Ana Sayfa Blog Sayfa 401

Soul müziği dirilten adam: Michael Kiwanuka

0

İngiltere’nin son yıllarda müzik dünyasına verdiği en büyük hediyelerden biri Michael Kiwanuka. “Love&Hate” albümünü geçtiğimiz aylarda çıkaran ve anında listelerin zirvesine kurulan Kiwanuka, soul müziği dirilten ve bu müziği farklı bir boyuta taşıyan adam olarak tanımlanıyor.

Kiwanuka, Kuzey Londra’da doğmuş. İngiltere’ye yıllar önce yerleşmiş bir Ugandalı ailenin çocuğu olan Kiwanuka’nın ailesi, ülkesinde diktatörlükten kaçıp İngiltere’ye gelen bir aileymiş. Kiwanuka’nın müzikal altyapısı da hem ülkesinin ritimleriyle, hem de gençliğinde dinlemiş olduğu müziklerle şekillenmiş.  Kiwanuka’nın etkilendiği isimler arasında Jimi Hendrix, Bob Dylan, Joni Mitchell gibi isimlerin yanı sıra Otis Redding gibi soul müziğin efsane isimleri de varmış. Ve o da, zaman içinde, esas ilgisinin soul müziğe olduğunu görmüş ama dinlediği diğer müzik türlerini de yaptığı müziğe yedirmeyi başarmış.

Michael Kiwanuka  kendisini dinleyicisine, ilk albümü “Home Again”  eşliğinde tanıtmıştı.  Mercury ödüllerine aday olan bu çıkış albümü, belki ödülleri toplayamamıştı; ama birçok insan için hem yılın hem de son on yılın en iyi albümleri arasındaki yerini almıştı. Kiwanuka’nın bir sonraki albümü de merakla bekleniyordu, çünkü beklentileri doğal olarak çok yükseltmişti.

Michael Kiwanuka 1

Beyaz dünyada bir siyah olmak

Kiwanuka’nın “Love and Hate” adlı yeni albümü Haziran ayında çıkardı. Yeni albümü, ilk single “Black Man in a White World” ile müjdelendi. İngiliz sanatçı verdiği bir röportajda, bu şarkıyı Londra’da büyürken edindiği deneyimlerden yola çıkarak yazdığını anlatıyor ve şunları da ekliyor: “Black Man In A White World’ün biraz rezonansı olduğunu hissediyorum. Açıkçası şarkıyı geçmişimde olup bitenler üzerinden yazdım; ancak o zamanlar, epey ilginç zamanlardı. Bu nedenle yalnızca bazı insanlar o bağı kurabiliyorlar. Fakat müzik güzel, sanat ve müziğin zamanla bağlanmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Böyle bir amaç gütmemiş olsam da, dışarıya bu şekilde yansımış olması çok güzel.”

Yeni albümün yapım aşamasında, Gnarls Barkley ve Broken Bells’ten tanıdığımız Danger Mouse (Brian Burton)Inflo ve Paul Butler’ın imzaları mevcut. Şunu kesin olarak söyleyebilirim; Kiwanuka, ilk albümün getirdiği baskı ile iyi hesaplaşmış. Kesinlikle bu albümün ağırlığı altında kalmayan, o albümü tekrarlamayan, başka başka kanallar ve yollar da arayan bir ikinci albüm ortaya çıkmış.

Albüm 10 dakikalık, “Cold Little Heart” ile açılıyor. İlk başlarda adeta, “Acaba bir Pink Floyd şarkısı mı başlıyor?” diyorsunuz. Melankolik, derinliği bol, orkestral bir giriş. Arka planda ise bir koro sesi mevcut; bahsi geçmekte olan bu koro, albümde sık sık karşımıza çıkıyor.

Michael Kiwanuka 2

İkinci şarkı ise, albümün çıkış şarkısı: “Black Man in a White World”. El çırpmalarının ritmik şekilde eşlik ettiği şarkıda Kiwanuka, “Beyaz bir dünyada varolmaya çalışan bir siyahım.” diyor ve dünyada halen ten rengi nedeniyle ırkçılığa maruz kalanları şarkısında konu ediniyor:  “I’m in love, but I’m still sad, I’ve found peace, but I’m not glad,  I’m a black man in a white world”.  Albümün devamında ise bu kadar ritmik olmayan; daha yavaş tempoda ilerleyen “Falling”, “Love & Hate”, “One More Night” gibi şarkılar var.

Farklı değil ama yine de etkileyici

Michael Kiwanuka 3

Kiwanuka, esasında daha önce yapılmamış olan bir şey yapmıyor. Ama onun albümünü çok iyi kılanlardan biri de bu; o, daha önce yapılana farklı boyutlardan yaklaşıyor. Soul müziği, diğer türlerle yakınlaştırıyor. Melodik ezgileri, karanlık bir sound ile birleştiriyor.  Klasik soul geleneğini reddetmeden onu bir adım ileri taşıyor. Bunu yaparken içinde bulunduğu siyah kültüre, tarihe de vurgular yapıyor.

Pandalardan sevindirici haber: Artık tehlikede değil ama hâlâ duyarlı

Pandaların “dünya tehdit altındaki türler listesi”ndeki statüsü tehlikede olmaktan çıkarak “duyarlı”ya yükseldi. 

Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN), nesli tükenme tehlikesi altında olan türler listesinde bir değişiklik yaparak pandaların konumunu “tehlikede”den biraz daha iyi bir konum olan “duyarlı”ya yükseltti. Bu da yarım yüzyıldır yapılan çalışmaların sonuç verdiğini gösteriyor.

2003 yılındaki sayımda 1600 panda nüfusu olduğu kaydedilirken, 2014’teki son sayımda bunun yüzde 17 artarak 1864’ü yetişkin toplamda 2060 doğal ortamda yaşayan pandaya ulaştığı gözlemlendi. Çin hükûmeti, WWF gibi kurumların da desteğiyle, uzun yıllardır bu alanda pek çok çalışma yaptı. Bu doğrultuda yaratılan panda koruma alanları, birleştirilen ayrı düşen panda nüfusları ve yöredeki insanlara sürdürülebilir geçim kaynakları yaratılarak onların orman üzerindeki etkilerinin azaltılması çabaları karşılığını veriyor.

Olumlu çabalar diğer nesli tehlikedeki türlere de örnek olmalı

WWF Genel Direktörü Marco Lambertini, “Aynı WWF logosu gibi, panda 50 yıldan uzun bir süredir dünyadaki doğa koruma çalışmalarının sembolü. Bugün pandanın tükenme tehlikesinden bir adım daha uzaklaştığını öğrenmek, yaban hayatı korumaya adamış insanlar için çok heyecan verici bir haber” açıklamasını yaptı. Lambertini, “Pandanın durumundaki iyileşme; bilim, siyasi irade ve ilgili bölgelerde yaşayan insanların bir araya gelmesi halinde dünyanın yaban hayatını koruyabileceğimizi ve biyolojik çeşitliliği artırabileceğimizi gösteriyor” dedi.

Ayrıca WWF-Türkiye Genel Müdürü Tolga Baştak ise, “Şüphesiz herkes bu başarıyı kutlamalı ancak pandalar hala Kırmızı Liste’de ve doğal ortamında yaşayan sadece 1.864 panda var. Panda için yürütülen ve olumlu sonuçlanan çabalar, dünyada koruma altına alınmayı bekleyen ve kritik derecede tehlike altındaki birçok önemli tür için örnek olmalı” diyerek önemli bir noktaya değindi.

Tupac Shakur: Siyahi varoş mesihi

Doğu Harlem’de bir çocuk doğdu. Haziran ayının ortalarıydı ve tesadüfi bir şekilde, doğumundan tam bir yıl önce, hiç görmediği İstanbul’da başlayan işçi direnişinin son günüydü doğumu. Doğumundan bir yıl sonra, adı Peru’da, yağmacı Avrupalılara karşı direnişi örgütleyen devrimciden alınan ilhamla atfedildi. Soyadı ise, Hintçe “şükreden” anlamına geliyordu. Amerika’daki siyahi direnişinin önde gelen aktivistlerinden olan annesi ve babası, sanki bir mesaj vermek ister gibi koymuşlardı adını, o sadece soyadının anlamını sahiplenmedi. Tupac Amaru, önce basit bir Batı Yakası rapçisi gibi ortaya çıktı ama zaman geçtikçe, sözleri de sertleşti, eylemleri de.

tupacAdı en çok bilinen şarkısı, “Hit ‘Em Up” adlı, belki de rap tarihinin en küfürlü kaydıdır, ama bu şarkının ortaya çıkmasının tek sebebi, bütün dünyanın ona karşı birleşmesiydi, o da bunu biliyordu ki, “Me Against The World” adını, şarkısına da, aynı adı taşıyan albümüne de verdi. Ölümü, “fazla kaset sattığı için, kıskançlık sonucu ortaya çıktı, pastayı paylaşmak istemediler” denerek karşılandı, hafifletildi. Ama, bazı dünya starlarına olduğu gibi, öldüğüne inanmayan hayranları, onun adına komplo teorileri oluşturdu.

Hatta Snoop Dogg’un bir konserinde, hologramıyla zuhur etti birden bire. Onu bu kadar büyük bir efsane yapan neydi? Müziğinin iyi olması mı, politik kimliğiyle siyahilerin sorunlarını anlatması mı, yoksa sempatik görünmesi mi? Bu soruyu soran MTV muhabirine cevabı; “Sebebi, büyük ağzım. Büyük bir ağzım var, gerçeğim, ağzımdan çıkan her şey gerçek ve söylemek istediğimi direkt söylüyorum” olmuştu. Büyük oranda da haklıydı.

Aşağıdaki mülakatta, siyahi halkın yaşadığı sorunlardan dolayı öfkeyle dolmasına şaşıran insanlara, “Benim sözlerimde ve toplumumun söylemlerinde öfke olması garip mi? Öfkeyle dolu olmamalı mıyız? Toplumun tek yaptığı, varoşları sömürmek. Varoşların acılarını, üzüntülerini, kültürlerini, müziklerini, filmlerini kullanıyorlar. Benim bunlardan bahsetmem gerek, çünkü bunları söyleyen başka kimse yok. Ben, 50. yaş gününde, ‘yaşam boyu başarı ödülü’ verilip susturulacak biri olamam. Nefes aldığım her saniye, daha ileri gitmeliyim. Beni gördükleri an, ağzımdan bir gerçek çıkacağını, dudaklarımda bıçak taşıdığımı fark etmeliler” diyerek, şarkılarında verdiği mesajların da ötesine taşıyor meseleyi.

Çünkü Tupac, yine aynı mülakatta bahsettiği gibi, toplumsal sorunları dile getiren herkes, ya katledildiği ya da hapse atıldığı için, haklı olarak, içine düştüğü bu mücadele ortamında, omuzlarında hissettiği sorumluluğun hakkını vermek durumundaydı.

O da bunu yaptı. Müziğiyle, diliyle mücadele etti ve siyahi müziğinin öfkeli tınısı olan rap’i, isyanıyla taçlandırdı. Changes şarkısında, “Polisler zencileri çok umursuyorlar/ tetiği çek, bir zenci öldür ve kahraman ol/ çocuklara kokain ver, kimin umurunda ki?/ refah seviyesinde bir eksik ağız daha” dizeleri ve beraberinde söyledikleri, dilinin arasındaki hançeri, karanlık dünyaya bir ışık huzmesi gibi saplayan bu “varoş mesihi”, içinden çıktığı toplumun gerçekliğini ve sürüklendiği ortamlarda, adaletsizliği yüksek sesle haykırdı. İftiralar atıldı, hapislere sürüklendi, hakimlerin karşısına her zaman aynı neşeyle çıktı.

Bu hikâye tanıdık geliyor mu size? Gelmiyorsa, gelmeli kesinlikle, zira, kendi ülkesinde de, dünyada da, adaletsizliğe karşı direnen her sanat ve düşünce neferine yaşatılanları yaşadı o da. Aynı yollardan geçti, çile çekti, efsaneleşti ve henüz 26 yaşındayken katledildi. Hakkında söylenecek çok söz, yazılacak çok yazı var. Ancak ölüm yıl dönümünde onu anmak ve isyanını, müziğini yad etmek, şu an yeterli sanırım. Siyahi bir Amerika başkanı seçilmeden yaklaşık 20 yıl önce, “biz siyahi bir başkan görmeye hazır değiliz” dediği, “Değişimler” adlı şarkısıyla bitiriyorum yazıyı. “Bu böyledir, hiçbir şey aynı kalmaz” diyen bu zenci “sıra neferi”ne kulak vermek gerek biraz.
Rest In Peace, King!

Dans Yazım Projesi başvuruları başladı, son gün 20 Eylül

Türkiye’de dans hakkında yazmayı, izleyici ile sanatçıyı yakınlaştırarak karşılıklı gelişimi destekleyen bir ortam oluşturmayı hedefleyen proje “Dans Yazım”ın 2. etkinliği olan “Dans ve Performans Yazım Atölyesi”, Berna Kurt mentörlüğünde, 1-12 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek Dünyada Bir Köşe Festivali kapsamında düzenleniyor.

Dans Yazım Projesi, dans sanatçıları ve izleyiciyi interaktif bir ortamda biraraya getirme amacıyla ortaya çıktı. Dans performansının ardından sanatçının ve izleyicinin yollarının ayrılması yerine, sanatçının izleyici izlenimlerini alabilmesi, izleyicinin de aklındaki sorulara yanıt bulabilmesi, karşılıklı bilgi akışını sağlayacak ve böylece özellikle çağdaş dans alanının gelişimine önemli katkıda bulunacak. Türkiye’de ve hatta Dünya’da dans eleştirmenliği bir eksiklik olarak mevcut. Proje kapsamında Türkiye’de ilk defa hayata geçirilecek dans yazımı web sitesi ile bu eksikliğin kapatılması hedefleniyor.

Dans ve Performans Yazım Atölyesi, 2008 yılında, Bimeras Kültür Vakfı’nın desteğiyle, ImPulsTanz Uluslararası Dans Festivali kapsamında düzenlenen Critical Endeavour başlıklı dans yazarlığı atölyesine katılmış olan Berna Kurt’un mentörlüğünde gerçekleşiyor.

Dünyada Bir Köşe Festivali kapsamında gerçekleşecek atölyede Türkiye ve Dünya’da dans tarihi, çağdaş dans   sahnesinde yaygın eğilimler ve dans yazımı üzerine paylaşılacak teorik bilgilere ek olarak festivalde yer alacak gösterimlerde sanatçı konuşmalarına katılım ve yazı pratiği de yer alacak. Katılımcılar yazılarını bu alanda tecrübeli mentör Berna Kurt ile de değerlendirme şansına sahip olacaklar.

Başvuru için son tarih 20 Eylül

Türkiye’de çağdaş dansın gelişimine uzun yıllardır katkıda bulunan ve bu alandaki çalışmaları destekeleyen ÇATI Çağdaş Dans Sanatçıları Derneği, projenin mekân ve tanıtım desteği veren ortağı.

Dans ve Performans Yazım Atölyesi, 1,2,9 ve 16 Ekim tarihlerinde ÇATI Çağdaş Dans Sanatçıları Derneği’nde gerçekleşecek. Atölyeye dans veya bu alanda yazmaya ilgili kişilerin katılımına açık ve bunun için projenin Facebook sayfası Dans Yazımüzerinden bir açık çağrı yapıldı. 8 kişinin katılacağı atölyeye başvurunun son tarihi 20 Eylül 2016. Başvurular [email protected] adresi üzerinden kabul ediliyor.

Tohum takas ağı ile hepsi birer mucize olan tohumlarımızı paylaşıyor, çoğalıyoruz

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği tarafından isteyen herkesin atalık tohumlarını takas edilebileceği Tohum Takas Ağı sitesi tohumtakas kullanıma açıldı.

tohum-takas-1Tohum takas ağı sayesinde, elinizde bulunan atalık tohumlarınızı takas edebilir, çoğaltabilir, paylaşabilirsiniz. Herkesin ücretsiz kullanımına açık olan sitede ayrıca ekilen coğrafya, iklim şartları, ürünün yetiştirilmesinde kullanılan yöntemler gibi bilgiler de yer alıyor. Yaşamın sonsuzluğunu temsil eden tohumların bu bilgiler ışığında kullanılması oldukça önemli. Yaratılan bu platform ile yerel tohumların “tohumdan tohuma” devinimleri izlenebiliyor ve tüm bilgilere katılımcı olarak herkes ulaşılabiliyor.  Her katılımcı kendi kapasitesi dahilinde bu döngü içinde kendine yer bulabiliyor.

tohum-takas-2

Ağın işleyiş şekli ise şöyle;

“Sisteme kayıt olan bireyler, yerel tohumları elinde bulunduran ve mübadeleye açan tohumseverlerin doldurduğu ‘tohum formlarını’ görüp, istedikleri tohumları ‘talep’ edebiliyor. Bu talebin sistem tarafından da onaylanmasını takiben, tohumlar karşı ödemeli kargoyla bireye gönderiliyor. Yerel tohumları tohumtakas.org sitesinde bulunan ve zaman içerisinde çoğalacak bilgilerle eken bireyler, ektikleri sebze ve meyvelerden aldıkları tohumlar için kendi formlarını dolduracak. Sistem, her bir tohumun şeceresini rahatlıkla takip edebileceğiniz şekilde tasarlandı. Böylelikle yıllar geçtikçe, sistemde takasa açılmış her bir tohumun ‘kökünün’ nereye gittiğini gözlemleyebileceksiniz.

Detaylı bilgi ve paydaş olmak için tıklayın.

[n]Pedal burs fonuna bağış toplamak için İstanbul’dan Paris’e pedallıyor

0

[n]Beyin ekibinden Dinçer Özoran ve Arman Buldaç, bir sosyal sorumluluk projesi kapsamında İstanbul’dan Paris’e 3 bin km’lik bir bisiklet turu düzenleyecek. 4 Eylül’de başlayan ve 30 gün sürecek olan [n]Pedal’ın amacı, Galatasaray Eğitim Vakfı (GEV) burs fonuna bağış toplamak olacak.

npedal-1

Yurtdışında düzenlenen turları sosyal medyadan takip eden Özoran, bu tarz kampanyaların Türkiye’de (bisiklet veya koşu aracılığıyla) yeni yeni yapıldığını söylüyor: “Ben de doğal olarak bir bağım olan, kendimi kolayca bağdaştırabileceğim bir dernek veya vakıf ile böyle bir kampanyayı gerçekleştirebileceğimi düşündüm. Derken benim de üyesi olduğum Galatasaray Üniversitesi Mezunlar Derneği Başkanı Ozan Karaduman ve birçok mezun arkadaşımla fikir alışverişinde bulunarak Galatasaray Eğitim Vakfı’nın burs fonuna katkı sağlamak adına böyle bir kampanya yapmaya karar verdik.”

Turun rotası

Galatasaray Üniversitesi’nin, sanılan aksine, bir özel üniversite olmadığını ve Franko-Türk bir devlet üniversitesi olduğunu belirten Özoran, buradan yola çıkarak projenin en kolay kısmının turun nereden başlayıp nereden biteceğine karar vermek olduğunu söylüyor. İlk etapta Türkiye-Fransa olması gerektiğine karar verilen, daha sonra İstanbul-Paris olarak şekillenen rotayı Özoran, şu şekilde anlatıyor: “Fransa’nın bisiklet açısından en keyifli bölgesi hiç şüphesiz Alp Dağları’dır. Bu sebeple turumuz İstanbul’dan başlayıp Balkanlar ve İtalya’dan geçerek Alpler üzerinden Fransa’nın güneydoğusuna varacak. Oradan da kuzeye doğru yönelip Paris’te turumuzu tamamlayacağız.”

30 günde 3 bin km

Günde ortalama 100 km yol kat etmeyi planlayan ekip, yolculuklarını kolaylaştırmak adına yanlarına 10 kg gibi bir yük almayı hedefliyorlar. 30-60 kg arasını bulan yüklerin bisiklete binmenin keyfini azaltabileceğini düşünen Özoran, 10 kg’a kamp malzemeleri, kamera, bilgisayar, telefon ve bisiklet kıyafetlerinin dahil olacağını söylüyor. Ekip, 2-3 günde bir hostel gibi yerlerde konaklamayı planlıyor ve yolda karşılaştıkları kişilerle kurdukları sohbetler doğrultusunda onları ağırlamak isteyen kişilerin davetlerini de kabul edeceklerini bildiriyorlar.

Kamuoyunun ilgisini çekerek burs fonuna bağış toplayabilmeyi amaçlayan ekip, bu turun sosyal yönüyle katkıda bulunacaklarının yanı sıra, kişisel anlamda da kendilerine çok şey ekleyeceğine inanıyorlar: “Bir şehirden diğer şehre ulaşmak, yokuşları tırmanmak, rüzgâra karşı direnmek, karnımızı doyurmak, dinlenmek, kültürlerle insanlarla tanışmak, yaşadıklarımızı sizinle paylaşmak ve pedalımıza her şeye rağmen güç vermeye çalışmak gibi küçük küçük onlarca hedefimiz olacak. Pedallar döndükçe projenin hem sosyal hem de kişisel yönlerinin hedefine ulaşacağını düşünüyoruz. Aslında her pedalın birçok farklı şeyi desteklediğini, birçok farklı amaca destek verdiğini ve bu anlamda da ‘n’ yüzlü, yani çok yüzlü bir pedaldan, [n]Pedal’dan bahsettiğimizi söyleyebiliriz.”  

Yolculuğun bir diğer amacı da diğer ülkelerdeki burslu üniversite öğrencileriyle sohbet etmek… Bu sohbetleri ağırlıkla İtalya ve Fransa’da gerçekleştirmeyi düşünen ekip, tur esnasında deneyimlerine dair bazı detayları, görsel ve yazılı olarak paylaşmak niyetinde olduklarını söylüyorlar. Ayrıca, turun bitiminde [n]Beyin ekibindeki diğer kişilerle birlikte “burslu hayatın” genel özelliklerine ve bursların ülkeden ülkeye değişen farklılıklarını inceledikleri bir değerlendirme yayımlamayı planlıyorlar.

Detaylı bilgi için; [n]Pedal, Facebook

Daha önce görmemiş olabileceğimiz 20 tarihi fotoğraf

Hepimiz Neil Armstrong’un aya ayak bastığı veya Tiananmen Meydanı’ndaki barışçıl protestocunun tankı önüne geçtiği ünlü fotoğrafları görmüşüzdür. Bunlar ve daha niceleri sadece görüntüyü değil ayrıca tüm hikâyeyi de müthiş bir şekilde yansıtır. Görünüşe göre bazı nedenlerden dolayı bunlar kadar yaygın olmayan bu fotoğraflardan yüzlercesi var.

Neyse ki Bored Panda bu ender fotoğraflardan bir liste derledi. Bu fotoğraflar az sonra şahit olacağınız önemli dönüm noktalarından savaşlardaki trajik anlara kadar çok sağlam hikâyelere sahip.

1- Nicola Tesla laboratuvarında “Magnifying Transmitter”i ile oturuyor

tarihi-fotograf-1

Tarih sahnesinde hayatları mücadele ile geçmiş kadınlar

0

Tarih sahnesinde kendi inandıkları için çabalamış, hayatları mücadele ile geçmiş güçlü kadınlar vardır. Hedefleri, amaçları farklı olsa da inandıkları için gayret göstermiş, önlerine çıkan engelleri düşünmeden hedefleri uğruna yollarına devam etmiş ve başarılı olmuşlardır. Kimisi ülkesindeki demokrasi için savaşmış, kimisi ırk ayrımcılığına baş kaldırmış, kimisi ise sanatıyla bu sahnede yerini almıştır. Hepsinin yolları ayrı ayrı olsa da amaçları ve kesiştikleri nokta özgürlükleri için savaşmalarıdır.

Anne Frank

Denemeye devam edeceğim. Ta ki her şey daha iyi olana kadar. Asla vazgeçmeyeceğim…

12 Haziran 1929’da dünyaya gelen Anne Frank, Yahudi Soykırımının bilinen en önemli isimlerinden biridir ve ilk Yahudi kadın yazar olarak kabul edilir. Okumayı çok seven ve normal insanların kilit altında yaşamadıkları için kitapların ne anlama geldiklerini bilmeyeceklerini söyleyen Anne Frank, günün birinde yazar olarak hatırlanma hayalini kurmuştur. Yahudi bir ailenin çocuğu olan Frank, Hitler’in zulmünden kaçarak ailesi ile birlikte 2 yıl boyunca Amsterdam’da bir kütüphaneden girilen gizli bir odada yaşamak zorunda kalmıştır. Bu arada yaşadıklarını hep bir günlüğe yazmış ve kendisi öldükten sonra günlüğü yayınlamış, bugünlere kadar gelip okunmasını sağlamıştır.

anne frank mucadeleci kadinlarBu günlükte yaşadıklarını, gördükleri zulmü, insafsızlığı ve acımasızlığı kaleme almıştır. Kitap haline getirilen bu günlük, bugüne kadar 67 dile çevrilmiş ve 30 milyondan fazla satmıştır. Anne Frank savaşın bitimine 2 ay kala hastalık dolayısıyla 15 yaşında vefat etmiştir. Vefatından sonra da istediği gibi yazar olarak anılmış ve kitabı dünyanın her yerinde milyonlara ulaşmıştır. Anne Frank’ın günlüğünde insanlığa ışık tutan ve yol gösteren bir dizi söylem mevcuttur. Onun en büyük özelliği ise her ne olursa olsun inancını ve insanlığa dair umudunu kaybetmemesi ve insanların içinde hep bir iyilik olduğuna inanmasıdır. Buna dair şu sözleri sarfetmiştir; “Her şeye rağmen, insanların kalpten iyi olduklarına gerçekten inanıyorum.”

Celia Sanchez

“Küba Devrimi Celia Sanchez’in devrimidir ve Devrimci Küba Celia Sanchez’in Kübasıdır. Yaptıklarımızda ve geldiğimiz noktada o hepimizin ilham  kaynağıdır.
Tete Pueblo (Küba Ordu Generali)

Celia SanchezKüba devrimi dediğimizde aklımıza gelen en önemli figürler Fidel Castro ve Che Guevera’dır. Küba Devrimi’ni incelediğimizde onların sözlerini ve yaptıklarını görürüz. Bunun dışında, Kübra devriminde başrolü oynayan kadın önder Celia Sanchez’dir. Başarısı, inancı ve yaptıkları ile devrimin başarılı isimlerinden biridir. İnancı ve kararlılığı ile herkesi etkilemiş, bu sayede devrime en büyük katkısını sağlamıştır. Sanchez, Kübra devriminin merkezindeki kadındır. 1952 darbesinden sonra, Badista hükûmetine karşı yürütülen direnişe katılmış, 26 Temmuz harekatının kuruculuğunu üstlenmiştir. Devrim boyunca çatışma birliklerinin liderliğini yapmış, diktatörlükle savaşmıştır. Ayrıca çatışmada ilk kurşunu atan kadın olmuştur.

Aung San Suu Kyi

Hiçbir zaman korkularınızın doğru bildiğinizi yapmanıza engel olmasına izin vermemelisiniz.

Aung San Suu KyiAung San Suu Kyi 1945 doğumlu, Myanmar’da barışın sembolü kadın olarak kabul edilir. Myanmar 2. Dünya Savaşının başlangıcına kadar İngiliz sömürgesi olan ve 50 yılını askeri yönetimle geçirmek zorunda olan Güneydoğu Asya’da bir ülkedir. Bu sürede ülkede olan her ses bastırılmakta ve diktatörcü bir yaklaşım benimsenmektedir. Öğrenimini Oxford’da fizolofi, politika ve ekonomi öğrenimini tamamladıktan sonra, evine tekrar hasta olan annesine bakmak için geri döndüğünde, Myanmar bir siyasi karışıklığın ortasındadır. Birçok öğrenci, işçi, insan demokrasi talepleri için sokağa dökülmüştür. Şiddete başvurmadan değişimi destekleyen ve bunun için savaş veren Martin Luther King ve Hindistan’ın önemli lideri Mahatma Gandhi’den etkilenmiş ve seçimleri kazanarak parlementoda yerini almıştır. Bütün şehri dolaşarak, barışçıl bir demokrasi için destek toplamış ve organize etmiştir. U Ne Win’in acımasız yöntemlerine ve diktatörlüğüne karşı gelmiştir. Ona karşı sesini çıkarmış, demokrasiye ve insan haklarına ulaşmak için şiddetsiz bir yöntemde önce olmuştur. Bunun üzerine 1989’da tutuklanmış, ev hapsine mahkum edilmiş ve 15 yılını böyle geçirmiştir. Şiddeti her zaman reddeden Suu Kyi, 1991’de Barış Nobelini kazanmştır. 2010’da ev hapsinden kurtulmuş ve parlementoda ‘’National League for Democracy’’ partisinde yerini almıştır.

Fannie Lou Hamer

Herkes özgür olana kadar kimse özgür değildir”

Fannie Lou HamerHamer, 6 Ekim 1917’de Mississippi’de çiftçilikle uğraşan ve köle olan bir ailenin çocuğu olarak doğmuştur. Hamer Rose korkusuz olarak bilinmiş ve Afro-Amerikalıların oy verme hakkı için Yurttaşlık Hakları Hareketinde lider olarak savaş vermiştir. Ve onun adı hareketin sembolü olarak tarihe geçmiştir.

Fannie Lou Hamer tutkulu bir vatandaşlık hakları savunucusuydu, ırkçı olan toplum içinde ailesinin ve kendi yaşadıklarından sonra Afro-Amerikalıların hakları için aktivist olmuştur. 1962 yazında, protesto buluşmasına katılmış ve bu hayatını değiştirmiştir. Hamer bundan sonra, Afro-Amerikalarının seçmen kaydı için aktif bir konumda görev almıştır. 1964 yılında, Şiddete Başvurmayan Öğrenci Kurulunda (SNCC) çalıştığı aynı zamanda, Mississippi’de Afrikalı Amerikaların seçmen kayıtlarının organizasyonu için çeşitli organizasyonlarda bulunmuştur. Daha sonraki yıllarda, Ulusal Demokrasi Kongresi’nde Mississppi Özgürlük Demokrasi Partisi’nin bir parçası olmuştur.

Bu grup tamamiyle Mississippi’deki beyazların meşruiyetine karşı meydan okumayı öngören bir gruptan oluşuyordu. Ayrıca bu kurum, Güney’de Afro-Amerikalarının öğrencilerinden oluşan pasif direnişin içinde bulunan, ırk ayrımına, haksızlığa ve adaletsizliğe karşı savaşan bir gruptu. Bu eylemler beyazlar tarafından genellikle şiddetle karşılanıyordu. Kendi aktivist hayatı boyunca Hamer, tehdit edildi, tutuklandı, şiddete maruz kaldı ve vuruldu. Fakat bunların hiçbiri onu hakları için savaşmaktan vazgeçiremedi. 1964 yılında, Hamer, Mississippi Özgürlük Demokrasi Partisi’nin kurulmasının öncülerinden oldu.

Politikadaki aktivist süreci boyunca, Hamer Mississippi topluluğunda, yardıma ihtiyacı olan ailelerin yardımları için çalıştı. Bunun yanında, azınlıklar için iş olanaklarının artmasının, çocuk bakımlarının sağlanması ve diğer aile hizmetleri için organizasyonlar kurdu.

Frida Kahlo

Ben bir devrimle birlikte doğdum. Ben bir devrimin kızıyım, bunda hiç şüphe yok, bir de atalarımın taptığı ihtiyar ateş tanrısının.”

Frida Kahlo kazaAslen 6 Temmuz 1907 doğumlu olan Frida Kahlo “insanlar doğum tarihim konusunda ne yapacaklarını asla bilememişlerdir, onların işin içinden çıkmak için gösterdikleri çaba beni çok eğlendirmiştir’’ diyerek doğum yılını Meksika devrimin gerçekleştiği tarih olan 7 Temmuz 1910 olarak kabul etmiştir. Devrimle doğmuştur aşktan ziyade, önce devrimine aşık olmuştur. Her zaman Diego’ya olan aşkı ile ön plana çıksa da en büyük özelliği aynı zamanda da devrim aşığı bir kadın olmasıdır.

Siyasetle ile ilk tanışması gittiği okulda başlamıştır, öğrenciler ve akademisyenlerle birlikte çeşitli toplantılara katılmış ve burada fikir tartışmaları yapmıştır. Daha sonraki yıllarda Diego ile tanışan Frida onun fikirlerinden de etkilenmiştir. Diego sürekli sosyalizmi över ve Ekim Devrimi’nden bahsederdi bundan sonra da Frida ve Diego Sovyet destekçisi olmuşlardır. Zaman zaman Dieogu’nun işi dolayısıyla Amerika’da yaşamışlardır. Diego, Rockefeller’ların binasına resim çizmek için Nelson Rockefeller tarafından çağrılmıştır. Resimde Lenin’in portresini gören Rockefeller sinirlenmiş, Diego ve Frida ile tartışmıştır. Frida’nın Rockefeller ve Henry Ford’a kafa tutup, onlarla birebir olan alaycı tutumları da dikkat çekicidir.

Frida’nın yatağının dibinde her zaman Stalin, Lenin, Marx, Engels ve Mao fotoğrafları bulunurdu. Ayrıca, Ekim devrimin kültür bakanı Lunaçarski tarafından Sovyetlere de davet edilmiştir.

Hitler’i, kendi hayatına son vererek durdurmayı amaçlayan Stefan Lux

Sanatçı ve gazeteci-yazar Stefan Lux, bundan 80 sene önce, Milletler Cemiyeti’nin delegelerinin gözleri önünde, hayatına son verdi. Gerçekleştirmiş olduğu bu protesto ile insanlığa, Hitler’e karşı direnmeye yönelik, bir çağrıda bulunmayı amaçlıyordu. Fakat dünya, onu görmezden geldi.

Takım elbiseli adamlar, rutin toplantılarından birini gerçekleştirmek adına, her zamanki yerlerini almışlardı. Milletler Cemiyeti’nin delegeleri Cenevre’de toplanmışlardı; delegeler, Mussolini’nin Etiyopya İmparatorluğu’na yönelik baskılarına dair açıklamalarda bulunmakla meşgullerdi. Salonda yerlerini almış olan çoğu takım elbiseli, 3 Haziran 1936 sabahında gerçekleştirilmekte olan bu toplantının herhangi bir sonuca ulaşmaksızın ve kararlar alınmaksızın sona ereceğinin bilincindeydi. Toplantı uzadıkça uzuyor; her dakika içersinde, daha da sıkıcı bir hale bürünüyordu.

Aniden gelişen korkunç bir olay sonucunda, neredeyse uyumakta olan bütün delegeler, kaskatı kesildiler: Orta yaşlarda bir adam toplantı salonuna giriş yaptı, “Sonumuz geldi!” diye haykırdıktan sonra silahını göğsüne dayadı ve kendisini vurdu. Salondakiler, olup bitenleri dehşet içinde izlemekle yetindiler; kimi delegelerse salonu terk edip koşar adımlarla uzaklaşmayı tercih etti. Peki kimdi bu adam? Neyden dolayı intihar etmişti?

Adı Stefan Lux’tu. Yahudi asıllı bir sanatçı, bir gazeteci-yazar olan Lux, gerçekleştirdiği intihar eylemiyle Yahudilerin uğramakta oldukları zulme, totaliter rejime ve yaklaşan savaşa dikkat çekmek istemiş; dünyayı uykusundan uyandırmayı hedeflemişti.

Stefan Lux’un hayatına dair

Lux, 1888 senesinde, Slovakya/Malacky’de dünyaya geldi; çocukluğunu Bratislava’da geçirdikten sonra, hukuk okumak adına, Budapeşte’ye taşındı. Üniversite döneminin sonlanmasıyla beraber, tiyatroya yönelme kararı aldı. I. Dünya Savaşı öncesinde, Berlin’de ve Viyana’da oyunculuğa yönelik dersler aldıktan sonra, çeşitli tiyatro oyunlarında da yer almaya başladı.

Ne var ki savaş, büyük bir tutkuyla icra etmekte olduğu bu mesleği yarıda bırakmasına sebep oldu. Lux, Macaristan’ta, subay olarak göreve başladı; sınırda sürekli olarak savaştı ve defalarca, ağır yaralı olarak, savaşmayı sürdürdü. Akciğerine saplanmış olan bir mermi, çıkaralamadığından ötürü, o mermi eşliğinde bile savaşmaya devam etti.

stefan-lux-1“Adalet” adlı filmi, sinemalardaki yerini bir türlü alamadı

Lux savaşın, üzerinde bırakmış olduğu etkilerden kurtulmasıyla beraber, yeniden Berlin’e taşınma kararı aldı. Ne var ki bu sefer de onu, gitgide daha da geniş alanlara yayılmakta olan ve bir türlü bitmek bilmeyen Yahudi düşmanlığı etkilemeye başlamıştı. Bu yüzden de en etkili organları; yani basın-yayın organlarını kullanarak, insanlara seslenmekte karar kıldı. En kısa zamanda bir film çekecek, insanlara mevcut durumu aktaracak; onları, bu sayede, düşünmeye sevk edecekti. İşe, 1919 senesinde, bir prodüksiyon firması kurmakla başladı. Lux’un yönetmenliğini üstlenmiş olduğu tek film vardı; filmin adı “Adalet”ti ve, belki de, dünya çapında, “Yahudi düşmanlığı”nı ele alan filmler arasından en iyisiydi; öyle ki film, adeta bir başyapıt niteliği taşımaktaydı.

Film; Ernst Deutsch, Fritz Kortner ve Rudolf Schildkraut gibi usta oyuncuların katılımlarına rağmen; sinemalardaki yerini alamadı. 1920 senesi Mart ayında gerçekleştirilmesi planlanmış olan prömiyer; Kapp darbesinden ötürü gerçekleştirilemedi: Alman Devrimi’ni bastırmayı ve milliyetçi hareketi devam ettirmeyi amaçlayan gruplar tarafından gerçekleştirilmeye çalışılan bu darbe, beş günün sonunda, başarısızlıkla sonuçlandı. Fakat filmi finanse etmekte olanlar, darbe teşebbüsü sonrasında, kendilerini geri çekmeye yönelik karar aldılar. “Adalet” filmi, böylece, bir daha gösterilmemek üzere, arşivlerden silinmek zorunda kaldı.

Lux hayatını, senarist ve haberci kimliğiyle sürdürmekte karar kıldı. Kısa süre içersinde evlendi ve baba oldu. Nasyonal sosyalistlerin başa geçmeleri, ailesiyle beraber Prag’a taşınmasına sebep oldu. Prag’da, İbranice oyunlar sergilemek amacıyla, bir tiyatro salonu açma girişiminde bulundu; ne var ki yalnızca, sayılı oyunun sergilenmesine yetecek miktarda birikimi vardı. Bir süre sonra, Prag’ın sol görüşe yatkın gazetelerinden biri olan “Prager Presse”de çalışmaya başladı. Bu süreçte, okuyucularına sürekli yeni bilgiler aktarmaya ve vicdanlarını harekete geçirmeye yönelik çabalarda bulundu.  İnsanların duyarsızlığının ve vurdumduymazlığının farkına varmasıyla beraber, bu işi de bırakmaya yönelik düşünceler içersine girdi. İşi bırakması üzerine, kendisini dinlenceye çektikten sonra, yapabileceklerini teker teker aklından geçirdi. Birkaç gün sonrasında, insanların dikkatini çekebilmek, onları uyandırabilmek adına, nasıl bir yol izleyeceğinin kararına vardı. İzleyecek olduğu yolun çok ses getirecek olduğundan adı gibi emindi.

Neden intihar?

Vermiş olduğu kararın birkaç ay öncesinde David Frankfurter, Davos’ta, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi Avusturya Temsilciliği Başkanı Wilhelm Gustof’a ateş açmıştı. Lux, siyasi bağlamda bir cinayete hazırlıklı olmadığından ötürü, şu açıklamada bulunmuştu: “Eğer günün birinde, birisine kurşun sıkma kararı alacak olursam, başkasına değil kendime sıkarım.”

Hayattan bezmiş değildi; eşini ve çocuğunu her şeyden çok seviyordu. Fakat, insanları duyarlı kılabilmek adına, hayatına son vermesi gerektiği kanısındaydı.

Otel odasında, iki gün iki gece boyunca yazmayı sürdürdü; İngiltere Dış İşleri Bakanı Sir Anthony Eden’a, Milletler Cemiyeti’nin Genel Sekreteri’ne, “Manchester Guardian”ın redaksiyon şefine, eşine ve arkadaşlarına mektuplar yazdı. 3 Haziran 1936 sabahı, otel masraflarını ödedikten sonra yola çıktı; Milletler Cemiyeti toplantısının gerçekleştirilmekte olduğu salona giriş yaptı ve aklına başka bir alternatif gelmediğinden ötürü, çaresizce tetiği çekti.

“Gelecek nesillere ışık tutabilmek adına, insanları duyarlı kılabilmek adına ölmek durumundayım.”

Stefan Lux, kendisini vurduktan sonra, ağır yaralı bir halde yere devrildi. Toplantıya Kanada’dan katılmakta olan delegeler sayesinde, salona saniyeler içersinde bir doktor giriş yaptı. Lux, büyük bir hızla hastaneye kaldırıldı. Fakat doktorlar, onu hayata döndüremediler. Mevcut mermi akciğerine saplanmıştı; üstelik, Dünya Savaşı’nda saplanmış olan merminin bulunduğu yere oldukça yakındı. Bu koşullar altında Lux’u ameliyata almaları imkânsızdı. Lux, can çekişirken, şu sözleri fısıldadı: “Gelecek nesillere ışık tutabilmek adına, insanları duyarlı kılabilmek adına ölmek durumundayım.” 4 Haziran 1936 gecesi ise, hayata gözlerini yumdu.

Ne var ki Lux’un isteği gerçekleşmedi. Toplantı salonundaki insanlar, teker teker sakinleştirildikten sonra toplantı, kaldığı yerden devam etti. Cenazesine uluslararası basından mensuplar, tanıdık yüzler katıldı; buna rağmen hayat, kısa süre içersinde, kaldığı yerden devam etti. Lux, çoğu insan tarafından unutuldu; onu unutmayanlarsa “milliyetçi bir yahudi” veya “bir ruh hastası” olarak tanımlamayı tercih ettiler.

Dünya seyirci kalmayı sürdürdü; nasyonal sosyalistlerin insanlar üzerinde yarattıkları baskıları, ettikleri işkenceleri, yok etmeye çabaladıkları koca bir halkı görmezden geldi. Lux, hayatta olduğu dönemde, İngiltere Dışişleri Bakanı’nın karşısına çıkmış, “Yıkıntıların arasında kalacağınız zaman yakındır!” diye haykırmıştı. Dediği oldu. Ölümünün birkaç sene sonrasında, bahsini etmiş olduğu yıkım, bir dünya savaşı eşliğinde herkesin kapısına dayandı.

“Bu yazıyı, spiegel.de sitesinde yayınlanan “Protest beim Völkerbund: Der Mann, der mit seinem Selbstmord Hitler stoppen wollte başlıklı makaleden Türkçeye Gaia Dergi için Alisa Candan Karsu çevirmiştir.”

İnsanlar doğal olmayan seçilim yoluyla yeni türlerin ortaya çıkmasına neden oluyor

0

Dünya üzerindeki zoolojik rejim değişikliğinin bize ait olan formunu zorunlu hale getirmekteyiz. Başka herhangi bir kitlesel yok oluş gibi iklim ve çevrenin tümden değişmesi de binlerce türün kalıcı bir şekilde yok olmasına neden olmaktadır. Her nasılsa, birkaç yeni uygun tür de yaratmaktadır ve Proceedings of the Royal Society B’de yayımlanan yeni bir çalışma, bu sıkça göz ardı edilen hususu vurguluyor.

Gerek hayvanların ve bitkilerin evcilleştirilmeleri yoluyla, gerek genetik olarak kendi ihtiyaçlarımızı karşılamak için flora ve fauna değiştirerek, gerek avcılık yoluyla zorla gerçekleşen yok oluşlar veya ormansızlaştırma yoluyla çevrede doğrudan gerçekleşen değişikliklerle, gerekse şehir alanının genişlemesi veya iklim değişikliğiyle, daha önce hiç olmadığı gibi evrim sürecini değiştirmekteyiz.

yeni-turler-1

Doğal seleksiyonun getirdiği organizmaların çeşitli vaka çalışmalarına bakarak araştırma ekibi, insanlığın yeni yaşam biçimlerine ait nesillerin yaşamlarını sürdürebilmesinin çeşitli yolları üzerine ışık tutmayı ümit etmektedirler. Evrimsel soy, insan yapımı türleşme ya da doğal olmayan bir seçilim olarak ifade edilebilen olağanüstü hızlarda bazen inanılmaz yeni türler halinde gelişerek hayatta kalmaktadır.

Bazıları melez olan bu yeni türlerin sık sık bu insan egemen dünyada gelişebilmesine rağmen çalışmanın yazarları, gezegen çapında görülen türlerin yol oluş oranlarının telafi edilemez olduğunu vurgulamaktadırlar. Aslında onlar, sadece biyolojik çeşitliliği tespit etmek amacıyla sırayla daha yaşlı olanların yeni türlerin sayısıyla kıyaslanması usulünün hükmü kalmadığını savunmaktadırlar. Daha doğrusu biyolojik çeşitliliğin daha nüanslı bir anlayışı, bu türlerin dolaylı olarak insan eylemiyle ortaya çıkması durumunda araştırmacıların yeni türlerden hangilerinin gelişmekte ve sonuçta belirleyici olmakta olduğu konusu üzerine odaklanmaları halinde elde edilebilir.

yeni-turler-3

Kopenhag Üniversitesi’ndeki Makro-ekoloji, Evrim ve İklim Merkezi’nde doktora sonrası araştırmacı ve çalışmanın yazarlarından olan Joseph Bull bir açıklamasında “İnsan eylemleri yoluyla ‘yapay’ yeni türlerin elde edilme olasılığı, ‘doğal’ türlerin uğradığı zararları netleştirebilme algısını ortaya çıkarmak için pek mümkün değildir” şeklinde konuştu. “Aslında, pek çok insan, tıpkı yapay bir yok oluş gibi yıldırıcı olan yapay bir biyo-çeşitlilik dünyasının olasılığını bulabilir.”

yeni-turler-4

Şehir alanları içerisindeki alt yapı değişiklikleri nedeniyle ortaya çıkan bir türün en önemli örneği; “Londra yeraltı sivrisineği” dir. Bu tabir, birkaç nesil önceki için değil Londra metro ağı içerisinde yaşayan ve orada yavrulamış olan birkaç saklı ortak ev sivrisineği için kullanıldı. Şimdilerde, oldukça büyük bir yeraltı nüfusu bulunmakta olup yüzeyde yaşayan benzerlerinden genetik olarak farklı olan iki sivrisinek grubu artık çiftleşebilmektedirler.
Başka bir örnek olarak Orta Amerika ormanlarında bulunan kız böceği (yusufçuğa benzeyen uçan böcek türü ç.n.) Megaloprepus caerulatus üzerine odaklanılmaktadır. Aşırı ormansızlaştırma sebebiyle bu tür, yeni coğrafyanın bölünmesi nedeniyle birkaç ayrı nüfus gruplarına ayrılmıştır. Şimdilerde, kısa bir zaman zarfı içerisinde birden çok tür içinde farklı kollara ayrılması son derece olasıdır.

İklim değişikliği, kutup ayılarının üzerinde yaşadıkları yerle çok benzer olan Arktik deniz buzlarının birçoğunu acı bir şekilde ortadan kaldırmaktadır. Bu onları, boz ayılarla karşılaştıkları ve onlarla çiftleştikleri daha iç kısımlara hareket etmek için zorlamaktadır. Sonuç olarak, kutup ayısı-boz ayı melezleri şimdilerde Kuzey Amerika, Kanada bölgesinde dolaşmaktadırlar. (sciencenordic)

yeni-turler-2

Araştırmacılar, ne kadar insan yapımı türleşme olayının meydana geldiğini hesaplamanın imkânsız olduğunu belirtmektedirler, fakat etkisinin oldukça önemli olduğunu düşünmektedirler. Aslında, maksimum 11 bin 500 yıl önceki son buzullanmadan beri 255 memeli ve 523 kuş türünün yok olduğunu, 900 türün zorla göç ettiğini, bizlerin 470 hayvanı evcilleştirdiğimizi ve şu an dünyanın 40 en önemli tahıldan altısının tamamen yeni türler olduğunu belirtmektedirler.

Bu, küresel ölçekteki bir kıyametin küçük bir versiyonundan başka bir şey değildir.

Kaynak: Evrimsel Antropoloji, iflscience, thecoolist