Ana Sayfa Blog Sayfa 392

Hapishanede fotoğraf eğitimi alan Di Camillo’nun cezaevinden çıkınca çektiği ilginç fotoğrafları

1

Donato Di Camillo‘nun çocukluk yıllarında, ailesi ona polaroid makinesi için film alacak duruma sahip değildi.

O da mevcut durumdan ötürü evinin bahçesinde elinde filmsiz bir kamerayla koşuşturur; adeta Afrika safarisine çıkmış olan ünlü bir fotoğrafçı gibi davranır, babasının çöpten topladığı eski National Geographic dergilerinde denk geldiği görsellerin fotoğrafçılarını taklit ederdi.

Yıllar sonra Di Camillo, kendisini kalın bir dosya dolusu hırsızlık suçu nedeniyle hapishanede bulduğunda, orada benzer dergilerle dolu bir kitaplık keşfetti.

İçerdeki diğer insanlar, vücut geliştirmekle uğraşırken veya başlarını sürekli belaya sokarken Di Camillo; National Geographic, Life ve Time gibi dergilerin sayfalarını aşındırmakla meşguldü.

Di Camillo, 2011’de hapishaneden çıktığında, ne yapmak istediğini kafasında çoktan netleştirmiş durumdaydı.

Sonunda serbest bırakılmış; fotoğraf alanında şansını deneme fırsatı elde etmişti. Kimi öğretici kitaplar ve Youtube’da karşılaştığı öğretici videolar eşliğinde çalışmaya koyuldu.

Kısa süre içersinde, bu konuda ne kadar yetenekli olduğunu gözler önüne serdi.

hapishanede-foto-egitimi2Birçok insanın görmeye alışkın olduğu şeyler yerine, hayatın farklı yönlerini fotoğraflamaya başladı.

Di Camillo, bazen yaptığı işi “uç” olarak nitelendiriyor; ne var ki bu şekilde nitelendirirken insanların bunu diğer fotoğrafçılara saygısızlık olarak algılamamaları, onun açısından büyük önem taşıyor.

Fotoğraflarında genellikle New York’u keşfederken karşılaştığı evsizleri ve mental hastalıkları olan veya “farklı” görünen insanları konu alıyor.

hapishanede-fotograf-dersi-alan-adamDi Camillo, sokağa alışkın olmasının, bazen diğer fotoğrafçıların yaklaşamayacağı veya iletişime geçemeyeceği insanlara kolayca yaklaşabilmesine ve onlarla muhabbet edebilmesine katkı sağladığını söylüyor.

Bu insanlar etraftalar. Orada burada yürüyorlar, yaşıyorlar; fakat onların bir sureti yok. Ben herkesin bir yüze sahip olması gerektiğini düşünüyorum” diyor.

hapishanede-foto-egtmi-alan-adamBence, hepimiz birbirimizle öyle ya da böyle ilişki kurabiliriz; ister sokakta yatan biri ister Fortune 500’ün yöneticisi olsun.”

İnsanların yaptığı işe ne gibi tepkiler veriyor olduklarının sorulması halinde Di Camillo, bu konunun üzerinde çok da fazla  durmakta olmadığını ifade ediyor. Bazı insanlar yaptığım işe anlam veremiyorlar; fakat bu durum, benim açımdan herhangi bir sorun teşkil etmiyor” diye ekleyen Di Camillo, işini olabildiğince doğru ve olabildiğince güzel bir biçimde yapmaya çalıştığını söylüyor.

camillo-hapishanede-fotografDi Camillo belki Afrika’da varolan vahşi hayata dair kareler, egzotik hayvanlar fotoğraflamıyor olabilir; fakat bizlere, bir başka biçimde, dünyaya dair görmediğimiz (veya görmeyi tercih etmediğimiz) gerçekleri gösteriyor.

Fotoğrafını çektiğim insanlar, fotoğraflarının neden çekildiğini anlasınlar istiyorum. O insanları çekiyorum; çünkü, onlarda, kendi içimde gördüğüm bir şeyleri görüyorum, veya tüm dünyanın da bir şekilde kendiyle ilintilendirebileceği şeyleri.”

Hapishaneden çıktığından beri kendini gitgide daha da geliştiren biri olarak Di Camillo, yeni hayatıyla kesinlikle gurur duyabilir.

Kaynak: Upworthy

Can Aksel Akın: Sanatın yeri aydınlanmanın yanıdır

5 Nisan Salı akşamı TRT Ankara Radyosu Refik Ahmet Sevengil Stüdyosu’nda, besteci Can Aksel Akın’ın Aziz Nesin’e adadığı senfonisinin Dünya Prömiyeri yapıldı. Hacettepe Üniversitesi Senfoni Orkestrası’nın seslendirdiği, “Özgür”, “Yaşar” ve Saygun Filarmoni Korosu’nun seslendirdiği “Sivas Acısı” bölümlerinden oluşan senfoninin pek tonal olmayan havası, rahatsız etmekten çok rahatlatıyor.

16 Nisan akşamı, Ankara bir Dünya prömiyerine daha ev sahipliği yaptı. Opera Sahnesinde sahnelenen, müziklerini Meksikalı iki çağdaş besteci Jose Pablo Moncayo ve Arturo Marquez ile birlikte Can Aksel Akın’ın da yazdığı Frida. Ankara Devlet Opera ve Balesi Modern Dans Topluluğu’nun sergilediği ve Frida Kahlo’nun hayatından kesitler sunan 2 perdelik bu gösteri, Frida’nın aşklarını, fiziksel ve ruhsal acılarını seyirciye tüm gerçekliğiyle taşıyor.

Can Aksel Akın ile yeni senfonisi ve Frida hakında biraz söyleştik*:

Senfoninizi biraz anlatır mısınız?

Aslında senfoninin ortaya çıkışı çok uzun bir zamana yayılıyor. Madımak yaşandığı zaman henüz konservatuara yeni girmek üzereydim. Bazı şeylerin hakkının verilerek yapılması gerektiğini düşünüyorum, o yüzden bir senfoni yazmak için bu kadar bekledim. Belirli bir senfoni geleneği vardır. Mozart, Beethoven, Brahms… Ben bu geleneğin devamı olarak görüyorum bestelediğim senfoniyi. Daha çok Mahler’den etkilendim diyebilirim.

Eser 3 bölümden oluşuyor. Birinci bölüm “Özgür”, ikinci bölüm “Yaşar”, üçüncü bölüm “Sivas Acısı”. Birinci bölüm ağır, ikinci bölüm tempolu bir bölüm. Üçüncü bölümü ise bir ağıt temposunda giden bir bölüm olarak ifade edebilirim. Özgür, birkaç yıl önce Bursa Devlet Senfoni Orkestrası tarafından çalındı. Küba Devrimi için, Küba halkına ithafen bestelenmişti. Dolayısıyla birinci bölümün farklı bir amaç için yazıldığını ama yine de bu senfoninin bir parçası olduğunu belirtmem gerekiyor.

Dinleyenlerin tepkisi nasıl oldu? Hiç eleştiri aldınız mı?

Elbette eleştiriler aldım ancak bu eleştiriler hep yapıcı oldu. Henüz olumsuz tepkiler almadım. Konserden sonra bir gün, bir ortamda Eren Aysan ile karşılaştık, kendisi de eseri dinlemiş. Biliyorsunuz Behçet Aysan da ne yazık ki Madımak’ta hayatını kaybeden aydınlarımızdan biriydi. Eren Aysan’dan eserim için güzel sözler duymak mutlu ediciydi.

Hayalim elbette eserin daha geniş kitleye ulaşması. Asla unutulmaması gereken bir trajedi bu. Aydınlanma yolunda insanların mücadelesini yüceltmek ve devam ettirmek hepimizin görevi. Sanatın sadece entelektüel bir oyun olarak görülmemesi gerektiğini düşünüyorum.

Neden Sivas Acısı? Neden Aziz Nesin?

Müziğin toplumdan ayrı olmadığını düşünüyorum. Bu nedenle Türkiye halkının çok değerli yazarı Aziz Nesin’i senfonimde anmak istedim. Aynı zamanda benim çocukluğum açısından da önemli birisi Aziz Nesin. Babam ve annem ile dostlukları vardı.

Sivas Acısı’nı seçmemin sebebi Aziz Nesin’in hayatından yola çıkarak oldu. Ölmeden önceki en trajik olaydı sanırım. Madımak, Türkiye halkının yaşadığı en kötü olaylardan biriydi.

Aziz Nesin’i sadece Sivas’la değil, toplumun aydınlanması için yaptığı onca şeyle, gerçekleri insanların yüzüne vuran haliyle, kurduğu vakıfla anıyorum. Tüm bu uğraşlarının, üzerine düşünülmesi gereken unutulmaması gereken konular olduğunu düşünüyorum.

Frida’da iki ayrı besteci ile birlikte sizin de eserleriniz seslendirildi. Neler söylemek istersiniz?

Açılış, Ön Oyun, bir vals, kaza sahnesi, kâbus sahnesi ve birkaç sahne daha bana aitti. Çalışmalar çok yoğundu. Güzel bir süreçti. Çok dinamik, genç bir ekip. Çok başarılılar, orkestramız da öyle.

can-akin-fridaYeni bir eser üzerinde çalışıyor musunuz?

Kesinlikle. Aynı anda birden çok eser üzerinde çalışıyorum aslında.

1 Mayıs’ı geride bırakmışken, sanat ve emek üzerine bir şeyler söylemek ister misiniz? Türkiye’de sanat emekçileri emeklerinin karşılığını görebiliyor mu?

Bu çok derin ve önemli bir konu. Ne yazık ki Türkiye’de sanata saygı ve sevgi konusunda çok ciddi açıklar söz konusu. Sanata sevgi ve saygı gösterilmediği için sanatçılara da gösterilmiyor. Sanatçı toplumu aydınlatan, söylenilmeyeni/söylenemeyeni söylenir kılan ve toplumu ileriye taşımaya çalışan, saygıyı sevgiyi toplumla paylaşandır.

Türkiye sanata saygı veren bir topluma ulaşırsa çok daha güzel bir yaşam süreceğimizi düşünüyorum. Birbirinin acısından acıyı hissedebilen bir toplum olabileceğimizi düşünüyorum.

Şu ana baktığımızda toplum içerisindeki gruplaşmanın ne yazık ki üzücü bir boyutu olduğunu görüyoruz. Bir besteci olarak ben de bu duruma çok üzülüyorum. Eserlerimde bu konuya da değinmeye çalışıyorum, toplumsal konuların yansıtılması, insanların yüzüne birer ayna tutulması benim için önemli.

1 Mayıs’a gelecek olursak. Nasıl kutlandığını gördük. Üzücü…

Sanatın sansürlenmesini, konserlerin iptalini, tüm bu yasakları nasıl değerlendiriyorsunuz

Elbette her türlü sansüre karşıyım. Sanatın yeri aydınlanmanın yanıdır.

Ülkemizde sanatın varlığını gösterebilmesi zor. İnsanların sanata ihtiyacı olmadığını düşünüyorlar. Toplumsal yapı içerisinde sanata, müziğe yeterince önem verilmiyor. Sanatçıya önem verilmiyor, zaten bahsettik. Genç sanatçıların durumlarını biliyorsunuz, bir diğer çok önemli konu. Son yıllarda sanatçıların da tıpkı öğretmenlerde olduğu gibi atanmalarının yapılmaması, sezon bitiminde işten atılmaları vesaire. Bütün bunlar sanata karşı yapılan bir saygısızlık aslında.

Sansürün kesinlikle engellenmesi, sanatçıların söyleyecekleri şeylerde özgür bırakılmaları gerekiyor. Bu çeşitli dönemlerde denendi. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sergilerde. Naziler Almanya’ya her aşamada hâkimdiler. Onların bile diktatörlüğü bittiğinde sansürledikleri her şey tekrar gün yüzüne çıktı. Bizde de böyle olacaktır umarım.

can-aksel-akinfotograf-onur-ozmenGeleceğin genç bestecilerine söyleyeceğiniz bir şeyler var mı?

İçinde büyüdükleri coğrafyayı asla unutmasınlar. Kültürlerinden kopmasınlar. Ancak sanatçının sadece yerel olmaması gerekir. Toplumla bütünleşik olmaları gerekir ancak, dünya kültürlerini de çok iyi bilmeliler. Birden çok dile hâkim olmalılar, Türkçe ne yazık ki sanat ve bilim dili değil.

Can Aksel Akın fotoğrafları Onur Özmen tarafından çekilmiştir.

*Bu röportaj 3 Mayıs 2016 tarihinde yapıldı.

Gebelik diyabeti ve beslenme

Gün içinde birçok gıda tüketiriz. Bu gıdaların içinde karbonhidrat, protein, yağ bulunur. Ekmek, tahıllar, kuru bakliyatlar, meyvelerde bulunan karbonhidratlar yani şekerler kandan gerekli hücrelere geçerken insülin adlı bir hormona ihtiyaç duyar. Şeker hastalığı olarak da bilinen diyabet, insülin hormonunun çalışmasının bozulması veya hiç salgılanamaması sonucu oluşur.

Gebelikte yükselen hormonlar insülin kullanımını zorlaştırır. Anne karnındaki bebeğin büyüme ve gelişmesi için de insülin gereksinimi artar. Bunun sonucunda da gebelik diyabeti oluşur.

Doğum sırasında, kan şeker düzeyleri normal seviyelere iner. Hayatın ileri yıllarında bu hastaların yüzde 10’unda tip 1 diyabet, önemli bir bölümünde de tip 2 diyabet gelişir. (diyabet= şeker hastalığı)

Gebelik diyabeti sonucu, annenin doğum sonrası diyabet görülme sıklığı, bebeğin yüksek doğum ağırlıklı doğma olasılığı artar. Gebelik diyabetinin kötü sonuçlarını, bebeğin sağlığına olumsuz etkisini annenin doğru beslenme ve düzenli fiziksel aktivite uygulamasını sağlayarak büyük oranda engellemek mümkün.

Gebelik diyabeti nasıl anlaşılır?

Gebe kadınların yüzde 2-4’ünde görülür. Genelde gebeliğin 24-28. haftaları arasında ortaya çıkar. Gebelerde açlık kan şekeri 95 mg/dl’nin üstüne çıktığında, yükleme sonrası 1. saatteki kan şekeri 140 mg/dl’nin üzerindeyse diyabet tedavisi başlanır.

Gebelik diyabeti görülme olasılığının arttığı durumlar:

  • Önceki gebeliklerinizde gebelik diyabeti görüldüyse,
  • Gebelik öncesi tokluk kan şekerleri düzensizliği oluşmuşsa,
  • Ailede (özellikle 1. dereceden arabalarda) tip 2 diyabet öyküsü varsa,
  • Önceki doğumda normalden büyük bebek dünyaya getirdiyseniz, 4500 gram ve üzeri
  • Önceki gebelikte annenin fazla kilo almış olması (>20 kg)
  • Kilo fazlalılığı,
  • İleri yaş,
  • Polikistik Over varlığı.

Beslenme ve diyet uzmanının gebelik diyabetindeki görevi:

  • Gebelik diyabeti görülen kadınlara ağız yoluyla alınan diyabeti önleyici ilaçlar verilemez, insülin tedavisi başlanır. Alınan karbonhidratın insülinle eşleşmesi, beslenme ve diyet uzmanı tarafından hazırlanacak beslenme programı ile mümkündür.
  • Gebelik diyabeti görülen kadının günlük alması gereken enerjisi hesaplanır. Alması gereken karbonhidrat, protein, yağ oranları belirlenir. Gerekirse besin takviyeleri önerilir.
  • Ağırlık kontrolünü sağlanır. Gebelik diyabeti görülen kadınların gebelikleri boyunca almaları gereken ağırlık, normal gebelerdeki gibidir.
  • Kahvaltıda büyüme hormonu ve kortizol yüksek olduğundan diğer öğünlerdeki gibi tolore edilemeyebilir. Bu öğünde proteinli ve avokado, ceviz gibi yağlı gıdalara daha fazla yer verilebilir.
  • Kan şekeri yüksekliklerini engellemek için gebe kadının egzersiz yapması gerekmektedir. Egzersiz ile beslenme programı paralel hazırlanmalıdır.
  • Son akşam öğünü ve ertesi sabah öğünü arasındaki sürenin 10-12 saatten uzun olmasına izin verilmemelidir.
  • Yenilen ve içilenlerin, alınan gıdaların türünün, tüketildiği öğünün, miktarlarının, açlık ve 1. ve 2. saat tokluk kan şekerlerinin kayıt edilmesi önemlidir.

Bunların yanında;

  • Pankek, tart, bal, reçel, jöle gibi şekerli ve tatlı besinler beslenme programından çıkarılmalıdır.
  • Taze sebze ve meyve tüketimi teşvik edilmelidir.
  • Aşırı yağlı gıdalar, kızartmalar beslenme programından çıkarılmalıdır.

Kameraları yaşlılığa çeviren kısa film yarışması başvurularınızı bekliyor

65+ Yaşlı Hakları Derneği’nin düzenlediği kısa film ve kamu spotu yarışması katılımcılarını bekliyor. Dernek, yaşlılığı her yaştan insana sinema diliyle anlatmaya çağırıyor. 

Bu sene ikincisi düzenlenen yarışmaya amatör ve profesyonel sinemacılar istedikleri sayıda fim ve kamu spotuyla başvurabiliyorlar. Kamu spotu için 1 dakika, kısa film için de tercihen 5-10 dakika süre aralığı belirlenen filmlerde tür ve teknik sınırlaması bulunmuyor. Yaşlılığın hastalık, düşkünlük ve çaresizlik ile anılmasına karşı çıkan dernek; konunun, öykünün ya da karakterlerin yaşlılık hakkında bu ilkeleriyle uyumlu mesajlar vermesini bekliyor.

Kameraları yaşlılığa çeviren kısa film yarışması başvurularınızı bekliyorKısa film ve kamu spotu olarak iki kategoriden oluşan yarışmanın kısa film birincilik ödülü 8 bin TL, kamu spotunda ise 5 bin TL olarak belirlendi. Dereceye giren ilk üç katılımcının ödüllendirileceği yarışmada son başvuru tarihi ise 21 Ekim 2016.

Yarışmaya katılmak isteyenler başvuru formuna ve yarışma şartnamesine www.yaslihaklaridernegi.org adresinden ulaşabilirler.

Günümüzde yaşlı bakımının zorlukları, nesiller arası dengesizlik ve yaşlıların sosyal hayata katılımı gibi konular üzerine faaliyet gösteren 65+ Yaşlı Hakları Derneği herkesin yoksullaşmadan, ayrımcılığa ve suistimale uğramadan; sosyal, psikolojik, ekonomik ve hukuki ihtiyaçları karşılanarak yaşlanma hakkını ve sağlıklı, aktif, üretken ve diğer kuşaklarla el ele bir hayat sürdürmesini savunuyor.

LGBTİ+’larla güncel sanat sergisi başlıyor

Dramaqueer Sanat Kolektifi’nin, Ankara ve Mersin’de başlattığı “LGBTİ+’larla Güncel Sanat Atölyesi” sergiye dönüşüyor, Ankara’da “İradeyse Hepsi Ben”, Mersin’de ise “Gittim, Gelecem” şiarıyla kapılarını açıyor.

Dramaqueer Sanat Kolektifi’nin, Ankara ve Mersin’de eş zamanlı olarak düzenlediği “LGBTİ+’larla Güncel Sanat Atölyesi” meyvelerini veriyor. “Lgbti+’ larla Güncel Sanat Sergisi”, Ankara’da “İradeyse Hepsi Ben”, Mersin’ de ise “Gittim, Gelecem” şiarıyla kapılarını açıyor.

gncel-sanat-sergisiGeçtiğimiz ay başlayan “Kent, ben/kimlik ve kentte birey/kendi olma” odaklı atölye çalışmaları sonucunda ortaya çıkan eserler Ankara’da “İradeyse Hepsi Ben”, Mersin’de ise “Gittim Gelcem” başlıkları ile sergi oluyor.

İki farklı şehirde, farklı yaşamlar süren LGBTİ+’ların bir araya gelmesiyle, kişisel-beraber üretimin deneyimlerini paylaşan atölye katılımcıları sizleri ilk sergilerine bekliyor.

Gittim, Gelecem

Mersin, lubunyanın doğduğu fakat bir türlü bağ kuramadığı şehir. İlk heyecanlarını coşkularını yaşamaya başladığı fakat bir yerden sonra dar gelen alanlarına mini şortunu sığdıramadığı yer. Kaçmayı hayal edinmiş lubunya, belki de yeni heyecanlar keşfetmek ve tüm baskılardan kurtulup özgür olmak istedi.

Sonuçta zaten şehir lubunyayı iterken, lubunya çoktan gitmenin hayalini kurmuştu bile. Şehir kim olduğuyla değil ne olduğuyla ilgilendiği sürece arasındaki bağ kuvvetlenmeyecek de. İşte bu yüzden diyoruz ki “Gittim Gelecem” bir gün dönüp gezemediğimiz sokaklarda tekrar dolaşacağız daha anlamlı, daha coşkulu” diyen Mersinli atölye katılımcıları herkesi 12 Ekim saat 18.00’da bekliyor olacak.

Sergiyi gezmek isteyenler için açık adres: İnönü Mahallesi, 1405 Sokak, Umut Apt. 29/1 Zemin Kat, Yenişehir/Mersin

İradeyse Hepsi Ben

Ankara’da gündelik yaşamın tekrarı sırasında devlet binalarının önünden yürüyerek geçiyor, otobüslere meclise yakın yerlerde biniyor, okulumuza ve işimize buralardan geçerek varıyoruz. Politik değişimlerin çoğu gibi devir teslim törenlerini de trafik tıkanıklığından fark edebiliyoruz. Ve hep şunu söylüyoruz ’Her zaman hedef gösteriliyoruz’.

Yaşadığımız bomba travmalarını bir kenara, üzerine bir karanfil koyarak andıkça anıyor ve sergi politikamızı LGBT ve aktivizmle yeniden üreterek Milli İrade Meydanımıza ithafen ‘İradeyse hepsi ben’ diyoruz” diyen Ankaralı atölye katılımcıları ise yine 12 Ekim saat 18.00’da herkesi Haymatlos Mekan’a bekliyor olacak.

Katılmak isteyenler için açık adres: Konur 2 Sokak, İnceler Apt. No: 73 Kızılay/Ankara

Geçtiğimiz ay başlayan atölye çalışmaları Mersin 7 Renk ve Pembe Hayat Derneklerinin ev sahipliğinde gerçekleşmişti.

Dramaqueer kimdir?

Geçmişleri çok evvele dayanan bir grup sanatçı ve aktivistten oluşan Dramaqueer Sanat Kolektifi 2015′te kuruldu. Kolektif üyeleri AGUSAD’nin (Antakya Güncel Sanat Derneği) kurucu üyeliğini yapıp birçok sanat etkinliğine ev sahipliği yapmıştır. Toplumsal cinsiyet ve beden politikaları üzerine sanatsal üretim şekillerine, popüler olanı da ekleyerek yol alan kolektif üyeleri “drama meyilli” hallerini queer tavırlarıyla birleştirmektedir.

Kolektif katıldığı 5. Kuirfest Film Festivali ,“Seni Burada Bekliyoruz” projesinin ardından, 2. Mersin Onur Haftası “Muammalı Çok Hummalı” sergisini gerçekleştirdi.

Dans eden bir yıldız olmadan önce kaos olman gerekir: Konfor alanını işgal et!

Kendimizi rahat hissettiğimiz her an bir konfor alanı içerisindeyizdir. İçinden çıkmaz, o alana da kimse dokunsun istemeyiz. Konfor alanı; kişinin alıştığı düzeni koruyarak, risk almaktan kaçındığı, kendisini güvende hissettiği etrafı görünmez duvarlarla çevrili bir alandır. Ancak içinden çıkmaz istemediğimiz bu alan daha sonra içinden çıkılmaz bir hale dönüşür. Konfor alanımızda yer aldığı için sevmediğimiz işimize gitmeye devam ederiz, giyim tarzımızı değiştirmeyiz, yeniliklere kendimizi kapatır fanusumuzda yaşamaya devam ederiz. Oysa farkındayızdır bizi bir şeyler rahatsız eder, üzerimizde potluk yapar kazağımız. Ama terk etmeyiz o keşfedilmiş toprakları, bir kere temel atmıştık doğru ya! Nasıl ve neden bırakacaktık?

Konfor alanı mutlaka fiziksel bir alan olmak zorunda da değil, belli bir inanca sahip olmak da o alanı ya da rahatlığını yaratabiliyor. Bu bazen dini bir inançken, bazen politik bir görüş oluyor. Bir siyasi partiye körü körüne bağlanabiliyoruz yıllardır ailemiz ona oy veriyor diye. Bazen de geleneklere sıkı sıkıya bağlı olduğumuzu görüyoruz.[1]

Bir düşünün kadınlar kuaförlerini erkekler alıştıkları takım elbiseleri kolay kolay değiştiremezler. Çünkü kişisel güvenlik alanlarında risk almazlar, oysa yaşamın bir gerçeği vardır. Yaşamınızın içine girmiş, yaşamınızla eklemlenmiş sürekli olarak ertelediğiniz bir nefes belki de. Evet konfor alanınızda kendinizi net ve güvende hissedebilirsiniz, ancak kendini aşmak konusunda sınıfta kalabilirsiniz. Bu alana katkı yapan şeyler o kadar çoktur ki hepimizin içinde rahat ettiği hareketleri, aile ilişkileri, öğrenilmiş kurallar, yolunda gitmeyen ilişkimiz bile yeni birini tanımakla uğraşamam düşüncesinden yıllarca sürer gider ve siz mutlusunuzdur ancak inşasını mümkün görmezsiniz ileride duran boş arazinize hayallerinizin.

Tarihe geçen onca komutanları düşünün at üzerinde savaşarak ülkeler fethetmişlerdir. İstanbul’a sonradan gelen birçok girişimci bugün önemli markaların ardındaki isimlerdir. Bu insanlar konfor alanının bir tık ötesinde olan öğrenme alanına geçmiş ve bu alanı fiziksel, zihinsel ve sosyal olarak geliştirenler olarak her zaman zafer bayrağını çekmişlerdir.

Öğrenme alanı dediğimiz alan konfor alanının sonrasında gelen kişinin kendini çok yoğun bir baskı altında hissetmediği, gerektiğinde konfor alanına kolayca çekilebileceği yakınlıkta bir alan.

Öğrenme alanın dışındaysa belirsizliğin çok fazla olduğu, kişinin alıştığı ortamdan çok farklı, yabancılık çektiği ve mutsuz olduğu panik alanı var. Bu alanda rahat düşünmek bile mümkün değil. Kişinin bu alan içinde yeni bir şeyler öğrenmesi, kendini geliştirmesi çok daha zor. Öğrenme ve panik alanları arasındaki farkı şu örnekle verebiliriz: Bir müzik aleti çalmayı öğrenmek konfor alanından çıkmak demektir. Eğer bu aleti, daha önce hiç duymadığımız bir parçayla çalmayı denerseniz panik alanının içine girersiniz ve öğrenme hızınız fazlasıyla yavaşlar. Oysa aynı aleti, çok iyi bildiğiniz bir parçayı çalarak öğrenmeye çalışırsanız, öğrenme alanı içinde kalırsınız ve çok daha hızla ve zevkle öğrenebilirsiniz.[2]

Konfor alanından çıkmak istemeyenlerden bir tanesi de egomuzdur. Aslında o kötü niyetli değildir sadece bilinçaltı seviyesinde çalışan bu mekanizmanın tek amacı bizi korumaktır. Bu nedenle potansiyel bir değişim süreci iç güdüsel olarak bilinçaltı tarafından engellenmek istenecektir. Konfor alanı dışına çıkmak bu engelleri aşmak anlamına gelir. Bahsi geçen konu için ego ölür. Bu iyi bir şeydir artık değişim başlamış, eski defterler kapanmıştır.

egoBence bu konfor alanı ve ego meselesi çok önemli bir husus. Hayatlarını değiştiren insanlara bir bakın hepsi konfor alanının sakin sularından okyanuslara atlayabilenlerdir.İlerleyebilmek, gelişmek, kilo verebilmek düzeninizi değiştirmek yeni bir iş aramak dururken yerinizde sayıyorsanız konfor alanı sizi hapsetmiş durumda demektir. Ego da boş durmuyor tabi çünkü sizi o korunaklı bölgede tutmak istiyor.[3]

Kısa bir hikâye var konuyla ilgili. Bir adam ormanda yürüyüş yaparken kaybolur ve akşam olmak üzeredir. Hızla yürümeye devam eder pervasızca, sonrasında bir küçük ev görür, kapıyı çalar ve su ister. Kapının önünde kıpırdamadan duran ve durmadan uluyan bir köpek vardır. Ev sahibiyle biraz sohbet ettikten sonra sorar: “Niçin durmadan uluyor?” Köpeğin sahibi de; “Oturduğu yere çok alışkın ancak onu orada rahatsız eden bir çivi var” der. Adam “Öyleyse yerini değiştirsin, özgür ki” diye yanıt verir. Köpeğin sahibiyse “Şimdilik sadece canını biraz acıtıyor o da yerini değiştirmiyor ancak katlanılamaz duruma geldiğinde oradan kalkacak çünkü orası onun için şimdilik çok rahat” der.

Peki ya biz yaşamımızda istemediğimiz canımızı sıkan ve bizim benliğimize ait olmayan veya ait olsa da artık bizim ilerlememizi engelleyen şeyleri canımızı birazcık daha acıtsın diye bekleyecek miyiz? Yoksa harekete mi geçeceğiz?

Hepimiz biliyoruz başlangıçlar zordur, düzeni değiştirmek yolumuzu başka tarafa çevirmek. Ancak bir düşünün şimdi bulunduğunuz yere de önceden korkarak gelmiştiniz. Yeni bir eve mi taşınmak istiyorsunuz taşının, şehir mi değiştirmek istiyorsunuz hadi valiz hazırlamaya! Yeni bir iş mi, istifa kâğıdı biraz uzağında, bak evet, işte orada. İlk başta korkabilirsiniz hatta hemen rutininize dönüp konfor alanınıza kaçmak isteyebilirsiniz. Ancak düşünün her seferinde ringdeki köşemize çekilseydik hiçbir maçın kazananı olamazdık. İlk kez yaptığımız bir yemek beğenilmedi diye vazgeçseydik bugün hep dışarıda yemek yemek zorunda kalırdık. İlk cinsel deneyimimiz iyi geçmedi diye bugün cinsellikten uzak dursaydık bedenimizin farkına varamazdık. Hiçbir yere değil kendine koşmalı insan.

Dans eden bir yıldız olmadan önce kaos olmayı göze almak gerekiyor belli ki. Kendi çeperlerimizden sıyrılıp mağlup etmek gerekir bazen kendimizi. İşgali mümkün bu alanın, içinde kendini tekrarlamaktan öte yollar var, hepsini gördüm. Her gün bir yenisini deneyimliyor ömrüm ve inanın başlarda su çok soğuk ama girince alışıyorsunuz! Eminim sonrasında çok daha konforlu gelecek.

Kaynak: 1, 2, 3

Gerçekçi bir ilk film: Babamın Kanatları

1

23. Adana Altın Koza Film Festivali’nin en fazla ses getiren yapımı Babamın Kanatları oldu.

Başta en iyi erkek oyuncu (Menderes Samancılar) olmak üzere toplam 7 ödüle layık görülen film, sahip olduğu gerçekçi duruşu sayesinde izleyeni bir hayli rahatsız ediyor. Öyle ki, son on sene içerisinde daha da artış gösteren iş kazası ölümleri ve bu kazaların akabinde yaşanan tutarsız yaklaşımların pek çoğu, Kıvanç Sezer’in bu ilk filminde karşımıza çıkıyor. Üstelik anlatılan öykü yapmacık ajitasyonlardan uzak, gereken yerlerde başarılı kurgu müdahaleleriyle ilerleyerek söylemek istediğini net bir şekilde dışa yansıtmış.

Geçimini inşaatta ustalık yaparak sürdüren depremzede İbrahim’in kanser olduğunu öğrenmesiyle başlayan film, daha sonrasında da bizi reklamlarda sürekli karşımıza çıkan, gökdelenlerle dolu herhangi bir inşaat firmasının şantiyesine götürüyor. Tedavi masraflarını sigortayla karşılamak için ya çalışmak ya da 8 bin TL’lik tutarı ödemek zorunda İbrahim’in yanı sıra, aynı inşaatta çalıştığı yeğeni Yusuf ve diğer işçilerin de hayatlarını takip ediyoruz.

Günümüzde ana haber bültenlerinin deyim yerindeyse rutine binmiş iş kazası haberleri, Babamın Kanatları’nın genel anlatısına gerçek derinlikler yüklemiş. Bu da büyük şirketler ve taşeron firmaların çalışanlarına karşı takınmış olduğu umursamaz yaklaşımları açıkça gün yüzüne çıkarıyor Kıvanç Sezer, ilk filmi olmasına rağmen kendisine has bir sinema dili oluşturarak öyküsünü iki ayrı kulvardan ilerletip orta noktada buluşturmayı başarmış. Hatta cebindeki malzemelerle birçok kez kolaya kaçıp seyircisini hassas noktasından vurma fırsatına sahipken, zor olanı seçip filminin penceresini toplumsal uçurumlar ve sistem eleştirilerine açmış.

Filmin oyunculukları da anlatılan öyküye adeta dört koldan sarılıyor Menderes Samancılar’ın uzun senelere yayarak yan rollerde ilerlettiği başarılı oyunculuğu, bu başrol sayesinde adeta zirveye tırmanıyor. Tecrübeli oyuncu; gözleri, kambur duruşu ve çaresizliğe çektiği derin iç sayesinde ilk sahneden itibaren İbrahim karakterini benimsememizi sağlıyor. Altın Koza’da en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü alan Büşta Kip ise, az ama öz performansı sayesinde sinemamızın gelecek yıllarına adeta umut saçıyor.

babamin-kanatlari-filmSon olarak iş kazasında yakınını kaybetmiş bir insan gözüyle baktığımda, filmin sonuna doğru anti karakterlerde zirve yapan acımasız tavırların abartıdan uzak, tamamen gerçek çıkarımlarla yansıtıldığını söyleyebilirim. Keza, bu tarz bir olaydan sonra mevzu artık bedenden ayrılan ruhun huzuru ve geride bıraktığı insanlardan ziyade, bu ruhun ardında kalan bedenden en az masrafla kurtulmaya çalışan simsarların derdine dönüşüyor. Bu da insanların nefsi ile körelen acımasızlıklarına hayat içerisinde her an maruz kalabilme ihtimalini açığa çıkarıyor.

Şunu da asla unutmamak gerekir ki; insanların iş kazasında ölmeleri bu durumun ne fıtratında, ne kaderinde, ne de şeklinde vardır. Farkında olmayanların mevzuyu daha net idrak etmeleri için, kafalarını haber bültenlerinden kaldırıp fırsatını yakaladıkları an Babamın Kanatları’nı izlemesi yeterli olacaktır.

Yaşasın ırkımın turan ülküsü ya da yoktan var edilen bir ırk üzerine

Anadolu üzerine detaylı yorumlamaya geçmeden önce biraz ulus-devlet kavramından bahsetmek gerekir.

Türk Dil Kurumuna göre, Ulus; Belli bir sınır içinde yaşayan ve halk kültürüyle seçkin kültürünü yaratan insanların oluşturduğu siyasal toplum. Diğer bir anlamı da; “Derebeylik düzeninin yıkılışı ve anamalcı (kapitalist) düzenin oluşumu döneminde ortaya çıkan, toprak, ekonomik yaşam, dil, ruhsal yapı ve ekinsel özellikler yönünden ortaklaşalık gösteren en geniş insan topluluğu biçimi. Aşiret, halk, millet, kavim.”

Devlet: “Devlet konusunda pek çok tanım yapılmıştır ve yapılmaya da devam etmektedir. Bu tanımların içinde şüphesiz en benimsenmişi kökeni Georg Jellinek’in ilk baskısı 1900 yılında yayınlanan Allgemeine Staatslehre’de bulunan “üç unsur teorisi” diye bilinen teoriye göre yapılmış olan tanımdır. Bu teoriye göre devlet, insan, toprak ve egemenlik unsurlarının bir araya gelmesiyle oluşmuş bir varlık olarak tanımlanmaktadır. Devlet, belirli bir toprak parçası üzerinde egemen olan belirli bir insan topluluğunun oluşturduğu bir varlıktır.” [1]

Ulus-Devlet: ”Siyasi iktidarın belli bir tarihsel aşamada büründüğü yapısal biçim , ulus ; bu yapılanmanın meşruiyet kaynağı olan kurgu , ulusçuluk ; bu meşruiyet kaynağını tek geçerli siyasi değer olarak kabul ettirmeyi hedefleyen bir siyasi akım olarak algılanabilir.” [2]

1789’da tarihin ilk burjuva demokratik devrim süreci sonrası çıkan bu kavram; kapitalizmin dünyaya yayılma aşamasında, kapitalist üretim sisteminin pazar ihtiyacını karşılamak için oluşturduğu bir sürece tekabül etmektedir. Kapitalizmin oluşturduğu pazarlarının, veya daha üst perdeden sermaye yani burjuvazinin sürdürülebilirliğini ve güvenliğini sağlamak rolüne bürünecek olan devlet yapısının sosyal ve kültürel yönlerden alt yapısını oluşturarak sistemin kendini yenilemesine imkan sağlama süreci diyebiliriz ulus-devlete ekonomi-politik yönünden inceleyecek olursak.

Avrupa’da İngiltere ile birlikte en büyük ekonomi olan Fransa ve Almanya’nın ulus-devlet aşamalarına göz atarsak;

“15’inci özellikle de 16’ncı yüzyılda Avrupa halkını şu belirli kavimler oluşturuyordu:

  • Bugünkü Almanya, Avusturya ve Polonya’nın batısı ile İsviçre’nin kuzeyinde Cermenler,
  • Bugünkü İsveç, Norveç, Finlandiya ve Baltık Denizi’nin doğu sahillerinde Wikingler,
  • Bugünkü Fransa’da Franklar,
  • Bugünkü İspanya’da Vizigotlar,
  • Mora Yarımadası’ndan Viyana yakınlarına kadar Sırp Slavları,
  • Bugünkü Polonya’da Lehler,
  • Polonya’nın doğu yarısından itibaren Rus Slavları,
  • Bugünkü İtalya’da Katolik baskı altında Roma İmparatorluğu’nun doğal yapısı sonucu etnik bakımdan yozlaşmış bir halk ve Lombardlar
  • Balkanlar’da Türkmen, Musevi, Makedon, Rum, Arnavut, Çingene ve Bulgarlardan oluşan Osmanlı İmparatorluk tebaası…

Daha sonra ulusal devlet şekillerini inşa edecek olan, belirleyici kavimlerden Vizigot, Cermen, Frank, Norman ve Slavlar karşısında Büyük Britanya Adası’nda Avrupalı çeşitli kavimlerden göç eden insanların oluşturduğu bir topluluk yaşıyordu.” [3]

Bu bilgiler ışığında;

  • İngiltere’de Sanayi Devrimi veya 1789 öncesinde bir İngiliz ırkından
  • Almanya’da Alman ırkından,
  • Fransa’da Fransız ırkından saf olarak bahsetmenin yanlış olacağını görebiliriz.

Peki bu ırklar yoktan nasıl var oldu veya yaşayan tüm diğer ırkları bir ”Cermen, Frank” ırkları adı altında birleştirdi?

Bunun için Fransız ve Alman tarih yazıcılığına bakmak yeterli olacaktır. Fransa’da Voltaire gibi yazarlar ile birlikte, din tutuculuğuna karşı laik ve ulusçu bir tarih yazımı başladığı dönem Frank veya Fransız ırkının doğuş öyküsü ile karşımıza çıkar. Bu dönemde bir yandan Fransızlar atalarını aramaya başladılar, bir yandan da ulus canlı bir mekanizma olarak ele alınarak yüceltilmeye başlandı. Almanya’da ise, Bismarck’ın birleşik Almanya hayali çerçevesinde devletçi bir anlayış ile tarih yazımı şekillendi. Fransız devrimi Almanya için örnek bir burjuva geçiş modeli oluşturamadığı için Leopold Von Ranke ile birlikte Cermen ırkı incelenmeye başlanarak bir alman ırkının oluşmasının filizleri atılmaya başlandı.[4]

Bu iki tarih yazımı ile birlikte burjuvazi, tarih yazımının ulus-devlet oluşumu ve kapitalist pazarların güvenliği açısından önemini daha fazla kavrayarak yeni ulus-devlet oluşma süreçlerinde bu süreci geliştirerek uygulamaya devam etti. İngiltere, Fransa ve Almanya’nın ulus-devletleşme süreçleri ile birlikte ”Türk ulusu” yada ”Türkçülük” kavramları daha iyi tartışılabilir.

Türkiye Cumhuriyeti, en temelinde ekonomi-politik olarak değerlendirmesi yapılacak olursa bir Burjuva Demokratik Devleti’dir. Tarihte eğer sınıfların gelişimini İlkel Komünal Toplum, Köleci Toplum, Feodal Toplum, Kapitalist Toplum ve Komünist Toplum olarak ele alırsak; üzerinde yaşadığımız toplumu ve devlet yapısını başka bir şekilde ifade etmek olanaklı değildir. Fransız Devrimi ve sonrasındaki sürece baktıktan sonra, kapitalizmin yayılmasının ulus-devlet biçimiyle gerçekleştiğini göz önünde bulundurursak, yaşadığımız ülke için bir Türk ulus-devleti olduğu gerçeği ile karşılaşırız.

Ulus-Devlet anlayışı ile birlikte ulu bir Türk ırkı yaratmaya yönelik çabaları şu şekilde listeleyelim;

“Çinliler bu yeni hükümeti, Tukyu devleti adıyla anıyorlardı. Bu ad Türk kelimesinin Çinlileşmiş şeklinden başka bir şey değildir. Demek ki, o zamana kadar tarih sahnesinde türlü türlü adlarla görülmüş olan Türkler, VI. asırda asıl kendi adlarıyla meydana çıkmışlardır.” [5]

“Gökalp’in hipotezine göre: Orta Asya’da Türkçe konuşan uluslardan bir bölüğüne, bir tarihte “töre” denmiş. “Töreli” anlamında “Türk” diye adlanmış.

…Şaman inancı taşıyan Türkler, ilk Müslüman oldukları zaman İslama gelip mümin ve müttakıy oldular. Ondan ötürü buna Terk-iman denildi. Lafında hafifletilip Türkman oldular. Türkman’ın adı ol vakitten beri konuldu.” [6]

“Arap devleti yıkıldı, o çağlar geçip gitti. Arapların izzet ve şereflerini yükselten ve onların devlet ve ikballerini temin eden zaman geçip gittikten sonra devlet ve idare, Arap olmayan kavimlerin eline geçti, doğuda Türkler, batıda Berberler ve Kuzeyde Franklar gibi kavimler hakim oldu.” [7]

Üstteki 3 alıntıya şu yüzden değindim: İlki 6.yüzyılda bir ırk oluşumundan, ikincisi nitekim daha farklı bir tarihsel dönemden, üçüncüsü ise 9.yüzyıl Selçuklu Döneminden bahsetmektedir. Türkler’in en eski dökümanı olarak nitelendirilen Divan-ı Lügati’t Türk ise 11. yüzyılda yazılmıştır ve ilk türk kavramının buradan çıktığı da yaygın bir görüştür. Ama ana tema Türklerin tarihe kendi anlı, şanlı hikâyeleri ve devasa devletleri ile giriş yaptığı imgesini oluşturmaktır. Halbuki dönemin yabancı kaynakları veya Türk Tarih Tezi doğrultusunda tarih yazıcılığına girişmemiş başka yazarlar ise önümüze şu verileri koyuyor:

“Tu-kü” adıyla tanınacak bir Türk kaviminden söz ediyor. Bumin, Tolisler’in ayaklanmasını Avarlar’a ihbar ediyor ve bunun karşılığında “Avarlar’ın bir hükümdar kızıyla evlenmek istiyor” Aldığı yanıt ise “siz bizim için Altay’da silah yapan kölelerimiz değil misiniz?” oluyor. Tölisler’in ayaklanma hazırlıkları 546 yılına denk geliyor” [8]

“Bu kabileleri Türk-Moğol olarak tanımlamak belki daha doğru olacaktır, çünkü hepsi Türkçe ya da Moğolca konuşmakta ve evlilikler kabileler arasında gerçekleşmekteydi. Erkeklerin kendi kabilelerinden kızlarla evlenmeleri kesinlikle yasaklanmıştı. Temuçin’in gençlik yıllarında bu kabilelerin en güçlüsü Tatarlardı… önemli kabileler arasında Moğalistan’ın tam ortasında yaşayan Kereyitler, daha kuzeydeki Merkitler ve batıdaki Naymanlar bulunuyordu. … Sonuç olarak hem Çinliler, hem de diğer toplumlar Orta Asya bozkırındaki kabilelerin tümüne Tatar adını vermişlerdir.” [9]

Bahsedilen dönem 12. yüzyıl olmasına rağmen tarih yazımımızda Orta Asya’da üstün ırk olan ve güçlü Türk Devletleri kuran “Türk” ırkı aslında bu dönemde dahi tek başına bir ırk olarak ele alınmayarak yaşayan bölge kabileleri farklı isimlerle adlandırılıyordu.

Bu alıntılardan yola çıkarak asında Orta Asya’nın 6. ve 12. yüzyıllar arasındaki tarihsel durumunu tahlil etmek mümkün olacaktır. Hepimizin bildiği gibi o dönemde Orta Asya kabileleri, göçebe kavimler olup bir organize bir devlet veya yerleşik düzen algısından uzak bir yapıya sahipti. Türk Tarih Tezi’nin yukarıdaki alıntılarından yola çıkarak da aslında tek başına saf kalmış bir ırktan her yerde olduğu gibi Orta Asya’da da bahsetmenin oldukça zor olduğunu görebiliriz.

Dönem içerisinde daha genel tabiri ile (Moğol İmparatorluğu’nun kuruluşunda da geçtiği üzere) Bozkır İmparatorluğu veya Bozkır Federasyonu geçtiği görülür. Bu federasyon tek tek Türk, Moğol, Hun, Göktürk, Uygur vb. devletlerin tek başına saf bir ırktan oluşamayacağını, karma bir toplumun lider etrafında şekillenen yapısı ile Bozkır Federasyonu’nun çeşitli evreleri olduğunu gözler önüne sermektedir. Ancak Alman Ulus-Devlet anlayışının ve sonrasında Nazizm’inin Cermen ırkını üstün ırk olarak atfettiği gibi, Türk ulus-devleti de Orta Asyadan kökenlendirdiği “Türk” ırkını üstün bir ırk olarak saf bi şekilde günümüze kadar getirmiştir. Öyle ki bunu da bugün bildiğimiz Farsça,Arapça gibi diller ile beslenerek oluşan bir Türkçe dilini dahi Orta Asya kökeni ile bağdaştırmaktadır. Aslında köken olarak dahi ilk Türk Devleti olarak sayılan yapıların çoğunda Türkçe’den bahsetmek olanaksız olacaktır;

“Hanedanın resmi dili ise, Bugut Yazıtı’nın açıklıkla ortaya koyduğu gibi, en azından başlangıç döneminde, Sagdca’dır.” [10]

Yine ilk Türk kelime olarak nitelenen “Tengri” (Tanrı) Moğolcada da karşımıza çıkan bir terimdir.
“Tengri, Eski Türkçede Tanrı, Gökyüzü; Eski Türklerin ve Moğolların inancı Tengricilikte Gök Tanrı (Kök Tengri) ya da Gök’ün yüce tini (ruhu) dir.”

Öte yandan Osmanlı Devletine baktığımızda;

“Osmanlı Devleti’nde XV. asırdan itibaren her otuz senede bir muntazaman toprak ve ahali sayımları yapılırdı. Askerlik ve vergiye esas teşkil ettiği için, sadece erkek nüfus sayılırdı. Bu bakımdan XVI. asırda Osmanlı nüfusunun 30 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bunun yarısından biraz fazlası müslümandır. 1844’te 35 milyon nüfusun, 20 milyonu Müslüman; 15 milyonu gayrımüslimdir. Türkler 10, Araplar 7, Kürtler 1 milyondur. İstanbul’un 800 binlik nüfusunun tam yarısı gayrımüslimdir. Toprak kayıpları sebebiyle 1905’te 21 milyona düşen nüfusun, 15,5 milyonu müslümandır. 1914’te 18,5 milyonkişinin 15 milyonu müslümandır. Türkler yine de ekseriyet değildir.” [11]

Buradan yola çıkarak ve bu XVI. asırdaki 30 milyonda bulunan %50’i müslüman saf Türk olamayacağını da söyleyerek, Türk Tarih Tezi’nin de belirttiği gibi Osmanlı Devletinin bir Türk Devleti olmadığı sonucuna varabiliriz. Hatta yine tarih bize Selçuklu Dönemine kadar bir şekliyle saf olmasa dahi varmış olan Türkmenlerin Selçuklu ve Osmanlı döneminde aşağılanan ve uç bölgelere yerleştirilerek sadece savaş için kullanan bir halk olduğunu gösterir. Belki bununla çok karşılaşmayız ama Osmanlı döneminde özellikle Türkmenler bir asimilasyon politikasına maruz kalmıştır. Çoğunluk tarafından uydurulan Kanuni sonrası Osmanlı’nın Türk yapısı bozuldu görüşünün aksine, kuruluştan bu yana Vezir-i azam soyu gayri-müslim’dir. Osmanlı Beyliği’nin kuruluşu sırasında karşımıza çıkan isimlerden bir çoğu ise dönemdeki etkileşmenin doğal bir sonucu olarak Rum’dur. Osmanlı döneminden bir kaç resmi tarih yazımı alıntısı ile Türkmenlere yönelik asimilasyon ve aşağılama politikası:

“Örneğin, Anadolu’daki başkaldırmalar konusunda belli başlı bir kaynak olan ‘Naima Tarihi’ni okuduğumuzda Naima’nın Türk halkı için ‘nadan Türk’ ( cahil, kaba Türk ), ‘etrak-ı bi-idrak’ (idraksız Türkler), ‘Türk-ü bedlika’ (çirkin suratlı Türk), ‘çoban köpeği şeklinde bir Türk-ü sütürk idi’, ‘hilekar Türk’ vb. nitelendirmeleri kullandığını görürüz”

“Hemen hemen bütün Osmanlı tarihçilerinin Türklere karşı tutumu budur, ama bunun yalnız Osmanlılara özgü olduğu sanılmamalıdır. Gerçekten de göreceğimiz gibi Türk halkının karşısında yer alanlar yalnız Osmanlılar olmamıştır. Selçuklular bile, bir süre sonra İranlıların ve Arapların etkisiyle, Türk halkını hor görmeye başlamışlardır.”

“Hunhar Türkler, köpek ve kurt gibidirler, ellerine fırsat geçerse yağmayı ganimet bilirler, fakat düşman kuvvetli gelirse kaçarlar.” [12]

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu sürecinde ise, Ulus-Devleti’nin oluşumu Ziya Gökalp ve çevresinin ”bu devlete bir ulus lazım” söylemleri ile kendisini somutlaştırmaktadır. Bu yeni Türk kavramı Orta Asya’da arkeologların ve tarih yazıcıların belirttiği üzerine kara kemikli, esmer olarak belirtilen fiziksel özellikler yerine kendini sarı saç ve mavi göz olarak şekillendirmiştir. Bu ulus-devlete Türk ulusunun atanmasının nedeni ise, nitekim daha az asimilasyona uğrayan laz, rum, ermeni, kürt halklarının atanmasının tarihi bilgi ve geçmişin belirginliği açısından daha zor olması idi. Böylece Osmanlı ve Selçuklu’da asimilasyona uğrayıp geçmişi olmayan bir halka dönüşen Türkmen halkı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusu olarak belirlendi. Sonrasında ise yukarıda belirttiğimiz Orta Asya efsaneleri abartılarak devam etti. Kuruluş döneminde yoktan bir tarihçi olarak ortaya çıkan Afet İnan’ın Türk Tarih Kongresi sırasında söylediklerine ve yazdıklarına bakacak olursak bu abartmayı kendi gözlerimizle görmek mümkün olacaktır;

“Beşeriyetin en yüksek ve ilk medeni kavmi, vatanı Altaylar ve Orta Asya olan Türklerdir. Türk medeniyettir, Türk tarihtir!”

“Tarihin en büyük cereyanlarını yaratmış olan Türk ırkı, benliğini en çok korumuş olan ırktır. Bununla beraber gerek tarih zamanlarında, gerek tarihten önceki zamanlarda yayıldığı geniş ülkelerde ve sınırlarında yaşayan komşu ırklarla da karışmışlardır.” [13]

“Türkler anayurtları olan Orta Asya’da yontmataş devrini milattan 12000 sene evvel geçirdikleri halde, Avrupalılar ancak 5000 sene daha sonra bu devirden kurtulabilmiştir. Diğer taraflarda insanlar henüz ağaç ve kaya kavuklarında yaşarlarken, Türkler, Orta Asya’da kereste ve maden medeniyetini meydana getirmişler, hayvanları ehlileştirmişler, çiftçiliğe başlamışlardır.”

“..Türk çocukları, biliyor ve bilecek ki, onlar, 400 çadırlı bir aşiretten değil, onbinlerce yıllık, ari, medeni, yüksek bir ırktan gelen, yüksek kabiliyetli bir millettir.” [14]

Yani yukarıda yine yanlı tarih yazıcıların belirttiğinin aksine, Türkler tarih sahnesine tarihten bile önce çıkmış. Abartıya devam edelim, hadi her halkı Türk yapalım;

“M.E. 2800 tarihlerinde buraya şarktan Orta Asyalı insanlar gelerek yerleşmişler ve Fenikeliler adını almışlar. …Eski mezarlarda yapılan araştırmalarda çıkarılan brakisefal kafatasları bu ilk Fenikelilerin Türk ırkından olduklarını göstermektedir.”

“…ancak hala Hititlerin Türk olup olmadığı konusunda bir kanıt bulunamamıştır.” [15]

Günümüzde Anadolu’da yaşayan tüm halkları Türkleştirme politikasının kökenini üstteki alıntıda yakalayabiliyoruz.

Sonuç

Ulus-devlet süreçleri daima pazar anlayışını korumak üzere devletin sürekliliğini milletler, ırklar üzerinden sağlamaya çalışır. Bu nedenle Fransız Devrimi öncesinin aksine, ülkeler bir ulusun devleti olarak kurulurlar, Türkiye Cumhuriyeti’nde ise bu durum bir devletin ulusu şeklinde ortaya çıkmıştır. Orta Asya’da farklı halklar ile birlikte yaşayan bir halk, tarih boyunca asimile olmasına ve olması gerektiği gibi diğer halklar ile etkileşime girerek farklı bir şekle bürünmesine rağmen, günümüzde “atalarımız” olarak ele alınmıştır.

Anadolu’da yaşayan 49 etnik halk ile birlikte yaşamanın ulus-devlet anlayışı ile çakışması nedeniyle, diğer tüm halklar “Türkleştirilmiş”, böylece topyekun bir Türk ırkına dönüşmüş bulunmaktayız. Hatta tarihteki var olan “Türkmen” halkı değil, bambaşka ve 1923 sonrası var edilmiş bir “Türk” ırkına. Halklar Hapishanesi olacak bir ülkede yaşamaktansa, ırkın, sömürünün olmadığı yaşamın olduğu bir coğrafyada yaşayabilmek dileklerimle.

Kaynakça:

[1] Kemal Gözler, Devletin Genel Teorisi, Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 2007
[2] Ozan Erözden, ulus-devlet (1997) s.47
[3] Murat Çulcu, Marjinal Tarih Tezleri, Erciyaş Yay. 2. Baskı, s.94-95
[4] Deniz Adalı, Anadolu Dün Bugün Yarın, Tarih ve Devrim, Kaldıraç Yay. s.51-52
[5] B.E. Bahar, İktidar ve Tarih, Afa Yay. s.113.
[6] Ziya Gökalp ve Neşri Tarihi’nden Aktaran Hikmet Kıvılcımlı, Dinin Türk Toplumuna Etkileri, Yol. Yay.
[7] İbn-i Haldun, Mukaddime 1, MEB Yay. s.67-68
[8] Jean-Paul Roux, Türklerin Tarihi, Milliyet Yay. s.57
[9] R. Marshall, Doğudan Yükselen Güç Moğollar, Sabah Kitaplar, Çev. Füsun Doruker, İstanbul, 1996, s.9
[10] J.P. Roux, Aksak Timur, Milliyet Yay., s.59
[11] Prof.Dr. Ekrem Buğra Ekinci, http://www.ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=445
[12] Çetin Yetkin, Başlangıçtan Atatürk’e Türk Halk Eylemleri ve Devrimler,Ümit Yay.,s.13.
[13] B.E.Bahar, Orta Mektepler İçin Tarih’ten Aktaran Deniz Adalı, Anadolu Dün Bugün Yarın, Tarih ve Devrim, Kaldıraç Yay.
[14] B.E.Bahar, Türk Tarih Kongresi
[15] B.E.Bahar, Orta Mektepler İçin Tarih’ten Aktaran Deniz Adalı, Anadolu Dün Bugün Yarın, Tarih ve Devrim, Kaldıraç Yay.

1984 Okyanusya’sından 2016 Türkiye’sine: Orwellyen ülkeler

Okyanusya, George Orwell’ın 1984 adlı romanında tarif ettiği, ütopik, parti diktatörlüğü ile yönetilen bir büyük ülke. Roman birçok insan için bilimkurgu niteliğinde çünkü yaşadıkları yerlerde bu tip yönetimler en azından şu an yok. Fakat diğer taraftan geçmişte ve günümüzde dünyanın çeşitli kısımlarında Orwellyen ülkeler hâlâ var.

Eğer bu bahsettiğim tarafta kalan topraklarda yaşıyorsanız bu kitabın bilimkurgu gelmesi çok da mümkün değildir. Çünkü diktatoryal yönetimlerin yöntemleri birbirine çok yakındır. Dolayısı ile romanda bahsedilen diktatörlük yöntemlerini gerçek hayatta zaten gören okuyucu, hikâyede ileriye dönük, henüz var olmayan, ütopik bir şey göremeyeceği için ona bilimkurgu gibi gelmeyecektir diye düşünmekteyim.

big-brother-is-watching-youİşte ben de bu kitabı okurken bir bilimkurgu okuyormuş gibi hissetmeyenlerdenim. Çünkü zaten “çiftdüşün, suçdurdurum, aklakara, yenisöylem, yokkişi” gibi davranışların içinde bulunmaktayız. İşte böyle toplumlarda yaşayan biri “işte bu biziz” diye düşünebilir.
Günümüzde ve yaşadığımız bu topraklarda insanları ayıran en önemli iki koşul var: Bunlardan biri iktidar partili olmak diğeri ise olmamak. Bu yüzden ben iktidar partisi tarafında olmaya “partili olmak” diyeceğim. Bu ayrım kişinin durması gerektiği yeri, ekonomik durumunu, yararlanacağı gücü, vereceği tepkileri belirliyor.

Partili olmak ya da partili olmamak

Eğer partiliyseniz durum her koşulda pozitif; iş bulabilirsiniz, ihale alabilirsiniz, birçok vergiden kurtulabilirsiniz, cezasız kalabilirsiniz, serbest kalabilirsiniz. Tıpkı 1984’te olduğu gibi toplumda ekonomik sınıflar var fakat yaşadığımız ülkede partinin içindeki pozisyonunuz sizin ekonomik gücünüzü ve parti gücünden yararlanma potansiyelinizi belirliyor. Herhangi bir parti destekçisi olmanız için parti lideri olan ve kibarca “tek adam” tabir edilen kişiye hayranlık duymanız durumu en alt koşul. Bunda duruma göre kimi devlet imkânlarından faydalanabiliyorsunuz.

Partililer büyük bir coşku ile bu olayın içindeler. Kendilerini partinin birer hücresi olarak görüyorlar. Parti ne kadar güçlü ise onlar da o kadar güçlüdür, tek adam ne kadar yüceltilirse içinde oldukları yolun da o kadar kutsal olduğuna ve olacağına inanıyorlar. Kutsal olan onlara göre kirli olamaz bu yüzden kendilerini daha da doğru yolda hissedecekler. Fakat burada dikkat etmemiz gereken şey şu, tek adam ve parti ne kadar güçlü ve kutsal olursa kendilerini de o kadar kutsal ve güçlü bir yapının birer parçası olarak hissedecekler.

Kaynak
Kaynak

Partili olmanın avantajları çok ortada fakat partili olmanın avantajlarının sürekli kılınabilmesi için bir kaynak gereklidir. İşte bu kaynağı sağlamak için bir enerji gerekir. Bu yüzden parti, kaynağa olan ihtiyacı azaltmak için, kişilerin sadece avantaj yolu ile değil, kendi istekleri ile partili olmasına ihtiyaç duyacaktır.

Peki parti buna, yani insanların kendisini sonsuza dekmişçesine desteklemesine neden ihtiyaç duyar? Sebeplerden biri güce sahip olma eğilimidir. Başka olası nedenlerden biri ise şöyledir: Kimi iktidar partilerinin kimi üyeleri veya başkanları oldukça büyük suçlara bulaşırlar.

Bunlar arasında Afrika’ya silah gönderme, Suriye’ye silah gönderme gibi savaş suçları veya devletin kaynaklarını parti zümresine geçirme gibi yolsuzluklar olabilir. Bu tip durumlarda genelde parti iktidardaki yerini kaybedene kadar mevcut gücü ile yargılanmamayı başarır fakat düştüğü an yeni iktidar partisi ona geçmişin hesabını soracaktır. İşte eğer bahsedilen geçici iktidar partisi böyle durumlarda ise sonsuza kadar var olmak isteyecektir. Yani asla yargılanmamayı ve cezalandırılmamayı istiyorsa kendisini sonsuz kılmak zorundadır. Bunu yapmanın yolu da kendine militan partililer yetiştirmek ve toplamaktan geçer. Partili yetiştirmenin parti açısından bir sürü avantajı vardır. Yani parti ve partili aslında birbirini beslemekte ve var etmektedir. Parti, partiliye avantaj sağlarken partili de partiye güç ve dokunulmazlık sağlar.

Yaşadığımız topraklarda partinin en önemli enstrümanı dindir. Din, parti için partilileri bir arada toplayacak en önemli husus. Bu sayede en alt tabaka partilileri istedikleri gibi yönlendirebiliyorlar. Bir üst tabaka olan parti üyeleri ise alt tabakadan daha çıkarcı. Onlar partinin ayak işlerini yaparlar. Herkesten çok çığırtkanlık, parti tavanındakilerin söyleyemediği ama tabanın beklediği şeyleri dillendirmek, organizasyonlara karşılıksız hizmet sağlamak gibi görevleri vardır. En üst tabakadaki partililere ise bakanlar, milletvekilleri, müteahhitler, iş insanları ve veya tarikat, cemaat, aşiret liderleridir. Partinin en üst tabakasında toplum için yararlı olabilecek, akılcı kimseler yoktur. Parti, ülkenin kaynaklarından ve gücünden yararlanmak ve onu kendine katmak isteyenler tarafından var edilmiştir.

dkttrTabii bu bahsettiğimiz durum ne kadar mevcut demokratik sistem üzerinde işleniyor olursa olsun durumun bir diktatörya olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. Çünkü zaten demokrasi çoğunluğun azınlıklara hükmetmesidir. Seçimler ise buna razı olunan bir ritüel. Seçim, cellatların arasında ya da tapınacakların arasında karar vermektir.

Alev Alatlı bir ödül töreninde Tayyip Erdoğan için “Orwell yaşasaydı sizi ayakta alkışlardı” demişti. Konuşmanın bütününe bakınca Alatlı’nın Erdoğan’a müthiş bir hayranlık veya korku beslediği açık. Fakat konuşmayı bir de 1984 romanını ele alarak incelediğimizde insan sormadan edemiyor, acaba Alatlı, Tayyip Erdoğan ile dalga mı geçmişti? Çünkü kitabı okuyan bazı insanlar George Orwell’in Tayyip Erdoğan’ı ancak kendi kitabında bahsettiği ütopyayı gerçekleştirmekte olduğu için alkışlayacağını düşünüyordu. Kitapta anlatılan rejim ise tam olarak bir diktatörlük idi.

alev-alatli-erdoganPeki 1984’ün günümüzle olan benzeşmeleri nelerdir? Ben bu kitaptaki kuralların, içinde yaşadığımız türde toplumları anlamak açısından da yararlı olacağını düşünüyorum.

Çiftdüşün (doublethink)

Bir şey ile ilgili olarak iki zıt düşünceyi kafada barındırabilmek, ikisini birden gerçek kabul edebilmek ve bu durumu normal görmek anlamına geliyor. Bugün partililere baktığımız zaman bunun yüzlerce örneğini görmek mümkün.

Mesela IŞİD Müslümandır ama katildir. Kimse IŞİD tecavüzcü değildir, katil değildir demiyor ama Müslümanlar iyidir diyorlar. Örneğin, Ensar vakfı, birden fazla tecavüz ve taciz olayına karışmış olmasına rağmen taciz ve tecavüze uğrayan çocukların aileleri bile vakıfla ilgili kötü bir şey söylemiyor. Burada gene çiftdüşün söz konusu.

Ensar vakfında tecavüzler ve tacizler olmuş, istismarlar olmuş fakat Ensar vakfı iyidir. Neden iyidir? Çünkü partili yetiştiriyor. Partili yetişmesi demek partinin ve partilinin daha güçlü olması anlamına gelir. Buna başka örnekler de vermek mümkün, Türkiye’de gazeteciler hapisteler fakat bir partili için Türkiye’de basın yayın özgürlüğü üst seviyede. Ya da karakollarda ve hapishanelerde işkenceler ve hukuksuzluklar ortadayken bir partiliye göre Türkiye demokrasinin ve insan haklarının beşiği.

Diğer bir örnek ise sokaklarda yaşayan binlerce sokak çocuğu, ama partililere soracak olursak böyle bir şey yok hatta aile bakanının açıklamasına göre Türkiye’de yalnızca 24 kayıtlı sokak çocuğu var. İşte bu tip çiftli yorumları o kadar normalleştirmişler ki yalan ve gerçek arasındaki fark ile ilgilenmiyorlar (göremiyorlar değil, umursamıyorlar).

Başka bir örnek ise Fetö olayında karşımıza çıkmaktadır. Fetö için ne istediler de vermedik diyen parti şimdi Fetö ile hiçbir ilgisi yokmuş gibi davranıyor. Kendilerine partide Fetöcülerin olup olmadığına dair sorular soranlara “bizde yok” diye cevap veriyorlar. Oysa onlar diğer gerçeği biliyorlar. En çok Fetö’cü kendi içlerinde fakat bu umurlarında değil. Çünkü “beraber yürüdüler o yollarda“.

Ankara Güvenpark, Ethem Sarısülük polis tarafından öldürüldükten sonra Büyükşehir Belediye Başkanı İ. Melih Gökçek tarafından astılan pankart.
Ankara Güvenpark. Ethem Sarısülük polis tarafından öldürüldükten sonra Büyükşehir Belediye Başkanı İ. Melih Gökçek tarafından astırılan pankart.

Başka örnekler? Mesela Gezi zamanında polislerin bir sürü insanı öldürdüğü ve işkence yapıp yaraladığı ortada iken “polis destan yazdı” diyebiliyorlar. Bunu diyen kimselere, “polisler şu kadar insanı öldürdü mü öldürmedi mi?” diye sorsak öldürdüklerini de kabul etmek zorundalar ama bir yandan onlar için diğer sanal gerçeklik ise polisin destan yazmış olması.

Gerçeklik ve sanal gerçekliğe çok sıkı biçimde bağlılar. Daha da ileri bir örnek verelim; Kabataş yalanı. Kameralar, görgü tanıkları ve daha bir sürü aksi kanıta rağmen partililer gerçekten üstü çıplak deri pantolonlu adamların üstüne işemesi fantezisinden fırlamış erkeklerin partili bir kadının üstüne işediklerini iddia ediyorlar. Kabataş’ın yalan olduğunun davacı avukattan tutun da “mağdur” kadının beyanı ile sabitlendi. Fakat partililer ve parti lideri canı istediğinde hâlâ buna sarılabiliyor. Veya kadınlara yönelik taciz veya tecavüzcülerin kadınların giyimi ile ilgili olmadığı binlerce kanıtla ortadadır. Çarşaflı ve türbanlı kadınlar da tacize ve tecavüze uğramaktadır ama partililer bu düşünceyi kabul etmekle birlikte hâlâ kadının uğradığı saldırıda kadının kıyafetlerinin rol oynadığı sanal gerçekliğini de savunurlar. İşte bunlar hep çiftdüşün ilkeleridir. Yani aslında AKP oldukça güçlü bir Orwellyen uygulayıcıdır.

Suçdurdurum (crimestop)

Kısaca oto-kontrol olarak da anlatılabilir. Suçdurdurum ilkesine göre hareket eden bir partili suç oluşturabilecek düşünceleri kafasından siler ve suç oluşturabilecek hareketleri yapmaz.

Buna örnek verelim, en büyük gazeteler bildiğiniz üzere partiden izin alarak haber yapmakta, önemsiz haberleri yaparken ise partiyi kızdırmayacak türde haber yapmakta, parti istemese dahi partinin yararına sansürde bulunmaktadır. Mesela TV’de gey ya da ön sevişme kelimesinin sansürlenmesi bu oto-kontrolün bir örneğidir.

Küçük bir çocukken bize seksin çok kötü bir şey olduğu öğretilir. Bazen aklımıza seks geldiğinde kendimizi suçlu hisseder ve hemen o düşünceyi kafamızdan uzaklaştırırız. İşte suçdurdurum ilkesi de böyle işler.

Buna başka bir örnek ise şöyle verilebilir, birçok insan hayvan yemektedir, insanlar hayvanların nasıl öldürüldüğünü, nasıl işkencelere maruz kaldığını bilmektedir fakat yerken bu akıllarına geldiğinde bu düşünceyi hemen uzaklaştırırlar ki hayvan yemeye devam edebilsinler…

Partinin zararına olan her şey suçtur ve her partili oto-kontrolü ile daha fazla partili ve tek adamın emrinde olan daha güçlü bir parti var etmeye uğraşır. Örneğin eşcinsellik ya da özgürlük gibi konularda akılcı düşüncelere dalmak partiliyi partiye karşı düşüncelere götürebilir bu yüzden partili kendini o şekilde düşünmekten men eder.

Eşcinsellik, LGBTIQ bireyi olmak ya da partiye ters düşünmek suçtur. Suç ise işlenmemelidir. Bu şekilde partili kendi kendini suça karışmaktan alıkoyduğunu sanarak aslında evrensel suçlara katkıda bulunmuş olur.

Unperson (yokkişi)

Partinin zararına olan bir kişinin parti tarafından yok edildikten sonra onla ilgili kayıtların tamamının yok edilmesi ve o kişinin asla yaşamıyormuş gibi davranılması anlamına geliyor.

Parti ve partililer için çok önemli bir şahıs olan Fettullah Gülen, parti ile iktidar kavgasına düştükten sonra bir anda tüm anlamını yitirdi. Devlet Fettullah Gülen’e ait evleri yıkıyor, ismini almış kurumların isimleri değiştiriliyor, özenle, devletin önemli yerlerine yerleştirilmiş müritleri hapse atılıyor, kitapları yasaklanıp toplanıyor. Devlet bunları yaparken partililer de boş durmuyor, emir almışçasına bu adamın kitaplarını, CDlerini yok ediyorlar. Ve düne kadar ağladıkları, ayaklarına kapandıkları bu insanı yok saymaya başlıyorlar. Oysa düne kadar Fettullahçı olmak bir avantajdı. Bu avantaj dezavantaja dönüşünce Feto’ya tapan insanlar şimdi ona düşman oldular. Eğer gelecekte iktidar değişir ve AKP’li olmanın avantaj değil dezavantaj olması durumu doğarsa ANAP, DSP, DYP, AP, Cunta, Feto’nun başına gelenler partinin de başına gelecektir.

Duckspeak (vakvaklamak)

Burada bahsedilen şey ise partinin propagandasını ya da savunusunu herhangi bir bilgiye dayanarak değil sadece partinin beyan ettiği şekilde yapılması, bunu yaparken yalan söyleyip söylememenin veya kendinle çelişmenin önemli olmaması. Buna örnek ise cemaatin partiye asla sızmadığını söyleyen partililerdir.

erdogan-lozan-aciklamasiBunun dışında, partililer Lozan anlaşması ile ilgili hiçbir şey bilmedikleri halde sırf parti başkanı öyle söyledi diye Lozan hakkında söylenmiş yalanlar üzerinden yalan olup olmadığı düşünülmeden propaganda yapılmasıdır. Bu kimseler partinin alacağı pozisyon ne ise ona göre pozisyon alırlar.

Örneğin Rus uçaklarının düşürülmesini ele alacak olursak, düşürüldüğü günlerde ilkokul çocuklarına kadar müthiş bir Rus karşıtlığı vardı. Oysa Türkiye’nin Suriye konusunda eksen kaydırması sonucunda Türk-Rus ilişkileri düzelince bir anda partililerin Rusya karşıtı davranışları değişti, partililer de partinin üst kısmı ne diyorsa onu yapmaya devam ediyorlar. Burada bir emir-komuta zinciri yok. Partili, pozisyonunu üst partililerin açıklamalarına göre otomatik ve isteyerek alıyor. Bu arada partililerin yanlış propaganda konusunda şüphe duymamaları ya da propagandalarını güçlendirmek için TV kanallarında ve gazetelere partinin lehine yalan söyleyebilecek uzmanları çalıştırıyorlar. Uzmanları da para ve güç ile satın alıyorlar.

Blackwhite (Aklakara)

Bu ilke ise kötü olduğu açıkça belli olan bir şeyin parti yararına olan tarafından dolayı iyi olarak kabul edilmesi anlamına geliyor. Örneğin ormanları yok etmenin ya da 3. köprünün buralarda doğaya ve yaşayan insanlara vereceği zarar ortadayken partililer tarafından bunun yararlı olacağının iddia edilmesi. Darbeyi Amerika yaptı diyor olmalarına rağmen dünyayı şekillendiren küresel kapitalist firmalara sessiz kalınması, gibi gibi.

Tabii bu bahsettiğimiz ilke ve davranışlar toplumun birçok kesiminde de var. Hayvanlara, kadınlara, eşcinsel veya LGBTIQ bireylere, doğaya karşı sürekli işlenen suçlarda bu ilkeler bizlerin suçu işlemeye devam etmemizi sağlıyor. Orwellyen ilkeler sadece kurumsal anlamda devlet tarafından değil gayri resmi olarak toplum tarafından da içselleştirilmiş ve uygulanmakta.

Partili olmak aslında biraz bilincinizi öldürmek anlamına geliyor. Robotlaşmak anlamına geliyor. Kişi, özgür bir birey olmaktan çıkıp bir örgüt insanı oluyor. Kendi benliğini daha büyük bir benlik olan parti benliğine teslim ediyorsunuz. Bu noktadan sonra partiye yapılan her suçlama artık partiliye de yapılmaktadır. Bunun vereceği sorumluluktan kurtulmanın çeşitli yöntemleri var. Partilinin partili olarak kalması için Orwellyen ilkelere ihtiyacı vardır. Partiyi yaşatmak için ise bu tip ilkelere göre davranan partililere ihtiyaç vardır.

Salda beyazı devlet eliyle karartılıyor

Burdur’un Yeşilova ilçesinde bembeyaz kumsalı ve turkuaz rengi suyuyla Maldivler’e muadil gösterilen Salda gölü adeta bir yeryüzü cenneti. Ancak eşsiz manzarasıyla ileride turizme çok büyük değerler katabilecek olan bu doğal alan korunması gereken yerde devlet eli ile yok ediliyor. Devlet Su İşleri (DSİ) tüm tepkilere rağmen gölet yapımının yerel halk tarafından talep edildiğini savunarak Salda Gölü’nü besleyen tek kaynak olan Düden Çayı’na sulama amacıyla gölet inşaatında zemin kazıma çalışmalarına başladı.

Göl ekosisteminde bilimsel çalışmalar yürüten Yard. Doç. Dr. Erol Kesici, Salda Gölü’nün Dünyada Mars gezegeninin toprak yapısına benzerlik gösteren iki noktadan biri olduğunu belirterek gölet inşaatını “Toprak ve kaya yapısı ve mavi-yeşil algleriyle Mars’taki yaşamın anahtarını taşıyan Salda Gölü yöre halkı istedi diye yok edilemez” sözleriyle eleştirdi.

Göldeki biyolojik çeşitliğinin bulunduğu yere gölet ve baraj yapılmasını “akıllara zarar bir uygulama” olarak niteleyen Erol Kesici, “Burdur’da tarımı her yerde yapabilirsiniz ancak Salda Gölü’nü yeniden oluşturmanız imkânsızdır. Giderek çöle dönüşen Burdur Gölü ve çevresinde kurutulan göllerden hala ders alınmadı mı? Baraj ve göletler, yapaydır, su deposudur. Doğal alanlar göller ise bölgedeki geçimin ve yaşamın belirleyicisi, hazırlayıcısı olan yaşam alanlarıdır” açıklamalarında bulundu.

“Düden Deresi’ne müdahale edilmemeli”

Düden Deresi’nde gölet yapımının gündeme geldiği dönemde Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın talebiyle Türkiye’nin önemli göl ve sulak alan uzmanlarından biri olan TTKD (Türkiye Tabiatını Koruma Derneği) Bilim Danışmanı Yard. Doç. Dr. Erol Kesici bölgede bilimsel araştırmalar yapmış ve çalışmaların ardından hazırladığı raporda, Düden Deresi’ne müdahale edilmemesi gerektiğini belirtmişti. Fakat devlet bizleri ne yazık ki bir kez daha şaşırtmadı ve bilim insanları uygun görmediği halde DSİ çalışmalar için düğmeye bastı.  Kesici, bu durum karşısında tepkisini “Biz neden onca masrafla bu çalışmayı yaptık. Biz kim için, ne için hazırladık o raporları?” diye sorarak  getirdi.

Müdahale nelere sebep olacak?

Devlet yetkilileri, Mars’ın sırlarının, Mars’a gitmeden araştırılabileceği bir alan olan Salda Gölü’nün yok edilmesine sebep olacak girişimden dönmeli. Aksi takdirde Düden deresine yapılacak olan müdahale gölün su seviyesini azaltarak turkuaz rengini yok edeceği gibi kayaç ve toprak yapısının yanı sıra yaşamın başlangıcında kilit rol oynayan mavi-yeşil algleriyle Mars özelliği taşıyan beyaz oluşumları da karartacak. Aynı zamanda gölet yapımıyla su rejimi olumsuz etkileneceği için göl kirlilik baskısına maruz kalacak ve dolayısıyla gölde yaşamını sürdüren canlı türleri de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak.

Kaynak: İleri Haber 

Konu hakkındaki diğer haberimiz: Devlet eliyle yok edilenlere bir aday daha: Türkiye’nin Maldivleri Salda Gölü