Ana Sayfa Blog Sayfa 372

Kadınsız devrim giyotine benzer: Olympe De Gouges

8
“Adam, sen, adil olabilir misin? Sana bu soruyu bir kadın soruyor. En azından bu hakkı ondan alamazsın. Söyle bana, benim cinsimi baskı altına alan, kendinden menkul iktidarı kim verdi sana? Gücün mü? Yeteneklerin mi?”

Zalimlere, ataerkil topluluklara, dinlere göre her şeyi kontrol altında tutmanın tek bir yolu vardı; kadını kontrolde tutmak. İşte bu yüzden işe kadınla başladılar. Önce dilini, sonra rengini yasakladılar, ardından kadının sihirli gücü olan aşkını…

Kadın 5 bin yılı aşkın bir süredir tahakküm altında ve işin en kötü yanıda bunun kendisi tarafından kabul edilmiş olması ve kader adı altında bu duruma boyun eğmesidir. Bu duruma tarih boyunca birçok kadın başkaldırmıştır. Kimi zaman işkenceyle susturulmaya kimi zamanda öldürülüp sindirilmeye çalışılan kadınlardan yalnızca birisidir Olympe De Gouges.

Olympe, 1748 – 1793 yılları arasında yaşamış Fransız kadın filozof ve yazardır. Fransa da küçük burjuva bir aileden geliyor. İnandığı herşeyin uğrunda sonuna kadar mücadele eden direnen tutkulu ve heyecanlı bir kişiliği vardı. Daha küçük yaşlarda sorgulamaya ailesinden başlıyor. Annesinin düşümeden, sorgulamadan ataerkil topluluğun gücüne sarılması onda kadınla ilgili düşüncelerin şekillenmesini sağladı. Olympe, dini evliliğe karşı idi; cinsel özgürlüğü savunuyordu.

Cinsiyetsiz aklın öncüsü Olypme, 1784’te kendi yazarlık kariyerine başladı. Kariyerinde siyasi yazılarıyla ünlendi. 1789 Fransız Devrimi’nin “eşitlik, kardeşlik, özgürlük” ilkeleri, devrim sürecinde zengin ya da yoksul, kadın yada erkek herkesi kapsadığı dile getirilmiş. O dönemde Marie Antoniette, “Ekmekleri yoksa pasta yesinler” sözlerinin tarihe mâl olacağını düşünmüş müydü bilinmez. Fakat bu sözün bardağı taşıran son damla olduğu ve Büyük Fransız Devrimi’nde önemli rol oynayacak kadınları sokağa dökmüştür.

Binlerce pazarcı zanaatçı ve çamaşırcı kadın, Kraliçe’nin sözlerini “Ne zaman ekmeğimiz olacak?” haykırışlarıyla yanıtladılar. Sokaktaki insanların da katılımıyla Ulusal Meclisi bastılar. Kral, İnsan ve Yurttaş Haklar Bildirisi’ni kabul etmek zorunda kalır. Fakat devrimin şekillemesiyle evrensel olduğu iddia edilen hakların belli bir cinsle sınırlanmış olduğunu gözler önüne seriyor. Kadınlar adeta görmezden geliniyor, insan ve Yurttaş kategorisinde görülmüyordu. Fransız devrimine olan inancını kaybeden Olympe, 1791’de kadınlar için eşit politik hakları talep eden Cercle Social derneğine katıldı. Orada yapılan toplantıda söylediği “Kadına darağacına çıkma hakkı tanınıyor; öyleyse kürsüye çıkma hakkı da olmalıdır” sözü ünlenmesini sağlıyor. Birkaç gün sonra Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesini yayınlıyor.

Bu bildirgeden bir kesit:

Yaratıcıyı hikmetinde tanı. Yakınlaşmayı ister göründüğün doğanın ihtişamı içinde şöyle bir yürü ve eğer cesaret edebilirsen, senin baskıcı egemenliğine kaynak oluşturabilecek bir örnek bul. Hayvanlara git, elementleri araştır, bitkileri incele, evet, doğanın işleyişine bak ve eğer sana bunun için gerekli araçları gösterirsem, kanıtlarımı kabul et. Eğer yapabilirsen, doğanın düzeni içinde cinsleri ara, araştır ve karar ver. Onları her yerde, herhangi bir ayrım olmadan birlikte görebilirsin; onlar her yerde uyumlu bir topluluk olarak bu ölümsüz şaheseri yaratmak için çalışıyor.

Olympe aynı yıl Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’ne karşılık kendi Toplum Sözleşmesini kaleme aldı. Toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı evliliği savundu. Ona göre geleneksel evlilik, “güven ve sevginin mezarıdır. Bu nedenle, evli partnerlerin mülkü ortak olmalıdır.

olympe-de-gouges-11789 Fransız Devrimi’nin öncü gücü Jakobenler iktidara geldikten hemen sonra monarşi yanlılarını sindirmek için yirmi bini aşkın insanı katletmiştir. Tarihe ” Terör Hükümdarlığı ” olarak geçen bu dönemde devrimiyle tiranlığın yer değiştirdiğini söylemekten sakınmayan Olypme de payını alacaktı. Ülkesini ve halkını taparcasına sevmenin kurbanı Olypme yakalanarak giyotine mahkum edildi. Giyotine giderken şu sözleri dile getirir:

“…Titreyin, çağdaş Tiranlar! Mezarımın derinliklerinden duyulacak sesim. Cesaretim, sizin daha barbar davranmanıza neden oluyor…

18’inci yüzyılda Kadın Özgürlük Mücadelesi, kadınların kendileri için var olma çabalarının öncüsüdür. Devrimi kadın mayasıyla büyütmeye, devrim içinde devrim yapmaya çalıştıkları için baskıcı güçler tarafından yok edilmeye çalışılmıştır. Şu an günümüzde bile onca kadın katline karşı, kadınlar dimdik ayakta şu sözler hep dillerde: “Susmadık, susmayacağız . Sonuna kadar direnişe devam!

Kaynak: dergiler.ankara.edu, Wikipedia, BirGün, Sosyalist Kadın

Peynir altı suyu neden bu kadar sık kullanılıyor?

Bir veganın etiketlerde en sık gördüğü içeriklerden biri de peynir altı suyudur. Bu son zamanlarda benim de dikkatimi çeken bir konuydu ancak, geçen aldığım ekmeğin içinde de görünce bu konuda bir yazı hazırlamak istedim.

Peynir altı suyu nedir nasıl yapılır?

İnek sütü, çeşitli asidik uygulamalarla pıhtılaştırılır, bu pıhtının süzülmesiyle elde edilen kısım peynirdir, peynirin süzülmesiyle yeşil bir su elde edilir, buna da peynir altı suyu denir. 

Peynir altı suyu nerelerde kullanılır?

Peynir altı suyu, gıda, kozmetik ve ilaç sanayinde sıklıkla kullanılır.

Peynir altı suyunun içeriği nedir?

Kullanılan sütün yüzde 70-80’i peynir altı suyunu oluşturur. İçeriğinde laktoalbümin ve laktoglobülin bulunur. Bunlardan beta laktoglobülin alerjen ögeler içermektedir.

Gıda sanayinde peynir altı suyu kullanımı:

İçeriğindeki yüksek laktoz nedeniyle çikolata, bisküvi yapımında, pastacılıkta, bebek mamalarında, çeşitli katkı maddelerinin içeriğinin oluşturulmasında, krema, mayonez, sürülebilir krem peynirlerde, et sosları ve salata soslarında, salam, sosis yapımında sıklıkla kullanılmaktadır.

Neden bu kadar sık kullanılıyor?

Asitlik durumundan dolayı, üründeki  nem kontrolünü sağlar. Köpüklenmeyi sağladığından emülsifiye olma özelliğini arttırır. Bu nedenle kullanım alanı oldukça geniştir. Kıvam artırıcıdır. Jelleşme özelliğine sahiptir.

Quark, Cottage ve eritme peynirlerinde yapıyı geliştirmek, Cheddar peynirinde randımanı artırmak, yoğurt yapımında su bağlama özelliği sayesinde daha kıvamlı ürün elde etmek amacıyla kullanılmaktadır.

İçeriğindeki antimikrobiyal laktoperoksidazdan dolayı diş macunu, ağız çalkalama ajanı gibi ağız sağlığı ile ilgili ürünlerde ve diş çürüklerinin gelişimini engellemek için kullanılmaktadır.

Peynir altı suyunun kullanılmasına gerek var mı?

Peynir altı suyu kullanmadan pastacılık ürünleri, mayonez yapılabilir. Özellikle buğday ununda bulunan gluten,  gıda sanayinde yapışkanlık verici, su tutucu, esneklik verici, kıvam arttırıcı, bağlayıcı olarak kullanılır. Peynir altı suyu kullanmak yerine glutenin bu özelliklerinden sıklıkla faydalanabiliriz.

Unutulmamalıdır ki, doymuş yağlar ve kolesterol içeren hayvansalları vücuda almak birçok hastalığın oluşum riskini arttırır. Kilo vermeyi zorlaştırır. Yağ depolamayı arttırır. Başta dünyada ölümlere en çok neden olan dolaşım sistemi hastalıkları, örneğin kalp damar hastalıkları, bununla beraber hayvansal tüketimi diyabet (şeker hastalığı), yüksek tansiyon, obezite, alzaymır gibi pek çok hastalığın oluşum riskini arttırır.

Vegan peynir yapımı:

badem-peyniriBadem peyniri:

Aksamdan ıslattığınız 1 su bardağı bademin kabuklarını çıkarın. Blendır yardımıyla bir bardak su ile beraber homojenliği yakalayana kadar karıştırın. Elde edilen karışımı ince bir tülbent yardımıyla süzün, altında kalan badem sütüdür.

Bu sütü pastalara, kahvelere ilave edebilirsiniz. Üstte kalan tortulu kısmı ise bir yemek kaşığı zeytinyağı, kekik, toz biber, kuru nane ile karıştırın. Vegan peyniriniz hazır.

Afiyet olsun!

Buğday Derneği Türkiye’nin çöpten kompost üretme potansiyelini raporladı

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, “Türkiye Çöpünü Dönüştürüyor!” projesi kapsamında düzenlediği anket sonucunda, Türkiye’nin çöp haritasını çıkarttı. Anketi 61 belediye ve toplam 30 belediyeyi temsil eden katı atık birlikleri doldurdu.

Türkiye Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği tarafından desteklenen, Sivil Toplum Diyaloğu IV Programı dahilinde yürütülen “Türkiye Çöpünü Dönüştürüyor!” projesi, bakanlıkların, belediyelerin ve diğer kamu kuruluşlarının ortak çalışmalarını gözeterek büyük ölçekli kompost üretimi hakkında bilgi ve deneyim aktarmayı hedefliyor. Proje, Buğday Derneği’nin öncülüğünde, Sürdürülebilir Kaynak Yönetimi ve Geri Dönüşüm için Kentler ve Bölgeler Birliği (ACR+) ortaklığında yürütülüyor.

Hem 5491 sayılı Çevre Kanunu’nda hem de 5216 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu’nda ilgili maddeler, “Büyükşehir Belediyeleri ve Belediyeler’in evsel katı atık bertaraf tesislerini kurmak, kurdurmak ve işletmekle yükümlü” olduklarının belirtilmesine rağmen, belediyelerin bu kanunlara uymayışının ya da kurulan tesislerin işletilemeyiş nedenleri ve çözüm için gereken sonuçlar ile yüzde 34 gibi oldukça yüksek bir orana ulaşan vahşi depolama gibi, Türkiye’nin çöp işleme sistemindeki veriler de açıklanıyor. Anket sonucu yayınlanan rapor ise, aynı zamanda Türkiye’de çöpe bakışı, kullanım alışkanlıklarını ve Belediyeler’in atıklara yönelik çalışmalarının da ne durumda olduğunu gösteriyor. Raporun tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

İnorganik (kompostlanamayan) atıklar yüzde 20’yi geçmiyor

61’i doğrudan belediyeler tarafından, 3’ü de toplam 30 belediyeyi temsilen belediye katı atık yönetim birlikleri tarafından doldurulan ankete göre; ayrı toplanan veya tesislerde ayrılarak geri dönüşüm tesislerine gönderilen inorganik atıkların toplanan tüm katı atıklara oranı yüzde 20’yi geçmiyor. Ortalama olarak, tüm katı atıkların yüzde 5-10’u geri dönüştürülüyor. Kompostlaştırma ise belediyelerin yalnızca yüzde 11’inde ve çöpün düşük bir kısmını komposta dönüştüren pilot projelerle uygulanıyor.

Proje faaliyetleri:

*Yürütülen projede Belediyelerin organik katı atık yönetimi hakkında güncel bir tablo oluşturmak amacıyla ulusal ölçekte bir ihtiyaç analiz anketi hazırlanarak, Türkiye’nin 7 coğrafi bölgesindeki belediyeler ile paylaşıldı ve çöp toplama/işleme/bertaraf sistemleri ile mali koşullara odaklanarak, Türkiye’nin genel kompost potansiyelini ortaya çıkarması amaçlandı. Anketi dolduran belediyeler arasından, kompost tesisi kurmaya en yatkın olan 21 belediye seçilerek, Avrupa Birliği’ndeki en etkin kompost işleme tesislerini ziyaret etmek üzere Avrupa şehirlerine götürülecek. Kırsalda kompost, Turizmde kompost ve Şehirde kompost olarak üç gruba ayrılan ekiplerden, Kırsalda kompost ekibi; 15-18 Kasım arasında, Şanlıurfa Büyükşehir, Kayseri Büyükşehir, Burdur, Mersin-Mezitli, Nevşehir-Derinkuyu, Giresun-Görele Belediyeleri ile Tunceli (DERKAB) Katı Atık Yönetim Birliği temsilcilerinden oluştu ve İtalya’daki kırsal kompost örneklerini incelemek üzere Buğday Derneği ekibiyle birlikte Torino’da bulundu.

*Proje kapsamında belediyelere yönelik bir kompost rehberi hazırlanacak.

*12 Ocak 2017 tarihinde, Kadir Has Üniversitesi’nde ücretsiz, halka açık bir konferans düzenlenecektir.

Türkiye’deki faal, kapalı veya planlama aşamasındaki kompost tesisleri.
Türkiye’deki faal, kapalı veya planlama aşamasındaki kompost tesisleri.

Anket toplam 100 bin kişiye ulaştırıldı

Anket, Buğday’ın geniş iletişim ağı sayesinde, sosyal medya üzerinden 100 bin kişiye ulaştırıldı. Dahası, tüm büyükşehir belediyelerine ve daha önce kompost tesisi kurmuş, kompost tesisi kapanmış ve halen çalışmakta olan belediyelere telefon yoluyla ulaşılarak anket hakkında bilgilendirme yapıldı. Sonuç olarak anket toplam 61 belediye ve 3’ü de toplam 30 belediyeyi temsilen belediye katı atık yönetim birlikleri tarafından dolduruldu.

En önemli hedef; kaynağında ayrıştırma!

Sanayileşmiş ülkelerle kıyaslandığından son derece büyük olan bu rakam, Türkiye’deki kompost potansiyelinin büyüklüğünü ortaya koyuyor. Rapor aynı zamanda, düzenlenen anket sayesinde; Türkiye’de, çoğunluğun geleneksel hayat biçimlerini, şehirleşme ve modern tüketim alışkanlıkları nedeniyle büyük bir hızla kaybetmekte olsa da evde yemek yapma alışkanlıklarının hâlâ devam ettiğini ve paketlenmiş ürünlere talebin daha az olduğunun da göstergesi. Evlerden çıkan katı atıklardaki organik madde miktarı %50-60. Dolayısıyla rapor, Türkiye’de çöp içeriği, kullanım alışkanlıkları ve yaşam biçimine dair verileri de gözler önüne seriyor.

Anketten çıkan istatistik sonuçları:

*Belediyenin bir katı atık eylem planı var mı?
%59.4’ü Hayır, %40.6 Evet

*Çöpler nasıl toplanıyor?
%43.8 ”Taşeron tarafından toplanıyor.”
%28.1 ”Taşeron da Belediye de topluyor”
%28.1 ”Belediye’nin çöp toplama olanakları var.”

*Geri dönüştürülebilir atıklar ayrı toplanıyor mu?
%18.8 Hayır, %81.3 Evet

*Kağıt, cam, plastik, metal gibi geri dönüştürülebilir atıklar için ayrı toplama noktaları ve kutuları var mı?
%17.2 Hayır, %82.8 Evet

*Bu atıklar geri dönüştürülüyor mu?
%21.9 Hayır, %78.1 Evet

*Organik atıklar ayrı toplanıyor mu?
%89.1 Hayır, %10.9 Evet

*Park ve bahçelerin atıkları ayrı toplanıyor mu?
%53.1 Hayır, %46.9 Evet

*Büyük ticari işletmeler, AVMler ve oteller için ayrı bir çöp toplama sistemi var mı?
%35.9 Evet, %64.1 Hayır

Anket sonuçları kompostun yaygınlaşmamasının sebebleri olarak,

*Belediyelerin sorumluluk alanları ve yükümlülüklerinin dağılımındaki karışıklık: Çöp toplama/işleme/bertaraf yükümlülüğünü yürüten çok fazla kurum olması ve bunların sorumluluk sahalarının net bir şekilde çizilmemesi, Türkiye’de kurulacak kompost tesislerinin önünde bürokratik bir engel oluşturmaktadır.

*Mali engeller: Belediyelerin yaklaşımı, öncelikli olarak mali koşullara göre şekillenmektedir. Önerilen bir kompost tesisinin ekonomik faydası veya baskısı, genelde ekolojik ve çevre boyutunun önüne geçmektedir.

*Siyasi nedenler: Türkiye’de belediyeler siyasi partilerden seçilmektedir ve seçimler dört yılda bir yapılmaktadır. Kompost tesisleri orta-uzun dönemde etkisi görülen yatırımlar olduğundan, belediyeler kısa vadeli yatırımlara yönelebiliyorlar.

*Tecrübe, bilgi, uzman eksikliği ve işletilmeyen tesislerin kötü şöhreti: İnşa edilen tesislerin büyük bir kısmı kısa ömürlü olmuştur. Bunun nedeni, uzmanlık gerektiren konularda bilgi ve deneyim eksikliğinin yanı sıra, yeterli fizibilite çalışmalarının zamanında yapılmamasıdır.

*Bilgili ve farkındalığı yüksek kitle oluşturmak: Bu konuda eğitim faaliyetleri yürütülüyor olsa bile, vurdumduymazlık ve önyargılar, olumlu sonuçlar alınmasını büyük ölçüde engellediği görülmüştür.

*Küçük ölçekli kompost girişimlerinin teşvik edilmesi: Büyük ölçekli tesislerin inşası mali nedenlerden ötürü mümkün değilse, yerel yönetimler bu konuyu destekleyebilir, kompost kovaları dağıtarak eğitimler düzenleyebilir, bahçelerde ve balkonlarda kompost yapmayı teşvik edebilir.

*Türkiye’deki enerji kaynaklarının yetersizliği: Bazı bölgelerde, enerji üretmek kompost üretmekten daha avantajlıdır. Bu nedenle belediyeler, ürettiği metan gazını elektriğe dönüştürebilen anaerob fermentasyon tesislerini tercih etmeleri gibi konu başlıkları, anket sonucuna göre kompostun yaygınlaşmamasının sebepleri olarak gözükmektedir.

Türkiye’de büyük ölçekli kompost üretim potansiyelini ortaya çıkarmak için atılması gereken adımlar ise şöyle sıralanmıştır;

*Bilgi/farkındalık: Hem genel halk hem de kamu çalışanları, atıkları kaynağında ayırmanın faydaları ile kompost yapmanın ekolojik ve ekonomik getirileri hakkında bilgilendirilmelidir. Örneğin, organik atıkları geri dönüştürülebilir ve zehirli atıklardan evde ayırmak, var olan entegre katı atık tesislerinin kompost üretim verimini ciddi oranda arttıracak, atığın zirai amaçlarla kullanılabilecek ekonomik bir ürüne dönüşmesini sağlayacaktır.

*Fonlama: belediyeler, mali kaynakların nasıl yaratılabileceği hakkında bilgilendirilmeli ve yönlendirilmelidir.

*Eğitim/kapasite geliştirme: teknik uzmanlık, ekipman ve personel açığı kapatılmalıdır.

*Ağ oluşturmak/yasal düzenlemeler: bürokratik engel ve gecikmelerin nasıl ortadan kaldırılacağı tartışılmalıdır. Örneğin, bu alanda başarılı belediyeler ve belediye birliklerinin tecrübelerini aktarabileceği platformlar oluşturulabilir.

Buğday Derneği anket sonucunda, her belediyenin ihtiyacının birbirinden farklı olduğundan yola çıkarak; katılımcı belediyeler, atık toplama sistemleri, atığın içindeki organik madde muhteviyatı, atık işleme seçenekleri ve genel kompost potansiyeline göre “kentsel”, “kırsal” ve “turizm” olarak sınıflandırmış ve belediyeleri bu sınıflandırmaya göre projeye dahil etmiştir.

Çek ve Slovak kuklacılığı UNESCO kültür mirası listesinde

UNESCO komitesi Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa‘da toplandı ve burada Çek ve Slovak kuklacılığı Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne ekleneceğine dair karar verildi.

Çek Cumhuriyeti’nde yer alan ünlü Marionette Kukla Tiyatrosu’nun tarihi, orta çağa dayanıyor. UNESCO’nun Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi, kültürel çeşitliliğin korunmasının önemine dikkat çekmeyi amaçlayan, dünya üzerindeki insanlığın farklı sözlü ve nesnel hazinelerinden oluşuyor.

kuklacilikÇek Cumhuriyeti’nde 3 bine yakın kukla yapım atölyesi bulunuyor. 1951 yılından beri Doğu Bohemya’da düzenlenen kukla festivali, dünyanın en uzun köşeli kukla festivali olarak kabul ediliyor.

Chrudim Kukla Müzesi Müdürü Simona Chalupova, ülkede kukla sanatının nasıl geliştiğini şöyle anlatıyor: “20. yüzyılın başlarında genç ressamları, kukla boyama ve kukla sanatı cezbetmeye başladı. Onların, kuklalara verdiği yeni ifadeler, kukla yapımını ve sanatını oldukça zenginleştirdi.”

Jiri Bares, Hradec Kralove’daki Drak Kukla Tiyatrosunda bir kukla yapımcısı. “Bence bir kukla, yetişkinlerin dünyasını çocuklara gösteren mükemmel bir arabulucu ve çocuklar kuklalara iyi tepki veriyor ve onları yetişkinlerin oynadığı sıradan tiyatrodan farklı algılıyor. Dolayısıyla hem çocukların izlemesi hem de yetişkinlerin gerçekleştirmesi eğlenceli oluyor. Belki de bu yüzden, bu ülkede, bir çok profesyonel ve amatör, kukla sanatıyla ilgileniyor.” diyor. 

Dünyada kuklacılığın kökeni ise 3 bin yıl öncesine dayanıyor.

Slovakya ve Çek Cumhuriyeti‘ndeki topluluklar için kukla tiyatrosu, sadece geleneksel eğlencenin popüler bir biçimi değil, aynı zamanda dünyanın vizyonunu iletmenin bir yolu ve ahlaki değerlerle ilgili mesajlar içeren bir eğitim aracıdır.

“Karakteri gerçek ya da hayali olan kuklalar, çoğunlukla ahşaptan yapılmış ve çeşitli yöntemlerle canlandırılmış. Uygulamanın ilk taşıyıcıları, seyahat eden kuklacıların aileleri, daha sonradan dil ve temalarda yerel etkileri absorbe eden, yani belirgin özelliklere sahip komik figürleri kullanıyorlardı. Kukla tiyatrosu, Slovak ve Çek yerel tiyatro ve edebi geleneğin ayrılmaz bir parçası. Ayrıca, sosyalleşmede önemli rol oynuyor, sanatçıların yaratıcı düşünürler olarak gelişmelerine yardımcı oluyor ve işbirliği, iletişim kurma ve toplumdaki kimlik duyularını güçlendirme konusunda yardımcı oluyor”

kuklacilik-2Çek Cumhuriyeti Kültür Bakanı Daniel Herman, Slovakya ile ortak adaylık konusunda işbirliğinden ötürü övgüde bulundu. Kuklaları, kültür mirası listesine dâhil etme önerisi için daha çok belge iade edilecekti, ancak iki ülke belgelerin güncelliğini ısrarla vurguladı ve UNESCO komitesi bunu eklemeyi kabul etti. “Çek ve Slovak meslektaşlarının çabalarını ve kukla olgusunun ortak atanmasına yönelik son derece yüksek çabalarından ötürü takdir ediyorum. Çocukları ve yetişkinleri mutlu ediyor ve çocukluktan yaşlılığa kadar hayatımıza eşlik ediyor.” dedi.

2016 listesine eklenen diğer öğeler arasında, Hindistan’da yoga, Belçika’da bira kültürü, Gürcü alfabesinin üç yazım sistemi, Dominik Cumhuriyeti’ndeki merengue, Mısır’da Tahteeb sopa oyunu ve Romanya Cumhuriyet’inde geleneksel duvar halı işçiliği yer alıyor. Addis Ababa’daki 2016 oturumunda toplam 33 madde listeye girdi.

Kaynak: Prague, Sanat Karavanı

Dünya tarihinin en kanlı olaylarından birinde umudu yeşerten kadın: Stanislawa Leszczynska

1

Stanislawa Leszczynska Polonya’nın Lodz şehrinde, Bałuty mahallesinde 8 Mayıs 1896 tarihinde dünyaya geldi. Jan Zambrzycki ve eşi Henryka’nın üç çocuğundan en büyük olanıydı.

1914 yılında liseyi bitirdikten iki yıl sonra Bronisław Leszczynski ile evlendi. Stanislawa ve Bronislaw, 1920 senesinde iki çocuğu eşliğinde Varşova’ya taşındı; Stanislawa burada ebelik okuluna kaydoldu ve çalışmalarını tamamladı. 1922’de Lodz’a geri döndüler ve Stanislawa orada ebe olarak  işe başladı. Burada ikinci oğlu Stanislaw’ı ve 1923’te de üçüncü oğlu Henryk’i doğurdu.

Stanislawa işini çok severdi, yeni doğan çocuklarını evine götüren kadınlara yardım ederdi. Lodz’un en fakir bölgelerinden birinde çalışıyordu ve bazen yeni doğum yapmış kadınlara yardım etmek için kilometrelerce yol yürüyordu.

II. Dünya Savaşı başladığı zaman Stanislawa ve eşi Polonya Direniş Hareketi’ne katıldı; fakat tüm aile, 1943 yılında Gestapo tarafından yakalandı.

Eşi 1944 Varşova Ayaklanması’nda öldürüldü, kızı ve kendisi Auschwitz’e gönderilirken oğulları da Almanya’daki işçi kamplarına yollandı. Ebe Stanislawa, Auschwitz’teki kampın “Yahudisiz” kısmında iki yıl geçirdi.

calismak-ozgurlestirir-auschwitzStanislawa yetkililere kendisinin ebe olduğunu belirtti ve kampın doğum koğuşuna gönderildi. Stanislawa oraya gönderilmeden önce, Nisan 1943’te, mahkumların yeni doğan çocukları öldürülüyordu.

Stanislawa Auschwitz’deki zamanında 3000’den fazla çocuğu doğurttu. Yarısı öldürüldü ve binlercesi de kamptaki korkunç koşullara dayanamadı. Ancak 1943’ten sonra sarışın ve mavi gözlü olan yaklaşık 500 bebek, Alman olarak yetiştirilmek üzere çeşitli ailelere gönderildi.

Stanislawa, Alman aileler tarafından evlatlık alınan bebeklerin bir gün gerçek anneleriyle yeniden buluşacağını ümit ederek kimi bebeklere izler bıraktı.

Stanislawa tarafından doğurtulan 3000’den fazla bebeğin hiçbiri ölü doğmadı. Mahkumlar ona “anne” diyordu.

stanislawa-leszczynska-2II. Dünya Savaşı bitince Stanislawa Lodz’taki işine geri döndü. Çocukları zorunlu çalışma kamplarından kurtuldu. Stanislawa Auschwitz’te geçirdiği zamanla ilgili nadiren konuşuyordu ve yaptığı işleri asla “kahramanca” yahut “alışılagelmedik” olarak değerlendirmedi.

1970 yılında, kampta doğmuş ve hayatta kalmayı başarmış olan insanlardan oluşan bir grupla birlikte resmi bir kutlamaya katıldı.

Onun hikâyesi, soykırım tarihinin en mucizevi hikâyelerinden biridir. Stanislawa Leszczynska azizlik mertebesinde olan biri olarak görülüyor, ışıklar içinde yatsın.

Kaynak: Vintage News

Akran zorbalığı ömür boyu psikolojik yaralara yol açabilir

1

Akran zorbalığı, tehlikeli bir okul çağı sorunudur ve günümüzde her dört öğrenciden biri akran zorbalığına uğramaktadır. Bu sorunu, nedenlerini ve çözüm yollarını Nuh’un Gemisi Çocuk Terapi ve Aile Danışmanlığı Merkezi’nden Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Uzmanı & Psikolojik Danışman Rehber Ayşim İncesulu ile konuştuk.

Akran zorbalığı nedir?

Akran zorbalığı (bullying), çocukların arkadaşları tarafından maruz kaldıkları fiziksel, cinsel, sözel ya da sosyal şiddettir; okul şiddeti olarak da adlandırılır. Bu tehlikeli okul çağı sorunu, her yaş grubundaki çocuklar arasında görülebilir. Araştırmalar günümüzde her dört öğrenciden birinin akran zorbalığına uğradığını göstermektedir. Akran zorbalığını tanımlarken dikkat edilmesi gereken şey, yaşanan şiddetin kasıtlı ve devamlı olup olmadığıdır. Zira akran zorbalığında söz konusu olan davranışlar, bir kereye mahsus olmayıp sistematik olarak devam eder ve çocuk kendini koruyamaz.

Akran zorbalığının türleriyle ilgili örnekler verebilir misiniz?

Bu şiddet türünün açılımını şöyle yapabiliriz:

Fiziksel şiddet: Dürtmek, itmek, tekme atmak, tükürmek, ısırmak, vurmak, kulak çekmek, tokat atmak, çelme takmak, kesici ve delici aletlerle saldırmak, cisim fırlatmak, ateşli silahlarla korkutmak vs.

Cinsel şiddet: Cinsel çağrışımlı sözler söylemek, giysileri kaldırmak ya da çıkarmaya çalışmak, sarkıntılık yapmak vs.

Sözel şiddet: Bedensel özelliklerle alay etmek, kaba sözler söylemek, isim takmak, sözlü olarak tehdit etmek vs.

Sosyal şiddet: Oyunlara almamak, dışlamak, yalnızlığa itmek, görmezden gelmek, öğrenci hakkında dedikodu ve söylenti çıkarmak, iftira atmak, haksız şikayetlerde bulunmak, öğrenciyle konuşmamak ve diğer öğrencilerin de konuşmasını engellemek vs.

akran-zorbaligi-1Bir çocuğun kendinden daha güçsüz bir çocuğa şiddet uygulamasının sebepleri nelerdir?

Öncelikle zorbalık uygulayan çocukta; bebeklikten çocukluğa uzanan süreçte anne baba sevgisi ve ilgisi, onaylanma, değerli bulunma gibi duyguları doyurulmadığı için özgüven eksikliği oluşmuştur. Ayrıca yetersiz imkânlarla zorlanan kalabalık bir ailede doğmuş ise; bunun getirdiği iletişim bozukluklarının yol açtığı düşük benlik algısı söz konusudur. Bunun yanı sıra gördüğü veya maruz kaldığı fiziksel ve duygusal şiddetin yol açtığı  duygusal birikimler psikolojik hasara neden olmuştur. Ailesi ve yakın çevresinde gördüğü zorba davranışlar da kendini ifade biçimi olarak modellemeye yol açabilir. Bu olumsuz duygu durumunun dışa vurumu da çoğunlukla arkadaşları ve yaşıtlarıyla bulunduğu sosyal ortamlara uzanan zorbalık şeklinde gelişebilir. Ya kendinden küçük ya da güçsüz gördüklerine yönelir veya bir nedenle özendiği çocuklara her fırsatta zorbalık yapabilir. Bu durum, bir çeşit deşarj ya da kendini ifade etme biçimine dönüşür.

Akran zorbalığına maruz kalan çocuklarda ne gibi problemler ortaya çıkabilir?

Akran zorbalığı eğer engellenmezse, zorbalığa maruz kalan çocuğun hayatında ömür boyu kalıcı psikolojik yaralara yol açabilir. Ayrıca çocukta düşük benlik algısı, kendine güvenememe, gelişim gerilemesi veya bozukluğu, depresyon, kaygı bozuklukları, akademik başarısızlık, madde bağımlılığı, evden veya okuldan kaçma, arkadaş ortamlarına girmede tutukluk gibi durumlar oluşabilir.

akran-zorbaligi-2Aileler bu konuyla ilgili neler yapabilirler?

Bu durumu gözleyen anne babalar, zorlayarak okula göndermek yerine bu davranışın altında yatan duyguyu ortaya çıkarmak üzere çocuklarına anlayışla yaklaşmalıdır. Sorgulamak yerine çocuktan gününü anlatmasını istemeli, nelerden hoşlandığını ve nelerden hoşlanmadığını öğrenmeli, en güveneceği kişilerin anne ve babası olduğunu anlamasını sağlamalıdırlar. Daha sonra çocuklarına, zorbalığı yapan çocuğa aynı zorbalığı göstermesini önermek yerine, bu durumla nasıl başa çıkmayı düşündüğünü sorabilirler. Ardından da zorbalığı yapan çocukla ortak sosyal aktiviteler aracılığıyla daha iyi tanışmalarını sağlayabilirler. Öte yandan çocuklarının arkadaş çevresini genişletmesine ve birlikte hareket edebileceği bir grup arkadaş edinmesine önayak olabilirler.

Okulda ise, öğretmeni ve rehberlik servisiyle işbirliği yapabilirler; çocuklarının zorbalık problemine çözüm odaklı olarak nasıl yaklaşabileceğini belirleyebilir ve destek olmalarını isteyebilirler.

Feminist dayanışma ile geçen 25 yıl kitaplaştı

1

Mor Çatı’nın 25’inci kuruluş yıl dönümü vesilesiyle hazırlanan Feminist Dayanışma ile 25 Yıl kitabının tanıtımı İstanbul’da gerçekleşti. Kitap Mor Çatı’nın ve erkek şiddetiyle mücadelenin yakın tarihine çizgiler eşliğinde göz atma fırsatı verirken, kitapta Mor Çatı’ya emek veren kadınların tanıklıkları ve yine bu sürece ışık tutan belgeler, gazete kupürleri, afişler de yer alıyor.

Türkiye’de feministlerin kadına karşı şiddetle mücadele için oluşturdukları ilk kurum olan Mor Çatı 25’inci kuruluş yıl dönümü vesilesiyle hazırlamaya başladığı Feminist Dayanışma ile 25 Yıl kitabını Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği’nin desteğiyle yayınlandı. Mor Çatı kitabın yayınlanmasını, yolu Mor Çatı’yla kesişen çok sayıda Mor Çatı dostunun katılımıyla Limonlu Bahçe’de verdiği bir kokteyl ile kutladı.

1480579360_img_0665

Kokteyl, açılış konuşmasının ardından kitabı yayına hazırlayanlardan Ülfet Taylı’nın kitabın hazırlık sürecine ve Mor Çatı’da kurulan dayanışma ilişkilerinin önemine değinen konuşmasıyla devam etti.

Taylı konuşmasını, olağanüstü hal koşullarının yıllardır kadına karşı şiddetle mücadele eden kadın örgütlerinin kapatılmasına kadar giden olumsuz etkilerine ve buna karşı dayanışmanın önemine yaptığı vurguyla bitirdi: “Kitabın baskıya girmek üzere olduğu günlerde olağanüstü hal koşullarının yeni uygulamaları ile yüz yüze kaldık. 20 yıldır yapılan kurultaylarda bir araya geldiğimiz, bazı kurultayları birlikte düzenlediğimiz kadın dernekleri kapatıldı. Olağanüstü hal koşulları hepimize verilmiş bir gözdağı. Temkinli olmaya zorlanıyoruz. Bin bir mücadele ile elde ettiğimiz kimi hakların da tehdit edildiği duygusu içindeyiz. Bu koşullarda bu kitap birlikte yaptıklarımıza, dayanışmamıza işaret etmenin de bir yolu. Sözlerimizden vazgeçmediğimizi göstermenin, şiddetin karşısında barış talebimizi yinelemenin, olağanüstü koşulların getirdiği güçlüklerle baş edebilmenin, feminist sözümüzü çoğaltarak inatla söylemenin, dayanışmamızı güçlendirme çağrısı yapmanın bir yolu.”

feminist dayanışma ile 25 yıl

Feminist Dayanışma ile 25 Yıl kitabı Mor Çatı’nın ve erkek şiddetiyle mücadelenin yakın tarihine Ayşen Baloğlu, Eda Oral Nuhoğlu, Gülay Batur, İpek Özsüslü, İrem Öker, Özlem Çelik, Rana Mermertaş, Semra Can ve Sibel Bozkurt’un çizgileriyle göz atma fırsatı veriyor. Kitapta ayrıca Mor Çatı’ya emek veren kadınların tanıklıkları ve yine bu sürece ışık tutan belgeler, gazete kupürleri, afişler de yer alıyor.

feminist dayanışma ile 25 yıl

Kitabı yayına hazırlayan Berna Ekal ve Ülfet Taylı Türkiye Feminist Hareket tarihinde önemli bir durak olan Mor Çatı’nın kuruluşunu ve yıllar içinde kurulan dayanışmayı, yol ayrılıklarını ve her şeye rağmen devam eden çok yönlü mücadele tarihini anlatmanın zorluğunu kitabın önsözünde şöyle ifade ediyorlar:

Bu kitabı Mor Çatı’nın 25. kuruluş yıl dönümü nedeniyle hazırlamaya koyulduk. İlk baştaki hedefimiz Mor Çatı’nın ortak hafızasının zamana dayanabilmesi için ufak bir derleme yapmaktı. Bu nedenle öncelikle Mor Çatı’nın kuruluşunu ve bugünlere nasıl geldiğini anlatalım diye düşündük. Ancak yazmaya başlayınca ne kadar çabalasak da bunun tekil bir anlatı olacağından ve tekilliğin hiçbir zaman Mor Çatı’nın kendi bilgi ve deneyimini yansıtmayacağından korkmaya başladık. Dolayısıyla en iyisinin hepimizden bir parçanın bu kitapta bulunması olacağına karar verdik ve bu zamana kadar Mor Çatı’da çalışmış ya da gönüllülük yapmış kadınlardan bizlerle tanıklıklarını paylaşmalarını istedik. Birçoğu çağrımıza olumlu yanıt verdi ve deneyimlerini bizimle paylaştı.”

feminist-dayanisma-ile-25-yil-1Kitapta neler var?

Birinci Bölüm: Kadına Karşı Şiddetle Mücadele ve Mor Çatı (Çizgiler: Özlem Çelik)
İkinci Bölüm: Bir Kampanyanın Öyküsü (Çizgiler: İrem Öker)
Üçüncü Bölüm: Erkek Şiddetine Karşı Mücadele ve Yeni Yasal Düzenlemeler (Çizgiler: Rana Mermertaş)
Dördüncü Bölüm: Sığınak Deneyimleri (Çizgiler: Ayşen Baloğlu)
Beşinci Bölüm: Mor Çatı’dan Destek Almak (Çizgiler: Gülay Batur)
Altıncı Bölüm: Mor Çatı Gönüllüsü Olmak (Çizgiler: İpek Özsüslü)
Yedinci Bölüm: Mor Çatı’da İşleyiş (Çizgiler: Eda Oral Nuhoğlu)
Sekizinci Bölüm: Birlikte Heyecan Duymak, Birlikte Güçlenmek (Çizgiler: Sibel Bozkurt)
Son Söz Yerine (Çizgiler: Semra Can)

Mor Çatı tam 25 yıldır kadınların yanında

1990 yılında, aile içi şiddete maruz kalan kadınlarla bire bir dayanışma gösterebilmek ve sığınak açmak amacıyla, 1987 yılında gerçekleşen Dayağa Karşı Kampanya’nın örgütlenmesinde yer alan bir grup feminist tarafından kuruldu. Mor Çatı, 1995 yılında ise Türkiye’nin ilk bağımsız sığınağını açtı.

1480584567_feminist_dayanisma_25-yil26

Kurulduğu ilk günden bu yana, şiddetin sorumlusunun, fail olduğunu unutmadan, şiddete maruz kalan kadın ve çocukları yargılamadan dinledi ve ihtiyaç duydukları desteği, kendi imkânları ölçüsünde verdi. Bugüne kadar 36 binden fazla kadın ve çocuğa dayanışma merkezinde sosyal, hukuki ve psikolojik destek verdi. 430 kadına ve 493 çocuğa ise sığınak desteği verdi. Bu destekler sayesinde, birçok kadın yaşadığı şiddetin, şiddete maruz kalmasının kendi suçu olmadığının ve şiddetsiz bir hayatı kurabilecek güçte olduğunun farkına vardı.

Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ) imza kampanyası

15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan darbe girişimi sonrası, hükümet tarafından, geçmişte kol kola yürünen ama sonrasında “kandırıldık” söylemi ile kendilerini aklayarak suçu yükledikleri FETÖ ile başlayan, sonrasında PYD ve DHKP-C ile bağlantılı olduğu ileri sürülerek yapılan büyük temizlik harekatı, ülkemizde muhalif söylemlerde bulunan veya aktivistlik yapan her insanı hedef almaya başlamıştır. 

Asker ve polis ile başlayan büyük temizlik operasyonu, ülkedeki tüm muhalif eğitimcilerin, akademisyenlerin, solcuların tutuklanmasına, işten uzaklaştırılmasına ve taciz edilmesine neden olmaktadır.

Darbe girişiminin kendisi kadar, sonrasında ilan edilen OHAL süreci ile birlikte ortaya çıkan baskılar ve tutuklamalar da, bir o kadar vahimdir.

Bu süreçte ülkemizdeki bu baskılara yurt dışından da dayanışma sesleri yükseliyor. Özellikle İMC TV, Hayatın Sesi TV, Özgür Radyo gibi televizyon ve radyo kanallarının kapatılması ile başlanarak, ülkenin en çok satan ve köklü gazetelerinden Cumhuriyet Gazetesi’ne dek uzanan baskı zinciri; Uluslararası kamuoyunda, özellikle basın özgürlüğü aktivistlerinin tepkisini çekiyor. Yurt dışında çeşitli sivil toplum kuruluşları ve sendikalar aracılığı ile Türkiye’deki basın özgürlüğüne yönelik yapılan baskılara karşı protestolar düzenlendi.

Geçtiğimiz ay başında ise Uluslararası ve Avrupa Gazeteciler Federasyonu (IFJ – EFJ), ülkemizde medyaya karşı yapılan baskı ve şiddeti kınayarak, tutuklu gazetecilerin serbest bırakılması amacıyla bir imza kampanyası başlattı.

Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ – EFJ)’nun imza kampanyası çağrı metni:

“Darbe girişiminden sonra yüzlerce gazeteci tutuklandı, işten atıldı ve taciz edildi- gazetecileri serbest bırakın. 15 Temmuz darbe girişiminde 250 kişi hayatını kaybetti ve ayni zamanda bu darbe girişimi Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) gibi temel bir demokratik yapıyı kendisine hedef olarak seçti. Uluslararası ve Avrupa Gazeteciler Federasyonu (IFJ-EFJ) hem darbeyi hem de sivil topluma, gazetecilere ve medya şirketlerine karşı uygulanan şiddetti koşulsuz bir şekilde kınıyor.

Başarısız darbe girişiminden sonra ohal ilan edip darbeyle bağlantısı olduğunu düşündükleri kişilere yönelik ölçüsüz baskı ve şiddet uygulamaya devam ediyorlar.
Türk Hükûmeti, simdi eleştirileri susturmak için karşı görüşteki gazetecileri tutukluyor, radyo ve televizyon kanallarını kapatıyor ve interneti sansürlüyor. Temmuzdan beri 90 gazeteci hapsedildi ve 130’dan fazla medya kurumu yasaklandı. 2500 gazeteci işini kaybetti ve onlarca medya işçisine tutuklama emri çıkartıldı. Saklanan veya kaçan gazetecilerin ailelerine baskı uygulayarak onları tutukluyorlar.

Dünyanın her yerinde basın işçileri, gazeteciler ve özgür basın için çalışan aktivistler birleşerek, Türkiye’de ki tutuklu gazetecilerin serbest bırakılmaları için protestolar düzenlediler. 
Özgür basın demokrasinin temelidir. Hak arıyoruz. Türkiye’deki gazeteciler serbest bırakmalı. Gazetecilik suç değildir.

İmza kampanyası için linke tıklayabilirsiniz.

Gazetecilik Suç Değildir.”

Gaia Dergi olarak biz de ülkemizde FETÖ temizliği bahanesi ile işinden olan, tacize uğrayan, baskı gören ve tutuklanan gazetecilerin yanındayız ve herkesi ses çıkarmaya davet ediyoruz.

Yılgınlık yok, direniş var: Özgür basın susturulamaz!

İstanbul’da yaşanan doğa katliamıyla yüzleşmeye hazır mısınız? : Google Timelapse

1

Google geçtiğimiz günlerde Earth motoruyla yeni bir özelliği de kullanıma açtı. Timelapse uygulamasıyla kullanıcı, dünyanın herhangi bir yerinde gerçekleşen değişimi izleyebiliyor. 1984 yılından itibaren meydana gelen değişimi görmemizi sağlayan uygulamayla yapılan videoların arasına İstanbul da eklendi. 

Özellikle geçtiğimiz 15 yıla bakınca, yaşam alanlarımızın nasıl elimizden alındığını daha doğru bir ifadeyle “nasıl katledildiğini” görebiliyoruz. Bütün itirazlara rağmen yapılmaya çalışılan HES ve havaalanı projeleri, köprüler; yerine betonlar dikmek istedikleri parklar. Hepsini net bir şekilde görebildiğimiz uygulamayla aklımızda tek bir soru beliriyor: “Nereye kadar?” zira bu yıkımın sorumluları yeryüzünde kalan tek ağaç da kesilinceye dek duracak gibi görünmüyorlar.

2008 yılında, zamanın başbakanı Erdoğan “çevrecinin daniskası” olduğunu söylemişti. Birkaç yıl sonra Gezi Parkı’nın yıkımına karşı çıkmak için yapılan eylemlerde ise vatandaşlara saldırılmış, bu saldırılar sonucu hayatını kaybeden ve yaralanan vatandaşlar olmuştu. Devam eden süreçte de daha da yıkıcı projelerle karşımıza çıkıp doğa tahribatına devam etmişlerdi. Videoda en dikkat çekici değişim, gururla duyurulan 3. köprünün doğaya verdiği zarar.

Bugün 2016 yılının sonunda görüyoruz ki, çok yakın bir zamanda kurtarmak için mücadele vereceğimiz bir doğal alan kalmayacak, betonların arasında nefes almaya çalışacağız.

Kaynak: Diken, Web Tekno

Füruğ Ferruhzad’ın yönettiği bir kısa film: Khaneh Siah Ast (Kara ev)

“Yeniden merhaba diyeceğim güneşe
Gövdemde akan nehirlere
Bulutlar gibi uzayıp giden düşünceme
Benimle birlikte kuru mevsimlerden gecen
Bahçemdeki ağaçların hüzünlü büyümesine
Gecenin kokusunu hediye eden kargalara
Yaşlılık biçimim olan ve aynada yaşayan anneme
Tekrarlanan şehvetimle döllenen yeryüzüne
Yeniden merhaba diyeceğim.”
Furuğ Ferruhzad

Fars edebiyatının yirminci yüzyılında belki de en güçlü “kadın” şairlerden biri Furuğ Ferruhzad. Onu farklı ve belki de çekici kılan şey, hayata karşı karamsar bir tavır takınması. Genel olarak yalnızlığı ele alan şair, bunun yanısıra İran’daki baskıcı tavırdan, İran’ın düşünce ve rejiminden etkilenen kadınları, mısra ve satırlarına ilmek ilmek işledi. Onların gözünden bakmaya çalıştı. Fakat, kadın sorunlarını bu denli işlemesi nedeniyle, şiirleri ve fikirleri, şiddetli tartışmalara neden oldu. İran toplumunun kadınlara karşı ayrımcılığını eleştirdi, kadınların daha iyi haklar elde etmesini savundu ve bu nedenle birçok tepki aldı. Şah, tüm despotluğu ile karşı çıktı. Bazı şiirleri de erotik bulunduğu için dönemin ileri gelenlerinden tepki gördü.

16 yaşında Perviz Şapur ile evlendi. Fakat evliliğin ilerleyen zamanlarında, evlilik ve şiir arasında bir seçim yapmak zorunda kaldı ve şiiri seçti. Fakat bu seçim, onun trafik kazası geçireceği 32 yaşına kadar, aşkla bağlı olduğu oğlunu görmesine engel oldu. Şiire olan bağlılığını şu sözlerinden anlayabiliriz:

”Şiir benim Tanrımdır, işte ben şiiri bu denli seviyorum… Gecem, gündüzüm, bunu düşünmekle geçiyor, kimsenin söylemediği yeni bir şiir, güzel bir şiir söyleyeyim diye… Kendimle baş başa olmadığım ve şiiri düşünmediğim günüm, anlamsız ve hiç sayılır… Belki şiir görünüşte beni mutlu kılamaz, ancak ben mutluluğu kendim için başka türlü yorumluyorum… Mutluluk benim için güzel elbise, iyi yaşam ve iyi yemek değil. Ben, ruhum memnun olduğu zaman mutluluk duyuyorum ve şiir benim ruhumu memnun ediyor. Şayet insanların elde etmek için çırpındıkları bu güzellikleri bana verseler ve karşılığında şiir söyleme yeteneğini benden alsalar intihar ederim. Siz benden vazgeçin, siz bırakın, ben sizce mutsuz ve aylak olayım, ancak ben hiçbir zaman yaşamımdan yakınmayacağım.”

1962 yılında, bir kısa filmin yönetmenliğini üstlendi. Film için, Tebriz’de cüzzamlıları ziyaret etti ve ardından, Khaneh Siah Ast (Kara ev) isimli kısa film çekildi. Bundan önce de yine aynı yıl, İtalya’da yönettiği bir belgeseli ödül almıştı.

Kara Ev isimli film, 1963’te Almanya’da Oberhausen Film Festivali’nde en iyi film ödülünü almıştır. Ferruhzad, bu film esnasında ziyaret ettiği cüzzamlı çocuklardan birini de evlatlık edinmiştir.

Kaynak: Yazın Verlag, Ankara BarosuEski Taş, Film Loverss, Derya Önder