Ana Sayfa Blog Sayfa 391

Altın Portakal uluslararası yarışma filmleri belli oldu

1

Gürcistan’dan Fransa’ya, Türkiye’den Polonya’ya dünya sinemasının en yeni ve seçkin örnekleri bu yıl Altın Portakal heykelciği için yarışıyor olacak.

Antalya Büyükşehir Belediyesi tarafından 16-23 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilecek 53. Uluslararası Antalya Film Festivali Uluslararası Yarışma programı belli oldu.

Dünyanın dört bir yanından günümüze ve insanlığa dair farklı konuları ele alan filmler, Altın Portakal için yarışacak.

En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo, En İyi Müzik, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Erkek Oyuncu ve Jüri özel ödüllerinin sahibi, bu yıl İngiliz yönetmen Hugh Hudson başkanlığındaki Uluslararası Uzun Metraj Jürisi tarafından yapılacak değerlendirme sonucu belirlenecek. En İyi Film’e ise Altın Portakal heykelciğiyle birlikte 50 bin Euro’luk para ödülü de verilecek.

Amelie” filmiyle tanıdığımız Fransız oyuncu Audrey Tautou’nun da katılacağı bu yılki Uluslararası Yarışma filmleri şu şekilde:

altin-portakal-afis48 Kavşağı / Junction 48 (Yönetmen: Udi Aloni – İsrail, Almanya, ABD)

Kerim, karmaşık LOD şehrinin Arap gettolarındaki kriminal tiplerden oluşan arkadaşlarıyla takılmak ve tuhaf işler arasında geçen amaçsız bir hayat sürmektedir. Bir aile trajedisi onu, şarkıcı kız arkadaşı Manar’la daha da yaklaştırır ve hayatını rayına oturtma yolunda motivasyon sağlar. Kerim ve grubu sonunda, Tel Aviv’deki bir kulüpte “ilk Arap rap’çi” olarak fark edilmelerini sağlayacak bir performans gerçekleştirme şansı yakalamıştır. Ama başarıya giden yol hiçbir zaman kolay değildir. Kerim ve grubu; milliyetçi Yahudi rapçilerin şiddetiyle, hükümetin engelleriyle ve bağımlı arkadaşlarının başlarına açtığı belalarla yüzleşmelidir önce.

Kerim için ayrıca bir tehdit daha vardır; Manar’ın ailesi, kızlarının onunla sahneye çıkmasına karşıdır. Kerim aşkı için mi yoksa sanatı için mi mücadele edecek; arada kalır. Berlin Film Festivali Panorama bölümünde Seyirci Ödülü ve Tribeca Film Festivali’nde Jüri Ödülü alan Junction 48‘in yönetmeni, Udi Aloni. Filmin başrolünde ise senaryoya da katkısı olan, Annemarie Jacir’in Bu Denizin Tuzu‘nda da (Milh Hadha al-Bahr- 2008) izlediğimiz Tamer Nafer var.

Açık Kapı / La Puerta Abierta (Yönetmen: Marina Seresesky – İspanya)

“Açık Kapı”, yönetmeni Marina Seresesky’ye göre “ikinci bir şansı hak edenlerin hikâyesi“. Rosa, annesinden miras aldığı işi yapmaktadır; fahişeliği. Annesi, ona cehennemi yaşatıp dururken nasıl mutlu olunacağı konusunda hiçbir fikri olmamıştır. Bunu hak ettiğini de düşünmez zaten. Fakat bu renksiz ve duygusuz hayata bir gün 10 yaşlarındaki Lyuba dahil olduğunda Rosa için de “ikinci bir şans” doğar.

Film, Transilvanya Uluslararası Film Festivali’nde seyircilerin oylarıyla En İyi Film seçildi.

Baba ve Oğul / Ostatnia Rodzina (Yönetmen: Jan P. Matuszynski – Polonya)

“Babalar ve oğulları” meselesini düşünün; şimdi ona biraz da “sanatçının, aile babası olarak portresi” başlığını ekleyin. İşte hayatından bir kesite şahit olacağınız, Polonyalı ressam Zdislav Beksinski’nin hikâyesi tam da böyle bir şey! Bir yandan kendi ikili hayatında zorlanıyor; naif, örümcek korkusu olan, sevgili bir aile babası ile şiddet yüklü cinsel fantezilere sahip ve rahatsız edici, distopik tablolara meyyal bir adam. Öte yandan baş belası oğulları Tomasz intiharlara kalkışmakta. Nihayet bir kız arkadaş bulup radyoda program da yapmaya başlayınca Zdislav ve Zofia Beksinki çifti çok sevinir. Gerçi Zdislav Beksinki bu durumun böyle süreceğine pek inanmaz ama elinde kamerasıyla her şeyi kaydetmekten de geri durmaz.

Ödüllü belgesel “Deep Love”ın yönetmeni Jan P. Matusznski’nin ilk uzun metrajı “Baba ve Oğul”, dünya prömiyerini Locarno Film Festivali’nde yaptı ve son Gdynia Polonya Film Festivalinde 4 ödül kazandı.

Başkasının Evi / House of Others  (Yönetmen: Russudan Glurjidze – Gürcistan, Rusya, İspanya, Hırvatistan)

Dağların arasında, sessiz sakin bir köy içinde koca bir ev. Bir ailenin mutluluğu için yeter bir manzara gibi görünüyor ama gerçek hiç de öyle değil. Çünkü burası, düne kadar komşu olan Gürcü ve Abhazaların birbirleriyle kanlı bir savaşa tutuştukları yer. Buraya taşınan genç aile de savaştan fiziksel olarak kurtulsa da işte bu kabustan bir türlü uyanıp da ruhen iyileşemiyor.

Bitmeyen bir savaşı günbegün yaşıyor. San Sebastian Film Festivali’nde gösterilen ve Karlovy Vary Uluslararası Film Festivali’nde Batının Doğusu Ödülü’ne layık görülen, Russudan Glurjidze’nin yazıp yönettiği filmde Salome Demuria, Ia Sukhitashvili ve Olga Dihovichnaya başlıca rolleri paylaşıyor.

Kol Saati / Glory /Slava (Yönetmen: Kristina Grozeva, Petar Valchanov – Bulgaristan, Yunanistan)

Demiryolu işçisi Tsanko Petrov, raylarda milyonlarca Leva bulur. Parayı olduğu gibi polise götürmeye karar verir. Böylece devlet ona ödül olarak bir kol saati verecek ve o da artık çalışmak zorunda kalmayacaktır. Bu arada Ulaştırma Bakanlığı PR departmanı müdürü Julia Staikova, Petrov’un eski, aile yadigarı saatini kaybeder. Böylece Petrov’un umutsuz mücadelesi başlar; hem eski saatini hem de eski itibarını kazanmak için.

Locarno Film Festivali’nde Altın Leopar için yarışan filmin yönetmenliğini, bol ödüllü “Ders” filminin yönetmenliğini Kristina Grozeva ve Petar Valchanov üstleniyor.

İtiraflar / Le Confessioni (Yönetmen: Roberto Ando – İtalya, Fransa)

Karlovy Vary Film Festivali’nden Ekümenik Jüri ödülüyle dönen, Roberto Ando imzalı film bir yandan olabildiğinde gerçekçi bir yandan da sürreel bir çizgide ilerliyor. Manzara şu: Dünyanın önde gelen ekonomistleri ve en güçlü isimleri G-8 zirvesi için Almanya’da bir arada. Fakat IMF Başkanı Daniel Roche tarafından davet edilen tuhaf bir İtalyan keşiş de konuklar arasında. Keşişe, gece gizlice günah çıkartmak isteyen Roche, ertesi sabah ölü bulunur. Gece Roche’un odasına girdiği görülen keşiş, şimdi baş şüphelidir! Fakat soruşturmada Roche’un itirafını ifşa etmeyi reddeder.

Ekonomi patronları, Roche’un, yakında gerçekleştirmeyi amaçladıkları ve pek çok ülkeyi darboğaza sokacak ekonomik planlarını keşişe sızdırdığından endişelenir. Bu endişe keşişin, Roche’un ölümünde parmağı olup olmamasından daha önemlidir şimdi! Ve keşiş ısrarla Roche’un itirafını açıklamayı reddeder. “Gizemli keşiş” rolünde bol ödüllü, başarılı oyuncu Toni Servillo’yu izleyeceğiz.

Kayıp Kral / King of the Belgians (Yönetmen: Peter Brosens & Jessica Woodworth – Belçika, Hollanda, Bulgaristan)

Venedik Film Festivali Ufuklar Ödülü’ne aday gösterilen film, Balkanlar’da kaybolup gerçek dünyaya uyanan bir kral eskisinin başrolde olduğu yol hikayesi. III. King Nicolas, yanlış bir hayat yaşadığına kesinkes inanan yalnız bir ruhtur. İngiliz sinemacı Duncan Lloyd’la İstanbul’a bir yolculuğa çıkmaya kalkışır. Lloyd, Saray tarafından monarkın budala imajına bir çekidüzen vermek için görevlendirilmiştir. Bu yolculuk, ikisi için de hiç kolay olmayacaktır. Bu orijinal komedinin kralı ise Peter Van den Begin.

Takım Ruhu / L’outsider (Yönetmen: Christophe Barratier – Fransa)

Yıl, 2008. Genç bir adam, dünya çapında finansal pazarları sallayacak bir seri skandalın baş aktörü olarak şüphe altında: Jerome Kerviel. Dünyanın en büyük bankasında basit bir memur olarak çalışan bu adamın bu kadar ileri gidebileceğini, 8 yıl önce kimse tahmin edemezdi. Sessiz, kendi halindeki Jerome, Société Générale’in yatırım bankacılığı bölümünde, vadeli işlemler piyasasında yaptığı hayali işlemlerle bankasını 4,9 milyar Euro zarara uğratmıştı. Gerçek bir olaydan beyazperdeye uyarlanan filmin yönetmeni; iki dalda Oscar’a aday gösterilen “Koro” (Les Choristes- 2004) filmine de imza atan, Christophe Barratier. Bankasını iflasın eşiğine getiren Jerome Kerviel’i ise genç oyuncu Arthur Dupont canlandırıyor.

Tereddüt / Clair Obscur (Yönetmen: Yeşim Ustaoğlu- Türkiye, Polonya, Fransa)

Yeşim Ustaoğlu’nun, dünya prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yapan, Türkiye’de ilk gösterimini ise Uluslararası Antalya Film Festivali’nde yapacak olan yeni filmi “Tereddüt”, aile sorunlarıyla bunalmış iki kadın üzerine. 30’larının başındaki Şehnaz, bir sahil kasabasında mecburi hizmetini yapan bir psikiyatrdır. Hafta sonlarında gittiği İstanbul’da kocası Cem’le sürdürdüğü kusursuz bir evlilikle hayatında her şey yolunda görüntüsü vermektedir. Ancak arka planda kocasının isteklerine takılmış bir benlik yatmaktadır. Aynı kasabaya iki yıl önce, 16 yaşındayken zorla evlendirilerek gelmiş Elmas’ın hayatındaki eksikler de Şehnaz’ınkilerden çok farklı değildir aslında. Bir vesileyle tanıştıklarında hayatlarında yeni bir kapı aralama fırsatı doğacaktır.

Filmin başrollerini; Funda Eryiğit, Ecem Uzun, Mehmet Kurtuluş ve Serkan Keskin paylaşıyor. İlk uzun metrajı “İz” (1994) ile dünya festivallerine katılan ve İstanbul Film Festivali’nde En İyi Film ödülü alan Ustaoğlu’nun ikinci filmi “Güneşe Yolculuk” (1999) ise Berlin’de En İyi Avrupa Filmi ve Barış ödüllerini kazandı.

Berlin Film Festivali Panorama bölümünde prömiyerini yapan “Bulutları Beklerken” (2004) Sundance/NHK Uluslararası Film Yapımcıları Ödülü’nün sahibi olurken “Pandora’nın Kutusu” (2008) da San Sebastian Film Festivali Altın İstiridye ödülü başta olmak üzere pek çok festivalden ödülle döndü. Venedik’te prömiyerini yapan “Araf” da (2012) yönetmen ve oyuncusuna festivallerde ödül kazandırdı.

Toz / Dust (Yönetmen: Gözde Kural – Türkiye, Afganistan)

53. Uluslararası Antalya Film Festivali’nin bir diğer ilk gösterimi olan “Toz”, ilk uzun metrajında kamera arkasına geçen Gözde Kural’ın, Afganistan’da çektiği bir film. Kural, Afgan asıllı üç kardeşin hikayesi için düşmüş yollara. Azra, Emir ve Ahmet, İstanbul’da doğup büyüyen, Afgan asıllı üç kardeştir. Annelerinin ölümünden sonra, Emir’in bütün itirazlarına rağmen Azra, Afganistan’a doğru tehlikeli bir yolculuğa çıkar. Ailesinin geçmişiyle yüzleşirken kurduğu her bağlantı, onu, içinden çıkılamaz yeni hikayelere atar. Savaşın, insanların kaderi üzerindeki etkisini kendi aile sırları üzerinden görmeye başlar. Filmin başrollerini Öykü Karayel, Beran Soysal ve Muhammed Cangören paylaşıyor.

Daha fazla bilgi ve etkinlik programı için buraya bakabilirsiniz.

Sound of silence projesi ve hayvan deneyleri: Sessiz çığlıkları duyun

Neşe içinde oynayıp koşması gereken beagle köpek yavruları insanlık dışı hayvan testi laboratuvarlarının daimi kölelerinden yalnızca biri… Bu masum canlar yapılan testlerde dayanabildikleri süre boyunca zehirli gazlara maruz bırakılıyorlar. Hareket dahi edemeyecekleri kadar küçük soğuk metal kafeslerde ağız ve burunlarına takılan gaz maskesinden ölümü solurken kimse onların gözyaşlarını görmüyor ve onların sessiz çığlıkları kimse tarafından duyulmuyor. Aralarından bazıları ölürken geri kalanlar test adı altında günlerce ve aylarca inanılmaz ağrılar ve kanamalı ülser ile zehirlenmeye ölene kadar devam ediyorlar.

“Sound of silence” kampanyası beagle köpeklerinin testlerde kullanılmasını durdurmak amaçlı düzenlenmiş bir kampanya ve insanların kullanacağı ürünler için laboratuvar testlerinde hayvanları kullanmanın aslında gereksiz olduğunun bir kez daha altını çiziyor.

İçlerinde 9 aylık yavru sayılabilecek köpeklerin de bulunduğu yaklaşık 200 bin köpek laboratuvarlarda yapılan testlerde kullanılıyor. ve yine binlercesi kafeslerde testlerde kullanılacakları günü bekliyorlar.

Ağrı kesiciler, tarım ilaçları, dezenfektanlar, oda spreyleri, deodorantlar, saç spreyleri ve çeşitli bazı ilaçlar da işkence dolu yöntemlerle köpekler üzerinde test edilmektedir. Özellikle beagle cinsi köpekler sigara dumanı testlerinde kullanılıp yavaş yavaş zehirlenmeye devam etmektedirler. Çoğunlukla “Önce insan ve insan sağlığı” şeklinde düşünülse de hayvanlarında insanlar ile aynı şekilde özgürlük ve yaşama hakları vardır. Ayrıca insanların kullandığı ürünlerin hayvanlar üzerinde denenmesinin iki canlının da vücut yapısı, metabolizması ve vücudunun testlerde kullanılan maddelere verdiği tepkilerin birbirinden çok farklı olması açısından kesin sonuçları vermediği yıllardır açıkça bilinmektedir.

Her yıl Çin‘de düzenlenen Yulin köpek eti yeme festivaline tepkiler çığ gibi büyürken maalesef kapalı kapılar ardında hayvanlara yapılan eziyetler ya görülmüyor ya da görmezden geliniyor. Sadece oyun oynayıp sevilmek isteyen köpek yavruları annelerinden zorla ayrılarak testlerde kullanılmak üzere dünyanın dört bir yanından Amerika, İngiltere ve Çin‘e yollanmaktadırlar. Yolda gördüğümüz arabanın çarptığı bir sokak hayvanına zarar gelmesine asla dayanamazken hayvanlar üzerinde test yapan ürünleri kullanarak dolaylı yoldan dahi olsa sayısız hayvanın ölümünde rol oynamış oluyoruz. Evde kendi kedimizin ya da köpeğimizin başını okşarken, bir daha laboratuvardan hiç çıkamayacak, bir kez daha güneşi hissedip çimenlerde koşup oynayamayacak olan laboratuvar hayvanlarının sessiz çığlıklarını duymuyoruz!

enpa_macchia_190210.inddSound of silence” kampanyası “Laboratuvarlar insanların en iyi arkadaşı olan köpeklere göre bir yer değil” diyerek dikkatleri sadece köpek istismarına çekerken aslında yapmamız gereken tüm canlıların eşit yaşama hakkına sahip olduklarını kabul ederek hayvan testlerinde kullanılan tüm hayvanların haklarını savunmaktır.

Lütfen kullandığınız ürünleri alırken arkasında tavşan logosunun ya da hayvanlar üzerinde test yapılmamıştır yazısının olmasına çok dikkat ediniz. Hayvanlar üzerinde test yapmayan markaların güncel listesine internetten kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Hayvanlar da tıpkı bizler gibi eşit özgürlük ve yaşam hakkına sahiptirler… Gelin onların sessiz çığlıklarını birlikte duyuralım!

hayvan-deneyleri-sessiz-cigliklarSound of silence kampanyasından esinlenilmiştir.

Ayrıca bu yazılar da ilginizi çekebilir:

Sonbahar ve kış aylarında tüketilmesi gereken sebze ve meyveler

Eğer sizler de yediğiniz besinlerden tam anlamıyla verim almak istiyorsanız, özellikle bu konuya değinmek adına yazılmış olan bu yazı, oldukça işinize yarayacaktır. Pazarlara veya manavlara sürekli uğramamız halinde patatesin ve soğanın dışında kalan tüm meyve ve sebzelerin daima değişikliğe uğradıklarını gözlemlemiz mümkündür. Mevsimine veya ayına göre tüketilen sebze ve meyveler, hormonların sizi en düşük seviyede etkileyeceği bir beslenme biçimi yakalayabilmenize yardımcı olmaktadırlar.

Zamanında tüketilen meyveler veya sebzeler, diğer zamanlarda tüketildiklerine oranla vücuttaki vitamin oranını arttırmaktadırlar. Önümüzde soğuk günlerin olması ve birçok mahsulün yeni yeni toplanmaya başlanmış olması ile beraber, sonbahar ve kış aylarında tezgâhlarda karşınıza çıkacak olan meyve ve sebzeleri sizler için derledik.

Sonbaharda sıklıkla tüketilen meyve ve sebzeler

Özellikle bu dönemde tezgâhlarda yeni meyveler ve sebzeler görmeniz olasıdır. Eylül ayı itibarıyla, verim alabilmek adına tüketilmesi gereken meyve sebzeler;

Eylül ayı sebzeleri: Mantar, pazı, mısır, patlıcan, kabak, kırmızıbiber, dolmalık biber, barbunya

Eylül ayı meyveleri: Mürdüm eriği, kavun, incir, üzüm, fındık, karpuz

Henüz yaz mevsiminden yeni çıkılmış olduğu için ve gelecek soğuk aylara kendinizi hazırlamanız gerektiği için, ay boyunca sebze ve meyve tüketiminize önem vermeyi ihmal etmeyin ve enerji veren karbonhidratları da bünyenize almayı unutmayın.

kavunEkim ayı sebzeleri: Mantar, ceviz, fındık, pırasa, ıspanak, turp, havuç, karnabahar

Ekim ayı meyveleri: Üzüm, elma, armut, greyfurt, muz, mandalina

Beyninizin gelişimine katkıda bulunmak ve vücut sağlığını korumak adına tüketmekte olduğunuz cevizin tam zamanı olan bu ayda, yiyeceğiniz sebze ve meyve ağırlıklı besinler de kış aylarında hastalıklardan korunmanıza yardımcı olacaktır.

Kasım ayı sebzeleri: Kabak, lahana, bal kabağı, pırasa, kereviz, ıspanak, karnabahar, pırasa ve pazı.

Kasım ayı meyveleri: Ceviz, Kestane, Elma, Üzüm, Mandalina, Nar, Kivi, Armut, Greyfurt

Bu dönemde tezgâhlarda yerini almış olan, kansere karşı etkili olan ve beta-karoten oranı yüksek olan balkabağını tüketerek de sağlığınıza katkıda bulunabilirsiniz.

Kışın tüketilecek meyve ve sebzeler

Soğukların gelip çatmasıyla beraber hastalıklar, özellikle de grip, insanlar arasında yayılmaktadır. Kendilerini hastalıklara karşı korumak isteyen şahıslar, bu mevsimde tüketecekleri meyve ve sebzelere özenle seçmelidirler.

Aralık ayı sebzeleri:  Karalahana, Pazı, Havuç, Balkabağı, Lahana, Yer elması, Ispanak, Kereviz, Karnabahar, Brüksel Lahanası

Aralık ayı meyveleri: Ayva, Greyfurt, Kestane, Muz, Elma, Portakal, Mandalina, Nar

Soğuk algınlığı ve grip ile başa çıkmak isteyen insanlar, bu aylarda C vitamini ağırlıklı beslenmek durumundadırlar. Özellikle portakalın ve mandalinanın tam zamanı olduğundan, bu meyveler insanları, her gün bir porsiyon yenilmeleri halinde, soğuk algınlığından korurlar. Bunun yanı sıra ıspanak ve baklagillerde vücut direncini arttırıcı sebzeler arasında yer almaktadırlar.

brokoliOcak ayı sebzeleri: Lahana, kereviz, Brokoli, havuç, pırasa, kırmızıturp, karaturp, ıspanak

Ocak ayı meyveleri: Nar, Elma, Portakal, Armut, Greyfurt

Bu dönemde soğuklar sebebiyle dışarıya çıkmamanız, bağırsak sisteminizin güçsüzleşmesine yol açar. Bunun önüne geçmek isteyen kişiler ise bu dönemlerde meyve tüketimine özellikle dikkat etmelidirler. Lifli gıdaların yanı sıra tüketilmesi gereken en önemli besinlerin baklagiller olduğu gerçeği unutulmamalıdır.

Şubat ayı sebzeleri: Brokoli, Brüksel Lahanası, Karnabahar, Havuç, Turp, Pırasa, Ispanak

Şubat ayı meyveleri: Ayva, Portakal, Muz, Armut, Elma

Bu ayda tezgâhlarda karşınıza çıkan lahanagillerin kanser önleyici özelliğe sahip beta-karoteni içerdiklerini de unutmamalı; öğünlerinize her daim önem vermelisiniz. Çünkü besinler, ancak önem vermeniz halinde sağlıklı ve uzun bir ömrün habercisi niteliğini taşıyabilirler.

Fransız fotoğrafçının objektifinden hippilerin ve göçebelerin özgürlükleri

0

Fransız fotoğrafçı Valentin Duciel günümüzdeki hippilerin ve göçebelerin özgürlüklerini fotoğraflıyor.

23 yaşındaki Fransız Valentin Duciel, kendi kendini yetiştirmiş olan bir fotoğrafçı. Kamerası ve filmleriyle şehirden uzak, güzel yerleri ve insanları keşfetmeyi seviyor. Fotoğrafları; özgürlük kavramından, 60’lı ve 70’li yılların kültüründen ilham aldığının göstergesi niteliğindeler.

Her şeyin dijitale dönmüş olduğu günümüz dünyasında Duciel, hâlâ analog kamerayla çekim yapıyor. Bunu tercih etmesinin sebeplerini şöyle sıralıyor: Eski aile fotoğraflarındaki o doğallık hissini, grenleri ve renkleri hâlâ seviyor oluşu, 60’lı ve 70’li dönemlerin görsel dünyasını tekrardan yaratmak istemesi ve iyi bir dijital fotoğraf makinesini karşılayacak bütçesinin olmayışı…

Valentin, bir analog kamera alıp, çevresindeki dünyayı keşfetmeye başlıyor. Şehrin ve kalabalığın kargaşasından kurtulmayı amaçlayan sanatçı, çalışmalarında da doğanın getirdiği sakinliği yansıtıyor. Sürekli değişen doğaya karşı duymakta olduğu ilgi ve içindeki yolculuk tutkusu, Duciel’in yeni seriler ortaya çıkarmasına ön ayak oluyor. Sanatçı, analog kamerasının yardımıyla gezginleri, göçebeleri ve modern çağ hippilerini ve onların doğayla olan ilişkilerini belgeliyor. Onları yolda, gölde, ormanda ve kamplarında fotoğraflıyor. Gerçek yaşamda insanlar dünyayı mahvederlerken, Duciel’in doğaya ve birbirlerine saygı duyan insanları yakalayabiliyor olması muhteşem.

valentin1valentin2valentin3valentin4valentin5valentin6valentin7valentin8valentin9Valentin Duciel’i web sitesi ve Instagram hesabından takip edebilirsiniz.

Kaynak: The Plaid Zebra 

53. Uluslararası Antalya Film Festivali bu yıl dopdolu

1

53. Uluslararası Antalya Film Festivali sinemanın her dalında dopdolu bir Ulusal program hazırladı. Program, “Rengahenk” seçkisi ile Türkiye sinemasının bütün renklerini yansıtıyor.

1963 yılından bu yana her yıl düzenlenen ve Türkiye’deki en önemli uluslararası film festivali olan Uluslararası Antalya Film Festivali’nin Antalya Büyükşehir Belediyesi tarafından 16-23 Ekim tarihleri arasında 53’üncüsü gerçekleştirilecek. Festivalde bu yıl yarışma programlarıyla birlikte Türkiye sinemasının en yeni filmleri yarışma dışı seçkide bir araya geliyor.

Bu seçkiler artık her yıl Rengahenk başlığı altında izleyiciyle buluşacak. Rengahenk; sinemamızın bütün renklerinden ve seslerinden oluşan armoniyi yansıtmayı amaçlarken yarışmalı bölümler kadar fazla sayıda izleyiciyi salonlara çekmesi hedefleniyor. Seçkiden bir film de halk oylamasıyla Rengahenk İzleyici Ödülü’nün sahibi olacak. Rengahenk seçkide yer alan 10 film arasında usta yönetmen Reha Erdem’in, 73. Venedik Film Festivali-Ufuklar bölümünde Jüri Özel Ödülü ve 23. Adana Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü alan son başyapıtı “Koca Dünya” özel bir gösterimle seyirci karşısında olacak.

İşte Rengahenk seçkideki filmler

Bana git de

İstanbul’un kalburüstü gitaristlerinden Ali, piyasa ilişkilerinden bunalıp çocukluğunun geçtiği Doğu Anadolu yollarına düşer. Otomobiliyle çıktığı yolculukta sesi de kendisi kadar güzel Leyal ile karşılaşır, fakat Leyal ortadan kaybolunca ailesini bulmaya çalışır. “Harem Suare”de Ferzan Özpetek ile çalışan romancı Handan Öztürk, “Benim ve Roz’un Sonbaharı” adlı filmiyle tanındı. Handan Öztürk’ün yönetmen koltuğuna oturduğu “Bana Git de”nin başrollerini Altın Portakal ödüllü “Pazar: Bir Ticaret Masalı”nın başrolünde parlayan Tayanç Ayaydın ile ünlü şarkıcı Atiye paylaşıyor.

antalya-film-fest-bana-git-deBeginner

Güven Kıraç’ın emekli olmuş ama geçimini sağlamak için çalışmaya devam eden, tekdüze bir hayat süren taksi şoförünü canlandırdığı “Beginner” yalnızlık ve dostluk üzerine bir film. Yıllar önce eşini kaybeden Faruk’un taksi durağındaki arkadaşları ve şen şakrak komşusu dışındaki tek yakını, İngiltere’deki torunudur. Onun velayetini alabilmek için umutsuzca İngilizce öğrenmeye çabalar. Adını bu çabadan alan filmin yönetmeni Burçak Üzen ve filmin kadrosunda ise deneyimli oyuncular Birsen Dürülü, Ali Uyandıran ve Bülent Çolak yer alıyor.

antalya-film-fest-beginnerDefne’nin bir mevsimi

“Defne’nin Bir Mevsimi” Antakya’nın coğrafi konumunu, Türkiye-Suriye sınırında bulunması dolayısıyla çalkantılı tarihini ve kozmopolit kültürünü; 12 Eylül darbesi öncesinde geçen ve dönemin siyasi yapısını anlatan olayların fonunda beyazperdeye taşıyor. Bir grup gencin idealleri, hayalleri, aralarındaki gönül ilişkileri ve aile bağlarından oluşan öyküye adını veren Defne; hem Hande Subaşı’nın canlandırdığı genç kadın hem de kentin simgesi olan defne ağacı. Mehmet Öztürk’ün yönettiği filmde Subaşı ile birlikte Gökhan Alkan, Mert Öcal, Macit Sonkan ve Murat Karasu gibi oyuncular rol alıyor.

antalya-film-fest-defnenin-bir-mevsimiEnkaz

Depremde betonların altında kalan Nisa enkazdan kendi çabasıyla kurtulmaya çabalar. Tek başına doğaya adapte olmaya çalışan Barış ise her gün kameraya bakarak yaptıklarını video günlüklerine anlatır. Enkaz altında kalan da, enkaz altından çıkan da telafisi giderilemeyecek hasarlara uğramıştır. Yazıp yönettiği ilk uzun metrajı “Uvertür”le, 50. Uluslararası Antalya Film Festivali’nde yarışan Alpgiray M. Uğurlu’nun yeni filminde, Akasya Asıltürkmen ve Berke Üzrek rol alıyor.

antalya-film-fest-enkazKoca dünya

Her filminde “insan”ı bir kez daha masaya yatıran, “kosmos”taki yerini sorgulayan, Altın Portakal sahibi Reha Erdem, yeni filmi “Koca Dünya” ile 53. Uluslararası Antalya Film Festivali’nde. Dünya prömiyerini yaptığı Venedik Film Festivali Ufuklar bölümünden Jüri Özel Ödülü ile dönen Erdem, bu kez yetimhanede büyüyen Ali ve Zuhal’in gerçek dünyanın şiddetinden kaçarak sığındıkları ormandaki hayatlarına ve hayallerine odaklanıyor. “Koca Dünya”, 23. Adana Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Film, En İyi Görüntü Yönetmeni / Florent Herry, Film-Yön En İyi Yönetmen ve Türkan Şoray Umut Veren Genç Kadın Oyuncu / Ecem Uzun ödüllerini kazandı.

antalya-film-fest-koca-dunyaKıyıdakiler

İnsan Hakları Kurullarının Desteklenmesi ve Kadın Hakları Projesi – İNKAP koordinasyonunda, AB desteğiyle gerçekleştirilen bir omnibus film “Kıyıdakiler”. Türkiye sinemasının beş başarılı yönetmeni Erdem Tepegöz, Barış Pirhasan, Alphan Eşeli, Melisa Önel ve Ramin Matin’i bir araya getiriyor. Proje, öykülerini Ceyda Aşar’ın senaryolaştırdığı, insan hakları konulu beş kısa kurmaca film, aracılığıyla mülteciler, savaş, engelliler, şiddet ve kadın hakları temalarını işliyor.

antalya-film-fest-kiyidakilerMezarcı

Almanya’da cenaze levazımatçısı olarak başarı kazanan Ejder, babasının ölümü üzerine memleketi Dalyan’a döner. Kendisine miras kalan zeytinliği lüks bir mezarlık olarak kullanma fırsatını değerlendirmeye karar verir. Köy mezarlığına alternatif ebedi bir istirahat yeri yaratma fikri umulmadık biçimde ilgi görür ama para hırsı Ejder’in hemşerileriyle ve aşık olduğu yoga hocasıyla ilişkilerini zedeleyecektir. Trajikomik bir kapitalizm eleştirisi yapan “Mezarcı” Talip Karamahmutoğlu’nun dördüncü uzun metrajlı filmi. Filmde Emre Altuğ, Nilay Erdönmez, Turan Özdemir, Mustafa Uzunyılmaz, Hikmet Karagöz ve Orhan Aydın’ı göreceğiz.

antalya-film-fest-mezarciMüthiş bir film

Hayallerini gerçekleştirmeye çalışan iki çocukluk arkadaşı; Ali Kemal ve Vahi’nin amacı bir Yeşilçam filmi yapabilmektir. Yeşilçam’ın en hareketli ve gözde olduğu dönemde işe gönül veren kafadarlar, işlerinin kolay olacağını düşünse de sektörü yakından tanıdıkça çok daha karmaşık ve büyük bir sistemin işlemekte olduğunun farkına varır. Yönetmen koltuğunda başarılı reklam yönetmeni Emir Khalilzadeh’in oturduğu filmin kadrosunda Gürgen Öz, Murat Eken, Cemal Hünal, Rıza Akın, Hikmet Karagöz ve Füsun Demirel yer alıyor.

antalya-film-fest-muthis-bir-filmTarla

İşleri ters giden tekstilci Tarık, evine ve iş yerine gelen hacizden, ailesini dağılmaktan kurtarabilmek için ebeveynlerine ait olan tarlayı satmak ister. Otomobiline atlayıp uzun süredir görmediği ailesinin köyüne gider. Anne ve babası; kasabada düzgün bir iş bulamayan kardeşini de yanına alıp meslek edinmesini sağlayarak bu erken miras dağılımının adaletsizliğini gidermesi şartıyla razı olur. İki kardeş çıktıkları yolculukta ilk kez birbirlerini yetişkin birer birey olarak tanıyacaktır. Ödüllü yönetmen Cemil Ağacıkoğlu’nun üçüncü filmi 23. Adana Uluslararası Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü aldı. Ilgaz Kocatürk’e Umut Veren Erkek Oyuncu ödülü kazandırdı. Serkan Ercan, Kenan Bal, Hale Akınlı ve İlyas Özçakır filmin diğer oyuncuları olarak karşımıza çıkıyor.

antalya-film-fest-tarlaYağmurlarda yıkansam

Annesi, babası tarafından öldürülen Gamze’nin hikâyesi, alışılageldiği gibi cinayetle biten bir hayatı değil cinayetle başlayan yeni bir hayatı anlatıyor. Orta yaşlarındaki Hale, sevgilisi Engin’in yaptığı sürpriz evlenme teklifiyle, sıkı sıkıya kapattığı geçmişinin kapılarını aralamaya başlar. Hale’nin sadece Engin’e değil her şeye karşı bir sevme problemi vardır. Hayat onu, ruhsuz ve soğuk bir kadın haline getirmiştir. Ne yağmurlar ne Engin silebilir geçmişi. Hale geçmişini, çocukluğu Gamze ile yüzleşerek atlatacaktır. Gülten Taranç’ın ilk uzun metrajı, Balkan Film Food Festival’den En İyi Film; Barcelona Uluslararası Film Festivali’nden de Altın Aslan ödülüyle döndü. Filmde Yeliz Tozan, Derin İnce, Murat Ergür, Engin Benli ve Müge Ulusoy rol alıyor.

antalya-film-fest-yagmurlarda-yikansamFilm gösterimlerinin etkinlik çizelgesi için buraya, 53’üncü Antalya Film Festivali’nin sosyal medya hesabı için de buraya ve buraya tıklayabilirsiniz.

Kimsesiz fillerin koruyucusu ve arkadaşı Daphne Sheldrick ile tanışın

1934 Kenya doğumlu Daphne Sheldrick, eşi David Sheldrick ölmeden önce de yapmış olduğu gibi, günümüzde de size “dünyada kimi güzellikler de mevcutmuş” dedirtecek türden bir şeyler yapıyor. Bir yandan öksüz yavru filleri rehabilite etmeye çalışırken diğer yandan hayatını onlarla geçiriyor.

Daphne’nin vahşi hayata ilgisinin, doğduğundan beri var olduğunu söylemek mümkün. O, öksüz kalmış yavru hayvanları sahiplenen ve süte bağlı yavru fil ve gergedanlar için gerekli olan özel süt formülü tedarik etmeyi sağlayan ilk insan!

Daphne Sheldrick, ilkokulu Kenya’daki Nakuru Okulu’nda tamamladıktan sonra, yine Kenya’da burs olanağıyla üniversiteye kaydolmaya çabalamış. Fakat bu süre zarfında David Sheldrick ile evlenmeyi, bir yuva kurmayı tercih etmişti. 1955’ten 1976’ya kadar eşi David Sheldrick ile birlikte Tsavo National Park’ta bekçilik yapmışlardı. Eşini kaybettikten sonra, Daphne ve ailesi Nairobi National Park’ta yaşamaya ve çalışmaya devam ettiler. Nairobi National Park, Orphans (yetimler) projesini inşa eden ve vahşi hayvanların güven içinde barınmasını sağlayan bir park. Orphans Projesi’nin en başarılı örneklerinden bir tanesi ise, yetim kalmış 180 filden 90’ının rehabilitasyon yöntemi eşliğinde hayata yeniden bağlanmış olması.

Daphne eşinin ölümünden sonra, Kenya Nairobi’de vahşi hayatı korumak adına, David Sheldrick Wildlife Trust‘ı (1977) kurdu. The DSWT bugün dünya çapında öksüz filleri rehabilite eden ve onların güvende olmalarına ön ayak olan en başarılı program.

Daphne’nin başarısının sırrı vahşi hayatla küçüklüğünden beri iç içe olması; bundan dolayı da hayvan psikolojisi alanında derin bir bilgiye sahip olmasıydı. Davranışsal karakter farklılıklarından ve derin empati yöntemlerinden oldukça iyi anlıyordu.

Hayatı boyunca hayvanlara manevi destek sağlayan bu güzel kadın elbetteki bazı ödüllere de layık görüldü. Bunlardan ikisi, Honorary Doctorate in Veterinary Medicine and Surgery ve U.N.E.P’S Elite Global 500 Roll of Honour idi.

Daphne Sheldrick bir de 2011’de, özel bir doküman içersinde, Born to Be Wild adında bir film çıkardı. Sheldrick’in bu konuya dair vermiş olduğu bilgilerin özeti ve kendi anlatımıyla otobiyografisi: 

Behice Boran: Sosyalist doğulmaz, sosyalist yaşanır

2

“Herkesin aşk acıları vardır benimse arkadaşlık acılarım”

Geçenlerde “Bir Dönem İki Kadın Birbirimizin Aynasında” adlı kitabı okuyorum. Oya Baydar ve Melek Ulagay’ın birlikte yazdıkları, çocukluk yıllarından başlayarak, gençliklerinden, siyasi geçmişlerinden, anılarından samimiyetle bahsettikleri şahane bir kitap. Behice Boran’ın adı ise gerek dönemin en etkili siyasetçilerinden biri olması gerekse de Oya Baydar’la benzer siyasi fraksiyonlardan gelmeleri sebebiyle kitabın içinde yer yer karşımıza geliyor. Tam da bu noktada Oya Baydar sol siyasi örgütlerin Türkiye’de ve Rusya’da kadına yaklaşımlarını eleştirirken belki de hiç duraksamadan bunun tek istisnası Behice Boran’dı diyebiliyor.

Behice Boran’ın babası Sadık bey ticaretle uğraşıyordu. Annesi Mahire hanım ise babasıyla evlenmek için İstanbul’dan Bursaya gelmişti. Behice Boran 1910 yılında Bursa’da doğdu. Hem annesi hem babası okur yazardı. Balkan Savaşı sonrası tüm dengeler alt üst olunca Boran ailesi de İstanbul’a göç etmek zorunda kaldılar. Bu sayede Behice Boran, hayatının belki de en önemli dönüm noktalarından biri olan Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ne başladı ve Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ni birincilikle bitiren ilk türk kadın öğrenci oldu. (1931)

Kızıl hedef

O dönemin siyasi havasından mütevellit büyük bir yurtseverlikle Manisa’da İngilizce öğretmenliği yapmaya başladı (1933). Sonrasında ise Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nen bir öğretmenin ayarladığı bursla soluğu Amerika’da aldı. Yaşadığı toplumu daha iyi anlamak, sorunlarını daha iyi tespit edebilmek ve ülkesini aydınlatabilmek gayesiyle Amerika’da sosyoloji eğitimine başladı ve Marksizimle bu yıllarda tanıştı.

“Şu işe bak ben kürsümde kalıp okuyup yazmak ders vermek öğrencilerimle uğraşmak, sadece küçük bir dost çevresiyle ilişki kurmak istedim öteden beri. Oysa şimdi siyasi savaşın tam ortasına atılmak zorunda kaldım”

Sonrasında Türkiye’ye dönerek 1939-1948 yılları arasında Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya (DTCF) bölümünde doçent olarak ders vermeye başladı ve bu dönemde akademik çalışmalarına ağırlık verdi. Behice Boran Türkiye’ye yeni döndüğü zamanlarda Atatürk yeni ölmüş ve 2. Dünya Savaşının da etkisiyle toplumda ırkçı söylemler yükselişe geçmişti.

Behice Boran bu dönemde hem DTCF’de akademisyen, hem dönemin sol yayınlarında kurucu-yazar, hem de TKP üyeliği nedeniyle tüm bu nefretin odağı haline geldi. DTCF’den arkadaşları Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Adnan Cemgil’le birlikte önce “Yurt ve Dünya” (1941), sonrasında ise onlardan ayrılarak “Adımlar” (1942) dergisini çıkarmaya başladı. Tüm bu süreçler sonucunda ırkçı, anadolucu, milliyetçi ve muhafazakâr kesimler tarafından “kızıl hedef” olarak gösterilmesi gecikmedi ve meşhur Tan Olayının (1945) patlak vermesiyle üniversitedeki görevine son verildi. Sonrasında açtığı davayı kazanarak işine geri dönse de bu süreç uzun sürmedi.

behice-boran-1Düşüncesi nedeniyle üniversiteden ilişiği kesilen ilk kadın akademisyen

Türkiye’nin emperyalizme eklemleniş süreci başlayınca Amerika’dan alınacak maddi destekler gündeme geldi. Ancak o dönemlerde Amerika’nın bu desteği vermesi için çok kabaca ülkenin komünizm tehditiyle karşı karşıya olduğuna inanması gerekiyordu. Tüm bu saçma sapan ali cengiz oyunlarının faturası Behice Boran ve eşi Nevzat Hatko’ya kesildi ve ikisinin de işlerindeki görevlerine son verildi. Böylece Behice Boran siyasi görüşleri nedeniyle üniversiteyle ilişkisi kesilen ilk kadın akademisyen oldu.

Akademisyenlik tüm siyasi başarılarına rağmen Behice Boran’ın içinde uhde olarak kaldı. Tan olayları ve üniversiteki görevine son verilmesi süreçlerinde Behice Boran o dönemde devlette üst düzeyde görev alan kişiler tarafından yurt dışına çıkması konusunda uyarılar aldı, hatta Türkiye’de kalmaya devam ederse öldürüleceği bile söylendi. Ancak Behice Boran ülkeyi terk etmemekte direndi ve tam da bu zamanlarda muhtemelen benzer süreçlerden geçen Sabahattin Âli’nin 1948 yılında kaçmaya çalışırken Bulgaristan sınırlarında öldürüldüğü haberi geldi.

Mina Urgan anılarında Boran’ın ülkesini terk etmeyişini “Bunun başlıca nedeni, Behice Boran’ın tutkulu yurtseverliğiydi. Memleketini sadece soyut bir kavram olarak değil, elle tutulur bir gerçek olarak severdi. Azgelişmişliğiyle, yoksulluğuyla, eşitsizlikleriyle, haksızlıklarıyla, buruk acılarla severdi” şeklinde anlatıyor.

“Hedefimiz sosyalizmdir. Onu hedef alarak dümen tutuyoruz; bir rota izliyoruz. Bu rotada önümüze kayalıklar çıkar, ters rüzgarlar ve akıntılar olur; ama kayalıkları aşarak ve ters yöndeki rüzgarları, akıntıları göğüsleyerek aynı rotada sosyalizme ilerleyeceğiz”

Behice Boran üniversitedeki işine son verilmesinin ardından Nevzat Hotka’yla birlikte İstanbul’a taşındı. 1950 yılında kurucusu olduğu ve başkanlığını yaptığı Barışseverler Cemiyeti Menderes hükümetinin Kore’ye asker göndermesini protesto edince 15 ay hapis cezasına çarptırıldı. Oğlu Dursun Hatko hapisanede doğdu. Hatta Melih Cevdet Anday’ın yazdığı ve Ruhi Su’nun türküleştirdiği “Dursun Bebek” adlı türkü cezaevinde doğan Dursun bebek için söylenmiştir.

Urfa’nın ilk kadın milletvekili

Irkçılığın, turancılığın, islamcılığın yükselişe geçtiği ve emperyalizme eklemleşme sancılarının sol görüşe baskı ve ölüm olarak çöreklendiği bu süreç 27 Mayıs 1960 darbesi ile birlikte sonra erdi ve Behice Boran’ın aktif siyaset dönemi başladı.

1962’de, 15 yıldır yakından tanıdığı Mehmet Ali Aybar’ın genel başkanlığını yaptığı Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) katıldı. 1965 yılında yapılan genel seçimlerde ise Urfa’dan vekil seçilerek meclise girdi ve Urfa’nın ilk kadın milletvekili oldu. 1970 yılında yapılan genel kongrede ise TİP’in genel başkanlığına seçildi ve siyasi parti başkanlığı yapan ilk kadın oldu. Behice Boran parti sürecinde Mehmet Ali Aybar ve MDD’ci gruplarla birçok fikir tartışması yaşadı.

Bu dönemleri Mina Urgan “Üyesi olduğum TİP’in bir kongresinde arkadaşlarım Mehmet Ali Aybar ve Behice Boran’ı dinledikten sonra ikisinin de ne güzel konuştuklarını parti işlerinin ne kadar uyum içinde yürüdüğünü söyleyerek çıktım o toplantıdan. Öteki partililer ‘şu zavallıya bak’ dercesine acıyarak bana baktılar. Çünkü o toplantıda Behice ve Mehmet Ali tam karşıt politikalar üreterek birbirine girmişler meğer. Bir süre sonra da parti bölündü zaten” diye anlatıyor.

behice-boran-3Behice Boran 12 Mart 1971 darbesinde “Balyoz Operasyonu”yla tutuklandı ve Oya Baydar ve Sevgi Soysal’la yollarının kesiştiği Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’na konuldu. Oya Baydar, Behice Boran’ın tutukluluk yıllarına ait koğuş anılarında bazı zamanlarını örgü yaparak geçirdiğinden bazen de güzel sesiyle “Jandarma biz sosyalistiz, biziz yalnız dost sana” türküsünü söylediğinden bahsediyor. Bir de mahkemeye giderkenki hali, dik duruşu, mahkemede verdiği savunma ise o dönemde baya bir yankı uyandırmış olsa gerek ki bu yazıyı hazırlamaya çalışırken birçok kaynakta karşıma çıktı.

Tahliye ve ardından yeniden TİP

Bu süreçte devrimci genç kızlar, dışarıda “revizyonist, oportünist” (bunlar o dönemde küfür gibi bir şey) diye küçümsedikleri Behice Boran’ın, dik duruşuna nasıl da hayran kaldıklarından bahsediliyor. Sevgi Soysal kitabında Behici Boran’ın TİP davası başlamadan koğuşta çok keyifsiz çok neşesiz olduğunu, sık sık uyuduğunu ama davanın başlamasıyla birlikte yorgun ve bezgin havayı atarak küllerinden yeniden doğduğunu anlatıyor. Onunla ilgili “Behice Hanım’ın bütün gücünü en gerekli yere saklama akıllılığını gösteren sağlıksız kişilerden olduğunu anlıyorum. Hiç boşa harcamıyor kendini. Gücünü hep kendi seçtiği ve gerekli bulduğu biçimde harcayalanlardan; boş yorgunluklardan, titizlikle sakınanlardan” diyor. Behice Boran 1974 affıyla tahliye oldu.

“Selam olsun dünyanın ve Türkiye’nin aydınlık geleceğine” 

Behice Boran 30 Nisan 1975’de TİP’i yeniden kurdu. Bu kuruluş tarihe 2. TİP olarak geçti. Partinin genel başkanlığını da üstelenerek partisinin çizgisini kararlıklıkla savundu.

TİP bu dönemde “Güncel Görev demokratikleşmedir”, “Milliyetçi cephe düşürülmelidir”, “Yerel yönetimler demokratikleşmelidir”, “Örgütlü birleşik güç yenilmez” gibi kampanyalar yürüterek milliyetçi cepheninin yükselme tehlikesini önlemeye çalıştı. Ayrıca diğer örgütlü sosyalistler gibi TİP de Şili’de faşist Pnochet tarafından devrilerek katledilen Salvador Allende’yi desteklemek amacıyla toplantılar yürüttü ve Behice Boran bu toplantılarda dikkat çekici konuşmalara yaparak enternasyonel bir tutum belirledi.

Her şeyi düşünmüştüm bu işlere girerken; hapis yatmayı, baskıları şunu bunu. Ama yetmiş altı yaşında, bir yabancı ülkede sürgün yaşamak hiç aklıma gelmemişti.

TİP parti içi çalkantılarıyla uğraşırken ülke de faşizm yükseliyor 12 Eylül 1980 darbesi hızla yaklaşıyordu. Darbe sonrasında Behice Boran tekrar tutuklandı ancak sağlık sorunları nedeniyle salıverilince yurtdışına kaçtı. 1981’de vatandaşlıktan çıkarıldı. Avrupa’da 7 yıl sürgün olarak yaşadı. Mülteci maaşıyla geçinmeye çalıştı. Sürgündeki son yıllarını TKP ve TİP’in birleşmesi uğruna mücadele ederek geçirdi. 10 Ekim 1987 yılında TKP ve TİP’in birleştiğini açıkladıktan birkaç gün sonra Brüksel’de öldü. Ve sürgünde ölen ilk türk kadın siyasetçi oldu. Cenazesi ülkeye getirildi. Eski millet vekili olduğundan TBMM ve İstanbul’da düzenlenen törenlerin ardından defnedildi. Cenazesine katılanlar cenaze törenin 1980 darbesi sonrası yapılan en büyük sol yürüyüş olduğunu söylediler.

Behice Boran’ı belki de en güzel anlatan hikâye ise Soner Yalçın’ın ağzından aşağıdaki gibidir:

Tarih: 1 Mayıs 1979.

Hükümet, İstanbul’da 30 saat süreyle sokağa çıkma yasağı ilan etti. Behice Boran 69 yaşındaydı. Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanıydı. Yasağın, işçi sınıfının hak ve özgürlükleri uğruna yıllardır verdiği mücadelenin kırılması anlamına geldiğini açıkladı. Bir yurttaş olarak Taksim’de olacaktı. Partili arkadaşlarıyla DİSK önünde buluşup Taksim’e yürüyüşe başladıklarında, ilk polis dipçiğini o yedi. Yere düştü. Beyaz saçlarından kan sızıyordu yüzüne. Zorlukla ayağa kalktı. Polisler evine götürmek istedi. Reddetti. Arkadaşlarını yalnız bırakmayacaktı.

Tutuklandı. İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’ndaki duruşmada hakim karşısına çıkarıldı. Hakim sordu:

-Çıktınız mı?
-Çıktık.
-Ne yapacaktınız?
-Taksim’e doğru yürüyecektik.
-Peki neden çıktığınız?
-1 Mayıs emeğin bayramı, mücadele günüdür. Biz de o sınıfın partisiyiz, çıktık.
-Nereden çıktınız?
-Merter’den çıktık.
-Nereye gidecektiniz?
-Taksim’e.
-Merter neresi Taksim neresi, uzun yol; siz yaşlısınız nasıl gideceksiniz?
-Dinlene dinlene…

Kaynaklar

  • Bir Dönem İki Kadın- Birbirimizin Aynasında (Oya Baydar-Melek Ulagay)
  • Bir Dinazorun Anıları (Mina Urgan)
  • Yıldırımbölge Kadınlar Koğuşu (Sevgi Soysal)
  • Behice Boran Öğretim Üyesi, Siyasetçi, Kuramcı (Gökhan Atılgan)
  • http://www.tsip1974.com/yeni_sayfa_18.htm#.V_jvg_mLTIU
  • Oda Tv
  • Wikipedia 
  • Amargi Dergi

Sadri Alışık’tan Neyzen Tevfik’e; sokak köpeklerine olan sevgi

1964 yılında vizyona giren ve başrollerini Ajda Pekkan, Erol Taş, Sadri Alışık gibi büyük üstatların paylaştığı filmde geçen sözün aslında hayatımızda ne denli mühim bir yere sahip olduğunu kaçımız tahmin edebilirdik? Veya şu anda dahi kaçımız biliyoruz?

Filmin bir sahnesinde Sadri Alışık dertli bir vaziyette sokak köşesinde oturmuş ve karşısındaki sokak köpeğine hitaben; “Arkadaş, gidecek yerim yok arkadaş. İnsanlar parası olmayanı adam yerine koymuyorlar. Benim senden farkım ne? Senin de paran yok benim de. İkimiz de serseriyiz. Ne demek serseri? Başıboş aklına eseni yapan, istediği yere giden ve kimseye bağlanmayan demek. Sen de ben de serseriyiz” diye iç geçirirken sokağın diğer tarafından gelen sarhoş bir adam, sokak köpeğine tekmeyi basar.

sadri-alisikSadri Alışık oturduğu yerden kalkıp “Özür dileyeceksin” diye adama söylense de adam özür dilemeden dönüp gitmeye çalışır fakat Sadri Alışık adamı tekmeleye tekmeleye sokak köpeğinin önüne getirerek özür dilemesini sağlar ve adamın arkasından da seslenir: “Bu dersi üniversite mektebinde bile öğrenemezdin. Sokak köpeklerine selam vermek, adam olmaya çeyrek var demektir.”

İşte bu sözü ilk duyduğumda, herhalde bundan en az on beş sene kadar öncedir, sokak köpeklerine ve sokak hayvanlarına karşı içimdeki saygı ve sevgi bambaşka bir hâl almıştı. Çoğu zaman kaçardık, korkardık. Evet, adettendir öyle gördük hep çocukluktan beri; kuru bir ekmek, bir tas su bile olsa verirdik her dem, lakin eksik olan bir şey vardı.

Sadri Alışık’ın filmde söylediği bu söz ile işte o eksik kısmı aslında tamamlamıştım. Çocuk yaşta sokak köpeklerine geçerken selam vermenin, ilerki yaşlarda gece geç saatlerde eve giderken yolunuza çıkan sokak köpeklerine selam vererek geçmenin bambaşka bir hissiyat ve sokak hayvanlarına karşı bambaşka bir saygı doğurduğunu fark ettim.

Tarihin çeşitli süreçleri içerisinde İnsan-ı Kamil adını verdikleri bilinci en açık, en düzgün karakter sahibi insan olma yolunda türlü dersler ve eğitimlere tabi tutulan insanların dahi göremeyeceği ve göstermekte zorlandığı bu mühim saygıyı yaşatan bir diğer kişi köpeğine şiir yazıp bunu ney taksimi ile taçlandıran Neyzen Tevfik’tir.

Malum Neyzen başına buyruk, dilediğini yapma ve özgürlüğüne pek düşkün, rind-meşreb bir adam. Der-saadet’te Sultan Hamid’in baskıcı hükümdarlığına karşın dayanamıyor basıyor firarı Mısır’a. Fakat orada da problemler yaşıyor ve zaptiyelerden kaçıyor. Yani sizin anlayacağınız firar içre firar. İş bu hâl olunca gündüzleri Kahire’de Bektaşi Tekkesi’ni kendine ev ediniyor, burada gizleniyor. Geceleri ise yatmaya gidiyor.

neyzen-tevfikİşte Neyzen’in bu saklanarak geçirdiği günlerden birinde yanına bir sokak köpeği yaklaşır. Köpeğin ağzında büyükçe bir ekmek parçası vardır. Neyzen günlerdir çektiği açlığı bastırmak için köpeğin ağzından ekmeği çekerek alır ve yer. Yediği ekmeğin de yarısını bırakır köpeğe tekrar geri verir. “Köpek herhalde aramızda fark olmadığını bu hareketimle anladı ki ilk baştaki korku dolu ifadesini atlatıp ekmeğini yemeye devam etmişti” diye daha sonradan anlatır Neyzen. Bu enteresan anı ile başlayan dostluk aslında çok da garip bir arkadaşlığın temeli olmuş olacaktı.

Neyzen Tevfik paraya sıkıştığı zaman pazarda Mernuş ismini verdiği bu köpeğini satar, parasını alır karnını doyurur sonradan Mernuş tekrardan Neyzen’i buluverirmiş. Neyzen Tevfik bu durumu birkaç kez tekrarlar ve her seferinde Mernuş geri döner sahibi bulur. Neyzen Tevfik son olarak Mısır’dan İstanbul’a dönebilmek maksadıyla Mernuş’u satar. Aldığı para ile bilet parasını denkleştirir. Vapur kalkmak üzereyken Neyzen’in gözü iskelededir. Mernuş gecikmiştir. Tam o sırada ilerden Mernuş’un koşarak geldiğini görür Neyzen Tevfik ve Mernuş’u da yanına alarak İstanbul’a, “Burası kedilerin kervansarayıdır” dediği evine geri döner ve her nereye gitse Mernuş da O’na eşlik eder. Aşağıdaki şiiri Neyzen Tevfik, Mernuş’un ölümünden sonra yazmıştır;

Bu engin ayrılık canıma yetti,

Başımdan aşıyor kederim Mernuş,

Bu yolda yazılmış fermanı kaza,

Bunu da gösterdi kaderim Mernuş.


Bağlanmıştım bütün kalbimle sana,

Şu fani cihanı okuttun bana.

Sen göçtükten sonra ben yana yana

Hicranla gözyaşı dökerim Mernuş.


Bu yolda cahilim, bildiğim kısa,

Sen girdin toprağa ben düştüm yasa.

Haklı haksız hatırını kırdımsa

Affet günahımı beşerim Mernuş.

Neyzen Tevfik ve Sadri Alışık bu saygının varlığını en net gösteren şahsiyetlerden ikisidir. 17. Yüzyıl’da Jean du Mont, 1655 yılında Jean Thevonot, ünlü seyyah Edmond de Amicis ve Alman Mareşal Moltke dahi İstanbul’da ve Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde karşılaştıkları sokak köpeklerine olan hayret verici yakınlık ve saygıyı birçok kez dile getirmişlerdir.

Ta ki…

3 Haziran 1910 tarihinde İstanbul’da bulunan 80 bin sokak köpeği türlü işkenceler ile toplanarak Hayırsızada’da ölüme mahkûm edilirler.

hayirsizada-kopek-katliami
Kaynak

Mark TwainHayatımda hiç bu kadar mahzun bakışlı sokak köpekleri görmemiştim” diyerek bu ölüme terk edilişi acı bir şekilde dile getirmiştir. Günler geçtikçe açlıktan ölmeye ve birbirlerine saldırmaya başlayan köpeklerin ulumaları ve haykırışları İstanbul’da sokaklar arasında duyulmaya başlanır. Gece yattıkları yataklardan Hayırsızada’da havlayan, uluyan sokak köpeklerinin sesleri ile irkilen İstanbul halkı bunun başlarına bir felaket ve lanet getireceğinden korkmaya başlar. Kısa bir süre sonra İstanbul’da yaşanan büyük bir yangın ile bu olayın bir laneti olduğuna inanarak Hayırsızada’da yaşama tutunmayı başarmış sokak köpeklerini geri getirmeye başlarlar. Bu olayların ardından Padişah II. Abdulhamid, Fransa’ya Pastör Enstitüsü’ne heyet göndererek ve bağışladığı 10 bin altın ile dünyadaki üçüncü Kuduz Enstitüsü’nün İstanbul’da kurulmasını sağlar.

Ya şimdi biz neredeyiz? Sadri Alışık ile sokak köpeği arkadaşı muhabbet eylerken onları köşe başında tebessümle izleyen biri mi, Neyzen Tevfik neyini üflerken Mernuş’un ona hayran bakışlarını yakalayan biri mi, yoksa Hayırsızada’ya sokak köpeklerini taşıyan teknelerin birinde yer alan sevgisiz ve gönülsüz biri mi? Şu yaşadığımız zaman diliminde çeyrek adam olabilmek ümidiyle…

Hem sömürüsüz hem de pratik bir yemek: Kabak

Herhangi bir sömürüye karşı edinmiş olduğumuz duruşumuzdan dolayı bugün sizlere sömürüsüz bir yemek tarifiyle bu beslenme şeklini edinmenizde kolaylık sağlayacak bir yemek tarifi vereceğim. Özellikle bir çalışma hayatı olanlar içinse pratik vegan kabak yemeği tarifi çok uğraş gerektirmeden yapılabilecek ve afiyetle yenebilecek bir yemek.

Malzemeler

  • 3-4 adet kabak
  • 1 adet soğan (Orta Boy)
  • 2 adet havuç
  • 1 adet patates (Orta Boy)
  • 2 adet domates
  • 2 diş sarımsak
  • Baharat

Yapılışı

Meyve ve sebzelerimizi bakterilerden arındırmak için sirkeli su ile yıkadıktan sonra;

  • Soğanları küp küp doğradıktan pembeleşinceye kadar kavurun. Soğanlar pembeleşince yuvarlak şekilde doğradığınız havuçları ve küp şeklinde doğramış olduğunuz patatesleri tencereye ekleyin.
  • Birkaç dakika sonra ise kabakları tencereye ekledikten sonra iyi bir şekilde pişmesi için tencerenin kapağını hafif aralık kalacak şekilde kapatın. 5 dakika sonra ise doğramış olduğunuz 2 adet domatesi tencereye ekleyip kavurun.
  • Kavurma işleminden sonra yemeğinizin tat alması için iki diş sarımsağı ekleyebilirsiniz.
  • Biraz daha kavurduktan sonra sevdiğiniz baharatları ve tuzunu ekleyebilirsiniz. Suyunu eklemeden önce ise damak zevkinize göre salça ekleyip kavurabilirsiniz. Salça sevmeyenler ise suyu direk ekleyebilir.
  • Yaklaşık 20-25 dakika piştikten sonra yemeğinizi afiyetle yiyebilirsiniz.

Sağlınıza etkileri

Yemeğinizin içerisine koymuş olduğunuz meyve ve sebzelerin ise içerdiği vitamin ve mineraller şunlardır;

Kabak: Yaklaşık 45 Kcal enerji içeren kabağın içerisinde A, C, E ve K vitaminleri oldukça zengindir. Ayrıca magnezyum, demir ve bakır mineralleri de kabağın içerisinde bulunmaktadır. Zayıflamada yardımcı bir besin olarak bilinmektedir.

Soğan: B ve C vitamini açısından zengin olan soğan ayrıca bir lif kaynağıdır da. Demir ve tiamin minerallerini içerisinde bulunduran soğan, bağırsak hastalıkları ve mide enfeksiyonlarına karşı etkilidir.

Havuç: Büyük bir A vitamini kaynağı olarak bilinen havuç yüzde 10 K vitamini, yüzde 6 C vitaminini bünyesinde bulundurur. Ayrıca yüzde 2 oranında da kalsiyum bulundurduğu bilinmektedir. Göz sağlığı ve kemik sağlığı açısından önemi büyük olan besin içerisinde bakır, magnezyum, tiamin, folik asit ve B6 Vitamini bulunmaktadır.

Patates: A, C, E ,K ve B6 vitamini içermektedir. Ayrıca potasyum deposu olarak bilinen patatesin içerisinde kalsiyum, magnezyum, demir, bakır, manganez bulunmaktadır.

Domates: A ve C vitaminleri bakımından zengin olan domates ayrıca zengin bir folik asit kaynağıdır. Ayrıca alfa lipoik asit, kolin, beta- karoten açısından da zengindir.

Sarımsak: B6 ve C vitamini açısından oldukça zengindir. Demir, kalsiyum, bakır ve manganez gibi mineraller açısından da zengindir. Virüsler ile savaş oldukça etkilidir.

Athena’dan transfobiye dikkat çeken klip: Ses etme

Athena, Ses Etme şarkısı için yayınladığı klipte bir drag queenin gününü anlattı. 

Athena’nın, 2014 yılında çıkardığı Altüst albümünde yer alan şarkının klibi trans bireylerin yaşamına ve uğradıkları şiddete dikkat çekiyor. Söz ve müziğin Athena’ya ait olduğu klibin yönetmeni Gönenç Uyanık. Türkiyede’ki LGBTİ+ bireylerin uğradığı şiddeti de hikayesinde barındıran klibin başrolünde ise İstanbul’un en tanıdık “drag queen”lerinden Onur Gökhan Gökçek yer alıyor. Gönenç Uyanık’ın estetize çekimleriyle birlikte klibin sanat yönetimi de büyük beğeni topladı.

Klip yayınlandığı ilk günden itibaren sosyal medyada büyük yankı uyandırdı. İnternet üzerinden yayınlanan klibi televizyon ekranlarında görüp göremeyeceğimiz ise büyük bir merak konusu.

Klipte trans bireylerin gördükleri ilgi ve uğradıkları şiddet paralel bir şekilde verilirken, Türkiye toplumunun trans bireylere karşı tutumu açıkça gözler önüne seriliyor.

Ayrımcılığın ve nefret söylemlerinin her geçen gün arttığı Türkiye’de, Athena gibi geniş kitlelere hitap eden bir grubun bu klibi yayınlaması Türkiye LGBTİ+ tarihi açısından kayda değer bir hareket olarak görülebilir.