Ana Sayfa Blog Sayfa 376

Bu elbise kız çocuklarını okutacak: Diamonds Unleashed

Diamonds Unleashed uluslararası bir sosyal sorumluluk projesi. Yaptığı organizasyonlardan elde ettiği gelirlerle, maddi sebeplerden eğitim alma fırsatı olmayan kız çocuklarına eğitim desteği veriyor. Oluşumun bu yıl ki projesi ise CFDA da yaşam boyu başarı ödülü alan Norma Kamali’nin tasarımı olan elbiseyle şekillendi. Dünyadan 21 farklı tasarımcıdan elbiseyi yeniden yorumlamaları istendi. Bu 21 farklı tasarım, Miami’de açık arttırmayla satılarak, elde edilen gelirle kız çocuklarının eğitimi için fon oluşturulacak.

Tasarımcı Serkan Akyol’un da destek verdiği projeyle ilgili kendisiyle görüştük.

bu-elbise-kiz-cocuklarini-okutacak-2Projeden biraz bahseder misiniz?

Noma Kamali’nin yaşam boyu başarı ödülü aldığı elbiseyi, dünyadan 21 farklı tasarımcıya göndererek yeniden yorumlamaları teklif edilmiş, biri de benim. Bir mail geldi bununla ilgili ve ben de mutlulukla destek olabileceğimi söyledim. Elbiseyi gönderdiler ardından, günlerce sadece elbiseye baktım, sanırım içime sinmeyecek bir şey olmasın diye, yapabileceğimin en iyisini yapabilmek için. Sonra elbisenin tamamını kaplayacak bir tasarım hayal ettim, zor fakat heyecanlı ve keyifli bir süreçti; o şekilde gönderdik.

Peki, proje size nasıl ulaştı?

Proje destekçilerinden biri de ünlü tasarımcı İris Apfel; kendisine büyük bir hayranlığım vardır ve İris Apfel’in illüstrasyonunu çizdiğim tasarımlarım var. Geçtiğimiz yaz, Apfel’in editörlerinden biri İstanbul’a geldiğinde, üzerinde Apfel’in illüstrasyonu olan çantayı 95. yaş günü hediyesi olarak kendisine götürdü. Ardından mail geldi, Apfel’in tasarımı çok beğendiği ve birlikte ileride güzel işler yapmak istediğiyle ilgili ve sonra da az evvel anlattığım gibi, Diamonds Unleashed projesiyle ilgili destek olup olamayacağımı sordular, bu şekilde gelişti.

Gelirin tamamı Diamonds Unleashed için mi kullanılacak?

Bana destek teklifi geldiğinde açık arttırma gelirinin tamamının Diamonds Unleashed projesine gideceğini biliyordum, fakat geçtiğimiz hafta farklı bir gelişme oldu ve gelirin yüzde 40’ının orada kullanılacağı, yüzde 60’ını bana verileceğiyle ilgili. Aklımda yüzde 60’ını da Türkiye’de bir sosyal sorumluluk projesine bağışlamak var. Yine eğitim desteği olan bir dernek olmasını istiyorum çünkü ben bu işe girerken bir kazanç beklemedim ve bu paranın tamamının eğitim desteği olarak kullanılması bana kendimi çok daha iyi hissettirecek.

Bu tarz projelerin devamı gelecek mi?

Daha evvel de birçok projeye destek olduğum gibi, bundan sonra da hep olacaktır. Yaptığım işlerle sosyal sorumluluk projelerinin içinde yer almayı seviyorum, daha doğrusu yaptığım işlerin bu projelerde iyilik peşinde olması halini seviyorum. Ben her şeyin cevabını sanatla veriyorum, her şeye tepkimi sanatla gösteriyorum, çok sinirlendiğimde bağırıp çağırmak yerine üretiyorum ya da üzüldüğüm, sevindiğim zamanlarda da. Benden çok yaptığım işlerim var hayatta gibi, hepsi benim bir duygum ve fikrim, benim sınırlarım var ama onların yok… Günlük hayatta kullanılıyor oluşları her duygumun sokak sokak, şehir şehir gezip yayılıyormuş hissi veriyor. Bu sanırım yaptığım her şeyi anlamlı kılıyor ve kendi varlığımı da ürettiğim sürece anlamlı buluyorum. Ürettiklerimin hiç tanımadığım insanların hayatlarına dokunacak olması çok heyecan verici.

Sokakta Sanat Var: Sanat sokağa nasıl taşınır?

Sokakta Sanat Var Kültür ve Sanat Festivali 5 yıl boyunca Edirne’de Kurucu Genel Koordinatör Gencay Adıgüzel ve 750 gönüllünün katılımıyla gerçekleştirilmiş bir proje.

Başka bir dünya sanatla mümkün!

Gencay Adıgüzel Sokakta Sanat Var’ı ve sanat anlayışını şu sözlerle ifade ediyor:

‘Sanatı, barış ve özgürlük için sokağa çıkarıyoruz’ mottosuyla başladığımız bu serüvende yüz binlerce insana dokunduk. İnanıyorum ki başka bir dünya sanatla mümkün! Bu yüzden uzun yıllardır yılmadan sanatı paylaşıyoruz ve sanatın paylaşılabilir olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Sanat, insanın dış dünyayı yorumlayarak kendini ifade etme aracıdır. Toplumun öz değerleriyle doğar ve büyür. Bu yüzden sanat, toplumdan ayrı düşünülemez.

Bireyin hızla değişen dünyaya ayak uydurabilmesi, toplumsal alanda kendini ifade edip çevresinde olup bitenleri sorgulayabilmesi ve yaşadığı çevreye estetik kaygıyla bakmasında sanat eğitiminin büyük payı vardır. Toplumun her kesiminde sanat eğitiminin ve etkinliklerinin aynı oranda yer almaması, o toplumun kendi kültürel değerlerine sahip çıkmasıyla ve kültürünü geliştirme eğilimleriyle doğru orantılıdır. Ayrıca, tüm insanların sosyal, ekonomik ve eğitim yapısının aynı şartlarda olmaması da onların sanat etkinliklerine katılmamasında büyük rol oynamaktadır. Toplumun öz değerlerini barındıran sanatı, kısıtlı bir kesime hitap etmekten çıkarıp dezavantajlı insanlarla buluşturarak onların sanatla olan bağını kuvvetlendirmek ve sanata duyarlı olmalarını sağlamak adına Sokakta Sanat Var’da bir araya geldik.

Sokakta Sanat Var nedir?

Sokakta Sanat Var, Trakya Üniversitesi öğrencilerinden sanata gönül verenlerle ilk olarak Edirne Saraçlar Caddesi’ne pek çok sanat atölyesi kurarak hayata geçti. Kurduğu atölyelerle halkın sanatta hem izleyici hem de katılımcı olmasını sağladı ve içinde birçok sanat dalını barındırması sebebiyle de Türkiye’nin en kapsamlı sanat festivali haline geldi.

Sokakta Sanat Var Derneği, gönüllülük esasıyla çalışmakta. Sanata tutkun ve dünyanın sanatla güzelleşeceğine inanan bir ekibe sahip. En büyük çalışmalarını çocuklar ve gençler için yapan Sokakta Sanat Var Derneği, ne kadar çok çocuk gülümserse ve kalbi sanatla dolarsa güzel bir dünyaya o kadar yaklaştıkları inancıyla faaliyet göstermekte.

sokakta-sanat-var-2Mayısın ilk haftası Edirne’de, ikinci haftası ise İstanbul’da toplam 10 günlük bir program ile bu yıl 6’ncısı gerçekleştirilmesi planlanmakta. Festival İstanbul’da Beşiktaş başta olmak üzere Kadıköy, Sarıyer ve ayrıca Hatay ilke Kırklareli’de de düzenlenmesi hedeflenmekte. İstanbul’daki program kapsamında Beşiktaş’ın çeşitli noktalarında kurulacak belli başlı atölyeler çocuk, resim, heykel, özgün baskı, karakalem, grafiti, maske, karikatür, hat, ebru, edebiyat olarak sıralanabilir. Görsel performans ve sahne gösterim çalışmaları ise tiyatro, dans, müzik dinletisi, şiir dinletisi, gölge oyunları gibi alanlardan oluşacaktır.

Sokakta Sanat Var’ın misyonu

Sokakta Sanat Var Derneği, henüz heykel ile tanışmamış, tiyatro izlememiş onlarca insana dokunma fırsatı yakalamıştır. Halkın birebir sanatla etkileşim içinde olmasını sağlamıştır. Bu sayede sanat dilinin kolektif oluşumu katkıda bulunurken kişilerin kendilerini ifade biçimlerinde çeşitlilik ve estetik duyarlılığı arttırmaktadır. Aynı zamanda çocuk ve genç katılımını sağlamak amacıyla gerçekleştirilen ilgi çekecek etkinliklerle, sanata karşı ön yargıların kırılması ve sanatsal iletişimin eğlenceli hale getirilmesini mümkün kılmıştır. Festival boyunca, izleyicilerin çalışmaları takip etmesi sağlanırken aynı zamanda katılımcı hale gelmeleri de amaçlanmaktadır. SSV Derneği 6 yılda 5 festival, 6 tiyatro oyunu, 60’ı sanat etkinliği olmak üzere 100’ün üzerinde faaliyette yer almıştır.

sokakta-sanat-var-3Sokakta Sanat Var’ın vizyonu

Türkiye’nin en kapsamlı sanat festivalini gerçekleştiren Sokakta Sanat Var Derneği, halkın sanatla iç içe olmasını hedeflemektedir. Özellikle sanat faaliyetleriyle yeterince tanışmamış halka ulaşmayı, onları herhangi bir sanat dalıyla buluşturmayı amaçlamaktadır. Sokakta Sanat Var Derneği, Türkiye’nin tüm il ve ilçelerine sanatı götürmeyi ilke edinmiş olup sanat alanında etkin, toplumun tüm kesimleri tarafından ulaşılabilen, uluslararası bir kuruluş olmayı hedeflemektedir.

Sokakta Sanat Var Derneği çalışmalarına Edirne, Kırklareli ve İstanbul olarak devam etmesinin yanı sıra yakın gelecekte iki ilde daha dernek açmayı planlıyor. Sokakta Sanat Var Derneği kırsalda, okulda, meydanda sanatı ortak bir dil haline getirmeyi istiyor çünkü değişimin sanatla olacağına inanmakta.

sokakta-sanat-var-4“Güzel bir dünya mümkün!” diyen Sokakta Sanat Var ekibi, sizleri bir sanat serüvenine davet ediyor. Dilerseniz siz de bu serüvenin bir kahramanı olabilirsiniz.

sokakta-sanat-var-2017-programiAyrıntıları SSV kataloğunda bulabilirsiniz. İncelemek için buraya, indirmek için buraya tıklayın.

Sokakta Sanat Var’ı web sitesinden, Facebook’tan, Twitter’dan ve Instagram’dan takip edebilirsiniz.

Bir arayış hikâyesi: Mitolojiden günümüze boynuzlugiller

Fotoğrafçı R.J. Kern, sonunda Minneapolis’e yerleşmeye karar verene kadar hayatı boyunca hep yer değiştirmiş. “Hayatım, küçük yaşta ailemin çok fazla taşınmasından dolayı amaçsızca gezinerek geçti” diyor. Bazılarına göre, bir yere gerçekten bağlanabilmek için, orada bilincini değiştirecek bir şeylere ihtiyaç vardır, ancak o zaman “evimdeyim” diyebilir. Kern’ün fikri de bu yönde.

“Yıllar boyunca çok gezmem evrimleşmemi sağladı. Artık bir gezici değil, arayıcıyım.”

Kern, atalarını, kırsal kökenini araştırmak üzere, geçen beş yılda Norveç, Almanya, İrlanda ve İzlanda’ya gitti. Bu ülkeleri gezerken, orada yaşayan insanları ve yaşamlarına destek sağlayan boynuzlu hayvanları gözlemledi. Keçiler, koyunlar ve koçlar. Kern bu hayvanların hem sıradan hem de efsanevi olduklarını söylüyor. Seyahat hâlindeki herhangi biri olsun, onlarla özel bir yakınlık kurduğu gibi, orada yerleşmeye karar veriyor.

R.J Kern’ün bir bağ kurma, dünyayı yorumlama girişimindeki son hamle işte bu oldu: Kutsal hayvanlar, boynuzlugiller.

Hayatta ne yapıyorsak, dünyaya o perspektifle bakıyoruz. Paten süren birisi bahçe parmaklıklarını ya da bankı potansiyel bir “grind” olarak görürken; bir yazar, başkalarından gizlice dinlediği konuşmaları, hikâyesini geliştirecek temel bir kaynak olarak görür. Bir fotoğrafçı dünyayı mercekten bakıyor gibi izler. R.J. Kern’ün de dünyayı yorumlarken coğrafya tutkusundan etkilendiğini açıkça görebilir, tutkuya biraz daha yaklaşırsak; sanat, sanat tarihi ve çevre coğrafyasının harmanlanmış hâlini bulabiliriz. İşte Kern bu perspektifi bulduğu yere demir atmak, orada bir ev ve aile kurmak istiyor.

boynuzlugiller_2“Fotoğraflar aracılığıyla atalarımı ve kültürel mirasımı keşfederken geçmişten günümüze bir köprü kurdum.”

Kern, köklerini aradığı seyahati boyunca rastladığı sayısız keçi, koyun ve koçtan çok etkilendi. Koyunlar ve koçlar insan toplumunda köklü bir yere sahiptirler. Yüzyıllar boyunca bu hayvanların bir doğası vardı ancak insanların tabiatına göre şekillendirildiler. İnsanların besin ve gelir kaynağı oldular. Çok çok eski zamanlara gidersek, Yunan mitolojisinde “Altın Post Efsanesi”ni görüyoruz:

Altın Post ya da Altın Pösteki, Yunan mitolojisinde zenginliği ve iktidarı sembolize eden postun adıdır. Mitolojiye göre, denizler tanrısı Poseidon, prenses Theophane’ye âşık olur. Ancak, kızı isteyenler çok olduğu için Poseidon prensesi gizemli Krimissa adasına kaçırır. Kaçırır kaçırmasına ama, öteki sevdalılar kızın izini bulurlar. Poseidon prenses tanınmasın diye onu koyuna çevirir, kendisi de görkemli bir koç kılığına girer ve birleşirler. Bu birleşmenin ardından altın postlu bir koç doğar.

Öte yandan, Phrixus ve kız kardeşi Helle, üvey anneleri onlara tahammül edemediği için türlü tuzaklarla zarar gören iki kardeştir. Kral Athamas, bu beladan nasıl kurtulacağını soruşturur ve kutsal rahiplerle bu konuyu görüşür. Bu sırada kraliçe rahiplere rüşvet vererek çocukların kurban edilmesi gerektiğini krala söylemelerini ister. Kral çocukların kurban edilmesi konusuna tereddütle yaklaşır ancak yapacak bir şey yoktur. Çocuklarını kurban etmek üzere dağa götürür, ancak gökteki ana Nephele, bu cinayeti görür ve oraya Altın Postlu Koç’u gönderir. Koç çocukları almaya gelir ve Anadolu’ya doğru uçarlar. Ne yazık ki Çanakkale Boğazı’nın üzerine geldiklerinde küçük kız Helle aşağıya düşer. Antik Yunanistan’da Çanakkale boğazı bu sebeple Hellespont olarak adlandırılır. Erkek çocuk güvenle teslim edildikten sonra koç kurban edilir ve altın post kutsal bir meşe ağacına sarılarak Kolkhis Ejderhası tarafından korunmaya bırakılır.

Gel zaman git zaman, taht ve iktidar sahibi olmak isteyenler bu postu aramaya çıkar, postu bulabilmek için yol boyunca öfkeli tanrıları, büyücüleri ve canavarları aşmaları gerekirmiş. Bu uğurda insanlar canlarını feda ederlermiş. Zira, altın post zenginliğin ve gücün simgesiymiş; buna değermiş.

boynuzlugiller_3Mitolojiden günümüze insanlığın hayvanları kullanarak “kendini zengin gösterme” hırsı hiç değişmedi. Gerçek deri, kürk ya da hayvan postuna sahip olduğu zaman gelen gösteriş hâli, kendilerini giydikleriyle ispatlama çabası hatta bunlara sahip olmamanın “basitlik” olarak nitelendirilmesi, tarihler boyunca insanlığın yakasından düşmeyen bir acizliktir.

boynuzlugiller_4“Beni bu hayvanlara çeken şey, onların bu vakur hâlleri ve doğuştan gelen güzellikleriydi.”

Kern, bu hayvanları, yaşadıkları kırsal alanda yakalayabilmek için orada yaşayan yerli halktan ve genellikle koyun ve sığır yetiştirme tecrübelerine sahip olan köpek sürülerinden yardım istedi. Fotoğrafları orta boy bir kamera ve aydınlatma donanımları ile çekerken, çeşitli ressamlardan ilham aldı. Albert Bierstadt, Thomas Sidney Cooper, William Holman Hunt ve John Everett Millais’tan etkilenilen bu fotoğraflardaki piktoryalist* özellik göze hemen çarpıyor.

boynuzlugiller_5R.J.Kern’in bir sonraki hedefi; insan yapımı yetişme ortamlarında insanların bu hayvanları nasıl algıladığını, insanların hayvanların yaşayışını nasıl etkilediğini, onları nasıl evcilleştirdiğini ve gelecekte de insanın hayatta kalma mücadelesinin bu hayvanları nasıl etkileyeceğidir.

boynuzlugiller_6İnsan odaklı olmayan bir dünyada hayvanlar şimdikinden farklı nasıl bir hayat sürecekti? Hayvanın insana hizmet etmek için yaratıldığı algısı olmayan bir dünyada hayvanların gelişimi ne yönde olacaktı? Peki ya şimdikinden farklı olmayan bir dünyada uzak bir gelecekten bahsedersek, bu hayvanlar bu hayatın neresinde olacak, tahmin edebilir miyiz?

boynuzlugiller_7“İnsanlar boynuzlugillerin evrimini nasıl etkiliyor? Gelecekte onlara ne olacak, öngörebilir miyiz?”

*Piktoryalist (Resimsellik), 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında fotoğrafçılığa hâkim uluslararası bir stil ve estetik hareketi olan resimselciliği benimsemektir. Bu stil kullanılarak çekilen fotoğraflarda resimsi bir görünüm ortaya çıkar.

Kaynak: Feature ShootAltın Postlu Koç, RJ Kern

Kaos teorisinin düzeninde değil, kendi gerçekliğimizde yaşamak

1

Tüm tarihsel süreçlere baktığımızda, her döneme özgü ve popüler, yaygınlığı daha fazla olan bir akım muhakkak buluruz. Büyük ölçekli alanda da, küçük ölçekli alanda da bunu bize gösteren deliller bulabiliriz.

Popülarite ile hipnoz eden akımlar

1900’lü yılların başında daha fazla konuşulmaya başlayan dünya dışı yaşam vakaları, 1960’lı yıllarda yine arkasına pek çok kitleyi alan yeniçağ akımları, 2000’li yıllarda ise sesini çokça duyuran kadim uygarlıklar… Buraya yazdığım tarihlendirmeler bunların keşfi ya da ilk kez öğrenildiği tarihler değildir; özellikle popüler olup ciddi anlamda seslerini duyurmaya başladıkları tarihlerdir. Arkasına birçok kişiyi alarak büyüyen sistemlerdir. Şunu da belirtmek gerekir; rahatsız olunulan şey, bunların konuşulması ya da popüler olması, bunlar gibi muhteşem bilgilerin insanları istenilen kıvama getirmek için ya da ticari amaçlar için, özünde olmayan fikirlerle, insanların kandırılarak kullanılmasıdır.

Şunun da farkına varmak gerekir; birçoğumuz aslında yavaş yavaş sistemin nasıl işlemeye başladığını anladık. Sadece bunu yerli yerine oturtamıyor ya da bu durumu değiştirmek için ne yapacağımızı bilmiyoruz. Olsun, bunların farkında olup kendisini bunların dışına taşıyarak, asıl olan bilgileri ve özünde yatanı anlamaya çalışıp bunları iyi bir şeyler için kullanmaya çalışan insanların yolu muhakkak amacına ulaşacaktır. Bu inançla, bilimsellikten ve şüpheden şaşmadan çabalamaya devam etmek de bunun sağlam zeminini oluşturacaktır.

Her akım, ilk gündeme geldiğinde karmaşaya sebep olur. İnsanlar sorgulamaya başlar, inandıkları şeyler değişmeye başladığından bu durum karmaşa yaratır. Sonrasında bunlar, çok fazla gündeme geldiğinden, bir süre sonra normalleşip anlatılan şekliyle kabul edilmeye başlanır. Bunu sağlamak için de toplumlar üzerinde etkisi olan kişiler kullanılarak, medya ile insanlar etki altına alınır. Toplumsal kültürlerde de bu böyledir. Normalde doğru kabul edilmeyen eylemler, doğru kabul edilmeye başlanıp toplum istenilen şekle getirilir. Bunların hepsinin başında önce karmaşa arkasından düzen gelir. Bu noktada sorgulamamız gereken şeyler vardır: “Bu bizim gerçekten istediğimiz ya da gerçekten bizim için iyi olan bir sistem midir? Yani, bu bizim gerçekliğimiz midir?”

Kaos Kuramı

Kaos kuramı, kaos teorisi veya kargaşa kuramı; yapısal olarak bir fizik teorisi ya da matematiksel bir tümevarım değil, fiziksel gerçeklik parçalarının bir bütün olarak eğilimini açıklamaya yarayan bir yöntemdir.

Kaos teorisi borsadan meteorolojiye, iletişimden tıbba, kimyadan mekaniğe kadar uzanan pek çok farklı alanda kullanılmaktadır. Hatta daha da ileriye giderek söyleyebiliriz ki, dünya siyasetinde dahi, muhteşem bir mantık çerçevesinde, bu kuram işletilmektedir.

Çevreyi izlediğimizde her şeyin karmakarışık, düzensiz ve amaçsız olduğu hissine kapılırız. Hatta daha da içlere doğru uzanıp kendimizi dinlediğimizde, zihnimizdeki bilişsel süreçlerin dallanıp başka yerlere dokunarak, karmaşık hale geldiğini hissederiz. Hatta bu karmaşa, bir noktada bizi yorar. Günlük hayatın hareketliliği içerisinde, zaman dahi düzensizdir bizim için. Bazen hızlı bazen de yavaş geçer ve bu yine, bizde ve etrafımızda gerçekleşen her şeyde bir karmaşa olduğu hissini uyandırır. Aslında, bu temel şeyleri anlatırken dahi zihninizden yansıyan görüntüler bu karmaşaya kapılıp bir anda zihninizi yorabilir; çünkü şu an kuantum boyutunda oluşturduğunuz bu görüntüler de bir düzensizlik hissi yaratır.

Tüm düzensizlikler tek bir amaç içindir; yeni bir düzene kavuşma çabası. Bu durum, evrende sürekli değişen girdilerin, kendini var etme durumudur. Kendisini ya başka şekle sokar ya da etkilediği şeye, kendi çerçevesinde bir düzen verir. Bunda herhangi bir sorun yoktur. İnsan ve insanın oluşturduğu sistemler dışında, bu kaotik düzen tam da olması gerektiği gibidir. Ne korkulacak bir durum vardır ne de kaçılması gereken bir koordinat sistemi. İnsanın oluşturduğu kaotik düzenlerde ise tamamen, var oluş çabasındaki ispatlama çabası vardır. İşte bu, tam da kaçınılması, izlenmesi ve kendimizi korumamız gereken durumdur.

kaos-kurami-4Medya telkinleri

Özellikle 1900’lü yıllarda ciddi anlamda zihnimize kazınmaya başlayan, dünya dışı yaşam ve onların araçları ile ilgili furya birçok kesimi birbirinden ayırmıştır. Bu noktada gerçek bilgiler, nesneler ya da görüntüler gerçek hali ve tamamı ile bize sunulmamıştır. Devamlı insanlardan kurgu yapması istenmiştir. 1900’lü yılların ikinci yarısında popüler olan yeniçağ akımları da, insanları tamamen yalnızlığa, çıkarcılığa, “gücün biz olmadan anlamsız”a ve “bize katılmazsan hep böyle yerinde sayacaksın”a getirmiştir. Şimdilere geldiğimizde ise kadim uygarlıklarla getirilen inançlarda, devamlı bir güç vurgusu aşılanmaktadır. Bu durum bir yandan korkuya, bir yandan hırsa, bir yandan insanın ne olduğu ile ilgili karmaşık sorulara götürmüştür. Özünde, aslında bu manalar olmamasına rağmen, bu olgular bize bu şekilde yansıtılmaktadır.

Eğer bilim haberlerine dikkat ettiyseniz, benzer konulardaki yeni keşifler ya da bulgular arka arkaya gündeme gelir. Bir anda sanki bir şey olmuş da tesadüfi bir şekilde bunlar birbirinden habersiz, bir anda keşfedilmeye başlamış gibi olur. Japonya’da sahile vuran garip kayık, Rusya’da bulunan ve pembe mavi bir sıvıda 800 milyon yıl süresince sağlam kalmış kadın fosili, 250 bin yıl öncesine dayanan ve büyük oranda alüminyum içeren garip eser, Tutankamon’un mezarından bulunan göktaşı madeninden yapıldığı belirtilen hançer, piramitlerde keşfedilen yeni odalar, Stonehenge’nin sırrının çözüldüğüne dair bir dönem arka arkaya gelen haberler… Çok kısa bir anda aklıma gelen haberler bunlar ve bu keşifler birbirini destekleyecek şekilde çok uzak olmayan zamanlarda yayımlanmış haberler. Hatta bazı haberlere de bakarsanız, keşfi çok eskiye dayanıp yeni gündeme getirilen ya da daha önce yayımlandığında ses getirmeyen; ancak bugün insanlarda oluşturulan algı sayesinde tekrar gündeme getirildiğinde ses getiren haberlerdir.

kaos-kurami-2İstenilen zamanda açıklanan bilgilerle sistemi kontrol etmek

Bilgi kaosunda oluşturulan karmaşadan yararlanan sistemi oluşturulanlar, daha sonra bu karmaşayı kendi istedikleri düzen haline getirir. Yani bizlerin kaos gibi gördüğü şeylerde, bir kaos yoktur. Bunun yerine gayet akıllıca, uzun yıllara sığdırılan bir düzen vardır; çünkü eğer eldeki veriler hangi konu ya da sistem ile alakalı olursa olsun olduğu şekilde hiçbir yorum katmadan izlenirse neyin, neyi nasıl etkileyeceği bulunabilir. Bu durum, küçük ölçek için de büyük ölçek için de geçerlidir. İster zihninizdeki entropi olsun, ister yaşamınızdaki karmaşa, ister evrende, ister ülke siyasetlerinde, isterse dünya siyasetinde görülen düzensizlikler olsun. Hepsinde çevredeki fiziksel, psikolojik, kimyasal, parasal, ısısal, duygusal ve benzeri birçok faktör, gerekli alanda, uygun şekilde değerlendirilse, olacaklara dair birçok şeyi, gerçeklik yüzdesi yüksek şekilde bulursunuz.

Bu konu ile bağlantılı gibi görünmeyen ancak bağlantılı bir başka noktaya daha değinmek gerekir. Son dönemde doğanın bozulması ve bozulan bu dengenin tekrar kurulabilmesi için çalışmalar yapılıyor. Bununla ilgili yapılan bir çalışma da insanların organik tarım yapmaya yönlendirilmesi. Permakültür eğitimi, adı altında birçok insan ya da kurum ciddi paralar kazanıyor. Hobi bahçeleri, eko köyler gibi yapılarla insanlar üzerinden yine para kazanılıyor (bunları gerçek anlamda karşılık beklemeden, doğa için, dayanışma için yapan hiçbir kuruma sözümüz yoktur, bu kurumları ya da kişileri ayrı tutarak yazıyoruz bu kısmı).

kaos-kurami-1Organik ürün satışı yapan birçok yer gerçek anlamda organik tarım yapmıyor. Tohumlarımız artık yerli değil. Bu ve buna benzer birçok örnek daha verilebilir. Şimdi bunlara dikkat çektiğimizde, aslında yine bizlere yönelik ciddi bir kontrol olduğu ortaya çıkıyor. Nasıl mı? Dünya nüfusu arttı ve doğal kaynaklarda sıkıntı yaşanıyor ve bu sorunlar daha da büyüyecek. Bu durumda sistem, kendi yapması gerekenleri yapmak için yine insanları kullanmış oluyor. Özellikle beslenme sorununu çözmek için alternatifler arıyor. Bizleri, söylemlerle, yine bir yerlere yönlendiriyor. Doğal yaşam ve beslenme elbette olmalı; ancak bu maddi çıkarlar, sömürülme ve doğal olmayan ürünlerle yapıldığında ortaya başka bir durum çıkıyor. Bunu fazla uzatmadan detayları düşünmeyi siz sevgili okurlara bırakıyoruz.

Bir durum oluşturup bu durum üzerinden olabilecekleri hesaplayan büyük sistem, her şeyin önlemini kendi çıkarları doğrultusunda alıyor. Kaos teorisini kitleleri yönetmek üzerine kullanan bu sistem, bizlere aslında bize değil, onlara faydası olan şeyleri iyiymiş gibi göstererek seve seve yaptırıyor. Bunları aşmanın ve çözebilmenin temel yolu, artık mikroskoptan ziyade elektron mikroskobu ile olaylara bakmak oluyor. Bunun için de kendimizi ve dünyayı daha fazla sorgulayıp, gerçekten bir araya gelerek, üretken şeyler yapmamız gerekiyor.

Ve biz…

Süreç hızlı ilerliyor. Ne olmadığımızı anlayıp ne olduğumuzu keşfetme yolunda artık kaybedecek fazla vaktimiz yok… Olasılıkları görüp değerlendirmek, sadece ve sadece bizim elimizde. Artık kendi gerçekliğimize ulaşmalıyız. Bize gösterileni değil, gösterilmeyeni görüp büyük resme bir fırça ile ufak bir renk de biz bırakmalıyız. Yolumuz, hepimiz için anlamlı gerçeklikler oluşturma yolu olsun…

KaynakBBCnibirugroupancient-codearkeofilionedio

Hayvana, çocuğa, kadına, yeryüzüne, her şeye tecavüz!

Bir yerde, en kötü suçlar bile çok fazla işleniyor ise o suçlar normal karşılanmaya başlanır. Mesela; bonzai çok içilen bir mahallede, artık bunu kimse ayıplamaz, bazı mahallelere girdiğinde oralarda gaspa uğramak çok normal bir şeydir, çünkü mahalledeki erkeklerin çoğunluğu gaspçıdır. Bazı bölgelerde ise (örneğin; orta-doğu) çocuklara ya da hayvanlara tecavüz etmek normaldir, çünkü o bölgedeki erkeklerin çoğu, tecavüzcüdür.

Oraya gitme tecavüze uğrarsın

Bu noktada mahalle, tecavüzcülerin istediği şekilde şekillenecektir. Nasıl ki uyuşturucu satan mahallelere polis pek bulaşmıyor ise tecavüzcüler de, tecavüze ceza ya da önlem getirecek uygulamaların, mahallelerinde var olmasını istemezler. Muhtarından polisine, zabıtasından temizlik işçisine kadar, herkes bilir o mahalledeki yazılı olmayan kuralı: “Oraya gitme tecavüze uğrarsın”. Üstelik bunu bildiğimiz halde, o mahalleye gidip tecavüze uğradığımız için tecavüzcünün değil, bizim suçluluk duymamızı beklerler.

Görebileceğimiz gibi, bir bölgenin büyük kısmı, bir suçu çoğunluk olarak işliyor ise, o suçun suç olmaktan çıktığına dair bir yanılsama olabilir. Bunun nedeni de, bölgedeki suçlular sayesinde iktidar elde edip, o iktidarını muhafaza etmeye çalışan kişilerin, bu bölgedeki insanların, isteklerini, yerine getirmek zorunda olmasıdır. Aksi halde iktidarları sarsılır. Peki bu bölgede, bu bölgenin suçluları sayesinde, iktidar elde eden kişi de, aynı suçu işliyor ise ne olur? Bu durumda suçu suç olmaktan çıkarma çabası, daha güçlü ve inançlı bir hâl alır, suçun suç olmadığı söylenecek ya da suçu masumlaştırmaya çalışacaklardır.

tecavuz-2Evrimin iki altın kuralı; hayat “mücadelesi” ve çoğalma

Devlet (sistemin arayüzü), insanları (zengin olmayanları), açlıktan öldürmeyecek bir seviyede ama mutlu da olamayacak bir moral düzeyinde tutarak, sürekli olarak sömürür. Sürekli olarak, düşük özgüven seviyesinde tutulan kişiler, ilkellikten ileri gidemezler. Sorgulamakta, düşünmekte, kendi gerçeklerini aramakta ısrarcı olamazlar. İlkel kalan kişilerde ise, evrimin iki altın kuralı her zaman ilk sıradadır; hayat “mücadelesi” ve seks. Burada hayat mücadelesi dedikleri şey; hayatta kalma kuralına tekabül ederken, seks; evrimin çoğalma kuralını simgeler. Fakat insan medeniyetinde seks, her zaman çoğalmak için yapılmaz. İlkel insanlar (medeniyette yaşasalar dahi), hayatlarındaki en önemli olduğunu düşündükleri kurallarla ilgilenirler.

tecavuz-5Tecavüz edilecek her şey tehlike altında

Bu noktada ilkel insanların devletten beklediği, azami ihtiyaç olarak gördükleri beslenme ihtiyaçlarının karşılanması ve gerçekte suç olsa bile, kendilerinin suç olarak görmediği şeyi, normalleştirmesidir. Burada suç, çift taraflıdır. Hem suçu işleyen halk hem de evrensel (her yerde ve her görüşte suç sayılması gereken) bir suçu, kendi bölgesinde suç olmaktan çıkarmaya çalışan devlet, suçludur. Burada suçun iktidarı oluşmuştur ve suçsuzlar güvende değildir. Çünkü gaspçı mahallesinde bir memur olsaydınız, durumu çok daha iyi anlardınız. İşte tecavüzün suç olmadığı yerde, tecavüz edilecek her şey (türbanlı, türbansız, çarşaflı kadın, hayvan, erkek insan, çocuk insan, bank, cansız manken, damacana) tehlike altındadır.

tecavuz-1Faşizmin hiçbir türlüsüne saygı duyamayız

Eğer devlet, çocuk yaşta yapılan evliliklere (cinsel suç, çocuk gelin, pedofili), izin veriyor, eskiden yasak olan bu suça, hafifletici cezalar getirmek istiyorsa, bunu halk istediği için yapıyordur. Devlet tabanla ilgili verdiği kararları, tabana aykırı veremez. Bu topraklarda, çok fazla tecavüz oluyor ve gördüklerimiz sadece buz dağının görünen kısmı. Özellikle aile içi cinsel suçların, cinsel saldırıya uğrayan kişi, kadın ya da çocuk ise üzeri örtülüyor.

Hayvanlarla veya eşyalarla cinsel tatmin yakalamaya çalışmak bile, artık normal karşılanmaya başlandı. Zaten normal demek, çoğunluğun kabul ettiği norm, demektir. Yani normal demek, doğru demektir diye bir şey yok. Mesela hayvan yemek, nedir? Bir bireyi, yaşamak isteyen ve acıyı hissedebilen bir bireyi, feci şekilde öldürüp yemektir. Ama bu o kadar yoğun ve yaygın şekilde yapılıyor ki bunun bir cinayet olduğu gerçeği hem gözardı ediliyor hem de bunun cinayet olduğunu söyleyenler, hayvanları öldürüp yemeye devam etmek isteyenler tarafından saldırıya uğruyor. Oysa faşizmin hiçbir türlüsüne saygı duyamayız. Faşizm, bir kişiye istemediği bir şeyi, onun iradesine rağmen ona yapmaktır. Yaşayan hayvanı, ona sormadan, o bunu istemeden canını almak, faşizmdir.

Toplumun kanayan yarası “Çocuk gelin”ler

Yaşadığımız topraklarda, “çocuk gelin” tabir edilen iğrenç bir durum var. Bu tecavüzdür ve şu yüzden tecavüzdür; ne yaptığını bilmeyen birine (benliği oluşmamış, kendisi için kötü olanı ayırt edemeyecek durumda, yaşta), onun iradesine rağmen ya da oluşmamış iradesinden faydalanarak (yönlendirerek), bedeninden yararlanmaktır. Burada mağdurun itirazı söz konusu olamaz; çünkü zaten çocuk ne yaptığını ve yapması gerektiğini bilememektedir. Bu nedenle mağdur her zaman itiraz etmiş sayılır (tepki vermemesi korkudan donup kalmasıdır).

Tecavüzcü zevk almaya çalışırken, mağdur, travma yaşamaktadır. Bunun dışında, çocuk gelin kültürünün, hakim olduğu yerlerde, çocuklarını çok sevdiklerini iddia eden aileler bile, çocuklarına tecavüz edilmesi için tecavüzcü olan kişiye (çocuklarının kocası olacak kişiye), (evlendirerek) yardım etmektedir. Devlet, çocuklarla evlenenlerin, çocuklara veya hayvanlara tecavüz edenlerin tarafından bakıyor olaylara, çünkü gücünü var eden de tecavüzcülerdir. Eğer mağdur ile aynı taraftan bakarsa devlet, tecavüzcüler ondan desteğini çekecektir. Bu da devletin başındaki zatların, iktidarının sarsılması demektir. Tecavüzcülerin desteğini çekmesi demek, sadece tecavüzcü erkeklerin desteğinin yitirmesi değil, aynı zamanda ERKek kadınların da (erkek zihniyetli ve tecavüz durumunda mağduru suçlayan) desteğini çekmesi demektir.

tecavuz-3Kutsal erk, kutsal iktidar

Çocuk gelin suçunun, cezalandırılmasının tek bir sebebi var; caydırıcılık. Bir daha olmasın diye, evli olsa dahi tecavüz etmiş kişiyi hapse atmak ya da cezalandırmak gerekiyor ki, daha fazla işlenmesin.

Devlet, şimdi bu suçun karşılığında, cezasızlık önererek, suçluları kurtarmaya çalışıyor. Çünkü iktidarın ortakları arasında da bu suçu işlemiş onlarca kişi var. Ensar vakfı, imam hatipler, din öğretmenleri, cami hocaları, İslami yurtlar, İslami dernek üyeleri ve başkanları, devleti temsil eden partinin, en önemli elemanlarından biridir ki zaten parti siyaseti bunun üzerine kurulmuştur.

Partiye göre; partinin yapı taşını oluşturan bu kesim kutsaldır, kutsanmalıdır, kutsallığına zeval verilmemelidir. Çünkü bu kimselerin itibarlarının sarsılması, partinin yapı taşında da, dandik kimselerin yer aldığı gerçeğini bize gösterir ve bu da iktidar partisinin kutsal imajını sarsar. Unutmayın ki; iktidar partisi yaptırdığı afişlerde “kutlu yürüyüşe devam” cümlesini kullanarak, kendi iktidar olma durumlarının, kutsal olduğunu ve dünyevi değil de tanrısal bir durum olduğunu, kendi iktidarlarını aynı zamanda Allah’ın da istediği imajını vererek, diğer rakiplerinden çok daha öne geçerler. Çünkü bu topraklar adaletsiz bile olsa Allah’ın istediği (kitaplar aracılığı ile) şeyi yapacak insanlarla dolu. Çünkü bu topraklarda yaşayan insanlar, rüyasında gördü diye çocuğunu kurban edecek kimselerin hikâyelerini anlatırken, gözleri dolacak kadar dehşet verici insanlar.

İşin içinde kutsallık olduğu zaman, gerçekçilik ve evrensel doğrular, yok olur ve sadece o kutsalın istediği şeye bakılır ve ona göre davranılır. Böyle bir durumda da, diğer rakiplerin hiçbir şansı olmaz. “Onlar kafir, onlara mı oy vereceğiz?” diyerek, tecavüzü dahi aklayan bir partiye oy verebilirler. Çünkü o parti, Allah’ın tercih ettiği partidir onlara göre, çünkü Allah’ın dininin iktidarda olmasını isteyen partidir. Oysa durum çok açık, iktidar partisi insanların dine olan zaaflarını (bu çok kötü bir zaaftır, özgür düşünmeyi ve özgür olmayı engeller) kullanarak, iktidarını sağlam kılmaktadır.

tecavuz-4Ohooo peygamber bile yapmış

İnsanlar, iktidar partisini kutsal ilan ederken, iktidar partisi de kendi tabanını kutsal ilan ederek, onları tatmin eder. Böylece tecavüzler, hırsızlıklar, savaş suçları, ayrımcılıklar… hepsi unutulur gider. Çünkü ne yaparsa yapsın iktidar kutsaldır onlara göre. Ayrıca İslam peygamberinin eşi ve eşleri  olma yaşına bakacak olursak, onların da çocuk yaşta olduğunu görürüz. Çocuk tecavüzcüleri, kendilerini aklamak için bu bilgiyi de kullanmaktadır. “Peygamberimiz yaptı, biz de yapalım” diyerek bu tecavüz kültürünün sürmesini sağlarlar ve tecavüzü kutsal bir şey olarak görürler. Böyle sürer gider bu vicdan rahatlatma durumları.

İktidar tabanını dengelemek

İşte bugün, hayvanlara tecavüzün bile, cezasız kalmasını isteyen bakanlar ve milletvekilleri var. Gerçekten de kimleri temsil ettiklerini çok iyi bilen milletvekilleri ve bakanlardan bahsediyoruz. Bir taraf tecavüze, çocuk tecavüzüne, cezasızlık isteyip bunun daha fazla yaşanmasına yol açmak isterken, diğer tarafta bu akıl dışı harekete karşı çıkan iktidar partisi mensupları da var (Sümeyye Erdoğan’ın derneği). İşte bu karşı çıkanlar da, tabanda bulunan ve çocuklara ve hayvanlara tecavüzün yanlış olduğunu düşünen kimseler için yapılan açıklamalardır. Bu sayede iktidar partisi tamamen tecavüzü destekleyen bir görünüm almaktan kurtularak, partinin imajı korunmaya çalışılıyor.

Oysa hayvana ya da çocuğa tecavüzü meşrulaştıracak kadar sapkın düşüncelere sahip kimselerin, şu an rehabilitasyon merkezlerinde, rehabilite ediliyor olması gerekir. Fakat toplum içinde, bu bakanlar ve milletvekilleri gibi düşünen o kadar çok insan var ki, akıl hastanesinde tedavi edilmesi gereken bu kimseler, şu an bir ülkenin politikasına yön veriyorlar. Oysa çocuklara, hayvanlara tecavüz edenlerin yeri hapishanenin yanı sıra, akıl hastanesinde ciddi bir tedavidir. Rehabilite etmeden yalnızca ceza vermek, yalnızca cezalandırıcı yanımızı tatmin eder.

İdam, gerçekten tecavüzcüler için mi öngörülüyor?

Günümüzde bazen, iktidar partisi idam cezasını getirebilmek için tecavüzden dem vururlar. Çünkü tecavüz evrensel bir suçtur ve herkes bunun cezası olması gerektiğini söyler (ama gerçekten böyle düşünür mü?), fakat şuna dikkat etmemiz gerekiyor, şu an idamın muadili ağırlaştırılmış müebbet ise ve tecavüzden kaynaklı ağırlaştırılmış müebbet cezası neredeyse hiç verilmiyor ise, aslında idamın tecavüz için istendiği yalnızca bir yalandır.

Eğer gerçekten idam tecavüzcüler için isteniyorsa, neden hayvanlara ve çocuklara tecavüz (evli olsa dahi) cezasızlık öneriliyor? Çünkü aslında tecavüz ve hayvana tecavüz ile ciddi anlamda bir sorunları yok, ülkede kültür haline gelmiş bir şeyi nasıl yasaklayabilirsiniz? Üstelik bu kültürün daha da yayılması için iktidar partisi ve iktidar partisine bağlı yayın organları, propaganda yapıyorlar.

Çocuklarla evlenmeyi masumlaştırmaya çalışıyorlar. Çocuk evlilikleri üzerinden, mağduriyet çıkarmaya çalışıyorlar. Oysa çocuklarla evlilik ya da tecavüzün, tek mağduru, çocuktur. Tecavüzcü nasıl mağdur olabilir? Bir kadını daha çocukken al, kendi istediğin gibi eğit, onu tam bir köle haline getir, seni bırakamasın diye çocuk yap, bir çocuğun henüz olgunlaşmamış kadınlığını ve iradesini sömür, o çocuğu kendine bir köle haline getir, sonra da tüm bunlar üzerinden mağdur edebiyatı yapmaya çalış.

Aşağı tükürsen şerefsizlik, yukarı tükürsen karaktersizlik!

Burada tek seferlik bir tecavüzden değil, sürekli bir tecavüzden bahsediyoruz. Çocuk ya da hayvan, psikolojide “öğrenilmiş çaresizlik” dediğimiz bir yöntemle tecavüzcüye bağlanır, bunu istediğini sanır. Kendine bu yalanı söylemesinin tek sebebi de kurtuluşuna dair bir çaresi olmadığına inanması ve kaderine razı olmasıdır. İşte erkek partisi, erkek devleti, erkek toplum, erkek din, bu tecavüzleri kader gibi algılatmak istemektedir. Çünkü iktidar partisine, iktidarı veren, iktidarı elinde bulundurmak isteyen ve iktidar ile iktidarı aynı şey sanan erkeklerdir. Aynı zamanda unutmamak gerekir ki, partinin zihniyeti tabanın zihniyeti ile örtüşür.

tecavuz-1Ve sonuç olarak;

Bu kültür, devlet eli ile iyice genişletilmeye çalışılacak. Çünkü iktidar partisinin hedeflediği şey, klasik bir Ortadoğu-Arap ülkesi olmamız ki bundan çok fazla yarar sağlayacaklar. Klasik bir Ortadoğu ülkesinde, muhalefet diye bir şey yoktur. Ayrıca koyu bir İslam anlayışı, kapitalizm için çok faydalıdır. İslama göre, hak aramak yerine, tevekkül etmek vardır. Bu da, patronlardan oluşan iktidar partisi ve onun orada kalmasına izin veren zenginler için çok yararlıdır. Sendika, grev, hak arama gibi durumlar olmadığında, iktidar partisi ve zenginler, mutlu olacaklardır.

Ayrıca cennet-cehennem, ahiret kavramları, fakirlerin isyan etmesini önleyerek, zenginlerin güvenliğini de tepe noktaya çıkarmaktadır. Bu yüzden toplumu, her açıdan Ortadoğu’ya benzetmek için bir gayretin olması normal. Bunun için iktidar partili danışmanlar (ki bunlar rezil derecede yalan söyleyebilen, okumuş tayfadır.), ekranlarda, halka, çocuk tecavüzünün, İslama uygun bir şey olduğunu söyleyerek, bu konuda dini açıdan tereddütleri de ortadan kaldırır, medya ise sürekli olarak çocuk gelin mağduriyeti haberleri yaparak çocuk tecavüzünü normal gibi göstermeye çalışarak daha çok yaygınlaşmasını istemektedir.

Hayvanlara tecavüzde, mağdur hayvanın mağduriyeti bile söz konusu değildir. Erkek toplum için, toplum zaten cinsiyetçidir ve üstüne üstlük türcüdür. Onların sakat mantığına göre; hayvanlar ve kadınlar, erkeklerin zevki için yaratılmıştır. Bu nedenle, hayvanların tecavüze uğramasında, hayvanın mağdur olabileceği, asla akıllarına gelmez. Hayvanlar, bu kimseler için bu kadar ki cansızdır. Onları köleleştirirler, öldürürler, yerler, tecavüz ve işkence ederler. Öldürüp yedikleri bir canlının, tecavüze uğradığında yaşadıkları bu kayıtsızlık, şaşırtıcı değildir.

Hayvana, insana ve yeryüzüne tecavüzü kendine hak gören, erkek toplumun yarattığı devlet ve yasalar ile bu tecavüzü sonsuz kılma eğilimindedir. Erkek dünyada, iktidar (hükümranlık),cinsel iktidara (cinsel hükümranlık) eşit olarak görüldüğü için, bu rezilliklerden kurtulabileceğimizi hiç sanmıyoruz. Sorunun çözümü, belki de kadınların çocuklarını erkek olarak değil, birer birey olarak yetiştirmelerinden geçiyor. Kadınların en büyük düşmanı; erkek zihniyetli, erkek kadınlardır.

Finlandiya okullardan tüm dersleri kaldıran ilk ülke olacak

Finlandiya’nın eğitim sistemi dünyadaki en iyi eğitim sistemlerinden biri olarak görülür. Uluslararası standartlarda her zaman ilk 10’dadır. Ancak Finlandiya bu şöhretle yetinmemeye ve okul sistemlerinde gerçek bir devrim yapmaya karar verdi. Fin yetkililer okul ders konularını müfredattan kaldırmak istiyor. Artık hiç fizik, matematik, edebiyat, tarih ya da coğrafya dersi olmayacak.

Helsinki eğitim bölümü başkanı Marjo Kyllonen değişiklikleri, “1900’lerin başında yararlı olan eski yöntemlerle eğitim yapılan okullar var, ama ihtiyaçlar değişti, 21. yüzyıla uygun bir şeye ihtiyaç duyuyoruz” şeklinde açıkladı.

Ayrı ayrı dersler yerine, öğrenciler branşlar-arası bir formatta olay ve olgulara çalışacaklar. Örneğin İkinci Dünya Savaşı tarih, coğrafya ve matematik açısından incelenecek. “Bir kafede çalışma” dersi alarak öğrenciler İngilizce, ekonomi ve iletişim becerilerinde bilgi kaynağının tamamını edinecekler. Bu sistem 16 yaşındaki son sınıf öğrencilerine uygulanacak.

Genel fikir öğrencilerin gelecekteki amaçlarını ve yeteneklerini göz önünde bulundurarak, çalışmak istedikleri konu ya da olayı seçmeleri gerektiği yönünde. Bu şekilde, hiçbir öğrenci fizik ya da kimyadaki konuların tamamını sürekli “Bu benim ne işime yarayacak?” diye düşünerek bitirmek zorunda olmayacak.

Öğretmen-öğrenci iletişimindeki geleneksel format da değişecek. Öğrenciler artık okul sıralarında oturup bir soruyu cevaplamaları için isimlerinin söylenmesini endişeyle beklemeyecekler. Bunun yerine, sorunları tartışmak için küçük gruplar halinde birlikte çalışacaklar.

Finlandiya eğitim sistemi ortak çalışmayı teşvik ediyor ve bu yüzden bu değişim öğretmenleri de etkileyecek. Bu okul reformu farklı branş öğretmenlerinin de büyük oranda birlikte çalışmasını gerektirecek. Helsinki’deki öğretmenlerin yaklaşık yüzde 70’i bilgi sunmak için, yeni sistemle uyumlu olarak ön çalışmalara başladılar bile ve bu işin sonunda ücretlerinde artış olacak. Değişikliklerin 2020 yılından önce tamamlanması bekleniyor.

Kaynak: Bright Side

Canlı müzik eşliğinde sessiz film gösterimi: Sükût altındır – Buster Keaton

1

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla 22’ncisi gerçekleştirilecek Gezici Festival 25 Kasım – 7 Aralık tarihleri arasında Ankara, Eskişehir ve Kastamonu’da düzenlenecek. Gezici Festival’in bu yılki özel bölümlerinden biri Sükût Altındır: Buster Keaton. Ölümünün 50’nci yılında, ABD Büyükelçiliği’nin desteğiyle, Buster Keaton’ın yeni restore edilmiş dört kısa filmi Gezici Festival izleyicisi ile buluşacak.

Sessiz sinemanın Charlie Chaplin ve Harold Lloyd ile birlikte en büyük üç isminden biri olan Buster Keaton, bir dönem unutulmuş olsa da bugün sinema tarihinin dehaları arasında anılıyor. Bunun nedeni ise filmlerinin günümüzde anlam ve geçerliliğini yitirmemiş olması. Keaton filmleri, tehlikeli akrobasi numaralarının yanı sıra, olay örgüsü ve anlatım dili açısından da şaşırtıcı derecede güncelliğini koruyor. Bölüm kapsamında yeni restorasyonuyla gösterilecek filmler; Bir Hafta (One Week, 1920), Günah Keçisi (The Goat, 1921), Tiyatro Salonu (The Playhouse, 1921) ve Aynasızlar (Cops, 1922).

Canlı müzik eşliğinde gerçekleştirilecek bu özel gösterime Hakan Ali Toker piyanosu ile eşlik edecek.

Kısa İyidir ve Çocuk Filmleri ücretsiz olarak Gezici Festival’de

Gezici Festival’in klasikleşen bölümleri Kısa İyidir ve Çocuk Filmleri bu yıl da ücretsiz olarak izleyici ile buluşacak.

Kısa İyidir bölümü için dünyanın pek çok ülkesinden gelen başvurunun değerlendirilmesi sonucu seçilen kısa filmler Ankara’da Alman Kültür Merkezi’nde gösterilecek.

tutsak-ferda-gezici-cocukKurtuluş Özyazıcı’nın hazırladığı bu bölümde gösterilecek filmler: 90 Derece Kuzey (Detsky Graffam), Ay İle Konuşmalar (Gudrun Krebitz), Bir Kafa Kaybolur (Franck Dion), Çay Fincanı (Elif Boyacıoğlu), Dekor (Alberto Vázquez), Edmond (Nina Gantz), Esrarengiz Vadi (Paul Wenninger), Güney Kutbu (Emin Akpınar), Halep’teki Penceremden 9 Gün (Issa Touma, Floor van der Meulen, Thomas Vroege), Havadan Sudan Konuşmalar (Even Hafnor, Lisa Brooke Hansen), Küvet (Tim Ellrich), Maymun Yılı (Wregas Bhanuteja), Tiflis Taksi (Johanna Bernhardson), Tünel (André Øvredal), Valparaiso (Carlo Sironi) ve Yaz (Ronny Trocker).

Çocukları bu yıl da unutmayan Gezici Festival’de filmler bu yıl Çekya’dan. Diyalogsuz, kısa animasyonlar minik izleyicilerle Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Alman Kültür Merkezi’nde buluşacak. Çankaya ve Altındağ Belediyeleri’nin katkılarıyla sinema deneyimi yaşayacak öğrenciler kentin farklı bölgelerinden festivale katılacak.

Myší kočičinyÇek Ulusal Film Arşivi ile işbirliği ile oluşturulan bu bölümde Zdeněk Rozkopal’in Akrobat Bay Prokouk (1959), Hermína Týrlová’nın İki Yumak Yün (1962) ve Tutsak Ferda (1977), Jiří Brdečka’nın Yanlış Çizilmiş Tavuk (1963) ve Ludvík Kadleček’in Kapışma adlı filmleri gösterilecek.

Çocuklara bir armağan da Avusturya Büyükelçiliği’nin katkılarıyla gerçekleştirilecek olan Canlandırma Atölyesi. Roland Schütz’ün ücretsiz olarak düzenleyeceği atölye Altındağ Belediyesi, Piri Reis Gençlik Merkezi’nde düzenlenecek.

 

Dildeki olumluluk eğilimi: İspanyolca en mutlu dil

1

Paris dünyanın romantizm başkenti olarak kabul edilebilir, fakat İspanya’nın en âşık halk olduğu ortaya çıktı. Geçtiğimiz yıl İspanyolların Viber’da diğer bölgelere göre daha fazla aşk ve sevgi ile ilgili stickerlar yolladığı ortaya çıktı. Orijinal adı “İnsan dili evrensel bir olumluluk eğilimi ortaya koyuyor” olan diğer bir çalışmada ise, Vermont Üniversitesi’nden Dr. Peter Dodds’ın öncülük ettiği bir araştırma ekibi, çevrim içi kaynakları en çok kullanan 10 dilden alınan ve bağımsız sözcüklerden oluşan bir veri tabanı oluşturdu. Bu Google Books, Twitter, film alt yazıları, televizyon şovları, şarkı sözleri ve New York Times’ın farklı dillerdeki versiyonlarını içeren derlemeleri içeriyordu.

ispanyolca-dil-1
PNAS

Ekip 10 dilde 24 derlemden alınan 100 bin kelime üzerinde çalıştı. Sarı kutular, satırdaki dilin sütundaki dilden daha pozitif olduğunu gösteriyor. Mavi renk ise tam tersini. İspanyolca en mutlu dil olarak karşımıza çıkıyor. Tüm bu sözcükler grafiğe yerleştirildiğinde, araştırmacılar üzerinde çalışılan her dilin özü itibariyle pozitif olduğunu ve sözcüklerin merkezin sol tarafından çok sağına düştüğünü buldular. Yukarıdan aşağı olarak görselde İspanyolca, İngilizce ve Çince olmak üzere 3 örnek gösteriliyor. Merkez çizgi ortalamayı, sarı pozitif, mavi ise negatif oranını gösteriyor.

ispanyolca-dil-2Bundan yola çıkarak bilim insanları her dilde en yaygın kullanılan 10 bin kelimenin listesini oluşturdular ve bunların her birini pozitif ya da negatif diye etiketlediler. Örneğin aşk ve kahkaha atmak pozitif kelimelerken, yalan söylemek ve ağlamak gibi kelimeler grafiğin negatif bölgesinde yer aldı.

Çalışma bize “10 dilden 10 bin kelimeye insan ölçümü kullanılması, köken ve kültürde çeşitlilik gösteriyor, biz insanın sosyalliğinin dildeki etkisinin ciddi bir kanıtını sunuyoruz” diyor. ”Doğal insan dili kelimeleri evrensel bir olumluluk eğilimine sahip. Kelimelerin tahmin edilen duygusal içeriği çeviri işlemi altındaki diller arasında tutarlılık gösteriyor. Ve bu olumluluk eğilimi kelime kullanımı sıklığından tamamen bağımsız.”

ispanyolca-dil-3Bulguları test etmek için ekip analizlerini Herman Melville’in Moby Dick (üstte), Fyodor Dostoyevski’nin Suç ve Ceza (ortada) ve Alexander Dumas’nın Monte Cristo Kontu (altta) kitaplarını da içeren kitaplara uyguladı. Duygusal içeriği haritaladılar ve her birinin iniş-çıkışlarını grafiğe döktüler.

Bu araştırmanın temelleri, Illinois Üniversitesi’nden iki psikoloğun Pollyanna Prensibi denilen, yani insanların evrensel olarak dil kullanımında olumsuzdan ziyade olumlu kelimeleri kullanmaya meyilli olmasını bulduğu 1969 yılına dayanıyor.

John Bohannon sonuçları şu şekilde açıklıyor: ”Veri grafikleri gösteriyor ki Pollyanna Prensibi de aslında dilin bir parçası. Eğer bir eğilim olmasaydı, kelimelerin duygusal değerler medyanı (kırmızı çizgiler) duygusal ölçeğin ortasına düşecekti. Ama onun yerine, test edilen her dildeki derlemde pozitif olan (sarı) bölgeye düştü.

ispanyolca-dil-4Bu çalışmadan öğreneceğimiz şey bir şeylerin olumlu taraflarına yönelme eğilimi, bilinçsiz bir şekilde, konuştuğumuz dilde teyit edilmiştir. Ve Bohannon gelecek araştırmalar için ilginç bir nokta ortaya atmıştır. Örneğin; İspanyolca konuşurken Çince’den daha çok mutlu kelimeler kullanılıyorsa, bu farklı bir dil kullanmanın bizi daha mutlu yapabileceği anlamına mı geliyor?

Bulgular Proceedings of the National Academy Sciences Dergisi’nde yayımlandı. Araştırmanın verilerini buradan indirebilirsiniz.

Kaynak: Daily mail, Pnas, Mirror, Science Alert

Vincennes, l’université perdue- Kayıp Üniversite Vincennes SALT Ulus ve SALT Galata’da

1

1968 Mayıs’ındaki öğrenci hareketlerini takiben Paris’te kurulmuş olan Vincennes Deneysel Üniversite Merkezi’ni anlatan Vincennes, l’université perdue– Kayıp Üniversite Vincennes’in gösterimleri, İstanbul Fransız Kültür Merkezi’nin iş birliğiyle SALT Ulus ve SALT Galata’da gerçekleştirilecek.

24 Kasım, 19.30’da SALT Galata’da ve 25 Kasım, 19.00’da SALT Ulus’ta izlenebilecek belgeselin yönetmenliğini Virginie Linhart üstleniyor. 95 dakikalık Fransızca belgeselin Türkçe altyazısı mevcut.

Virginie Linhart’ın, 2008 tarihli Le jour où mon père s’est tu- Babamın Sustuğu Gün (2008) kitap çalışmasının ardından çektiği bu belgesel, sıra dışı bir eğitim kurumu olan Centre Universitaire Expérimental de Vincennes’ı (Vincennes Deneysel Üniversite Merkezi) anlatır. Mayıs 1968’deki öğrenci hareketlerinin somut bir sonucu olarak, 1969’da Paris’te faaliyete geçen merkez, daha önce örneği görülmemiş bir sistemde eğitim vermiştir.

Michel Foucault başkanlığındaki felsefe bölümünün eğitim kadrosunda, aralarında Gilles Deleuze, Jacques Lacan, Noam Chomsky ve François Châtelet ile yönetmenin babası Robert Linhart’ın da bulunduğu önemli isimler yer alır. Hiyerarşi ve formalitelerin reddedildiği merkez, yaş ve eğitim durumu gözetmeksizin herkesin katılımına açıktır. 1980’de Saint-Denis’ye taşınmasını takiben kapatılan Vincennes Deneysel Üniversite Merkezi, Paris 8 Üniversitesi’nin temelini oluşturur.

Linhart, arşiv materyalleri, eski öğrenci ve eğitmenlerle söyleşiler ile çocukluk anılarından hareketle hazırladığı belgeseliyle bu özgürlükçü kurumun deneysel yapısı ile unutulan tarihine ışık tutar.

Bu gösterimler, İstanbul Fransız Kültür Merkezi’nin iş birliğiyle gerçekleştirilmektedir. Katılım ücretsizdir.

Başlık görseli: Vincennes, l’université perdue [Kayıp Üniversite Vincennes] (2016) belgeselinden bir kare ©AGAT Films & Cie

Marakeş Günceleri: İklim Değişikliği Konferansı’nda neler oluyor?

İklim Değişikliği açısından önemli sonuçlar doğuracak COP22 için 7 Kasım-18 Kasım 2016 tarihleri arasında Marakeş’te gerçekleştiriliyor!

Marakeş’teki zirve hepimizi ilgilendiriyor. Çünkü taraflar biraraya gelerek alınacak önlemleri ve yeni iklim yol haritasını belirledi. Zirve öncesinde 100 ülkenin imzaladığı anlaşmanın uygulama yöntemleri tartışıldı. Nihayetinde ise belli hatlar oluşturuldu, eylem planları hazırlandı. Paris Anlaşması’nda belirlenen 2°C hedefinin de ötesine geçilmeye çalışıldı ve ulusal planlar da buna uyum sağlayacak hale getirileceğine karar verildi. Son gün yapılan çağrı ile, iklim değişikliği yönelik mücadelede dönüş olmayacak şekilde momentumun sağlandığını kesinleştirildi.

REC (Bölgesel Çevre Merkezi) Türkiye ofisi de günlük akışları takip etmemizi kolaylaştırmak için 10 sayılık “Marakeş Günceleri”ni hazırladı. Bu harika çalışmada zirvede konferans programına, müzakere edilen konulara, tarafların söylemlerine ve varılan sonuçların içeriğine ulaşabilirsiniz.

Keyifli okumalar!

Marakeş Günceleri’ne ulaşmak için tıklayın!

Marakeş Günceleri: İklim Değişikliği Konferansı'nda neler oluyor?