Ana Sayfa Blog Sayfa 375

Hem şifa hem de rüya gibi bir bitki: Nilüfer

2

Şifalı ve zehirli olan bitkiler yaşamımızda o kadar büyük bir yere sahiptir ki; güneş, su ve prokaryotlardan sonra, yaşamanın şartı olan canlılardır. Doğa ananın renkli hoş kokulu evlatları olan bitkileri tıbbi ve botanik açısından ele alacağız. Bugünkü bitkimiz ise nilüfer.

Nilüfer; Nymphaea, nilüfergiller (Nymphaeaceae) familyasına bağlı bir su bitkisi cinsidir. Dünya geneline yayılmış, toplamda 9 cins 90 civarı tür bulunmaktadır. Nilüfergiller, Nymphaeales takımına ait genellikle sucul bitkileri kapsayan bir çiçekli bitkiler familyasıdır. Bu bitkiler suda yüzerler.

nilufer-1Tatlı sularda yayılmış rizomlu sucul bitkiler olan nilüfer çok yıllık ve otsu bir bitkidir. Nilüferler, rizomları yani aşağı doğru sarkmış kökleri ile tabana tutunurlar. Yapraklar çoğunlukla değişken; damar yapısı elsi, dip kısmı kalp şeklinde, kenarları tam veya dişli, bazılarında hafif kalkan gibidir. Çiçekler çeşitlilik gösterir, 4 çanak yapraklı, yeşil renkli, ovaryum (yumurtalık) alt durumludur. Taç yapraklar çok sayıda, büyük ve gösterişli dişi organ dış tarafında yer alır. Stamenler erkekorgan taç ve çanak yapraklardan küçük olup ovaryumun yan yüzeyinde bulunur. Tohumlar yuvarlak, yumurta gibi veya elipsoid, düzgün, boylamasına tüylü, ince zarlıdır.

Türkiye’de genel olarak beyaz nilüfer, sarı nilüfer gibi türler yaygındır. Mısır lotusu Nil nehrinde sarı renkli çiçekler açar ve etrafı cezbedici güzel kokular yayar. Victarya türleri ise dünyanın en büyük yapraklara sahip bitkileri olarak bilinir. Kalınlıkları 4 ile 8 santim arasında değişkenlik gösterirken çapları 2 metreyi bulabilmektedir. Bu nilüfer çeşidi genellikle amazon bölgesinde yayılır.

Kozmopolit bir yayılma şekline sahip nilüferler birçok millet için önemli hatta kutsal bir yere sahiptir.

Ülkemizde de varlığını sürdüren beyaz nilüfer nasıl bir bitkidir?

Beyaz nilüfer (Nymphaea alba), nilüfergiller familyasından bir nilüfer türü. Kuzey Amerika, Avrupa ve Asya’nın batı ve orta kısımlarında genellikle yavaş akan ırmak kenarları, göl ve göletlerde doğal olarak yetişir, soğuğa dayanıklı bir türdür.

beyaz-niluferTürkiye’de Akdeniz bölgesinde yaygın olan bitki, yaprakları yuvarlak bir tepsi şeklinde sadece sap kısmı hafif dar ve üçgen şeklinde açıktır. Yaprakların alt kısmı kahverengimsi veya kırmızımsı esmer, üst yüzeyi koyu yeşil, derimsidir. Fincan şeklinde, ortası sarı, kar beyazı çiçekleri ile gösterişli bir türdür.

Rüya gibi bir bitki

Çabuk büyüyen ve sudan çıkma eğiliminde olduğundan, küçük ve sığ havuzlar için uygun değildir. 40-90 cm derinlikte suya ihtiyacı vardır. Türkiye’de çok bulunan nymphaea alba, nilüfergiller familyasına bağlı bir su bitkisi cinsidir. Cinste dünya geneline yayılmış, toplam 50 civarı tür bulunmaktadır.

Geçmiş dönemlerden beri önemli bir çiçek olan nilüfer çiçeği, Antik Mısırlılar tarafından lotus olarak anılırdı. Antik Mısırlılar lotuslara büyük saygı duyarlardı. Mısır mavi nilüferinin çiçekleri gündüz açılır, hava kararmaya başlayınca da suyun altına batar. Mısır beyaz nilüferi ise gece çiçeğini açar ve sabah kapatırdı. İki çiçeğinde kalıntılarına II. Ramsesin mezarında rastlanılmıştır.

Tıbbi açıdan nilüfer

Nilüfer çiçeği antimikrobil bir çiçektir. Çiçeğinin hoş kokusu uyku yapar. Kalbi kuvvetlendirir ve dolaşım sistemi için faydalıdır. Kökleri ise kabız yapıcı etkisi nedeniyle amel (ishale) karşı faydalıdır. Beyaz nilüfer doğal tıpta sinirleri yatıştırmak ve eklem ağrılarının dindirilmesinde uzman kontrolünde kullanılır. Asyalılar beyaz nilüferi akut sinir atağındaki kişilerde kullanırlar.

beyaz-nilufer-3Tıpta ise köklerinden ve çiçeklerinden faydalanılır. Kökleri kabız edicidir. Kökleri kaynatılarak elde edilen su ile gargara yapıldığı vakit boğaz iltihaplarına iyi gelir. Kök ve yaprakları lapa haline getirilip yaralara sürülürse iyileşmesini kolaylaştırır. Ancak bu bitki kesinlikle bir bilen tarafından kullanılmalıdır.

Ayrıca nilüfer bitkisi süs havuzlarında da kullanılarak havuz suyunun kötü kokması önlenirken hoş kokusu ve görselliği sayenizde ruhunuzu da kendisi gibi güzelleştirecektir.

Her gösterişli ve güzel gibi çiçeğin kendini korumasını sağlayan zehirli bölgeleri vardır bu nedenle dikkatli kullanılmalıdır.

Taksim’de Bombalara Karşı Sofralar’a polis müdahalesi

Polis OHAL sürecinde ücretsiz yemek paylaşımlarını da engellemeye başladı. Taksim’de üç senedir israfı, tüketim kültürünü, savaşları ve hayvan sömürüsünü ücretsiz vegan yemek dağıtarak protesto eden Bombalara Karşı Sofralar ekibi, dün akşam İstiklal Caddesi Mis Sokak girişinde kurdukları 95. sofrada polis engeliyle karşılaştı.

İlk 20 dakika yemeği paylaşırken başkanlık tartışmasının kendi sorunlarımızı örtbas ettiğini savunan ve üzerinde “Efendiler başkanlık oynarken; çocuklara tecavüz, mültecilere denizin dibi, ormanlara AVM” yazılı bir pankart açan aktivistler üç tane sivil giyimli polisin gelmesinin ardından bir süre engellendi. Sofranın derhal kaldırılmasıyla ilgili yaşanan tartışmanın ardından kalan yemeği de polislerin önünde dağıtan grup yemek bitince eylemini sonlandırdı.

Önceki dönemlerde Galatasaray Lisesi önünde her Çarşamba sorun yaşamadan savaşları, tüketimi, israfı, baskıları yemek dağıtarak ve takas pazarı açarak protesto eden ekip, OHAL’den beri polis ve zabıta engelleriyle karşılaşıyor. Aktivistler, geçtiğimiz ay Galatasaray Meydanı’nda polisin “dağılın” uyarısı vermesinin ardından bir sonraki Çarşamba İstiklal’in çeşitli yerlerine seyyar sofralar taşıyarak dağılmış ve eylemini gerçekleştirmişti.

“Polisin ücretsiz yemek dağıtılan bir eyleme böylesine keyfi müdahalesi bizi değil anca adına konuştukları devleti küçük düşürür”

Dünkü polis müdahalesinin detayları, Bombalara Karşı Sofralar sözcüsünün ifadeleri ve grubun Facebook sayfasından yayınladığı gizli çekim video ile ortaya çıktı.

Grup adına konuşan Cemil Ters polis gelene kadar insanların sofraya yoğun ilgi gösterdiğini, hatta birçok insanın alkış tuttuğunu anlattı ve şunları kaydetti: “İnsanlar kar altında sokaklarda ölürken on binlerce bina boş bekliyor. Devlet ise bize kalmamız için anca hapishane inşa ediyor. Ben bu konuyu dile getirmek için sofraya gelmiştim. Polisin ücretsiz yemek dağıtılan bir eyleme böylesine keyfi müdahalesi bizi değil anca adına konuştukları devleti küçük düşürür. Video çeken bir arkadaşımızın videosunu zorla sildirdiler. Türkiye’de açlıktan ölen kimse olmadığını, kurduğumuz sofranın Taksim’deki esnafa zarar verebileceğini iddia ettiler. Bizden izin kağıdı görmek istediler; ancak kendileri müdahale için resmi bir kağıt gösteremediler ve hakkımızda 155’e ulaşan hiçbir ihbar olmadığını kabul ettiler.”

Yayınlanan videoda bir aktivistin yüksek sesle “Biz ormanız. Orman olarak bizi rahat bırakın dedik, kuzey ormanlarını taş ocaklarıyla lime lime ettiler. Ormanlar katledilirken, Suriyeli insanlar Ege’de boğulurken başkanlık konuşulmasını gündem saptırmaca olarak görüyoruz” demesinden kısa bir süre üç sivil polisin geldiği, sofranın önünü kapatarak yemek paylaşımını engellediği ve sofranın derhal kaldırılması talimatını verdiği görülüyor.

Aktivistlerin direnmesi üzerine polis zabıtayı arayarak malzemelere el koyma ile tehdit ediyor; ancak yemeğin son kalan kısmının insanlarla paylaşılmasına engel olamıyor.
Bombalara Karşı Sofralar ekibi Facebook sayfasında her Çarşamba 4’ten itibaren Tarlabaşı Turan Caddesi No:36’da yemek pişirerek mücadeleye devam edeceğini duyurdu.

Engelsiz filmler her ay SALT Ulus’ta: Bu ayın filmi ise “Sivas”

Ankara Engelsiz Filmler Festivali tarafından gerçekleştirilen Engelsiz Film Gösterimleri, seyircilerle buluşmaya devam ediyor. Göremeyen ve duyamayan sinemaseverlerin erişimine uygun etkinlik kapsamında her ay bir film, SALT Ulus’ta sesli betimleme, işaret dili ve ayrıntılı altyazı ile seyircilerle buluşuyor.

Ekim ayında Erdem Tepegöz’ün yönettiği Zerre filmi ile başlayan ve katılımın ücretsiz olduğu Engelsiz Film Gösterimleri, bu ay Kaan Müjdeci’nin yönettiği Sivas filmini konuk edecek.

Neşet Ertaş’a adanmış bir film 

Girdiği dövüşlerden birinde ağır yara alan, öldü zannedilip terk edilen Sivas adındaki kangal köpeği ile onu bulup sahiplenen hırçın taşra çocuğu Aslan’ın hikâyesini anlatan Sivas filmi, erkeklerin ve kırsal geleneklerin egemen olduğu, şiddetin doğal sayıldığı, sevginin ise kaybolduğu bir ortamda, Aslan’ın çocukluk masumiyetini gitgide yitirmesini perdeye taşıyor.

Filmdeki oyuncuların neredeyse tamamını, filmin senaryo yazarı, yönetmen ve yapımcısı Kaan Müjdeci’nin doğduğu Yozgat’ın Yerköy köyünde yaşayan yerli halk oluşturuyor. İlk uzun metraj filmiyle 71. Venedik Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü’nü kazanarak büyük bir başarıya imza atan yönetmen Kaan Müjdeci, filmini halk ozanı Neşet Ertaş’a ithaf etmişti.

Sesli betimleme, işaret dili çevirisi ve ayrıntılı altyazı ile takip edilebilecek Sivas filminin gösterimi 26 Kasım Cumartesi günü saat 16.30’da gerçekleştirilecek.

SALT Ulus’un ev sahipliği yaptığı gösterim ücretsiz olarak takip edilebilecek.

Sesli betimleme, işaret dili ve ayrıntılı altyazı uygulamaları ile engelsiz sinemanın kısa bir örneği:

Alkolü bıraktığınızda neler olacağını gösteren 10 fotoğraf

“Her şeyden kararınca tüketmek” yaşamınız adına güzel bir kural olabilir; özellikle de alkol tüketimi söz konusuysa… Fazla alkol tüketimi hipertansiyona; dolayısıyla kalp krizi veya inmelere neden olabilir. Aynı zamanda alkolün içinde bulunan aşırı düzeydeki kalori de size misliyle kilo olarak geri dönecektir. (Bir bardak bira= 200 kalori, 100 gr vodka= 230 kalori.)

Sıklıkla alkol tüketen biri, alkolü bıraktığında, fiziksel değişim de beraberinde gelir. Aşağıdaki önce/sonra fotoğraflarına baktığınızda, demek istediğimizi daha iyi anlayacaksınız. Kimi fotoğraflarda yer alan kişilerin alkolü bıraktıktan sonraki görünümleri, önceki hallerinden tamamen farklı. Kimileri de alkol tüketmeyi bırakarak, spor yapmaya başlamış ve eski hallerine bakınca zar zor tanınır olmuşlar. Tüm bu fotoğraflar, “çok fazla partilenmesi halinde” neler olabileceğini oldukça net bir biçimde gözler önüne seriyor.

Alkolü bıraktıktan 7 ay sonra

before-after-6

Alkolü bıraktıktan 1 yıl sonra

before-after-2

Alkolü bıraktıktan 9 ay sonra

before-after-9

Alkolü bıraktıktan 6 ay sonra

before-after-7

Alkolü bıraktıktan 1,5 yıl sonra

before-after-1

Alkolü bıraktıktan 1.5 yıl sonra

before-after-5

Alkolü bıraktıktan 10 ay sonra

before-after-8

Alkolü bıraktıktan 1 yıl sonra

before-after-4

Alkolü bıraktıktan 1 yıl sonrabefore-after-3

Alkolü bıraktıktan 5 yıl sonra

before-after-10

Kaynak: Bored Panda

Özlediğimiz halleriyle nihayet geri döndü: Metallica

1

Metallica, efsane albümleri “Black Album”den bu yana hiçbir albümünde, hayranlarını tam anlamıyla tatmin edememiş, hep kendi özünden uzaklaştığına dair eleştiriler almıştı. Grup, 8 yıl sonra çıkardığı yeni albümde ise köklerini hatırlamışa ve özlenen Metallica geri dönmüşe benziyor.

Trash metal devi Metallica, 8 yıl aradan sonra yeni albümünü çıkardı. “Hardwired to Self-Destruct” adını verdiği yeni albümünü çıkaran grup, bir önceki albümü “Death Magnetic”i 2008 yılında çıkarmıştı. Grup bu 8 yıllık süre zarfında ağırlığını, turnelere, konserlere vermiş, arada Lou Reed ile de ortak bir albüm yapmıştı. Metallica, yeni albümünü müzik dünyasıyla buluştururken, albümün yayınlanmasından bir gün önce, bütün şarkıları 2 saat aralıklarla, kendi internet sitesinden klipleriyle birlikte yayınladı. Grup, albümün çıkış parçası Hardwired’ı da, 18 Ağustos 2016‘da hayranlarıyla buluşturmuştu.

metallica-2

“Hardwired to Self-Destruct” grubun tarihindeki 10. albümü. Metallica, müzik dünyasının çok da alışık olmadığı bir biçimde, albümdeki 12 şarkıya da ayrı ayrı klip çekti ve sitesinden yayınladı. Ve üstelik tek bir yönetmenle değil, her şarkı ve klip için, ayrı bir yönetmenle çalıştı. Metallica, gerçekten her anlamda geri dönüşlerinin şaşaalı bir biçimde olmasını istemişe benziyor ve geri dönüş albümü gerçekten de bu heyecanı yaratmayı, en azından şimdiye kadar fazlasıyla başarmış durumda.

metallica-1

İlk dinleyişte ruhunuzu yakalayan riff’ler

Başlıkta da dediğimiz gibi, özlenen Metallica geri döndü, yorumu yapmak mümkün. Niye mi? Öncelikle grubun ilk albümlerini hatırlatan bir sound ile karşı karşıyayız. Riff’ler, melodiler, söz ve vokaller… Hepsi bu albümlerdeki Metallica’yı anımsatıyor. Albümden çıkan ilk parça “Hardwired” de zaten albümün bu doğrultudaki yönünü, bas bas bağırır nitelikteydi.

Saf bir trash metal albümü, diyebiliriz yeni albüme. Metallica, son üç albümüne baktığımızda, farklı müzik türlerine bazı denemeler yapmıştı, bunların arasında grunge müzikten punk müziğe, hatta country müziklerine kadar birçok tür vardı. Bu kez ise ilk albümlerdeki Metallica formülü karşımızda. Gerçekten ilk dinleyişte insanı yakalayan, kulakta yer eden bir riff, birçok şarkıda var. Şarkılar bu riff’lerin etrafında kurulmuş denilebilir. 

Albüm, oldukça hızlı bir biçimde başlıyor. “Hardwired” albümün açılış şarkısı. Sert ve hızlı, hatta albümün en hızlılarından biri çıkış şarkısı seçilmiş. “Kill’em All” dönemlerini hatırlatan bir şarkı.

Albümün ikinci şarkısı; albümün en öne çıkacağını tahmin ettiğim şarkılarından biri “Atlas,Rise!”. Konserlerde özellikle çalınması beklenecek bir şarkı olabilecek “Atlas, Rise!”ın sözlerinde, Yunan mitolojisine göndermeler yapılıyor. Titanlarla birlik olup Olympos’a saldırdığı için, Zeus’un gök kubbeyi omuzlarında taşıma cezası verdiği Atlas’a, rise, yani yüksel, mücadele et, deniyor şarkıda.

Albümün öne çıkan şarkılarından biri de “Moth Into Flame”. Özellikle akılda kalıcı nakaratı ile yine konserlerin gözde parçalarından biri olabilecek potansiyelde.

Grubun kahramanlarından Lemmy’e saygı duruşu

“Murder One” hem şarkı sözleriyle hem de video klibiyle metal müziğin efsane ismi Lemmy’e bir saygı duruşu niteliğinde. Metallica üyelerinin en çok etkilendiği isimler arasında hep saydığı Motorhead’ın lideri Lemmy, geçen yıl hayatını kaybetmişti. “Murder One” Lemmy’nin amfisine verdiği isim olarak biliniyor. Klipte de hem Lemmy hem diğer Motorhead üyeleri görünüyor.

Albümdeki tüm şarkıları, klipleriyle birlikte linkten keyifle dinleyebilirsiniz…

 

Standing Rock direnişinin ön saflarındaki Amerikan yerlileri

Amerikan yerli halkları, kutsal saydıkları topraklarını tehdit eden, Kuzey Dakota Petrol Boru Hattı’na karşı tarihi bir direnişle bir araya geldi. Fotoğrafçı Mico Toledo,  hikâyelerini dinleyip fotoğraflarla belgeledi. 

standing-rock-1Yerli Amerikalılar, Avrupalıların yerleşmesiyle başlayan ve yüzyıllar süren savaş ve soykırımlara maruz kaldı. Amerikan yerlileri, kültür ve dillerinin gitgide yok olmasına, topraklarının bölünerek küçülmesine ve yaşam alanlarında, yaşam standartlarının hızla düşmesine tanıklık etti. 19. yüzyılda imzalanan anlaşmalarla, devlet, yerli halklara değersiz gördüğü toprakları verdi. Ancak bu topraklarda, değerli bir kaynak bulunur bulunmaz anlaşmalar feshediliyordu. Bu kaynaklar başlangıçta, değerli hayvan kürkleriydi, sonrasında altın ve son dönemlerde de petrol oldu.

standing-rock-2Kuzey Dakota’dan Illinois’ye ham petrol taşımak için planlanan 3,8 milyar dolarlık projenin adı Dakota Access Pipeline (DAPL) ya da protestocuların deyimiyle Siyah Yılan. Petrol boru hattının inşası başlamış halde ve Amerikan yerlilerinin kutsal toprakları ve mezarlıklarını da tehdit eden rota, Missouri Nehrinden iki defa geçiyor. Petrol hattındaki olası bir petrol sızıntısı, bölgede yaşayan yerlilerin su kaynaklarına yönelik ciddi bir tehdit oluşturmakla kalmayıp Kuzey Amerika’nın, en uzun nehrinden yararlanan şehirlerde yaşayan 16 milyon insanı da etkileyebilir.

standing-rock-4Fotoğrafçı Mico Toledo, Standing Rock direnişiyle ilgili bir makalenin kendisinde büyük izlenim yarattığını ve kendilerini “Su Koruyucuları” olarak adlandıran protestocuların gözlerinde gördüğü güven ve umudun dikkatini çektiğini söylüyor. Toledo, yazısında, kendisinin gazeteci olmadığını, protestodan ziyade insanlar ve hikâyelerini belgelemek istediğini ekliyor.

standing-rock-5Toledo, Standing Rock’taki direnişçilerin birlik ve aidiyet duygusuna da değiniyor. Ayrıca Su Koruyucuları’nın, günümüz dünyasında tamamıyla kopmuş olan, insan, hayvan ve doğa arasındaki bağı, hâlâ hissettiklerini ve bu yüzden su için savaştıklarını söylüyor.

standing-rock-6Şu sıralarda ise boru hattıyla ilgili direniş için, oldukça kritik bir döneme girildi. Yeni bir gelişme, Toledo’nun gördüğü umudun sönmemekte haklı olduğunu gösteriyor. Norveç’in en büyük bankası DNB, Dakota Petrol Boru Hattı’nın arkasındaki şirketlerde bulunan, toplam 3 milyon dolar değerindeki varlıklarını sattı. Banka, boru hattının inşasının, yüzde onunu finanse eden kredi sözleşmelerini feshetmeyi değerlendiriyor.

standing-rock-7Ayrıca Missouri Nehrinde sondaj yapabilmek için gereken izin değerlendirilme sürecinde. İzin verilse bile, inşaattan sorumlu şirketin, boru hattını bitireceğini vadettiği 1 Ocak 2017 tarihine kadar inşayı tamamlaması olası görünmüyor. Bu tarihe kadar boru hattının tamamlanamaması ise boru hattından sorumlu şirketin, petrol şirketleriyle olan sözleşmelerinin feshedilmesi anlamına geliyor.

standing-rock-8Kaynak: huckmagazine.com

Rant uğruna katledilen kıyılara bir yenisi daha ekleniyor: Bostancı Sahili

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB)nin hazırladığı, 1/5000 ölçekli Nazım İmar Planı tadilatıyla birlikte, Kadıköy Bostancı Sahili ranta açılacak. 225 bin metrekarelik alanı kapsayacak planla Bostancı Sahili’ne; su sporları merkezi, kafeterya ve sosyal tesis inşası yapılacak.

BirGün’den Uğur Şahin’in haberine göre, İBB tarafından, “rekreasyon alanı” olarak belirlenen alanın, 2 bin 110 metrekaresine su sporları merkezi, 1240 metrekaresine sosyal tesis, 775 metrekaresine kafeterya, 330 metrekaresine kumsal kafe, büfe, mescit ve bisiklet evi inşa edilecek.

bostanci-sahili-2Bölgenin silueti değişecek

İBB Meclisi’nin CHP’li Meclis Üyesi Hüseyin Sağ, planla birlikte bölgenin siluetinin değişeceğini vurgulayarak, bölgenin, yakın dönem dolgu alanı olduğunu hatırlattı. Sağ, “Uygulamayı İBB yapacak, Kadıköylü yurttaşların haberi var mı? Yok, hani durak yaparken bile halka sorulacaktı?” diye sorarak tepkisini dile getirdi.

Her yer ücretli olsun istiyorlar

“Her yer ücretli olsun istiyorlar” diyen Sağ, sözlerini şöyle sonlandırdı:Sürekli para kazanma anlayışı hâkim, belki de denize dolgu yapılacak. Bu proje eğer Anadolu yakasında denize kıyısı olan Maltepe, Kartal, Pendik, Üsküdar gibi ilçelerde de uygulanırsa, her ilçede kafeterya, su sporları merkezi, sosyal tesis ve mescit adı altında yapılaşmaya gidilecek. Yani ortalama 7 bin metrekare olsa 40 bin metrekarede yapılaşma olacak.”

Denize dolgu yapılırsa…

Denizin doldurulması, kıyı ekosistemine büyük zararlar vererek, milyonlarca yılda oluşan kıyının, fiziki yapısının bozulmasına yol açar ve biyolojik açıdan tehdit oluşturur. Ayrıca, su canlılarının yaşam alanlarını yok edebilir. Kıyısal alanlar, denizlerin en verimli ve hassas noktalarıdır. Bu nedenle kıyısal alanların tahrip edilmesi değil, korunması gerekir. Ancak ne yazık ki rant peşinde koşan bu devlet sayesinde, ne yeşil kalacak ne de kıyı…

Konu hakkında görüşüne başvurduğumuz Kadıköy Kent Dayanışması ise şunları söyledi:

Kent içinde yok edilen kamusal ve yeşil alanlar, denizden çalarak var edilemez!

Dolgu alan projeleri, başta Kadıköy sonra da bütün İstanbul’da süre gelen kentsel dönüşüm adındaki yağma girişiminin sonuçlarından birisidir. Kent içindeki kamusal ve yeşil alanlar bir bir sermayeye peşkeş çekilirken, deprem riski bahane edilerek mahalleler ve binalar yeniden inşa ediliyor. Akıl dışı bir şekilde ilerleyen dönüşüm sebebiyle mevcut kamusal, yeşil alanlar yetersiz kalıyor. AKP iktidarı buna karşı kamusal alan yaratma bahanesiyle yeni beton alanlar, yapılaşmalar ve ticari mekanlar yaratıyor.

Mevcut alana İstanbul’un büyümesiyle geçmişte zaten dolgu alan yapılmıştı. Dolgu alanların ranta açıldığı da bir gerçek. Aynı tehlike Bostancı sahili için de geçerli.

Yüzyıllar boyunca doğal olarak oluşan sahil, kıyı oluşumlarının insan eliyle beton dökülerek yok edilmesi aynı zamanda bir doğa tahribatıdır. İnsanın doğadan bir kere daha yeşilini, kumsalını, yamacını, kıyısını, doğal limanını kaybederek uzaklaşmasıdır. Bunun anlamı da açık: Doğru düzgün şehirleşememe, kamusal alanlar yaratamama, sorumluluktan kaçma, yani ülkemiz kapitalizmine uygun olarak kestirme ve uyduruk iş yapmanın başka bir yolu!

Kadıköy’ün doğal siluetine yeterince zarar verildi. Artık yeter! İnsanlara şehirde nefes alacak yerler bırakılsın; o alanları yuva edinmiş hayvanlara, ağaçlara ve bitkilere dokunulmasın.

Kopya Fanzin 10’uncu sayısında “Duvar” teması ile karşımızda!

Fanzin, en açık tanımıyla; İngilizce FANatic ve magaZINE kelimelerinin kısaltılmasıyla oluşturulan finansal kaynaklardan ve hiyerarşik yapılardan uzak alternatif bir basılı materyaldir.

İçerik ekibinin kurulmasından basımına, dağıtımına kadar satış, gelir amacı gütmeyen bağımsız yayınlardır. Dünyada ve Türkiye’de hak ettiği bilinilirliği, önemi hâlâ yakalayamamasının yanı sıra, tarihi eskilere dayanır. Tür olarak çok farklı kolları vardır; müzik, fotoğraf, edebiyat, kültür, sanat, çizgi-roman, politik, tribün…

Gittikçe popülerleşen blog ve e-zine gibi elektronik yayınların yanında gönüllülük esasında, emekler sonucu elde edilen basılı fanzinler de varlığını sürdürmektedir.



Kopya Fanzin, kendi tanımıyla; aylık veya aylak, edebiyat, kültür ve sanat fanzini. Bu çok çeşitli fanzin yapılarının arasında varlığını 10. adıma, Kasım ayında dayandırmıştır. “Duvar” temalı sayının dağıtımı, farklı şehirlerdeki dağıtım noktasına ulaştırıldı.

İlk sayısından bu yana, her yeni sayıda aralarına yeni çizerler, yazarlar, şairler katmaya çalışarak ilerleyen Kopya Fanzin, yeni sayısında da farklı kalemlere, farklı illüstratörlere, çizerlere yer verdi.

 Görsellere diğer edebiyat fanzinlerine göre daha geniş yer veren Kopya’nın ön kapak için “duvar” teması çalışması İlayda Atlas’a ait. Arka kapak çizimi ise İthaf’tan gelmiş.

kopya-fanzinKopya Fanzin’in bu sayıdaki çizer kadrosu ise şöyle; Nurbanu Kılıçer, Hande İşler, Barış Dönmez, Yağmur Güçlü, Umut Naderi, Selin Kızıltepe, Mert Yeloğlu, Nisa Kocakalay, Oğul Arda Biçer, İthaf, İlayda Atlas, Merve Ergenoğlu ve Can Karatek.



Tema içi ya da tema dışı birçok denemeye, öyküye, şiire yer veren ve toplam 52 sayfadan oluşan Kopya Fanzin’in 10. sayısının yazım kadrosunu Kerem Advan, Serkan Üstündağ, Pelin Güloğlu, Erkan Katırcı, Emin Ersöz, Anıl Yaşagör, Selim Ssevim, İdil Elvin Çavuş, Muhammed Çelik, Jalisa İpek Bayraktar, Emre Varışlı, Okan Yılmaz, İthaf, Can Karatek, Ayça İşbilen, Can Küçükoğlu, Beste Naz Karaca ve Emre Emrem oluşturuyor.


Fanzinlerin dağıtımı, elbette oluşumu gibi yine el yordamıyla ve gönüllülük usulüyle yapılıyor. Gönderiminin sağlandığı kimi şehirlerde dağıtımı yapan insanlar aracılığıyla Kopya Fanzin’in basılı haline ulaşabileceğiniz noktalar; Kadıköy’de 26A, Yolda Sahaf, Zebercet Sahaf, İkinci Yeni, Naboo. Taksim’de Avam Kahvesi, Cihannüma Sahaf, Pandora Kitabevi. İzmir’de Yakın Kitabevi, Tiryaki kedi, Yerdeniz Kitapçısı, Junker.

Kopya Fanzin, ulaşamadığı şehirlere dokunabilmenin yolunu şöyle bulmuş: Tek tıkla Kopya’nın son sayısına ve bundan önceki diğer sayılarına ulaşmanız mümkün. 
Kopya Fanzin’in 10. sayısına şuradan, Kopya Fanzin’in eski sayılarına ise şuradan ulaşabilirsiniz.

Ayrıca Kopya, 11. sayının hazırlıklarına da başladı! “Kesik” temalı yeni sayıya göndermek istediğiniz eserlerinizi [email protected]‘a ulaştırabilirsiniz.

Kopya Fanzin’in web sitesi burada, Facebook’u burada ve Twitter’ı da burada!

Ne de güzel bir kalem değdi dünyamıza: Sevgi Soysal

1
Ben kadının biriysem, sevilmeliyim
Sen bilmezsin güzel miyim, en büyük güzelliğim
Senin bilmezliğin, duymazlığın…

Edebiyat tanımı ders kitaplarındaki gibi basite indirgenecek etkide değil. Çok daha fazlasına sahip. Zira en kara günlerin tek dostu edebiyat. Umudun tükendiği zamanların, zamansız toparlayıcısı bir de. Tam da her şeyin bittiğinin düşünüldüğü bir anda, bir söz çarpıyor göze ve kendine getiriyor insanı, kurtarıyor tüm çıkmazların içinden.

Çağlar boyu böyle bir etkiyi koruyan edebiyat, kadınların dışlandığı bir alan oldu. Bu dünyaya dahil olmak isteyen, içinden kelam taşan kadının yoğun mücadele vermesi gerekti. Ataerkil dünyada kadın olmak, yazmak zor olsa da mücadele devam ediyor. Edebiyat dünyası, erilliğini koruyor hala ama biz kadınlar da kalemden vazgeçecek değiliz!

Zor bir dünya sisteminin yanı sıra zor bir ülkenin kadını olan Sevgi Soysal, 30 Eylül 1936’da İstanbul’da doğdu. Aslen Selanikli mimar-bürokrat bir baba ile çevirmen kısmında sık sık adı geçen Alman bir annenin altı çocuğundan üçüncüsü olarak büyüyen Soysal, 1952’de Ankara Kız Lisesi’ni bitirdi. Bir süre Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde arkeoloji okudu.

1956 yılında şair ve çevirmen Özdemir Nutku ile evlendi, birlikte Almanya’ya gittiler. Göttingen Üniversitesi’nde arkeoloji ve tiyatro dersleri izledi (1956-57). 1958’de Türkiye’ye döndü ve Korkut adını verdikleri bir oğlu oldu. 1960 ile 1961’de Ankara’da Alman Kültür Merkezi ve İrtibat Bürosu’nda ve Ankara Radyosu’nda çalıştı. Bu arada bu dönemde, toplum karşısında bireyin tedirginliğini öne çıkaran “yeni gerçeklik” akımından izler taşıyan öykü ve yazıları Dost, Yelken, Ataç, Yeditepe ve Değişim dergilerinde yayınlandı. Aynı zamanda 1961’de Ankara Meydan Sahnesi’nde Haldun Dormen’in yönettiği “Zafer Madalyası” adlı oyunda tek kadın rolünü oynamıştı.

İlk öykü kitabı Tutkulu Perçem, 1962 yılında yayınlandı. Aynı yıl TRT’de program uzmanı olarak çalışmaya başladı. 1965-69 yılları arasında Papirüs ve Yeni Dergi’de öyküleri yayınlandı. Bu arada tezini vererek arkeoloji diplomasını aldı. 1968’de Teyzesi Rosel’in kişiliğinden yola çıkarak, birbirine bağlı öykülerden oluşan Tante Rosa’yı yazdı. Kadın-erkek ilişkisi ve evlilik temasını işlediği ilk romanı Yürümek ile TRT Sanat Ödülleri Yarışması Başarı Ödülü’nü kazandı.

12 Mart, Sevgi Soysal’ın hayatı ve yazarlığı üzerinde derin izler bırakan bir dönem oldu. Yürümek, müstehcenlik gerekçesiyle toplatıldı ve Soysal, kısa bir tutukluluk süresinin ardından TRT’den ayrılmak zorunda kaldı. Anayasa profesörü Mümtaz Soysal ile Soysal’ın komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklu kaldığı Mamak Cezaevi’nde evlendi. Siyasal nedenlerle tekrar tutuklandı ve sekiz ay Yıldırım Bölge’de, iki buçuk ay da sürgüne gönderildiği Adana’da kaldı.

Cezaevinde yazdığı Yenişehir’de Bir Öğle Vakti adlı romanıyla 1974 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazandı. Kızları Defne Aralık 1973’te, Funda ise Mart 1975’te doğdu. Adana’da sürgünde bulunan bir kadının başından geçen olaylar etrafında 12 Mart’ı eleştirdiği romanı Şafak 1975’te yayınlandı. Bu dönemde Anka Haber Ajansı ve Sosyalist Kültür Derneği’nin kuruluşunda rol aldı. Sevgi Soysal’ın Politika gazetesinde tefrika edilen cezaevi anıları Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu başlığıyla kitaplaştırıldı.

Hastalık izlenimlerini ve 12 Mart sonrası değişimi anlatan öykülerini topladığı Barış Adlı Çocuk, 1976’da yayınlandı. Eylül 1976’da bir ameliyat daha geçirdi ve tedavi için eşiyle birlikte Londra’ya gitti. Üzerinde çalıştığı son romanı Hoş Geldin Ölüm’ü tamamlayamadan 22 Kasım 1976’da İstanbul’da yaşamını yitirdi. Yeni Ortam ve Politika gazetelerine yazdığı yazılar, Bakmak adlı kitapta toplandı. Yazarın ayrıca Franz Kafka’dan yaptığı Mezar Bekçisi, Miodrag Bulat[o]viç’ten yaptığı Godot Geldi ve Bertolt Brecht’ten yaptığı Beş Paralık Roman adlı çevirileri de yayınlandı.

Soysal, eserlerinin hemen hepsinde kadını, kadına yaşatılanı, toplumsal çarpıklıkları işledi. İçe işleyen bir kalemdi ve yazmayı hiç bırakmadı. Kısa hayatına birçok yazı, öykü, roman sığdırdı. Duruşu da kalemi kadar sağlam bir kadındı Sevgi Soysal ve o da dünyanın güzelleşeceğine inancını yitirmeyenlerdi. O bir Kasım gününde gitti ama kalemi iyi ki dünyaya değdi.

Kaynak: Gamze Somuncuoğlu, Sevgi Soysal’ın Kitaplarında Kadın Kimliği(Tutkulu Perçem, Tante Rosa, Yürümek), Yükseklisans Tezi, Türk Edebiyatı Bölümü, Bilkent Üniversitesi, Ankara Haziran 2002.

Seksin toplumsal politikası 4: Çıplaklık ve Pornografi (II)


Çıplaklık ve pornografi konusunda düşünürken, çoğunlukla aklımıza “göstermek” eylemi gelir. Tenin görünen kısmı, çoğunlukla “tahrik edici” olarak görülür ve bu yüzden, eski zamanlarda üretilen mitlerle beden kapatılır. Modern zamanda ise, teni göstermek veya göstermemek, politik bir nitelik taşır.

Esthaem (6)Peki nedir tenle alınıp verilemeyen?

Neden erkeğin bacağı veya memesi tahrik edici değilken, kadınınki tahrik edicidir?

“Çok güzel” gibi estetik ifadeler, pek inandırıcı veya tatmin edici cevaplar vermeyecektir. Çünkü bu, hem özneldir hem de bir şeyin güzel olması, onun gizlenmesi gerektiği anlamına gelmez her zaman. Cevapları biraz daha derinde, topluluk yaşantısında aramak gerek. Örneğin, acaba kadın memesi gerçekten tahrik edici mi? Sadece memenin sergilenmesi, pornografiyi ortaya çıkarır mı?

Bu soruya cevap vermeden önce, kısa bir süre hayal edin; ev arkadaşınız, eşiniz veya babanız, elinde bir kutuyla geldi. Kutu oldukça ufak. Size, bu kutuyu asla açmamanız gerektiğini, ısrarla söyledi. Hatta o kadar çok söyledi ki, bıkacak noktaya geldiniz. Bu durumda, o kutunun içinde ne olduğunu, daha çok merak etmez misiniz? Kutunun içinde ne olduğu, gerçekten önemli midir?

Hayır, kutunun içinde ne olursa olsun, gizlendiği için, tahrik etme potansiyeli ortaya çıkar. Yani, bir şeyin gizlenmesi, onun değerini otomatik olarak artırır, çünkü insanlarda bir talep yaratır bu durum. Gizlenen şeyin ne olduğu önemli değildir, gizlendiği için, o şey değerlidir. İşte, erkekte genital bölge, kadında memeler, genital bölge, bu yüzden gizlenir. Yapılan şey, evliliklerin ve diğer ilişkilerin sınırlı olduğu, fantezilerin çok da uçuk olamayacağı bir dönemde, bu ilişkileri heyecanlandırmak, değerini yükseltmek için yapılan bir pazarlama stratejisidir. Erkeğe, kadının memesinin normal olmadığı, bir “ganimet” olduğu öğretildiği için, erkek memeye “sahip olmak” ister, onu “ellemek” ister. Bu isteği artırdıktan sonra, erkeğin ona ulaşması için, yapması gereken şeyler vardır. İşte av-avcı ilişkisinin bir dinamiği, tam olarak burada oluşur. Erkeklerin kurduğu sistem, yeni yetiştirilen erkekleri bilemek için, kadını “yem” olarak kullanır.

Esthaem (2)Pazarlama stratejisi?

Bu terimi kullanmak, konuyu biraz ekonomiye dayandırmak, itici gelebilir. Ama bu, şu an var olan durumun bir tasviri sadece. Duygusal ve seksüel ilişkiler, ne yazık ki gerçekten ekonomik ilişkiler gibidir. Temellerinde pazarlama mantığı, arz talep ilişkisi vardır, çünkü ataerkil döneme geçildiğinden beri, kadın meta olarak görülür. Bu şu anki dünyaya özgü bir şey değil, eskiden beri var olan bir durumdur. Kadınların “ganimet” olarak görülmesi bile, bunu açıkça gösteren bir durumdur. İşte bu yüzden, gizlenmek talebi artırır. Yukarıda bir meta üzerinden verilen örnek de, bunu görünür kılmak için kullanılan, metaforik bir fenomen. Toparlayacak olursak, gizli kalan, görünmeyen nesneler, merak duygusunu tahrik ederler.

Gizlenmenin sebebi de, aslında buradan kaynaklanır. Şöyle ki; mülkiyet anlayışının geliştiği topluluklarda, “sahiplenilen” kadının, başka erkekler tarafından görülmemesi gerektiği düşünülür. Çünkü, örneğin İslam dininde, kadının çıplak tenini görmek bile, onunla “zina etmek” ile eş anlamlı görülür, aynı derecede günahtır. Tenin görünmesinden bu kadar korkulmasının sebebi, Selvi Boylum Al Yazmalım filminde, Asya’nın annesinin, İlyas ondan hoşlanmasın diye, yüzüne kömür sürmesinin sebebi ile aynıdır. Beyinlere “tahrik edici” olduğu kodlanan uzuvların görülmesi yasaklanır.

Esthaem (1)O son yasak elmayı yemeyecekti

İnsanlığın ilk dönemiyle alakalı bütün temsillerde, erkek ve kadının yapraklarla “edep yerlerini” kapattıkları görülür. Bu davranışın, doğa şartlarından korunmakla alakasının olmadığı, çok açık. Bu konuyla alakalı, Kur’an’daki Araf suresinin 22. ayetinde, Adem ile Havva’nın “yasak elma”yı yemelerinden sonra, “avret yerlerinin kendilerine göründüğü” anlatılır. Devamında, cennetteki ağaçların yapraklarıyla vücutlarını örterler ve Allah, onlara, bunu yapmayı “nereden öğrendiklerini” sorar. Burası ilginçtir, çünkü, elmayı yemek, vücutta gizlenmesi gerektiği düşünülen yerlerin bilgisini vermiştir onlara. Yani daha önce çıplak olmalarına rağmen, bunu sorun etmemişler, şeytan onları kandırdıktan sonra, genital bölgelerini örtmüşlerdir.

Esthaem (11)“Çıplaklıktan tahrik olma” algısı

Ayetteki sembolik anlatımı düşünürsek, topluluğun bize dayattığı “edep” ve “çıplaklıktan tahrik olma” algısı, giyinme ihtiyacını doğurmuştur. Bunda, hem bedenin politik ekonomisi, hem de kültürel nedenler etkili olmuştur. Aslında çıplaklığı normal gören, çıplaklık ile barışık büyüyen insanlık, önce soğuk karşısında korunmak için, sonra ise, seksi keşfederek, bedenin arzulanan ve haz veren bölgelerinin gizlenmesi yoluna gitmiştir.

İlkel olarak görülen kabileler üzerinde yapılan bir gözlemde, Jacques Fresco, bu kabilelerin çıplaklık ile ilgili bir sorunu olmadığını anlatır. Çıplaklık o kadar doğaldır ki bunlar arasında, muhtemel partnerler, birbirlerinin memelerine veya vajinalarına-penislerine bakmazlar. Çok ilginçtir burası, vücudun her uzvu görüldüğü için, üzerine perde inebilen tek uzva; gözlere bakarlar. Evet, göz kapakları kapanabilir ve çırılçıplak bir insanın, üzeri örtülebilecek tek organı, artık gözleridir.

Buradan çıkarılacak bilgi;

İnsanın, neresini gizlerse, orasının merak edileceğidir. Çünkü insanı tahrik eden asıl his, meraktır. Erkeğin kadının çıplak tenini görünce ereksiyona geçmesinin sebebi de, çocukluktan beri beslenmiş meraktır, kadının erkek tenini görünce tahrik olması da. Çıplaklığın normalleşmemesi, bu merak hissinin ortadan kalkmamasına sebep olur. Türban da bu yüzden vardır, bikini de, mayo da. İnsan önce dinler ve mitlerle kendine örtüler örtmüş, sonra endüstrinin biçtiği etiketleri giyinmiştir üstüne. Modern insanın en büyük trajedisi, Adorno‘nun dediği gibi, aydınlanmanın mitosa dönüşmesidir.

Seksin toplumsal politikası 1: Tecavüz kültürü ve şiddet üzerine

Seksin toplumsal politikası 2: Penisin iktidarı

Seksin toplumsal politikası 3: Moda endüstrisi ve ”Özgürlük Meşaleleri”

Seksin toplumsal politikası 4: Çıplaklık ve pornografi (I) 

*Fotoğraflar, fotoğraf sanatçısı Esthaem‘e aittir.