Ana Sayfa Blog Sayfa 378

Bir çocukluk hayalinin ürünü: Barış için müzik vakfı

Barış için müzik… Bu sizin için sadece bir yazı başlığını çağrıştırıyor olabilir. Aslında çok daha fazlası ve eminim tanıyınca siz de hayran kalacaksınız. Üstelik isminde “barış” geçiyor, nasıl çekici olmasın. Bu sözcük, bu coğrafyanın hasret kaldığı, artık somut olarak, yaşayarak görmek istediği bir isim. Daha önceleri duymadığım, duyduğumda ise hayranlıkla hemen koşup röportaj yapmak istediğim bir oluşum aslında “Barış için müzik”.

Bu oluşumu tanıtmak bizim için çok önemli, çünkü biz, sanatın, yeryüzünde devrim niteliğinde değişiklikler yapacağına inananlardanız. Röportaja başlarken ilk cümlelerden biri şu oluyor: “…aslında çocukluk hayaliydi.” Daha ilk cümleden çok etkilendiğimizi söylemeliyiz. Öyle katı ve soğuk günlerden geçiyoruz ki hayalsiz yaşıyoruz neredeyse”*. Çocuklara hayalleri sorulduğunda, meslek isimlerinden öteye geçemedikleri bir çağdayız ki bu oldukça vahim bir durum. John Lennon gibi “Sadece mutlu olmak istiyorum” türünden bir cümle kurmak ise oldukça ütopik kalıyor.

baris-icin-muzik-1

“Barış için müzik vakfı” nedir, ne yapar?

Kısaca özetlemek gerekirse; bu vakıf, öğrencilerine, ücretsiz müzik eğitimi veriyor. Onlara müzik aleti temin ediyor ve klasik müzik eğitimi almalarına yardımcı oluyor. Daha yakından tanımak isteyenler için, vakfın koordinatörlerinden Eren Topal ile söyleştik.

baris-icin-muzik-2

“Nedir bu vakfın hikâyesi?” dediğimde, Eren Topal’ın ilk cümlesi şu oldu:

“Bu bir hayaldi, çocukluk hayali.”

Kurucu Mehmet Selim Baki’nin çocukluk hayaliymiş bu oluşum. İlk önce Fatih’de, bir okulun kömürlüğünde on çocukla başlamış vakfın hikâyesi. Orayı bir atölyeye çevirmişler ilkin. Çocuklar sadece akordeon eğitimi alıyorlarmış, sonraları talep arttıkça başka okullarda da çalışmalar başlamış.

Ekip büyüdükçe Mehmet Selim Bey, kendi imkânlarıyla bir yer satın alıyor ve burayı sadece müzik faaliyetlerini yürütmek için kullanıyormuş. Bina, vakıf için kullanılıyor ve dersler artık burada verilmeye başlanıyor. Akordeonla başlayan müzik eğitimleri, başka müzik aletlerinin de gelmesiyle orkestra tadını almaya başlıyor. Senfoni orkestrası kurulma fikri vukuu buluyor ve bu fikir, Venezuela’da kurulan El Sistema adlı bir oluşumdan geliyor. 1975 yılında kurulan bu oluşum sadece Venezuela’da bir milyon çocuğa ulaşmış ve dünya çapında oldukça tanınan, yetenekli müzik şefleri yetiştirmiş.

El Sistema’yı duyduktan sonra, oldukça ortak noktaları olduğunu fark etmişler ve iletişime geçmişler. Bu tanışmadan sonra Türkiye’de de senfoni orkestraları kurulmaya başlanıyor. Yaklaşık beş senedir, senfoni orkestraları şeklinde yollarına devam ediyorlar.

baris-icin-muzik-3

Mehmet Selim Bey, bu vakfı kurarken, müziğin dünyayı değiştirebileceğini düşünmüş. Belki vakfın isminin de bu kadar manidar olmasının sebebi, budur.

Eren Bey, “Biz bu orkestraları kurarken aslında bir toplum minyatürü oluşturuyoruz” diyor. “Çocuklar başka enstrümanı duyuyor, onun sesinin farklı olacağını duyuyor, onu dinlemesi gerektiğini biliyor. Eğer onu duyamazsa, kendisinin de bir şey çalamayacağını yani bir sesi olmayacağını anlıyor. Hem o sese saygı duyuyor hem de o sesi sahiplenip içselleştirip kendi sesiyle birleştirip daha gür çıkacağını anlıyor. Bunu dile getirmese de bir yer de mutlaka benliğinde yer ediyor.”

baris-icin-muzik-4

“Bireysel dersler vermiyoruz. Burada bir topluluk olduklarını bilmelerinin, onlar için ne kadar önemli olduğunu, öğrenmeleri gerekiyor. Her enstrümanın farklı bir melodisi var. Aynı bizim coğrafyamız gibi farklı kültür, farklı etnik yapılara sahip oluşlar gibi… Ama bir araya geldiklerinde seslerinin ne kadar güçlü çıkabileceğini görüyorlar.” Bu kadar bencilleşen, yalnızlaşan ve  dayanışmayı yitirmeye yüz tutmuş bir toplum için fevkalade bir güzellik değil mi sizce de? 

baris-icin-muzik-5

Peki, sadece kendi coğrafyamızı mı düşleyeceğiz?

Tabii ki durum öyle değil, çünkü müzik evrenseldir. Neden yaptıkları iş de böyle olmasın?

El Sistema ile 2014 yılında bir dostluk anlaşması imzalanıyor ve Avrupa’da El Sistema Avrupa adında bir oluşum kuruluyor. Kurucu beş ülkeden biri, Türkiye oluyor. Bu eğitim modeliyle işleyen kurumlardan yaklaşık olarak 14 ülkenin katılımıyla yeryüzündeki çeşitli yerlerden Viyana Salzburg’da bir müzik festivali gerçekleşiyor.

Çocuklar o festivalde aynı sahnede çalıyorlar. Birbirlerinin dillerini, hayatlarını, düşünce yapılarını bilmeden, bütün farklılıkları önemsemeden, yargılamadan… Sadece müzik için, dünyada ortak bir ses olma derdiyle yapıyorlar bunu. Eren Bey, bu noktada şunu söylüyor:  “Buradan gidenler de çocuk, Avrupa’dakiler de çocuk, Amerika’dakiler de çocuk… Ama hepsi tek bir amaç için oradalar ve aslında bu da onlar için sınırsız bir dünyayı, bunun inşasının mümkün olduğunu gösteriyor. Orada ki tabuları insanlar koymuyor, oradaki tabular çıkarları olanların tabuları, orada evrensel bir algı oluşuyor.”

baris-icin-muzik-6

İstanbul ayağında önemli işler yaptıktan sonra vakıf başka çocuklara da ulaşmak istiyor. Ve bazı illerde bu projeyi yürütmek istiyorlar. Amaçları, daha çok çocuğa ulaşmak. Enstrümanı olmayan, müzik eğitimi almayan tek çocuk kalmayana dek yayılmak istiyorlar. İlk durakları Eskişehir oluyor, burada bazı tecrübeler paylaşılıyor.

Eskişehir’den sonra, bu kez İzmir, Naldöken’e geliyorlar. Burada bazı desteklerle bir orkestra daha kuruluyor ve İnci Orkestrası ismini alıyor. Daha sonra Bursa’da, Nilüfer Orkestrası ve İzmir Seferihisar Turgut köyü’nde, bir orkestra daha Haziran 2016 yılında kuruluyor. Turgut Köyü’nde kurulan bu orkestra diğerlerinden daha kıymetli desek pek yanlış olmaz. Vakfın kuruluş amacı; aslında müziği köy çocuklarına ulaştırmak, köylerde hala var olan imkan kısıtlılığını biraz olsun azaltmak. Turgut köyü bunun ilk adımı oluyor.

Biz bu röportajı gerçekleştirirken Büyükada’da bir orkestra açıldığını öğreniyoruz. Bu orkestraların her birinin bir ismi var, özellikle İstanbul’da olan topluluklar büyüdükçe ve seviye farklılıkları oluştukça büyük bestecilerin isimlerinden orkestralar kurulmuş. Ya da belli bir müzik aletlerinde ustalaşanlar bir araya gelip küçük grupları kurmuşlar.

baris-icin-muzik-7

Özellikle farklı şehirlerde orkestra kurmaya önem veriyorlar, çünkü amaçları ulusal bir orkestra kurmak. Farklı şehirlerden bir araya getirerek o bütünlüğü, o toplumsallığı, müzikle sağlamak istediklerini, o barış ortamını bu şekilde yakalayabileceklerini düşünüyorlar. Bu amaçla Türkiye’nin çok farklı şehirlerine ulaşmak istediklerini fakat vakfın imkanlarının oldukça kısıtlı olduğunu belirtiyor. Hem yeterli destek yok hem de yeteri kadar tanınmıyor.

“Biz elimizi taşın altına koyarız, kim siz bize destek olun derse, biz elimizden geleni yapacağız” diyor.

baris-icin-muzik-8

Barış için müzik amacına ulaştı mı?

Hayır, diyor ve ekliyor “Biz, bir çocuğa dahi ulaşamazsak, amacımız gerçekleşemez.” Belli ki vakıf, vakıftan haberi olmayan tek çocuk kalmayınca, sanatsal yaşama katılmayan tek bir çocuk kalmayınca amacına ulaşacak. Bu uzun ve çok zorlu bir süreç. Onlar bunun farkında ve herhangi bir şekilde yılmadan devam edecekleri, kararlı duruşlarında belli. Hatta davetleri de var; kendi ilinizde, köyünüzde siz de barış için çalmak isterseniz, onlar da sizlere yardım etmek için elinden geleni yapacaklar.

Maalesef imkânları oldukça kısıtlı ve her bir yere ulaşmak, onlar için oldukça zorlayıcı. Aslında çağrıları açık, siz de seslerine ses olun. Ayrıca Eren Bey, yeteneğe inanmadıklarını, vakfa başvuran her çocuğun bir müzik aleti çaldığını söylüyor. Yeteneğin, öğrenme sürecini hızlandırdığını, ancak “olmazsa olmaz” olmadığını belirtiyor.

baris-icin-muzik-9

“Çabalamak onlar için daha kıymetli, aitlik hissini yakalamak daha kıymetli. İyi bir müzisyen yetiştiremezsek de iyi dinleyiciler yetiştirelim. Onlar için nefes alacak bir ortam yaratmalıyız. Enstrüman seçimleri de öğrenciye ait ama kendi deneyimlerimize dayanarak yönlendirmeler yapabiliyoruz. Ancak çocuğun isteği de çok önemli bu noktada”

baris-icin-muzik-10

Yurt içinde ve yurt dışında belli etkinlikleri oluyor ve bazı yerlerden ödüller almış vakıf… “Yurt dışında ve yurt içinde çeşitli ödüller almamıza rağmen ülkedeki çoğu insanın, bu oluşumdan haberi yok.  Yurt dışında daha çok tanınıyoruz, oradan davet alıyor ve birlikte çalıyoruz. Bazen şartlar uygun oluyor gidebiliyoruz, bazen ise kısıtlı imkanlarımız bizi zorladığı için gidemiyoruz. Yurt dışındaki teklifleri boş çevirmek istemiyoruz. Bu çocuklar için çok önemli ve özel, ama bizim de sınırlılıklarımız var.” 

baris-icin-muzik-12

Vakfın çalışmaları bu şekilde… Eğer ilginiz, çektiyse ve gönüllü olarak yardımcı olmak isterseniz lütfen çekinmeden iletişime geçin. Bu türlü yardımlara ihtiyaçları var ve eminiz çok sevineceklerdir. Durmayın, siz de bu çalışmaya ortak olun.

Köydeki bir çocuk bana;  “Hayatımız çok değişti, köyümüzü çok değiştirdiler” demişti. Neler yaptılar, deyince somut bir şey sayamadığını fark ettim. Eren Bey ise bu değişiklikleri şöyle özetledi:

“Bizim kültürümüzde biri başlar yetişir ve ardından gelenlere öğretir. İki nota bilenin, bir nota bilene anlatmak, öğretmek zorunda kalmak felsefesi var. Yeni başladıysa ve on nota öğrendiyse bunu yeni başlayan çocuğa öğretebilir. Bizce öğretirken öğrenmek çok önemli. Çocuk bunun bilincine varınca kendi öğrettiği öğrenciyle arasında bir bağ oluşuyor. Onun hatasız çalmasından kendine pay çıkarıyor, gururlanıyor veya ona öğretirken kendi yanlışlarını fark ediyor ve kendini böyle geliştirebiliyor. Ve şu oluyor; ‘Benim kendimi çok geliştirmem lazım, çünkü ona daha çok şey öğretmem lazım.’ hissi oluşuyor. Bu da istediğimiz yardımlaşma ruhunu doğuruyor. Evet, gözle görülen somut bir değişim yok ama bu hissiyat asıl değişimi yaratan şey. Çevremize baktığımızda insani duygular neredeyse yok olmak üzere, güzel şeyleri hissetmek imkansızlaştı. Biz, burada, çocukların, bu ortamda hissettikleri duyguları, çoğaltmayı hedefliyoruz.”

baris-icin-muzik-13

Bize kalırsa, o çocuk, kendisinin çok değiştiğini biliyor. Boyundan büyük o cümleyi kurarken, kendisine olanların farkında. O gün uyandığında, bir ses çıkarma derdi olduğunu, yanındaki arkadaşının sesini duyması gerektiğini, hep beraber ses vermesi gerektiğini biliyor.

Yanındaki arkadaşından sorumlu olduğunu, ondaki bir eksiklikliğin seslerini kısacağını, eğer o yanlışa düşerse ve kendisi de bunu düzeltmezse bütün seslerin yiteceğini, kendi sesinin de kısılmak zorunda olduğunu biliyor. Kendisi aslında biraz o topluluk olmuş, oluyor. Yaşı o kadar küçük ki, bütün bunları, o utangaç gülümsemesinin altında anlatamıyor.

baris-icin-muzik-11

Bu arada Turgut köyünde Tasarım Köyü de var. Onların inşa ettiği renkli sahnede oturup sohbet ediyoruz. Ortak bir çalışmaları olup olmadığını sorduğumuzda, olmadığını, ancak bu rengarenk sahneyi onlara bıraktıklarını öğreniyoruz. Onlara da bir selam göndermiş olalım böylelikle.

Son olarak Eren Bey şunları ekliyor;

“Bu sisteme herkesin sahip çıkıyor olması lazım. Sadece kendi vakfımız için değil, çocuklar için, çalışan çocuklar için, güzellikleri amaç edinen her vakfa sahip çıkılması lazım. Türkiye de böyle bir kültür ne yazık ki eksik. Herkes zannediyor ki bu işler bir şekilde yürüyüp gidiyor ama öyle değil, burada harcanan onca emeği, onca zamanı, onca fedakarlığı, onca işi kimse görmek istemiyor. Bütün bunlar olurken elimizde sihirli bir değnek yok. Üstelik bizim gibi vakıfların maddi olarak da çok desteğe ihtiyacı oluyor. Her bağış bizim için enstrüman, her enstrüman bir çocuk demek. Sadece maddi olarak değil manevi olarak da destek vermeleri, buraya gelip bir işin ucundan tutuyor olmaları bizim için çok kıymetli. Böyle vakıfları lütfen takip edin ve benimseyin, inanılmaz işlerin olacağını göreceksiniz” 

Barışın sesi size de ulaşsın istiyorsanız facebook ve web adresi üzerinden takipte kalın..

*Edip Cansever-Mendilimde Kan Sesleri 

Modern Sanat “Kamu” Koleksiyonu – Alanda izleyicinin etkisi yazı dizisi -IV

SALT Galata‘da dört hafta boyunca süregelen aksiyon şeklinde gerçekleşen performatif sergi “Modern Sanat Kamu Koleksiyonu, Türkiye’deki performans sanatı alanına farklı fikir ve uygulamasıyla bir yenilik getirdi muhakkak.

Bu sürede performans sanatçısı olarak yer aldığım projede mekân ve izleyici ile iç içe bir süreci çok yakından gözlemleme şansımın olması, performansın değerini katladı benim için. Her gün yepyeni insanlar, karakterler, olaylar yaşadık. Hayatın bir özeti gibi izledim hem kendimizi hem izleyiciyi hem de mekanda olup biteni.

Geçmiş üç haftanın gözlemlerine ve proje hakkında daha detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

Son hafta, benim de belki farkında olarak belki olmadan aslında aradığımı bulduğum bir hafta oldu. İşte bunun detayı da bu yazıda devam ediyor.

2.11.16

Bazen Türkçe bilmeyen izleyicilerimiz oluyor. Dikkatle de izlediklerini gözlemlediklerim de. Bugün de birkaç yabancı izleyiciden biri 1,5 saat kadar performansımızı izledi ve bizimle tartışma/konuşma bölümüne de katıldı. İlkinde dinleyici, ikincisinde konuşmacı olarak. hiç bir şey anlamadığını ama orada “ol”duğunu söyledi. Bir şekilde keyif aldığı aşikârdı ve bunu da bizimle şakalı yorumlarından sonra ayrılırken söyledi.

Diğer bir izleyiciyle de konuşmamız çok besleyiciydi. Yaptığımız performasın tarihin bir dönemini yansıttığını söyledi. İşe aşikâr biri olduğunu biliyoruz ama tam olarak kimdir bilmiyorum. Sanatçının toplumu etkileyip etkilemediğini veya etkilemesi gerekli mi değil mi diye sordu.

Benim de kafamda dönen bir soru, politik olup olmamakla da ilişkili olarak. Politik olmanın politik parti seviyesinde olduğu , ezbere konuşmalar yapıldığı bir noktada çok kişi politik olmadığını düşünebilir ki ben de bunlardan biriydim bir zamanlar. Yakın zamanda bazı konularda durduğum noktaları daha açık seçik görmeye başladıkça, biri kadın mevzusudur, aslında hayatta politik bir duruşum olduğunu fark ettim. Politik olmanın parti taraftarlığı değil hayatı yaşama tercihi olduğunu. Kimin böyle bir duruşu yok ki?

Sanatçının toplumu etkilemesi gibi bir yükü sanatçıya yüklemek biraz acımasız; sanatçının kendi tercihi değilse. Herhangi bir işi istemeyen birine zorla yaptırmak gibi. Bazı sanatçılar icracı olmayı seçebilir, tamamen belli kurallar içinde kalmak onu daha çok besliyor ve kendini daha iyi gerçekleştiriyor olabilir burada. Bazı sanatçılar kendileri için üretiyor olabilir, o üzere yaratılmıştır. Bazıları ise, sanatın, toplumun yansıması olduğunu düşünebilir veya toplumun bazı inandığı görüşler doğrultusunda dikkatini çekmek isteyebilir.

3.11.16

Giriş katında ikinci günümüz. Perşembe günleri SALT Galata, daha az kişiyi ağırlıyor. Bu sebeple, bugün daha önceki gibi bir kaos ortamı yaşamadık.

Ard arda manifesto okuduğumuz bir bölümde, bir izleyici, okuyan kişinin sadece bir adım ötesinde durup, tüm dikkatini okuyan kişinin yüzüne verip baskın bir şekilde orada olduğunu gösteriyor. “Neden kimse izlemiyor?” diye de isyan ediyor.

Bu alanda gerçekleştirirken performansı, izleyici ile daha yakın oluyoruz fiziksel olarak. Manifesto okurken, bu kadar yakında birinin durması beni biraz zorlasa da o an bu kişiyi izlemek de ilginçti.

İkinci hafta yazısında detayını okuyabileceğiniz koridor gününde çok fazla hareketli enerjinin olması bizim zamanlamamız 1. kattaki ile aynı olsa da çok hızlı bir his vermişti ancak bugün daha az kişinin olması, uzun zaman ayırıp izleyebilmeye de olanak tanıdı. Görülebileceğimiz alan izleyici için de daha geniş oldu. Durmak sorun olmadı, kimsenin yolu engellenmiyordu. Pek kimsenin de acelesi yoktu.

4.11.16

Sona yaklaştıkça yorgunluğumuz kendi içimizde daha da belirginleşmeye başladı.

Bir izleyici, izleyici olmadığı durumlarda nasıl içsel sorgulamalar yaşadığımızı sordu. Ben, izleyiciyle de izleyicisiz de o andan nasıl keyif alabilirim diye düşünüyorum. Yorgunsam nasıl hem dinlenip hem de devam edebilirim. Bazen çok izleyici olduğu zaman ya da sadece izleyen değil de, giriş katındaki gibi sürekli akan bir kullanıcı ve enerji olunca yorgunluğu eve taşıyoruz ister istemez, dinlenecek bir an bile olmuyor ki dinlenmekten kastım bir kenara çekilip oturmak değil; kendi nefesimi, varlığımı fark edebilmek.

Caspar David Friedrich; Bulutların Üzerinde Yolculuk; 1818; Tuval üzerine yağlı boya; Kunsthalle Hamburg koleksiyonundan. Benim tamamen kendimle kalabildiğim bir poz. Her seferinde de bu pozu yaparken zamanın durduğunu hissediyorum. Sanki izleyen herkes de nefesini tutuyor, hiç ses çıkarmamak üzere; sadece sükûnet ve yavaşlama hâkim oluyor ortama.

5.11.16

Öyküler, romanlar, filmler genelde sonunda zirveye ulaşır, hikâye çözülür ya benimki de böyle oldu. Yarını görmedim ama bugün, sondan 2. gün, bu bir aylık dönemin zirvesiydi benim için. Alanda izleyicinin etkisi neymiş, beni tatmin eden izleyici neymiş ve hatta böyle bir beklentim de varmış gibi farkındalıkların çözüldüğü gün!

Bugünkü izleyicilerle tanıdıklarımla (bugünden sonra iyice samimi olduk diyebilirim) da tanımadıklarımla da sanki çıkıp beraber bir şeyler içmeye gidebilirmişiz gibi bir samimiyet vardı. Sınırların tamamen kaybolduğu ama bir taraftan da herkesin kendi sınırına ve işin çerçevesine saygı duyduğu bir ortamdı bugünkü üç saat.

Diyalog içinde konuştuğumuz izleyici grubu farklı kişi ve gruplar olmasına karşın bir araya gelip güncel, iyi niyet ve dilekli, aktif bir dinleyici ve konuşmacı bir grup oluverdi. İlk defa nerdeyse on kişi birlikte konuşuyorduk.

Bugüne kadarki favori izleyicimiz ise Selen’di. O kadar ayrı oldu ki onunla deneyim ona torpil yapıyorum, ayrıca anlatacağım. Selen, orada olduğu süre boyunca bizi pür dikkat izlemekle kalmadı, bir sergide eserlerle ne kadar haşır neşir olunabilirse ve o sırada esere kesinlikle dokunmadan ve hiç zarar vermeden nasıl yaşatılabilirse onu yaptı. Bazen manifesto okurken yanımızda kedi gibi dinledi, bazen bir tablonun her açısından izledi, alanı olabildiğince aktif kullandı. Kendisiyle yaptığımız diyalog kısmı uzun sürmesine rağmen biz de o da performansın akışından kopmadık ve üstüne hiç yorulmadık da.

Dört haftadır farklı kişiler ve kendimiz üzerine de “ol”mak “ol”mak dedim durdum ama bugün anladım ki bulunduğu yerde olmak tam olarak Selen’in bugünkü varlığıydı.

Tüm bunların üstüne biz de onunla en sevdiği pozu beraber canlandırdık. Eseri orada tanımış olmasına rağmen kendisiyle çok da bağlantılı bir işi seçti. Kazimir Malevic; Siyah Kare; 1913-1929; St Petersburg’daki Ermitaj Müzesi’nin kalıcı koleksiyonundan.

salt-galata-46.11.16

Fotoğraf gezileri Salt Galata’nın ayrılmaz parçası. bugün, değişik olarak, fotoğrafımızı çeken bir izleyici, bunu bizimle paylaşabileceğini söyledi. Bir ay boyunca belki binlerce “özgün kopya”mız oldu bilmediğimiz yerlerde.

Performansın sürdüğü bir ay boyunca çok kişiyle tanıştım, bazılarını burada yazabildim, bazıları henüz benim de bilmediğim yerlerde izler bıraktı.

Son genel bir gözlem paylaşırsam; aslında sen, ben, o, biz, siz, onlar yok. Bu sadece dil bilgisinde var. Hepimiz günümüzü, hayatımızı bir şekilde geçiriyoruz, kendimizi en öz şekilde gerçekleştirmek üzere. Bir kültür merkezinde herkes kendi adına bir şey almak, vermek, durmak, gitmek, konuşmak, dinlemek, yemek, içmek üzere yer buluyor. Hem kendi alanımıza hem de yanımızda başka bir şeyle meşgul kişinin alanının varlığının farkında olursak zaten benimdi, senindi yok. Birlikte o alanı var ettik, şimdi başka bir şekilde dönüşerek başka bir halde var olmaya devam edecek bu alan.

Ömrünüzü kısaltmanıza neden olacak 6 basit alışkanlık

Şu zamana kadar sigara içen ya da içmeyen herkes sigara içmenin kişinin hayatından yaklaşık 10 yıl azalttığını biliyor. Sigara içmenin yanında, çok uzun süre oturmak ve çok fazla alkol tüketmek gibi iddiasız alışkanlıkların da erken ölme riskini arttırdığını biliyor musunuz?

6-basit-aliskanlik-2

Sydney Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdüren bilim insanlarına göre kişinin ömrünü kısalttığı kanıtlanan 6 alışkanlık var:

  1. Alkol tüketmek
  2. Yetersiz beslenmek
  3. Hareketsizlik
  4. Sigara içmek
  5. Günde 7 saatten fazla oturmak
  6. Günde 9 saatten fazla uyumak

6-basit-aliskanlik-4

Araştırmacılardan Dr. Melody Ding ise bu konu hakkında şunları söylüyor: “Yaşam için riskli olan belirli yaşam tarzlarının spesifik özelliklerini belirlemek için 96 değişken belirlendi. Bu değişkenler sigara içmek, yüksek alkol kullanımı, fiziksel hareketsizlik, yetersiz beslenme, uzun süre oturmak ve kısa/uzun uyku düzenlerinin mümkün olan bütün kombinasyonlarından oluşturuldu.”

6-basit-aliskanlik-3

Söylenilen o ki, daha sağlıklı bir hayat tarzını benimsemiş birine göre, bu 6 ölümcül alışkanlığı benimsemiş kişilerin daha erken ölmesi 5 kat daha olası. Bu arada, artık herkes tarafından bilinen az uyumanın vücut üzerinde stres yaratmasının yanında çok uyumanın da kişilerin erken ölme riskini arttırdığı da belirtilmiş. Ding bunu şu şekilde açıklıyor:

Ölüm oranı ile ilgisi farklı mekanizmalarla açıklanabildiği için, kısa uyku ve uzun uyku iki farklı risk faktörü olarak ele alındı. Bu analizde dört tanesi bilinen ve ikisi yeni olan risk faktörlerini inceledik, yani uzun süre oturmak ve sağlıksız uyku süreleri de sağlık riskini ölçmemize yarayan davranışsal endekslere veya risk faktörlerine eklenebilir.

6-basit-aliskanlik-5

Hareketsizlik ile ilgili bir teori, çok uzun süre oturmaktan veya çok uzun süre uyumaktan kaynaklanan hareketsizliğin kanın akışını engellediği ve bu yüzden azaltılmış oksijenasyona sebep olduğunu söylüyor. Bu teori biraz rahatsız edici gelebilir, ama Cambridge Üniversitesi’nin bu yılın başlarında sunduğu çalışması bu rapora daha iyimser hiçbir şey eklemiyor. Bu bilim insanlarının söylediğine göre, günde 9 saatten fazla uyumak kişilerin felç geçirme riskini ikiye katlıyor.

6-basit-aliskanlik-1

Natural Society ise özellikle kadınların bu konuda daha hassas olduğunu ileri sürüyor. Ayrıca, uykunuzu alamadığınız halde uyumanızın sağlığa zararlı olduğu da belirtilmiş. Kısacası, uykunun ömrünüzü kısaltmadığına emin olmanın tek yolu sağlıklı bir uyku düzenine kavuşmak.

Bu durumda şunu söyleyebiliriz; hareket ederek, çalışırken mola vererek, sigara içmeyi bırakarak, sağlıklı beslenerek, sağlıklı bir uyku düzeni yaratarak ve alkol kullanımını azaltarak, bunları yapmayan kişilere göre daha uzun yaşayabilirsiniz.

Gerçeklere gözlerini kapat, hadi yine televizyonu aç!

1

“Çok alametler belirdi, vakit tamamdır
Haram sevap oldu, sevap haramdır.”
Nazım Hikmet

Haberler akıyor gözlerimizin önünden: “X şehrinde, 8 yaşındaki çocuğa tecavüz.” Yer önemli mi, şehrin demografik yapısı, hakkında yürütülecek fikirleri değiştirecek mi? Başka bir haber; “Y şehrinde, 76 çocuğa tecavüz” Baudrillard‘ın, sudan savaşı benzetmesi, gözlerimizin önündeki ekrana karşı tavrımızı da anlatıyor sanki. O kadar çok felaket cümlesi duymuşuz ki, okumuşuz ki, artık hiçbir şey etkilemiyor.

televizyon-2İş cinayetleri, parasızlıktan kendini yakan insanlar, çocuk istismarları, kadın cinayetleri… Liste uzuyor, çukurun dibi görünmüyor. Gerçekten, içinde çürüdüğümüz foseptiğin, daha ne kadar pis kokabileceğini çözemiyoruz. Belki düşünmek istemiyoruz ama her gün bir yeni minör kıyamet ile kalkıyoruz yataklardan.

Televizyonu kapat! Daha fazla duymana gerek yok. Neden, biliyor musun? Senin sadece “Vah vah, neler oluyor!” dediğin olayla ilgili, çocuklara yardım eden, katledilen işçiler için mücadele eden insanların toplandıkları binalara, zorla giriyorlar. Kapat televizyonu! O çocukların gözyaşlarını silenler, onları karanlığa hapsedenlere yenik düşüyor. Sen kapat televizyonu. Dijital gözyaşların, başka bir gün de akar. Başka bir gün de, filtrelenmiş bir hayat senaryosu izlerken, kurmaca karaktere dua edersin. Ama o sırada, 4 yerinden bıçaklarlar bir çocukluğu, sen sadece televizyonu izlersin.

“Ne beş vaktin ezanı, ne anjelüs çanları
Zincirden kurtarmadı, yoksul çalışanları.”
Nazım Hikmet

“Kanun Hükmünde Karar” verildi. İlla ki bir usule göre, bir şekilde halledildi. Adlarını bilmene gerek yok, amblemlerini görmene gerek yok. Sadece bil ki; senin hiçbir tepki vermediğin felaketlerin ardından, onlar yeryüzünün yaralarını sardı. Bir çocuğun gözyaşlarından başladılar işe. Kapısı kapatılan bazı gazeteler, gerçekten haber verdiler, bazı dernekler, bu haberlerin farkına varıp “Bir şey yapmalıyız!” dediler.

televizyon-3Gönül alma ağdalılığında, her şey bittikten yıllar sonra, “Sol dünyanın vicdanı” diyorlar bugün. Dün de demişlerdi. Yarın da diyecekler. Çünkü, onlar “Tarihin pislik akan oluğunda”, doğayı harap eden, gelecekleri mahveden, hayatları yok eden tarafındalar tarihin. “Sol tarafı” ise, yıkımı, enkazı temizlemek isteyen, duvarların et, kemik üzerine yıkılmasını engellemek için mücadele edenler kapmışlar. Her darbede, ilk yarayı sol taraf alıyor. Zaman çizgisinin karaciğeri misali, sürekli sol taraf dayak yiyor. Ama bir türlü çürümüyor dokuları, bir türlü pes etmiyor.

“Ne kırlarda direnen çiçekler,
ne kentlerde devleşen öfkeler,
henüz elveda demediler.”
Adnan Yücel

Muhakkak çok değerli haberler vardır televizyonda. Mesela, Gündem Çocuk Derneği‘nin, çocuk istismarına karşı verdiği mücadeleyi anlatıyorlardır. Anlatırlar mı, ne dersin? Mesela, kapatılan hukuk dernekleri ve bürolarının, Soma madeninde katledilen işçiler için, binlerce çile ve gözaltı pahasına, gönüllü olarak avukatlıklarını üstlenmelerini anlatırlar. Komik geliyor, değil mi? Hayır, hiçbirini anlatmayacaklar! Mutlaka, yüklü maaşlarını hak etmek için, toplumsal sorunların en derin yaralarına parmak basan konuları işleyecektir her biri, eminim. Ama, pedofiliden, zorla erken evlendirmelerden bahsetmeyecekler, o kesin. Çünkü, bunların farkına varanları, teker teker susturuyorlar. Mutlaka senin de hoşuna gidecek bir şeyler fısıldıyorlar.

televizyon-4Ses çıkarma sen. Televizyonu aç! Hadi yine izle, yine “yarım aşk hikayesi” dizileri izle, üzül onlara, oradaki küçük çocuk için dua et. Pencereni açıp dışarı bakma ama. Çünkü dışarıda, o kurmaca çocuk karakterin yaşadıklarının, genel izleyici kitlesinin kaldıramayacağı şekildeki versiyonlarına maruz kalan çocuklar ve onlar için ses çıkaranlar var. Sakın bakma! Hadi, televizyonu aç.

Yabba Dabba Doo: Çakmaktaşların evine bir göz atın

Bir dönemin gelmiş geçmiş en başarılı çizgi filmlerinden Taş Devri (The Flintstones) görünen o ki yalnızca milyonlarca çocuğu kendine hayran bırakmakla kalmamış, mimari yapılara da ilham vermiş.

yabba-dabba-doo-1

Taş devri kasabası Bedrock çoğumuzun hayallerinde kalsa da taştan evleri bir zamanın televizyon efsanesi Dick Clark ve eşine gerçek bir yuva olmuştu; tıpkı Fred ve Wilma’ya olduğu gibi.

yabba-dabba-doo-2

Taş Devri film stüdyosundan fırlamış gibi duran ancak tüm gerçekliğiyle bir ömür sürmeye hazır olan Çakmaktaş Evi, bir yatak odası ve iki banyodan oluşuyor. İçinde bulunan şömine bambaşka bir ambiyans yaratırken yapıya yerleştirilen büyük camlar tüm şehir ışıklarını ve gün batımını kucaklıyor.

yabba-dabba-doo-3

Dick Clark 2012 yılında, 82 yaşında aramızdan ayrılmadan birkaç ay önce Kaliforniya’da bulunan ikonik evini 3.25 milyon dolara satışa çıkarsa da kimse Bedrock yadigarı bu eve ilgi göstermedi. 3 yıl boyunca satılmayı bekleyen ev 2014 yılında 1.777.777 dolara alıcı buldu. İlk etapta istenen fiyatın yarısı olsa da artık Çakmaktaş Evi’nin yeni bir sahibi Moloztaşların ise yeni bir komşusu var.

yabba-dabba-doo-4 yabba-dabba-doo-14 yabba-dabba-doo-13 yabba-dabba-doo-12 yabba-dabba-doo-10 yabba-dabba-doo-8 yabba-dabba-doo-7 yabba-dabba-doo-6 yabba-dabba-doo-5

Kaynak: The Vintage News

Renkli insan hastalığı vitiligonun oluşumu, tedavisi ve bazı öneriler

Renkli insan hastalığı vitiligo tedavisi olan ve korunulabilecek bir hastalıktır. Halk arasında Ala hastalığı adıyla bilinen vitiligo her yaşta ortaya çıkabilmektedir. Derimize rengini veren melanositlerin kaybı ile oluşur.

Melanosit hücreleri deriye rengini veren melanin pigmentini üreterek deriye renk verir. Melanin pigmentinin üretilmemesi ile deride tebeşir veya süt beyaz renkte, yuvarlak veya oval, keskin sınırlı yama tarzında lekelerle seyreden renkler oluşur. Bu farklılık nokta kadar küçük ya da avuç içi kadar büyük olabilir. Genellikle simetriktir. Vücudun herhangi bir bölümü etkilenebilir. Sık tutulan alanlar: yüz, eller, kollar, ağız çevresi bacaklar eklem noktaları ve genital bölgedir.

Vitiligoya neden olan melanosit harabiyetinin nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte birçok faktörün sorumluluğunda geliştiği söylenebilir. Vitiligoya neden olan faktörler; genetik bozukluk, bağışıklık sistemindeki bozukluk ve psikolojik travmalar vitiligonun nedeni olabilecek unsurlardır. İmmün (bağışıklık) sistem hücreleri melanositleri düşman olarak algılayıp saldırır.

Sinir uçlarından salgılanan kimyasal maddeler melanositleri parçalar veya tahrip edebilir. Buna da ailesel yatkınlığın olabileceği birçok dermatoloji kaynağında geçmektedir. Bunların yanı sıra uyku bozukluğu, stres, psikolojik travmalar, vitamin eksikliği, enfeksiyonlar, ateşli hastalıklar vitiligonun başlamasına neden olabilir.

Aslında saydığımız hastalıklar bağışıklık siteminin bozulmasına neden olurken aynı zamanda bağışıklık sisteminde harabı sonucu kolayca ortaya çıkabilecek birbirne bağlı etmenlerdir. Bağışıklık sisteminin hasarı sonucu yalnız vitiligo değil birçok cilt hastalığına hatta kanserlere bile neden olabilmektedir. Kötü bir örnek olacak fakat bağışıklık sistemi hücreleri kaleyi koruyan askerler gibidir. Ne kadar güçlü ve donanımlı olursa o kadar çok hastalık etmenlerine karşı korunulabilir ya da hastalanılmışsa güçlendirilerek bir sağlık zaferi kazanılabilir. Ve bağışıklık sistemine en çok zarar veren dış etmen stres ve tahrip edilmiş doğadır.

Stres yine büyük bir etmen

Deride gelişen renk kaybı ve bozukluğuyla birlikte kendilerini daha çok strese sokara ve bununla birlikte uyku bozukluğu vesaire sorunlar açığa çıkar. Ve birey toplum içersine çıkmaya utanır. Aslında gelişen bu psikotravmalar vitiligonun da artmasını sağlayan tedaviyi öteleyen durumlardandır.

Vitiligonun teşhisi için dermatologlarda bulunan wood ışığı ile deri gözlemlenir. Bu ışıkla birlikte deri lezyonları ayrıntılı bir şekilde gözlemlenir. Hekim gerekirse bölgeden biyopsi alır. Bunlarla birlikte vitiligo teşhisi konulduktan sonra vitiligonun nedenin bulunması için ayrıntılı bir öz geçmiş alınır ve travmalar göz önüne alınarak ikincil işlem olarak kanda vitamin düzeylerine bakılır. Eşlik eden hastalık için kan şekeri, tam kan sayımı biyokimya ve hormon testleri yapılır.

Otoimmün hastalıklarda doğal tıp uzmanı veya hekim tarafından hastanın mutlaka göz diagnozuna bakılmalıdır.

vitiligo-2Vitiligodan korunmak için

Öncelikli olarak stresli bir yaşam tarzından uzaklaşmak vitiligoya karşı koruyucu önemli bir pratiktir. Strese bağlı gelişen vitiligo genellikle yüz gibi yağ salgısının yoğun olduğu bölgelerde ortaya çıkar.

Bağışıklık sisteminde gelişen olumsuzluklar doğrudan vitiligoya neden olabileceği için bağışıklık sistemini güçlü tutmak çok önemli bunu da yeterli su içerek sağlıklı yani doğal beslenip yeteri kadar hareket edip, doğru ve sağlıklı ışık alarak gerçekleştirebilmeniz mümkündür.

Fiziki travmalar da vitiligo oluşumunda etkilidir. Bu nedenle fiziki travmalardan kaçınmak hastalığa karşı koruyucu bir etmendir.

Kuvvetli güneş ışığına maruz kalmak vitiligoyu tetikleyebilir. Melanositler protein yapılıdır. Kuvvetli güneş ışığı ısı ve kimyasal teması protein yapılı hücrelerin yapısını bozarak melanin üretimini engeller ve buda vitiligoyu tetikler. Öncelikli olarak güneşten sağlıklı yararlanılmalı ve güneş ışığına çıkarken doğal 30 faktörlük güneş kremi kullanılmalıdır.

Egzersize bağlı düzenli olarak tekrarlayan hareketlere bağlı olarak sürtünme ve travma sonucu eklem bölgelerinde vitiligo gelişebilir. Bu durum herkeste gelişmese bile birçok vakada karşılaşılabiliniyor. Bu nednele kişinin öyküsü dinlenip düzenli yaptığı spor egzersizi değiştirilebilinir.

Ciltte gelişen iltihabik bir süreçle birlikte de vitiligo görülebilmektedir. Bu nedenle misk kokusu veya sinnamik aldehid içerikli kozmetiklerde bulunan ciltte iltihabik etki yaratyan maddelerden, kimyasal peelingden, gözenekleri kapatan kozmetik ürünlerinden, deodorantlardan ve roll onlardan, ağdadan uzak durmak gerekir. Tabi en önemlilerinden biri sigara mutlaka uzak durulmalıdır.

Potasyum sorbat, Sodyum benzoat, Sodyum propiyonat, gibi korucu maddeler, Monosodyum glutamat içeren ve sodyum nitrat gibi renklendirici maddelerin tüketilmemesi vitiligo ve bir çok hastalığa karşı koruyucudur. Salam, sosis, sucuk gibi katkı maddesi açısından zengin ve zararlı olan ürünler ve konservelerin tüketiminden uzak durmak oldukça önemlidir. Kısacası toksik etki bırakacak maddelerden uzak durmak cilt ve genel sağlığınız açısından önemlidir.

Tedavisinde uygulanabilecek yöntemler

Birçok vitiligolu hasta da benimde uyguladığım yöntemlerden biri olan çörek otu tohumunun soğuk presinin 0.5 ile 1 gram arasında oral olarak alınması ve çörek otu yağının sirkeyle birlikte karıştırılıp uygulanması ile iç açıcı sonuçlar alındı. Bu yöntem İran ve Sudan da oldukça kullanılanda bir yöntemdir.

Anti septik ve koruyucu olan bergamut yağının zeytin yağı ile 1’e 3 oranında karıştırılıp vücuda her gece sürülmesi sonucu bölgede malanositlerin arttığı tespit edilmiştir.

Bir araştırma sonucu mabet ağacında yer alan yüzde 25’lik ginkgo flavonoit glikozitleri 3x 40 mg dozda altı ay boyunca kullanılması ile melanositlerin oluştuğu kayda geçmiştir.

Vitiligo teşhisi konulan bazı kişilerde folik asit B12 ve C vitamini eksikliği gözlenmiştir. Bu eksikliklerin giderilmesi ile hastalarda tekrar melanosit oluşumu ile tedavi edildiği gözlenmiştir.

D vitaminin farmöstik formu olan kalsipotriyol, güneş ile birlikte uygulanındığında özellikle çocuklarda pigmentleirn tekrardan üretildiği görülmüştür.

Omega 3 yağ asitleri de vitiligo gibi otoimmün sistem hastalıklarında etkili olmaktadır.

Bu hastalığın tedavisi de stressiz sağlıklı bir ortam ve bol probiyotikli bir beslenme tarzı ile mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Yukarıda yazmış olduğum tedaviler hekim veya doğal tıp uzmanın kontrolünde bir veya birkaç tanesi birlikte kullanılarak yapılabilir. Onun dışında okuma sonucu yapılan uygulamalar tedavi edici değildir. Sizden en büyük isteğim bu hastalığın geçmeyeceğini düşünmeyin ve kafanızda büyütmeyin bir hastalık varsa doğada ve sizde, bunun şifası da mutlaka vardır.

Başlık görseli youtube’dan alınmıştır.

A young doctor’s notebook: Rus edebiyatından beyaz perdeye

Dizi sektörü malumunuz. Mantar gibi biten Amerikan dizileri, İngiliz seçmeceler vesaire (Yerli dizilere hiç değinmiyorum bile). Genel olarak özgünlükten yoksun olsa da güzel işler de izlemiyor değiliz. Sizlere bu deryanın içinde en kötü yanının kısa olması olan bir mini diziyi tanıtayım istedim. Dizimizin adı A young doctor’s notebook yani genç bir doktorun not defteri.

Kendileri kısır ve saçma sapan hikâyelerle dolu komedi dizilerine bir renk katmayı başarmış bir kara komedi sayılabilir. Renk katmakla kara komedi olması da biraz çelişkili oldu ama idare edin. Komedi kadar dram yönü de ağır basan şahsına münhasır bu eseri böyle özel kılansa başta tabii ki hikâye yazarı: Mikhail Bulgakov (1891-1940) olarak bildiğimiz Rus roman ve oyun yazarı.

İngiliz dizi yapımcılarını etkileyen bu kısa hikâyede Jon Hamm ve Daniel Radcliffe (Bildiğiniz Harry Potter) baş karakterleri canlandırmışlar. Hikâyemize de kısaca değinelim. Rus devrimi zamanları, 1917 senesi. Tıp fakültesinden yeni mezun olan Dr. Vladmir Bomgard ilk görev yeri olan ufak bir kasabaya gelerek doktorluk görevine başlar. Ama hiçbir şey kitaplarda yazdığı kadar kolay değildir.

Jon Hamm dizide doktorumuzun yaşlılık hallerini canlandırırken, Daniel Radcliffe doktorumuzun toy halini oynamış. Birçok açıdan dönemin kırsal yaşantısına ışık tutan dizi  Rus devrimi zamanında Stalin’linli yıllarda geçmekte.

Bu komik ve melankolik öyküyü bizlere sundukları için başta Mikhail Bulgakov’a ve dizi ekibine teşekkür eder sizlere de iyi seyirler dileriz.

Yetişkinlerin de ders çıkarabileceği kitaplarla çocuk kitapları haftası

Öncelikle kendimize şu soruyu soralım: Kitap okumanın iyi bir şey olduğunu kabul eden ve çocuğunu kitap okuması için zorlayan ebeveynlerden acaba yüzde kaçı gerçekten kitap okuyarak çocuklarına örnek oluyor? “Zamanım yok” gibi işlevsiz nedenlerle ötelediğimiz kitap okuma alışkanlığını kazanabilmek için belki de çocuk kitaplarından başlamak en iyisi. Bu sayede hem çocuklara kitap okumayı sevdirebileceğimiz gibi hem de okuduğumuz kitaplar üzerine tartışarak aramızdaki iletişimi ve empatiyi en üst seviyeye çıkarabiliriz.

Özellikle 19’uncu yüzyıla genel olarak baktığımız zaman çocukların ve çocukluğun felsefe ve edebiyat alanında büyük önem taşıdığını görürüz. Dış dünyaya henüz açılmamış, tecrübeden yoksun ve bu nedenle her şeyi en basit anlamıyla benimseyen küçük çocuklar karşısında, hayata atılmış, tecrübeli ve en çok da bu sebepten olayların altında farklı anlamlar arayabilen yetişkinler arasındaki fark William Blake tarafından yazılan “Masumiyet ve Tecrübe Şarkıları” adlı kitapta en çarpıcı haliyle göze çarpıyor. Aynı konuyu Masumiyet temasıyla çocuk gözünden anlatan Blake, Tecrübe temasında ise yetişkinlerin gözünden konuyu ele alıyor. İşte küçük dostunuzla okurken masumiyeti ve tecrübeyi birleştirebileceğiniz birkaç başyapıt:

1- Küçük Prens (Antoine de Saint-Exupéry)

Aslında listeye Küçük Prens’i ekleyip eklememe konusunda kararsız kaldım. İlk olarak 1943’te yayınlanan bu kitabın 2015 Ocak ayında telifi hakkının kalkmasıyla popüler kültür malzemesi haline gelmesi beni düşündürmedi değil. Ancak yine de dayanamadım ve en başa ekledim. Bir çocuğun gözünden yetişkinlerin dünyasının anlatıldığı kitap oldukça sembolik bir özelliğe sahip. Prensimiz gezegenindeki gülüne özenle bakar ve onu çok sever, ancak ona en iyi şekilde bakabilmenin yollarını bulmak için başka gezegenlere gider ve gittiği bu gezegenler aslında insan hayatından kesitlerin birer eleştirisi niteliğindedir.

kucuk-prensten-bir-sozKüçük Prens’ten alıntılar:

  • “Ölene kadar sorumlusun gönül bağı kurduğun her şeyden” dedi tilki.
  • “Büyükler sayılara bayılırlar. Yeni bir arkadaş edindiniz diyelim: onun hakkında hiçbir zaman asıl sormaları gerekenleri sormazlar. “Sesi nasıl?” demezler örneğin, ya da. “Hangi oyunları sever? Kelebek koleksiyonu var mı?” diye sormazlar. Onun yerine. “Kaç yaşında?” derler. “Kaç kardeşi var? Kaç kilo? Babası kaç para kazanıyor?” Ancak bu sayılarla tanıyabileceklerini sanırlar arkadaşınızı.”
  • “İnsanlar hızlı trenlere biniyorlar ama ne aradıklarını bildikleri yok. Koşuyor, heyecanlanıyor, dönüp duruyorlar.”

2- Moby Dick (Herman Melville)

Yine Küçük Prens gibi sembolik okumaya oldukça açık bir kitap Moby Dick. Kaptan Ahab ve Beyaz Balina arasındaki mücadeleyi anlatan kitap doğa-insan, iyilik-kötülük ikilemlerini çocuk ve yetişkin gözünden görmek için oldukça harika bir örnek.

Moby Dick’ten alıntılar:

  • “Yaşam dediğimiz bu acayip, bu karmaşık işte, öyle garip anlar olur ki, insan şu koca evreni büyük bir şaka olarak görür. Bu şakayı pek anlamasa bile, kendisiyle alay edildiği kuşkusuna düşer. Gene de yürekli kalır, tartışmayı doğru bulmaz.”
  • “Gözle görülen şeyler mukavvadan maskeler gibidir. Ama her olan bitten şeyde, her canlı işte, her su götürmez olayda, bilinen her şeyin içinde, bilinmez bir akıl vardır. Bu akıl, kendi damgasını vurur o akılsız mukavva maskeye. Eğer insan vuracaksa, o maskeye vurmalı. Mahpus, zindandan kaçabilir mi duvarı delmeden? Beyaz balina benim dört bir yanımı saran o zindan duvarıdır işte.”
  • “Hangi büyü girmişti de ruhlarına kaptanlarının kini onların kini olmuş, Beyaz Balina onların da düşmanı olmuştu? Neden? Nasıl? Beyaz Balina neydi onlar için? Yaşamın denizlerinde yüzen koca bir iblis mi? Belki de, kendilerinin de anlayamadıkları nedenler yüzünden, Moby Dick ansızın öyle görünmüştü düşüncesiz kafalarına.”

3- Bir Noel Şarkısı (Charles Dickens)

Scrooge adındaki cimri, huysuz ve insanları sevmeyen kahramanımız Noel Arifesinde bir gece üç hayalet tarafından ziyaret edilir. Hayaletlerden ilki kahramanımızı geçmişe götürür, ikinci şimdiki zamanda dolaştırır, üçüncüsü ise geleceğe götürür. ini, geçmişini ve geleceğini dışarıdan bir gözle izleyen Scrooge pişman olur ve hayatına iyi bir insan olarak devam eder. Kitap, yalnızca Scrooge’un geçirdiği değişimle ilgilenmez, ayrıca dönem İngiltere’sinin ekonomik ve sosyal durumu hakkında da göze çarpar özellikler taşır

Bir Noel Şarkısı’ndan alıntılar:

  • “Hayatın tadını çıkarın, dostlarım! Daha önünüzde uzun bir ömür var.”
  • “Scrooge söylediğinden de iyiydi. Hepsini ve daha fazlasını yaptı ve ölmeyen Ufaklık Tim’in ikinci babası oldu. Şu bizim güzel şehrin ve hatta şu bizim güzel dünyadaki herhangi bir güzel şehir ya da kasabanın tanıdığı en iyi arkadaş, patron ve insanlarından biri oldu. Kimileri ondaki bu değişikliğe güldü, ama o aldırmadı; çünkü bu dünyada bazı insanların gülmediği hiçbir şey olmadığını biliyordu. Kendi kalbi gülüyordu ve bu ona yeterdi.”
  • “Hiçbir şey yoksulluk kadar ezici olamaz. Hiçbir şey de servet peşinde koşmak kadar aşağılanmamıştır.”

4- Martı Jonathan Livingston (Richard Bach)

Merakı ve hayalleri nedeniyle diğer martılar tarafından dışlanan Martı Jonathan Livingston’ın hikayesini anlatır bu kitap. Peşinden koştuğu uçma hayalleriyle dalga geçilmesine rağmen pes etmeyen Jonathan, en sonunda öyle bir başarıya ulaşır ki, eskiden onunla dalga geçenler bile sonradan onun dinleyicisi olurlar.

marti-jonathanMartı Jonathan Livingston’dan alıntılar:

  • “Bir kanat ucunuzdan diğerine kadar tüm bedeniniz, düşündüklerinizden başka bir şey değil. Düşüncelerinizin zincirlerinden kurtulun, bedenlerinizin zincirlerini kırın. İstediğimiz yere gitmekte, istediğimiz yerde bulunmakta özgürüz.”
  • “Jonathan,” dedi “sevgiyi sakın ihmal etme.”
  • “Yaşamın, sevincin, mutluluğun, bilgisizlikten kurtulmanın anlamıydı bu. Kendimizi bilgisizlikten kurtarıp akıllı, bilgili yaratık olarak yetiştirebiliriz. Özgür olabiliriz. Uçmayı öğrenebiliriz.”

5- Şeker Portakalı (José Mauro De Vasconcelos)

Fakir bir ailenin çocuğu olan Zeze oldukça yaramazdır ve hayal gücü fazlasıyla geniştir. Ancak bu, Zeze’nin kalbinin sevgi dolu olmasına engel değildir, Zeze okulunu ve öğretmenini çok sever. Bir gün Zeze ve ailesi taşınmak zorunda kalınca Zeze çok üzülür ve yeni taşındıkları yerde bir şeker portakalı fidanını kendine arkadaş edinir, onuna sık sık konuşur. Zeze’nin en sevdiği yaramazlık, Portekizli’nin arabasının arkasına takılmaktır. Ancak bir gün Portekizli ölür, yol çalışması nedeniyle bahçelerindeki şeker portakalı fidanının kesileceği haberini duyar Zeze. Öyle üzülür ki, üzüntüden hastalanır ve yatağa düşer.

Şeker Portakalı’ndan alıntılar:

  • “Daha çok anlat” dedim.
    “Hoşuna gidiyor mu?”
    “Çok. Elimden gelse seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre hiç durmadan konuşurdum.”
    “Bu kadar yola nasıl benzin yetiştiririz?”
    “Gider gibi yaparız.” ”
  • “Şimdi acının ne olduğunu gerçekten biliyordum. Ayağını bir cam parçasıyla kesmek ve eczanede dikiş attırmak değildi bu. Acı, insanın birlikte ölmesi gereken şeydi. Kollarda, başta en ufak güç bırakmayan, yastıkta kafayı bir yandan öbür yana çevirme cesaretini bile yok eden şeydi.”
  • “Kimseden hiçbir şey beklemiyorum. Böylece hayal kırıklığına da uğramamış oluyorum.”
  • “Bazıları için ölmek kolaydı. Uğursuz bir trenin gelmesi yetiyordu, tamamdı bu iş. Ama benim için göklere uçmak ne güçtü. Herkes engel olmak için bacaklarımı tutuyordu.”

Tıpçı yatar, fizikçi yapar: Kanserli hücrelerin sesini duyan mikroskop

  • En son ne zaman boşaldın?
  • Bir hafta falan oluyor hocam.

Ailesinden saklayarak gidiyordu kontrollerine. O sabah İzban, Çin’deki görevlinin insanları metroya tıkıştırdığı sahneyi hatırlatacak şekilde kalabalıktı. En az ter kokacak yeri hesaplamış, o boşlukta yerini almıştı. Her yaklaşan durakta etrafına bakıyor, yakınlarında bulunanlar inmesin diye dua ediyordu. Her inmeye çalışan kişiye hunharca yer vermeye çalışırken, geride kalanları eziyordu. Garip biriydi. Bir şeyi yaparken bozardı. Bu bozduklarına “iyi niyetten olur öyle şeyler” tanımlaması yapmayı severdi. Her inen kişi onda şok etkisi yaratıyor; kalabalığın, biri inerken ki muazzam şekilde ikiye bölünmesi onda hayranlık uyandırıyordu.

İzban’da olmak
bir mucizeyi anlamaktır,
İzban’da olmak
Musa’ya inanmaktır

Bu düşünceler arasında yakınından küçük bir kız çocuğu inmek için ayaklandı. Ona yer vermek için farkında olmadan yanı başındaki kadını sıkıştırmış, kadını rahatsız etmişti. Metro perondan kalkarken kadın hemen yanı başına genç bir kadını çekmiş Gel ezileceksek kadın kadına ezilelim, demişti. Çok utandı bizimki resmen tacizcilikle suçladı kadın beni diye hayıflandı. Kadına tepki vermek istedi. Hatta Sana mı kaldık abla demeyi bile içinden geçirdi. Sonra ne yani güzel bulsan kadına taciz etme hakkının mı olacağını söylüyorsun, diye düzeltti kendini. Beklemeye devam etti.

Gideceği hastanenin durağına geldiğinde ise İzban çoktan boşalmıştı. Belediyenin, İzban açıldıktan sonra o hat üzerindeki otobüsleri neden kaldırdığını çok daha iyi anladı. 10-12 durak balık istifi gitmenin bir sakıncası yoktu çünkü. Belediyeler zekiydi, ileri görüşlüydü. Halk, mavişehir – karşıyaka duraklarında kalabalıktan isyan ederken onlar sonraki duraklardaki boşluğu görebiliyordu.

Kemer durağında rahat rahat indikten sonra, geneleve yakın olan hamamların kıyısından hastaneye doğru yürümeye başladı. Hamamların önüne kurulan tezgâhlardan birinde, renkli atletler gözüne ilişti. Beyaz atlet giydiği için kaçırdığı fırsatlar aklına gelmiş çok pahalı gelmesine rağmen paraya kıyıp bir adet gri renkte atlet almıştı kendisine ve içinden geçirdi, şimdi onlar düşünsün!

İzban kalabalıktı, hastanenin de ondan geri kalacak yanı olmadığını düşünmüştü ama yanıldı. Harbiden aldığı randevu saatinde muayeneye girmişti. Doktor sordu ona:

  • En son ne zaman boşaldın?
  • Bir hafta falan oluyor hocam.
  • 5 gün mü 7 gün mü?
  • Hmm… Vallahi emin olamadım.
  • Kendi kendine mi yaptın biriyle mi yattın?
  • Vallahi onu da hatırlamadım.
  • Tamam çok önemli değil zaten bunu meraktan sormuştum. Şimdiki sperm miktarınız çok yüksek çıkmış geçen yıl böyle değilmiş ama. Sperm sayısı yüksekmiş ama miktarda bir sıkıntı olmuş.
  • İlk başta tecrübesizdim hocam deliği tutturamadım. Şimdi de zorlandım hatta deliği tutturacağım diye. Kaplar yeterli genişlikte değil.
  • Olur mu canım sen yapmayı bilememişsin. Hemşire hanım bir kap getirin ve sonra dışarı çıkın lütfen… Şaka şaka oturun hemşire hanım. Oğlum senin hiçbir şeyin yok neden uğraşıyorsun böyle şeylerle?

Sahi ne zaman başlamıştı hastane odalarında, bir kabın içine duygusuz, ruhsuz bir şekilde boşalmaya. Neden yapıyordu bunu? Doktor ona geçen yılda gerek yok dememiş miydi?

Nedenini biliyordu. Ailesinde sabah erken kalkan kişiye kanser teşhisi konulduğu bir dönem yaşamışlardı. Kendisinde de çıkmasına korkuyordu ama bu korkusunu kamufle etmenin de güzel bir yolunu bulmuştu; Ya ben kendim için değil de bana bir şey olursa ailem çok üzülür diye endişeleniyorum önermesiyle kontrollere başlamaya karar vermişti.

Hastaneden çıktıktan sonra, doktorun niye böyle şeylerle uğraşıyorsun söylemi aklına gelmiş, ulan bir daha girmeyeceğim kontrole falan diye içinden geçirmişti. İki üç gün rahat bir şekilde dolaşsa da ufak bir baş ağrısından, karın ağrısından korkar duruma gelmesi için çok geçmesi gerekmedi. Hastalık hastası olmuştu. Aynı şekilde ailesinden birinin bir yeri ağrısa; hemen doktora gidelim, acaba bir şey mi çıktı diye korkuyor, uykuları haram oluyordu. Kanserdi bu, tespit etmesi, teşhisi çok zordu.

Bu korkusu belli bir süre daha bu şekilde devam etti. Ta ki internette okuduğu “kanserli hücrelerin sesini duyan mikroskop” başlıklı haberi görünceye dek. Kendi de fizikçi olmasına rağmen fizikçilerin bu buluşu karşısında şaşkınlığını gizleyememiş vay arkadaş böyle şeyler nasıl geliyor bunların aklına, diye sormuştu.

Onu şaşkınlığa sokan bu buluş Boğaziçi Üniversitesi fizik bölümünde hayat bulmuştu. Haber onu kansere karşı umutlu hale getirmişti ancak mezun olduğu üniversitenin de böyle bir potansiyeli olduğuna inanıyordu. Kendi bölümünden böyle bir buluş çıkmadığı için de hafif bir kıskançlık duydu.

Mikroskobu geliştiren Doç Dr. Burçin Ünlü’nün adını beynine kazıdı. Okuduğu haberde, “Herhangi bir yerimize çimdik atıldığında irkiliriz. Biz bu çalışmada biyolojik dokulara yani normal veya kanserli hücrelere dokunuyor, çimdik atıyor ve bir anlamda bu dokulara çığlık attırıyoruz.

kanserli-hucrelerin-sesini-duyan-mikroskopBildiğiniz gibi, insan kulağı normal sesleri frekans olarak duyabilir ancak dokuların ve hücrelerin sesini duymanız imkânsızdır. Biz dokunun sesini duyabilmek için özel bir mikroskop geliştirdik. Geliştirdiğimiz mikroskopta kısa atımlarla enerji gönderen bir lazer var. Lazeri gönderdiğimiz doku, lazer etkisiyle oluşan ani sıcaklık artışı nedeniyle genişliyor ve işte tam bu anda bir ses dalgası oluşuyor. Oluşan bu ses dalgası ile biz kanserli hücre ile kanserli olmayan hücrenin sesini duymak ve ikisini birbirinden ayırt etmek istiyoruz” diye ne de güzel anlatmıştı cihazın çalışma şeklini ve eklemişti Ünlü:

Bu mikroskobun ardındaki teknoloji Türkiye’de şu anda kullanılmıyor ancak bu teknoloji son 10-15 yılda dünyada çok hızlı ilerliyor. Biz lazer ile sıcaklığı artırarak dokuda ses dalgaları oluşmasını sağlıyoruz. Bir başka deyişle ışığı sese dönüştürüyoruz. Işığı dokuya gönderdiğinizde ışık dokuda düz bir çizgi halinde gidemiyor ve dağılıyor. Ancak ses dalgası doku üzerinde daha uzun mesafeler kat edebiliyor. Bu nedenle sesi kullanmak mikroskopta daha derinlikli sonuçlar almamızı sağlıyor.

Ayrıca herhangi bir boyama veya işaretlemeye de gerek kalmıyor. Biz bu yöntemle Türkiye’de bu alanda çalışan tek ve öncü grup olarak dünyada kimsenin kullanmadığı özel lazerler kullanıyoruz. Bilkent Üniversitesi’nden birlikte çalıştığımız bir ekiple birlikte tamamen yerli fiber lazerli foto-akustik mikroskop teknolojisi geliştirdik.

Bir gün onunla çalışacağım diye yine tutamayacağı sözler vermişti kendine. Ünlü’nün ekibinde yer alan Esra Aytaç, Aytaç Demirkıran, Nasire Uluç, Şirin Yonucu, Defne Yılmaz, İrem Demirkan, Ayşegül Tümer, Mert Tüzer, Çağrı Şenel, Serhat Kaya, Canberk Şanlı, Alican Kartal’ın isimlerini büyük bir kıskançlıkla okudu ve onlara seslendi doktora arkadaşlarım hepinizi şimdiden çok özledim.

Kaynak: Boğaziçi Üniversitesi Haberler

Gaia Dergi’nin yola çıktığı birinci sayısı: Nesli tükenmekte olan türler

Sürdürülebilir yaşam dergisi Gaia Dergi‘nin birinci sayısı. Tabiattan gelen güzellikleri, evrenin inceliklerini, sürdürülebilir yaşamın temellerini ve alternatif yaşam yollarını ararken bulduğumuz ilk sayıda neler var neler!

Olayların vahametini bildirmek amacıyla seçtiğimiz dosya konusunda; Türkiye’nin en önemli ekologlarından ve National Geographic’in yılın ekoloğu seçtiği Çağan Şekercioğlu’ndan yardım aldık. Türkiye’de nesli tükenmekte olan türler ve korunma biyolojisi başlıklı dosya konumuz; hangi türlerin neslinin, nerelerde, neden tükenmekte olduğunu ve onlara daha fazla zarar vermemek için neler yapabileceğimizi anlatıyor.

Dünyanın en tanınmış vegan aktivistlerinden Gary Yourofsky’nin veganlık ile ilgili sorularımızı yanıtladığı röportajda veganlığın aslında herkes için yararlı, aynı zamanda da etik açıdan çok yararlı olduğunu görüyoruz. Yeni bir bakış açısıyla doğa ve hayvan savunuculuğunu anlatıyor.

Ekokentler ile sürdürülebilir tarımın babası diye andığımız Masanobu Fukuoka hakkında bilgileri okurken, karşımıza Van Gogh çıkıyor. Melankolik bir hayat, bir sanatçı ve onun yüzyıllara damga vuracak sanatını okuyoruz.

Gezi Parkı’ndan Almanya’ya çevre için direnenleri izliyoruz. Nükleere hayır diyoruz içten içe, bir galaksi çarpıyor sonra göze biri çıkıyor karşımıza “Andromeda” diyor yıldızların altında.

Çocuklardan yetişkinlere herkesin ilgisini çeken Miyazaki’nin animelerini görüyoruz sonra, Şintoizm’e dair film önerileri, tam yüzümüz gülüyorken bir de karşımızda kimi görelim: Oğuz Atay. Bir dönemin Tutunamayanını anlatan yazı sayesinde tutunamıyoruz tam düşerken diğer yazı tutuyor elimizden ve soruyor: Çocuklara hayvan ve doğa sevgisini nasıl anlatabiliriz? Cevapları okurken bir tatlı köpek görüyoruz ve bir çıplak gerçekten bahsediyor bir kadın: Tasmaları köpeklerimize değil kabaran erkekliğinize takın! Salyalılara karşı nasıl bir tutum alacağımıza dair bizi yüreklendiren bu yazıdan sonra kayının hikâyesini okuyoruz çok değişik bir üslupla.

Yeşil bir kitaplık koyduk aralara, tanıtımlar var oralarda. LGBTİ mücadelesinin başlangıcından proboskise, Ortadoğu’da kadın, namus ve recmden kendi kendimize yapabileceğimiz tohum bombasına oradan yosun grafitisine, çok çalıştığımız bu ekolojik dergi Gaia şimdi sizinle…

Gaia Dergi’nin mis kokulu ilk sayısını edinmek için lütfen tıklayın.