Eski dönemlerde kadınların regl dönemi için kullandıkları pamuklar, süngerler ve bezlerden sonra kişisel hijyen alanında epey ilerledik. Ancak 19’uncu yüzyıldan beri “hijyenik” adı altında kullandığımız pedler ve tamponlar, sandığınız kadar hijyenik değil.
Hijyenik pedler çoğunlukla sentetik ve plastik içeriyor. Üretim aşamasında klor ile beyazlatıldıkları için aslında sağlığa oldukça zararlı. Sentetik ve plastik dışında içerdiği pamuk ise yetiştirilirken aldığı tarım ilaçlarıyla birlikte yine kadınlara tehdit oluşturuyorlar.
Tampon sıkıştırılmış pamuktan oluşur, bu açıdan pedlere göre daha masum ama bu tarım ilaçlı pamuk meselesi tabii ki bunun için de geçerli. Ayrıca toksik şok sendrom riski var. Vajina, kadın vücudunda en hassas bölgelerden biri olarak kabul edilir. Regl döneminde bu “yabancı madde”lerle sürekli temas halinde bulunması, sentetik yapıdan dolayı bölgenin hava almaması ve nemli kalması ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir.
Pedlerin ve tamponların ekolojik açıdan da sorunlu olduğunu belirtmek gerek. Bir kadının yıllık yaklaşık 250-300 adet ped kullandığını varsayalım. Bu, hayatı boyunca 9 bin -12 bin civarında ped tüketimi yaptığını gösterir. Milyonlarca kadın regl oluyor. Milyonlarca kadın sentetik ve plastik içerikli ped kullanıyor ve bunlar doğada yok olmadan etrafa bakteri saçmaya devam ediyorlar.
Bir süredir gündemde olan mentrüasyon kapları iyice dikkat çekmiş durumda. Lateks veya silikondan üretilen bu kaplar, yıkanarak tekrar kullanılabilir oldukları için doğa dostu ve oldukça ekonomik. Yumuşak yapısıyla kıvrılıp katlanarak vajinaya yerleştiriliyor ve günde 2-3 kez çıkararak boşaltıp geri takmak gerekiyor. Yani tampondan farklı olarak menstrüasyon kaplarını uzun yıllar kullanabilirsiniz, toksik şok sendromu riskiyle yaşamazsınız ve hem kendinize hem doğaya en az zararı vermiş olursunuz.
LGBTİ bireylerle röportaj serisi gerçekleştirme projemizin ilkini sizlerle paylaşıyoruz. Mücadele ağına küçük bir dokunuşu da dergi üzerinden gerçekleştirmek istedik. Sokaktaki mücadelemiz ve kavgamız her zaman var ve ortak zaten. Dayanışmayla…
Illustration by Seçil Gölcük
Merhaba. Toplumun değişik kesimlerinden ve çeşitli meslek gruplarından LGBTİ bireylerle yaptığım röportaj serisinin bu bölümünde sizinle birlikteyim. Öncelikle bu röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.
Bilhassa bugünlerde, bu ülkede, düşünceyi ifade etme fırsatı bulabilmek çok zor. Bu sebeple esas ben size ve Gaia Dergi‘ye, söz hakkı için teşekkür ederim.
Sizi biraz tanıyabilir miyim?
Ben İ.K. 35 yaşında beyaz yakalı bir emekçiyim. Eşcinselim. Birkaç yıldır çeşitli sosyalist yapılarda politik faaliyet yürütüyorum. Güzel bir amaca dönük yapılan her politik işe elimden geldiğince destek olmaya çalışıyorum.
Cinsel yöneliminizi aile ve sosyal yaşamınızda, çalışma ortamınızda ifade edebiliyor musunuz?
Çalışma ortamında kendimi bu bakımdan ifade etmiyorum, bu yönde bir gayretim açıkçası yok. Belki seziliyordur, iş yerlerinin o bilindik dedikodu seanslarında arkamdan laflar dönüyor olabilir. Açık olmamın getirebileceği ek yükleri taşımakta henüz güçlü ve cesur değilim. Aile içinde bir tek kız kardeşim beni biliyor. Sosyal yaşamımda ise daha rahatım ama bu da sosyal yaşamımın içinde yer alan kişileri bilinçli olarak seçmemden ötürü. Genellikle sosyal yaşamımda LGBTİ konusunda kafası açık politik kişiler ve güvenebileceğim LGBTİ bireyler yer alıyor. Özetlemek gerekirse, kesişmeyen kümeler gibi, bu üç alanımı birbirinden ayrı tutmak noktasında ekstra kontrollü davranıyorum denilebilir.
Hiç olumsuz bir durumla karşılaştınız mı?
Elbette hayatta her şeyin planlandığı gibi gitmediği olabiliyor ve bu üç alanın tesadüfî kesişimleri gerçekleşebiliyor. Birkaç yıl önce ailem telefonumda o zamanki partnerimle cinsel içerikli yazışmalarımı yakaladığında özel hayatımın etrafında inşa ettiğim güvenlik duvarı başıma yıkılmıştı. Demir bir sopayla babamdan dayak yemiştim ve bir daha eve adım atmam yasaklanmıştı. O zaman çalıştığım ve ekonomik özgürlüğüm elimde olduğu için zaten onlardan ayrı yaşıyordum, o yüzden evlerinden kovulmamın bana vereceği maddi bir zarar yoktu. Aslında beni kendi yüreklerinden kovmuşlardı ve ağır gelen buydu. Çünkü aklımın bir köşesinde hep, ola ki bir gün onlara kendimi itiraf edersem beni kabullenecekleri gibi bir hayal vardı. O hayalin buharlaşıp yokluğa karışması çok acı vericiydi.
Bu büyük bir travma olmalı…
Öyleydi. Birkaç yıl görüşmedik. Daha sonra kız kardeşimin gayretleriyle bir araya geldik. Olaylar gerçekleştiğinde bu konularda herhangi bir bilinci kendisinin de yoktu, yaş itibariyle de küçük olduğundan elinden bir şey gelemezdi zaten. Fakat yıllar içinde kendisi de bu alanda bilgi sahibi olup farkındalığı artınca, benimle sosyal medya üzerinden irtibata geçti ve ailemle yeniden birleşme yaşadık. Fakat aslında bu yeniden bir araya gelme annemin ve babamın, beni olduğum gibi kabul etmeleri anlamına gelmiyor, bunu biliyorum. Karşılıklı sessiz bir anlaşma var. O eski defterler sanki sandığa kapatılmış ve kilitlenmiş, geçmişte yaşanılanlar hiç yaşanmamış gibi diplomatik davranılıyor. Belki de yaşları ilerlediği ve ölüme yaklaştıkları için merhametleri artmış olabilir.
Politik faaliyet yürüttüğünüz yapılarda, cinsel yöneliminizden dolayı ötekileştirmeye maruz kaldınız mı?
Açıkçası kalmadım. Bireylerle, bilgi eksikliklerinden veya bazı şartlanmışlıkları aşamamalarından ötürü tekil sıkıntılar yaşanabiliyor ama bence bugün sosyalist yapılar, bu coğrafyada LGBTİ bireyler açısından bir özgürlük vahası. Toplumun diğer kesimlerinden ve kendi ailelerimizden görmediğimiz kabullenmeyi ve empatiyi bu yapıların içindeki arkadaşlarımızdan, yoldaşlarımızdan görüyoruz. Yargılamıyorlar, en kötü ihtimalle anlamaya çalışıyorlar. Her zaman diyorum ki, nasıl ki özel alanlarımızda sosyalist yapılar içinde daha özgür olabiliyoruz, o yüzden ancak sosyalist bir Türkiye’de ve dünyada, diğer ezilen katmanlarla beraber LGBTİ bireyler de daha özgür olacaklar. Ajitasyonumuzu da yapalım değil mi biraz? (Gülüşmeler…)
Sizce Türkiye’de LGBTİ bireylerin yüzleşmek zorunda kaldığı sıkıntılar nelerdir?
Kimliğinizi kapalı veya açık olarak yaşamanıza göre maruz kalınan çok boyutlu sıkıntılar mevcut. Benim yukarıda özet olarak paylaştığım kişisel öykümden yola çıkarak, kapalı veya yarı-açık olduğunuzda, sadece kurduğunuz bir güvenlik balonunun içinde nefes almaya çalıştığınızda, o güvenlik balonunun patlamaması ve sosyal kümelerin birbirleriyle kesişmemesi için sürekli gayret göstermenin getirdiği psikolojik yük var. Yarı açık olmak, yarı açık bir hapishanede yaşamak gibi. İş arkadaşlarınız yanınızda homofobik şakalar yaptığında açıkça karşı çıkamıyorsunuz veya en iyi ihtimalle duruma göre özgürlükçü manevralarla yaptıklarının yanlış olduğunu ifade ediyorsunuz. Fakat Türkiye’nin içinden geçtiği politik atmosferde özgürlükçü bir duruş sergilemek de her alanda gittikçe zorlaşıyor.
Açık olduğunuzda, yani dolaptan tamamen çıktığınızda ise toplum karşısında çıplaksınız. Bu çıplaklığın sonu, etrafınızda yeterli bir destek ağı yoksa öldürülmeye kadar varabiliyor. Vahşi bir ormanın içinde ayakta kalma savaşı vermek, her gün aynı mücadeleye yeniden başlamak gerekiyor. Tek başınaysanız imkânsız. O yüzden örgütlü sosyalist yapıların içinde bulunmak bu savunma kalkanına sahip olmak adına çok önemli ve şart bence. Bu ülkede ve coğrafyada yaşayan LGBTİ bireyler için, her zamankinden daha acil hatta.
Bana vaktinizi ayırdığınız için tekrar teşekkür ediyorum.
Ben de düşüncelerimi ifade imkânı sunduğunuz için size ve Gaia Dergi’ye tekrar teşekkür ediyorum. Söylediklerim yeni ya da bilinmeyen şeyler değildi aslında. Fakat bu konular ne kadar çok kişi tarafından çeşitli platformlarda ifade edilirse yaygınlaşması açısından önemli diye düşünüyorum.
Google yapay zeka geliştirme işlemine hız kazandırdı. Google Translate artık kelime kelime değil cümle odaklı çeviri yapıyor.
Google CEO’su Sundar Pichai Londra’da düzenlenen “Google Story” etkinliğinde yenilikleri tanıtırken çeviri sistemi hakkında geliştirdikleri yeni sistemi anlattı. Google Translate’in kelime bazlı çeviri sisteminin tam anlamıyla doğru sonuçlar vermemesinden dolayı kullanıcıların uzun süredir şikâyetleri olduğunu ve bu yüzden radikal değişiklikler yapmaya karar verdiklerini belirtti.
Google, dil çeviri hizmetini, tüm cümleleri teker teker cümleler yerine bir defada yorumlayan yeni bir yaklaşımla geliştiriyor. “Nöral Makine Çevirisi” adlı yeni çeviri sistemini tanıtan Google, aralarında Türkçenin de yer aldığı 9 dili artık günlük konuşmaya en yakın ve dil bilgisine uygun şekilde çevirecek.
103 dil hedefleniyor
Google’dan yapılan açıklamaya göre, söz konusu diller, Çeviri uygulaması üzerinden yapılan sorguların yüzde 35’ini kapsıyor. Bunlardan biri de Türkçe. Çevirisi geliştirilen diğer diller İngilizce, Fransızca, Almanca, İspanyolca, Portekizce, Çince, Japonca ve Korece. Google, uzun vadede sistemin Çeviri ile desteklenen 103 dilin tamamını kapsayacak biçimde genişlemesini hedefliyor.
Yeni sistem otomatik öğrenme üstüne kurulu olduğu için zaman içinde gelişecek biçimde tasarlandı. Kullanıcılardan gelen geri bildirimler sayesinde yapılan çeviriler zaman içinde daha da gelişecek.
SALT Ulus, Zeyno Pekünlü’nün davetlisi olduğu 22’nci Gezici Festival döneminde, sanatçının Ankara’daki ilk sergisine ev sahipliği yapıyor.
Sanatçı Zeyno Pekünlü’nün, davetlisi olduğu 22’nci Gezici Festival döneminde SALT Ulus’ta gerçekleştirilen sergisi, kâğıt üstüne işleri, enstalasyon ve videoları ile Babaların Babası(2012/16) adlı, mekâna özgü müdahalesinden oluşur.
Pekünlü’nün yakın dönemdeki sanat pratiği, montaj, yeniden düzenleme ve bağlamdan koparma yöntemlerini kullanarak bilginin üretimi ve dağıtımı süreçlerini parçalarına ayırır. Buluntu görüntü ve metinlerle başlayan koleksiyoncu tavrı, üniversite amfilerinin çöplerine ve sıra altlarına, internetin muazzam ve düzensiz dijital arşivine ve son olarak da, insanın ömrü boyunca biriktirdiği, lüzumlu, lüzumsuz, ezberlenmiş, evrensel, kişisel, anlık ya da kalıcı bilgi yığınına yönelir. SALT Ulus’un giriş katı, sanatçının bu tema ve fikirler etrafında 2014-15’te geliştirdiği; aralarında Minima Akademika (2015), Bildiğim Her Şey (2015-süregelen), Kendine ait bir banyo (2015) ve Ürkütmeden bir kadına nasıl dokunursunuz? (2015) işinin de bulunduğu bir grup üretimi bir araya getirir.
Biriktirme pratiklerine ilişkin çelişkilerin izini süren Minima Akademika ile Bildiğim Her Şey, bağlamından koparılmış bilginin işlev ve kullanım değerini kaybetmesinden ötürü, bilgiyi nihai şekilde metalaştırma girişiminin imkânsızlığına gönderme yapar. Minima Akademika, kopya kâğıtlarını, akıllı telefonların imkân verdiği yüksek teknoloji kopyalama tekniklerinin karşısında nesli tükenmekte olan, kıymetli estetik nesneler olarak konumlar. Süregelen bir proje olan Bildiğim Her Şey de benzer bir şekilde, bilgiyi sınıflamadan, yalnızca üst üste yığarak işlevsizleştirir. Bu kişisel, anakronik “olgu” yığını, bir bireyin toplumsal deneyimine göre bilginin tekrar tekrar yeniden biçimlenme potansiyeline işaret eder.
YouTube’taki “How to..?” [Nasıl … yapılır?] videolarından derlenen kolaj video işleri Kendine ait bir banyo ve Ürkütmeden bir kadına nasıl dokunursunuz? ise, pratik bilginin üretimi ve dolaşımı ile deneyim paylaşımında internetin rolünü inceler. Kıymeti kendinden menkul yaşam koçları, şaibeli uzmanlar ve “kadın avcıları”, kadın tavlama sanatının püf noktalarını anlatırken eril söylemin yeni ve popüler mecralarını ortaya serer. Bu bağlamda her iki iş de, gündelik bilgi üretimi ve paylaşımının erkeklerin kendi aralarındaki mahrem sohbetlerinden dijital kamusal alana taşındığı güncel akıma tanıklık eder.
SALT Ulus’un iki katına yayılan sergi, aynı zamanda, Atatürk’ün 1927’de altı gün, altı saat boyunca Meclis’te okuduğu Nutuk’undaki duygulanımsal kelimelerin tekrarları ve tekrar sıklıklarına dayalı bir listeden oluşan Babaların Babası enstalasyonunu içerir. Pekünlü, sözcük seçimlerinde duygulara ağırlık vererek Nutuk’u kendi anlatımından sıyırıp resmî ideolojinin niyetlerine odaklanır.
Giriş katındaki Pretty Furious Women [Müthiş Öfkeli Kadınlar] (2015), her ne kadar Gezici Festival’e nüktedan bir görsel gönderme gibi görünse de, aslında gitgide kötüleşen bir duruma; son 10 yılda Türkiye’de kadınlara yönelik şiddete ve kadın cinayetlerindeki belirgin artışa dikkati çeker. Ülkenin pek çok yerinde kadınlar, mevcut adaletsizliklerle mücadele etmek, yasal hakların uygulanması ve meşru müdafaa hakkı için tartışmaya ve örgütlenmeye başladı. Sanatçı, 2015 Cakarta Bienali için üretim yaptığı dönemde, bu hareketten esinle Beksi Silat savunma sanatını öğrendi. Pekünlü’nün ürettiği B filmi tarzında afiş serisi ile üç dakikalık film fragmanı, bu öğrenme sürecindeki idman deneyimlerini yansıtır.
22’nci Gezici Festival’in (25 Kasım-7 Aralık; Ankara, Sinop ve Kastamonu) iş birliğiyle düzenlenen sergi paralelinde, bellek ve bilgi teknolojileri ile uygulamalarına dair fikirleri irdeleyen bir dizi konuşma gerçekleştirilecektir.
Soğuk kış günlerinin, akan burunlu insanların ve annelerimizin vazgeçilmez şifa aracı ıhlamur. Latincesi Tiliaceae, Kürtçesi ise Yexlamurdur. Latince ismini olan tilia, Yunancada lif anlamına gelen, tilostan türemiştir. Neden liften türeyen bir isimlendirmeye sahip olduğunu yazı içerisinde göreceksiniz. Anavatanı, kuzey yarım küredir.
Birçok çeşidi bulunan ıhlamur, tıbbi olarak kullanılır. Çeşitlerinden ikisi tedavi amaçlı kullanılmaktadır. Bunlar, küçük yapraklı ıhlamur(Tilia cordata) ve büyük yapraklı ıhlamur (Tilia platyhyllos) türleridir. Yaklaşık 2500 yıldır tanınan ıhlamur ağacının, bazı ulusların dini törenlerinde kullanıldığı bilinmektedir. Eski Cermenler ve Slavlar için ıhlamur, bir ağaçtı. Hatta çocuğu olanlar, kısmet ve dilek ağacı olarak ıhlamur dikerlerdi. Almanların yaşamında da oldukça ıhlamura yer verilmiştir. Uluslar için bu kadar önemli olan ıhlamur ağacı, Plinius ve Galentarafından cüzzam, aft, yorgunluk, göz iltihaplarında ve ayak çıbanlarında kullanmıştır. Lonicerus, ağaç kısmını damıtarak kolik, hemoroit ve epilepside kullanmış kömürünü ise kan tüküren bireylerin tedavisi için kullanmıştır. Kneipp,kronik öksürük ve balgamlarda ıhlamur çiçeği çayından yararlanmıştır.
Botanik açıdan ıhlamur
Ihlamur ağacı, oldukça uzun ömürlü bir ağaçtır. Özellikle nemli vakitlerde ve geceleri etrafa çok güzel kokular yayan ıhlamur ağacına, büyük gölgesi nedeni ile yol kenarlarında sıkça rastlamak mümkündür. Tıpkı kalbe benzeyen sıralı yaprakları vardır, sapları ise uzun ve sivridir. Yaprakların rengi, tüyü ve şekli, türlerine göre çokça değişiklik gösterir. Ihlamurun ülkemizde de birçok çeşidi bulunmaktadır.
İçeriğindeki maddeler
Çiçeklerinde eterli yağ (%0,03) tanen, şeker, glikozit, sarı boya (hesperidin), C ve P vitaminleri, flavonoitler, müsilaj, fenolik asitler, kumarinler, lityum, magnezyum bulunurken, yapraklarında ise sakkaroz, glikoz pentozan yağlar, tanen, reçine, tatrik asit tuzu ve enzimler bulunur.
Toplanma ve saklama koşulları
Genellikle sap ve yaprakları ile birlikte toplanan ıhlamurun, çiçeklerinden, yapraklarından, tıbbi kömüründen ve ağaç kabuğundan yararlanılır. Bunların yanı sıra, odunundan ve çiçeğinden damıtılarak elde edilen sıvıdan ve kurutulup öğütülen toz haline gelmiş meyvesinden de yararlanılır.
Bir bitkinin toplanma koşulları çok önemlidir. Çünkü bir bitkiyi doğru zamanda toplamak, doğru ve yeterli droga (Doğal maddelerden elde edilen ve tedavi amacıyla kullanılan ilaç özü), ulaşmak demektir. Bu da sağlıklı bir tedavi sürecini hazırlamak demektir. Öncelikli olarak ıhlamur, şifa olmak için toplanıyorsa yola uzak yerlerden toplanmalıdır.
Çiçeklerin saplarının bağlı olduğu yapraklarla birlikte ve çiçek açtıktan sonra yaklaşık 3-4 gün içerisinde toplanması gerekir. Bu süreyi vermemizin nedeni; çiçeklerin içeriğindeki drog miktarının fazlalığıdır. Bitkiler, öğle sonunda, güneşin yatay vaktinde toplanmalı ve toplandıktan sonra kuruturken, çiçekler gölge bir yerde, sıcak olmayan açık havaya sahip bir yerde kurutulmalıdır. Saklanırken ise çiçeğe kokusunu veren, eterli yağın uçuculuğundan kaynaklı, serin ve nemsiz yerlerde, bez içinde saklanmalıdır.
Doğal tıp açısından kullanım alanı
Kaygı azaltıcı, akut baş ağrısında, akut kalp çarpıntılarında, uykusuzluk, ishal, kramplar ve spazmda, dehidratasyon amaçlı (su atımında), viral hastalıklarda bağışıklık sistemini güçlendirmede kullanılır. Böbrek ve kalp rahatsızlığı bulunanlar tarafından kullanıldığı vakit, muhakkak uzmana danışılmalıdır. İdrar söktürücü başka bir bitki veya ilaçla birlikte tüketmek, dehidratasyona yani su kaybına neden olabilmektedir, bu da tehlikeli bir sonuç doğurabilir.
Ihlamurla yapılacak tarifler
Uykusuzluk, stres ve kramp problemine karşı ıhlamur banyosu için; 500 gr. ıhlamur çiçeği ve yaprağı 3 litre kadar kaynar suya konularak ağzı kapatılır. 20 dakika bekledikten sonra banyo suyuna karıştırılarak banyo yapılır. Difüzyon sonucu soluyacağınız esans sizi rahatlatırken dinlendirecektir ve melatonin adlı hormonun salgılanmasını sağlayarak uyku hali getirecektir. Bedeninizi ise saracak ıhlamurlu sıvı derilerdeki porlardan girerek, lokal kramplarında tedavisini sağlayacaktır.
Kışın virüslerden korunmak için; 5 gr. ıhlamuru 100 ml. kaynamış suda ağzı kapalı olarak 10 dakika beklettikten sonra içerek, grip ve nezleye neden olan virüslere karşı kendinizi koruyabilirsiniz.
Not: Bir bitkiyle ilgili direkt tedavi reçetesi yazmak ve uygulamak doğru değildir. Bu nedenle bitkilerin genel hatları ve kullanım alanları ile bilgi vermeyi daha doğru buluyoruz.
Ihlamur gibi hoş kokup güzellikler ve şifa saçmanız dileğiyle…
Zülfü Livaneli’nin 50’nci sanat yılı için 50 Livaneli şarkısı, 50 sanatçı tarafından yeniden yorumlandı. Üç CD halinde yayınlanan bu proje, şimdiye kadar yayınlanan benzeri saygı albümlerinin en büyüğü olma özelliğini taşıyor.
Bu sene Zülfü Livaneli’nin 50’nci sanat yılı. Dile kolay tam 50 yıllık bir sanat hayatı. Şarkılara dillere marş olmuş Livaneli için 50 sanatçı bir araya geldi, 50 Livaneli bestesinden oluşan 3CD’lik büyük bir projenin altına imzalarını attılar. Albüm, geçtiğimiz günlerde gerçekleşen “50. Yıl Bir Kuşaktan Bir Kuşağa” konseriyle kutlandı. Zorlu PSM’de gerçekleşen, geliri Çağdaş ve Bağımsız Yardımlaşma (ÇABA) Derneği’ne bağışlanan konserde; albümde de yer alan müzik dünyasının pek çok önemli ismi de konuk sanatçı olarak sahneye çıktı.
Albümle ilgili ilk dikkat çeken konu, ilk kez bu kadar çok müzisyenin bir albüm için biraraya gelmesi oluyor. Gerçekten müziğin çeşitli dallarında, rock’tan pop’a, arabeskten sanat müziğine ve Türk halk müziğine kadar birçok daldan isimler albümde boy gösteriyor, Livaneli’ye saygılarını, Livaneli şarkılarını yorumlayarak gösteriyor. Bu isimler arasında Göksel’den Kardeş Türküler’e, Feridun Düzağaç’tan Roijn’e, Ciwan Haco’dan Ata Demirer’e ve hatta Linet’e kadar birçok alandan sayısız isim var.
Umudu ayakta tutan şarkılar
Livaneli, BirGün Gazetesi’ne verdiği röportajda şunları söylemiş: “Darbeden sonra 1980’de bir parça yapmıştım; ‘Umudu kesme yurdundan’. Ben hep aynı fikirdeyim, umudu kesme yurdundan, insan tükenmez. Çünkü bizim ülkemizde ne kadar acı çekilse görüyoruz tükenmiyor, tüketemiyorlar. Keşke bu acılar çekilmeden olsaydı ama demek ki böyle. İbn-i Haldun ‘Coğrafya kaderdir’ demişti. Ben buna çok inanıyorum. Bizim coğrafyamız maalesef böyle; acı üreten bir coğrafyada yaşıyoruz.”
Livaneli’nin umudu kesmediği yurdunda, onun 50 yıllık sanat hayatında direndiği, mücadele vermeye çalıştığı, sanatıyla karşı durduğu her türlü acı ne yazık ki bugün de yaşanıyor, hem de belki daha sert daha yoğun şekliyle. Bugün de güzel insanlar içeride tutsak ediliyor, edebiyatçılar, gazeteciler sadece fikirleri yüzünden hapishanelere atılıyor. Yine insanlar hapishane önlerinde nöbet tutuyorlar.
Dayanışma hiç tükenmiyor, korku imparatorluğunda. “Ekmek kadar temiz su gibi aydın” insanlar bu ülkede demokrasi, eşitlik, barış tesis edilsin diye didinip duruyorlar, bazen bu yolda canını ortaya koyuyor, bazen canını veriyorlar. Hoş geldin Kardeşim Deniz’lerdeki Deniz’lere yenileri ekleniyor sürekli, yeni genç fidanlar erken yaşta kırılan, Ali İsmail’ler, Berkin’ler, Ethem’ler, Medeni’ler, Suruç ve Ankara’da katledilen Can’lar. Bu kadar alacakaranlıkta hâlâ güneş toplamaya çalışan insanlar için Livaneli şarkıları hep önemliydi, bugün de öyle ve yine dillerden düşmüyor.
Saygı albümü müdavimleri bu albümde de var
Saygı albümleri esasında en zor albümlerdendir. Birçok farklı ismin biraraya geldiği bu tarz albümlerde belli bir kaliteyi tutturmak zordur. Her yorum başarılı olmayabilir, bir yorum daha derinlikli ve özgünken, diğer yorum aynı oranda bu özelliklere sahip olmayabilir. Livaneli saygı albümünün bu kulvarda başarılı albümler arasında sayılacağını söylemek mümkün.
Albümde daha önceki benzer saygı albümlerinde görmeye alıştığımız isimler yine arz-ı endam ediyor. Sezen Aksu, Teoman, Feridun Düzağaç, Mehmet Erdem gibi bu albümlerin gediklileri Livaneli için de şarkılar yorumlamış. Esasında bu noktada albümle ilgili ilk ufak eleştirimizi yapmış olalım. Örneğin Teoman, önceki albümlerdeki yorumlarında da yorumladığı şarkılara farklı bir boyut ve derinlik kazandıramamışken, yine benzer zayıf bir performansla yine bu albümde de karşımıza çıkıyor. Mehmet Erdem, yine şarkıya hiçbir şey katamamışken bu albümde de dümdüz bir yorumla albümde yer alıyor.
Albüm sürprizler barındırıyor
Albüm kesinlikle içinde sürprizler ve cevherler barındırıyor. Bunlardan biri Halil Sezai. Sezai, “Asya Afrika” şarkısını gerçekten kendi tarzına yakın, özgün bir şekilde yorumlamış, şarkı adeta başka bir şarkı haline gelmiş. Diğer bir sürpriz, Ata Demirer. Komedyen Demirer, sanat müziği icrasındaki yeteneğiyle de bilinir. Albümde “Akdeniz” şarkısında gerçekten çok iyi bir icra ile karşı karşıyayız Demirer’den.
Albümün zirve noktalarından biri diğer bir büyük usta Selda Bağcan’ın “Çırak Aranıyor” yorumu. O ulvi sesiyle Bağcan, şarkıyı tadından yenmez bir noktaya taşımış. Yine aynı şekilde Kürt müziğinin en önemli kadın seslerinden Aynur, “Dağlara Küstüm Ali”ye müthiş bir yorum getirmiş, benzersiz sesiyle.
Albümde pop şarkıcılarının da yorumları var. 10. Yıl Marşı’ndan sonra Kenan Doğulu bu kez de “Ey Özgürlük” şarkısını iyi bir pop şarkısına çevirmiş, konserlerde meydanlarda sıkça duyacağımız bir şekilde. Aynur Aydın, “Sürgün” şarkısını yine kalburüstü bir pop şarkısı haline getirmiş.
Albümdeki sıradışı yorumlardan biri Kürt müziğinin yaşayan efsanesi Ciwan Haco’nun “Merhaba” yorumu. Haco’nun gırtlak ve ses oyunlarıyla, zengin müzikal altyapısı ile yine albümün zirve noktalarından birindeyiz.
Albümde bazı isimlerin tam da kendilerine uyacak, üstlerine birebir oturacak şarkıları seçip yorumladığını görüyoruz. Örneğin Yaşar, “Gün Olur”u, Yeni Türkü “Gözlerin”i, Ceylan Ertem “Kız Çocuğu”nu, Onur Akın “Atlı”yı, Hüsnü Arkan “Nurhak”ı, Jehan Barbur “Bulut mu Olsam”ı seçerek doğru yapmış. Sıla da aynı şekilde “Belalım”ı, şarkıda ah belalım derken Sıla insana derin bir iç çektiriyor.
Albümde bazı yorumlar ise daha iyisi, daha farklısı olabilir miydi diye bir yarım kalmışlık hissi uyandırıyor, Teoman’ın, Harun Tekin’in, Mert Fırat’ın, Feridun Düzağaç’ın, Şevval Sam’ın yorumlarında özellikle. Ve Rojin ve Haluk Levent; seçtikleri şarkılara yorumlarında, artık biraz da tedavülden kalkmış 90’lı yıllar Anadolu rock uyarlamalarına başvurmasalarmış keşke de deniyor.
Tüm artılarıyla ve eksileriyle, arşivlik bir albümle karşı karşıyayız. Albümde yer alan her sanatçının emeğine saygı duyarak, büyük usta Livaneli’nin 50’nci sanat yılını kutluyoruz.
Son yıllarda insanlığın veya medeniyetin sonunun geldiğine dair haberler görüyoruz. Bilim insanları Dünya’nın insanlığın yaşamına en iyi tahmin ile 500 yıl kaldığını söylüyorlardı. Ünlü fizikçi ve bilimi insanı ve bilim dünyasında otoritelerden biri olarak görülen Stephen Hawking bu konuda açıklama yaptı. Hawking, aslında bilip de pek umursamadığımız bir gerçeği yüzümüze vurdu; insanlığın sonu için 1000 yıldan daha az zaman kaldı.
Küresel ısınma artık geri dönülebilecek noktayı geçti. Dünyayı devletler değil de küresel şirketler yönettiği için devletler de bu durumla ilgili şirketlere bir yaptırım uygulayamıyor. Çok uluslu şirketlerin birçok devletten daha güçlü olduğunu, savaş sonrası bölgenin kaynaklarını sömürmek ve ganimeti paylaşmak için savaşlar çıkardığını ve bu savaşlara sponsor olduklarını da hatırlatmak isterim.
Açgözlü, asla doymayan, basit yaşamaktansa başkalarının aç kalmasını tercih eden zenginlerin dünyanın sonu ile ilgili bir şey yapacağını ve fakir insanları kurtaracağını düşünmüyorsunuz umarım? Onların yapacağı son şey bilim-kurgu filmlerinde olduğu gibi yeni bir gezegen bulmak ve orayı kolonileştirmektir ve tabii ki bu kolonilerde fakirlere yer yok ya da köle (hizmetçi, işçi) olarak yer bulabilirler.
(Konumuzla ilgili olarak Elysium adlı filmi tavsiye ederim)
Yaşadığımız dünya daha önce 5 defa kitlesel yok oluş (dünya üzerindeki canlı hayatının neredeyse tamamının yok olması) yaşadı. Şimdi ise 6. kitlesel yok oluşun son dönemini yaşıyoruz. Biz yok olduktan sonra eğer dünya tekrar üzerinde yaşam başlarsa, evrim sıfıra yakın bir seviyeden tekrar başlayacak. Fakat bu süreçte insana mı evrilir canlılar yoksa dinozor gibi başka şeylere mi bunu bilemeyiz. Çünkü asla göremeyeceğiz. Umarız Dünya bir daha kendi düşmanı olan insan canlısından tekrar yaratmaz.
Ha bu arada zenginler asla öz-eleştiri de vermeyecekler. Asla biz yaptık demeyecekler. Peki biz ne yapacağız? Zenginler bile yapacak bir şey bulamıyorsa kendi yarattıkları cehennem için, siz ne yapabilirsiniz? Deprem sırasında toplanacağımız alanlara dev AVM ve rezidansları diken para manyakları mı öz-eleştiri yapacak? 3. köprü için İstanbul’un son ormanlarını yok ederek İstanbulluların yaşam hakkına saldıranlar mı öz-eleştiri yapacak? Tabii ki hayır.
Unutmayın ki zengin olmak için üstün zekaya, akıla ihtiyaç yoktur, hayatta kalmak için üstün zekaya gerek yoktur. Zenginler evrimin onlara verdiği en önemli kurallardan biri olan “bölge edinme” eğilimini gücünün miktarına bağlı olarak genişleten ve sonuç olarak hayatta kalma ve çoğalma kabiliyetlerini en üst seviyeye çıkarmaya çalışan ilkel insanlardır. Onlar kendi etraflarına dünyaya asit yağdıracak kaleler örerler. Oysa kalenin tepesi açık ve herkes bu yağmurdaneşit biçimde payına düşeni alacak. Yüzyıllardır yapılan akılcılık çağrıları zenginlerin akılsızlıkları yüzünden boşa gitti.
Şimdi ise sorumluluğu hepimize atacaklar. “Dünyayı kirlettik” diyerek suçu bizlere atacaklar. Oysa bir AVM’nin elektrik ihtiyacı karşılığında onlarca mahalleyi aydınlatabilirsiniz. Bir HES (hidroelektrik santrali) yapmak için upuzun dereleri, ormanları katledenler, ekolojik dengeyi yok edenler tabii ki ölen dünyayı umursamayacaktır. İçinde kendileri olsa bile…
Profesör Hawking Oxford Üniversitesi Derneğinde konuştu. Dinleyicileri uzay yolculukları hakkında konuşmaya davet etti. Ve dedi ki; yeni bir gezegen bulmalı ve oraya yerleşmeyi düşünmeliyiz.
Hawking’e göre insanlık bu kritik noktaya gelmiş Dünyada 1000 seneden fazla yaşayamaz.
Ünlü teorik fizikçilere göre Dünya şu ana kadar olmadığı kadar büyük bir risk içinde. Bu riskler arasında doğal felaketlerin yanı sıra nükleer savaş, genetik mühendislik ürünü virüsler ve yapay zekanın yükselmesi de var. Konuşmasında Hawking, insanın evreni anlaması ile ilgili ilkel yaratılış mitlerine ve M-Teorisine de (11 boyutlu evren teorisi) yer verdi. Hawking ayrıca ‘belki gelecekte bir gün yer çekimi dalgalarından faydalanarak zamanda geriye gider ve big-bang’e (büyük patlama teorisi) göz atabiliriz’ dedi.
Hawking: İnsanlığın 1000 yıldan fazla hayatta kalabileceğini sanmıyorum. Uzay araştırmalarındaki gelişmeler bizlere çok daha geniş bir alanı görme fırsatı sunuyor, durum ne kadar vahim olursa olsun araştırmalara devam etmeliyiz. Evrenle ilgili bildiklerimiz son 50 yılda çok yükseldi, artık elimizde daha büyük daha net ve temiz bir fotoğraf var.
Dünya, hiç olmadığı kadar büyük bir riskin altında, insanlık eğer uzayda yeni bir dünya bulamazsa hayatta kalamaz.
Salda Gölünü besleyen tek su kaynağı olan Düden Çayı’nın üstüne gölet yapan DSİ şimdi de göl kıyısındaki Kayadibi köyüne yeni bir gölet ve taş ocağı yapacak. Ekim’de inşaatına başlanan ilk gölet ve yapılmasına karar verilen yeni gölet ve taş ocağı ile birlikte, Türkiye’nin en önemli doğal varlıklarından biri olan Salda Gölü’nün etrafı yapay göletlerle çevrilmiş olacak. 26 Ekim’de Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun da katılımıyla Burdur’da düzenlenen törende temeli atılan Kayadibi Göleti için ÇED süreci de başlatıldı.
Bakanın bir imzasıyla iş bitiyor!
Ancak Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nün 20 Ekim’de projeyle ilgili ÇED sürecinin başladığını duyurmasının ardından sadece 6 gün geçmesine rağmen gölet ve paralelindeki taş ocağının temelinin atılması DSİ projelerinin nasıl bir siyasi malzeme haline dönüştürüldüğünü de gözler önüne seriyor. Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, gölet projeleri için söylediği “Benim bir imzamla iş bitiyor” sözleriyle Türkiye’nin yaşamsal önemde olan suyun yönetimi konusunda nasıl bir politika izlediğini her fırsatta ortaya koyuyor.
Üzerinde taş ocağı açılacak olan araziler, Çevre Düzeni Planında orman alanı, çayır, mera, tarım arazisi ve fundalık alan olarak ayrılmış arazilerden oluşuyor. DSİ’nin ÇED başvurusu üzerine Kayadibi köyünde projelendirilen gölet ve malzeme ocakları için ilgili kurumlardan görüş talep eden Burdur Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne verilen yanıtlarda, malzeme ocaklarının Yarışlı ve Salda göllerinin tampon bölgesinde kaldığı tespit edildi.
Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nün verdiği görüşte ise gölet projesinin ünitelerinden biri olan malzeme ocağının, “Salda Gölü 1. Derece Doğal SİT Alanı” içerisinde kaldığına dikkat çekilerek, konuyla ilgili talebin Antalya Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonu tarafından değerlendirileceği kaydedildi.
Aman turist görmesin…
Koruma altında bulunan ve sulak alan statüsündeki Salda Gölü’nü etkileyecek olan gölet projeleri için Milli Parklar 6 Bölge Müdürlüğü’nün verdiği görüşte, Salda ve Kayadibi göletleri için tarımsal sulama, içme ve kullanma suyu ve diğer kullanım hakları hariç olmak üzere yılın belirli dönemlerinde ekosistemin devam edebilmesi için çevresel akış bırakılması gerektiğinin altı çizildi.
Burdur İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nü görüşünde ise söz konusu faaliyetin turizm merkezi olan bölgede yapılacağı belirtilerek, “Söz konusu faaliyetlerin yoldan görülmeyecek, karayolunun ve turizm unsurlarının olumsuz etkilenmeyecek mesafeler içinde yer alması ve maden ruhsatı taleplerinin bu kapsamda değerlendirilmesinin uygun olacağı düşünülmektedir” ifadelerine yer verildi.
Turist pisliğimizi görmesin, peki ya gelecek nesiller?
1960’larda ortaya çıkan vücut sanat akımının (body art), önemli temsilcilerinden olan Marina Abramovic,Sırp performans sanatçısıdır. Sergilediği performanslarla, fiziksel ve zihinsel potansiyellerin sınırını zorlayan ve araştıran bir sanatçıdır.
Marina Abramovic 7 Mart 1946 yılında Belgrad, Yugoslavya‘da doğdu. Babası Vojo, 2. Dünya Savaşı’nda faşizme karşı mücadele vermiş, harpten sonra milli kahraman ilan edilmiştir. Babası aileyi terk ettikten sonra, annesi Danica 60’lı yılların ortalarında Belgrad’daki Devrim ve Sanat Müzesi‘nin müdürlüğünü yapmaya başladı. Marina, 1965-70 yılları arasında Yugoslav başkentinin, güzel sanatlar akademisinde eğitim görmüştür.
Annesi çok disiplinli bir insan olduğu için Marina, gece, en geç saat onda eve dönmek zorundaydı. Bu nedenle sergilediği vücut performanslarını eve giriş saatinden önce gerçekleştirdiğini söylüyor. Bütün bunlara rağmen, Marina, sanatsal deneylerinde, aldığı bu sıkı aile eğitiminin katkısının çok olduğunu, dahası bu kuralın kendi özgürlükçü yapısıyla birleştiğinde, enerjisinin daha da çoğaldığını söylüyor.
Marina Abramovic, yine bir performans sanatçısı olan Ulay ile 1975 yılında tanıştı. Sevgiyle büyüyen bu ilişki, yıllar içinde ortaklaşarak, birlikte birçok farklı iş ve eserler yaratmaya başladı. En çarpıcı performanslarından birisi “Breathing in / Breathing out”. Bu performansta, çift öpüşerek bir süre sadece birbirlerinin ciğerlerindeki hava ile nefes alıyorlar.
En çok dikkat çeken performanslarından bazıları:
Nightsea Crossing:
Marina, bedeninin acıya olan dayanıklılığının sınırlarını zorlamaya devam etti. Sevgilisi Ulay ile birlikte, bir müze içerisinde uzun bir masanın iki ucunda oturdular ve hareket etmeden sadece birbirlerine bakarak iletişim kurdular.
Imponderabilia:
Marina ve Ulay müze kapısı eşiğinde çıplak bir konumda karşılıklı durarak gerçekleştirdikleri bu performans için galeri ve sanat merkezlerini kullandılar. Müzeye giren ziyaretçiler, bu eşikten geçmek zorundaydılar. Bu performansın açıklaması ise, Marina ve Ulay’ın tanışmalarının, birbirlerinin hayatlarında oluşturduğu bir eşik olup olmadığıydı.
House with the Ocean View:
Marina bu sefer tek başına 12 gün boyunca yemek yemeden, tuvalete gitmeden ve konuşmadan bir galeride yaşadı. New York’taki bu galeride, Marina izleyicilerinin önünde yaşamına devam etti.
Great Wall:
Marina ve Ulay’ın en büyük hayallerinden biri, Çin Seddi’nde bir performans sergilemekti. Yıllarca süren izin alma mücadelesi sonunda başarıya ulaşıyor, fakat bir sorun çıkıyor. Marina, Ulay’ın kendisini aldattığını ve kadının hamile olduğunu öğreniyor. Bunun üzerine ilişkilerini bitirmeye karar veriyorlar. Ve bunu ruhani bir yolculuk sonrasında yapmayı istiyorlar. Çift, Çin Seddi’nin farklı uçlarından birbirlerine doğru 3 ay boyunca yürüyorlar. Ortada buluşup son kez birbirlerine bakıyor, sarılıyor, dokunuyor ve ayrılıyorlar. Bu, birlikte sergiledikleri son performans olarak kalıyor.
Birbirlerini 21 yıl görmedikten sonra Marina “The Artist is Present” isimli performansı gerçekleştiriyor. Bu performans daha önce, Ulay ile birlikte gerçekleştirdikleri “Nightsea Crossing” performansının bir benzeri. Bu performansta Ulay, yıllar sonra Marina’nın karşısına geçip oturuyor. Ve herkesi derinden etkileyen o sahne:
Son olarak; Marina Abramovic’in performans sanatı ile tiyatronun farkını anlatan şu sözleriyle yazıyı bitirelim:
“Bu bir tiyatro değil. Oyunu tekrarlarsınız. Bir başkası oynayabilir. Tiyatroda, elinizi bir bıçakla kesebilirsiniz ve kan akar. Oysa bıçak da kan da gerçek değildir. Performansta ise bıçak da, kan da, sanatçının bedeni de gerçektir.”
Gezi İsyanı’nda sokağın özgürleştirdiği insanlar, sokağa çıkıp bir daha bırakmayanlar, zaten sokaklarda olanlar ve özgürlük için direnişe güç katanlar, fotoğrafçı Emine Kart’ın Öteki Yarım adlı çalışmasında bir araya geldi. Bu kitap ise önümüzdeki Cumartesi yine sokak ile buluşmaya hazırlanıyor.
Direnişi sokakta hayata geçiren ve dayanışma ile herkese umut veren portreleri kitaplaştıran Emine Kart, bu çalışmanın gelişme sürecini DİHA muhabiri Deniz Nazlım’a aktardı.
* * *
Türkiye tarihindeki en geniş toplumsal hareketler arasında yer alan Gezi direnişi ardından onlarca kitap ve belgesel yayınlandı. Fotoğrafçı Emine Kart tarafından hazırlanan Öteki Yarım ise Gezi direnişine dair yapılan çalışmaların en özgünlerinden biri.
“Öteki Yarım” çalışması konusuyla dikkat çekiyor. Kart, Gezi direnişi ardından tüm baskı ve saldırılara rağmen sokağı terk etmeyen eylemcilere odaklanıyor. “Bu insanlar neden sokağı terk etmiyor?” ve “Onlar için sokak ne anlama geliyor?” sorularına cevap arayan Kart, bulduğu cevapları da Öteki Yarım adlı çalışmasında topladı.
Kitapta, 89 kişinin ayrı yarı fotoğrafları ve yazıları bulunuyor. Kart, yazı yazan kişilerin portre fotoğraflarını çekerken, yüzlerin yarısı yani sokakta gördüğünü kadraja alıyor. Özgürlük, barış ve adalet peşinde koşan insanlar ise öyküleri ve yazılarıyla fotoğrafın eksik kalan yanını tamamlıyor.
Sokağın belleği ve tarihe düşülen bir not…
Kitapta, Barış Anneleri’nden liseleri gençlere, sağlık emekçilerden sokağı günbegün izleyen gazetecilere kadar birçok farklı hayatın fotoğrafı ve yazısı bulunuyor.
Kart, Öteki Yarım ile “sokağın belliğini tutmak” istediğini söylüyor ve ekliyor: “Tarihe not düşmek istedim. Bu gün için hazırlamadım bu kitabı aslında. Belki 20 yıl sonra için hazırladım… Mücadele eden insanlar var kitapta. Mesela bir Barış Annesi var. Çocuğu başarılı bir sporcuyken dağa çıkmış. Bunu anlatıyor. Halepçe katliamının tanığı var mesela. Daha çocukmuş. Hâlâ sokakta o kişi. Herkesin ayrı bir hikâyesi var ama özünde sokak var yazılarda.”
“Sokak beni özlediğim Öteki Yarımla buluşturdu”
Sokakla Gezi direnişi ile tanışan Kart, “Gezi direnişi öncesinde hayatım çiçek, böcek ve kitaptı. Şimdi ise sadece sokak” ifadesiyle anlatıyor değişimini.
“Sokak beni özgürleştirdi” diyen Kart, sokağın kendisi için anlamını ise şöyle anlatıyor: “Sokaklar bana inanmayı, direnmeyi, inatla direnmeyi; insan hayatının ne kadar değersiz, ama aslında ne kadar da değerli olduğunu öğretti. Gözyaşını, kanı, ne çok acının yaşandığını… Gerçek dostluğun ne olduğunu… Bu süreç, omzumdaki yükleri teker teker atmamı sağladı. Sokaklar kendi bireysel alanımda bir şeyleri geride bırakma direnci, kendimi var kılma azmi sağladı bana; özgürlüğün ne kadar değerli ve bir o kadar da erişilebilir olduğunu gösterdi. Beni öteki yarımla buluşturdu sokaklar, özlediğim yarımla.”
Birçok kitabın aksine Öteki Yarım’da bir fiyat etiketi bulunmuyor. Kitap ya da fotoğraflarından para kazanmak istemeyen Kart, “Bir şeyi kâr amacıyla yapmanın beni kısıtladığını düşünüyorum. Kitabı kitapçılara dağıtıp satmayacağız. Birçok kuruma, kafeye dağıtıp herkesin okumasını sağlamak istiyoruz” diyor.