabin görevlisi kahkahalar atarak mağaza müdürünü çağırdı. Mağaza müdürleri ise Gülşen Afife’ye “müşteriler rahatsız oluyor, deneme kabinine giremezsin” yanıtını verdi.

“Kabin görevlisi kahkahalarla mağaza yöneticilerini çağırdı”

Gülşen Afife maruz kaldığı transfobik ve ayrımcı uygulamayı şöyle anlattı:

“Dün (28 Haziran) saat 5 sularında, ihtiyacım olan sutyeni almak için Zorlu Center Victoria’s Secret mağazasına gittim. Satış danışmanıyla uygun ürünü bulduktan sonra, denemek için kabinlere gittim. Mağazanın kabinlerini kullananlar bilirler, ortada bir koltuk vardır ve her kabin bir oda gibi tasarlanmıştır. Odaya ürün desteği sağlayan bir çalışanla girersiniz ve denemelerinizde yardımcı olur. Kimsenin sizi görmesine imkân yoktur.

Deneme alanına girdiğimde, görevliye ürün demek istediğimi ve sırada olduğumu belirttim. Kendisi artan kahkahalarla dışarı çıktı ve yaklaşık iki dakika sonra mağaza yöneticisi olduğunu iddia eden iki tane kadın geldi. Bu esnada boşalan oda kabinlere her hangi bir ürün desteği sağlayan çalışan olmadığı için giremedim.

“Beyefendi lütfen yapmayın”

Gelen iki kadından biri ‘maalesef burada deneyemezsiniz, buna izin veremeyiz’ dedi. ‘Neden’ diye sorduğumda burada kadınların denediğini ve daha önce buna izin vermediklerini’ söyledi. ‘Ben kadınım’ dedim ancak ‘beyefendi lütfen yapmayın’ diye yanıt verdiler.

“Müşteriler rahatsız”

‘Bu söylediğiniz şey şirket kurallarından biri mi?’ dedim. ‘Şu elimdeki sütyenin tasarımcısından ütücüsüne kadar bir sürü LGBTİ çalıştıran uluslararası bir firmanın böyle bir kararı olmayacağını’ söyledim. ‘Bizim çok fazla gey çalışanımız var ama burada denemenizden müşteriler rahatsız oluyor, bildirim aldık’ dedi.

‘Onlar müşteriyse, ben neyim? Kapalı odalarda, kim neysen rahatsız oluyor? Ortak bekleme alanından mı? Buradan bakarsak mağazaya trans kadınların ve geylerin girmesine müsaade etmemeniz gerekiyor o zaman’ dedim. ‘Kişisel algılamayın, gay çalışanlarımız var, kişisel bir konu değil, müşteriler rahatsız oluyor’ diye tekrar edince, konuyu uzatmak istemeyerek, sürecimin başında bir trans kadın olarak ‘yaptıklarının nefret suçu olduğunu, ayrımcılık olduğunu’ belirterek ve kabinde ki diğer kadınlardan destek bularak mağazadan ayrılmak zorunda kaldım.”

İstanbul Zorlu Center’daki Victoria’s Secret mağazası’nda transfobik uygulamaya maruz kalan Gülşen Afife, yaşadığı ayrımcılıktan ötürü hukuki süreci başlatacağını ifade etti.

Alıntı: KaosGL

Lucy Campbell’dan “hepimizin içindeki ‘vahşi doğa’nın” yönlerini temsil eden 15 eşsiz resim

1
“İnsan hep başkalarına karşı savundu kendini. Başka insanlara, doğaya karşı… Durmadan doğaya karşı güç kullandı. Sonuç: güce, şiddete, korkuya ve bağımlılığa dayanan bir uygarlıktan başka bir şey değil! “

Offret – The Sacrifice, Andrei Tarkovsky (1986)

İskoç ressam Lucy Campbell, çocukça imgeleri ve “vahşi doğanın” sembollerini kullanarak eşsiz çalışmalar ortaya çıkarıyor.

Campbell, “hem insanın hem de hayvanın korunmasını ve iyileştirilmesini resmediyorum” dediği çalışmaları için şunları söylüyor:

“Dünya’da birçok bağlantı kopuklukları görüyorum. Özellikle doğayla olan ilişkilerimizde ama aynı zamanda birbirimizle ilişkilerimizde de bu kopukluk mevcut. Benim amacım bu bağlantıdan konuşmadan söz etmek.”

Özellikle hiyerarşinin ve kapitalizmin gelişimiyle kendimizi doğanın yöneticisi olarak görerek, insanlığı merkeze alarak, doğaya karşı her türlü talanı meşru gördük. İnsan, gün geçtikçe teknolojiyi faydalı üretimden ziyade tahribat için kullanır oldu. Orman kıyımları, hidroelektrik santraller, denizlerin bütün çöplüğü kendini içinde öğüten bir düzenekmiş gibi kullanılması, “kentleşme” adı altında yaşam alanlarını harap etme…

Kedi ve köpekler pet shoplardan satın alınan birer meta; “etinden sütünden yararlanılabilen” hayvanlar birer sanayi ürünü; ayılar, kurtlar, tilkiler görüldüğü yerde derhal öldürülmesi gereken birer canavar, ancak tüylerinin ihtişamıyla insanları “yüceltecek” nesneler olarak görüldü…

Unutulmaması şart olan bir gerçeklik var ki doğa; bir hammadde, bir araç değil, yaşanabilir bir toplum için asıl amaçtır. Doğaya tahakküm ile erkeğin kadına, egemen kimliktekilerin başka kimliktekilere, “üst sınıfın” “alt sınıfa”, ebeveynlerin çocuklara, özcesi insanın insana tahakkümü birbirinden bağımsız değildir. Bir diyalektik söz konusudur. Carol J. Adams‘ın da dediği gibi: “Bütün canlılar özgür olana kadar; yani kötü muameleden, aşağılamadan, sömürüden, kirlenmeden ve ticarileşmeden kurtulana kadar hiçbir canlı özgür olmayacak.”