Ana Sayfa Blog Sayfa 396

Yapay zeka tarafından yazılmış ilk şarkıları dinlemek ister misiniz?

2

Bilim kurgu filmleri bize Dünya’nın robotlar tarafından ele geçirildiği senaryolarla gelir. Hayal gücümüzün yapay zekaya atfettiği bu yönelim ne kadar ciddiye alınmalı bilmiyorum; fakat yapay zeka tarafından yazılıp bestelenen ilk şarkı ortaya çıktı ve henüz müzik dünyasını ele geçirmekten çok uzak görünüyor.

Yapay zeka, makinelere eklenilen bilişsel bütün özelliklere verilen isim. Daha doğrusu bir aletin görevini yerine getirirken karşılaşabileceği problemler karşısında çözüm üretebilmesine olanak sağlayan mantık da diyebiliriz. Buna ek olarak insanlarla iletişim kurma becerisi, bilgileri işleyip bir sonuç çıkartabilmek ve değişik dilleri anlayabilmek hep yapay zekaya sahip makinelerin işi.

En çok duyduğumuz yapay zeka büyük ihtimalle Apple tarafından geliştirilmiş olan Siri. Satranç oynayabilen veya hukuk şirketlerinde çalışan yapay zekalı makinelere de rastlamak mümkün. Pek çok yeteneği yerine getirebilen yapay zekalı makinelerin daha önceden şiir yazdığı ve kısa film çektiği olmuştu; fakat ilk defa bir şarkı yazıyor.

Sony’de çalışmakta olan araştırmacılar uzun yıllardır yapay zeka tarafından bestelenen müziklerin üretimi üzerinde çalışıyorlardı. Yapay zekaya etkileyici caz besteleri ürettirmeye çalışan araştırmacılar, sonunda caz olmasa da pop kategorisinde bir şarkı ile karşımıza çıktılar. Sony’ye ait CSL Araştırma Laboratuarı’nda, Flow Machines isminde bir yazılımın ürettiği şarkı, internet ortamında yerini aldı bile.

Daddy’s Car” (Babamın Arabası) ismi verilen şarkının melodi ve akorları yapay zeka tarafından var olan binlerce şarkı incelenerek ve harmanlanarak yapıldı ve daha sonrasında Fransız besteci Benoit Carre şarkının sözlerini yazarak müzikal anlamda son düzenlemelerini yaptı. Beatles grubunun şarkılarına benzetilen “Daddy’s Car” şimdilik alanında tek olsa da Sony, 2017 sonuna kadar alt yapısı yapay zeka tarafından oluşturulan şarkılardan bir albüm çıkartmayı planlıyor.

Şahsi fikrim şarkının çok düzensiz melodilerden oluştuğu ve müzikal anlamda bir başyapıt olmadığı; fakat esere daha yakından bakıldığında bilen gözler belki yazılımsal anlamda heyecanlanacakları şeyler bulabilirler. Aşağıda bulunan şarkıyı dinleyerek kendi kararınızı verebilirsiniz.
 

Kaynak: The Verge, Quartz

Yeni sezonda çocuk oyunları

1

Ülkemizde çocuk oyunlarına değer verilmiyor kanısı taşımaktayım. Bu konu içimi acıtıyor çünkü çocuk oyunlarının konu bazında içi boş. Oyunu seyreden bir çocuğa soruyorsunuz; ”tiyatro oyunu izledin mi ve ne anladın” Şahit olduğum kadarı ile çoğu çocuk konuyu anlamıyor sadece karakterlerin yaptığı komik eylemlere gülüyorlar, peki biz çocuklara yani gelecek neslimize bir şeyler anlatmak istemiyor muyuz? Anlamadıkları cümlelere gülen bir nesil mi yetiştirmek istiyoruz? Bu konuda tiyatro camiasına çok iş düşüyor.

Tüm bunlara rağmen yine de çok güzel oyunlar var. Çocukların bir sanat anlayışı oluşturabilmeleri için onlara yardım etmek, tiyatroya gitmeleri için önayak olmak lazım. Buyrun, yeni sezonda çocuk oyunları.

İstanbul Devlet Tiyatroları

Lay lay lom

Genç bir maestro yeni bestesi üzerinde çalışmaya başlar. Maestro sevgiyi anlatmak için notaları özgürce yeni biçimlerde deneyerek yepyeni bir beste yapmak ister. Bestecinin yaşamındaki hüznün, sevginin, özgürlüğün yansıması notalarda saklıdır. Besteci müziğini yetiştirebilmek için canla başla çalışır ve notalara sevgisini katarak azimle bestesini tamamlar. Müzik; notaların sevgisi, kavgasıdır. Müzik maestrodur. Müzik yaşamdır.

lay-lay-lom-cocuk-tiyatroOyun Dükkanı

Yaşasın Okulumuz

Okuldan kaçmak isteyen Bayram yine haylazlık peşindedir. Arkadaşları ise Bayram’ı bir türlü ikna edememektedir ve ikna etmek için oyun yarışı yaparlar. Bayram bu yarışları kazanınca, okulunda da başarılı olacağına inanır ve arkadaşlarının da yardımıyla derslerine ve okula gitmeye başlar.

yasasin-okulumuz-cocuk-tiyatroTiyatro Yansıma

Kahraman Masalı

Emir, derslerine çalışmayan, sürekli televizyon izleyen haylaz bir çocuktur. Bir gün kendini çok sevdiği televizyonunun içinde, Cetvel Men ve kötü kalpli Profesör’ün macerasında bulur. Eğer çizgi kahramanıyla birlikte engelleri aşıp bölümü geçerse eve dönebilecektir. Ancak bu düşündüğü kadar kolay olmaz. Emir’in iyi yürekli dostuna hiç olmadığı kadar ihtiyacı vardır.
Ve bir de slogana; “Aklın gücü her şeye yeter!”

kahraman-masali-cocuk-tiyatro1001 Sanat (Oyuncu Tayfası)

Çılgın Dedektif

Eğlenceli oyun parkımızda; komşular her gün eşyalarının eksildiğinden yakınmaktadır. Çılgın Dedektif amca bunları duyunca hırsızı yakalamak için asistanı Charlie ile birlikte ipuçlarını bulup hırsızı yakalar.

Oyundaki iki arkadaşımız İnci ve Can bu konuda bize çok yardımcı oldular. Bakalım hırsız kim çıkacak?

Pişman olacak mı? Hep birlikte bu eğlenceli, farklı bir o kadar da komik oyunumuzu izlemeye ne dersiniz?

cilgin-dedektif-cocuk-tiyatro

Adalet için bu kez Büyükada’da: Faytona binme vegan ol!

Bedenleri üzerinden devam ettirdiğimiz keyfi uygulamalar, hayvanları öldürüyor, köleleştiriyor. Hayvan kullanmadan yaşamak mümkünken neden hayvanları kullanmakta ve dolayısıyla köleleştirmekte ısrar ediyoruz? Neden kullanıyor ve tutsak olmalarına sebep oluyoruz?

Bizler hayvanların daha iyi koşullarda çalıştırılması ya da bizlere hizmet etmesini değil, onların çalıştırılmaması ve bizlere hizmet etmemelerini talep ediyoruz. Nerede hayvan kullanımı varsa orada köleliğe karşı adalet talep edeceğiz!

Bu yüzden 2 Ekim Pazar 2016 tarihinde saat 16.00’da bu kez Büyükada’da “Faytona Binme, Vegan Ol” diyoruz.

Bedenleri birer mal ve kaynak olarak görülerek kullanılan tavuklar, arılar, ipek böcekleri, inekler, balıklar, koyunlar, ayılar, filler, maymunlar ve diğer hayvanlar gibi atlar da insan-merkezciliğinin tahakküm ve otoritesi altında kendilerine biçilmiş olan kölelik zincirlerinin esareti altında insana hizmet için kullanılıyor.

İnsan-dışı-hayvanlar, tıpkı insan gibi sinir sistemine sahip hissedebilir canlılardır. Acıyı, mutluluğu, tutsak edilmeyi, özgürlüğü, hazzı, ıstırabı ve stresi bilirler. Hiçbir hayvan; mal veya kaynak, yiyecek veya içecek, kıyafet veya aksesuar, kozmetik veya medikal ürün, denek veya eğlence, ulaşım, spor veya kumar objesi değildir.

Hayvanların doğuştan gelen hak ve özgürlükleri ile hissedebilirlik bakımından onlardan farklı olmayışımızın önümüze koyduğu eşitlik ilkesi gereği hiçbir hayvanı kullanmaya hakkımız yok.

İnsan türü olarak yaşamak için hayvan kullanmak zorunda değiliz. İneğin buzağı için yaptığı sütü inekten alarak kullanmak buzağının sütünü gasp etmek, ineği köleleştirmektir. Hayvanları kullanmak, onların hayatlarını ellerinden almaktır.

Vegan olmak yani hayvan kullanmadan yaşamak mümkünken bunu yapmıyor oluşumuz, bizi, hayvanları keyfi olarak kullandığımız gerçeğine götürüyor. Sinir sistemi olan; acıyı, mutluluğu bilen hayvanları, kendi hayatlarının özneleri olabilecekken bizlerin nesneleri haline getirerek bizlerin mal ve kaynağı olmalarını sağlamak hissedebilir canlılar olan hayvanların varoluştan gelen hak ve özgürlüklerini hiçe sayan bir yanlıştır. Bunun karşısında adaletin, özgürlüğün ismi veganlıktır.

Hayvanların tutsak edildiği kölelik zincirlerini kırmak ve hayvanların bize hizmet edecek köleler değil, kendi hayatları olan hissedebilir canlılar olduğunu kabul ederek vegan olmak etik bir gerekliliktir.

Bizler hayvanların daha iyi koşullarda çalıştırılması ya da bizlere hizmet etmesini değil, onların çalıştırılmaması ve bizlere hizmet etmemelerini talep ediyoruz.

Talebimiz atlı faytonların kaldırılmasıdır!

Talebimiz arıların, ineklerin, böceklerin; tüm hayvanların insana hizmet etmediği vegan bir dünyadır!

Adalet ve özgürlük için gelin önce vegan olun; hayvan kullanım alanlarınızı kapatın; hayvan kullanımını, fikirlerinizden ve pratiğinizden çıkarın; sonrasında veganlığı yayarak daha çok insanın hayvanlara karşı devam eden adaletsizlik ve hak gaspı karşısında hayvan kullanımını reddedip etik bir konuma geçmesi ve hayvan köleliğinin sonlanması için çabalayın.

Bu adaletsizlik karşısında vegan olmanız ve daha çok insanın vegan olması için çabalamanız hayvan kullanımının olmayacağı bir dünya için olmazsa olmazdır. Size bir karar kadar yakın olan veganlık, adalet için kişisel bir tercih değil, etik bir yükümlülüktür.

Faytona binme vegan ol!

2 Ekim 2016 Pazar günü saat 16.00’da Büyükada İskelesi önünde gerçekleşecek eylem için Eminönü’nden saat 14.00’de veya Kadıköy’den 14.20’de kalkan vapurlarlara bineceğiz.

Vegansanız, hayvanlara karşı süre gelen adaletsizliğe karşı kitlesel olarak dur demek için; vegan değilseniz veganlığın neden etik bir gereklilik olduğunu eylem sırasında yapacağımız yayınlar; yol boyunca süregelecek anlatımlar, el ilânları, basın açıklaması, bizlerle yüz yüze konuşma gibi unsurlar vasıtasıyla okumak, dinlemek ve konuşmak için etkinliğe gelebilirsiniz.

Aborjinlerin asırlarca süren adalet arayışı adımlarla son bulsun: Clinton Pryor’a destek ol

Clinton Pryor’un 3200 km’den fazla yolu var. Halkının sesi olmak için 1 Eylül’de yola çıkan Pryor’a yardım edin!

Avustralya, kimileri için uzak diyarlar, kimileri için kocaman bir kıta, kimileri için ise yüz yıllardır sahip olduğu ev demek. İngilizler 18. yüzyılda Avustralya’ya adım atana dek yaklaşık 300 bin Aborjin’in ev dediği topraklar, İngiliz istilasıyla yerli halka hem zulüm hem mezar oldu.

Clinton Pryor yüzyıllardır süregelen haksızlığı dile getirmek ve sonlanmasını talep etmek adına Avustralya’nın başkenti Canberra’ya doğru yola çıktı. Hedef başbakan Malcolm Turnbull’la görüşme ayarlayabilmek.

Amacı dışında bu yolculuğu dikkate değer kılan şey ise Pryor’ın Turnbull’la görüşebilmek için tüm yolculuğunu yaya olarak gerçekleştireceği.

Heirisson Adası’ndan -Aborjin dilinde Noongar denmekte- başlayan yolculuk süresince Pryor’ın 3200 km’den fazla yolu aşması gerek.

Hedeflediği varış zamanı ise önümüzdeki Ocak ayının ikinci haftasına denk geliyor.

adalet-arayisi-aborjinlerStartSomeGood isimli sitede yer alan proje sayfasında amacını “Bunu yerli halk için, kendim için ve annem için yapıyorum” diye belirten Pryor, Aborjin topluluklarına ayrılan fonun kesilmesi ve halkının evsizlik tehlikesiyle karşı karşıya kalmasından rahatsız ve tedirgin. Devlet baskısıyla evlerinin elinden alınmasını durdurmak istiyor. Mesele yalnızca ev ve kesilen fonla ilgili değil; Aborjin bölgelerinde lokal karar alma yetkisinin topluluğun yaşlılarına geri verilmesi de talepleri arasında.

Avustralya yerlileri ülkenin anayasasınca henüz tamamen tanınmış değil. Oysa Aborjinlerin o topraklardaki kökleri 50 bin sene öncesine dayanıyor. 18. yüzyıldan beri Aborjinler açıkça ayrımcılığa, dışlanmaya, zorla Batılılaştırılmaya uğrarken bunun yanı sıra düşük yaşam standartları ve kötü sağlık koşulları altında hayatlarını sürdürüyorlar. İstatistiklere göre Avustralya’da yaşayan Aborjinler’in ömür beklentisi ülkenin geri kalanına göre tam 10 yıl daha az.

Geçtiğimiz Ağustos misafir gazeteci olarak Guardian’da yazan Wiradjuri (Avustralya yerlisi) mirasçısı Stan Grant kaleme aldığı yazısında yerli halk resmi olarak tanınmadan ve yerli halkla antlaşma yapılmadan hiçbir Avustralyalı’nın tamamen özgür olamayacağını dile getirmişti. Avustralya yasaları yüzyıllardır yerli halkı tanımamakla beraber onlara karşı olan her türlü yasayı yürürlüğe koymaktan geri durmadı. Yapılan birçok yasa Aborjinler’e nerede yaşayacaklarını, kiminle evleneceklerini hatta çocuklarını kendileri mi büyütecekler yoksa devlete mi teslim edecekler, tüm bunları söyleyip durdu.

Clinton Pryor yüzyıllarca süren haksızlığı sırtına yükleyip Avustralya’yı bir uçtan diğerine aşarak halkı için adalet arayacak. Ve umuyoruz ki ülkenin karar mercii olan politikacıları etkilemeyi başaracak. Yayınlanan raporlarda delegelerin ve halkın büyük kısmı Aborjinler’in ve haklarının tanınmasına destekçi; ancak konu ile ilgili referandum sürekli ertelenirken açıklanan yeni tarih 2018’i işaret ediyor.

Pryor’ın bizlere çağrısı şöyle: “Hükûmet tüm yerli kommüniteleri sonlandırmak istiyor. Buna karşı koyabilmek için yardımınıza ihtiyacım var. Yerli halkından bir birey olarak ‘rüyazamanı’ (Aborjin mitolojisinde merkez ve birleştirici tema) tarafından yaratıldığıma ve tüm bu verdiğim mücadelenin sorumluluğum olduğuna inanıyorum. Dünyayı daha iyi bir yer yapmak ve rüyazamanını canlı tutmak tüm insanların görevidir.

aborjin-hak-arayisiPryor için yapacağınız her bağış ayakkabı, çadır, uyku tulumu, ilk yardım kiti, uydu telefonu ve çekim için gerekli ekipmanı sağlamak için kullanılacak. Yolculuk süresince yapılan masraftan geriye kalan tüm para Pryor’un çok iyi bildiği Batı Avustralya bölgesindeki evsizlere destek servislerine bağışlanacak.

Yardımda bulunmak için tıklayın: StartSomeGood

Kaynak: FastCoExistThe Guardian

 

Endonezya’nın akıl hastanelerindeki acı gerçek

Endonezya’daki birçok akıl hastanesi yürekleri burkan görüntülerle hepimizi şaşırtıyor. Bu hastanelerde, hastaları tedavi etmek bir yana onların düşünceleri, ihtiyaçları, hatta hayatları göz ardı ediliyor. Zincirlerle bağlanılmış olan bu insanlar kötü şartlar altında ölümle iç içe yaşamaya mecbur bırakılıyorlar.

Amerikalı fotoğrafçı Andrea Star Reese akıl hastanelerindeki bu durumu gözler önüne sermek için Endonezya’ya gitti. Fotoğraflar çok çarpıcı olmakla beraber insanların ne kadar acımasız olabileceğini de kanıtlar nitelikte. Bu kadar kötü şartlarda yaşamak zorunda kalan yaklaşık 19 milyon Endonezyalı akıl hastasının nasıl yaşadığını aşağıdaki fotoğraflarla daha iyi görebilirsiniz.

endonezya-akil-hastanesi Agus duvarla çevrili odasında şarkı söylüyor. Doktorlar onun kaçmasından korktukları için dışarı çıkmasına izin vermiyorlar. Bu yüzden bu soğuk oda onun hayatının bir parçası.

endonezya-akil-hastanesi-2 Galuh Vakfı, devlet tarafından kontrol edilen bir vakıf. Burada gelen her hasta kabul ediliyor ancak devlet bu hastalara sadece iki ay boyunca yemek hizmeti sunuyor. Kendilerine ait bir odaları bile olmayan bu hastalar, kadın ve erkeğin kaldıkları yeri ayıran tel ile çevrili bir yerde yaşamak zorundalar.

endonezya-akil-hastanesi-3Anne 10 yıl boyunca penceresi olmayan bir odada tutuldu ve babasının söylediğine göre pek fazla yemek yemedi. Önceden koşmayı çok seven Anne, şimdi ayakta durmakta bile zorlanıyor.

endonezya-akil-hastanesi-4Bu hastanede kalan insanlara giysi temin edilmiyor ve soğuk odalarda ölüme terk ediliyorlar.

endonezya-akil-hastanesi-5 Ancak bazı aileler hastaların iyileşmeleri için değişik tedavilere ödeme yapabiliyorlar. Bu tedaviler daha çok ruhu iyileştirmeye yönelik ama tam olarak bilimsel bir tedaviye dayanmıyor.

Andrea Star Reese: “Doktorlar tüm hastalara aynı reçeteyi yazıyor ve tek bir teşhis koyuyor. ‘Deli.’

from the series: Disorder İnsanların zincirlere bağlanması onların yaşamını daha da zor hale getiriyor. Bu insanlar uzun süre hareketsiz kaldıkları için kas ve kemik sistemleri zarar görüyor ve bir süre sonra yürüyemez hale geliyorlar.

from the series: Chasing Stigma. Catching Burnout. Semangot_NeveHükûmetin akıl hastanelerine yaptığı yardım oldukça yetersiz. Bu yüzden bazı hastalar aynı yerde uyumak, yemek yemek ve yıkanmak zorunda kalıyor.

Kaynak: True Activist, Mynet Seyahat

Londra’da bir bisiklet müzesi, Pedal Devrimi’nden en güzel İngiliz bisiklet tasarımları

1

Şehirlerimiz gitgide kalabalıklaştıkça, insanlar trafiğe karşıt olarak ve fit kalma amacıyla pedal çevirmeye dönüyor.

Aynı zamanda, İngiltere’de bisiklet sporu gittikçe ön plana çıkıyor. Zaferlerinden ötürü yüksek performans bisiklet atletleri Chris Froome, Bradley Wiggings ve Chris Hoy’a teşekkürler.

Geçen sene, İngiliz bisikletçileri çeyrek yüzyılın en yüksek oranı olan 5,23 milyar kilometreyi sürdüler. Pedal çevirmedeki bu patlamayı kutlamak için Londra Tasarım Müzesi, Pedal Devrimi adını verdiği bir sergi kurdu.

Sergi, 19. yüzyıldan itibaren bisiklet tasarım tarihini sunmak yerine bugünkü bisiklet kültürüne ışık tutar nitelikte.

Serginin odaklandığı ve galeri müdürünün seçtiği dört bisiklet grubu ise; yüksek performansçılar, maceraperestler, şehir sürücüleri ve yük bisikletçileri. Ek olarak bir de bisiklet tasarımlarının geleceği üzerinde duran bir bölüm var.

BBC Cultıre’den Alastair Sooke sizler için dört göze çarpan bisiklet tasarımı seçti. İlham verici ve yenilikçi olmakla birlikte, bu bisikletlerin hepsi kendini bir tasarım klasiği olarak kabul ettirdi.

Raleigh Chopper

Yüksek gidonu ve takviye selesiyle Chopper, Easy Rider filminde sürülen motosikletleri andırıyor.

raleigh-chopper-bisikletHiçbir bisiklet yoktur ki, 1970’ler boyunca İngiltere’de çocukların en popüler bisikleti olan Raleigh Chopper kadar nostalji uyandırsın. Orijinal tasarım, Alan Oakley’in Birleşik Devletler’e yaptığı bir seyahat sırasında uçakta bir zarfın arkasına çizdiği eskize dayanıyor. Yüksek, askıyı andıran gidonu ve arkalıklı selesiyle Easy Rider filminde Peter Fonda ve Dennis Hopper’ın sürdüğü Amerikan motosikletlerini taklit ediyor.

Her ne kadar bisikletin kalitesi ve kullanılabilirliği ile ilgili şüpheler olsa da (paslanmaya yatkın olması ve yokuş yukarı sürüş zorluğu gibi) Chopper olağanüstü bir başarı sergiledi. Sürücüsüne hava katan bu modelin görünüşünden İngiliz çocuklar oldukça etkilendi. 70’lerin sonunda Raleigh Chopper sadece Birleşik Krallık’ta 1,5 milyondan fazla sattı.

Lotus Type 108

1992 yılında, Lotus Type 108 sürücüsü Chris Boardman bisiklet alanında 70 yıldan uzun zamandır madalya kazanan ilk Britanyalı oldu.

lotus-type-108-bisiklet1992 yılında Barcelona’da düzenlenen oyunlarda 4000 metre bireyselde altın madalya için hız yaptıktan sonra aynı yaz madalya kazanan ilk Britanyalı Chris Boardman’ın sürdüğü bisiklet Lotus Type 108 idi.

Bu modelin devrim niteliği taşıyan özelliği ise İngiliz mühendis ve bisiklet aşığı Mike Burrows tarafından bulunan, hava direncini azaltan, şık, tek parça ve karbon lif dış yüzeyi. Burrow’un İngiliz spor araba imalatçısı Lotus için çalışma imkanı bulan bisiklet sevdalısı arkadaşı modelin ilk örneklerini atölye çalışmalarına getirmiş.

Ve başardı“. Burrows o zamanları hatırlıyor: “Rüzgâr tünelinde denediler ve ‘Hey! Bu da ne böyle?’ dediler.” Lotus bisiklete yatırım yapmaya karar verdi ve sonraki aylar boyunca tasarımı değiştirip geliştirdiler. Barcelona Olimpiyatlarında ilk kez gösterildiğinde ona unutulmaz ve fütüristik görüntüsünden dolayı “Superbike” (Süper Bisiklet) takma adını verdiler. Boardman, final bölümünde rakibini geçip altın madalyayı kazanmadan önce de yarışın erken zamanlarında iki kez dünya rekorunu kırdı.

SplinterBike

SplinterBike, Lotus Type 108 den ilham alınarak tasarlandı. Tasarımı ve inşası Norfolklu ahşap marangozu Mike Thompson’un 1000 saatini aldı.

splinterbike-bisikletBisikletler 19. yüzyıl icadı olduğu halde tasarımlarıyla ilgili bir sürpriz var ki, geçtiğimiz 150 yüz yıl boyunca temel anlamda bisikletler çok da değişmedi. Tasarım Müzesi’nde yer alan Pedal Devrimi Sergisi’nin galeri müdürü Donna Loveday “Temelde bisikletlerin formu değişmedi. Ancak genel form değişmezken teknoloji ve materyaller değişti” diyor.

Şimdiki alışık olduğumuz iskeletleri çelik veya karbon fiberden yapılsa da, bugünkü pek çok bisiklet tasarımcısının tercih ettiği bir diğer materyal ise ahşap; sergide gösterilen geleceğin bisiklet iskeletleri  kayın kontrplaklardan ve beyaz dişbudaklardan yapılmış. Lotus Type 108’den ilham alınarak tasarlanan ve Norfolk kökenli ahşap marangozu Mike Thompson’ın 1000 saatini harcadığı The SplinterBike kendiliğinden yağlanma özelliğine sahip ahşap ve peygamberağacı içeriyor.

SplinterBike’ın ilhamı Thompson’un yalnızca ahşaptan bisiklet yapıp yapamayacağı üzerine bir iddiaya dayanıyor. “Civata veya vida yok, yalnızca ahşap ve tutkal var” diye kendini motive etmiş ve bu da çok sayıda zorlu göreve yol açmış. Zincir kullanma imkânı olmadığından, tasarladığı dişli çarkla gücü pedallardan tekerleklere iletmeyi başarmış. 2011’de SplinterBike tamamlanmış ve o yaz Thomson’ın arkadaşı amatör sürücü James Tully sözde “Yüzde 100 Ahşap Bisiklet Hız Rekorunu” korumak için sürüş yapmış ve ortalama hızı 11,3 mph’ye ulaşmış.

Brompton Prototype

Şehirlerin nüfusu ve çarpık kentleşme arttıkça sıkışıklığı rahatlatmaya ve kamu taşıma ağlarındaki hücumu azaltma ihtiyacı da artıyor. Bunu sağlamanın bir yolu ise insanları, Brompton gibi gezici bisikletler konusunda uzmanlaşmış firmalar sayesinde son dönemlerinde popülerliğin zirvesinde olan şehir içi bisiklet sürme konusunda cesaretlendirmekten geçiyor.

brompton-prototype-bisikletFirma, ilk modelini 1975 yılında Roma Katolik kilisesi olan Brompton Oratory’e nazır evinde portatif bisikletler için tasarlayan Andrew Ritchie tarafından kurulmuş. Brompton’un hayata geçmiş ilk örneği ise takip eden yıl içinde Ritchie’nin dairesinde inşa edilmiş. O zamandan, arka tekerin iskeletin altına doğru kıvrılmasına izin veren döner arka üçgen gibi Brompton’un kendine has  özelliklerine zaten sahipmiş. Ricthie yıllarca tasarımı için finansal destek bulmakta zorlanmış. Ancak 1988 de Batı Londra’da seri üretime geçilmiş.

Günümüzde ise her yıl 45 binden fazla el yapımı bisiklet üretiyor ve dünya üzerinde 44 ülkede satışıyla Britanya’yı en geniş bisiklet üreticisi haline getiriyor. Yalnızca Londra’da 80 bin Brompton sürücüsü olduğu tahmin ediliyor.

Kaynak: BBC Culture

Ekolojik emperyalizm sorunları ve kadın

Ekolojik emperyalizm, tamamı ile doğanın ve canlıların sömürüsü üzerine kurulan bir sistem olarak var olmuştur. Ancak burada iki özne, sistem içinde sistemin varlığını sürdürecek ana öznelerdir: Doğa ve kadın. Dolayısıyla sistemin üretim ve tüketim üzerine kurulduğu gerçeği ve bu gerçeğin yansıması olarak doğa ve kadının sömürüsünün zorunluluğunu getirmesi aynı zamanda ekofeminizm kuramının temelini oluşturmaktadır.

Sistem üretimi sürekli olarak sürdürmek zorundadır. Üretimin sağlanacağı hammaddenin kaynağı doğadır. Dolayısıyla ekolojik emperyalizm sürecinde doğa sömürüsü üretimin sürdürülebilmesi için zorunludur. Üretimin sürdürülmesi için gerekli olan diğer araç ise işgücüdür. İşgücü olmadan üretimin yapılamayacağı gerçeği, iş gücünü doğuran varlık olan kadının tahakkümünü beraberinde getirmiştir.

Bir diğer önemli nokta ise; feminist teorinin vurguladığı üzere, toplumun tahakküm süreçlerinden ilk ve en çok etkilenen öznenin kadın olduğu gerçeği, bu noktada kadının dezavantajını artırmaktadır. Maria Mies’in Son Sömürge Kadınlar adlı çalışmasında, konuyla ilgili şu detay yer almaktadır: Kadın, toplumsal dönüşümlerin yanında doğanın tahakkümünden de ilk ve en çok etkilenen özne konumundadır. Bu noktada ekolojik emperyalizmin temel sorunları olan iklim değişikliği, suyun metalaşması, gıdanın dönüşümü, monokültür ve tüketim toplumu gibi sorunlardan ilk ve en çok etkilenen toplumsal özne kadın olacaktır. Bu gerçeklikten hareketle ilerleyen bölümlerde, ekolojik emperyalizm sürecinin getirdiği ekolojik sorunlar tanımlanacak ve bunun yanı sıra bu süreç içerisinde kadının yabancılaşma süreci de bu sorunlar dahilinde değerlendirilecektir.

İklim değişikliği ve kadının yabancılaşması

İklim, yerleşik hayatın çok önemli bir parçasıdır. Çünkü insanların (özellikle tarım yapan) tüm hayatları iklime göre yapılanmıştır. Özellikle son yıllarda göze çarpan kuraklık, sel, fırtına, hortum ve tsunami gibi aşırı doğa olaylarının tamamının iklim değişikliğinin bir göstergesi olarak algılamak gerekmektedir. Temel ekolojik yaklaşımın ışığında bu gerçeği görmek zor olmayacaktır; doğa daima bir düzen içindedir ve insan bu döngüyü yok edecek çok ciddi sorunlara yol açan üretim ve tüketim sistemini oluşturan özne olarak doğa ananın iklim değişikliğine verdiği cevapları da anlamlandırmalıdır. Döngünün bozulması ve iklim değişikliği gibi tüm dünyayı etkileyen bir göstergenin göz önüne alınması ile ilk bilinmesi gereken gerçek, iklim değişikliğinin küresel ölçekte ciddi yansımalarının var olacağıdır.

İklim mültecileri*” kavramı, çölleşme, seller, kuraklaşma, tsunami gibi felaketlerin, çevre sorunlarının neden olduğu insan göçü hareketine verilen isimdir. Erozyon, çölleşme, ormansızlaşma, hava ve su kirliliği, su baskını gibi çevresel değişikliklerin, seller volkanlar, toprak kaymaları ve depremler gibi doğal felaketlerin ve sanayi kazaları, radyoaktivite gibi insan kaynaklı felaketlerin yerinden ettiği insanlar “çevresel mülteciler” olarak tanımlanmaktadır. Aynı zamanda küresel ısınma olarak da ifade edilen iklim değişikliği ile yer değiştiren insanları ifade etmektedir.

İklim Değişikliği Dünyaİklim değişikliğinin önemli sonuçları ve sorunları başında gelen kuraklık olgusu, tarım ve toprak ile en yakın canlıları önemli ölçüde etkileyecektir. Salt bu örnekten yola çıkarak kadınların iklim değişikliğinden etkilenecek temel özne konumunda olduğu inkar edilemeyecek bir gerçektir. Çünkü kadınlar, toprakla en yakın ilişkiyi kuran toplumsal varlıktır. Dolayısıyla yaşam alanlarının tahrip olması, tarım arazilerinin yok olması (ya da iklim değişikliği ile artık üretim yapılamayacak hale gelmesi) ve tüm bunların genel sonucu olarak yoğun göçlerin başlaması gibi öngörülebilecek genel sorunlardan şüphesiz ki ilk etkilenecek olan toplumsal özne kadınlardır.

Suyun metalaşması ve kadının yabancılaşması

Ekolojik emperyal sürecin temel sonuçlarından biri olan suyun bir yaşam kaynağı olmaktan çıkarılıp, bir meta haline dönüştürülmesi sürecidir. Bu noktada akarsular üzerine set kurularak baraj yapılan ve enerji üretilen, çeşmelerden akan ve yaşamın kaynağı olan suların ise pet şişelere hapsedilerek bir ticari malzeme olarak görülmesi bu sürecin tam olarak tanımlanmasıdır. Bu noktada suyun temel bir insan hakkı olduğu gerçeği bu metalaştırma sürecini dışlamakta ve dünyanın birçok yerinde özellikle kadınların su kaynaklarının özelleştirmelerine karşı başkaldırılarına sahne olmaktadır.

Vandana Shiva’ya göre; “belirli bir ekosistemin su varlığı, bölgenin iklim, fizyografi, bitki örtüsü ve jeoloji özelliklerine bağlıdır. Bu seviyelerin her birinde, modern insan doğayı hor kullanmış ve onun suyu alma, soğurma ve depolama kapasitesini tahrip etmiştir”. Ekofeminist düşünceye göre suyun metalaştırma süreci kadının da tahakkümünü içermektedir. Bu noktada suyun metalaştırılmasına karşı duruşlarda kadınların sayıca fazlalığının göze çarpmasının yanı sıra ön saflarda yer almaları yadsınamaz. Kadınlar, doğanın bir parçası olan suyun metalaşmasına karşı duruşlarını ortaya koyarken aynı zamanda kadın üzerindeki tahakküme de başkaldırmaktadır.

ekofeminizm 1Gıdanın dönüşümü, monokültür ve kadının yabancılaşması

Gıdanın dönüşümü olarak ifade edilen süreci ekolojik emperyalizm sürecinden ayrı tutmak doğru olmayacaktır. Gıda dönüşümü olarak belirtilen ve doğada çeşitliliği yok etmesinin yanı sıra fikri mülkiyet adı altında kadınların gıda üretiminden dışlanması sürecini de içermektedir.

Shiva’nın ifadesiyle; “Kadınlar dünyanın ilk gıda üreticileri olarak, besin zincirinde gerçekleştirdikleri işlerle küresel Güney’deki gıda üretim sistemlerinde merkezi rol oynamıştır ve oynamaya devam etmektedir. Evrimi dört ila beş binyılı bulan dişil tarım bilgisinin dünya çapında bir avuç dolusu beyaz erkek bilimci tarafından yirmi yıldan kısa süre içinde tahrip edilmesi, sadece kadınların birer uzman olarak konumunu sarsmakla kalmamıştır; zira tarımın doğanın yenilenebilirlik sistemine göre modellenmesiyle ilişkili bir uzmanlıktır kadınlarınki. Kadınların uzmanlığının yok edilişi, doğaya has süreçlerin ekolojik tahribatıyla ve kırsal bölgelerde yaşayan yoksul insanların sürüklendiği ekonomik yıkımla da at başı gitmiştir.”

Bu verilerin ışığında kadınların toprak, gıda, su ve tarım ile kurduğu üretim ilişkisinin fikri mülkiyet temelinde yok edilmesi ve kadınların gıda üretim sürecinden dışlanması, aynı zamanda kadınların bir felakete sürüklenmesini ve doğanın yenilenebilirlik ve çeşitliliğinin kaybedilmesini karşılıklı olarak içermektedir. Bu noktada toprağa ve gıda üretimine yabancılaşan kadının, ekolojik emperyalizmin tahakkümünde eritilmiş bir özne olarak göze çarptığını okumak mümkündür.

Tüketim toplumunda kadının yabancılaşması

Şehirleşme süreci, insanların topraktan koparılması süreci ile paralel olarak ilerlemiş bir süreçtir. Topraktan kopuş süreci aynı zamanda üretimden de kopuşu ifade etmektedir. Dolayısıyla tüketim toplumu üretimden arınmış, tüketime endeksli bir hayatın diretildiği bir toplumu bizlere işaret eder. Kadının bu süreç içerisinde ciddi rol oynadığı kaçınılmaz bir gerçekliktir. Kadın tüketim toplumuna geçiş sürecinde üretimden dışlanan toplumsal özne olarak tüketime mahkum edilmiş toplumsal özne konumuna itilmiştir. Bu durumda kadınların tüketimi esas alınarak şekillenen ve kadın tüketim taleplerinin dahi metalaştığı bir süreç ile karşı karşıya bırakıldığını görmekteyiz.

Bunun en temel göstergesi çağın en büyük tüketim noktalarını oluşturan alışveriş merkezlerinde (AVM’ler) oluşturulan dizayn, kadınların taleplerine göre şekillenmektedir. Dolayısıyla ihtiyaç yerine fazlasını satın almak, üretim yerine tüketim ve metalaşma sürecinin tam da orta yerinde kalan bir kadının öyküsü tüketim toplumunun temel yapıtaşını oluşturmaktadır. Tüm bunlar, kadının özünde var olan üretkenliğine yabancılaşması anlamına gelmektedir.

Kaynaklar

  • Vandana Shiva- Özelleştirme, Kirlenme ve Kar: Su Savaşları
  • Vandana Shiva- İnadına Canlı
  • Derleyeni Emet Değirmenci olan Kadınlar Ekolojik Dönüşümde adlı eserden Filiz Telek’in Kadın, Toprak ve Yemek adlı makalesi.
  • Olcay Ziya’nın Türkiye Barolar Birliği Dergisi’nin 99. Sayısında yayınlanan Mülteci Göçmen Belirsizliğinde İklim Mültecileri adlı makalesi.
  • Maria Mies- Son Sömürge Kadınlar

***

İklim mültecileri hakkındaki “İklim değişikliğinin karanlık yüzü: İklim Mültecileri”
ve
İklim değişikliğinden en fazla kadınlar etkileniyor” başlıklı yazımıza da bakmak isteyebilirsiniz.

Bir başka tasarımcı: Jean-François Fourtou

1964 Paris doğumlu Jean-François Fourtou, oran ve ölçülerle zekice oynayarak harika gerçeküstü görüntüler oluşturmaktadır.

Sanatçı, 1990’larda yaptığı hayvan heykelleriyle tanındı: Kuzular, zürafalar, yılanlar ve daha birçok canlı. Mimari ve heykeltıraşlık unsurları kullanarak yer, zaman, kişi algısını bozmasıyla bir çocuğun yetişkinlerin ortamındaki hissini yaratma güdüsündedir.

Fourtou o kadar çocukça bir hisle yaklaşıyor ki işlerine, Alis’in harikalar diyarındaki orantısızlıklarından ilham aldığı bilinmekte. Sanatçı çocuk hayal dünyasına girmesiyle tasarladığı işlerinde “mantık” arama yoluna girmemiştir. Ne de olsa sınırsız, her şeyin -devlerin de cücelerin de- olabileceği bir dünya onlarınki.

Sanatçının odağındaki nesneler değişik ölçülerle oluşturulan mekânlarda kaybolsa da hemen hepsi insan hayatının parçalarıyla yakından alakalıdır.

Yıllara göre çalışmalarındaki değişime birkaç örnek:

1- 1991-99

baska-bir-tasarimci-jean-francois-fourtou
1999, Marlborough Galerisi, Madrid
1995
1995

2- 2000-02

baska-bir-tasarimci-jean-francois-fourtou-3baska-bir-tasarimci-fourtou-4baska-bir-tasarimci-fortou-5

3- 2003

baska-bir-tasarimci-8
Aeroplastics Galerisi, Brüksel

baska-bir-tasarimci-6farkli-bir-tasarimci-7

4- 2004-06

 

bir-baska-tasarimci-fourtou
2004, Pièce Unique Galerisi, Paris
br-baska-tasarimci-fourtou-2
2004, Victor Hugo Müzesi, Paris

5- 2007

bir-baska-tasarimci-fourtou-3bir-baska-tasarimci-fourtou-46- 2008-10

2010, Yukarıda/ Yatak odası
2010, Yukarıda/ Yatak odası

7- 2011-12

2012, Sèvres Caddesi, Paris
2012, Sèvres Caddesi, Paris
2012, Sèvres Caddesi, Paris
2012, Sèvres Caddesi, Paris

8- 2013-16

2015
2015
2016, Örümcek Ağı
2016, Örümcek Ağı
bir-baska-tasarimci-fpourtou-10
2016, Karınca

Kaynak: 1, 2, 3,

Kitabevi söyleşisi: Teneke kutu postacısı

Tin Can Mailman’ın kurucusu Will Mauck, Barış Teşkilatı için gönüllü olarak çalışırken zamanının bir kısmını Tonga adalarında harcadı. Adalardan Niua Fo’ou adlı olanına aynı zamanda Tin Can Mailman yani Teneke Kutu Postacısı deniyordu; çünkü posta için güvenli bir limanları olmadığından ada sakinleri postalarını ancak gemilerden kaldırılan teneke kutularla alabiliyorlardı.

1972 yılında Will Mauck birkaç yüz kitap ve raflar için gerekli olan meyve kasalarıyla Tin Can Mailman adındaki kitabevini Arcata, Kaliforniya’da açtı. Ancak daha sonra Mauck’ın Güney Pasifik aşkı galip geldi ve 1994 yılında kitabevini Richard Sanborn ve Calisto Sullivan’a satarak Kauai’ye yerleşti.

Sanborn ve Sullivan buraya yalnızca beş yıl sahiplik etseler de, bu süre içinde kitabevini tarihi bir kent simgesine dönüştürmeye yetecek kadar hibeyi garantileyebildiler.

1999 yılında kitabevini sattıkları Mauck ve Sanborn’un elemanı Wadeth Bory ise hâlâ burayı işletmekte.

Jonathan Russell Clark: Mağazada ilginizi en çok hangi bölüm çekiyor?

Orta avludaki yeni gelenler reyonu. Yeni gelenleri gökyüzünden süzülen ışık altında gruplara ayırırken doğru ve saygı dolu bir iş yaptığımı hissediyorum.

Jonathan: İmkânınız ve yeriniz olsaydı, bu kitabevine ne eklemek isterdiniz?

Çocuklar için daha geniş bir oda eklerdim. Dükkanımız 1913 yılında inşa edilmiş iki banka binasının içinde kurulu. Kasa odası ise çocuk odası olarak kullanılıyor. Pek çok yönden çocuklar için uygun bir yer aslında; duvarları ses geçirmeyecek kadar kalın ve binadaki en güvenli yer. Ama artık yaramazları kilitlemek için bir kapımızın olmaması kötü. (Gülüyor)

Jonathan: Diğer kitapçılardan daha iyi yaptığınız şeyler neler?

Birliktelik ve kişiselleştirilmiş servis. Çoğu kitabevi, eserleri değerli edebiyat ürünü ve saçmalık olarak ikiye ayırıyor. Ancak böyle yaparak potansiyel bir okur kitlesini dükkanlarından dışlamış oluyorlar. Biz ise her türden okuyucuya hitap etmek için oldukça geniş türden kitaplara ulaşma imkanı sunuyoruz. Romanslar’dan Western’e, manevi kitaplardan teknik bilgilere ve hatta edebi analizlere kadar pek çok alanımız var. Bir şeyler okuduğunuz sürece, ne okuduğunuzun önemli olmadığı fikrindeyiz. İlk okumaları olduğu halde, Harry Potter ve Grinin Elli Tonunu seven okuyucumuz da var, normalde kalın ciltli kitaplara pek yaklaşmazken sonradan kitap oburuna dönüşenler de. Hepimiz farklı şeyler için okuyoruz. Kimimiz öğrenmek, kimimiz ise kaçmak için. Bizce ikisi de geçerli sebepler.

teneke-kutu-tincan-mailmanJonathan: Favori bir sürekli müşteriniz var mı?

Evet, Patty Hawks. Yaşlıca, hatırladığım kadarıyla yirmi yıldır buraya gelen tatlı bir kadın. Bir filmde sevgi dolu bir büyük anneyi canlandırmaya tam uygun. Bazen özel günler için tabaklar dolusu kurabiyeler yapıp sevdiği yerlere dağıtırdı, biz de şanslıydık ki o yerlerden biriydik. Ancak şimdi eskisi kadar gelemiyor ve onu özlüyoruz.

Jonathan: Baş etmek zorunda kaldığınız en çılgınca durum neydi?

1993’ten beri buradayım ve çok sayıda ilginç olayla karşılaştım. Mesela bir kere, gaye normal görünümlü bir bey bizden kitap almış, dükkanı terk ettikten yaklaşık yarım saat sonra arayıp burnuna dokunup dokunmadığımızı sormuştu. Tabii ki dokunmamıştık! Bir keresinde de ellerini iş çantasına kelepçelemiş bir müşteri, onu çözebilmemiz için cebinden anahtarını çıkarmamızı istemişti. Bir de yarı çıplak bir müşteri vardı; çıplak göğsüne bağladığı sakat Barbie bebek ile işe alınma talebinde bulunmuştu, onun için uygun bir pozisyonumuz olmadığını söyleyince de kitap alıp çıkmıştı. (Bu kısmı çevirirken o kadar şaşırdım ki, defalarca kez okudum ve defalarca kez kendimden şüphe edip her kelimeye teker teker sözlükten baktım. (Gülüyor)

Jonathan: Kitabevleri ile ilgili en iyi/ en eski çocukluk anınız nedir?

Küçükken kitapçıya gittiğimizi hiç sanmıyorum çünkü kitap masraflarını karşılayamıyorduk. Ancak kütüphaneyi keşifle ilgili bir anım var: 8-9 yaşlarındaydım. Güneydoğu Asya’dan Birleşik Devletler’e yeni gelmiştik. İngilizce’de akıcılığa kavuştuktan sonra gayretli bir okuyucu oldum. Sonra da bilim kurgu türünü keşfettim ve takılı kaldım.

Jonathan: Eğer bir kitabevi işletmiyor olsaydınız, ne yapıyor olurdunuz?

Seyahati, fotoğrafçılığı ve yemeği seven biriyim. Bu üçünü yaparak para kazanmak kimin hayali değil ki? Müdürüm Sam ise bir itfaiyeci olurdu. Zaten şimdiden boş zamanlarında gönüllü olarak yapıyor.

“Bu röportaj, Literary Hub adlı sitede yayınlanan Jonathan Russell Clark’a ait “Interview With a Bookstore: Tin Can Mailman” başlıklı yazıdan Türkçeye Gaia Dergi için Bedia Ayanoğlu tarafından çevrilmiştir.”

İzmir’in yeni performans sanatı mekânı: Açık Stüdyo

Açık Stüdyo, İzmir’de performans sanatlarına yeni bir alan açarak bu sezondan itibaren programlarına başlıyor. Eser üretimi ve sunumu, izleyici geliştirme, eğitim ve benzeri alanlarda farklı olasılıklara, işbirliklerine ve arayışlara açık olma ilkesiyle yola çıkan stüdyo kendini bir performans araştırmaları merkezi olarak tanımlıyor.

Şafak Ersözlü ve Bahar Nihal Ersözlü’nün 2006 yılından bu yana İstanbul ve İzmir’de sürdürdükleri çalışmaları bir merkezde toplama ihtiyacından doğan Açık Stüdyo, budalasultan ve Sanatta Görünürlük Festivali – İzmir kolektiflerinin üretimlerine ev sahipliği yapacağı gibi tüm disiplinlerden sanatçıların çalışmalarına da açık.

Açık Stüdyo’nun etkinlik alanları öncelikli olarak performans üretimi ve sunumu (çağdaş dans, tiyatro, müzik ve inter/multidisipliner performans ve benzeri), etkinlik yönetimi (festival, seminer, panel ve benzeri), eğitim (çağdaş dans, oyunculuk, performans tasarımı, tai chi ve benzeri) ve tematik atölye çalışmalarından oluşmakta (grup dinamiği, beden farkındalığı, geleneksel gevşeme teknikleri gibi). Bu alanların süreç içinde gelişecek işbirlikleri doğrultusunda çeşitlenmesi planlanıyor.

Kimdir?

Açık Stüdyo’nun kurucularından Şafak Ersözlü, 2012 İstanbul Bilgi Üniversitesi Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi Bölümü – Sahne Sanatları Alanı mezunu. Prag Duncan Center Konservatuarı’nda çağdaş dans eğitimi aldı. 2010 yılından bu yana çeşitli bağımsız, ödenekli, yerli ve uluslararası yapımlarda oyuncu ve performansçı olarak çalışmakta olan sanatçı; 2012 yılında eşi Bahar Nihal Ersözlü ile birlikte budalasultan adlı çağdaş sanat kolektifini kurarak özgün çalışmalarını kolektif bünyesinde gerçekleştirmeye başladı.

2014 yılında yüksek lisans öğrenimi için Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Çağdaş Dans Ana Sanat Dalı’na kabul edilen sanatçı, 2015 yılında eşi ile birlikte İzmir’e yerleşti ve 2015 – 2016 sezonunda İzmir’de çeşitli mekânlarda performans tasarımı üzerine atölye çalışmaları düzenledi. Şafak Ersözlü, İstanbul’da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Çağdaş Dans Ana Sanat Dalı öğrenci ve mezunlarının 2014 yılından bu yana düzenlemekte olduğu Sanatta Görünürlük Festivali’ni, Sanatta Görünürlük Festivali – İzmir adıyla 2016 baharında İzmir’e taşıdı.

Bahar Nihal Ersözlü, 2008 yılı İstanbul Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri Bölümü mezunu. İstanbul’da, yayıncılık ve kitapçılık alanlarında çalışmasının yanısıra 2008 yılından bu yana, Süha Ertekin’le T’ai Chi çalışmaya devam ediyor. 2014 yılında da Ertekin’in eğitmen öğrencilerinin arasına katıldı. 2014 yılında Oyun Yayınevi’nden “Defterim Toprak” isimli şiir kitabı yayımlandı. 2016 yılının Haziran ayında çocuklar için yazdığı T’ai Chi şiirleri, “Küçük Tao Yolda” adıyla Yol Yayınları tarafından yayımlandı. 2015 yılından bu yana İzmir’de çocuklar ve yetişkinlerle T’ai Chi Ch’uan çalışıyor; şiir ve öykü üretimlerine devam ediyor. Güncel şiirlerini defterimtoprak.blogspot.com sayfasından yayınlıyor.

Takip etmek için takvime bakmayı unutmayın

Sanat alanında sürekli üreten ve yenilik getiren bu iki girişimci sanatçının kurduğu; özelikle İzmir’de çağdaş performans sanatına odaklı çalışmaların yanı sıra Türkiye çapında ve uluslararası seviyede çalışmaların da gerçekleşeceği bu yeni kültür mekânı gösterim ve etkinlik takvimi takip edilerek Basmane Meydanı yakınındaki yerinde ziyaret edilebilir.