Ana Sayfa Blog Sayfa 390

Reklamlarda metalaşmış kadın imgesi ve kullanım şekilleri

1

Tüketiciye ürün pazarlarken bir yaşam tarzı ve bir davranış biçimi de sunan reklamlar, yıllardır kadını bir sömürü nesnesi ve meta olarak kullanmıştır. Reklamcılar, izleyicilere zaman zaman ürünlerin rasyonel faydalarını anlatıp bilgilendirme yaparken zaman zaman da duygusal mesajlar vererek onları psikolojik olarak etkilemeye çalışırlar. Bu etkileme sürecinde kadının kullanımı, ataerkil bakış açısının olduğu bir sistemde alışılmış bir uygulamadır.

Reklam, ürünleri satarken izleyici ile duygusal bir bağ kurmayı hedefler. Böylelikle stereotipleşmiş aile yaşantıları, mutlu evlilikler, ilişkiler ve sosyal yaşantılar sunar. Kadın, reklamlarda hem hedef hem de araçtır. Hedeftir, çünkü, kadın erkeğe göre tüketimle daha çok özdeşleştirilmiştir. Tüketirken de “ideal kadın bedenine” ulaşmaya çalışmayı hedefleyerek sürekli mal ve hizmet satın alır. Diğer bir yandan araçtır, çünkü hem kadının kendisine hem de toplumun diğer üyeleri olan erkeklere satın alma eylemini yaptıracak olan kadındır.

Reklamlarda yer alan kadın karakterler, genellikle iki şekilde yansıtılmaktadır: Anne veya güzel, genç, bekar kadın. Kadın, iyi bir anne ve eş olarak “muhafazakâr” yapının devamını sağlayan en önemli unsurdur. Kadın genellikle ev içi işlerde mutfak, banyo, temizlik, yemek yapma, çocuk bakımı, eş bakımı, evi ile ilgilenen, maddi ve manevi olarak eşinden beslenen bir varlık olarak sunulmaktadır. Bir diğer sunum ise kadının cinsiyetine ve dişiliğine yapılan vurgudur. Kadın bir seks objesi olarak sunulur. Burada kadının vücut hatları ve vücudunun çıplaklığı, çekici güç olarak kullanılır.

Reklamlar, toplumda biçilmiş roller ve bunların devamlılığı üzerinden pirim yapmaktadır. Örneğin kadın veya erkek, zayıflamak için herhangi bir diyet ürünü kullanabilir. Oysa ürünün reklamında sadece kadına yer verilmektedir. Zayıflamak, fit ve güzel görünmenin bir mecburiyetmiş gibi sunulmasının yanısıra bunlar sadece kadına özgü şeylermiş gibi lanse edilir. Ya da bir dondurma reklamında medyanın cinsiyetçi tanımına uygun bir kadının (seksi, güzel, zayıf) kullanılması, dondurma tüketicisine -olmayan- bir yaşam tarzını empoze eder.

Kadın ve erkeğin rol dağılımındaki farklılaşma günümüz dünyasında doğum kontrol yöntemlerinin artması ve erkeğin fiziksel gücünü göstermesi gereken koşulların giderek azalması gibi nedenlerle büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Değişen toplumsal özelliklerle beraber, kadının imajında da bazı değişiklikler olmuştur. Medyada ve toplumda seks objesi ve anne imajlarının dışında, yeni bir stereotip vardır: “Süper kadın“. Genellikle, hem ev hem de işyerindeki işleri halleden; bağımsızlığını ve kendine olan güvenini kullandığı ürüne borçlu olan eğitimli “özgür kadın” olarak sunulur.

Eski bir reklam olan olan Orkid’in “Çocuk da yaparım, kariyer de” kampanyası, “süper kadın” tanımına uygun en iyi örneklerdendir. “Thirties is new twenties” (30’lar yeni 20’lerdir) söylemleri ekseninde, geçmiş dönemlerin aksine kadın uzun eğitim süreci ve sınavlardan sonra 30’lu yaşlarına geldiğinde iş hayatına atılır, aynı dönemlerde evlenip çocuk yapar. Ve kadınlığının keyfini çıkarması gerektiği vurgulanır.

Bu kadar klişenin ardından sürekli değişen dünyada sadece kadın olmanın ve güzellik anlayışının fiziksel görünümüden öte kavram olduğunu vurgulayan reklam kampanyaları da yapılmıştır. Dove’un “Gerçek Güzellik” adlı kampanyası, izleyicilerle direkt özdeşleşmeyi başarmıştı. Farklı ırklardan, farklı tipte, farklı ölçülere sahip kadınların yer aldığı kampanya, tüketici tarafından oldukça gerçekçi bulundu.

Diğer ilgi çeken bir reklam yine Orkid’in “Kız Gibi” kampanyasıdır. Erkek egemenliğindeki dünyada kadın olmanın zorluğuna vurgu yapan kampanya, ilk regllerini yaşayan ergenlik dönemindeki kızların daha çok desteklenmesi gerektiğini vurgulamaktadır.

Son olarak hazır giyim mağazası olan H&M’in kampanyasında “toplumsal cinsiyetsiz”lik üzerine eğilerek maskülen, saçları tıraşlı, koltuk altı tüyleriyle mutlu, kaslı ve kilolu kadınları kullanarak, Dove’un “real beauty” kampanyasına benzer bir içerik üretmiş ve dikkat çekmiştir. (Bu konuyla ilgili Gaia yazarlarımızdan Yusufcan Artural’ın güzel bir içeriği var*)

Her ne kadar verdiğim son dört örnek metalaşmış “kadın” tasfirini yerle bir ederek kadın tüketicileriyle “samimi” bir bağ kurmayı hedeflese de, bu tarzın da şeytani kapitalist düzende hiç de masum olamadığını görmek gerekir.

reklam1
1950’ler, Charles Antell. Kötü saç günündeyseniz ölmek isteyebilirsiniz.
reklam2
1952 Schlitz “Üzülme hayatım, sonuçta birayı yakmadın!”. Kadınların beceriksiz ve aptal olduğuna yönelik vurguların yapıldığı dönemler…
reklam3
1953 Alcoa “Yani bu şişeyi bir kadının bile açabileceğini mi söylüyorsun?”. Kulaklarımızda çınlayan “Bir kadının bilee” sözleri
reklam4
1967 Brown & Williamson “En iyi kadın, ince ve zengin olandır.” Kadını metalaştırmayı sigara üzerinden göze sokmak
reklam5
1967, Drummond. Erkekler için üretilen kıyafetlerin reklamında bile çıplak kadın bedeni kullanımı
reklam6
1968, Procter & Gamble “Geleceğin kadınları Ay’ı yaşanacak bir yer yapacaklar”. Tabii ki temizleyerek…
reklam7
1969, Pepsi. “Tadı diğer soğukları ezer”. Bu kampanya çeşitliliğinde Pepsi, özellikle sarışın kadınları kullanarak, Kuzey Avrupalı kadın imajı üzerinden yürümüş.
reklam8
1971, Mini. “Basit kullanım için otomatik vitesli” Kadının bakışından da anlaşılabileceği gibi reklam yine kadının zekasına (!) vurgu yapmıştır.
reklam9
1974, Weyenberg Shoes- “Onu ait olduğu yerde tut” Kadının yeri çıplak olarak ayağınızın dibidir.
reklam10
1975, Love’s Baby Soft Şampuan “Masumluk düşündüğünüzden daha seksidir.” Açıkça pedofililiği övüyor.
reklam11
1979, Soroc. O dönemde artan bilgisayarlar üretiminde, reklamlarda yine kadın güzelliği ile ilişkilendirilmiştir.
reklam12
1980’ler, Maybelline. “Madonna? Hayır Maybelline”. Kullanılan kozmetik ürünlerle, ünlülerin yaşam tarzına erişebilirsiniz.
reklam13
1986, More. “Daha fazlası için cesaret et”
reklam14
1997, Nintendo Gameboy Pocket. “Dikkat dağıtıcı” Kadınla zaman geçirmek yerine gameboy oynamayı tercih etmek için kadını yatağa bağlı olarak göstermeyi tercih etmişler.
reklam15
2004, Dove “Gerçek Güzellik” Medyada tasvir edilen güzellik anlaşını yıkarak gerçek ölçüleri ön plana çıkarmıştır.
reklam16
2014, Orkid “Kız Gibi”. Genç kızların sosyal yaşamlarında yetenekleri için daha çok desteklenmesi vurgulanmıştır.
reklam17
2015 Protein World. “Yaz Vücudunuz Hazır mı?” Kadınların çokça tepkisini çeken reklamlar bir süre sonra kaldırılmıştır. Diğer firmalar da yaptıkları benzer tasarımla, tepkilerini ortaya koymuşlardır.
reklam18
2015 Protein World. “Yaz Vücudunuz Hazır mı?” Kadınların çokça tepkisini çeken reklamlar bir süre sonra kaldırılmıştır. Diğer firmalar da yaptıkları benzer tasarımla, tepkilerini ortaya koymuşlardır.
reklam19
2016, H&M. “Kendin ol” vurgusu yapılmıştır.

Kaynaklar:

  • TELEVİZYONDA CİNSİYETÇİLİK: REKLAM FİLMLERİ ÜZERİNDEN BİR ANALİZ  – Aybike SERTAŞ
  • REKLAMLARDA TOPLUMSAL CİNSİYET KAVRAMI ve KADIN İMGESİNİN KULLANIMI; BİR İÇERİK ANALİZİ  – Arş.Gör. Duygu DUMANLI

Distopyaya hoşgeldiniz: “Yeni İstanbul”

1

Kuzey Ormanları Savunması’ndan bir grup aktivist, haftasonu 3. havalimanının yarattığı tahribatı ve İstanbul’u nasıl bir gelecek beklediğini göstermek amaçlı Yeniköy’de piknik yaptı.

KOS aktivistleri, piknik ile ilgili yaptıkları açıklamada yaşanabilir bir İstanbul için başta 3. havalimanı projesi olmak üzere Kuzey Ormanları’na gözünü diken her türlü projeye karşı İstanbulluların birbirlerine kenetlenmesi gerektiğini vurguladılar.

3. havalimanı projesinin gerçekleşmesi durumunda olacakları şu şekilde belirttiler:

  • Milyonlarca ağacı ve bölge ekosistemine bağlı yaşayan canlıları yok edecek; bölgede geçimini sağlayan köylüler yurtsuz kalacak.
  • Yüzde 90’ı göl ve orman olan havalimanı proje bölgesini betona dönüştürerek bölgede yeni bir kent yaratılacak, İstanbul’un nüfusu katlanacak.
  • Ormansızlaşma ve betonlaşma ile bölgede yeni ısı adaları oluşacak; İstanbul’a nefes sağlayan kuzeyden esen rüzgarların önü kesilecek.
  • Havacılık sektöründen kaynaklı karbon emisyonları artışına ivme kazandırarak hali hazırda içinden geçmekte olduğumuz iklim değişikliğini hızlandıracak.
  • Kadim zamanlardan beri birarada var olmuş İstanbul ve Kuzey Ormanları’nı birbirinden koparacak; İstanbul sürdürülemez, yaşanılmaz bir distopyaya dönüşecek.

Havacılık sektörüne karşı 28 Eylül – 8 Ekim tarihleri arasında Uluslararası Eylem Haftası etkinlikleri kapsamında gerçekleştirilen pikniğin açıklaması ise şu şekilde:

Derler ki bir zamanlar kumullarıyla, meralarıyla, balıkların yaşadığı göletleriyle Kuzey Ormanları’nda sadece göçmen kuşların iniş yapabildiği saklı cennetler varmış. Binlerce yıl tüm canlıların yaşam kaynağı olmuş.

Ve bir gün bu saklı cennetin misafirlerinden insan kendisinin her şeyin efendisi olabileceği sanrısına kapılmış. Tükettikçe semirmiş, semirdikçe tüketmiş. İnşa ettiği kibir anıtları kentlere yayılırken, kentler sınırlarından taşarak dört bir yanı işgal etmeye başlamış.”

OLYMPUS DIGITAL CAMERADistopyaya hoşgeldiniz: "Yeni İstanbul"Distopyaya hoşgeldiniz: "Yeni İstanbul"Distopyaya hoşgeldiniz: "Yeni İstanbul"OLYMPUS DIGITAL CAMERAKaynak: KOS 

Fotoğrafta erkek hegemonyasına karşı bir duruş: Kadın gözüyle erkek bedenine bakmak

Türkiyeli, farklı meslek gruplarından, farklı yaşlardan 22 kadının bir araya gelerek oluşturduğu kadıNgözÜyle fotoğraf grubu, ilk “nü” fotoğraf sergisini 3-16 Kasım tarihleri arasında Fransa’da, Nancy şehrinde gerçekleştirecek. Ancak onları ilgi çekici ve “ilk” yapan özellikleri bambaşka. 

Öncelikle hepsinin isimlerini birer birer okumalı, unutmamalıyız: Bahar Akkoyun, Ceren Bıyıklı, Dana Orhon, Elif Gökçe, Esra Çolak, Halime Tural, İpek Kuray Özşahin, Jasemin Sadıker, Kler Kasutol, Candan Taşatmanlar, Liriya Lee, Mehtap Bülbül, Meltem Çiftçi, Nurhayat Yenice, Oylum Bülbül Ananas, Özlem Demircan, Özlem Yıldırım Gözde, Özlem Sezgin, Pınar Derin Gençer, Semra Uyar, Servet Deniz, Sevinç Doğu Yılmaz, Ülkü Aydın.

Bu cesur 22 kadın, fotoğrafçı Niko Guido‘nun danışmanlığında, nü sanatın erkek fotoğrafçı ve kadın model ekseninde sıkışıp kalmasını eleştirmek amacıyla dört yıl süren bir çalışma hazırladılar. Çalışmalarında ise beden algısı, toplumsal cinsiyet ve mahremiyet kavramlarını yeniden yorumladılar ve dünyada bir ilke imza atarak erkek nü üzerine proje geliştirdiler. 

Mimar, grafiker, ev hanımı, bankacı, akademisyen, emekli, çevirmen, turist rehberi, doğum fotoğrafçısı gibi birçok meslek grubuna mensuplar ve yaşları 20 ile 70 arasında değişiyor. Türkiye’de sergi salonu arayışları olumlu sonuçlanmamış ve nihayetinde fotoğrafları Fransa’nın Nancy şehrinde Galerie Neuf’te sergilemeye karar vermişler. 

kadıNgözÜyle fotoğraf grubu ise düşüncelerini şu şekilde dile getiriyor:

“Bu proje hayatın ve sanatın neredeyse her alanındaki erkek egemenliğine karşı bir duruştur. Çoğunlukla erkek sanatçıların ellerinden çıkan ve kadın bedenini ‘estetik bir obje’ olarak ele alan eserler zaman içinde doğallaşmış ve genel kabul görmüştür. Bu nedenle ‘kadıNgözÜyle’ erkek bedenine bakmak, Türkiye’de kadın bedeninde doğmanın utanç ve suçluluk hisleriyle örülü yazgısı yüzünden bir tabuyu yıkmakla eş anlamlıdır.

Bizler kadıNgözÜyle erkek bedenine bakarak bir nevi empati geliştirmeyi, ışığı ve hikayesiyle erkek bedeninin de ‘estetik’ ve ‘sanatsal’ olabileceğini göstermeyi amaçladık. Kimimiz erkek bedenin de aciz ve kırılgan olabileceğini, kimimiz kadının nasıl objeleştirildiğini, kimimiz erkeklerin de salt ‘estetik kaygılar’ içerisinde fotoğraflanabileceğini, hatta erkek bedeninin de istenirse bir ‘arzu nesnesi’ olarak görülebileceğini gösterdi. Nü erkek fotoğrafı çekerek kadın bedeninin metalaştırılması karşısında bir duruş sergileyen ve farkındalık yaratmayı amaçlayan bir projenin ilk adımlarını attık. Projemizin çıkış noktası ek anlamlar katmaya gerek bırakmayacak kadar güçlüdür. Malûm Türkiye’de kız çocuğu olarak dünyaya geldiyseniz hayat zordur.

Bedeninizden dolayı kendinizi suçlu hissetmeyi öğretirler. Bedeniniz sizin değil, erkek bakışı ve ‘normlarının’ hizmetindedir. Söz konusu ‘normlar’ klasik nü çalışmalarda ise estetize edilmiş haliyle karşımıza çıkar. Maalesef kadına ve sanata bakışın içler acısı durumda olduğu, insanların bedenlere ve toplumsal cinsiyetlerine hapsedildiği bir dünyada yaşıyoruz. Bizler bu projede yer almakla içselleştirmemiz beklenen sınırları aşma cesareti gösterdik.”

3-16 Kasım 2016 tarihleri arasında açık kalacak olan sergi, A Ta Turquie Derneği ve Nancy Belediyesi’nin ev sahipliğinde gerçekleşecek.

kadin-gozuyle-bahar-akkoyun
Bahar Akkoyun
kadin-gozuyle-candan-tassatmanlar
Candan Tassatmanlar
kadin-gozuyle-dana-orhon
Dana Orhon
kadin-gozuyle-halime-goral
Halime Tural
kadin-gozuyle-ipek-kuray-ozsahin
İpek Kuray Özşahin
kadin-gozuyle-jasemin-sadiker
Jasemin Sadıker
kadin-gozuyle-kler-kasuto
Kler Kasuto
kadin-gozuyle-liriya-lee
Liriya Lee
kadin-gozuyle-pinar-derin-gencer
Pınar Derin Gencer
kadin-gozuyle-servet-deniz
Servet Deniz
kadin-gozuyle-sevinc-dogu-yilmaz
Sevinç Doğu Yılmaz
kadin-gozuyle-ulku-aydin
Ülkü Aydın

Adres:  Galerie Neuf
9 Rue Gustave Simon 54000
Nancy/ France

*Başlık fotoğrafı: Servet Deniz

Koruma isteyen kadın yerine polis “yanlışlıkla” katili korudu

1

İstanbul Sarıyer‘de 3 yıl önce şiddet gördüğü eşinden boşanmak isteyen C.B., sürekli olarak tehditler alınca koruma istemek için devlete başvurdu. Devlet yanlışlıkla kadına değil de adama koruma verdi. Sonra tehdit mesajları gelmeye başladı adamdan. Kadın devlete başvurdu fakat hata düzeltilmedi. Adama verilen uzaklaştırma kararı kadına yazıldı. Polis tehdit mesajlarına rağmen adama hiçbir işlem yapmadı. Adam kadının evini bastı, kadının annesini öldürdü, kadını vurup ağır yaraladı, intihar etti. Böylece devlet 2 kişinin ölümüne 1 kişinin ise yaralanmasına ve bu 3 kişi ve etrafındakilerin hayatının mahvolmasına neden oldu.

Kadın devlete dava açtı, 2 bakanlık davalara ret talebinde bulundu. Sonuç olarak C.B. 185.000 TL tazminat kazandı fakat bakanlıklar bu parayı ödemeyi reddediyor. “Bütçemiz yok, icraya verin” diyorlar. Devletin sorumsuzluğu, bizlerin hayatlarının onların gözündeki değerini gösterir nitelikte.

kadin-cinayeti-1

Haberin detayları

Habertürk’ten Hayati Arıgan‘ın haberine göre, İstanbul Sarıyer’de cam kemik hastası ikizleri bulunan Cevriye Balta, 3 Mart 2011’de 15 yıllık eşi Selçuk Balta’dan şiddet gördüğünü ve ölümle tehdit edildiğini belirterek boşanma davası açtı. Ardından, ikizleri ve diğer çocuğunu da yanına alarak baba evine yerleşti. Selçuk Balta’nın tehditlerinin devam etmesi üzerine Cevriye Balta, “koruma tedbiri” alınması için mahkemeye başvurdu. Mahkeme de adamın, kadına ve aile üyelerine 4 ay süreyle yaklaşmasını, şiddet ve korkuya yönelik davranışlarda bulunmasını yasakladı. Ancak ölümcül bir hata yapıldı ve korunması istenen kişi bölümüne Cevriye Balta yerine, Selçuk Balta’nın adı yazıldı. Evraktaki hatayı fark etmeyen polis de yasal işlemleri Cevriye Balta’ya karşı yürüttü. Koruma kararından bir hafta sonra Cevriye Balta’nın cep telefonuna tehdit mesajları geldi. Kadının başvurusuna rağmen polis hatayı fark etmedi ve Selçuk Balta’ya işlem yapmadı. 15 gün sonra adam, kadının evini bastı. Kurşunların hedefi olan Cevriye Balta ağır yaralanırken, annesi Emine Malkoç hayatını kaybetti. Saldırgan ise intihar etti ve öldü.

kadin-cinayeti-2

Polisler kusurlu ama ceza yok

Emniyet, olayda ihmali bulunan polis memurları hakkında yaptığı soruşturma ile ilgili rapor düzenledi. Polis memurlarının ihmalinin olduğunun belirtildiği raporda; aylıktan kesme cezası uygulanması istendi. Ancak İstanbul İl Polis Disiplin Kurulu ceza tayinine yer olmadığı kararı verdi.

2 bakanlık davayı reddetti

Saldırı sonrası yatalak kalan Cevriye Balta, avukatı Ahmet Başcı aracılığıyla İstanbul İdare Mahkemesi’ne başvurdu. Koruma kararını veren Adalet Bakanlığı’na, kararı uygulamakla yükümlü olan İçişleri Bakanlığı’na tazminat davası açtı. İki bakanlık da davanın reddini istedi. Mahkeme, savcılığın son derece hassas konuda özen göstermediği, yanlış kişinin takibe uğraması nedeniyle Adalet Bakanlığı’nın, polisin asıl sorumlunun kim olduğunu bilmesine rağmen saldırganı ifadeye çağırmadığını kaydetti. Ayrıca, polisin yeterli ihtimamı göstermemesi nedeniyle cinayetin meydana gelmesinde İçişleri Bakanlığı’nın da sorumluluğunun bulunduğunu belirtti.

185 bin lira tazminat

İdare mahkemesi, Cevriye Balta’ya 85 bin TL maddi tazminat, olayın meydana geliş şekli, idarenin kusuru, davacının annesini kaybetmesi nedeniyle duyduğu elem ile olay nedeniyle duyduğu korku dikkate alındığında 100 bin TL manevi tazminatı İçişleri ve Adalet Bakanlıklarının ödemesine karar verdi. 13 Temmuz’da çıkan kararın ardından Cevriye Balta’nın avukatı Ahmet Başçı, iki bakanlığa da ihtarname göndererek tazminatı ödemelerini istedi. Ancak bakanlıkların hukuk müşavirliklerinin, avukat Başcı’yı telefonla arayarak, bütçelerinin olmadığını tazminatı ödeme durumlarının bulunmadığını söylediği öğrenildi. Avukat Ahmet Başçı, “Tazminat kararının ardından 2 bakanlıkla da irtibata geçerek, 30 gün içinde paranın hesabımıza yatırılmasını istedim. Ancak para yatırılmadı. Yetkililerle yaptığımız görüşmelerde ‘Paramız yok icra takibi başlatın’ cevabı aldık” dedi.

Türkiye’de Feminizm Sempozyumu

Feminizm Derneği, 15 Ekim 2016 tarihinde, Ankara’da, “Türkiye’de Feminizm” ana başlığıyla bir sempozyum düzenlemektedir.

feminizm-sempozyumu-4

Etkinlik dört oturumda gerçekleşecektir. 09.00 – 17.30 saatleri arasında gerçekleşecek olan sempozyum, kadın mücadelesi ve toplumsal cinsiyete dair birbirinden güzel sunum başlıkları içermektedir. Biz de Feminizm Derneği‘nin düzenlemiş olduğu bu etkinlikte “Kürt Kadın Kimliği Üzerine” bir şeyler söyleyeceğiz.

“Öncelikle ‘Kürt Kadını’ derken kimlerin kastedildiği konusunu açmak gerekir. Ancak kolektif kimliklerin tanımladıkları alan sabit, değişmez ve homojen olmadığı için bu kimliği tanımlarken, belli bir zaman diliminde ve coğrafyada yaşayan kadınların, öncelikle sosyo – ekonomik yapıdan, kültürel dokudan ve bunların birbirlerini etkileyerek zaman içindeki değişimlerden nasıl etkilendiğine göz atmak gerekir.”

feminizm-sempozyumu-2

Akademisyenlerimizin, kadın ve LGBTI+ örgütlerinin temsilcilerinin, basın emekçilerinin, feminist aktivistlerin katılımı ve bildiri sunumlarıyla gerçekleşecek konferansımıza katılım ücretsizdir. Herhangi bir ön kayıt şartı ve ücret talebi olmayan sempozyuma tüm feministler ve profeministler, tüm kadın,erkek, LGBTI bireyler davetlidir.

Etkinlik Adresi:

Raymar Hotel, Selanik 2 Sokak, No: 74
Kızılay/ANKARA 

Yedi yıl boyunca annesinin bipolar rahatsızlığını fotoğrafladı

Melissa Spitz: “Umarım akıl hastası ve madde bağımlısı bir anneyle yaşamakta olduğum süreci istediğim biçimde sizlere yansıtabilirim.”

Melissa Spitz 6 yaşındayken annesi Deborah, bipolar rahatsızlığı olduğu gerekçesiyle Washington Eyaleti tarafından akıl hastanesine yatırıldı. Spitz, bunun üzerine, Huffington Post’a gönderdiği bir iletide şunları yazdı: “Bu süreç sonrasında hayatında sürekli olarak düşüşler yaşadı; kanser teşhisinin ardından rahminin alınması, kemoterapi ve radyasyon döngüsü, zaten var olan akıl sağlığı sorunlarının en kötü hale gelmesi…”

Deborah tedavi boyunca alkol tüketti ve reçeteli ilaçları kötüye kullandı. Spitz, “Bu durum, sonunda annemle babamın boşanmasına sebep oldu” dedi. Böyle travmatik bir aile yaşantısı içerisinde büyümek durumunda kalan bir çocuk, elbet bütün bu acılardan uzak durmaya ya da olan biten her şeyi görmezden gelmeye çabalayabilir. Ne var ki Spitz, bu duruma kamerasıyla daha yakından bakmayı tercih etti.

2009’da, ― Spitz o zaman Kolumbiya’daki Missouri Üniversitesi’nde sanat öğrencisiydi ― annesinin evinde, onun fotoğraflarını çekmeye başladı. Aslında bu fotoğraflar öğrencilerin özel hayatlarının bir bölümünü belgelemeleri için verilmiş ve herhangi bir sınırlama koyulmamış bir ödevin parçasıydı. Spitz, projesi için evine gitmek adına izin aldı. “Kamera, insanlardan ve kendimden saklamakta olduğum kimi gerçekleri açığa vurabilmem adına yol göstericim oldu. Olup biten her şeyi uzaktan izlemek yerine kamerayla tek vücut olmayı tercih ettim. Bu sayede duygularımı dışa vurabilmem, oldukça işime yaradı” dedi.

Spitz, yedi yıl sonrasında, Instagram’a sık sık yüklemiş olduğu bu fotoğraflar vasıtasıyla “You Have Nothing To Worry About (Endişelenecek Hiçbir Şeyin Yok)” adlı fotoğraf serisini oluşturdu. Bu fotoğraflardan kimileri herkese açıkken kimileri yalnızca kişisel paylaşım. Seride göze çarpan kronolojik karmaşa ise Deborah’ın kendi içinde yaşamakta olduğu fırtınayı ve kızıyla olan parçalanmış ilişkisini simgeliyor.

Annemin Yeni Makyajı” adlı bir fotoğrafta (başlık fotoğrafı) Deborah doğrudan kameraya bakıyor; annesinin makyaj kutusunu altüst etmiş küçük bir kız çocuğu gibi, yüzü büyük bir düzensizlik içinde iddialı renklere boyanmış.

bipolar-anne-2“Neysem oyum” isimli başka bir fotoğrafta Deborah, ellerini yüzüne kapatmış, yerde oturuyor; etrafı eğri büğrü yazılarla dolu, acı verdiği kadar mutluluk da veren neon post-itlerle çevrili. Post-itlerden birinde “Her şey için endişeleniyorum”, bir diğerinde “Ölmek istiyorum” ve yine bir diğerinde “Kendimi seviyorum. Kendimden nefret ediyorum” yazarken başkasında da “Yaşamak istiyorum” yazıyor.

bipolar-anne-3Spitz bu çekimleri sıradan bir süreç olarak tanımlıyor; ona göre “çalışmaya ayırmakta olduğu zaman” ile “annesiyle geçirmekte olduğu zaman” kavramları, aynı yola çıkıyorlar. Bu seri, ilk başlarda, Deborah’ı  çoğunlukla heyecanlandırmış olsa da zaman zaman Spitz’in projesinin tepki görüp görmeyeceği konusunda endişelenmesine sebep olmuştu. Yabancılar Spitz’e sık sık şikâyetlerde bulunuyorlar; annesinin durumundan faydalanarak kitle elde etmeye çalıştığı yönünde eleştiriler yazıyorlardı. Fakat Deborah zamanla içmeyi bıraktı, iddialarına göre, onu değişime iten şey kendisini Spitz’in fotoğraflarında görmek oldu.

bipolar-anne-4Aslında, tüm bu süreç boyunca Spitz’in verdiği en büyük mücadele, annesinin projeye duyduğu coşku ve bitmeyen istekleriyle kalıcı olarak belgelenen acı dolu dakikaların Spitz’in hafızasına kazınmış olmasındaydı. Spitz, “Onu görmekten rahatsız olduğum durumlarda fotoğrafını çekmemi ister ve beni görmek istediğimden daha fazlasına bakmaya zorlayarak kontrolü bir şekilde eline alırdı” dedi. Broadly ile gerçekleştirmiş olduğu bir röportajda Spitz, annesinin fotoğraf serilerinde zaman zaman ipleri nasıl eline aldığını daha detaylı bir biçimde anlatmıştı.

Bazen bu işin daha çekilir hale geldiğini hissediyordum, çünkü o bir kurban değildi. Fotoğraf çektirmeyi ve ‘başıma gelenler’ diye nitelendirdiği şeyleri yansıtmayı seviyordu ve bence projeyi bu yüzden çok sevdi; nihayetinde sahneyi yönetmekte olan, annemin ta kendisiydi. Bu ona fazlasıyla güç katıyordu” dedi.

bipolar-anne-5Spitz, kamerasını kullanarak annesine kendisini değerli bir insan, hatta bir yıldız gibi hissettiriyor olmasının öneminin farkında.

bipolar-anne-6Serilerin başlangıcından beri Spitz eleştirildiği kadar övgü de aldı. Bu övgüler genellikle benzer tecrübelerden geçmiş ve yaşanmışlıkları hafızalarına kazınmış olan insanlardan geliyordu. “Annemi kendi çıkarlarım için kullandığımı, fotoğrafların berbat olduğunu ve ‘gerçek’ akıl sağlığı sorunları yaşayan insanları incittiğimi belirten mesajlar okudum. Ama bu projenin anneme verdiği mutluluk ve onaylanmışlık hissine ve bana ulaşan insanlara kıyasla bu yorumların hiçbir önemi yok” dedi.

“You Have Nothing To Worry About (Endişelenecek Hiçbir Şeyin Yok)” kısmen belgesel, kısmen aile albümü, kısmen bir eser, kısmen de bir otoportre. Spitz çoğunlukla kameranın arkasında olmasına rağmen annesiyle arasındaki bağ hissedilir nitelikte. Deborah yara ve çiziklerle boşluğa umarsızca bakarken fotoğraflandığında, Spitz’in de kendisini bir o kadar yaralanmış ve kaybolmuş hissetmekte olduğunu düşünmek zor değil.

bipolar-anne-8Spitz, bu serilerin kendisi ve annesi devam edebildiği müddetçe sürmesini ve belki de bu on yıllık çalışmanın bir sergiyle zirve yapmasını umuyor. Aynı zamanda Spitz, fotoğraflarının annesini kınamadan ya da bu çalışmadaki ayrıntıları masum bir havaya sokulmuş gibi göstermeden dışarıya yansımalarını; net ve kusursuz olmalarını istiyor. “Umarım akıl hastası ve madde bağımlısı bir anneyle yaşamakta olduğum süreci istediğim biçimde sizlere yansıtabilirim” diyor.

Bu durumu belgeleyen kişi ve bir evlat olarak benim bu çalışmadaki konumum eşsizdi; bu yüzden fotoğraflarım ve sanatım arka planda sık sık uyum içindeydiler. Bu çalışmanın annemle ilgili olduğu kadar kendimle ilgili olduğunu da hissettim.”

Kaynak: The Huffington Post 

Oğuz Atay ve toplumsal gerçeğin ironisi

 “Demek ki yolda durmak mümkün olmuyordu;
böyle bir hürriyet yoktu.
Sadece sürüklenme,
kalabalığın arasına kapılma hürriyeti vardı.”
Tutunamayanlar

oguz-atay-1

Oğuz Atay, 12 Ekim 1934‘te İnebolu’da doğdu. Babası Kastamonu kökenli hukukçu ve CHP eski milletvekillerinden Cemil Atay‘dır.

Oğuz Atay’ın çocukluk ve ilk gençlik dönemleri üzerinde, annesi ilkokul öğretmeni Muazzez Atay kadar etkili olmasa da, hayatının önemli kararlarını babası yüzünden ertelediği bilinir.

Lise yıllarında resim ve tiyatroya duyduğu ilgiye ve resim öğretmeninin onu sanat akademisine yönlendirme çabasına rağmen, babası onu doktorluk veya mühendisliği yönelmesi gerektiği konusunda katı bir şekilde uyarır.

Hemen hemen tüm eserlerinde izleri görülebilecek olan ve Oğuz Atay’ın hayatı boyunca içine sindiremeyeceği bu mesleki yönelim; yani mühendislik, aslında onun lise son sınıfa kadar derslerinde göstermiş olduğu yüksek başarının kaçınılmaz sonucu gibidir de…

oguz-atay-2 İlkokul sıralarında içine kapanık, kendini kitapların dünyasına kaptırmış bir görünüm sergiler. Arkadaşlarıyla iletişim kurmakta zorlanır. Onlardan farklı davranışlar sergiler. Ama kişiliğinin en belirgin özelliklerinden olan saydamlık ve içtenliğinden de vazgeçmez. Öyle ki ilkokulda öğretmeninin sınıfa sorduğu “İçinizde kardeşini kıskanan var mı?” sorusuna, sadece Oğuz “Evet.” yanıtını verir.

oguz-atay-3

“Unutulacaklardır.
Bir gün bütün değer yargıları değişecek
ve
yargılananlar yargıç,
eziyet edenler de suçlu sandalyesine oturacaklardır
ve onlar o kadar utanacaklar,
o kadar utanacaklardır ki
utançlarının ve suçlarının ağırlığı yüzünden
ayağa kalkamayacaklardır.”
Tutunamayanlar

oguz-atay-4

Ortaokul yıllarında ise yavaş yavaş dünya edebiyatından yazarlarla tanışmaya başlar, öğrendiklerini aktarmak için bir arkadaşıyla okulda duvar gazetesi çıkarmaya çalışır. Aynı dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Batı klasikleri çeviri serisinden çıkan kitapları arka arkaya okumaktadır.

Dostoyevski, hayatı boyunca kopmadığı güçlü bir dayanaktır onun için. Tutunamayanlar romanı hakkında verdiği bir röportajda da sevdiği yazarların başına Kafka ve Dostoyevski‘yi yerleştirir.

oguz-atay-5Lise son sınıfta edebiyatın yanı sıra tiyatroya da ilgi duyar.  Ve okulda sahnelenen, Shakespeare‘in “Hırçın Kız” isimli oyununda, Petruchio rolünü başarıyla oynar.

oguz-atay-6Bir diğer tutkusu olan resim, yine lise sıralarında ilgi duyduğu bir alandır. Resim öğretmeni onun çizimleri beğenmekte, resme yönelmesi konusunda tavsiyelerde bulunmaktadır.

oguz-atay-7

“Kafam cam kırıklarıyla dolu doktor.
Bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor,
anlıyor musun?
Bütün hayatımca bu cam kırıklarını
beyin zarımın üzerinde taşımak
ve
onları oynatmadan
son derece hesaplı düşünmek zorundayım.”
Tehlikeli Oyunlar

oguz-atay-9

Üniversite yıllarında, sosyal konulara ilgi duymaya başlar. Marksizmle tanışır. Marx‘ın, Hegel‘in, Lenin‘in kitaplarını okur. Atay’ın İstanbul’daki solcu çevreyle olan yakın birlikteliği, askere gittiği tarih olan 1957 yılının aralık ayına değin kesintisiz sürer. Ankara’da Asker arkadaşı Cevat Çapan, Vüsat O. Bener‘le tanıştırır onu.

Ankara’da bulunduğu süre boyunca sık sık Vüsat O. Bener’in evine gider, onunla uzun uzun sohbetlere girişir, ruhsal dünyasını ortaya koyar; sıkıntılarını paylaşır. Daha sonra yazacağı ilk romanı Tutunamayanlar‘ın ilk okuyucusu da Vüsat Bener olur böylece.
Ankara’da bulunduğu kısa sürede Atay, dönemin etkili dergilerinden Pazar Postası‘nın grubuna da dahil olur. Marksist eğilimi olan bir gruptur bu. Askerlik görevi dışındaki zamanının çoğunu bu grupla da geçirir, ülkesinin kurtuluşu için aynı görüşteki insanlarla güç birliğine girer.

Dönemine göre, sosyalizmin çok ölçülü ve sakınımlı koşullarda tartışıldığı bir dergi olan Pazar Postası’nda ilk imzasız yazılarını yayımlatır ve Batı’da yayımlanmış sosyalist içerikli makaleleri çevirerek işçiler ve devrim konularını başlıklara taşır.

oguz-atay-10İnsanın kişilik sorunsalı Oğuz Atay’ı yaşamının her döneminde ilgilendirir. Ve belki de aynı tutumla, Tutunamayanlar’ın Selim’ine de, “Kendini çözemeyen kişi, kendi dışında hiçbir sorunu çözemez.” cümlesini kurdurur.

1959 yılında askerlik görevini bitirip İstanbul’a döner ve Denizcilik Bankası’nda mühendis olarak işe girer.  Aynı dönemde beklenmedik bir gelişme olarak, Cemil Sait Barlas da, Pazar Postası’nı İstanbul’a taşır. İstanbul’da yayımlanan ilk sayısından itibaren Atay, aktif bir şekilde derginin yazı işlerinde yer alır. Bu nedenle de Pazar Postası’nın İstanbul’da çıkan sayıları Oğuz Atay’ın izleriyle doludur.

oguz-atay-11

“Mahkemede, suçlu sandalyesinde, bilerek ya da işledikleri suçu bilmek zahmetine katlanacak kadar dahi düşünmediklerinden bilmeyerek, eziyet eden, hor gören, aşağılayan, ihmal eden, aldırmayan, unutan, kötüleyen, alay eden, (…) değer vermeyen, kalbi temiz olmayan, (…) her zavallıdan daima bir rütbe, bir kademe, bir sınıf yukarıda olanlar, (…) her zaman ve her yerde her sınıftan ve her ideolojiden ve her düşüncede insanlar arasında daima ön safa geçerek aslan payını kendine ayıranlar ve ayırır ayırmaz insanlarla aralarına aşılmaz duvarlar örenler, (…) insanları insanlardan ayıranlar, arkadaşlık dostluk sevgi ile uzatacakları sıcak bir elleri olmayanlar, yani elsiz gözsüz akılsız kalpsiz ve kansız gerçek sakatlar yani onlar onlar onlar… karşımıza oturacaklar (…) Ve biz onlara diyeceğiz ki, hesaplaşma günü geldi. Şimdiye kadar yalnız din kitaplarında yargılandınız. Biz fakirler, zavallılar, yarım yamalaklar, bu kitapları okuyup teselli bulurken içinizden güldünüz.”
Tutunamayanlar

İlk roman

Tutunamayanlar‘ı 1968’de yazmaya başlayan Oğuz Atay, 1970 yılı TRT roman yarışmasına yetiştirir dosyayı. Dosya beklediği gibi ödül alır. Kitap iki cilt halinde 1971 yılının aralık ayında ilk kez yayımlanır. Tabii siyasal çalkantıların dorukta olduğu 1970’li yılların Türkiye’sinde hemen hemen hiç ilgi görmez Oğuz Atay’ın romanı. Ancak, bu avangard yapıtıyla, daha önce kapısı aralanmış olan modernizme de ardına kadar kapıları açar. 

Ardından Tehlikeli Oyunlar‘ı yazmaya girişir ve 1973 yılında yayımlanan kitap, dönemin koşulları içerisinde yine ilgi görmez. 

1975 yılında ise üniversiteden hocası Mustafa İnan’ın biyografisini yazarak farklı türde bir eser ortaya koyar. “Oyunlarla Yaşayanlar” isimli tiyatro oyunu ve “Korkuyu Beklerken” isimli öykü kitabının ilk baskısı da yapılır aynı dönemde.

1976 yılının Kasım ayı sonlarında grip, yüksek ateş ve baş ağrısıyla kendini gösteren beynindeki tümör, 13 Aralık 1977‘ye kadar yaşamasına izin verir. 

oguz-atay-8

“…Tutunamayanlar’a genellikle yakıştırılan bunaltının aksine, ben çok eğlenmiştim bu kitabı ilk kez okuduğumda. Bunaltı bence yaşadığımız coğrafyadan geliyor. Tutunamayanlar da bu bunaltıyı alıp ondan çok devrimci bir şey çıkarıyor: Kahkaha. Bu da bizim topraklarda iyice belirgin hale gelen bir özellik. Elemi ve kederi alıp gülmeceye çevirmek. Bu kadar acıyla ve felaketle baş etmenin yollarından biri.
…Ne olursa olsun, nerede karşımıza çıkarsa çıksın, mutlaklık iddiasının gülünçlüğünü ortaya çıkarmak için yapmış bunu. Bunun da siyasi bir pozisyon olduğunu hatırlamak gerekir. Romana adını veren tutunamayanların pozisyonudur bu. “
(Meltem Gürle, Birgün)

Kaynak:  Yapıtları ve Yaşamıyla Oğuz Atay

 

Norah Jones’tan köklerine dönüş albümü

2

Norah Jones’un yeni albümü “Day Breaks”, 7 Ekim’de piyasaya çıktı. 37 yaşındaki şarkıcı, yeni albümünde onu ilk tanıdığımız zamanlardaki müzik tarzına, bir nevi köklerine döndü, caza ve piyano ağırlıklı müziğe geri dönüş yaptı. 

Norah Jones Come Away With Me şarkısıyla ilk çıktığında, müzik dünyasında neredeyse bir deprem etkisi yaratmıştı. Gücün, zenginliğin, şatafatın, şovun, dansın, süslü kıyafetlerin egemen olduğu bir müzik dünyasında kendi de sesi de naif bir genç kadın; sakin sakin şarkısını söylüyordu. 2000’lerin dünyasında bu çok da alışıldık bir şey değildi. Müzik dünyası yıllardır aradığı sadeliği, basitliğin güzelliğini, naif ve dinginliği adeta Norah Jones’un sesi, yüzü ve beden dilinde bulmuştu.

Esasında bir caz piyanisti ve solisti olan Jones, ondan sonraki son albümlerinde country, blues ve soul türünde şarkılar seslendirmiş, köklerinde bir nebze uzaklaşmıştı. Hatta punk rock grubu Green Day’in solisti ile ortak bir düet albüm bile çıkarmıştı Jones ve bu albümde counrty klasiklerini yorumlamıştı.

Jones, geçtiğimiz günlerde çıkan yeni albümünde ise piyanoya ve caza kırıyor yine direksiyonu. Albümde Jones’e eşlik edenler arasında efsanevi saksofon sanatçısı Wanye Shorter, orgda Dr. Lonnie Smith ve davulda Brian Blade var. Jones, 9 orijinal şarkısının yanında Horace Silver, Duke Ellington ve Neil Young yorumlarıyla da 12 şarkılık bir albüme imza attı.

Öze dönüş piyanoya dönüş

Sanatçı albümle ilgili verdiği bir TV röportajında şunları söylemiş: “Bu albümle çemberi tamamladığımı hissediyorum. İlk yıllarımdaki özüme dönüyorum. İlk albümden sonra açıkcası piyanodan biraz uzaklaşmıştım. Evet piyano yine çalıyordum ama gitar üzerinde şarkı yazmaya daha çok ağırlık vermiştim. Bu albümde ise piyanoya geri döndüm.

Norah JonesYavaş tempoda ama tekdüze değil

Albümün genelinde piyano şarkıları olduğunu görüyoruz. Albümün neredeyse her şarkısı slow bir tempoda devam ediyor. Ama bu tempo dinleyiciyi sıkan bunaltan türden değil. Çünkü şarkılarda türlü piyano oyunları, türlü caz melodileri ve dokunuşları var. Yine Jones, sesini ustaca kullanıyor şarkılarda. Sonuçta insanı sıkmayan tekdüze olmayan bir albüm ortaya çıkmış. Albümde genelden farklı tek şarkı ise Flipside. Hızlı tempoda akan şarkıda yine de piyano en önde olan enstrüman.

İlk albümle yedi Grammy ödülü

Norah Jones’u, Türk kökenli Amerikalı yapımcı Arif Mardin keşfetmişti. Jones’un “Come Away with Me” adlı ilk albümü, 2002’de dünya çapında 40 milyonun üzerinde satış rakamına ulaşmış, Jones bu albümle tam yedi Grammy ödülü kazanmıştı.

Daha sonra ikinci albüm “Feels Like Home” geldi. Ve Jones artık, küçüklüğünde dinlediği ve etkilendiği Billie Holiday, Ella Fitzgerald gibi isimlerle birlikte dünyanın en iyi kadın caz kadın vokalistlerinden biri olarak anılmaya başlanıyordu.

Jones’un müzikal yeteneği aileden geliyor. Jones, ünlü Hint sitar sanatçısı Ravi Shankar’ın kızı olarak New York’ta dünyaya geldi. Fakat babası doğumunda ondan ve annesinden uzaktaydı ve Jones babasını hiçbir zaman bir baba gibi kabul etmedi.

Norah JonesJones, 5 yaşındayken kilise korolarında şarkı söylemeye başlamış, daha sonra ise tutkusunu piyanoda keşfetmişti. 16. doğum gününde ilk kez mikrofonun başına geçip, Billie Holiday’in bir şarkısını seslendiriyordu. Jones, üne kavuşmadan önce 1999 yılında İlhan Erşahin’in Wax Poetic grubu ile sahneye çıkmıştı. Norah Jones, müzikal hayatında Ray Charles ve Dolly Parton gibi birçok usta müzisyenle düetler yaptı. Jones, ayrıca 2008 yılında “My Blueberry Nights” adlı filmde de başrolü oynamıştı.

İşte yeni albümden çıkan ilk şarkı “Carry On

Ve biraz nostalji; Jones’in ona ün kazandıran ilk iki şarkısı, Come Away With Me ve Don’t Know Why.

Futbolda ayrımcılığa ve cinsiyetçiliğe karşı eylem haftası

Futbolda ayrımcılık karşıtı çalışmalar yürüten Fare Ağı (Fare Network), 6-20 Ekim tarihleri arasında futbolda yaşanan eşitsizliğe karşı farkındalık oluşturmak için #FutbolHerkesİçindir #FootballPeople eylem haftası başlattı. Tüm dünyada eş zamanlı başlatılan kampanyayı Türkiye’den Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği, Sportif Lezbon ve Türkiye Futbol Federasyonu destekliyor.

Eylem haftasını destekleyen Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği, #FutboldaCinsiyetçiliğeSon #FutbolHerkesİçindir diyerek, tribünlerde ve futbol sahalarında yaşanan küfürlü tezahüratlara, cinsiyetçi küfürlere, kadına ve lgbt+bireylere yönelik ayrımcılık ve şiddet içeren söylemlere karşı farkındalık oluşturmak için sosyal medya kampanyası başlattı.

“Farkında mısın? Sahalarda kadınlar var! Sahalarda LGBTİ+lar var!”

6-20 Ekim eylem haftası boyunca futboldaki cinsiyetçiliğe ve cinsel şiddet diline karşı kampanyanın afişlerini, sloganlarını ve hashtaglerini sosyal medyadan duyurarak farkındalık oluşturulmasına katkı sağlamak mümkün.

Profesyonel-amatör, sokakta-sahalarda futbol oynayan herkes formalı ya da futbol topuyla çekilmiş fotoğrafını futboldaki cinsiyetçilik karşıtı sözüyle birlikte derneğin facebook (@cinselsiddetlemucadele) ve twitter (@cs_mucadele) adresini etiketleyerek paylaşabiliyor. Veya [email protected] adresine mesajlarını ileterek yayınlanmasını sağlayabiliyor.

Kampanyanın hashtagleri:

#FutboldaCinsiyetçiliğeSon
#FutbolHerkesİçindir
#SporHerkesİçindir
#FootballPeople
@cs_mucadele
@farenetwork

Dostluk maçı “Futbolu ve sporu seviyoruz”

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ayrıca futboldaki ayrımcılığa son demek için eylem haftası içinde bir dostluk maçı da düzenleyecek. Maça #FutbolHerkesİçindir diyen herkes davetli.

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği bir süre önce ayrıca futbol kulüplerine şiddetin azaltılmasına yönelik öneri ve talep listesi göndermişti:

  1. Kulüp medya organları ve yayınlarında, sporda cinsiyetçi şiddetin önlenmesine yönelik bilinçlendirici ve farkındalık arttırıcı program ve sayfalar hazırlanması
  2. Kadınların kulüp yönetimlerinde bulunmasının teşvik edilmesi
  3. Sporda kadın branşlarının arttırılması
  4. Cinsiyetçi ve homofobik şiddet içeren tezahüratlarda bulunan taraftarlara yönelik  caydırıcı yaptırımlar uygulanması (örn. Passolig iptali)
  5. Sporculara yönelik farkındalık eğitimleri verilmesi
  6. Yöneticilere ve kulüp çalışanlarına yönelik farkındalık eğitimleri verilmesi
  7. Panel-Konferans gibi etkinlikler organize edilmesi
  8. Eşleri veya partnerlerine şiddet uygulayan futbolculara yönelik caydırıcı yaptırımlar uygulanması

Kampanyaya destek vermek ve daha fazla bilgi için: cinselsiddetlemucadele.org/

Filmleri, duruşu, gülüşü güzel adam: Tarık Akan

1

Ne kadar da zor ölümün siyasallaştığı bir ülkede, yiten birinin ardından yazmak. Oysa ona ilk aşk demişsin, filmlerinde ağlamışsın, gülmüşsün. Duruşunu sevmişsin, gülüşünü ya da. Ama işte üzülemezsin. Çünkü onun seninkinden farklı bir ideolojisi var. İşte bu noktada bir zamanlar seni güldüren bir adamın ölümüne sevinebilirsin. Bazıları gibi ileriye gidip sövüp sayabilirsin.

Sadece filmlerinden, şarkılarından ya da yaptıklarından tanıdığımız birinin gidişi yüreğe kaya gibi oturur mu? Ben bu hissi Kazım Koyuncu gittiğinde yaşamıştım. Canımı acıtmıştı hiç tanımadığım ama çok sevdiğim bu sanatçının aramızdan ayrılışı. Ağlamıştım, nasıl ağlamayayım? Onu bir kez bile görmemiştim, bunu çok istediğim halde. Öyle ki hâlâ yara Kazım Koyuncu içimde. Sırf onun için belki de on bin defa izledim Gülbeyaz’ı, bilhassa onun olduğu sahneleri.

Eylül’de ise bir kez daha büyük bir kaya oturdu sol yanıma. Bir whatsapp mesajıydı haber veren. Tarık Akan ölmüş… İnsan bir duruyor önce, kalakalıyor. Çünkü çocukluğundan beri öyle çok sevmişsin ve neredeyse her gün filmlerini ekranda görmüşsün ki ölmesine ihtimal vermiyorsun.

Türkiye sinemasının unutulmaz isimlerinden olan Tarık Akan, 1949 yılında İstanbul’da doğdu. Babasının görevi nedeniyle Anadolu’da büyüdü. Babası albaylık görevinden emekli olduğunda, evi geçindirmek için düğün salonunda müdürlük, Ataköy Plajı’nda cankurtaranlık, sandalcılık gibi işlere girdi. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde yüksek makine mühendisliği okurken gündüzleri kâğıt işportacılığı yaptı, geceleri üniversiteye gitti. 1971 yılında Ses Dergisinin düzenlediği yarışmaya her ne kadar “üçüncü bile olsam…” umuduyla girmişse de birinci oldu. Böylece filmlerde oynamaya başladı. Bu arada gazetecilik öğrenimi de gördü.

tarik-akan-2Filmleri pek çok kez ödüllendirildi

Akan, başlangıçta romantik jön rollerinin aranan oyuncusu oldu. Bu dönemde hafif güldürülerde de rol aldı. 1970’lerin ikinci yarısından başlayarak Şerif Gören, Atıf Yılmaz, Yavuz Özkan, Zeki Ökten gibi yönetmenlerin, toplumsal sorunların ağırlıkta olduğu nitelikli filmlerinde oynadı. Bunlar arasında Maden (1978), Pehlivan (1984), Sürü (1978), Adak (1979), Yol (1982), Çözülmeler (1993), Yolcu (1993), Eylül Fırtınası (1999), Hayal Kurma Dersleri (1999), Gülüm (2003) sayılabilir. Aynı zamanda zorlu yıllarda bir Kürt destanından uyarlanan Siyabend u Xece’de oynayacak kadar cesur bir oyuncuydu.

Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde dört kez En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazanan Tarık Akan, Pehlivan’daki oyunuyla da 1985 Berlin Film Şenliği’nde Jüri Özel Ödülü’nü aldı. 1992’de Çağdaş Sinema Derneği’nin başkanlığına seçildi. Televizyonda Taşların Sırrı, Antika Talanı, Koçum Benim dizilerinde oynadı. Uzun süre sinema çalışmalarının yanı sıra eğitimcilik yaptı. Anne Kafamda Bit Var ilk ve tek kitabı oldu.

tarik-akan-seyit-ali16 Eylül 2016’da yaşamını yitiren Tarık Akan ile ilgili bu yazıya başlamadan önce geç kaldığım yönünde hayıflanıyordum. Hemen o gün yazmalıydım Tarık Akan’ı. Fakat sonra bu düşüncemin yanlış olduğuna karar verdim. Ne fark ederdi ki? Evet, o yoktu artık ama hatırası buradaydı. Hatıraları onu hep yaşatacaktı. Ayrıca kim unutur Damat Ferit’i, Siyabend’i, Seyit Ali’yi?

Ses Dergisi Posteri