Ana Sayfa Blog Sayfa 389

Tarihin unutulmaz kadını: Mata Hari

1

Üçüncü Savaş Konseyi beni ölüme mahkûm etti, vahim bir hatadan başka bir şey değil bu… Fransa’da kesinlikle hiçbir casusluk faaliyetinde bulunmadım, kendimi savunamıyor olmak gerçekten çok korkunç.
-22 Eylül 1917, Mata Hari’nin Hollanda Sefirine yazdığı mektuptan

Tarih okudukça bir yığın hikâye birikiyor insanın heybesinde. Tüm yaşanmışlıklar insanı adeta yoğuruyor. Bir anda yüzyıllar öncesinde yaşanan bir acıyla bugünkü biz oluyoruz, büyüyoruz. Bir de hep yeni bir bakış açısı kazanma mevzusu var tabii. Nitekim ben her okumamda bir olgunun pek çok yön taşıdığını öğreniyorum.

Çok yönlülük konusunda savaş ve kadın ayrıca ele alınası. Savaşın acısını en şiddetli çekenlerin kadınlar olduğunu çocukluğumda öğrenmiştim daha. Bunun sadece cephede ya da cephe gerisinde olmadığını anlamak da çok geç olmadı. Ataerkinin her alanda kullandığı kadın bedeni, savaşın da kurbanı olmuştu. Bazen fabrikalarda emek sömürüsüyle bazen seks işçiliğine mahkûm edilerek kullanıldı. Bazen de sadece kadın olmak yetti cezalandırılmaya.

Mata Hari’nin tek suçu dans eden bir kadın olması. Ann Kramer’a göre o, muhtemelen casus bile değildi ya da öyleyse bile casusluk ve istihbarat toplama alanlarında çalışmış kadınlara göre gayet acemi, naif ve son derece alışılmadık biriydi. Kadın casus denilince akla gelen ilk isim olmasının nedeni, farklı hayat tarzı, cinsel yaşamı ve trajik ölümü olmalı.

Margaretha Zelle olarak 1876’da Hollanda’da doğan Mata Hari’nin hayat hikâyesi ölümünden beri pek çok efsanenin, mitin ve yanlış haberin konusu oldu. Başta anaokulu öğretmenliği eğitimi almaya başlasa da birtakım skandallar yüzünden bırakmak zorunda kaldı. 18 yaşına geldiğinde büyük ihtimalle dönemin Hollanda toplumunun tutuculuğundan kaçma isteğiyle bir ilana yanıt verip Hollanda Sömürge Ordusu’nda yüzbaşılık yapan Rudolf John Macleod’la evlendi. Bu sorunlu bir evlilikti ve çok sürmedi.

Kendi başına kalan ve paraya ihtiyacı olan Margaretha, 1905 yılında hayatında büyük bir değişim gerçekleştirdi. Artık Javalı prenses Mata Hari idi ve Paris salonlarında gösteriler yaparak dans kariyerine başladı. Cesur ve dayatmalara boyun eğmeyen bir kadındı. Bu tavrını dansta da sergiledi ve ünü kısa sürede civardaki farklı Avrupa kentlerini sardı. Dansını sergilemek için seyahat etmeye başladı.

mata-hariSavaş başladığında Mata Hari, Berlin’deydi, seyahat kısıtlamaları nedeniyle başta şehirden ayrılamadı. Banka hesapları dondurulmuş, alacaklılar mülklerine el koymuştu. Hollandalı bir işinsanı Hollanda’ya dönmesi için para verdi. Fakat savaş boyunca tarafsız kalan Hollanda, daha da tutucu bir hâl almış, Mata Hari gibi kadınları tehlike olarak görmeye başlamıştı. Mata Hari’nin yaşam tarzı ise onu zamanının en kötü şöhretli kadınlarından yaptı ve 1915’e gelindiğinde İngiliz istihbaratı için şüpheli haline geldi.

Birlikte olduğu kişiler nedeniyle gözaltına alındı, casusluk ile suçlandı. Bu arada gerçekten bir casusluk teklifi aldı ve kabul etti. Fakat bir başka sorgu esnasında ona bu teklifi yapan kişi onu yalanladı. Mata Hari ise hâlâ onun için çalıştığını var sayıyordu. İspanya’ya gönderildiğinde bir başka üst düzey asker ile tanıştı. Düşman taraflardan üst düzey askerlerle bir arada olması o her ne kadar çoğunda seks işçisi kimliğini düşünse de birilerinin onun casus olduğuna karar vermesine yol açtı.

Mata Hari, Ocak 1917’de Paris’e döndü, daha önce de onu yalanlayan ve onun verdiği bilgilere inanmayı reddeden Ladoux ile sonuçsuz kalan bir toplantı sonrası Şubat 1917’de tutuklandı. İlişkileri, çelişkili açıklamaları masum olduğuna inanılmasını önledi. 24 Temmuz 1917’de hâkim önüne çıktı. Duruşma halka kapalı yapıldı, gösterilen deliller tamamen ikinci derecedendi ve doğruluğu kanıtlanmamıştı. Adli takibat onun askeri memurlarla olan ilişkilerine dayanmış, askeri sırlara ulaşmak için cinselliğini kullandığı, Almanların tarafında olduğu, onun yüzünden sayısız askerin öldüğü iddia edilmişti. Casusluk mevzusunun paranoya halini aldığı I. Dünya Savaşı ortamında Mata Hari, kimseye masumiyetini kanıtlayamadı. 15 Ekim’de idam mangası tarafından kurşuna dizilerek idam edildi.

mata-hari-2Mata Hari’nin idamı dönemin en çok yankı uyandıran olayı oldu. Hakkında ölümüne dair pek çok söylenti çıkarıldı. Hâlâ da efsanevi bir şekilde anlatılan ve çoğu kurgu olan skandalları hakkında yazılan Mata Hari’nin ölüsüne kimse sahip çıkmadı. Bedeni Paris Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde bir teşrih odasına kondu.

KaynakAnn Kramer, Dünya Savaşlarında Kadın Casuslar, çev. Tülin Er Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2014.

Tek seslilikten çoksesliliğe geçiş: Ars Nova (Yeni sanat)

3

Bünyesinde mezzo-soprano olarak yer aldığım Ars Nova ve onun enerjisinden, sadece müzikal anlamda değil hayatın her alanında çoksesliliğe yaptığı vurgudan ve edindiği misyondan herkesin haberi olmalı diye düşündüm. Konserlerimiz ve bize dair tüm haberlerle ilgili Facebook, Instagram, Youtube, Snapchat, igbox, Twitter’dan bizi takip edebilirsiniz.

Ars Nova ne demek?

Ars Nova, Batı müziğinin 13. yüzyıldan başlayan 14. yüzyılda tamamlanan çoksesliliğe geçiş sürecinin ikinci evresine ilişkin Latince terimdir.

ars-nova-koro-1

Orta Çağ müziği, monodik (tek sesli) idi. Erken Rönesans Dönemi’nde çoksesliliğe geçiş denemeleri başladı. Bu akım, notalama sisteminin gelişmesiyle iki ya da üç sesli bestelerin yazılmasına imkan sağladı. Böylece, insan sesiyle oluşturulan çoksesli (polifonik) müzik başlamış oldu.

İşte bu çokseslilikten feyz alan Ars Nova, Kübra Şenyaylar tarafından 2013 yılında İstanbul’da kuruldu.

Ars Nova bugüne kadar neler yaptı?

Ars Nova, 2014 -2015’te 15 kişilik kadrosuyla, bir dönem içerisinde 15 konser verdi ve 3 festivale katıldı. Aynı başarıyı 2015-2016 yıllarında da sürdürdü. Halis Kurtça Kültür Merkezi, Barış Manço Kültür Merkezi, Yeldeğirmeni Sanat Merkezi, Türkan Saylan Kültür Merkezi, Gebze Kültür Merkezi, Kartal Sanat Tiyatrosu, Gazi Konser Salonu (Ankara) gibi birçok mekanda konserler verdi. Sayısız sokak konserinin yanı sıra 2016 yılının nisan ve mayıs aylarında gerçekleşen Pera Uluslararası Müzik Festivali, SANSEV 3. İstanbul Uluslararası Çoksesli Korolar Festivali’ne katıldı. Burada “Koro Birlikteliği” ödülüne layık görüldü. 2015 yılının temmuz ayında 3. Çanakkale Çoksesli Korolar Festivali’ne katıldı. 2015’te Sakarya Üniversitesi Çoksesli Korolar Festivali, Yerebatan Sarnıcı, Korolar Maratonu gibi özel performansları dışında kendi özel konserlerine devam eden koro, Karanlık İşler’de sahne aldı.


Uluslararası platformda ülkemizi temsil etmek ve kendini geliştirmeye devam etmek isteyen Ars Nova, bilinen koro düzeninden daha farklı, renkli ve sürprizli repertuvarıyla seyirciyle buluşmayı sürdürüyor. Hiçbir kurum ve kuruluşa bağlı olmaksızın çalışmalarına Pera Güzel Sanatlar çatısı altında devam ediyor. Koro, 2017 yılında 3rd European Choir Games’ te, Riga’da ülkemizi temsil etmeye hazırlanıyor.

Şef Kübra Şenyaylar kimdir?

Marmara Üniversitesi Müzik Öğretmenliği Bölümü mezunu olan Şenyaylar şimdiye kadar pek çok piyano, keman, armoni, besteleme çalışması yapmıştır. 2012 yılında düzenlenen 5.th Internationel Body Music Festival‘de Mehveş Emeç önderliğinde “Alla Turca Bodies” adındaki Beden Müziği ekibiyle Türkiye’nin Genç Yetenekleri’ni temsilen sahne almıştır. Beden Müziği’nin öncü isimleri olan Keith Terry, Fernando Barba ve Danny Barber’la atölye çalışmalarına katılmıştır. 2015 Şubat Ayında “Genç Koro Şefleri Akademisi” ne “Uygulamacı Katılımcı” olarak kabul edilmiştir. Aynı zamanda, TRT İstanbul Radyosu Çoksesli Gençlik Korosu’nda şeflik yapmıştır.

Avrupa Koro Birliği üyesi olan Şenyaylar, “Sevgi Her Şeydir” konserleri ve aynı adlı projenin kurucusu ve sorumlusudur. Halihazırda, şeflik ve besteleme çalışmalarına devam etmektedir.

ars-nova-koro-4Sevgi her şeydir projesi

Ars Nova, yatılı köy okullarına destek olmak ve buralarda kütüphane oluşturmak için “Sevgi Her Şeydir” konserlerini başlattı.

Proje, Ars Nova’nın Kurucusu ve Şefi Kübra Şenyaylar’ın geçen yıl Sinop’taki bir köy okulunu ziyaretiyle başladı. Proje dahilinde, Sinop Çerçiler Köyü’ndeki Şehit Recep Geçer Yatılı Bölge Okulu’nda bir koro atölyesi kurulmuştur. Bütün konserlerini ücretsiz veren Ars Nova, Sevgi Her Şeydir Projesi’nin sürdürülmesi için konserlerini “okunmuş kitaplarınız bilet yerine geçecektir” duyurusuyla gerçekleştirmektedir. Bu şekilde toplanan kitaplar Sinp’taki köy okuluna gönderilmiştir. Ancak, okulun bu kitapları yerleştirecek bir kütüphanesi bulunmamaktadır. Bir odanın kütüphaneye çevrilmesi için maddi dayanışmaya ihtiyaç vardır. Maddi dayanışma sağlamak isteyenler, yazının sonunda paylaşacağım, okulun resmi hesap numarasına gönüllerinden geçeni aktarabilirler.

ars-nova-koro-3Ars Nova’nın katıldığı festivaller:

  • Pera Müzik Festivali, 2014-2015-2016
  • SANSEV Uluslararası İstanbul Çoksesli Korolar Festivali, 2015
  • Çanakkale Korolar Festivali, 2015
  • Sakarya Üniversitesi Korolar Festivali, 2015
  • Korolar Maratonu, 2015

Koronun konser verdiği salonlar:

  • Kartal Sanat Tiyatrosu
  • Yeldeğirmeni Sanat Merkezi
  • Halis Kurtça Kültür Merkezi
  • Barış Manço Kültür Merkezi
  • Saint Esprit Katedrali
  • Cemal Reşit Rey Konser Salonu
  • Bağlarbaşı Kültür Merkezi
  • Gazi Üniversitesi Konser Salonu (Ankara)
  • Türkan Saylan Kültür Merkezi
  • Yerebatan Sarnıcı

Köy okulunun ihtiyacı olan kütüphaneyi sağlamak adına maddi dayanışma için hesap bilgileri:

Ziraat Bankası 46620951-5004
Durağan Sinop Şubesi
IBAN No: TR27 0001 0005 4746 6209 5150

Kaos GL: “HIV ile yaşayan dostlarımızla Ankara’da buluşuyoruz”

1

HIV ve AIDS ile daha önceden hiç tanışmamış olabilirsin. Tanışmamış olman hayatının ileriki dönemlerinde tanışmayacağın anlamına gelmiyor. Şimdi HIV ve AIDS’i tanımanın ve anlamanın tam sırası.

1 Aralık Dünya AIDS Günü olarak kabul ediliyor ve HIV ve AIDS’e karşı bilincin yükseltilmesi, ayrımcılığa karşı mücadele hedefleniyor. HIV’in ve AIDS’in ne olduğunu öğrenmek, farkındalık yaratmak, HIV’e ve AIDS’e dayalı ayrımcılığa karşı bir ses olmak için Kaos GL’nin düzenleyeceği tanışma toplantısına katılmak ister misin?

Kaos GL Derneği, 4 Aralık günü “HIV ile yaşayan dostlarımızla Ankara’da buluşuyoruz” etkinliği adıyla bir tanışma toplantısı çağrısında bulundu. Bu toplantıda, HIV ile yaşayan insanların yalnız olmadıkları konusuna dikkat çekilmesi ve birbirlerini tanıyarak yaşanılan ayrımcılıklar ve zorluklarla nasıl mücadele edildiğini anlatan deneyim aktarmaları ile daha fazla güçlenme hedefleniyor. Toplantının moderatörlüğünü HIV akran danışmanı Yasin Erkaymaz ve Kaos GL danışmanı Hasan Andreas Atik üstleniyor.

4 Aralık’ta düzenlenecek olan bu toplantıya katılmak için [email protected] adresine mail atman yeterli.

Kaos GL Derneği’nin “Pozitif hayatlar, pozitif gerçekler” adı ile yayınladığı çağrı ise tam olarak şöyle:

“HIV ile yaşayan dostlarımızı gerçekleştireceğimiz tanışma toplantısına bekliyoruz.”

NASA Ay’ın yanına “derin uzay habitatları” inşa etmeye başladı

1

Dünyanın yükümüzü taşıyamayacak bir hale bürünmüş olduğu ve mevcut hayatın çöküşe geçmiş olduğu, son dönemlerde sıklıkla belirtilmekte. Bitmek bilmeyen inşaatlar, yollar ve yapılar, durmadan çoğalmakta olan nüfus, savaşlar, sonu gelmeyen güç ve para savaşları, et tüketimi, hayvan katliamları, salınan gazlar dünyanın kaynaklarını tüketmiş durumdalar. İstanbul’da bile son ormanlar üçüncü köprünün inşasıyla beraber yok edildiler. Şimdi ise yan yollar eşliğinde ağaçlar yok edilmeye başlandılar. Bu yan yolların etrafına binalar dikilecek ve bunun sonucunda da İstanbul, oksijenin neredeyse olmadığı, hastalıkların ve salgınların kol gezdiği bir kent haline gelecek. İstanbul örneği, dünyanın bir çok ülkesinde mevcut.

Peki amaç, bilim-kurgu filmlerinde olduğu gibi uzaya kaçmak, orada koloniler oluşturmak mı? Yoksa uzaydaki diğer gezegenleri de sömürmek, onların kaynaklarından faydalanmak mı? Muhtemelen her ikisi.

NASA, gelecekte astronotları barındırabilmek adına “derin uzay habitatları” kurmaya hazırlanıyor. Uzay ajansının Next Step-2 adlı programı 65 milyon dolar bütçe gerektiriyor.

Derin uzay habitatları, Ay’a ve Mars’a yönelik görevleri destekleyecekler. Habitatlar, dünyada tasarlanıp inşa edildiler. İnşa sonrasında, gelecekte bulunacakları uzay ortamına benzer bir ortama yerleştirildiler; bu sayede bilimciler onları rahatlıkla test edebilecekler.

NASA’nın verdiği bilgiye göre bu makineler karmaşık sistemlere ve sayısız özelliklere sahipler. Habitatların içinde depolama yerleri, yaşam destek sistemleri, radyasyon azaltıcılar, izleme sistemleri yanısıra yangın söndürme ve sağlık sistemleri de var.

Habitatlar için hazırlanmış ortam prototipleri NASA ve diğer kuruluşlara projeyi geliştirme imkânı sunuyor.

derin-uzay-habitatlariDerin Uzay Habitatları 2012’de NASA tarafından ortaya konan bir tasarımdı. Bu tasarıma göre dört uzay ekibi görevlisi dünyaya yakın yörüngelerde keşif yapabileceklerdi. Habitatlar 60 günlük, 500 günlük görevler için tasarlanmışlardı. Şimdi ise kapsamları daha da genişletilmiş durumda. Bu sayede daha uzak noktalarda üsler kurulması, mümkün hale gelecek.

Kaynak: RT 

Bob Dylan’in Nobel almasına şaşmamak için 10 sebep

1

2016 Nobel Edebiyat Ödülü Bob Dylan’a verildi. Dün Nobel Komitesinin gerçekleştirdiği açıklama dünya çapında tartışma yarattı. Tartışmanın altında yatan sebep ise “bir müzisyene edebiyat ödülünün verilmiş olması”ydı. 1901 yılından bu yana verilen ödül, ilk defa bir müzisyene layık görüldü. Fakat Dylan’a sadece bir müzisyen demek doğru değil; Dylan sanatın resim, edebiyat, müzik gibi çeşitli alanlarında üretim yapan gerçek bir sanatçı. Ve her şeyden öte bir ozan, bir hikâye anlatım ustası.

Nobel Ödülleri’ni dağıtan İsveç Akademisi tarafından dün açıklanan kararı, akademi sekreteri Sara Danils duyurdu ve niye Bob Dylan’ın bu ödülü hak ettiğini anlattı. Dylan’ın yarattığı yeni şiirsel ifadelerle modern Amerikan müziğinde yeni bir gelenek yarattığını söyleyen Danils, akademinin ödülü verme sebebini şöyle açıkladı:

“Bob Dylan İngilizce diline hâkim büyük bir şairdir, bu açık bir gerçek. John Milton ve William Blake’ten beslenen fakat günümüz edebi geleneklerini de yerel dil ile harmanlayan bir anlayışa sahip olan Dylan, yerel Appalaş şarkılarından güneyin delta blues’una kadar repertuvarını da oldukça geniş bir bölgeden beslemiştir. Bugüne kadar hiç kimse, eserlerinde Rimbaud ve Fransız modernizminden bile etkiler gözlemlenebilen ve tüm bu mirası özgün bir biçimde aynı potada eritebilen Bob Dylan’ın yaptığını yapamamıştır.”

Evet, Bob Dylan hep bir müzisyen olarak tanındı. Ama onun Nobel’e edebiyat alanında layık görülmesine çok şaşmamak gerekiyor, işte bunun için 10 sebep;

1) Bob Dylan, ABD’de 1960’larda ortaya çıkmış olan muhalif ve gelenek yıkıcı şair ve yazarlardan oluşan Beat Kuşağı’nın da temsilcileri arasındadır.

ginsberg-bob-dyln2) Şarkı sözleri sadece bir şarkı sözü değildi hiçbir zaman. Bundan çok birer şiirdi. Bu yüzden ona “Rock’ın Rimbaud’u dendi”

3) Dylan, her albümünde her şarkısında farklı bir şeylerden bahseden bir söz yazarı oldu. Savaşların anlamsızlığından, Tanrı’dan, adalet, cinsellikten, aşktan, her konudan bahsetti.

4) Çok basit görünen ama esasında ortaya nitelikli ve anlamlı bir bütün çıkarması zor olan kafiye sanatını en usta şekilde kullandı.

Bob Dylan5) Bazı şarkıların sözlerini anlamak için ciddi bir emek gerekiyor. Aynen usta yazarların eserlerinde olduğu gibi. Çünkü Dylan şarkıları aynı zamanda birer imge evrenidir de.

6) Beatles’tan George Harrison’un da dediği gibi müzisyenlerin “Sha la la bop” dışında da şarkı sözü yazıp hikayeleri anlatabileceğini müzik dünyasına gösteren ve bu yolu açan ilk müzisyendir. Müzik ve edebiyat ilk kez onunla bu derece yakınlaşmıştır.

7) Bob Dylan, röportajlarının birinde kendisi hakkında bilgi almak isteyenin başvurabileceği en iyi kaynağın şarkıları olduğunu söyledi. İnsanların farklı şarkıları bir araya getirerek genel tabloya ulaşabileceğini ifade etti. Dylan, aynı zamanda otobiyografisini dize ve notalarla onyıllardır anlatan bir yazardır.

bob-dyln-nobel8) Hep belirttiği gibi melodiden çok sözü önemsemiştir. Şöyle der Dylan; “Her zaman şöyle düşündüm. Bir tek gitarı olan bir balad şairi ne yaptığını biliyorsa koca bir orduyu bile sahneden uçurabilir.”

9) Çünkü şarkı yazarlığı müziğin olduğu kadar edebiyatın da parçasıdır. BirŞarkı yazarı da müzisyen olduğu kadar yazardır da. Bu ödül bir yanıyla da bunun artık kanıksanması yolunda bir adımdır.

10) Çünkü bir yazarın olması gerektiği gibi ayrıksıdır, tahmin edilemezdir. Belki çıkıp “Hayır, bu ödülü kabul etmiyorum” diyebilecek de bir sanatçıdır Dylan.

Uzay şehri “Asgardia” için vatandaşlar aranıyor

1

Dünyanın kavgaları ve çekişmelerinden uzak bir yerde, uzayda yaşamak ister misiniz? O halde Asgardia vatandaşı olmak için formu doldurmaya başlayın, dünyadaki stresten uzak olan bu yerin arkasında “çılgın Rus Roket fizikçisi” Dr. Igor Ashurbeyli bulunuyor.

Dr. Igor Ashurbeyli geçtiğimiz çarşamba günü Paris’te yaptığı konuşmada uzayda yaşayacak topluluk için Norveç mitolojisinde bulunan Asgard ismini seçti.

Bu şekilde şehrin varlığı efsanesi de gerçeğe dönüşmüş olacak.

Asgardia’nın gerçeğe dönüşmesi için 4 Ekim 2017 tarihi verildi. Bu tarih Sovyet Sputnik 1 uydusunun gönderildiği tarihin yıl dönümü olması özelliğini taşıyor.

Uzayda yaşayacak bu “millet” için bayrak tasarımı, sembol ve milli marş için çalışmalar sürüyor.

Başvurular 2017’de son bulacak.

Ahurbeyli’nin Room Space Journal’e yaptığı açıklama şu şekilde: “Asgardia felsefi açıdan benzersiz bir görünüşe sahip, tüm insanlığa ve birbirimize hizmet edecek ve şehrin refahı ve zenginliği ile birlikte kurulmuş olacak.

ashurbeyli-asgardia
Dr. Igor Ashurbeyli

Muhtemel uzay-vatandaşları 18 yaşından büyük olacak. Başvuru formu aynı zamanda e-mail adresini içermek zorunda. Ashurbeyli Viyana’da bulunan Uluslararası Uzay Araştırmaları kurumunun da kurucusu. Ashurbeyli, Asgardia vatandaşları sayısının 100 bine ulaşması durumunda resmi bir ülke olmak için Birleşmiş Milletler’e başvuracaklarını da söyledi.

Şehirle ilgili detaylı ve resmi bilgilere burdan ulaşabilir ve isterseniz başvuru yapabilirsiniz.

Kerbela olayı, Alevilik ve oryantalist ressam Fausto Zonaro

Kerbela olayı ve Alevilik

10 Ekim 680 tarihinde, Irak’ın Kerbela şehri yakınlarında Hz. Hüseyin ve beraberindeki 71 kişi Emevi hanedanına bağlı bir ordu tarafından kuşatılmıştır. Neticede Hz. Hüseyin ve taraftarlarının öldürülmesi ile sonuçlanan Kerbela Olayı yüzyıllardır Alevi-Bektaşi toplumunda özel ritüeller ile anılmaktadır. Muharrem ayının 10. gününde Cem evleri başta olmak üzere meydanlar, lokaller, kültür merkezleri çeşitli mersiyelerin okunduğu, insanların bu olaya yas tuttuğu mekânlar haline gelir. Bu güne “Aşure” günü denir ve köken olarak Arapça 10 anlamına gelen “Aşar” kelimesinden türemiştir.

Toplu matem ve yas tutmanın yanı sıra Muharrem ayı boyunca insanlar bu matemi günlük yaşantılarına da yansıtırlar. Anadolu Aleviliğinde bu ay boyunca aynaya bakmak haram olarak nitelendirilir. Nedeni Hz. Hüseyin’in başının kesildiği bu dönemde kendi başlarını omuzlarının üstünde sağlam görmenin Kerbela’da hayatını kaybedenlere bir saygısızlık olacağı düşüncesidir. Ayrıca bu ay boyunca Alevilik inancındaki insanlar et yememeye, masada bıçak bulundurmamaya ve suyu saf şekilde içmemeye özen gösterirler. “Muharrem Orucu” denilen 3 ile 10 gün arasında tutulan, bu süre boyunca da özellikle kötü söz ve düşüncelerden kaçınılan bir oruç vazifesi yerine getirilir. Ayrıca bu ay içerisinde Aşure denilen tahıl ağırlıklı bir çorba pişirilir, tadımlık bir şekilde misafirlere ve komşulara ikram edilir.

Oryantalist ressam Fausto Zonaro

Fausto Zonaro dönemin Avusturya İmparatorluğu’na bağlı Padova kentinin Masi kasabasında doğmuş bir İtalyan’dır. Çocukluğunda babası ile beraber yapı işlerinde çalışmış bu konuda uzmanlaşmıştır. Ancak ressam olma isteğine karşı koyamayarak 16 yaşındayken Lendinara’da resim eğitimi almıştır. Daha sonra yetenekli ressamlardan olan Napolone Nani ile irtibata geçmiş bir müddet kendisinden özel dersler almıştır. İlk sergisini İtalya’da açmış, daha sonra Fransa’ya gitmiştir. Fransa’da kendisini iyice geliştiren Zonaro tekrardan İtalya’ya dönmüş ve hayatını değiştirecek olan Elisa Pante ile tanışmıştır. Bir süre sonra Pante ile Zonaro evlenmiş ve ortak kararları doğrultusunda İstanbul’a gitmişlerdir. Taksim’de mütevazı bir dairede yaşamaya başlamışlardır.

Zonaro bir süre çizdiği manzara resimlerini satarak geçimini sağlamış bu arada da ismi çevrede duyulmaya başlanmıştır. İstanbul ve Osmanlı kültürüne hayran kalan Zonaro, Batıdan gelip Doğu hakkında gözlemlerde bulunduğu için dönemin “yerinden aktaran” Oryantalistlerindendir. Çalışmalarına dönemin Osmanlı toplumunu, Osmanlı kültürel ve günlük yaşamını muhteşem çizimlerle aktaran Zonaro, bir süre sonra Osmanlı entelektüellerinden Osman Hamdi bey ile tanışma şansı bulmuştur. Resimleriyle Osmanlı Sultanı 2. Abdülhamit’i etkileyen Zonaro kısa sürede sarayın en önemli ressamlarından olmuştur.

10 Muharrem tablosu

Zonaro saraya girdiği andan itibaren eserleriyle Sultan Abdülhamit’i etkilemiş ve desteğini almıştır. 2. Abdülhamit, Fausto Zonaro’dan dönemin İran kadısına Muharrem Ayı’nda hediye edilmek üzere bir tablo yapmasını istemiştir. Zonaro bu isteği yerine getirebilmek için Muharrem hazırlıkları yapan Cem evleri, Alevi tekke ve dergâhlarını dolaşmış, Kerbela Olayı hakkında sohbetlerde bulunmuştur. Özellikle siluet, gölgelendirme ve ışığın muhteşem kullanıldığı; duyguların kâğıttan neredeyse taştığı “10 Muharrem” tablosunu çizmiş, sarayı ve Sultan Abdülhamit’i kendisine hayran bırakmıştır.

10-muharram-fausto-zonaroEserde bir Muharrem Cemi sırasında beyazlar giyinip “Sinsin” ateşi etrafında halkalar oluşturan daha sonra ellerindeki bıçaklarla İmam Hüseyin’in acısını yaşamak adına kendi canlarını yakan Alevi dervişler resmedilmiştir. İnsan yüzleri acıyı dışa vuracak şekilde ustaca çizilmiş, ışığın ve gölgenin oranı incecik işlenmiştir.

Tüm bu emeğe rağmen eser İran kadısının ölümü üzerine Zonaro’ya iade edilmiştir. Bir müddet sonra da Trablusgarp Savaşı’nın çıkması ve Osmanlı-İtalya ilişkilerinin bozulması neticesinde İstanbul’daki İtalyanlar sınır dışı edilmiştir. Fausto Zonaro da bu dışlanmaya dâhil edilmiş, eserlerinin bir kısmını yok pahasına satıp İtalya’ya gitmek zorunda kalmıştır.

Zonaro 10 Muharrem’i satmamış, San Remo’ya yerleşmiş ve “Türk Ressamlığına” devam etmiştir. Eser, Zonaro’nun ölümünden seneler sonra İtalya’da tesadüfen bir Türk koleksiyoner tarafından fark edilip satın alınmıştır. Daha sonra doğduğu topraklara geri dönen eser İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde halen sergilenmektedir.

Hazırlayan: Hüseyin Demirci

Çerçöp geri dönüyor: Hikâyeni paylaş!

Çerçöp olarak, uzun bir aradan sonra sizinle israf karşıtı “Hikâye” etkinliğiyle buluşuyoruz. Etiketler yerine hikâyeleri koyuyoruz!

Giydiklerimizi, kullandıklarımızı, yediklerimizi ihtiyaçtan dolayı mı alıyoruz ve bunları -bazen ne kadar sıklıkla kullandığımızı bile fark etmeden- atıyor muyuz?

İhtiyacımız olan bir şeyi başkasından almaktan çekiniyor muyuz veya onun neden/nasıl kullanılmadığına dair şüphe duyduğumuzdan ikinci el eşya/kıyafet al(a)mıyor veya kullandıklarımızı başkalarıyla paylaş(a)mıyor muyuz?

O zaman gelin önyargıları birlikte kıralım ve eşyalarımızı hikâyeleriyle birlikte paylaşalım!

Sadece eşyalarınızın hikayesini değil, sizin de israf karşıtı fikirlerinizi duymayı ve çerçöpü sizle paylaşmayı sabırsızlıkla bekliyoruz.

Etiketler yerine hikayeleri tercih ediyoruz ve Lao Tzu’nun dediği gibi bilgeliği elde etmenin her gün bir şeyler vererek gerçekleştiğine inanıyoruz!

Not: Eşyalarınızın (evde bir köşede duran alıp beğenmediğiniz kuru yiyecekler de buna dahil) üzerine fotoğrafta görüldüğü gibi kısa hikâyeler şiirler, sözler veya neden vermek istediğinize dair birkaç cümle yazabilirsiniz.)

Pazar günü Haymatlos’un bahçesinde başkalarına vermek istediğimiz eşyaları parasız ve karşılıksız olarak sergiliyoruz.

Bir şey getirmeseniz/almak istemeseniz bile gelin bir pazarı da beraber paylaşalım!

Ankara’ya kış geliyor, yine AVM vakti geliyor, değil mi? Eşyaya olan baağlılığını/bağımlılığını sorgulama vakti şimdi. Çok severek aldığın vazoyu hiç kullanmadın, bazı kıyafetlerin artık sana olmuyor, gelen hediyeyi beğenmedin aslında, ama ayrılmak da istemiyorsun onlardan. Ya da çok sevdiğin kitabı okusun istiyorsun başkaları da. Gel, pazar günü hikâyesini iliştir üstüne, paylaş, hafifle. Etiketler olmasın, fiyatlar olmasın, dilediğini bırak dilediğini al. Pazar günü görüşmek üzere!

modern-kolelikFacebook etkinlik sayfası

Hazırlayan: Çerçöp Çorbacılar

Nilgün Marmara, kuş koysunlar senin yoluna

“Üşümüşüm
Bu yaklaşan kışla değil
Deniz ürpertisi, göğün alacasıyla değil
Ellerimin soğukluğu hep bir kalabalıkta
Kaçışının gizini gönlünde tuttuğun
Bilisiz aşkı (nı) ver bana!
Üşümeyeyim…”

Öyle dizeler var ki ruha batıyor sanki. Delip geçiyor yüreği. Üstelik sadece şiirin etkileyiciliği değil bunu yapan, kendinize ait bir parçanın varlığı sarsıyor insanı biraz da. Nitekim an gelir ruhun yansıması öyle vurur ki mısraya, sanki kendi kaleminden çıkmışçasına sahiplenirsin şiiri de, kalem ehlini de. O saatten sonra ruhdaşınız olur şair, hayaldaşınız olur ve hatta derininizi en iyi bilen sırdaşınız…

Benim de derinimdekileri en iyi bilen dizeler, çoğu zaman Nilgün Marmara’nın kaleminden çıktı. O oldu benim sızıdaşım. Ne zaman ki okudum: “Ülkem yok, cinsim yok, soyum yok, ırkım yok ve bunlara mal ettirici biricik güç, inancım yok. Hiçlik tanrısının kayrasıyla kutsanmış ben yalnızca buna inanabilirim, ben”i, kapıldım dizelerin ruhumla aynılığına ve Nilgün Marmara’nın derin dünyasına.

Marmara, 1958 yılında İstanbul’da doğdu. Ortaokul ve liseyi Kadıköy Maarif Koleji ve Lisesi’nde bitirdi. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı’nı Sylvia Plath hakkında yaptığı tezle bitirdi. Nitekim Sylvia’yı hep çok sevdi, onun da ruhdaşı Sylvia idi.

Geniş bir edebiyat çevresi olan Nilgün Marmara, Marmaris’te bir tatil köyünde çalıştı, sonra Ulusoy’da yönetici sekreterliği yaptı. Kısa süren yönetici sekreterliği döneminin ardından bir reklam şirketine metin yazarı olarak girdi. Fakat çalıştığı ilk gün bir cenaze ilanı yazması istenince işten ayrıldı. Daha sonra çalışma hayatının farklı alanlarında yer alsa da idealist ruhu devam etmesini önledi. Bu süreç sonrası kendini tamamen şiirlerine verdi.

Kendilerini ölmeden ceset olarak algılayanlar, intiharlarını başkalarının bir vasiyeti gerçekleştireceği gibi gerçekleştirir. Ölüm yaşarken vardır, olmuştur. Cesedi yakarak ortadan kaldırmak gerekir” diyen Nilgün Marmara, 13 Ekim 1987’de evinin penceresinden kendini ölüme savurdu.

Toplumsal rolleri ile şairliği arasında yoğun bir savaş veren genç şair, hayatına dair son sözü böylece söylemiş oldu. Nitekim onun için ölüm, sadece ölüm değildi. Bir özgürleşmeydi de aynı zamanda:

…Yavru Ceylan’ı nasıl öldürüyor, onu öldürmekle özgürleştirmek arasında hiçbir fark yoktur belki de.”

Nilgün Marmara, geriye gidişi kadar sarsıcı, derin dizeler bıraktı. Sadece şair dostlarıyla paylaştığı şiirleri ve notları ardından, Daktiloya Çekilmiş Şiirler ve Kırmızı Kahverengi Defter adıyla bir araya getirildi.

nilgun-marmara-1Marmara, hayatını kalemiyle şiire işleyen kadınlardandı. Ayrıca tezinde de bakış açısını sık sık işlemişti. Plath için kurduğu şu cümle onunla ilgili de çok şey söylüyordu aslında:

“Kadınlara ikinci sınıflığı dayatan ve sarınmaları için, ıstırapla dokunmuş bir kumaştan başka bir şey sunmayan bir toplumun kurbanı olan Plath, uzlaşmayı reddeder ve uyumlu sosyal varlıkların çirkinliğine kaçınılmaz bir tepki olarak intiharı seçer.”

KaynakSeda Köycü, Haline Poświatowska ve Nilgün Marmara: İlki Yaşama, Diğeri Ölüme Seslendi, Türkiyeli Kadın Yazarlar adlı site

Yoga ile iç ve dış doğamızı iyileştirmek

Doğa hakkında endişelenmemize gerek yok çünkü doğa kendi başının çaresine bakabilen akıllı bir sistem. Eğer insanlar doğayı korumak yerine ona zarar verirlerse, doğa insanlığı cezalandıracaktır.
Swami Satyananda Saraswati


Dış doğayı korumak için konuştuğumuz ve yaptığımız onlarca şey var: Ekolojik ayak izimizi azaltmak, yerel beslenmek, tüketmemek… Peki, kendi fiziksel, ruhsal, zihinsel doğamıza bakmak ve korumak hakkında neler yapıyoruz? Doğanın kötüye kullanılmasının bizim üzerimizdeki etkileri neler?

Doğa kendi başının çaresine bakabilir fakat biz kendi doğamızı nasıl kabul edeceğiz ve koruyacağız? Kendi iç dünyamızı hem dışarda olan hem de içimizde olan kaotik ortamdan nasıl koruyacağız? Dış doğadaki tehlikeler kadar kendimizi rahatsız edici duygular, başa çıkılmaz tutkular ve agresif düşünceler gibi içsel tehlikelerimizden nasıl koruyacağız?”

Processed with VSCO with c1 preset

İçsel kirlenme

Öncelikle dünyanın bizim zihnimizin bir yansıması olduğunu anlamamız gerek. Dünyanın ve doğanın denge içerisinde olmamasının; biz insanların içsel dengemizi kaybettiğimizden kaynaklandığını fark etmeliyiz. Zihnimizle olan bağları çoktan kopardık, kendimize ve başkalarına karşı hem davranışlarımız hem düşüncelerimiz artık doğruluktan saptı. Belki de dış dünya hakkında endişelenmek yerine kendi iç doğamız hakkında kaygılanmayı ilk sıraya almalıyız; çünkü toplum ve dünya kendi düşünce yollarımızı ve farkındalığımızı değiştirmeden değişmeyecek. Kendi içimizdeki duygusal ve zihinsel kirlilik herhangi bir dışsal kirlilikten daha tehlikelidir ve ilk önce bunun temizlenmesi gerekmektedir.

Kargaşayı yoga ile durultmak

Sadece yoga 21. yüzyılın zihinsel yapısını değiştirebilir ve sevgi, huzur, anlayış, tolerans ve kabul ediş gibi daha derin özellikleri geliştirmemizde yardımcı olabilir. Yoga içsel ve dışsal olarak bütün bir yaşam pratiğidir. Bu kişinin kendisini kendisine, başkalarına ve doğaya açması anlamına da gelmektedir. Başa çıkılmaz düşüncelerimizi ve duygularımızı tekrar kontrol altına almaya ve bunları huzur, denge ve sükûnete döndürmeye ihtiyacımız var. Bu duygular da bağımsız duygular değil, aksine toplum ve doğa ile doğrudan bağlantılı duygulardır. Yoga ile dengeyi yeniden keşfederek bakış açımız değişecek ve bu yeni bakış açısı farkındalık uyandırarak içsel ve dışsal dünyalarımızdaki kirlilikler üzerine çözümler türeteceğiz.

Yoga ile sahip olduğumuz iki hediyeye iyi bakmanın sorumluluğumuz ve görevimiz olduğunu fark ederiz: Doğa adındaki yaşamımızın doğrudan bağlı olduğu karmaşık yapı ve içinde yaşadığımız zihin-beden karmaşık yapısı..

Asana (Duruş)

Zihin sağlığı beden sağlığı ile doğrudan alakalıdır. Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur sözü buna iyi bir referanstır. Yogiler belirli bir duruşa girmenin zihin ve beden üzerine etkilerini gözlemleyerek yoga duruşlarını geliştirmişlerdir. Doğada hayvanların kendi vücutlarıyla ne kadar uyum içerisinde yaşadıklarını görerek yoga asanaları ile insanların da doğasında olan gücü, esnekliği ve dengeyi yeniden kazanmalarını sağlamışlardır. Bu gözlemler ile geliştirilen fiziksel duruşlar ile hormon dengesi de dahil olmak üzere içsel dengeye ulaşarak zihin-beden kompleksinin iyileşmesi sağlanmaktadır.

Şiddetsizlik

Şiddetsizlik doğu felsefelerinin ilk öğretisidir ve her türlü olumsuz davranıştan uzak durmayı öğütler. Yaşayan tüm canlılarla ve kendimizle ilişkimizi sevgi temeline kurarak onlara hiçbir zarar vermemeyi anlatır. Başkalarına zarar vermek öfkeden doğar ve öfke de kişiliğimizde korkuya evrilir ve büyür, gittikçe daha fazla şiddet uygulayan birisi haline dönüşürüz. Hayvanları öldürürüz, dünyanın sonu yokmuş gibi tüketmeye başlarız. Şiddetsizlik pratiği ile hem iç doğamızla hem de dış doğamızla uyum içerisinde yaşamanın anahtarını keşfedebilir ve tüm kirliliklerden arınabiliriz.

Sevgi, empati ve anlayış duygularımızı tekrar canlandırmak, dengeyi yeniden keşfetmek ve iç-dış dünyamızda uyum içerisinde yaşamak küçük bir farkındalıkla başlıyor. Yoga size iyi gelecek.

EsinlenmeYoga Mag