Yapılan çalışmalar, özellikle maraton ve triatlon gibi dayanıklılık branşlarında kırmızı pancarsuyunun içeriğindeki nitrattan dolayı oksijen tüketimini azalttığı ve egzersiz süresinde tasarruf sağladığını ortaya koydu.
Kırmızı pancar, doğal nitrat (NO3) içeren bir sebzedir. Nitrat, midede asitliğin de yardımıyla nitrit (NO2) ve nitrik oksite (NO) çevrilir ve bu şekilde kullanılır. Nitrattan nitrik oksit (NO) oluşurken mide asitliğinin yanında L-arjinine de ihtiyaç vardır. L-arjinin, kuruyemişlerde bolca bulunur.
Nitrik oksit, damar iç duvarını korur ve güçlü tutar, bunun sonucunda, sporda nabzın artmasından kaynaklanabilecek hasarlar önlenir. Damarları genişletir ve yüksek nabızlardaki antrenmanlarda damarları korur. Kas ve kalp kan akım hızını arttırır. Gerekli yerlere oksijen ulaşımını hızlandırır. Kas hücresi içinde enerji depolanması artar. Glikoz alımı azalır. Aynı zamanda glikozun yıkımı azalır. Mitokondri solunumu artar. Böylece, spor esnasında damar kanlanması ve oksijenlenmesi hızlanır. Kreatin fosfat (PCr) yıkımı azalır. Hepsinin sonucu olarak da, sporda dayanıklılık artar.
Sporcular daha çok kan pompalar ve daha çok nitrik oksit salınımı yaparlar. Yüksek nabızlarda antrenman yapan sporcularda nitrik oksit seviyesi spor yapmayanlara göre daha yüksektir.
Pancarın kök kısmı dışında yeşil yaprakları da tüketilebilir. Bu yapraklar bir çeşit antioksidant olan karoten ve sporcu performansında önemli minerallerden kalsiyum bakımından zengindir.
Nitrik oksit kapasitesini yüksek tutmanın yolları; antrenman, beslenme, mide asitliğinin gerekli sınırlarda olmasıdır.
Nitrik oksit üretimi engelleyen nedenler nelerdir?
Mide asitliğini bozan her etken nitratların nitrik oksite dönüşümünü engeller.
Nitrik oksiti sadece kırmızı pancardan mı alırız?
Yeşil yapraklı sebzeler nitrik oksit bakımından oldukça zengindir.
Sporcular ne zaman kırmızı pancar tüketirse sporda maksimum fayda görürler?
Spordan yarım saat önce 500 ml kadar pancar suyu tüketimi sportif performansı olumlu yönde etkiler, antrenman süreleri dolayısıyla dayanıklılık süreleri uzar.
Nitrik oksit hangi miktarlarda tehlikelidir?
Nitrik oksitin güvenli olmayan tüketimlerinde vücutta toksisite görülebilir. 8-10 gram alımı ciddi ince ve kalın barsak iltihabına, idrar ve dışkıda kan görülmesine ve ölüme neden olabilir.
Sporcu performansına önemli etkileri nelerdir?
Daha yoğun antrenmanlara imkân sağlar.
Yağsız kas kitlesi artışına katkıda bulunur. Antrenman ve yarış sonrası toparlanmayı sağlar.
Ne kadar alınmalıdır?
En ideal alım miktarı olan 0,5 litre pancar suyunda 90-126 mg nitrik oksit (1,8 mg/kg : vücut ağırlığı başına ) bulunur. 6-8 saat yüksek düzeyde vücutta kalır. 5-25 dakika sürekli maksimal efor sağlar.
Not: Sporcular genel beslenmelerine dikkat etmelidirler. Bu tür öneriler tek başına sportif performansı arttırmaz. Ancak düzenli ve dengeli bir beslenme programının içinde maksimum fayda sağlanabilir.
Bundan önceki iki yazıda*, patriarkanın, seksüel vurgular üzerinden, kadınlar üzerindeki baskısını nasıl kuramsallaştırdığına değinmiştim. Seks organları, toplumsal hayattaki fenomenler ve sosyal kodlamalar egemendi ilk iki yazıya. Bu yazı, daha çok endüstri ve biraz da moda endüstrisi üzerine olacak.
“Halkla ilişkiler” terimi, ilk olarak Freud’un yeğeni olan Edward Bernays tarafından kullanıldı. Terimin icadında, “propaganda” kelimesinin Nazi partisinin ideologları tarafından “kirletilmesi” etkili olmuştu. Dünya’ya vahşet salan bir adamın şanını yürütmesi, bu kelimeyi kabul edilemez kıldığı için, “halkla ilişkiler” ifadesi kullanıldı. En kısa anlatımıyla, halkla ilişkiler, insan topluluklarının içlerindeki irrasyonel (mantık dışı) güdüleri tetikleyerek, onları manipüle etme bilimidir. Bernays, Freud’un bu güdülerle alakalı yazdıklarını, Amerika’da bir sosyal deney laboratuvarı oluşturarak denedi ve kendi deyimi ile “savaş zamanında insanları yönlendirmek mümkünse, aynısını barış zamanında yapmak da mümkündü, ben de bunu yaptım” diye düşünerek yola koyuldu.
O dönemlerde, kadınların topluluk içinde sigara içmeleri tabu olarak görülüyordu. American Tobacco şirketinin yöneticisi, Bernays’den bunu değiştirmesini istedi. Çünkü, kadınların bu tabuya boyun eğip dışarıda sigara içmemesi, şirketin kâr oranını, doğal olarak düşürüyordu. Bernays, öncelikle, sigaranın insan zihnindeki çağrışımı üzerine düşünmek için, New York’taki bir psikanaliste danıştı.
Kurulan mantık şuydu; sigara, insan bedeninde, penisi simgeliyordu. Bu yüzden, sadece penise sahip olanlar, bu hareketi topluluk içinde uygulayabilirlerdi. Bu düşünceyi test etmeye koyulan Bernays, New York’taki Paskalya töreninde, bir gösteri düzenledi: Sosyete üyesi bir grup kadını, eteklerinin altına sakladıkları sigaraları, kalabalık karşısında yakmaları için ikna etti. Basına servis edilen görüntülerle beraber, olay ülke gündemine oturdu. Fikir işe yaramıştı! Penise sahip olan erkeklerin, topluluk içinde sigara içme özgürlükleri, kadınlar üzerinde artık baskı oluşturmayacaktı. Çünkü, artık kadınlar da kendi penislerine sahip olacaklardı. “Özgürlük meşaleleri” adı verilen bu sigaralar, kadınlara, erkeklere “baş kaldırma” mesajı veriyordu.
Peki, durum gerçekten böyle miydi? İnsanları endüstri yararına kandıran Bernays, kadınların özgürleşmelerini önemser miydi? Eğer bu örneğin altındaki ekonomik ilişkileri incelersek, durum hiç de “kadının özgürlüğü” ile alakalı değil.
Kadınların, jartiyerlerinin cebinden çıkardıkları sigaralar, onları “özgürleştirme”, “erkeklere karşı baş kaldırma” adı altında, cinsel imajlarını, endüstri yararına kullanmalarının sembolü olabilir ancak.
Bu gösteri, erkekler tarafından tertiplenmiş ve kadınlara, “eğer erkek gibi olmazsan, erkeklik altında ezilirsin” mesajı vermiyor mu? Kadınlar tarafından bayrak gibi taşınan sigaralar, Freud’un ilk olarak bahsettiği, ardından Karen Horney adlı psikanalistin üzerinde çalıştığı “penis kıskançlığı” teorisinin uygulaması gibi aslında. Kadınların, penise sahip olmadıkları için, bu organa sahip erkekleri kıskandığını söyleyen Freud’u, Horney, erkeklerin sahip olduğu iktidarın temel mesele olduğunu ifade ederek düzeltiyor. Yani bu sigaralar, iktidar kavramını, ataerkiyi ortadan kaldırmıyor veya ona saldırmıyor. Kadınların içinde bulundukları baskıyı, kadınların da pazar içine çekilmesi için kullanıyor.
Üstelik, bu reklam, aşağıda göreceğiniz Lucky Strike firmasına da ilham vermiş ve “sigaranın cinsel politikası” gibi bir terim icat edip üzerine yapıştıracağımız cinsten bir imaj. Tamamen kadın cinselliğini ve seksüel çekiciliğini kullanarak, ürünü kadın üzerinden pazarlamaya odaklanmış bir fotoğraf seçimi, ona uygun sloganlar ve “seks sattırır” mentalitesinin, daha o zamanlarda nasıl ortaya çıktığını sergiler durumda.
Dün karşılaştığım, H&M adlı giysi firmasının reklamı, bu durumu da çok güzel özetliyor aslında. İyi bir reklam, hitap ettiği kesimin etkilendiği ve son zamanlarda “trend” olmuş konuları, ürün üzerinden işleyerek, hitap ettiği kitleyi, hem gönüllü reklamını yapmaları hem de bu ürünü tüketmeleri için manipüle eder. Birçok firmanın, internette popüler olan kişileri ve sloganları, ürünün adının duyulması için kullanmasına aşina durumdayız. İşte bu reklamda yapılan da tam olarak bu.
Özellikle LGBTi+ hareketinin gelişmesi ve queer p0rno şaheserlerinin yaratılmasıyla beraber, cinsel tabulara karşı, yoğun bir direnç noktası oluştu. “Don’t judge challenge” (Yargılamama daveti şeklinde çevrilebilir) gibi internet modaları, bu akımın yaygınlaşmasında önemli rol oynadı. Bu reklamı yapan Gustav Johansson adlı arkadaşımız, bu işi pek mahirce, endüstri yararına uygulamış (Bernays kadar yaratıcı olmadığını itiraf etmek gerek ama).
Bu reklamda, aralarında trans kadın da bulunan, kadın oyuncular, kiloları, koltuk altı tüyleri ve 3 numara saç traşları ile “kendileriyle barışık” bir şekilde gülüp eğleniyorlar. Önce lüks bir dairenin banyosundaki kadını görüyoruz, sonra lüks lokantadaki kadınlar, ardından çatı katındakini. Acaba, Bernays’in sosyete üyesi kadınları kullanmasıyla, bu reklam arasında hiç mi bağlantı yok? Bernays, sigara firmaları para kazanamadığı için bu gösteriyi tertiplemişti. H&M reklamı, “toplumsal güzellik algısı” dışındaki kadınların da pazara dâhil edilmesinden başka bir amaç gütmüyor.
Marx’ın “meta fetişizmi” kavramına dönersek, bir nesne üzerine kurulan büyük anlamlar, o nesneyi “fetiş” haline getirir ve sahip olunmasının, sadece kullanım değeri anlamı taşımadığını, ötesinde bir şeyler söylediğini akılda tutmak gerekir. Hatta, Debord’un “gösteri” kavramına da atıf yapmak durumundayız, bu reklamı incelerken.
Polo, daha çok zengin sınıflara hitap eden bir spordur. Bu sporu izlemek için, oldukça pahalı bileti almak gerekirdi 20. asrın ortalarında. Bu maçlara sürekli abisiyle giden Ralph Lauren, aklına gelen bir fikirle milyar dolarlar kazandı. O fikir, bu maçları izlemeye gelemeyen insanlara, Polo oyuncularının giydikleri kıyafetleri satmak. Bugün de sıkça kullanılan “polo yaka” terimi, bu sporla uğraşanların giydikleri tişörtten ileri gelir. Ralph Lauren, insanlara bir hayal, bir “gösteri” satarak, “bu oyunlara gelemiyor, bu oyunu oynayamıyor olabilirsin, ama bu tişörtü alarak, benim seyirci olarak yaşadığım hisleri insanlara gösterebilirsin” diyordu. Yani, hislerin temsili üzerine kurulan bir pazarlama stratejisiydi, inanılmaz derecede başarılı olduğunu söyleyebiliriz.
Bu reklamda da, kadın üzerinde kurulan “erk” baskısını, moda endüstrisi aracılığıyla yıkabileceğini anlatan, “eğer özgür bir kadın olmak istiyorsan, bu evlerde yaşamalı, bu kıyafetleri giymelisin” diyen bir dil var aslında. Yani, H&M firması ya da bu reklamı çeken yönetmen, feminist falan değil, tabu yıkmak gibi bir amacı da yok. Aynı, Edward Bernays’in feminist olmadığı, Ralph Lauren’in fakir insanları mutlu etmeyi düşünmediği gibi, bu da acı bir gerçek.
Temelde yapılan şey, Freud’un tespitleri, Goebbells’in propaganda çalışmaları ve Bernays’in “halkla ilişkiler” stratejilerinden beri, hiç değişmedi, yalnızca formunda sosyolojik mutasyonlar gerçekleşti. Temelde, kadının ancak cinselliğini kullanarak, bunu da erkeklerin zaafı üzerinden harekete geçirerek “özgürleşmeleri” vaaz ediliyor. Yani, kadın cinselliği, kadının vücuduyla arasındaki ilişki, beğeni yargıları, endüstri tarafından manipüle ediliyor. Bu reklamda da, neoliberal piyasanın, feminizm gibi, doğru algılandığında, özgür ve eşit bir dünya yaratmak için mücadele eden bir ideolojiyi bile nasıl kendi amaçları için kullandığını görüyoruz.
Bernays, sigaraları, “özgürlük meşaleleri” olarak kodlamış ve hem kadınları, hem de toplumu bu şekilde manipüle etmişti. Bu reklamda da, özgürlük hareketlerinin nasıl manipülasyon metaları haline dönüştürüldüğü ortada aslında. Hiç varoş yok reklamda, hep lüks mekânlar gösteriliyor. Özgürlüğü dahi meta haline dönüştürmesi, endüstrinin demagoji ve ajitasyon hususundaki başarısını gösteriyor.
Yeşil Devrim, 1960 yılından sonra başlayan ve dünya tarımında “yüksek tane” verimini amaçlayan tarımsal üretim biçiminin değişmesi sürecini ifade etmektedir. Yüksek tane verimine karşılık, tartışmalı bir biçimde tarımsal üretim girdilerinin artması ile sonuçlanan bu süreçte, geleneksel tarım yöntemleri dışlanmış ve melez ya da genetiği değiştirilmiş tohumlarla elde edilen bitkilerin üretimini destekleyen bir süreçtir.
Yeşil devrim süreci tarımsal girdiler olan toprak (tarımsal üretim alanı), bitki besleme girdileri (başta gübreler olmak üzere) ve su gibi tarımsal girdileri hayli artırmıştır. Tarımsal girdilerin bu denli artırılması ve sonuçta üretimin ne denli veriminin arttığı, geleneksel tarım yöntemlerinin dışlanması ve tarımın küresel ticarete endekslenmesi ile yerel üretim sistemlerinin yeşil devrim süreciyle yok edilmesi gibi ögelerin her biri yeşil devrim sürecinin tartışma konularıdır. Ancak burada bir tarımsal girdi olan suyun yeşil devrim sürecindeki durumu ele alınacaktır.
Geleneksel tarım yöntemlerinin dışlanması
Öncelikle küresel tarım ticaretine endekslenen yeşil devrim süreci verimliliğin artırılacağı savıyla yola çıkmış, buna karşılık tarımsal üretim amacıyla tarım alanlarının genişletilmesiyle işe başlamıştır. Tarım alanlarının genişletilmesi ise ormansızlaşmayı beraberinde getirmektedir. Ormansızlaşma ve geleneksel tarla bitkilerinin yok edilmesi toprağın suyu tutma kapasitesini azaltmış, su kıtlığının önünü açmıştır.
Geleneksel tarım yöntemlerini dışlayan yeşil devrim süreci, birim su miktarına en yüksek verimi sağlayan, toprağın suyu tutma kapasitesini artıran ve aynı zamanda kuraklığa dayanıklı geleneksel tarla bitkilerini yok etmiştir. Bunların yerine sulama ihtiyacı hayli fazla, küresel tarım ticaretine en uygun bitkilerin üretimini dayatmıştır. Oysaki geleneksel tarım bitleri binlerce yıllık deneyimler sonucu yerel girdilerin maksimum düzeyde üstelik sürekliliğini de sağlayacak şekilde kullanılması ile oluşmuştur. Buna karşılık su ihtiyacı fazla olan bitkiler yereldeki suyun çok daha fazlasına ihtiyaç duymakta böylece insan ve hayvan gücüne dayalı geleneksel sulama yöntemleri yetersiz kalmaktadır.
Geleneksel sulama yöntemleri hem suyun aşırı kullanımını önlemiş hem de yeraltı sularının kendini yenileyebilmesine fırsat vermiştir. Buna karşılık geleneksel sulama yöntemlerini dışlayan yeşil devrim sürecinin getirdiği sulama yöntemleri, suyun kendini yenilemesine fırsat vermeyecek bir hızla tüketen su motorları, gittikçe daha derinlere inen sondajlamalar ve pompa sistemlerine bırakmıştır. Bu durum yeraltı ve yerüstü sularının giderek azalmasına ve nihayetinde tükenmesine sebep olmuştur. Yeşil devrimin suyu hızla tüketmesinin sonucu da su kıtlığı ortaya çıkmıştır.
Doğanın verebileceğinden fazlasını istemek, yeşil devrim sürecinin bencilliğidir. Yaşamın temel kaynağı ve ekosistemin yenilenebilirliği için olması gereken suyun “israf” olarak görüldüğü yeşil devrim süreci, doğal tahammülü zorlamaktadır.
Tüm canlılar için yaşam kaynağı olan suyu aşırı kullanarak canlı yaşamını tehdit eden yeşil devrim süreci bolluk yerine kıtlığı, yenilenebilirlik yerine sürdürülemezliği kısacası yaşam yerine ölümü getirmektedir.
Kaynak: Vandana Shiva- Çalınmış Hasat, Vandana Shiva- Su Savaşları
Türkiye, ifade özgürlüğü ve toplanma özgürlüğü haklarını güvence altına alan Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi (UMSHS) ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) taraftır fakat günümüz Türkiye’sinde, herkesin kolayca tutuklanabildiği, insan haklarının belli olmasına ve cezaların yazılı olmasına rağmen bunların hiç önemsenmediği bir ortam oluşturuldu.
Sokakta yürürken çekilen bir fotoğraf, sosyal medyada hükûmetin hoşuna gitmeyen bir yazı ya da görsel paylaşımı insanların kolayca gözaltına alınabilmesine yol açıyor. Yaratılan korku politikası insanların düşüncelerini savunamadığı bir ortam oluşturdu çünkü istenilmeyen bir düşüncenin kişinin sadece kendisine değil ailesine de zarar verdiğini görür olduk. Hükûmet ile eşdeğer düşüncelere sahip olmamak başımıza bir şey gelme olasılığını artırır oldu.
Toplumda yaratılan bu kargaşadan özellikle gazeteciler nasibini aldı. Yaptıkları yorumların beğenilmemesi ya da yaptıkları haberlerin rahatsızlık vermesi, onların, süregelen bir döngü içerisinde, gözaltına alınmalarına ve tutuklanmalarına sebebiyet veriyor.
Geçici olarak kapatılan Özgür Gündem gazetesinin tutuklu Yayın Danışma Kurulu üyesi sosyolog Necmiye Alpay, Uluslararası Pen Yazarlar Birliği’ne mektup yazdı.
Necmiye Alpay 31 Ağustos 2016 tarihinde “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklandı. Kendisi tutuklanmasıyla ilgili tek üye olduğu örgütün Barış Vakfı olduğunu belirtti.
Uluslararası Pen ve İngiliz Pen’e hapishaneden yazdığı mektup şöyledir:
“Yıllar önce, bazı yazar arkadaşlarım, Özgür Gündem gazetesinin bir köşesinde yer alacak sembolik bir Danışma Kurulu’na ismimi eklemeyi önerince, bu gazetenin ifade özgürlüğünü desteklemek amacıyla bu öneriyi kabul ettim. Özgür Gündem’in ifade özgürlüğüne gerçekten de ihtiyacı vardı; uzun bir süre soruşturmaların, yasaklamaların ve hatta bombalı saldırıların hedefi olmuştu. O anda, ismimi verdiğim için tutuklanabileceğim ihtimali aklımın ucundan bile geçmemişti.
Yıllar geçti ve önce önde gelen yazarlarımızdan Aslı Erdoğan, sonra da 1 Eylül’de ben terör örgütü üyesi olma suçlamasıyla gözaltına alındık ve tutuklandık. Özgür Gündem’in son sayfasında yer alan isimlerimiz bu suçlamalar için yegâne delildi. Burada herhangi bir kanuni karardan söz etmek mümkün değil. Savcılık bu gazetenin PKK’nin yayın organı olduğunu ve Danışma Kurulu’nda listelenen biz altı kişinin de bu örgütün parçası olduğumuzu iddia etti. Mantık budur! Gerçekte, bu altı kişiden bazıları birbirini görmüş bile değildi, ayrıca Kurul bir toplantı düzenlemiş de değildi; zaten amaç da bu değildi. Tıpkı, yazılarında insan hakları ihlallerine işaret eden önde gelen yazarlardan Aslı Erdoğan gibi, bütün bunları ben de savcılığa açıkladım. Aslı Erdoğan’ın kitapları şimdiye kadar 24 dilde yayımlandı. Benim üye olduğum tek örgütse Barış Vakfı’dır, benim çabam Kürt sorunun barışçıl çözümüne katkı sağlamaya yöneliktir.
Biliyorum ki, barışçıl bir ülke kurmanın ya da terörle mücadele etmenin yolu herkes hakkında soruşturma açmaktan geçmiyor. Bütün sorumluları ve hükümeti, bu şiddet ve baskı politikasını sona erdirmeye, yazarları ve barış aktivistlerini serbest bırakmaya, eleştiri hakkını tanımaya, Kürt hareketinin görüşmeye hazır olduklarını ifade eden temsilcileriyle diyaloğu ve görüşmeleri başlatmaya çağırıyorum. Barış aktivistlerini ve yazarları hapse atmak ülkemizde yeni bir durum değil. Şu da ilginçtir ki, bugün hapishanelerde her zamankinden daha fazla kadın yazar ve barış aktivisti bulunmaktadır. Ve bu defa, bölgenin sorunları düşünülürse, kendimizi bir iç savaşla karşıya karşıya bulma ve ülkemizin parçalanması riskiyle karşı karşıyayız. Yalnızca barışçıl politikalar bunu engelleyebilir. İlginiz için teşekkür ederim.
Gazetecilik bir suç değildir.”
Sonrasında İsviçre’nin Almanca Pen Merkezi (DSZP) Necmiye Alpay ile dayanışmak amacıyla Alpay’ı onur üyesi seçti.
İsviçre’nin Almanca Pen Merkezi (DSZP) Necmiye Alpay’ı onur üyesi seçmesiyle ilgili yazılı açıklama yayınladı ve açıklamasında şu ifadeleri kullandı:
“DSZP, düzenli olarak yazarları okumalara ve tartışma programlarına davet etmektedir. Merkez, 2013 yılında yazarların durumunu yerinde gören ve anti terör yasasını protesto eden Uluslararası PEN’le birlikte hareket etmiştir.
Türk hükümeti yakın tarihli darbe girişimini bastırmak amacıyla kitlesel tutuklamalar gerçekleştirmiş ve pek çok kişinin işine son vermiştir.
Darbe girişimiyle ilgisi olmayan çok sayıda yazar ve gazeteci bugün hapishanelerde hukuki sürecin başlamasını beklemektedir. Hapiste olmalarının tek nedeni ise ifade özgürlüğünü savunmaları.
İsviçre’nin Almanca Pen Merkezi dayanışmak amacıyla yazar Necmiye Alpay’ı onur üyesi seçmiştir.
Merkez’in hapishanede bulunan Alpay’la düzenli olarak iletişim kurması, hem kendisinin hem de ailesinin bu zor zamanları daha kolay atlatmasına yardımcı olacaktır.”
Kaynak: Uluslararası Af Örgütü, T24, Vikipedi, Bianet
Belki dikkatli olanlar fark etmiştir. Kaldırım taşları arasında, beton yolların çatlak noktalarında, hatta duvarlarda filizlenen bir ağaç. Türkçede kokar ağaç ya da cennet ağacı adıyla bilinen bu istilacı bitkiyi, gelin biraz daha yakından tanıyalım.
Latince adı Ailanthus altissima olan bu bitki Kokarağaçgiller (Simarubaceae) familyasına mensuptur. Kışın yapraklarını döker. Geniş tepeli bir gelişim gösterir ve 20 – 25 m boy yapabilir. Anavatanı Çin olan bu bitki kuzey yarımkürenin ılıman ve serin bölgelerinde yetişmektedir. Olumsuz şartlara çok dayanıklıdır. Ülkemizde de hemen hemen her yerde görmek mümkündür. Yaprakları ve sürgünleri kötü kokar. Bu nedenle daha çok kokar ağaç adıyla anılır. İngilizcede cennet ağacı ismi kullanılır.
Bu ağacın Türkiye’ye ilk olarak, cumhuriyetin ilanından önce, Ankara’daki tren garı inşaatı döneminde Fransızlar tarafından getirildiği söylenmektedir. Hızlı geliştiği için hem travers yapımında hem de istasyonların ve tren yollarının yeşillendirilmesinde çabuk sonuç alınacağı düşünülmüştür.
Çok hızlı büyüyen ve çok hızlı üreyebilen bu ağaç, denetim altında tutulmazsa her yeri sarabilir. Kırsal bölgelerde, erozyon riskli yamaçlarda, tarlaların olmadığı yol kenarlarında kullanılması, çok dayanıklı olması nedeniyle mantıklıdır. Çünkü Erzurum’da da Antalya’da da rahatça gelişim gösterebilir. Ancak ileride bu ağaçtan kurtulmak neredeyse imkânsız hale gelir.
Bir istilacı da akasyalar
Ülkemizde çok fazla egzotik (dışarıdan getirilen) bitki yaşamaktadır. Aslında kültürümüze fazlasıyla yerleşmiş olan dut, akasya, manolya, erguvan gibi ağaçlar Türkiye’nin yerel bitkisi değildir. Ancak oldukça güzel adapte olmuşlardır.
Kimi bitkiler anavatanında çok mülayim, sakin, göze batmayan bir gelişim gösterir. Ancak başka yerlere götürülüp dikildiğinde çok saldırgan ve istilacı bir kimliğe bürünebilirler. Kokar ağaç buna en güzel örneklerden biridir. Aslında yalancı akasyalar da, kokar ağaç kadar olmasa da saldırgan kimliği ile bilinen ağaçlardandır.
Bahçenizde ya da bir parkın kıyısında henüz birkaç karış boy yapmış bir kokar ağaç filizi görürseniz, onu kökünden sökmenizi tavsiye ederim. Kökünü de toprak dışına çıkarmazsanız kurtulamazsınız. Tekrar boylanacaktır. Gelişmiş bir kokar ağacı gövdesinden kesmek de hiçbir işe yaramaz. Tekrar sürgün verip bir mevsimde bile bir ağaççık kadar boya ulaşabilirler. Ya da toprak altından kökleriyle ilerleyip başka bir köşeden filiz verebilirler.
Her bitki her yerde kullanılmamalı
Yeşil katliamının inanılmaz boyutlara ulaştığı, yeşile hasret kaldığımız şu günlerde böyle bir yazı biraz garip gelebilir. Ancak önünüze gelen her bitkiyi her yerde kullanmamalısınız. Geçenlerde İstanbul’da Maçka parkında Taxus baccata (porsuk) bitkisinin meyvesini yiyen birinin ölüm haberini okuduk. Daha önce dış mekânlarda sık karşılaştığımız zehirli bitkilerleilgili bir yazı yazmıştım. Halkın bu bitkileri tanımasını bekleyemeyiz. Parklarda kullanılan zehirli bitkilerin yanına bilgilendirici bir tabela dikilmelidir. Bu konuda en büyük görev peyzaj mimarlarına düşmektedir. Tasarımlarda bu bitkileri çok daha dikkatli kullanmaları gerekir. Zehirli bitkilerde olduğu gibi istilacı bitkileri de kullanırken oldukça hassas davranılmalıdır.
Porsuk
ABD’nin birçok eyaletinin resmi internet sayfasında, o eyaletteki yerel bitki ve hayvan türlerinin bir listesi bulunmaktadır. Ve özellikle rica ederler: “Peyzajlarda lütfen yerel türleri tercih edin. Yabancı bitkiler kullanmayın”. Böyle bir sistemi ülkemizde de oturtmak bilakis önemlidir. Çünkü Türkiye’nin muazzam ikliminde bir kıtaya kafa tutabilecek sayıda bitki çeşitliliği mevcut.
Hayvanlar dünyasından buna örnek vermek gerekirse, Florida eyaletindeki Burma pitonu tam yerinde bir örnek olacaktır. Burma pitonları güneydoğu Asya’ya özgü bir yılan türüdür. Florida’daki Everglades Milli Parkı’nda 150 binlik popülasyona ulaştığı düşünülen Burma pitonunun ülkeye nasıl geldiği konusunda net bir bilgiye varılamamış. 9 metreye ulaşan boyuyla geyikleri bile avlayabilen bu yılanın doğal düşmanı olmadığı için hızla çoğalmış. Parktaki memeli sayısının %98 azalmasına neden olmuştur. Bir teoriye göre, Florida bölgesini vuran bir kasırga sırasında bir hayvanat bahçesinden kaçıp doğaya sığındığı iddia ediliyor. (Hayvanat bahçelerinin etik olarak çok yanlış uygulamalar olmasının yanı sıra, böyle bir tehlike ihtiva edebileceklerini hiç düşündünüz mü?)
Görüldüğü gibi bitkilerde de hayvanlarda da yerel türlerin korunması ve kullanılması son derece önemli bir konudur. Umarım bu konuda bir farkındalık yaratabilmişimdir.
–Buna da göz atın:
Yaşam alanlarımızdaki zehirli bitkileri ne kadar tanıyoruz?
Onlar canlarından çok sevdiği evlatlarının akıbetini bilmiyor. Ölüp ölmediğini hatta mezarının yerini bile. Belki her gece rüyalarında görüyorlar onları, belki her sabah onu yeniden karşısında göreceğinin hayaliyle yaşıyor. Cumartesi Anneleri, bu toprakların gördüğü en onurlu eylemlerden biri için 24 Eylül Cumartesi günü 600’üncü kez Galatasaray Meydanı’nda olacaklar.
Cumartesi Anneleri, 27 Mayıs 1995’ten bu yana her Cumartesi günü Galatasaray Meydanı’nda oturma eylemi düzenleniyor. Herhangi bir slogan atmadan, basın açıklamaları okunarak gerçekleştirilen bu sessiz eylem bu Cumartesi günü 600’üncü kez gerçekleşecek.
Cumartesi Anneleri gözaltında kaybolan veya faili meçhul siyasi cinayetlere kurban giden yakınlarının faillerini arıyorlar, devletten bu olayları bir an önce aydınlatmasını bekliyorlar. 13 Mart 1999’da polisin sert müdahaleleri sonrası oturma eylemlerine bir süre ara veren grup, 31 Ocak 2009’da ise yeniden bir araya gelmeye başlamıştı. Eylemci ailelerin başlıca talepleri arasında kayıpların akıbetlerinin açıklanması ve faillerin bulup yargılanması bulunuyor.
Dayanışma çağrıları yapılıyor
Cumartesi Anneleri’nin 600. haftaki buluşmaları ve eylemleri öncesinde çeşitli dayanışma çağrıları yapılıyor. Bunlardan biri İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nce yapıldı. İHD yayınladığı dayanışma mesajı ile 24 Eylül 2016 tarihinde herkesi Galatasaray Meydanı’nda olmaya çağırdı.
İHD’nin dayanışma çağrısı şöyle: “Devletin, gözaltında kaybetme politikasıyla yönetildiği günlerde güvenlik güçlerince gözaltına alındıktan sonra varlığı inkar edilen ve kendilerinden bir daha haber alınamayan insanların aileleri ile onları destekleyen insan hakları savunucuları 27 Mayıs 1995 tarihinde ‘Kayıplarımızı istiyoruz’ diyerek barışçıl bir direniş başlattılar. Her Cumartesi saat 12:00’de İstanbul’un en işlek yeri olan Galatasaray’da yüzlerce kaybın fotoğrafını taşıyarak hakikat ve adalet talep eden seslerini yükselttiler. Türkiye’nin en uzun erimli protestosuna, sivil itaatsizlik eylemine dönüşen cumartesi buluşmaları 24 Eylül 2016 tarihinde 600. haftasına girecek. Cumartesi Anneleri 600 haftadırkayıplarını arıyor, 600 haftadır adalet arıyor, 600 haftadır ‘Aslında kaybedilmek istenen, insanlığımızdır’ diyerek insanlık onurunu sahipleniyor olacaklar. “Sizi 24 Eylül 2016 tarihinde bulunduğunuz yerde Galatasaray’da eş zamanlı olarak insanlık onurunu hedef alan zorla kaybetme suçuna karşı ses çıkarmaya; Cumartesi Anneleri’nin hakikat, adalet ve barış talebini desteklemeye çağırıyoruz.”
Cumartesi Anneleri OHAL ve Hurşit Külter için de ses çıkardı
Cumartesi Anneleri sadece kendi kayıplarını değil güncel tüm gelişmelere dair de meydandan seslerini duyurmaya devam ediyorlar. Son olarak yeni kayıpların yaşanmaması için OHAL’in kaldırılmasını talep eden Cumartesi Anneleri, hükümete “Şiddet ve kan üreten çatışmacı politikalardan vazgeçip barış politikalarını, demokrasi ve insan haklarını esas alın” mesajı göndermişti. Cumartesi Anneleri, adalet arayışlarının 596’ıncı haftasında bu çağrıyı yapmıştı.
Cumartesi Anneleri Galatasaray Meydanı’ndaki 597. haftasındaki eylemde ise uzun süredir kendisinden haber alınamayan Hurşit Külter’in akıbetini sormuştu.
Sömürünün, tüketimin ve beslenmedeki adaletsizliğin gün geçtikçe arttığı gezegenimizde, nüfusun yüzde 12,5’inin yetersiz besleniyor olması bize yalnızca istatistiklere yansıyan bir rakam gibi geliyor olmalı. Ancak FAO’ya göre, dünyada yıllık 1,3 milyar ton gıda atık oluyor. Hem de gelişmiş ülkelerin atık haline getirdiği gıdaların yüzde 40’ı aslında yenilebilecek durumdayken. Peki ya bizler bu israfın yalnızca dörtte birini dahi kurtararak hem yetersiz beslenmeye karşı savaş açabileceğimizin, hem de atmosfere salınan karbon gazı miktarının azalmasına katkıda bulunabileceğimizin farkında mıyız? İşte bunların farkında olan birkaç oluşum:
1. Bombalara Karşı Sofralar
İlk olarak 1980’de Amerika Birleşik Devletleri’nde Boston’daki Seabrook Nükleer Santrali’ni durdurma eylemlerinde bedava yemek dağıtmışlardı. Ardından, Amerika’nın pek çok eyaletinde ve Avrupa’da “Food not Bombs” ismiyle yayılmaya başladılar. Şimdi Almanya’da Vokü’ler ve İngiltere’de People’s Kitchen-Halk Mutfağı gibi onlarca ülkede benzerleri var. Türkiye’de de ilk olarak, 2004 yılında başlatılıyor ama devamı gelmiyor. Sonrasında 2013 yılında Tepebaşı’nda sofra etkinlikleri ile başlanıyor.
Hareket ilke olarak “Savaşı / yoksulluğu körükleyen devletlere, israfa, doğa / hayvan sömürüsüne ve tüketim kültürüne kazan kaldırıyoruz!” şeklinde bir yaklaşım sergiliyor. “Bombalara karşı” denilmesinin sebebi; otoriteyi ve bunun tüm bileşenlerini, kısacası zor kullanan tüm yapıların karşısında bir tutum içinde olmasıdır.
Dayanışmayı esas aldıklarından pişiren ve yiyen değil birlikte üreten ve paylaşan bir topluluklar. Bu yüzden de kullandıkları besin maddelerini satın almak yerine anlaştıkları manav ve marketlerin atılmak üzere olan ama yenilebilir gıdalarını topluyorlar. Ayrıca hayvan endüstrisindeki vahşete de dikkat çekebilmek için yemekleriniveganyapıyorlar.
Her çarşamba saat 14.00 Taksim Meydan’da buluşma ve malzeme toplama, 16.00-19.00 pişirme ve hazırlık, 19.00-21.00 yemek, sohbet ve takas pazarı bulunuyor. Herkes girebilir veya gönüllü olabilir. Daha fazlası için facebook sayfalarına ve internet sitesinebakabilirsiniz.
2. ÇerÇöp Çorbacılar
Türkiye’de bir ilki gerçekleştirerek Avrupa’da birçok yere yayılmış olan yiyecek paylaşma hareketini Ankara’da başlatmış ve bir süredir aktif olmayan* gönüllü bir gruptur.
Dolabımızda beklettiklerimiz, tatile giderken çürümeye bırakacaklarımız, tadını beğenmediklerimiz, marketlerden ve pazarlardan gönüllü olarak toplanan yiyeceklerin israf edilmesi yerine paylaşımı esas alınır. Çünkü ilk amaç, günümüz tüketim çılgınlığının adaletsiz rakamlarına inat israftan kaçınmaktır. Bu çevre dostu hareketin bir diğer gayesi ise yiyecekleri beğenmemek veya tatile giderken götürmediğimiz için çürümeye bırakmak yerine paylaşmak ve bu şekilde bir paylaşma ve dayanışma ortamı oluşturmak, aynı zamanda restoran ve benzeri işletmelerde ve hatta evlerimizde atık gözüyle bakılan yiyeceklerin en azından çöpe gitmemesi adına bir bilinç kazandırmaktır. Yiyecek paylaşımı sadece vegan olarak yapılır. Grubun Facebook sayfası için buraya tıklayabilirsiniz.
*Çok yakında yeniden aktif olacaklarının haberini aldık!
3. Aşhane
Sakarya Üniversitesi Siyasal Bilimler Anabilim dalında öğretim görevlisi olan Mahmut Karaman‘ın başlattığı bu proje, Mahmut hocanın deyişiyle “Sadece evsizlere gece çorba dağıtım projesi değil, bireyi, aileyi, mahalleyi, toplumu ihya projesidir.”
Şu anda akşamları Aşhane topluğunun aracı 20.30 gibi 200 litre çorba ile sefere çıkarak, Kadıköy, Harem, Üsküdar, Beşiktaş, Zeytinburnu, Eyüp, Fatih, Saraçhane parklarından dolaşarak Aksaray’daki park, otobüs durakları ve metro istasyonunda gece turunu tamamlıyor ve ortalama her akşam 550-600 kişiye çorba dağıtıyor. Grup, zor durumda olan evleri tespit ederek eşya, erzak, kıyafet yardımları da yapıyor veya bu gibi durumların çözümünde sayfalarında paylaşımlar yaparak önemli bir rol oynuyorlar. Topluluğun en önemli özelliklerinden biri de hiçbir din, dil, ırk, dış görünüş ve benzeri bir ayrım yapmayarak herkese kucak açması ve gönüllü olacak kişilerden de bu davranışlar bekliyor olmasıdır.
Mahmut Hoca, Aşhane Gezici Gıda Dağıtım Aracını daha üst bir sosyal hareket olarak anlatmaya ve tanıtmaya çalıştığı Kardeşlik Seferberliği’nin İstanbul’a özgü bir uygulaması olarak tanımlıyor. İstanbul ile birlikte 25 ayrı yerde faaliyet gösteren Kardeşlik Seferberliği grupları içinde merkez olarak Aşhane İstanbul ve Ankara Kardeşlik Seferberliği sokaktaki evsizlere çorba/yemek dağıtmaktadır diye de devam ediyor. Fakat, Kardeşlik Seferberliği olarak asıl faaliyet alanlarının varsıl kesim arasında, hiç bir tüzel organizasyona gitmeden, dernek ve vakıf kurmadan, tamamen sivil olarak, sevgi, şefkat, merhamet değerleri merkezinde yeni dostluk ilişkilerini kurarak ihtiyaç sahibi her canlı varlığa karşı yardımlaşma ve dayanışma faaliyetlerini arttırarak, varsıl ile yoksul kesimler arasındaki mesafeyi asgariye indirerek yeni bir toplum inşa etmeye çalışan bir grup olduklarını da altını çizerek belirtiyor.
Tamamen iyilik ve kardeşlik gibi değerleri vurgulamak adına, grubun Facebook sayfasında oldukça umut vadeden paylaşımlar yapılıyor. Gruba gönüllü olmak veya Facebook sayfasını ziyaret etmek için buraya tıklayabilirsiniz.
4. Ayşe Tükrükçü
Pişirdikleri çorbaları evsizlere götürerek ve Beyoğlu’nda kiraladıkları bina ile kırka yakın evsize yatak sunmaya çalışan ve hiçbir devlet yardımı almayan Şefkat-Der çatısı altında faaliyetlerini sürdüren Ayşe Tükrükçü, gönüllüleriyle birlikte günde ortalama 200-300 kişilik çorbalar kaynatıyor. İzmir, Ankara, Mersin gibi illerde gönüllü olarak yapılan bu hareket, her gün farklı gruplar halinde yürüyerek termoslarına doldurdukları çorbaları evsizlere dağıtıyor.
Tek istekleri ise evsizlere devlet tarafından şartları uygun bir evsizler evi yapılması ve bu insanların görmezden gelinmemesi. Topluluk bir sonraki aşama olarak, binalarını bir rehabilitasyon merkezine çevirerek burada evsizlere meslek edindirmek ve topluma kazandırmak istiyor.
Devletin evsizlere karşı gerekliliklerini yerine getirmediği, açılan bazı yerlerde evsizlerin hayatlarını kaybettiklerinin veya zor koşullarda yaşadıklarının üzerinde duran bu topluluğa destek olmak adına Taksim’deki binalarına çorba malzemeleri gönderebilir, internet sitelerindeki numaralardan para yardımında bulunabilir ve hatta çorba dağıtımlarında gönüllü olabilirsiniz de. Şefkat-Der’in sayfası için buraya tıklayabilirsiniz.
5. Engelsiz Pedal
Engelli çocukları bisikletle gezdirerek sosyalleşmesini sağlayan ve buna benzer birçok takdir edilesi gönüllü proje sürdüren Kadıköy temelli grubun başlattığı “Engelsiz Çorba” hareketi, Suriyeli ailelere ve tüm evsizlere akşam saatlerinde bisikletle karakış demeden birçok nokta gezilerek ve keşfedilerek çorba dağıtımı yapıyor. Grup, sokaklarda yaşayan onca insan olduğunu bilerek onlar yokmuş gibi yaşayamayız diyor. Bu nedenle, bisikletlerine atlayarak onlara yalnız olmadıklarını hissettirmek istiyor. Gece 23.30 saatlerinde Şefkat-Der evsizler evinde gönüllülerce veya orada yaşayan evsizlerce pişirilen çorbaları termoslarına doldurup pedallarına kuvvet sokakları, alt geçitleri, acil servisleri ve ağırlıklı olarak Türkiye’ye sığınmak zorunda kalan insanların yaşadığı yerleri geziyorlar. Grup, bazı dönemler “Evsizler için Ümit Çorbası Seferberliği” gönüllülerinin katılımlarıyla genişliyor.
Engelsiz Pedal olarak engelli arkadaşları da onlarla beraber gelerek insanlara çorba dağıtıp dertlerini dinliyor ve aynı zamanda bu sayede devlet görevlilerine de gerekli adımların atılması için örnek olmak istiyorlar. Grubun Facebook sayfası için buraya bakabilirsiniz.
Hemen cüzdanlarınıza sarılmayın, çünkü bu küçük ev henüz satılık değil, ama son yıllarda gelişen küçük ev hareketi için umut vadeden bir gelişme.
Küçük evler herkes için uygun değil, hatta çoğu insan için uygun değil ama kendi adınıza kişisel alanınızı küçültmek istiyorsanız ve çok küçük bir evde yaşamak sizin için sorun değilse bu ev size ilginç gelebilir. Tabii önce bu evlerden birini inşa etmenizin yasal olduğu bir alana ihtiyacınız var. Bir de su, elektrik ve tuvalet ihtiyacını karşılamanın bir yolunu bulmanız gerekecek. Ancak, böyle küçük evlerde yaşamak isteyen becerikli ve yaratıcı insanlar için tüm bunlara çözüm bulmak çok da zor değil.
Yine de bu küçük evlerin insanların ayaklarına çelme taktıkları iki husus var. Birincisi, fiyatlar. Eğer prefabrik ya da özel yapım bir eviniz olsun istiyorsanız bunun maliyeti küçük bir eve göre oldukça yüksek. İkincisi ise bu evi kendiniz inşa etmek istiyorsanız bunun için gerekli olan inşaat bilgisi ve yeteneği. Seri üretim prefabrik modeller tasarlayan Pin Up Houses isimli küçük ev firmasının “France” adını verdiği ve yapımı 1200 dolara mâl olan prototipi bu iki soruna da çözüm getiriyor.
France gerçekten çok küçük bir ev; sadece 7 metrekarelik, banyosuz bir evde yaşadığınızı hayal etmeye çalışın. Belki de bu tarz bir eve başka bir isim bulmak gerekiyor, mesela aşırı-küçük ev? Mini minnacık ev? Nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, France sadece bir prototip, belki de üretilen modelde iç mekâna daha fazla alan eklenebilir ya da daha fazla konfor için isteğe bağlı ek kısımlar yapılabilir.
Çek Cumhuriyeti menşeli Pin Up Houses’a göre, deneysel France modeli birbirine vidalı millerle bağlanan 21 yalıtımlı panelden oluşuyor, bu da kurulumu (aynı zamanda sökme işlemini) kolaylaştırıyor. Üç parça birbirine üç saat kadar kısa bir sürede bağlanabiliyor. Kurulumu aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz:
Ev üç küçük bölümden oluşuyor
Bir tarafta çok fonksiyonlu bir raf ünitesiyle ayrılmış olan yatak odası, ortada bir oturma alanı ve diğer tarafta da bir odun sobasıyla küçük bir mutfak.
Bu küçük evin bir temeli yok, ayaklar üzerine inşa ediliyor. Bu durum yüksek oranda rüzgâr alan bölgelerde sorunlara yol açabilir ve zemine yalıtım yapma ihtiyacını doğurabilir. Ancak parçaların birleştirilmesini ve evin eğimli arazilere inşa edilmesini kolaylaştırıyor. Tabii ki doğanın çağrısına yanıt vermenin bir yolunu da bulmanız gerekiyor. Eviniz için bir su depolama ve dağıtım sistemi, bir çeşit elektrik sistemi (örneğin güneş panelleri) edinmeniz gerekecek. Ama 1200 dolarlık maliyet düşünüldüğünde, tüm bunları yaptığınızda bile lüks bir bahçe kulübesi için gerekli olandan çok daha az para harcamış olacaksınız.
Dilerseniz firmanın internet sitesinde küçük ev yapım teknikleriyle ilgili bilgiler, örnek planlar ve kesitler içeren paylaşımlar bulabilir, siz de kendi evinizi yaparken bu bilgilerden yararlanabilirsiniz.
İndie folk’un prensesi olarak gösterilen Angel Olsen, yeni albümü “My Woman”ı bu ay başında yayınladı. Kendini topluma nüfus etmiş tüm yazısız kurallardan sıkılmış biri olarak tanımlayan Olsen’in şarkılarında bu karanlık ruh halini fazlasıyla hissediyoruz.
Olsen, Missouri’de yetişmiş ve bu bölgede gençliğini geçirmiş bir müzisyen. Ailesinin onu gönderdiği Katolik okulundaki eğitim tarzına hep tepkili olan Olsen, lisede bir punk grubunda çalmaya başlamış. Yani düzene dair öfkesini ve isyanını punk müzikle aktarmış Olsen. Fakat zaman içinde içindeki o karanlık yönü, punk’tan folk’a hatta indie folk’a doğru evrilmeye başlamış. “Fuck you”dan “I miss you”a doğru giden bir halet-i ruhiye ve bunlar arasında gelgit yaşayan bir öykü esasında onunki.
Bantmag dergisine geçen yıl verdiği röportajda Olsen, o ilk gençlik günlerini şöyle anlatıyor: “Piyano öğretmenim koyu bir Katolikti. Bir gün derse takma tırnakla gelmemden o kadar nefret etti ki bana o tırnaklardan kurtulmadıkça bir daha piyano çalamayacağımı söyledi. Ben de piyano derslerini bıraktım. Gitar çalmaya başladım ve gitar öğretmenim, ‘hadi, sadece çal. Sana teori öğretmek istemiyorum. Sadece çal, notaları kendiliğinden bulacaksın. Bulacağına inanıyorum’ dedi.”
Olsen, ilk albümü “Strange Cacti”yi 2010’da yayınladı. Sonraki dönemde usta müzisyen Will Oldham’ın geri vokallerinde de yer aldı. 2012’de ise ikinci albümü “Half Way Home”u, 2014’te ise en çok ilgi gören albümü “Burn Your Fire For No Witness”i çıkardı. Olsen, esas çıkışını da bu albümle gerçekleştirdi.
Angel Olsen, yeni albümü “My Woman”ı Eylül ayı başında yayınladı. 10 şarkıdan oluşan albümde prodüktör koltuğunda Charlie XCX ve Sky Ferreira gibi son dönemde indie pop’un en güçlü figürlerinden ikisiyle de de çalışmış olan Justin Raisen var.
Olsen Amerika’da verdiği bir röportajda şu ifadelerle kendini ve yeni albümdeki yansımalarını tanımlıyor, bu albüme dair size bir ön bilgi verebilir: “Ben bir kadınım. Aynı zamanda bir müzisyenim. Aynı zamanda bir yazarım. Aynı zamanda bir insanım. Aynı zamanda bir kadının nasıl hareket etmesi gerektiğine dair toplumun içine kadar nüfus etmiş tüm yazısız kurallardan sıkılmış biriyim. İşte My Woman’daki şarkılar tüm bu yönlerimden biraz biraz izler taşıyor.”
Albüm boyunca değişken vokaller
Tüm bu sözlerin paralelinde “My Woman” albümünde değişken vokaller olduğunu görüyoruz. Sert ve öfkeli vokallerden sakin ve hüzünlü sayıklamalara kadar. Öyle çok güzel denebilecek, pürüzsüz veya özel bir sesi yok Olsen’in. Ama öncelikle Olsen’in sesi şarkılarında yaşanmışlıkları anlattığını dinleyene fazlasıyla hissettirmeyi başarıyor, ki bu çok değerli bir şey. Tekdüze bir vokal tarzıyla albüm başlayıp bitmiyor.
Yine Bantmag’e verdiği röportajda Olsen’in sarfettiği sözler onun müziğini anlamak için iyi bir yol gösterici olabilir: “Bazen karanlık bir film izlediğimde ya da karanlık bir şey okuduğumda o duygunun içinde yalnız olmadığını bilmenin bazı yönlerden hafifletici ve mutluluk verici olduğunu düşünüyorum.”
Gelgitleri bol albüm
Albümün genel hali de böyle, “Shut up Kiss me” de sus ve beni sar diye, aşk için haykıran kadın, bir sonraki şarkıda köşeye oturmuş, içki bardağına boş gözlerle bakan ve yalnızlığını yaşayan bir kadına dönüşebiliyor. Gelgitleri bol bir albüm bu. Ama bu gelgitlerden de bir yanıyla keyif de alan bir insanın şarkıları sanki. Yalnızlığıyla, kurallarla, toplumla başı dertli ama bu noktada tek olmanımın verdiği rahatlığı hatta tuhaf keyfi da yaşayan bir insanın.
Albümün öne çıkan şarkısı “Shut Up Kiss Me” folk rock tarzına yakın, adeta indie folk tarzında bir P.J.Harvey şarkısı dinliyor hissi uyandırıyor.
Albümün giriş şarkısı “Intern” kısa bir şarkı ve sözleriyle dikkat çekiyor. Olsen şarkıda, “Doesn’t matter who you are or what you’ve done. Still got to wake up and be someone” diyor yani “Kim olduğunu ya da ne yaptığının ne önemi var. Ama hâlâ uyanmak ve biri olmak için uğraşmak zorundasın.”
Albümün öne çıkan şarkılarından “Shut Up Kiss Me” folk rock tarzına yakın, adeta indie folk tarzında bir P.J.Harvey şarkısı dinliyor hissi uyandırıyor. Albümün kliplenen şarkılarından “Sister”, sonundaki solo ile birlikte ise albümün en uzun şarkısı. Ve vokallerin de en yakıcı olduğu şarkılardan.
Angel Olsen, bu albümle birlikte tanınırlığını artıracağa benziyor. Kesinlikle yılın dikkat çekici albümlerinden hatta en iyilerinden biri olmaya aday. Ayrıca yine klipleriyle de ilgiyi üstünde toplayacak.
Denizlerin mirası, oluşumu binlerce yıl alan bir zamanlar capcanlı ve rengârenk mercan resifi bu yıl ağardı. Sağlıklı mercan resifleri, ağarma vakaları olduktan sonra sıklıkla kendilerini toparlar, ancak bu sene durum farklı oldu. Daha önce benzeri görülmemiş büyüklükte kitleler hâlinde mercan bu ağarma sonucunda öldü: Büyük Set Resifi’nden Hint Okyanusu’ndaki Andaman Adaları’na ve Pasifik Okyanusu’ndaki Marshall Adaları’na kadar her yerde bu üzücü durum görüntülendi.
İnsanları bir konuda bilgilendirmek için bizlerin yardımı gerekiyor: Çünkü bu mercanlar ölmedi, öldürüldü.
Nedeni açık; iklim değişikliği neticesinde oluşan ve devam eden deniz suyunun sıcaklığındaki artış. Peki, bu kadar büyük bir zararın tek sorumlusu küresel ısınma mı?
Araştırmacı gazetecilerin çalışmaları sonucunda artık en büyük suçluların kim olduklarını biliyoruz. Exxon ve onun fosil yakıt sanayiinden akranları. Exxon, 1970’lerin sonları itibarıyla iklim değişikliğine dair bilinebilecek her şeyi biliyordu. Fakat, bildiklerini dünyaya açıklamak yerine, iklim değişikliğiyle başa çıkmakta dünyaya bir nesillik zaman kaybettirme pahasına, bunu örtbas ettiler. Bu süre, resiflerimizin ölümünü ve iklim değişikliğinin başka yıkıcı etkilerini engellememizi sağlayabilecek uzunlukta bir süreydi. Çünkü 50 seneden uzun bir süre önce, Exxon’un kendi bilim insanları, sera gazları salımları sonucu dünyanın ne kadar ve ne hızla ısınacağını ve bunun ne kadar zarar vereceğini anlamışlardı. Exxon da kendi bilim insanlarının söylediklerinin doğru olduğunu biliyordu. Şirketin yöneticileri bunun için kendi tesislerini iklim değişikliğine karşı güçlendirdi; mesela petrol sondaj platformlarını, yolda olduğunu bildikleri deniz seviyesi artışına uyum sağlayacak şekilde inşa ettiler.
Exxon’un yapmadığı şey, bildiklerini dünyaya açıklamaktı. Bunun yerine, fosil yakıt sanayinden başka oyuncularla beraber iklim değişikliği inkarcılığı sektörünün yükselişini desteklediler. Geçtiğimiz bir nesil boyunca, sanki iklim değişikliğinin gerçekliği konusunda bir tartışma varmış gibi yanıltıcı fikirler savunan “düşünce kuruluşları” ve vitrin topluluklara kaynak sağladılar. Neticesinde, çeyrek asırlık süreyi iklim gerçekten de değişiyor mu diye sahte bir tartışmayla heba etmiş olduk.
Peki sonrasında neler yaşandı?
Bu aldatmacanın sonuçları büyük. Çünkü bu sadece dünyanın resiflerini öldürmekle kalmadı, aynı zamanda dünyanın her yerinde topluluklara büyük zararlar veren sıcak hava dalgaları, fırtınalar, sellere neden oldu. Gıdaları için, dalgalardan korunabilmek için mercan resiflerine mecbur binlerce insan, turizm geliri için onlara yaslanan bölgeler, denizin dibine dalarak huzur bulan insanlar bu sonuçlardan doğrudan etkilendi. Tüm bu insanların adalete hakkı var. Resifler tekrar sağlıklarına kavuşturulamaz: Eğer kendilerini toparlayacak olurlarsa, bu yavaş yavaş olacak ve devam eden ısınmaya bakarsak pek olası görünmüyor. İnkar ve hile ile geçen yıllarda Exxon ve akranlarının kârları rekor sayılara ulaştı; verdikleri zararı tazmine ve hayatlarımızda yıkıma neden olmadan güç sağlayacak enerji sistemleri kurmaya gitmeli.
Bu dehşetin doğal hiçbir tarafı olmadığının bilincinde olmalıyız. Çünkü bu büyük suçun altında açgözlü bir hırs var. Exxon hâlâ daha hidrokarbon yatağı arıyor ve şirket politikalarında mütevazı değişikliklere karşı dahi direniyor.
Onların cinayetten yırtmalarına izin vermeyeceğiz. Ağarmış mercan başları etrafına bunun için olay mahalli bandı gerildi ve su altı fotoğraf makineleriyle suç mahalli fotoğrafları çekiliyor.
Dünya, resiflerin ağarmasının haberini duymuş olabilir. Fakat şimdi bundan kimin sorumlu olduğunu duymasının da vakti geldi. Resifi Exxon öldürdü. #ExxonKnew, #ExxonBiliyordu.