Göbeklitepe, Şanlıurfa’nın 22 km kuzeydoğusundaki Örencik Köyü içinde yer alan, dünyanın, bilinen en eski kült yapılar topluluğudur. Göbeklitepe’de, 20 adet T biçiminde dikilitaş yuvarlak planda dizilmiş, araları taş duvarla örülmüştür. Bu yapının merkezinde, daha yüksek boyda iki dikilitaş, karşılıklı olarak yerleştirilmiştir.
Bu dikilitaşların çoğunun üzerinde, insan, el ve kol, çeşitli hayvan ve soyut semboller, kabartma ya da oyularak betimlenen motifler bulunmaktadır. Boğa, yaban domuzu, tilki, yılan, yaban ördekleri ve akbaba en sık rastlanan hayvan motifleridir. Bölgeyle ilgili yapılan çalışmalarda, bölgenin, çanak çömleksiz neolitik çağın, A evresine yani bundan yaklaşık 11 bin 600 yıl öncesine ait olduğu öne sürülmektedir. Yapılan incelemelerde ise bölgenin, belirli bir dönem, inanç merkezi olarak kullanılıp terk edildiği, terk edildikten sonra ise üstünün toprakla örtülmüş olduğu anlaşılmaktadır. Keşfedilme hikâyesi de Göbeklitepe’nin kendisi kadar ilginç…
Tarihi yeniden yazdıran çoban
1963yılında bölgede çalışma yapan Chicago Üniversitesiekibi, bölgede, kayda değer bir şey bulamayıp geri dönüyor. 1983 yılında ise bölgede çobanlık yapan birisi, koyunlarını otlatırken gördüğü taşları müzeye götürüyor ve bölgede çalışmalar 1995 yılına kadar yapılmıyor.1995 yılında Alman Arkeoloji Enstütüsü’nün desteği ve arkeolog Klaus Schmidt’in çalışmalarıyla gün yüzüne çıkarılıyor. Dünyanın ilk tapınağı Yapılan araştırmalarda, yaklaşık tarihi, 11 bin 600 ile 12 bin yılları arası, olarak belirlenmiş ve Mısır Pramitleri’nden 7 bin 500 yıl, Stonehenge’den de 7 bin yıl daha eski olduğu tahmin edilmektedir.
İlk tarım
Der Spiegelyazarı David Rohl, bir makalesinde, göçebe hayatın ilk kez burada bırakılıp tarımın yapılmaya başlandığını aktarmaktadır.
Bira için tarım
Kazılarda, 160 litrelik kapasiteye sahip kireç taşına oyulmuş, altı adet bira varili bulunmuş. Klaus Schmidtbulgular ışığında, insanoğlunun ekmek için değil, bira uğruna tarıma başlanıldığını, bunun da ilk kez Urfa’da gerçekleştiğini aktarmaktadır.
Mezar geleneği ve göğe ruhun yükselmesi
Kazı ekibinde çalışanCihat Kürkçüoğlu,bir röportajında; “Bugüne kadar yapılan kazılarda elde edilen sonuçlara göre; ölü gömme geleneğinin Göbeklitepe’de olmadığını görüyoruz. Taşların üstündeki hayvan figürlerinden anladığımız kadarıyla, ölüleri açık havada bırakılıp yırtıcı kuşların yeyip ölülerin ruhlarının da göğe yükseldiği inancı olduğunu anlıyoruz.” demiştir.
Kazı başkanı Klaus Schmidt’in 2014 yılında ölmesinden sonra, kazı çalışmalarıyla ilgili şaibeler artmaya başlamıştır. Kazıların cemaat aracılığıyla sabote edildiği, Klaus Schmidt’in eşi tarafından bizzat medyaya yansıdı. Bunlara rağmen kazılar halen devam etmekte ve 20 tapınaktan sadece 4 tanesi gün yüzüne çıkarılabilmiş durumdadır.
Kendisini toplu konutlar ve kalabalık şehirler için daha iyi yaşam koşullarını sağlamaya adayan modern mimar Le Corbusier‘in ölümünden bu yana 50 yıl geçti. Aynı zamanda şehir plancısı, ressam, heykeltıraş, yazar ve modern mobilya tasarımcısı olan Corbusier’in 78 yıllık kariyerini anmak için; Villa Savoye’dan Arjantin’deki işlerine kadar birçok yapısını ve mimarlık anlayışını anlatan çeşitli film, belgesel ve animasyonlardan bir derleme yapılmış. Bu derlemede yer alan videolar, Corbusier’i derinlemesine anlamamıza yardımcı olacaktır.
Das Jahrhundert des Le Corbusier (The Century of Le Corbusier)
Konut yapılarına dair bir takım eleştiriler bulunmakta ve pürist netliği övülmektedir. Le Corbusier beton üstâdıydı ve 20. yüzyılın en önemli mimarlarından biriydi. Corbusier’in röportajlarına ve kişisel yazılarına dayanan bu belgesel; dünya savaşı, ideoloji ve totalitarizm yüzyılında dönemin yaşantısına da genel bakış niteliğindedir.
The Villa Savoye: A Manifesto for Modernity (Modernizm Manifestosu)
Fransa’daki tarihi anıtların baş mimarı Pierre-Antoine Gatier‘in, ünlü Le Corbusier evinin koruma planı ve yönetimi üzerine gerçekleştirdiği tartışmadan oluşmaktadır.
La Máquina de Habitar -The Machine for Living (Yaşamak için makine)
Belgesel, Corbusier’in, Arjantin’in La Plata şehrinde inşa ettiği, Casa Curutchet‘e dair tutkusuna ve umutlarına odaklanmaktadır.
Le Corbusier – Documentary (Belgesel)
Bu belgesel 2 bölümden oluşuyor. İlk bölümde, Le Corbusier’in hayatı tarihsel bağlamda inceleniyor. İkinci bölümde ise Marsilya’daki Unite d’Habitation‘ından Hindistan’daki Chandigarh‘a kadar Le Corbusier’in bütün mimarlık işleri ve hayatı ile ilgili bilgi verilmektedir.
Le Corbusier şiirini ve Paris’teki apartmanını tartışıyor
Bu kısa belgesel, Le Corbusier’in ruhuna ve düşünce tarzına ışık tutarak, bol yeşil alana ve etkili ulaşım için geniş caddelere sahip Ville Radieuse‘un ardında yatan vizyonu, bizlere sunmaktadır. Bu film, aynı zamanda Marsilya’da bulunan “Her ailenin mahremiyeti, manzarası, güneş ışığı ve gölgesi olacak.” sloganına sahip Unite d’Habitaton‘ın da tartışması niteliğindedir.
Le Corbusier 2.0
Alix Bossard‘ın hazırladığı bu animasyon film boyunca, Modulor, Villa Savoye ve Cités Radieuses gibi Le Corbusier’in en ünlü yapıları tanıtılmaktadır.
Villa Savoye – The Five Points of a New Architecture (Yeni mimarlığın 5 koşulu)
Ombu Mimarlık‘tan, Andrea Stinga ve Federico Gonzalez‘in ürettiği video ile Le Corbusier’in “Yeni mimarlığın 5 ilkesi” ve bunları Villa Savoye’da nasıl uyguladığı anlatılmıştır.
Doğası gereği insan her şeyde bir mantık arama eğilimindedir. Ama çam ormanı içinde bir grup dizili akçaağaç çiçeklenince buna mantıklı bir açıklama getirmek zorlaşıyor. Kuzeydoğudaki Alman kasabası Zernikov’un dışında, 4,300 metrekarelik alanı kaplayan bir dizi ağaçlandırma gamalı haça benzetmek amacıyla dikkatle düzenlenmiştir.
Sonbaharda ve ilkbaharda her yıl birkaç hafta boyunca, çam ormanının derin yeşiliyle karşılaştırıldığında, akçaağaç yapraklarının rengi değişmektedir. Etkinin kısa süresi, imajın sadece havadan görülebileceği ve bölgedeki özel uçakların göreceli kıtlığıyla birleşince, Nazi Partisi‘nin düşmesinden sonra gamalı haç şeklinin fark edilmediği anlaşıldı. Peşi sıra gelen komünist dönemde, Sovyet makamları bu durumun varlığından haberdardı, ancak ortadan kaldırmak için herhangi bir çaba sarf edilmedi. Bununla birlikte, 1992’de yeniden birleşmiş Alman hükûmeti, devlete ait arazilerin hepsine hava incelemeleri düzenledi. Fotoğraflar ormancılık öğrencileri tarafından incelenmiş ve bu tasarım dikkatlerini çekmişti.
Yerel ormancılardan Klaus Göricke ağaçların yaşını hesaplamak için ölçümler yaptı ve 1930’ların sonlarına doğru yani Hitler’in iktidara gelmeye başlamasıyla eş zamanlı olarak ekildiğini tespit etti. Bu her sonbaharda ormanda çiçek açmış olan gamalı haç işaretinin ilkbahar ve yaz aylarında ortadan kaybolduğu ve keşfedilmediği anlamına geliyor.
1970’lerin sonunda, Amerikan birlikleri Hessen’deki bir ormanda gamalı haç tarzında dikilen “1933” sayılarıyla birlikte bir gamalı haç keşfettiler. Ağaçları kimin yerleştirdiği bilinmiyor.
Hemen harekete geçildi. 1995’te, ormancılar motorlu testere ile 40 ağaç keserek ağaçlık alanı temizlediler. Üstlerine sembolün artık tanınmadığını ve Kutzerower Heath’ı saran bu telaşın hızla bastırıldığını bildirdiler.
Fakat ormancılar yanılmıştı. Beş yıl boyunca bu hata fark edilmedi, ancak haber ajansı Reuters, 2000 yılında Zernikov yakınlarındaki ormanda parlak sarı ve açıkça görünür gamalı haç fotoğrafları yayınladı – kenarları biraz yıpranmış olsa bile. Ve medya tepkisi bir kez daha yükseldi. Chicago Tribune bile, gamalı haç ormanının zaten ırkçı şiddet nedeniyle kötü şöhretlenen bir bölge için yararlı olmadığını belirtti.
Aslında yetkililer, yerin neo-Naziler için bir hac sembolü haline gelebileceğinden endişe duymaya başladı. Bu, doğu eyaletindeki Brandenburg Tarım Bakanlığı’na sert önlemler planlamasına yol açtı. Bakanlık sözcüsü Jens-Uwe Schade, 2000’de Reuters’e verdiği demeçte, bölgedeki tüm ağaçları kesmek istediğini söyledi. Ancak, mülkiyet yönetiminden sorumlu federal büro olan BVVG, mülkiyetin bir kısmının anlaşmazlığa düştüğü ve sadece devlet ormancılık yetkililerine ağaçların 25’ini kesmesi için yeşil ışık yakmasıyla beraber planı engelledi. Bu plan 4 Aralık 2000 sabahı yapıldı.
Ormancılık işçileri, hangi ağaçların kesileceğini seçmek ve gamalı haçın artık görünür olmadığından emin olmak konusunda çok dikkatli olmalıydı. Ayrıca artık havadan görünmesinler diye yerden birkaç cm yukarıdaki kökleri de kesmek zorunda kaldılar. Yine de, yukarıda tasvir edilen Uckermark bölgesindeki ünlü gamalı haç, sonunda 2000’de kesildi. Bölgenin imajının zarar görmesinden endişe eden Brandenburg devlet yetkilileri ve bölgenin Nazi destekçileri için bir hac sembolü haline gelme olasılığı sebebiyle 100 akçağaçtan 43’ünü ortadan kaldırarak tasarımı yok etmeye çalıştı Bununla birlikte, bu rakam geri kalan 57 ağaç ve yeniden ağaçlandırılmış bazı ağaçlarla ayırt edilebilir halde kaldı ve 2000 yılında Alman gazeteleri, gamalı haçın ününü gösteren başka hava fotoğrafları yayınladı.
Bu zaman zarfında, ağaçların bulunduğu toprağın yaklaşık yarısının mülkiyeti özel kişilere satıldı, ancak 1 Aralık 2000’de hükümet tarafından işletilen alanda 25 ağaç daha kesilmesine izin verildi ve gamalı haç imgesi büyük ölçüde karanlığa gömüldü.
Yeni nesil Türkçe rock grupları çok kaliteli işler çıkarmaya devam ediyor. Bu akımın önde gelen iki grubu Yok Öyle Kararlı Şeyler ve Adamlar yeni albümlerini aynı dönem içinde piyasaya sürdüler.
Türkçe rock özellikle son iki yılda yeni nesil grupların ortaya çıkışına şahitlik ediyor. Karikatürlere de konu olacak şekilde sıradışı grup isimleriyle dikkat çeken bu gruplar, özellikle sosyal medya ve Youtube kanalıyla ve de konserleriyle albümleri öncesi belli bir kitle edinmiş gruplar oluyor.
Sofar İstanbul performanslarında da boy göstererek daha geniş kitlelere ulaşan bu gruplar; müzikal kalitenin yanı sıra sözselliğin de kaliteli olmasına dikkat eden, bir hikaye anlatma gaye ve derdi olan gruplar.
İşte bu gruplardan ikisi; Yok Öyle Kararlı Şeyler ve Adamlar.
İki grup da yeni albümlerini geçtiğimiz günlerde çıkardılar. 2016’nin sonuna yaklaştığımız günlerde müzik dünyasına birer sürpriz yapan gruplar, giderayak yılın en iyi albümlerinden ikisine imza atmış oldular.
-Yok Öyle Kararlı Şeyler-
Müziğin ve sözlerin naif uyumu
2011 yılında kurulan Yok Öyle Kararlı Şeyler, kendi isimlerini taşıyan ilk stüdyo albümleri ile yeni nesil Türkçe Rock akımının en önemli temsilcilerinden biri haline gelmişti. Yok Öyle Kararlı Şeyler; Erdem Topsakal (vokal/gitar), Boğaç Soydemir (davul), Ayhan Akbaş (elektrik gitar), Çağrı Özer (klavye/geri vokal) ve Ramazan Kırdım’dan (bas) oluşuyor.
Grubun ikinci albümünün ismi ise “Beklenen”. 2015’te Avrupa’nın en büyük müzik festivallerinden biri olan Sziget‘de de boy gösteren grup, ilk albümündeki müzikal ve sözel kaliteyi ikinci albümde bir tık ilerletmiş görünüyor. Alternatif rock sounduna yakın albümün fark yaratacak öğelerinden biri ise müziğin ve sözün uyumu. Sözler kesinlikle müziğin üstünü doldurmak için çalakalem yazılmış sözler değil, kendi içinde hikayesi olan sözler ve samimiyetini hissettiriyor. Grup aynı zamanda “Şarkı Sergisi” konseptiyle albümlerini şarkı illüstrasyonlarından oluşan bir sergi ile tanıtıyor.
-Adamlar-
İçe içe üfleyen vokallerle samimiyetini geçiriyor
“Koca Yaşlı Şişko Dünya”. Son yıllarda en Türkçe rock’ta belki de en çok dillere dolanan şarkılardan biri bu şarkı oldu. Şarkının sahibi Adamlar özellikle bu şarkının da rüzgarıyla tanındı, sevildi. Grup ilk albümü “Eski Dostum Tankla Gelmiş”den sonraki ikinci albümünde de yine birçok şarkı sözünü ezberleterek söyletecek etkiye sahip bir albüm yapmış. Hüzünden efkara, umuttan isyana ve kaçıklığa giden sözlerle albüm her anında dikkati ve odaklanılmayı hakediyor.
Grubun ikinci albümünün ismi “Rüyalarda Buruşmuşuz”. Albüm baştan sona tutarlı bir sound içinde akıp gidiyor. İlk albüme göre biraz daha sade diyebileceğimiz albümün öne çıkan öğelerinden biri vokal Tolga Akdoğan‘ın performansı. Farklı ses tonu ve içe üfleyen okuyuş şekliyle albüme duygusunu, ambiyansı ve havasını en çok bu vokal tarzı veriyor. Yer yer albümde diğer bir başarılı Türkçe rock grubu Çamur’u dinliyor gibi de hissediyoruz.
Yine Yok Öyle Kararlı Şeyler’de olduğu gibi Adamlar’ın albümü de samimiyetini dinleyiciye fazlasıyla geçiriyor, hissettiriyor. Albümde özellikle “Acının İlacı”, “Ah Benim Hayatım” ve “Ee Tabii” şarkılarının daha öne çıkabileceğini öngörüyorum. Albümde “Yakan mı yanan mı? Kimlerdensin?” gibi dokunduran şarkı sözleri de özellikle dikkati çekiyor.
Evimize ya da işimize giderken, bir kafede otururken ya da hızla akan bu şehirde sadece nefes almak için durduğumuz o anda karşılaştığımız bazen merak ettiği, bazen aç olduğu, bazen de sadece sevilmek istediği için bize yaklaşan; şehrimizi, sokağımızı ve hatta evimizi paylaştığımız kedilerin bu şehri nasıl gördüğünü hiç merak ettiniz mi?
15. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivalinde izleyenlerle buluşan “Kedi” belgeselinin yönetmeniCeyda Torun, oyuncularıysa hepimizin çok yakından tanıdığı minik dostlarımız: Kediler. Bu belgesel, İstanbul’un her köşesinde karşımıza çıkıp türlü türlü yollarla bizleri kendilerine hayran bırakan kedilerimizin hayatını konu alıyor ve eşsiz çekim teknikleriyle bizlere İstanbul’da kedi olmanın ne demek olduğunu gösteriyor.
Ceyda Torun, bir röportajında eşi Charlie Wuppermann ile birlikte kurduğu yapım şirketi (Termite Films) için bir belgesel film çekmeyi düşündüklerini veİstanbul’un kedilerini Afrika’nın aslanları gibi çekip çekemeyeceklerini merak ettiklerini söylüyor. 2014 Nisan ve Mayıs aylarında haftada altı gün, günde 16 saatlik bir çalışma programıyla elde edilen yüz seksen saatlik çekimin montajlanmasıyla, içimizi ısıtan bu belgesel doğuyor. “Çok yoğun hayatlar yaşıyoruz. Fakat sokakta gördüğümüz bir kedi sayesinde, kendimize ayırmadığımız bir dakikayı, kediyi severken kendimize ayırabiliyoruz. Aslında sokak kedileri, İstanbul’da yaşayan insanların, yoğun hayatlarından bir dakika dahi olsa sıyrılmalarını sağlıyor,” diyor Torun.
Kedi insan ilişkisi çok eskilere dayanıyor
“Kedi” için İstanbul ve kedi temalı araştırmalar yapan ekip, İstanbul Üniversitesi’nde Zoolog olan Prof. Dr. Vedat Önar’la görüştüğünde, İstanbul’un asıl fatihi ve sahibinin kediler olduğuna işaret eden ilginç bilgiler elde etmiş. Marmaray kazısı sırasında çıkarılan bütün hayvan kemiklerini toplayarak kendisine küçük bir müze yaratan Vedat Önar, Torun ve ekibine 3500 yıllık bir kedi iskeleti göstermiş. Bu kedinin iskeletinde gördükleri bir kırığın, yalnızca insan yardımıyla onarılabilecek bir kırık olduğunu söylüyor ve ekliyor Torun: “İstanbul’da üç bin beş yüz sene öncesine uzanan insan – kedi ilişkisinin olması, bizi çok heyecanlandırdı. Anladık ki İstanbul’da kedilerle insanların arasındaki ilişki yeni değil, hatta çok ama çok eskilere dayanıyor.”
İstanbul’un tarih boyunca önemli bir liman şehri olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda, gemilerdeki farelerin hakkından gelen kedilerin, dünyanın dört bir yanından gelen gemilerle birlikte bu şehre misafir oldukları çıkarımını yapmak zor olmayacaktır. Osmanlı İmparatorluğu şehirdeki ilk kanalizasyon sistemini kurduğunda, kemirgenleri uzak tutan bu kediler bundan böyle şehirde misafir değillerdi; artık şehrin sakinleri olmuşlardı. Belgesel, İstanbul’un iki ayaklı sakinleri ile dört ayaklı sakinleri arasındaki ilişkiyi ele alırken, kedilerin tarih boyunca bu şehrin insanları için neden önemli olduğunu da araştırıyor.
Dünyaya açılan ve 2017 yılında Amerika’da izleyicilerle buluşacak olan Kedi belgeseli, sizleri bazen sırnaşık bazen suratsız olan dostlarımızın İstanbul’daki yaşamına davet ediyor.
1940 ABD yapımı film, John Steinbeck‘in 1939 yılında yazdığı, aynı adlı romanından uyarlanmıştır. Yönetmeni John Fordolan filmin yapımcılığını da Darryl F. Zanuck üstlenmiştir.
Filmde 1930’lu yıllarda ABD’de hüküm süren Büyük Ekonomik Buhran sırasında fakirleşen Oklahomalı bir ailenin kuraklığın da etkisi ile verimsiz hale gelen topraklarını terk ederek mevsimlik işler için California’ya doğru çetin şartlarda yola çıkmaları anlatılmaktadır.
Her şey Yolunda, 1972 Fransa – İtalya ortak yapımı filmi, Jean-Luc Godard ve Jean-Pierre Gorin, yönetmekle birlikte senaryosunu da birlikte yazmışlardır.
Film, 1968 olaylarının birkaç yıl sonrasında Fransa’da geçiyor. Amerikalı bir kadın gazeteci ile Fransız yönetmen eşinin bakış açısıyla grevdeki bir fabrikada yaşananlar anlatılmaktadır. Film, kapitalizm eleştirisi yaparken çalışan sınıfın beklentilerini karşılayamayan sol örgütleri de aynı sertlikte eleştiriyor. Bu nedenle film, hem sağın hem de solun tepkilerini aynı oranda çeken Marksist bir filmdir.
1993 yapımı Fransız filmidir. Yönetmeni Claude Berri, senaryosunu, Arlette Langmann ile birlikte o Emile Zola’nın aynı adlı romanından uyarlamışlardır. Sınıf çatışmasının yanısıra, sosyalist ve anarşistler arasındaki çatışmalara da inceden inceye değinmiştir. Emek ve sömürü denklemini görünür kılan film, politik metaforlarla görsel bir şölen sunmaktadır.
Üçüncü Sinema manifestosunu tetikleyen bu film, Arjantin’de 1966’daki askeri darbenin ardından gelen baskıcı dönem sonrası 2 yıl içinde gizli çekilmiş ve takip eden yıllar boyunca da gizli olarak gösterilmiştir.
Aynı zamanda Latin Amerika Sinemasını uluslararası bir sinema haline getiren filmdir. 1960’larda, Che Guevara’nın Latin Amerika’yı saracak bir sosyalist devrimi duyururken söylediği; “Şimdi kızgın fırınların saati, hadi alevlerin ışığından başka hiçbir şey göremesinler.” sözlerinden başlayarak emperyalizm karşıtı gösterilerin haykırışına dönüşmüştür.
Getino’ya göre bu film; “Özgür olmayan bir ülkede, özgürlük için siyasal mücadeleyi destekleyen bir filmin üretenin ve dağıtıma sokmanın mümkün olduğunu göstermiştir.”
2002 İspanya yapımı filmdir. Yönetmenliğini Fernando León de Aranoa üstlenmiştir. Filmde, İspanya’nın liman kenti Vigo‘da işten çıkarılan bir grup tershane işçisinin öyküsü anlatmaktadır. Ken Loach filmlerinin İspanyol versiyonu tadında olan film, kapitalizmin ve emperyalizmin nasıl küreselleşmeye dönüştüğüne ilişkin güncel örnekler sunuyor.
2008 Polonya, İngiltere, İspanya, İtalya, Almanya ortak yapımıdır. İşte Özgür Dünya, insanların hiç de özgür olmadığı bir dünyayı anlatıyor. Ken Loach, Essex’li genç bir kadının, Angie’nin hikâyesini anlatıyor. Göçmen işçileri sömüren taşeron Angie’nin hikâyesiyle aynayı ters çeviriyor. Bir kadının yabancılaşmasını anlatırken meseleyi sınıfsal açıdan ele alan Loach, sağlam bir sistem eleştirisi yapmıştır bu filmiyle.
1979 Amerikan yapımı film, Crystal Lee Sutton‘ın gerçek yaşam öyküsüne dayanmaktadır. Yönetmenliğini Martin Ritt üstlenmiştir. Bir sendikalaşma hikâyesini aktaran film, sendikal hareketlerin, sadece geri kalmış – ya da gelişmekte- olan ülkelerin sorunu olmasından çıkararak evrensel bir hak olduğunu üstüne basa basa anlatmıştır. Aynı zamanda kasabaya gelen bir sendikacı ile tanıştıktan sonra örgütlü mücadeleye katılan bir işçi kadının hayatına odaklanır.
Kilimanjaro’nun Karları (Les Neiges Du Kilimandjaro)
1952 Fransa yapımı film , Ernest Hemingway‘in aynı adlı romanından uyarlanmış ve Robert Guédiguiantarafından yönetilmiştir. Bazı kaynaklarda filmin adını romandan değil, Pascal Danel’in meşhur şarkısından aldığı ve Victor Hugo’nun “Les Pauvres Gens” (Yoksul İnsanlar) adlı şiirinden esinlendiği yazılmıştır. Film, işini kaybetmesine rağmen karısı, çocukları, torunları ve arkadaşları ile mutlu bir hayat süren tersane işçisi Michel‘in hayatını anlatır.
Imdb: 7.2
İşçi Sınıfı Cennete Gider (La Classe Operaia Va In Paradiso)
1971 İtalyan yapımı filmdir. Yönetmenliğini Elio Petriüstlenmiştir. Kapitalist düzeni ve makineleştirmenin yanısıra işçi sınıfının politik mücadeledeki ikircikli tutumunu da eleştiren film, lümpen bir bireyin bir iş kazası sonucunda politikleşme sürecini konu alır. Önceden küçümsediği Maocu öğrencilerle ilişkiye geçip işçi grevinin liderliğini üstlenir.
Büyük kent varoşlarındaki elle tutulur hale gelmiş yoksulluk, karanlık dünya, göçmen sorunu, aile dramı gibi konuları işleyen film, 2010 yılı Meksika-İspanya yapımıdır. Filmin ismi Biutiful, İngilizce beautiful (güzel) kelimesinin İspanyolca telaffuzundan kaynaklanmaktadır. Yönetmenliğini Alejandro González Iñárritu üstlenmiştir.
2008 Arjantin yapımı belgeseldir. Yönetmenliğini ve senaristliğini Ernesto Ardito ve Virna Molina üstlenmiştir. Film, Güney Amerika’nın en önemli seramik fabrikalarından birinde çalışan bir grup kadın ve erkek işçilerin hikâyesini konu alır. Herkesin aynı maaşı aldığı fabrikayı patron ya da fabrika sahibi olmadan kendileri idare etmektedirler. Bir ütopya gerçeğe dönüşürken onları boykot edenlere karşı yılmadan savaşmak zorundadırlar.
Arjantin’de 1999-2002 ekonomik krizinde kapısına kilit vurulan binlerce fabrikadan biri olan Zanon, işçiler tarafından işgal edilerek yeniden üretime başladı. 2008’de eski sahipleri kriz zamanı terk ettiği fabrikayı geri almak isteyince işçiler, fabrikanın kamulaştırılması için mücadeleye başladı ve ortaya bu belgesel çıktı.
2014 Fransa-Brezilya ortak yapımı belgesel film. Wim Wenders ve Juliano Ribeiro Salgado tarafından yönetilen film, Brezilyalı fotoğrafçı Juliano Salgado‘nın meslek yaşamındaki önemli çalışmalarını ve hayatını anlatır. Önce toplumsal olayları; göçleri, işçileri, katliamları sonrasında ise Salgado’nun yaşadıklarını izleyeceğiniz belgeselden etkilenmemek elde değil.
Dünyanın Sahibi Kim? (Kuhle Wampe – Wem Gehört Die Welt?)
“Sıradan bir Alman işçi sınıfı ailesi olan Bönike Ailesinin gündelik hayatı üzerinde gelişen olaylarla birlikte yaşadıkları değişimi anlatan bir film. Epizodik olarak ilerleyen yapısı ve Brecht’in epik kuramının en iyi uygulamalarından biri olması nedeniyle, günümüzde de akademik ve yazınsal pek çok araştırmada değerlendirilmeye alınan az bilinen bir eser.”
1932 Alman yapımı filmin yönetmenliğini Slatan Dudow senaristliğini ise Bertolt Brecht ve Ernst Ottwald üstlenmiştir. Filmde din ve devlet başkanına yönelik net vurgular göze çarpmamaktadır ve bu yüzdendir ki Bertolt Brecht ironik bir açıklamayla “sansürü koyanın aynı zamanda filmin içeriğini ve ana fikrini en iyi özümseyen kişi olduğunu” belirtir.
“Örgüt, işçi sınıfının her şeyidir. Kitle örgütleri olmaksızın, proletarya bir hiçtir. Örgütlenme, eylem birliğidir; akıllı müdahaledir.” (Lenin, 1907) Filmin girişindeki sözler…
Grev, 1925 Rus yapımıolup yönetmenliğini Sergei Eisenstein üstlenmiştir. Yönetmenin ilk uzun metrajlı filmidir. Çarlık döneminde geçen film, greve giden fabrika işçileri ile maruz kaldıkları olaylar özelinden; mevcut rejimin halk karşıtı, mezalim, despot yüzünü açıkça gözler önüne serme amacı taşır.
Senaryosunu Cesare Zavattini‘nin yazdığı, Vittorio De Sica‘nın yönettiği, 1948 İtalyan yapımıdramafilmidir.Film, Yeni-Gerçekçilik akımının simgesi olarak kabul edilir.
Var olma mücadelesi veren sıradan bir işçi perspektifinden, umut, utanç ve yitiriliş üçgeni ekseninde insanlık durumu gözler önüne serilmektedir. Film, bir afişi yapıştırdığı sırada bisikleti çalınan bir işçinin oğlu ile birlikte bisikleti arama hikâyelerini konu alır.
1978, ABD yapımıdır. Yönetmenliğini Paul Schrader üstlenmiştir. Mavi Yakalılar, Detroit’te araba fabrikasında çalışan üç işçinin sendikaya karşı başkaldırışlarını anlatır.
2009, Japonya yapımıdır. Japonya proletarya edebiyatı akımının önde gelen yazarlarından Kobayashi Takiji’nin (1903–1933) aynı adlı romanından uyarlanan bu yapıtta Kuzeydoğu Japonya’dan Bering Denizi’ne doğru yengeç avlamak üzere bir gemi yola çıkar. Aynı zamanda bir konserve fabrikası olan gemide isçiler ağır koşullar altında çalışmaktadırlar. Yöneticilerin giderek yoğunlaşan taleplerine ve ağır çalışma koşullarına dayanamayan isçiler greve giderler.
2014 İngiltere yapımı filmin yönetmenliğini Matthew Warchus üstlenmiştir. Tam da şu an içinde bulunduğumuz durumları ele alan, gerçek bir dayanışmayı ve birlikte direnişi son derece naif işleyen Pride, eşcinsellerin, devlet politikaları altında ezilen madenci işçilere desteklerini konu edinmektedir. İzlerken bir hayli tanıdık duyguyla rastlaşabilirsiniz. Çevrenizde karşılaştığınız birçok insanı bu filmde bulabilirsiniz. Yaşamsal farklılıklarına rağmen, aynı amaç uğruna omuz omuza gelen insanların birbirlerinden aslında hiç de farklı olmadıklarını fark etmelerini ve “Birlikte bir direniş nasıl örülür?”ü görüyoruz filmde.
O kadar gerçek, samimi, umut dolu ve bir o kadar direngen. “Dünyanın tüm ezilenleri birleşin” in vücut bulmuş hali.
İzledikten sonra muhtemelen siz de“Lesbians and gays support the miners (LGSM)“sempatizanı haline geleceksiniz.
2012 Fransa yapımı Kapital, para dünyasının en gözden çıkarılabilir hizmetkârlarından biriyken onun tartışmasız efendisi haline gelen Marc Tourneuil’ün önlenemez yükselişini konu alıyor. Yönetmenliğini Costa-Gavras üstlenmiştir.
2014 İngiltere, Fransa ve İrlanda yapımı bir Ken Loachfilmidir. Aktivist Jimmy Gralton, yaşadığı kasabada açtığı halk salonuyla ifade özgürlüğünün imkânsız olduğu bir dönemde, çevre halkın bir araya gelip çeşitli konular üzerinde tartışabileceği, öğrenebileceği, kendilerini ifade edebileceği bir ortam yaratır ve çoğu zaman sansüre maruz kalan bu mekân nedeniyle Amerika’ya sürülen Jimmy, İrlanda’ya döndüğünde farklı bir ülke ile karşılaşır ve mücadelesine devam edecektir.
Dardenne kardeşler tarafından yazılan ve yönetilen, 2014 Belçika yapımıdır. Küçük bir şirkette çalışan ve maddi anlamda pek de parlak bir dönemden geçmeyen Sandra‘nın işi tehlikededir ve iş arkadaşları ile dayanışmaya çalışan mücadelesini konu alır.
1972 Polonya yapımı,Perla w Koronie‘nin filmi olup Alman patronun kömür madenini kapatmasını engellemek için bir grevin örgütlenmesinin öyküsünü anlatır.
Siyah Toprağın Tadı (Sól ziemi czarnej)
1970 Polonya yapımıdır. Yönetmenliğini ve senaristliğini Kazimierz Kutz üstlenmiştir. Üçüncü Silezya Ayaklanması sırasında, en büyük kardeşin liderliğinde memleketleri uğruna Polonya için savaşmak üzere yola çıkan, Yedi Basista kardeşin öyküsünü anlatır.
2015 İngiltere yapımı filmin yönetmenliğini Sarah Gavron üstlenmiştir. Çocukluk yıllarından beri çamaşırcı olarak çalışan bir kadının, birtakım tesadüfler sonucunda kadınların oy verme hakkıyla ilgili mücadele eden süfrajetlere katılmasını ve kocası da dâhil çevresindeki tüm ataerkilliklere rağmen mücadele etme öyküsünü anlatır.
Yüzyıl önce ABD’de hiç görülmemiş uzunluktaki bir grevi kırma çabası sırasında Colorado Ulusal Muhafızları grevci işçilere ateş açıp, 1200 kişinin yaşadığı bir çadır yerleşkeyi ateşe verdiler. Film, Ludlow katliamı olarak bilinen bu olayı ve Hırvat asıllı bir Yunan göçmeni sendika aktivisti Louis Tikas’ı ve aynı zamanda da Amerikan tarihinde işçiler ile şirket güçleri arasındaki en en şiddetli mücadeleyi anlatır.
Apple’ın Tutulmayan Sözleri
BBC Belgesel ekibi Çin’de iPhone 6’nın üretimi sırasında işçilerin hangi koşullar altında çalıştırıldığını gizli kamera ile çekiyor. Endüstrinin ihtiyacı olan kalayı çıkartmak için çalıştırılan çocuklar ve yasa dışı üretimi belgelemek için ikmal treniyle Endonezya’ya yapılan seyahat…
Cebimde Kan var ( Blood I Mobilen)
2010 Danimarka yapımı filmin yönetmenliğini Frank Piasecki Poulsen üstlenmiştir. Telefon üretiminin karanlık ve kanlı yüzünü anlatıyor film. Cep telefonumuzla iletişim kurduğumuz her an, Kongo’da işlenen suçlarda bizim de parmağımız oluyor. Cep telefonu üretiminde kullanılan minerallerin büyük kısmı, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusundaki maden yataklarından elde ediliyor. Batı dünyası bu şaibeli mineralleri satın alarak beş milyonu aşkın can kaybına yol açan, gelmiş geçmiş en kanlı iç savaşı sürekli besliyor. Cebimde Kan Var, Kongo’daki savaşa karşı bizim sorumluluğumuzu ve kurumların sosyal sorumluluğunu sorguluyor.
2013 Kore yapımı belgeselin yönetmenliğini Li-gyeong Hong üstlenmiştir. Belgesel, Samsung yarı iletken imalathanesinin süregiden durumuyla ilgili.
“Sanki başka bir dünyadaydım. Kadın ve erkekler aynı kıyafetleri giyiyordu; içerisi ufak bir ülke gibiydi. Fabrika, yurt, hatta hastane bile vardı. Orada olmak bile beni bir şekilde iyi hissettiriyordu. Üretim hattında olduğum ilk zamanı hatırlayabiliyorum. Orada gerçek robotlar çalışıyordu.”
Bu film beyaz önlük ve şapka giyen, sadece gözlerinin göründüğü maskeler takıp temiz bir odada çalışan adsız insanların hikâyesi.
Mass a Bhat
2014 İngiliz yapımı belgeselin yönetmenleri Hannan Majid ve Richard York. Bangladeşli 8 yaşında bir çocuk işçinin yaşam mücadelesini anlatıyor film.
Kumaştaki Gözyaşları
Uluslararası işçi film festivallerinde gösterilen yakın tarihli yapımlardandır. İngiliz belgesel kolektifi Rainbow Collective tarafından yapılmıştır. “İşimiz Gücümüz Yaşamak” diyenleri anlatıyor.
Ekmek ve Güller (Bread and Roses )
İşçi sınıfının yönetmeni Ken Loach’un 2000 yapımı filmidir. Bu filmde, bir grup göçmen işçinin patronlarına karşı başlatmış oldukları milyon dolarlık mücadele, beyaz perdeye aktarılıyor. Örgütlü halkı hiç bir kuvvet yenemez ilkesinin uygulandığı film, dünyada az sayıda kalmış “Marksist filmler”den birisi olarak dikkat çekiyor.
İşçi sınıfına ait on beş yaşındaki bir Yorkshire çocuğu, Kes adını verdiği bir şahini evcilleştirmeye ve eğitmeye başlamasıyla hayatının anlamı değişir. Yine Ken Loach’un 1969 yapımıönemli filmlerindendir.
1971 Ken Loach filmidir. Güçsüz ama çaba gösteren, ancak sonunda sistem tarafından yanlış anlamalarla yenilgiye uğratılan kadının ailesinin ve toplumun sıkıcı baskılarına karşı mücadelesini konu alır. İkiyüzlü bir toplumun sert ve acı dolu portresini sunan bir başyapıt.
Jim Allen‘in yazdığı, filmlerinde ezilen sınıfları konu edinmesi ile tanınan İngiltereli yönetmen Ken Loach‘un yönettiği 1995 yapımı film. Ayrıca film, İspanya İç Savaşı’na, Uluslararası Tugaylar aracılığıyla cumhuriyetçilere destek olmak üzere bizzat katılan George Orwell‘ın burada yaşadıklarını kitaplaştırdığı “Katalonya’ya Selam”adlı eserinde anlatılanlara geniş yer vermiştir.
Özgürlük Rüzgarı (The Wind That Shakes The Barley)
Ken Loach tarafından yönetilen 2006 yapımı savaş filmidir. İrlanda Bağımsızlık Savaşı (1919-1921) ve İrlanda İç Savaşı’nı (1922-1923) konu almaktadır. Film, adını “The Wind That Shakes the Barley” şarkısından almıştır.
Ken Loach‘un yönetmenliğini yaptığı 2002 yapımı dram filmi. Film, Liam isminde, hapishaneden çıkacak annesi ile yeni bir hayata başlamayı uman bir gencin hikayesini anlatmaktadır.
1994 yapımı, Ken Loach filmidir. Yarı belgesel nitelikli dramatik filmde, çocuklarının velayeti için savaşan dört çocuklu bir ailedeki annenin hikayesi anlatılmaktadır. Ayrıca İngiliz sosyal yaşamının bir başka yüzünü, insanların yararına kurulan sosyal kurumların nasıl onların aleyhine dönebileceğini de gösteriyor film bizlere.
1999 yapımı, Ken Loach filmidir. Glasgow’un fakir mahallelerinden birinde oturan, hayatını geçici işlerle kazanmakta ve bir yandan da bir futbol takımı çalıştıran bir adamın takımındaki bir oyuncu için mafya ile mücadelesini konu alır.
1993 yapımı, Ken Loach filmidir. Kendini, ailesine ve dinine adamış bir adamın hikayesi anlatılır filmde. Fakir bir adam olan Bob, gerekli paraya ulaşmak isteğinin çaresizliği içinde giderek daha şüpheli yollara saparken, inatçılığı ve kararlılığı başına bela açacaktır.
2009 yapımı, Ken Loachfilmidir.Bir futbol fanatiği olan Eric postacıdır. Orta yaş krizi geçiriyor ve hayatı da her geçen gün daha kötü gidiyordur. Fakat bir gün oğlunun bir hapını içmesiyle efsane Eric Cantona sanrısına kavuşur.
2004 yapımı, Ken Loach filmidir. Pakistanlı müslüman bir erkek ile katolik bir kadının ilişkileri ortaya çıkmasıyla, skandalın yankıları ve kıvılcımları kültür çatışmaları ve kişilik zıtlaşmaları olarak yayılmasını konu alır.
Ken Loach’un 1991 yapımı filmi; film gösterime girmeden hayatını kaybeden Bill Jesseadlı bir inşaat işcisinin anılarından senaryolaştırılmış. Uyuşturucu, sosyal haklar, kadın-erkek ilişkileri gibi birçok konuya dikkat çekiyor film.
2012 yapımı, Ken Loach filmi. Yeni baba olan Robbie, hapisten kıl payı kurtularak zorunlu kamu hizmetine çarptırılır ve burada Rhino, Albert ve Mo ile tanışır. Hepsinin ortak noktası ise hüküm giydikleri için iyi bir iş bulmalarının imkansız olduğudur.
1967 yapımı, Ken Loach filmi. Genç kadın Joy, yaşadığı toplumu ve toplum içindeki yerini doğru değerlendiremediği için hep yanlış yapar ve bu kısır döngüden, ancak toplum içindeki konumunu görebildiği zaman kurtulmaya çalışır.
2001 yapımı, Ken Loach filmi. Yıllardır yerel tren deposunda çalışan demiryolu işçilerine, becerilerini rekabete açık bir pazarda satmaları gerektiği söylenir. Yeni rejimde öncelik, müşterilerde ve şirketin kar etmesindedir.
2013 yapımı, Ken Loach filmi. Britanya tarihinde önemli bir yeri olan 1945 yılı, savaş sonrası Britanya’nın yaralarını sarma ve tekrar birlik içerisinde olma zamanıdır. Dönemin ruhunu, sosyal ve politik olarak ele alıp işleyen yapıt, “45 ruhu”nu ses kayıtları ve röportajlarla derinleştiriyor.
1990 yapımı, Ken Loach filmi. Amerikan sivil hakları savunucusu olan bir avukatın İngilizler tarafından suikaste uğraması gündeme bomba gibi düşmüştür. Gizemli bir şekilde suikaste uğramasının ardından geriye kalan tek şey kız arkadaşı ve bir iş arkadaşı olur.
1981 yapımı, Ken Loach filmi. Hayata uyum sağlamaya ve düzen içerisinde kendine bir yer edinmeye çalışan ancak bunu başaramayan gencin, dünyaya karşı öfkesini konu alır. Bütçe yetersizliği ve Loach’un arzuladığı karamsar dokuyu yakalamak istemesi nedeniyle film, siyah beyaz çekilmiştir. Filmde işsizlik, aile yapısı, militarizm ve eğitim sistemindeki yanlışlıkları harmanlanmıştır.
2005 yapımı, İtalyan Ermanno Olmi, İranlıAbbas Kiarostami ve İngiliz Ken Loach’un yönettikleri film, yönetmenlerin kendilerine ait bölümleri ayrı ayrı çekmesiyle oluşturulmuş.
Üç ayrı yönetmenin eseri olan Tickets, üç ayrı ana hikayeden oluşur. Hoşgörü, merhamet, yardımseverlik, yoksulluk, hayal üzerine kurulmuş olan film, çeşitli ülkelerden, ırklardan, kültürlerden gelen insanların birbirleriyle olan ilişkilerini, izleyicilere aktarır. Imdb: 7.0
Carla’nın Şarkısı (Carla’s Song)
1996 yapımı, Ken Loach filmi. Glasgow’a sürgüne gönderilen genç bir Nikaragualı kadının hayatını anlatır.
Barry Hines‘ın 1975 tarihli ve aynı isimli romanından esinlenilmiş olan film, eski çelik işçisi olan, George Purse karakterinin maceralarını anlatıyor.
Usta İngiliz yönetmen Ken Loach‘ın 2010 yapımı filminde askerliklerini birlikte yapan yapan iki çocukluk arkadaşı gencin hikayesi anlatılır. Askerlikten sonra, yüksek maaş karşılığında, Irak’ta çalışan gençlerden biri “Route Irish” denilen bir yolda öldürülür. Arkadaşı ise bu ölümün peşindeki gerçeği öğrenmeye çalışır.
2001 İran yapımı filmin yönetmenliğini, İranlı yönetmen Majid Majidi üstlenmiştir. Bir inşaat, çalışma izni olmadan kaçak çalıştırılan Afganlılar, genç işçiler ve umutları… 17 yaşında, Tahran’da, bir inşaatta çalışan Azeri bir genç ve inşaatta iş kazası sonucu sakatlanan babasının yerine çalışmaya gelen bir gencin hikayesini konu alır.
2005 Almanya – ABD yapımı filmin yönetmenliğini, Kief Davidsonve Richard Ladkaniüstlenmiştir. Film, iki küçük kardeşin, Bolivya’nın Cerro Rico dağlarının madenlerinde geçen yaşamlarını anlatıyor. Çocukların gözlerinden, madenin dünyasını, yani Şeytan’ın dünyasını tanıyoruz. Film, iki küçük madencinin korku dolu hayatlarıyla baş başa bırakıyor izleyiciyi.
Ekim: Dünyayı Sarsan On Gün (Октябрь: Десять Дней, Которые Потрясли Мир)
1928 yapımı filmin yönetmenliğini, Grigori Alexandrov ve Sergei M. Eisenstein üstlenmiştir. Film, tüm yönleriyle Sovyet Devrimi’nin canlı tanıklığını yapan bir sarsıcı bir yapımdır. Rus tarihinin, Çarlık despotizminden Bolşevik Devrimi’ne doğru akan zaman dilimindeki tüm evreleri ve olayları anlatılmaktadır.
1936 yapımı,Charles Chaplinfilmi, kapitalist ve bozuk siyasi düzen eleştirisidir. Bu sessiz filmde, canını dişine takarak, hiç durmadan çalışan bir işçi olan Şarlo (Charles Chaplin)’nun hikayesi anlatılır.
Anthony Burgess‘in aynı adlı yapıtından uyarlanan 1971 yapımı Amerikan filmi. Filmin yönetmeni Stanley Kubrick‘tir. Britanya’da endüstri sonrası bir şehirdeki, ahlaki değerlerin birbirine karıştığı, iyi ve kötünün ayırt edilemez hale geldiği bir toplumda, gençlerden oluşan bir çetenin insanlara uyguladıkları şiddeti ve Alex üzerinden insan doğası ve toplumsal değerlerin çatışmasını konu eder.
1954 yapımı, Amerikan filmidir. Filmin senaryosu Budd Schulberg tarafından yazılmış ve Elia Kazan tarafından yönetilmiştir. Film, işçi sınıfının organize olmasıyla gelişen sosyal konuları ele almaktadır.New York Sunmuhabiri, Malcolm Johnson tarafından yazılan bir dizi öykü temel alınmıştır.
Avusturyalı-Alman yönetmen Fritz Lang‘ın çektiği sessiz bilim kurgu filmidir. Alman yapımı filmin senaryosu 1924‘te Lang ve eşi Thea von Harbou tarafından yazıldı.
Film, 1927’de tam İstanbul’da gösterime girmek üzereyken hükümet tarafından ateizm propagandası yaptığı ve komünizmi övdüğü gerekçeleriyle yasaklanmıştı. Film, kapitalist bir düzende işçiler ile işverenler arasında yaşanan sosyal krizi anlatmaktadır.
Film, işçi lideri R.Hoffa’nın, arkadaşı Bobby Ciaro tarafından anlatılan hayat hikayesini konu alır. Kendisi, Amerika’da ekonomik krizin belirgin olduğu 1930 dönemlerinde ortaya çıkan Teamsters Sendikası’nın kurucusudur. 1975 yılında ortadan kaybolduğu sıradışı bir yaşam portresi çizmektedir. 1992 yapımı olan filmin yönetmenliğini Danny De Vitoyapmıştır.
Yönetmenliğini Vsevolod Pudovkin yaptığı, 1926 yılı yapımlı Sovyet filmidir. Film, 1906 yılı yayımlı Maksim Gorki‘nin eseri olan Ana adlı romandan uyarlanmıştır. 1905 Rus Devrimi yıllarında Çar‘ın koyduğu kurallara karşı bir kadının mücadelesini konu alıyor. Pudovkin’in “devrimsel üçlemesi”nin ilk filmidir.Üçlemenin diğer filmleri; “Petersburg’un Sonu” ve “Asya Üzerindeki Fırtına”dır.
Sıkıyönetim (Etat De Siege) (1972 – Yön: Costa Gavras)
1972 yapımı, Costa Gavras filmi. Filmin konusu, 1970′de gerçekleşen gerçek olaylara dayanır. 1960-67 yılları arasında Uruguay’da hükümet karşıtı muhaliflerin işkence edilip mahkemeye bile çıkarılmadan hapse atılıp öldürüldükleri dönemi anlatır. 1970′lerdeki Latin Amerikan tarihinin belleği niteliğindeki film, ABD’nin bu kıtadaki müdahalelerini de çarpıcı bir dille gözler önüne seriyor.
2007 Amerikan yapımıbelgesel niteliğindeki filmin yönetmenliğini Michael Mooreüstlenmiştir. Amerika’daki sağlık sistemlerini mercek altına alan film, söz konusu sistemin ne denli kar amaçlı hareket ettiğini ortaya çok net bir biçimde koyuyor.
Yönetmenliğini Andrew Niccol‘ün yaptığı 2011 yapımı film, distopik aksiyon ve gerilim türünde bilim kurgu filmidir. Filmde, dünyaya, zenginlerin sonsuza kadar genç kalarak yaşayıp, fakir ve güçsüz olanların ise bir gün daha hayatta kalabilmek adına zaman dilenip ödünç alıp bazen de çaldığı bir sistem egemen olmuştur.
1967 Fransız yapımı filmin yönetmenliğiniJean Luc Godard üstlenmiştir. Hafta sonu tatili için otomobilleriyle tatile çıkan burjuva çiftin başından geçenleri anlatan film, önce cehennemden çıkma bir trafik sıkışıklığına takılır, ardından da devrimciler, yamyamlar, tarihi kişiler ve cinayetle dolu bir iç savaşın ortasında kalır.
Imdb: 7.4
Spartaküs (Spartacus) (1960 – Yön: Stanley Kubrick)
1960 yılında Stanley Kubrick tarafından çekilmiş olan bir Hollywood filmidir. Köleliğin, egemen sınıflara karşı ilk ayaklanışına, çağdaş ve modern bir yorum getiren filmde Spartaküs, Roma dönemininde yaşayan cesur bir gladyatördür ve davasında ona inanıp destekleyen Varinia ile bağımsızlıkları için verdikleri mücadele anlatılmaktadır.
Başrolde Pancho Villa (And Starring Pancho Villa As Himself )(2003 – Yön: Bruce Beresford)
2003 ABD yapımı filmin yönetmenliğini Bruce Beresford üstlenmiştir. Meksika Devrim Tarihi’nin kahramanlarından Pancho Villa, bu filmde karşımıza çok ilginç ve çarpıcı bir öyküyle çıkıyor. Film, diktatörlüğün yıkılması ve toprak reformunun sağlanması için askerleriyle birlikte savaşan Pancho Villa’nın enteresan hikayesini konu alıyor.
1925 Sovyetler Birliği yapımısessiz filmdir. Filmin yönetmeni Sergei Eisenstein‘dır. Film konusunu, Potemkin Zırhlısı Ayaklanması olarak bilinen gerçek bir olaydan almıştır. Filmde, 1905 yılında Rusya’nın Karadeniz filosuna bağlı Savaş Gemisi, Potemkin’de dayanılmaz yaşama şartlarından bezmiş mürettebatın Çar rejimine bağlı subaylara karşı başlattıkları bir ayaklanmanın sonunda, gemiyi ele geçirmeleri ve sonrasında gelişen olaylar dramatize edilerek anlatılmıştır.
1984 İngiliz yapımı filmin yönetmenliğini Michael Radford üstlenmiştir. George Orwell tarafından kaleme alınmış alegorik bir politik roman olan Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı kitaptan uyarlanmıştır.
1952 ABD yapımıbiyografik dramatik western filmdir. Senaryosunu Amerikalı yazar John Steinbeck filmi, Elia Kazan yönetmiştir. Film, Meksika Devrimi’nin en önemli kişiliklerinden biri olan köylü lider Emiliano Zapata‘nın, Meksika’nın gaddar diktatörü Porfirio Díaz’ın yozlaşmış ve baskıcı rejimine karşı başlattığı mücadelenin öyküsünü anlatmaktadır.
1980 Polonya yapımıfilmin yönetmeni Krzysztof Kieslowski‘dir. Hapisten yeni çıkan ve yaşadığı kasabayı terk eden Antek’in hayattan istedikleri son derece basittir: İş, yatacak bir yer, yemek, bir eş, televizyon ve huzur… Ancak iş yerindeki durumlar karmaşık bir hal almaya başlar.
Boaz Yakin tarafından yönetilen 2000 yapımı Amerikan spor filmi. Film, ırkçı eğilimlerin yaygın olduğu bir ortamda lise takımını çalıştırmaya başlayan siyahi koçun gerçek hayattan alınan öyküsü üzerine kuruludur.
Tom McCarthy tarafından yönetilen 2015 yapımı Amerikan drama filmi. Film, ABD’deki en eski araştırmacı gazete birimi The Boston Globe‘un “Spotlight” takımını konu ediniyor.
Steve Jobs (Stanford Üniversitesi Mezuniyet Töreni Konuşması )(2005)
“Bugün burada, dünyanın en iyi üniversitelerinden birinin diploma töreninde sizlerle birlikte olmaktan onur duyuyorum. Ben üniversiteden mezun olmadım. Gerçeği söylemek gerekirse, üniversite mezuniyetine en yakın olduğum an, şu andır. Bugün size kendi yaşamımdan üç öykü anlatmak istiyorum. Tüm konuşmam, bu üç öyküden oluşacak. Yalnızca üç öykü… Fazla bir şey anlatacak değilim…”
Konuşmasına böyle başlayan Steve Jobs’ın konuşmasının tamamı:
Dalganabak grubu, 2013 yılında Kadıköy’de bir araya gelip kendi bestelerini yapan bir grup olarak tanınırken, şimdilerde gruba yeni üyelerin eklenmesiyle beraber bambaşka bir forma dönüşmüş durumda. Elektronik altyapısıyla beraber, akustik enstrümanları da birleştiren grup; funk, jazz, balkan ve swing gibi stillerle yeni bir dünya müziği oluşturma yolunda ilerliyor.
Müziğe nasıl başladınız?
Sercan: Benim ailemdeki herkes müzisyen. Kendimi bildim bileli müzik ile iç içeydim. Profesyonel olarak, on yedi yaşımda müziğe başladım. Üç yaşında davulla fotoğrafım bile vardı. İlk enstrümanım, klavye idi. Sonrasında bas gitar çaldım. Usta-çırak ilişkisine bağlı olarak birçok şey öğrendim. On dokuz yaşımdayken, usta kişilerle sahnedeydim ve on yedi yıldır müzik yapıyorum.
Hakan: Aslında bir devrim oldu. Ailem müzik ile ilgilenmemi istemiyordu. Sitede oturuyorduk. Sitede davulcu bir abi vardı. Sürekli onun kapısının önünden geçerken, o davulun sesi, beni çıldırtıyordu. Sonrasında onunla zaman geçirmeye başladım ve bana biraz darbuka öğretti. Aileme çok ısrar etmeme rağmen, bana darbuka almadılar. Tam olarak dokuz yaşındaydım ve Ataşehir’de oturuyorduk. İlk defa, otobüse binip Kadıköy’e geldim. Darbukanın Kadıköy’den alınacağını söylemişlerdi. Darbukayı aldım ve eve geldim, fakat ailem tek başıma gittiğim için büyük tepki gösterdi. Hatta darbuka, ailem tarafımdan elimden bile alındı. Murat abim, müzik konusunda benimle hep ilgilendi. Konservatuvara yazılmam için elinden geleni yaptı, fakat ailem yine istemedi. Ailem sağlıkçı olduğu içini benim de bu yönde ilerlememi istiyorlardı. Sonrasında başka alternatifler karşıma çıktı ve on yıldan beri müzik yapıyorum.
Ozan: Ortaokuldayken gitar çalanları ve şarkı söyleyenleri çok kıskanırdım. Onlardan esinlenerek, müziğe başlamak istedim. Enstrümanım gitardı ve böylece on iki yaşında müzik hayatıma girmiş oldu. Tabii ki ilk zamanlarda iki akor öğrenip sonrasında bu iki akor ile her şeyi çalabilirim diye düşünmüştüm. Bunun böyle olmayacağını anladığımda sene 2000 olmuştu ve ben konservatuvara gitmeye karar verdim. Mersin’de konservatuvar okudum. Şu an ise klarnet çalıyorum. Yaklaşık olarak da on altı yıldır, müzik, hayatımda diyebilirim.
Nasıl bir araya geldiniz?
Hakan: Biz, Dalganabak grubunun kemancısı Engin ile beraber vapurda çalıyorduk. Sonrasında Ozan ile tanıştık. Onlar albüm çalışması için Toros Dağlarına gittiler. Ben de, onların yanına, misafir olarak gitmiştim. O zamandan itibaren, Vapuring Trio Dalganabak ile çalıyorum.
Ozan: Dalganabak grubunun ortaya çıkışı, Gezi Parkı dönemine denk geliyor. O zamanlarda, Bodrum Kültür Sanat’ın düzenlediği bir festival vardı. Oradan davet aldık. Bodrum’da, belediye önündeki meydanlarda, sokak gösterileri yapmaya başladık. Orada bir demo kaydı yaptık ve içinde kendi bestemiz de vardı. Dalganabak olarak, yaptığımız ilk demo kayıttı. Sercan ile 2014 yılında tanıştık. Sound olarak klavye eksiğimiz vardı. Anlaşabileceğimiz birini bulmak çok zor gerçekten. Hem müzikal anlamda hem de arkadaşlık anlamında. Bu durum sevgili bulmak gibi bir şey.
Bizim toplumumuzda müzik yapmanın zorlukları var mı?
Hakan: Elbette var. Benim asıl mesleğim eczacılık. Bu meslekten, çok para kazanıyordum. İşi bıraktıktan sonra inanılmaz zorluklar yaşadım ve hala yaşıyorum. İki yıl içerisinde, hala kendimi toparlayamadım. Yeni bir enstrüman almak için çok daha fazla çalışmamız gerekiyor. Bir Japon arkadaşla beraber, bir grup kurmuştum ve vapurda çalıyorduk. Japon arkadaşım Türkiye’de müzik yaptığı yeni zamanlarda, şöyle bir şey yaşamıştık: İki hafta prova yapıp çok iyi hazırlandık. Vapurda çalarken bir teyze gelip para şapkamıza, ayağıyla vurdu. O sırada paralarla beraber şapka merdivenlerden aşağıya yuvarlandı. Halktan, teyzeye tepki bekledik fakat, kimse sesini bile çıkarmadı. Teyzenin böyle bir davranış sergilemesine karşılık, müziğimizi devam ettirdik. Bu olay benim için çok büyük bir travma oldu ve hiçbir zaman unutamadığım kötü hadiselerden biri olarak kaldı. Benim şu zamana kadar olan, bütün vergi borçlarımın hepsi, sokakta yaptığım müzik yüzünden. Gerisini siz düşünün…
Sercan: Burada, bir şeyleri, direterek göstermeye çalışıyoruz. İnsanların, kaybettiği, farkında olmadığı şeyleri, farkındalık yaratarak ortaya koymayı deniyoruz. Çokta destekçimiz olduğunu söyleyemem.
Toplumumuzda, sokak müziğine bu kadar önem verilmemesinin sebebi, sizce ne olabilir?
Hakan: İnsanlar, müziği hala bir eğlence olarak görüyorlar. Aslında bir yandan da bu bizim işimiz. Orada bir şapka ve demo kaydımız var. Demo kaydın içinde olan, dört şarkının bestesini kendimiz yaptık. Burada bir emek var. Bu emeğin karşılığını istiyoruz sadece. İnsanlara, illaki şunu mu demek gerekiyor: “Burada şapkamız var ve burada da kendi bestelerimizin olduğu kaydımız var. Demo kaydımızı almak istemezseniz de şapkamız var.” Gerçekten bunu mu söylememiz gerekiyor? Bilmiyorum ama biz insanlara hala bunları aşılamaya çalışıyoruz. Beşiktaş hattında bu durum aşılanmış durumda. İnsanlar geliyor ve emeğimizin karşılığı olarak para bırakıyorlar. Fakat bu durum, Eminönü vapurunda pek aynı değil. “Birileri buraya geldi ve bir şeyler çaldılar. Bizi eğlendirdiler. Güzel bir vapur gezisi oldu” diye düşünüyorlar. Orada teşekkür etmeyi bile boş geçiyorlar.
Dalganabak grubu dışında farklı bir mesleğiniz var mı?
Ozan: Şehir Tiyatroları’nda üç sene çalıştım. 2013-2016 arasında oradaydım. Hıdırellez’de oynuyordum. Aynı zamanda, sahne üzerindeki müzisyeni oynuyordum. Oyunculuk konusunda, akademik bir kariyerim yoktu fakat, bu konuda uzmanlaşmış kişileri izledikçe, ben de onlardan çok şey öğrenmiş oldum.
Sercan: Dalganabak grubu dışında, başka bir grupla da çalıyorum. “Komik Günler” grubu ile yeni çalışmaya başladım. Bu grup, reggae konusunda profesyoneller ve geçenlerde yeni bir albümleri çıktı. Bizim için kardeş bir grup diyebilirim.
Bir müzik grubu üyelerinin, aynı zamanda başka bir müzik grubunda çalmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sercan: Ben, bu durumu, daha çok jazz sanatçılarında görüyorum. Çünkü, jazz sanatçıları, farklı müzik gruplarında aktif olmayı seviyorlar. Türkiye’de de ciddi bir şekilde, jazz müzisyenleri yetişiyor. Bir proje olduğunda da hemen etkileşime geçip bunlara dahil olunabiliyor.
Jazz konusunda, Türkiye’de büyük bir atılım olduğunu söylediniz. Toplumumuzda, son zamanlarda, Jazz neden bu kadar ön plana çıktı?
Ozan: Aslında, bayağıdır bizim ülkemizde jazz var. Son zamanlarda, iyi müzisyenler de ilgilerini, jazz müziğine yöneltmiş durumda. Jazz müziği, üst bir algı gerektiren bir müzik. Teknik kapasite ve teorik bilgi olarak, en üst müzik tarzlarından bir tanesi. Gereksinim ve donanım istiyor. Bu konuda kendini çok iyi geliştirmiş müzisyenler var ülkemizde. Teknolojinin sayesinde, dünyanın birçok yerindeki müziğe kolaylıkla ulaşılabiliyor. Bu yüzden, ülkemizde daha hızlı bir gelişim söz konusu olabiliyor.
Peki, Jazz müziğini, ülkemiz benimseyebildi mi?
Sercan: Aslında jazz müziğin, dünya vitrinindeki yeri, etnikleşmeye doğru gidiyor. Uzun bir süredir, popüler müziği besleyen bir alandı jazz. Dinlediğimiz çoğu düzenlemeler, jazz altyapılı aslında. Şu an jazz müziği, geleneksel jazz halini almaya başladı. Aslında evrensel müzik, jazz olmaya başladı.
Ozan: Kendi etnikliğinden sıyrılıp başka coğrafyaların etnikliğine doğru bir gidişatı var.
Jazz müziğini ne ile besliyorsunuz?
Ozan: Elimizde çok güzel materyaller var. Türk müziği, çok zengin. Jazz müziği ile armonik ve ritmik olarak doğru analiz yapıldığında, ortaya gayet güzel işler çıkıyor.
Sizi besleyen müzisyenler var mı?
Ozan: Tabii ki var. Alp Er Sönmez, Jülide Özçelik, Elif Çağlar, Jehan Barbur gibi isimler, Türk müziği ile jazz müziğini sentezleyip ortaya güzel ürünler koyuyorlar.
Sercan: Ozan’ın söylediği sanatçılar, bizim gelişim dönemimize denk geldiği için hissiyat olarak müziğimiz içinde yer alıyorlar.
Sizi daha önce hiç dinlememiş birine, müziğinizden nasıl bahsedersiniz?
Ozan-Sercan: Kendi aramızda bunu konuşmuştuk. World müzik, olarak tanımlamıştık. Bir şarkının içerisinde, jazz müziğin içinde olan, shuffle ritmini ve reggie rifflerini duyabiliyorsun. Türk müziği ritimleri de aynı zamanda, bu duruma eşlik etmiş oluyor. Böyle bir tarza ne denilebilir sorusuna da, “world müzik” tanımını yapıyoruz.
Besteleri kimler yapıyor?
Sercan: Herkesin kendine ait bestesi var.
Müzik sizin için ne ifade ediyor?
Ozan: Bizim için bir şey ifade etmesinden çok, müzikle ne ifade edebiliyor olmamız daha önemli. Durağan bir gün geçiriyorum. O gün içerisinde bir beste yapmak istiyorum. Fakat bu, çok zor oluyor. Sırf beste yapmak için yapılmış bir ürün çıkıyor ortaya. Yoğun duygular içinde olduğum zamanlarda ise hemen ortaya güzel şeyler çıkabiliyor.
Sercan: Müziği, bir meslek olarak görmüyorum. Para kazandığımda sürpriz oluyor. Sanat alanında, birçok şey değer kazanmaktan çok değer kaybediyor. Ve hiçbir zaman, iş olarak görmedim. Gördüğüm zamanlar oldu fakat, bunlar zorunluluktandı. Müzisyen bir ailenin içinde olduğum için, bir iş olarak görmedim. Babam düğünlerde bağlama çalardı. Ailede eski kuşaklardan gelen, bir Abdal kültürü var.
Önümüzdeki dönemler için bir projeniz var mı?
Sercan: Bir hayalimiz var: Dalganabak müzikali yapmak. Daha teatral bir sahneye dönüştürüp kendi bestelerimizden oluşan hikâyeyi sergilemek istiyoruz. Çok yakın bir zamanda bunu gerçekleştirmek istiyoruz.
Neden grubunuzun adı Dalganabak?
Ozan: Çıkış anı biraz komikti. İlk başta da bahsettiğim demo kaydımızın, son şarkısı olan “Tophane Rıhtımı” ile bağdaştırabilirim. Tophane Rıhtımı’nı cover haline getirmiştik. Şarkının son cümlesi, “dalgana bak” diye bitiyor ve buradan bir esinlenmeyle grubumuzun adını koymuş olduk. Kayıtları yapmış olmamıza rağmen, bir grup ismi bulmuş değildik. Düşünüp Dalganabak ismine karar kıldık. Bizim hayat tarzımızı ve müziğimizi de yansıtması dolayısıyla, iyi bir grup ismi seçtiğimizi düşünüyorum.
Müziğinizi kendi hissettiklerinize göre mi çalıyorsunuz, yoksa halkın isteklerini dikkate alıyor musunuz?
Sercan: Biz, halkın istediği, popüler müziğe direnmeye çalışıyoruz. İnsanlara, müziğimiz dokunsun istiyoruz, onların yaşadığı bir anıyı canlandırmak istiyoruz. Hepimizin ortak kaygıları olsun, herkesin hissettiği duygulara aşina olalım istiyoruz. Bu yüzdendir ki, kendi bestelerimizi ısrarla çalıyoruz. Israr edince, reaksiyon değişiyor. Ötelenip dışlandığımız da oluyor. Müziğimize şaşıran insanlarla da çok karşılaşıyoruz. İlk defa özgün parçalar dinliyorlar ve müziğimizi seviyorlar. Bizim bu şekildeki tutarlı davranışımız, bir süre sonra insanları yumuşatacak ve her özgün olan müziği dinlemeyi sevecekler.
Müziğinize geleneksellik katıyor musunuz?
Sercan: Geleneksel motifler, müziğimizin içinde var. Mesela bir şarkımız, balkan ezgilerinden oluşuyor.
Müziğinizi bir ideolojiye bağlıyor musunuz?
Sercan: Müziğimizi, bir ideolojiye bağlamıyoruz. Hissettiğimiz duygular, bizim için daha önemli. Vapurda yaşadığımız anlar, bizim bestelerimizi oluşturuyor.
Hakan: Örneğin; “Vapur Telaşı” şarkımızda asıl olan, halkın tepkilerinden ortaya çıkmasıdır. Biz, vapurda çılgınlar gibi müzik yaparken, insanlar etrafımızı sarmış oluyor. Tüm insanların, bir yere yetişmesi gerekiyor ve etrafımızı tamamen sarmış oluyorlar. Biz de bu durumda, insanların dikkatini çekmek istiyoruz. Çünkü insanların bu şekilde, toplu halde, hareket etmesini istemiyor; onların müziğe eşlik etmesini istiyoruz. Onlar, vapur kapısının etrafında toplandıklarında, biz orada kayboluyoruz. Bu yüzden, şarkımızın adını “Vapur Telaşı” olarak seçtik ki, insanların yansımalarını müziğimize aksettirebilelim. “Çocuk Sevinci” adlı şarkımızda ise çocukların hareketlerini baz alarak, ortaya bir beste koymuş olduk. Bu şarkıyı, vapurda çalarken, bir çocuk gelip birden dans etmeye başladı. Şarkının adı da, “Çocuk Sevinci” olarak kaldı. Bu şarkıyı, çocuklara çalmış olduk aslında.
Müzik, bizim toplumumuzda nereye doğru bir ilerleme kaydetmeli?
Ozan: Müzik, sokaklarda rahat rahat yapılabilecek duruma gelmeli. Yıllardır verdiğimiz mücadele, hep bu yöndeydi.
Vapur veya metroda müzik yapabilmek için sınava tabi tutulma konusunda, ne düşünüyorsunuz?
Hakan: Audition yapan insanların, müzisyen olduklarını düşünmüyorum. Belediye de çalışan görevliler, audition yapıyorlar. Audition yerine, şöyle bir şey yapabilirler: Kendi projelerini sunarlar, biz de bu projeler içinden beğendiklerimizi seçebiliriz. Ama böyle bir projeyi, müziğin içerisinde olan başarılı insanların yapması gerekir.
Ozan: Böyle durumlarda sınav yapılacaksa da belli başlı insanların olup daha profesyonel bir şekilde değerlendirmeleri gerekmektedir.
Müziği neden vapurda yapmayı tercih ettiniz?
Ozan: Vapur çok güzel bir iş yeri değil mi?
Sercan: Herkes, denizin üstünde bir ofisi olsun ister. Ayrıca insanların ruh hali, çaldığımız müziğe göre dönüşüm geçiriyor. Hikâyelerinin camdan yansımaları, beni çok etkiliyor. Bu yüzden vapurda çalmak, her daim tercihim.
Sizi dinleyenlere neler söylemek isterseniz?
Ozan: Çok yakında, Arpej Yapım’dan albümümüz çıkacak. Güvendiğimiz besteler var. Bir tanesi de Gesi Bağları.
Ayrıca şu an röportajı; Hakan, Sercan ve ben olarak “Vapuring Trio Dalganabak” olarak yaptık. Fakat kadromuz, altı kişiden oluşuyor. Kemanda, Engin Ergen; gitarda, Onur Güney Kumaş; davulda, Emre Kılınçer ve diğer klavyelerde Alpay Vuralvar.
Adalet Bakanı’ndan, 28 Kasım 2015’te vurularak öldürülen avukat ve insan hakları savunucusu Tahir Elçi‘nin ölümüyle ilgili gecikmeksizin, etkin, kapsamlı ve tarafsız bir soruşturma gerçekleştirilmesinin güvence altına alınmasını ve sorumluların adalet önüne getirilmesini talep ediyoruz.
Tahir Elçi hayatını hakikat, adalet ve insan haklarına adadı. Gözaltına alınanların, işkenceye uğrayanların ve zorla kaybedilenlerin haklarını savunmak için kendi hayatını tehlikeye attı ve Türkiye’de işlenen insan hakları ihlallerine uluslararası kamuoyunun dikkatini çekti. Bu sebeple susturulmaya çalışıldı. Ekim ayında katıldığı bir televizyon programında PKK hakkında söylediği ve ifade özgürlüğü çerçevesinde meşru olan görüşleri nedeniyle hakkında kovuşturma başlatıldı ve yedi yıl altı ay hapis cezası tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Bu, telefon ve sosyal medya aracılığıyla Tahir Elçi’ye yönelik ölüm tehditlerini de içeren bir korkutma ve taciz kampanyasının başlamasına sebep oldu.
Tahir Elçi, 28 Kasım 2015’te, “Silah, çatışma, operasyon istemiyoruz” taleplerini dile getirdiği bir basın açıklamasının hemen ardından vurularak öldürüldü. Onu kimin öldürdüğü ve niye öldürdüğü hala belirsizliğini koruyor.
Tahir Elçi’nin öldürülmesine dair soruşturma sorunlu bir şekilde başladı. Olayın hemen ardından kapsamlı bir olay yeri incelemesi gerçekleştirilmedi ve olay yeri emniyet altına alınmadı. Tüm bu koşullar içerisinde, yetkililer Tahir Elçi’yi öldüren kurşunu ölümünden üç gün sonra bulduklarını iddia ediyorlar.
%100 Ekolojik Pazarlar’da satılan ürünlerin sertifikalarından, pazarların gün ve tarihlerine, denetimlerin nasıl yapıldığından, ürün analiz sonuçlarına, sadece %100 Ekolojik Pazarlar değil organik tarım ve ürünleri konusunda da pek çok bilgiye erişimi sağlayan internet sitesinde Türkiye’deki 11 yıllık %100 Ekolojik Pazarlar’ın tarihi de gözler önüne seriliyor.
Yeni internet sitesinde yer alan bilgi ve yönlendirmeler sayesinde ekolojik pazar müşterileri organik ürün sertifikası, üretim yeri gibi bilgilere kolaylıkla ulaşabilecekler. Pazar içinde alışveriş yaparken internet sitesine giriş yaparak ulaşacakları pazar krokisi ve üretici listesi sayesinde, alışveriş etmek istedikleri tezgâhta satılan ürünlerin organik sertifikalarını görebilecekler. Kroki üstünde alışveriş yaptıkları tezgâhı seçerek satış yapan tüm üreticilerin sertifikalarını inceleyebilecekler. Üreticiler ile ilgili bilgilere zaman içinde sertifika haricinde üretici hakkında bilgiler, üreticinin fotoğrafları, varsa internet sitesi, sosyal medya sayfası, çekilmiş videolarının linkleri de eklenecek.
Buğday Derneği kurucusu Victor Ananias‘ın öncülüğünde Türkiye’nin ilk organik pazarı olan Şişli %100 Ekolojik Pazar, kurulduğunda, kentli tüketici ekolojik gıda ile yeni tanışmaya başlamıştı. Bu onbir yıllık süreçte sayısı artan ekolojik pazarlar sayesinde giderek daha fazla insan sağlıklı ve güvenilir gıdaya ulaştı ve ulaşmaya devam ediyor. Bugün, ikisi mevsimlik, altısı sürekli açık olmak üzere, İstanbul’da Şişli, Beylikdüzü, Bakırköy, Kartal, Küçükçekmece ile Kayseri’de Talas ve Kocasinan ile İzmit’te yeni açılan, toplam yedi %100 Ekolojik Pazar ile ekolojik gıda hareketi ve ekolojik gıda kültürü yaygınlaşmayı sürdürüyor.
Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, sağlıklı ve güvenilir gıdanın soframızdaki yerini alması için çalışmalarına devam ediyor.
“Yaş otuz beş, yolun yarısı eder; Dante gibi ortasındayız ömrün” diyor Cahit Sıtkı Tarancı“Otuz Beş Yaş” şiirinde. 1 Haziran 1265 yılında doğan, İtalyan ozan ve politikacı özelliğiyle bilinen Dante Alighieri, insan ömrünü 70 yıl üzerinden hesaplamıştır.Bu, büyük kutsal kitaplardan biri olan, Zebur için de geçerli bir bilgidir. En ünlü eseri olan İlahi Komedya (özgün ismi “Komedya”dır, daha sonra “İlahi” ön adını alarak Hristiyanlaştırılmıştır.), cennet ve cehennem tasvirinin yapıldığı bir başyapıt olma özelliği taşımaktadır.
İlahi Komedya; Cennet, Cehennem ve Araf isimli üç bölümden oluşmaktadır. Orijinal kitap, üç cilt şeklindedir. İlk cilt, Dante’nin Cehennem‘i ile başlar. Burada bahsedilen cehennem tasvirleri, çok ürkütücü ve hayal gücünün sınırlarını zorlayacak niteliktedir. Cehennem anlatılırken, Yahudi ve Hristiyan inançlarına göre yasak sayılan yedi günahtan söz edilir: Kibir, öfke, kıskançlık, oburluk, tembellik, şehvet ve aç gözlülük… Dante, en kötü günah olarak kibri, ön plana çıkarmıştır. Ona göre kibir; tüm kötülüklere sebep olacak, yegâne günahtır. Onun içindir ki; İlahi Komedya’da, kibirli insanlar, sırtlarında, ağırlığınca yük ile gezinirler. Dante, günahların içinde, en hafif günah olarak da “şehvet”i ele almıştır.
Araf bölümünde ise, cennete girmeden önce bekleyen insanlar yer alırken, cennette, kendi dinleri için savaşanlar, iyilik yapmasını seven ruhlar, din bilginleri, adaletli ve olgun hükümdarlar yer alırlar.
Dante, kitabında, okuyucuları, ölüm sonrası bir hayata doğru yolculuğa çıkarır ve bu yolculuk, 1300 yılının Paskalya Haftası‘nda, cuma günü başlar. İlahi Komedya’nın bir diğer özelliği de; İtalyan anadilinde yazılan, ilk önemli edebi yapıt olmasıdır. Ortaçağ’da, en az din bilginleri kadar benimsenmiş olup alegorik tasavvuru nedeniyle fazlasıyla dikkat çeken bir eser olmayı başarmıştır.
İlahi Komedya’nın biçimi, rastgele değil, Ortaçağ’dan esinlenerek oluşturulmuştur. Şiir, 100 kantodan oluşur ve eserde 3, 7, 22, 33 gibi sayılar dikkati çeker. Hatta bölümlerin sayısı, bu sayıların katları ile ilintilidir. Kantoların 33 kıta olması, Hazreti İsa’nın öldüğü zamanı işaret eder.
Sonuç olarak; İlahi Komedya, çağının ilerisinde olan ve hayal gücünün sınırlarını zorlayan, alegorik bir eserdir. Herkesin kütüphanesinde bulunması gereken eser, hayatı sorgulamaya ve madalyonun diğer yüzünü bizlere hatırlatmaya yardımcı olur.