Ana Sayfa Blog Sayfa 402

“Karbon ayakizimizi nasıl küçültebiliriz?” diye soruyorsanız bu eğitim kursu tam size göre

Change for Climate projesi kapsamında gerçekleştirilecek iklim değişikliği ve küresel ısınma eğitim kursu başvurularınızı bekliyor!

Change for Climate (C4C) – İklim İçin Değişim projesi,  aslında Amerika’da, “İklim Değişikliği Danışmanlığı” üzerine yazılmış bir ekolojik sosyal girişim projesi. Bu proje kapsamında lokal gruplara iklim değişikliği konularında yaygın eğitimler ve danışmanlık hizmetleri veriliyor.

"Karbon ayakizimizi nasıl küçültebiliriz?" diye soruyorsanız bu eğitim kursu tam size göre

C4C ekibi ise projenin ilk eğitim kursunu 24-25 Eylül‘de, Ankara’da, ODTÜ Vişnelik Tesisleri‘nde gerçekleştirecek. Üniversite öğrencilerinin katılımına açık olan eğitim kursunda yapılacak atölye çalışmaları ve BM simülasyonu, Türkiye sivil toplum alanında ilk defa kullanılacak metodları içeriyor. Ekoloji, karbon ayakizi, iklim değişikliği, küresel ısınma ve enerji politikaları gibi konuların üzerinde durulacağı bu eğitime başvurmak için, başvuru formunu doldurabilirsiniz.

Eğitim dili Türkçe ve ücretsiz, ancak proje bütçesi dahilinde katılımcıların konaklama ve yol masrafı karşılanamayacak.

Bedenlerdeki saklı huzuru fotoğraflayan sanatçı: Esthaem

2

Avustralya asıllı fotoğrafçı Esthaem; huzur içinde doğaya dönen çıplak bedenlerin ruhlarının derinliğini keşfetmek ve loş odalarda, her biri şiirsellikle ele alınan bedenleri yakalamak gibi bir özelliğe sahip.

Işığın ve gölgenin, bedenler üzerinde nasıl dans ettiğini görebilirsiniz. Esthaem’in deklanşörü, çıplak bedenleri, kısmen gizli vücutları gördüğü anda devreye giriyor.

Fotoğrafları gördükten sonra bizler de bedenlerimizi doğaya karıştırmak isteyebiliriz; ancak fotoğraflar, savunmasız oluşumuzun beraberinde, bunun tam olarak bir saklanma olamayacağını da anlatır nitelikteler.

Sanatçı ise bir açıklamasında: “Fotoğraflarımla beraber kendi bakışımı, kim olduğumu -hem bir insan hem de bir sanatçı olarak- yakalamaya çalışıyorum. Bir şekilde fotoğraflarımda belirsizliği hissetmek; onlara belki kendileri hakkında bir şeyler öğretmek ve onların, kimliklerini tanımalarına yardımcı olmak istiyorum” diyor.

*Fotoğraflara bu müzik eşliğinde bakmanız tavsiye edilir.

Esthaem (1) Esthaem (2) Esthaem (4) Esthaem (5) Esthaem (6) Esthaem (7) Esthaem (8) Esthaem (9) Esthaem (10) Esthaem (11) Esthaem (12) Esthaem (13)

Kaynak: Ignant, Scene 360, 2 Heads

** Başlık görselindeki sansür sosyal paylaşım platformunun bu tarz görseller başlıkta kullanıldığında zaman sayfayı kapatması nedeniyle uygulanmıştır.

Plastik savaşçısı Slat okyanusların kahramanı olacak

Yaz gelince hem şehir hayatını çekilmez hale getiren sıcaklar nedeniyle hem de yıl boyu yaşadığımız yorgunluğu bir nebze de olsa üzerimizden atma isteğiyle güneşin tadını deniz kenarlarına giderek çıkarmaya çalışıyoruz. Ancak ne yazık ki denizin tadını çıkaracağız derken, bazı insanlarımız fütursuzca denizin kirlenmesine sebep olabiliyor. Bu noktada da merak etmeden duramıyorum, bu insanlar aslında kendi varlığını kirlettiğini, yaşam alanlarımızı yok ettiğini farkında değiller mi diye. Fakat neyse ki, çevreyi kirletenlerin yanı sıra çevre bilinci yüksek olan insanlarımızın sayısı da yadsınır değil. Hatta daha yaşanılabilir bir dünya yaratmak adına gönüllü çalışan birçok insan da mevcut.

Bu noktada size Boyan Slat‘dan bahsetmek istiyorum. Genç yaşına rağmen küresel sorunlardan birine gerçekçi bir çözüm bulan 22 yaşındaki Slat, dünya okyanuslarını plastikten temizlemek için 2014 yılında bir proje ortaya koymuştu. Denizdeki plastik atıkları toplama fikrini henüz 16 yaşındayken bulan genç girişimci “Neredeyse balıktan çok plastik vardı” diye sitem ediyor.

Ellen MacArthur Vakfı ile Dünya Ekonomik Forumu‘nun, geçtiğimiz aylarda denize karışan plastik miktarlarını inceleyerek “Yeni Plastik Ekonomisi” başlıklı raporu da eğer denize plastik atmaya mevcut hızda devam edilirse 2050 yılında denizlerde balıktan çok plastik olacağını ortaya koymuştu. Ancak Slat, okyanusları temizleyebilme hayalini gerçekleştirebilmek için gerekli olan 150 milyon euro ile petrol şirketleri tarafından bilgi ve teknik birikim gereksinimini karşılayabilirse plastik atıklar balıkların önüne geçemeyecek gibi görünüyor.

1 kilo plastiğin temizlenmesi için 13 lira yeter

Bunu sağlayabilmek için ise Slat kararlı bir şekilde çalışmalarını sürdürüyor. The Ocean Cleanup adında, çoğunluğu araştırmacı ve mühendis 100 dolayında gönüllüden oluşan bir vakıf kurarak hayallerine bir adım daha yaklaşan Slat, şimdi de projesine mali ve teknik destek bulmak için Norveç’in Stavanger kentinde düzenlenen Petrol Fuarı’na katıldı. Havacılık Mühendisliği öğrencisi olan Boyan Slat, burada petrol şirketlerinden de büyük ilgi gördü. Vakıf, 15 kuruluş ve 3 bin dolayında yatırımcıdan aldığı destekle gerçekleştirdiği araştırma ve denemelerin sonucunda projenin ekonomik ve uygulanabilir olduğu konusunda 530 sayfalık bir rapor hazırladı. Raporun ulaştığı sonuçlara göre okyanuslarda yüzen 1 kilogram plastik atığın temizlenme maliyeti 4 Avro 53 cent yani yaklaşık 13 lira olacak.

Slat, projesine yeterli desteği bulduğu anda projesini hayata geçirecek. Eğer siz de okyanusların temizlenmesi için projeye katkıda bulunmak isterseniz lütfen tıklayın.

Kaynak: DHA

İnsandan Gayrısının Hakları söyleşileriyle Kocaeli’nde güzel şeyler konuşulacak

Etkinlikizi, Kocaeli’deki kültürel etkinliklerin paylaşılması amacıyla kurulmuş bir platform. Sivil toplum kuruluşlarının da desteğiyle kurulan bu paylaşım ağı, “Hukuk ve Siyaset” dizisinde “İnsandan Gayrısının Hakları” temalı söyleşilerine Ekim ayında başlayacak. Ayrıca etkinlik, herkesin katılımına açık ve ücretsiz!

İlk söyleşi 13 Ekim akşamı “Katledilen Hayvan ve Veganlık”, ardından Kasım ayında “Canavarlaştırılan Bitki ve Biyoçeşitlilik”, Aralık ayında “Alıkonan Su ve Sürdürülebilirlik” ve son olarak “Zehirlenen Hava ve Sürdürülebilirlik” konuları konuşulacak. Mekân olarak ise Mimarlar Odası Tarihi Bina belirlendi.

hukuk-ve-siyaset-soylesileriDaha fazla bilgi için: https://www.facebook.com/etkinlikizi/

Gecenin ağaçlar üzerinde yarattığı değişimler

3

Kimi çiçeklerin geceleri kendi içlerine kapandıkları; kimi bitkilerin yapraklarını aşağıya doğru sarkıttıkları, herkes tarafından bilinmektedir. Ne var ki ağaçların geceleri ne tür davranışlar sergiledikleri, bugüne kadar bilinmemekteydi. Araştırmacılar, bu konuyu nihayet açıklığa kavuşturdular. Geceleyin, kayın ağaçlarının ne tür bir değişime uğradıklarını, lazer tarayıcılar eşliğinde gözlemlediler. Sonuç; ağaçlar geceleri, uyudukları esnada kendilerini bırakırlar.    

Canlıların birçoğu, gece-gündüz arasındaki değişime ayak uydururlar. Bu durum, insanlar ve hayvanlar için olduğu kadar, bitkiler için de geçerlidir. “Yeşillerin uykusu”, senelerdir araştırmacılar tarafından gözlemlenmekte; her seferinde yeni sonuçlar elde edilmektedir.

Doğaya dair pek çok çalışma yürütmüş olan araştırmacı Carl von Linne (1707-1778), karanlık bir kiler vasıtasıyla çiçeklerin gece ve gündüz saatlerinde yaşadıkları değişimleri gözlemlemiş; bu gözlem sayesinde, açılıp kapandıklarını tespit etmiştir.

Charles Darwin (1809-1882) ise bitkilerin, yapraklarını ve saplarını gece boyunca aşağıya sarkıttığını gözlemlemiş; “bitkilerin geceleri uyuyor olduklarına” kanaat getirmiştir. Fakat günümüze ışık tutmakta olan bu araştırmalar, saksı bitkileri üzerinden gerçekleştirilmişlerdir. Bu durum, akıllarda yeni bir soru işaretinin canlanmasına sebep olmuş; ağaçların geceleri ne tür değişimler sergiledikleri, merak konusu haline gelmiştir. Bunun üzerine Finlandiya Geospatial Araştırma Merkezi’nde (Finnish Geospatial Research Institute) görevli bir kısım araştırmacı, bu konuya açıklık getirmekte karar kılmış; kısa süre içersinde de çalışmalarına başlamışlardır.

Lazer tarayıcılar eşliğinde, uyumakta olan kayınları gözlemlemek

Araştırmacılar, akıllardaki soru işaretlerine cevaplar bulabilmek adına, lazer tarayıcılar eşliğinde ağaçları gözlemlemekte ve mevcut değişimleri sergilemekte karar kılmışlardı. Bu süreci lazer tarayıcılar eşliğinde gerçekleştirmiş olmalarının sebebi ise, “tarayıcıların, başka yöntemlere kıyasla, ağaçlara minimum oranda zarar veriyor olmaları”. Tarayıcılar, kızıl ötesi ışınlar sayesinde, yaprakların hareketliliğini yansıtma amacı güdüyorlardı. Ağacın belirli bölgelerinde oluşan hareketlilik, bu bağlamda, yalnızca belirli saniye aralıklarıyla yansıtılıyordu.

gece agaclarBu teknik, gelişim sürecini tamamlamış bir ağacın hareketlilik sürecinin dakikalar içersinde yansıtılmasına yarıyor; bunu takdir edilesi bir çözünürlük eşliğinde gerçekleştiriyordu. Bu sayede araştırmacılar, kayın ağaçlarının hareketliliğini, belirli zaman dilimleri çerçevesinde, gece-gündüz gözlemleyebilme; gözlemlerini kayıt altına alabilme şansına eriştiler. Gözlemlenmekte olan ağaçlardan bir tanesi Finlandiya’da, diğeri ise Avusturya’da yer almaktaydı. Gözlem sürelerinin yaklaşık aynı saatte başlayıp aynı saatte sona ermeleri ve bu saatler içersinde havanın rüzgârlı olmaması, büyük önem arz ediyordu.

Araştırmayı yürüten araştırmacı Puttonen, elde etmiş oldukları sonuçları, şu cümleler eşliğinde aktarıyor: “Sonuçlar, ağaçların geceleri kendilerini bırakıyor olduklarını gösteriyor. Bu hareketliliğin farkına varmak adına, belirli saatlerde, yaprakların ve dalların yerden yüksekliğinin ölçülmesi de mümkün.” Dallar ve yapraklar, geceleri kendilerini bırakıyorlar; aşağıya doğru sarkıtıyorlar. Günün ağarmasına birkaç saat kala, tamamen sarkıtıyor; günün ağarmasıyla beraber kendilerini toparlıyorlar. Geceki ve gündüzki halleri arasında, yaklaşık 10 cm’lik bir değişim söz konusu. Gündüzleri güneş tarafından “uyandırılıyor” olup olmadıkları; yani güneşin bu değişimde oynadığı rol ise kafalarda hâlâ büyük bir soru işareti.

Bir sonraki aşama: Ormanlar ve bahçeler

Araştırmacılar, elde ettikleri sonuçları daha da ileriye götürme amacı gütmekteler. Viyana Teknik Üniversitesi öğretim üyesi Norbert Pfeifer, bu konuya dair açıklamasını, şu sözlerle dile getiriyor: “Lazer tarayıcılar sayesinde pek çok ağacın, pek çok bitkinin hareketliliğine dair sonuçlar elde edebileceğimiz kanısındayız. Bu sayede mevcut alanımızı genişletebilir; ormanlarda, parklarda veya bahçelerde çeşitli ekipler kurabilir, gözlemlerimizi hızlandırabilir, kayda değer sonuçlara varabiliriz.

Araştırmayı yürütmekte olan Eetu Puttonen ise küçük bir eklemede bulunuyor: “Bir sonraki aşamada yeniden, lazer tarayıcılar eşliğinde, veriler toplayacağız; fakat bu seferki amacımız biraz farklı. Ağaçların su dengelerini ölçtükten sonra onları mevcut verilerle karşılaştıracak; böylece de ağaçların günlük su ihtiyaçlarını hesaplayabilecek ve onların bölgesel hava koşulları üzerinde yarattığı etkileri gözlemleyebileceğiz.”

“Bu yazıyı, wissenschaft.de sitesinde yayınlanan “Bäume sinken buchstäblich in den Schlaf” başlıklı makaleden Türkçeye Gaia Dergi için Alisa Candan Karsu çevirmiştir.”

Ekoloji göz önüne alındığında hiçbir endüstri kazançlı değil

1

Şirketler uzun zamandır yaşam alanlarımızı çöllere, okyanuslarımızı ölü alanlara dönüştürseler de, imajlarını ekolojik öğelerle doldurarak göz boyamaya çalışıyor ve kendilerini ilerici ve çevreye duyarlı olarak tanıtıyorlar. Mark Twain‘ın bu konudaki sözü burada ne yazık ki durumu tam olarak anlatıyor: “İnsanları kandırmak, kandırılmış olduklarına ikna etmekten daha kolaydır.”

ekoloji endustri 1Açıkçası içinde yaşadığımız mevcut sistem şirketlerin hem ekolojik hem de sosyal zararlar açığa çıkarmasını mümkün kılıyor. Bu makalede sosyal sonuçlara pek fazla değinmeyeceğiz. Bu zararların açığa çıkma mantığını; sizin ortaya çıkardığınız zararların bir kısmının ya da tamamının neticesini bir başka insanın çekmesi olarak tanımlayabilirsiniz.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından desteklenen “Ekosistem ve Biyoçeşitliliğin Ekonomik Sonuçları (TEEB)” programı kapsamında Trucost tarafından hazırlanan yeni rapor dünyadaki en büyük endüstrilerin gelir oranlarını inceledi ve bunları 100 farklı çevresel zarar ile kıyasladı. Daha kolay okunabilmesi açısından bu 100 katagoriyi 6’ya indirgedi; su kullanımı, arazi kullanımı, sera gazı salımı, atık kirliliği, toprak kirliliği ve su kirliliği.

Rapor aslında bizlere açığa çıkan zararlar göz önünde bulundurulduğunda aslında hiç bir endüstrinin bu süreçten karlı çıkmadığını gözler önüne seriyor. Dünyanın yağ, et, tütün, maden, elektronik gibi devasa kar marjlarına sahip büyük şirketleri geleceğe karşı çalışıyor. Bizler de uzun dönem sürdürülebilir yaşamımızı hissedarların karları ile takas ediyoruz. Bu endüstrilerde şirketlerin sebep oldukları ekolojik zararlar için ödeme yapmaları durumunda, hepsinin sürekli bir zarar halinde olabilecekleri anlaşılmış oluyor.

region sectorsToprak ve Su kullanımı göz önüne alındığında, neredeyse hiçbir şirket ekosistemden aldıklarının değerini ödemiyor. Mesela, Nestle firması Kaliforniya’nın kurak arazilerinden herhangi bir limit söz konusu olmaksızın, açıklanmayan ancak çok düşük ücretlerde olduğu bilinen bir ücret ile, su çekiyor ve buna karşılık aynı suyu kuraklık ile zarara uğrattığı insanlara yıllık 4 milyar dolar kar ile tekrar satıyor.

Daha ürkütücüsü ise dolaylı zararların üstte belirtilenlerden daha büyük olması. Alttaki grafikte en fazla zararı veren 5 sektörü görebilirsiniz:

trucostdirectindirect1- Soya ve Diğer Yağ İşlemeleri 2- Hayvan Doğrama İşlemeleri 3-Kümes Hayvanları İşlemeleri 4- Yaş Mısır Değirmenleri 5- Pancar Şekeri İmalatı

Burada et ve kömür işletmelerinin muhtemelen en büyük sorumlu olduğunu söyleyebiliriz.  En üstteki tabloya tekrar bakarsak, Güney Amerika’daki sığır çiftçiliğinin tüm getirilerinden 18 kat daha fazla çevresel zarara yol açtığını görebiliriz. Buradan yola çıkarak Amazon yağmur ormanlarının yüzde 91’inin katledilmesindeki en büyük nedenin hayvancılık olduğu daha az şaşırtıcı bir gerçek oluyor.

Peki bu şirketler yol açtıkları ekolojik zararları karşılıyor olsalardı ne kadar para kaybedeceklerdi? Aşağıdaki tablodan bunu görmek mümkün:

sirketler ekolojik zararBu açık olgulardan yola çıkarak mevcut sisteminin yozlaşmış ve kusurlu olduğunu görebiliyoruz. Peki bunun hakkında ne yapacağız? İlk olarak, tanıdığınız en kötü huylu çocuktan bile daha kötü olan bu şirketlerin “çevre duyarlı” oldukları yalanını durdurmamız gerekiyor. Eğer birisi gelip size bir reçelli ekmek hazırlamak için tüm mutfağınızı yok etse ve bunun için para talep etse ve tüm bunları yaptığı için kendisini sorumluluk sahibi bir aşçı olarak nitelese çok saçma olmaz mıydı?

Bu saçmalığa daha müsamaha göstermeyi kestikten sonra, daha nitelikli çözümleri gözlememiz ve desteklememiz gerekiyor. Ucuz gözüken ama aslında çevreye verdikleri zarar göz önüne alındığında çok pahalı olan ürünleri boykot etmeliyiz ve devletlere hukuki işlem yapılması için baskı kurmalıyız. Devlet veya müşteriler tarafından baskı görmeyen bir şirket neden kendisini değiştirmek istesin ki?

Kaynak: Exposing the Truth 

Antarktik penguenleri iklim değişikliğine nasıl adapte oluyorlar: Neşesiz Ayaklar

1

Antarktika’nın penguenleri, 2016 yılının kayıtlardaki en sıcak yıl olma yolunda ilerlemesinden hiç mi hiç hoşnut değiller; özellikle iklim değişikliğine karşı son derece hassas olan kimi türler, mevcut durumdan oldukça şikâyetçiler.

Adelie ve Chinstraps penguenleri, çevresel değişimlere karşı, Gentoo penguenlerinden çok daha savunmasız durumdalar. Bu nedenle de, sayılarının düşüşe geçtiğini gözlemek mümkün. Aslında tüm penguen türleri, Antarktik Yarımadası’nın buz denizinin eriyor olmasından fayda da elde ediyorlar: Eriyen buzlar, penguenlerin alanlarında genişleme sağlıyorlar; bu sayede penguenler, rahatlıkla üreyebiliyorlar. Ancak ısınan iklim, negatif yüzünü, ana besin kaynakları olan krillin (karides benzeri planktonik deniz kabuklusu) son 50 yılda dramatik ölçüde azalmasıyla gösteriyor.

Gentoo türü, diğer iki türden daha esnek bir beslenme alışkanlığına sahip. Adelie ve Chinstraps penguenleri hayatta kalabilmek için bu küçük deniz kabuklularına oldukça bağımlıyken, Gentoo penguenleri krill kıtlığına adapte olabiliyor. Üstelik krill popülasyonunun azalıyor olmasının tek sebebi iklim değişikliği de değil. Balıkçılık şirketleri krilleri avlıyorlar ve hayvan yeminde ya da oldukça kârlı bir ürün olan omega-3 beslenme takviyesinde kullanıyorlar.

Bu nedenle, dünyanın oldukça ender olan bu bölgesinin hassas dengesi, insan faaliyetleri yüzünden ciddi tehdit altında; üstelik insanlar tarafından gerçekleştirilmekte olan bu darbe, geri döndürülemez olabilme potansiyeline de sahip.

Daha fazla bilgi için buraya bakabilirsiniz.

Nasa’nın Goddard Enstitüsü’nde, Uzay Çalışmaları Birimi’nde çalışmakta olan bilimcilere göre, 2016’nın ilk yarısı, gezegenin kayıtlı en sıcak yarıyılıydı.

antarktikanin penguenleri 1Küresel ısınma penguenleri, doğal çevrelerinde değişikliğe yol açarak etkiledi.

antarktikanin penguenleri 2Buzun erimesi Gentoo, Adelie ve Chinstrap penguenlerine daha fazla üreme alanı sağlıyor.

antarktikanin penguenleri 3Bu türler yavrularını deniz buzunda büyütmezler. Bunun yerine, Antarktik kıyı şeridinin buzsuz ve karsız kısımlarında aralıklarla çakıllardan yapılmış yuvalar inşa ederler.

antarktikanin penguenleri 4Yuvalarını inşa etmek adına çakılları kullanırlar.

antarktikanin penguenleri 5İki ebeveyn taşlardan, çimlerden, yosun ve tüylerden meydana getirdikleri bu yuvanın yapımında beraber çalışır.

antarktikanin penguenleri 6Ancak yalnızca Gentoo türü penguenler bu koşullar altında gelişme gösterebiliyorlar.

antarktikanin penguenleri 7

Bunun sebebiyse Gentoo penguenlerinin, diğer iki türe göre, daha esnek bir beslenme alışkanlığına sahip olmaları.

antarktikanin penguenleri 8

Onlar, minik transparan kabuklulara ve krill yiyen balıklara, diğer iki türün olduğu derecede bağımlı değiller. antarktik penguenleri 8

Ve sayıları günden güne artıyor.

antarktikanin penguenleri 10

Ancak Adelie ve Chinstraps türleri için, okyanusun ısınması ve deniz buzunun erimesi, ana besin maddeleri olan Arktik krillin azalması anlamına geliyor.

antarktikanin penguenleri 11Bu bölgede krilllerin miktarında, 1970’lerden bu yana, yaklaşık yüzde 80 civarında bir azalma görülmüş. (Actionbioscience) antarktikanin penguenleri 12

Adelie penguenleri hızla azalmaktalar. Onlar, iklim değişikliğine karşı en hassas olanlar.

antarktikanin penguenleri 1329 Haziran’da Scientific Reports dergisinde yayınlanan bir makalede araştırmacılar, Adelie kolonilerinin 2060’a dek yaklaşık yüzde 30 oranında bir azalma gösterecek olduklarına dikkat çektiler. antarktikanin penguenleri 14

Karbondioksit, son birkaç yılda, ortalama ısınmanın büyük ölçüde sorumlusu olan başlıca ısı tutucu. antarktikanin penguenleri 15

Sıradan günlük bireysel aktiviteler karbon emisyonunu düşürmek adına hâlâ çok önemliler. Et tüketmemek, geri dönüşüm, yerel ürünler satın almak gibi…

antarktikanin penguenleri 16

Hep birlikte iklim-bilinçli kararlar almamız, büyük fark yaratacaktır. antarktikanin penguenleri 17

Bu sayede, hassas türlerin birçoğu yok olmaktan kurtulacaklardır. antarktikanin penguenleri 18

Böylece gelecek kuşaklarımız da “Neşeli Ayaklar”ı görebilirler.

antarktikanin penguenleri 19Kaynak: Bored Panda 

Bu toprakların gördüğü en büyük utanç günlerinden biri: 6-7 Eylül olayları

6-7 Eylül 1955, bu toprakların gördüğü belki de en acı günlerden ikisi.  Bu kapkara günlerde; ellerinde kazma, balta ve sopalarla sokaklara dökülen binlerce kişi gayrimüslimlere ait ev ve işyerlerini yakıp yıkmış, tecavüz ve darp olayları yaşanmıştı. 6-7 Eylül utanç günlerinden sonra bu topraklarda hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

1955 yılı Türkiye’de siyaseten en karışık dönemlerden biriydi. Menderes hükûmeti içeride vadettiği şeyleri yapamıyor, ekonomi gün geçtikçe kötüye gidiyordu. Dışarıda ise özellikle Kıbrıs’ta yaşanan sorunlar can sıkıyordu. Bu sorunlar diğer yandan hükûmetçe içeride olanları unutturmak için bir malzeme olarak da kullanılıyordu.

1955’in yaz döneminde, Kıbrıs’taki gerginlikleri takiben özellikle Hürriyet gazetesinde İstanbul’da yerleşik Rumlara karşı bir kışkırtma kampanyası başlatılmıştı. Yapılan haberlerde Patrikhane’deki din adamlarının Kıbrıs’taki Rum bağımsızlık mücadelesi için para topladıkları iddia ediliyor, insanlar kışkırtılıyordu. Diğer yandan Kıbrıs Türktür Cemiyeti (KTC) de kamuoyunda Kıbrıs konusundaki hassasiyeti arttırmak için yoğun çaba içindeydi. Buna şimdilerde AKP’nin kadrolarını oluşturan Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) ve Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) gibi öğrenci örgütleri de destek veriyordu.

60.-yılında-6-7-eylül-olayları-01-696x449

Bir yalan haberle linç ve yağma başladı

Tarihler 6 Eylül 1955’i gösterdiğinde; İstanbul’daki başta Rumlar olmak üzere gayrimüslimler bir yalan haberle hedef haline getiriliyordu. Yapılan haberde Selanik’teki Atatürk’ün evine Yunanlılar tarafından bomba atıldığı yazılıyordu. Bu haberle galeyana gelen kitleler ellerinde kazma, balta ve sopalarla sokaklara dökülen binlerce kişi gayrimüslimlere ait ev ve işyerlerini yakıp yıkmaya başladı.

Fakat işin içinde bir şeyler vardı. Örneğin Menderes hükûmetine yakın İstanbul Ekspres gazetesinin daha olay gerçekleşmeden iki saat önce, “Ata’mızın evi bombalandı” manşetiyle ikinci baskısını yaptığı yıllar sonra ortaya çıkacaktı. Tirajı 20 bin civarında olan bu küçük gazete 6 Eylül’de ise tam tamına 290 bin basılıyordu.

Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin öncülüğünde gençlik örgütleri, meslek kuruluşları, DP parti teşkilatı, çevre ilçeler ve Beyoğlu’ndaki yerel insanlar ve İstanbul’a dışarıdan getirilmiş olan kitleler 6 Eylül akşamı Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir yağma ve yıkımı gerçekleştirirken, bu toprakların yaşadığı en büyük utançlardan birinin de altına kirli imzalarını atıyorlardı.

ist3man

Kiliseler yakıldı

Resmi kaynaklara göre 4 bin 214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul tahrip edildi. Tabii bunlar resmi rakamlar sadece. Kiliselere saldırıldı, içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalara zarar verildi. 73 Rum Ortodoks kilisesi ateşe verildi. Olaylarda 11 kişi hayatını kaybetti. Helsinki Watch örgütünün bir raporuna göre ise ölenlerin sayısı 15 olarak kayıtlara geçiyordu.

Olaylar üstelik sadece Beyoğlu’nda gerçekleşmiyordu. Rumların yoğun olarak yaşadığı semtler; Beyoğlu, Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı, Eminönü, Fatih, Balat , Eyüp, Bakırköy, Yeşilköy, Ortaköy, Arnavutköy, Bebek,  Moda, Kadıköy, Kuzguncuk, Çengelköy de bu vandallıktan ve ırkçılıktan nasibini alıyordu. Tahrip edilen işyerlerinin sadece yüzde 59’u Rumlara aitken, kalan yüzde 17’sinin Ermenilere, yüzde 12’sinin Yahudilere ait olması ise olayın ırkçı boyutunu gözler önüne seriyordu.

Olayların başladığı saatlerde İstanbul’da olan başbakan Adnan Menderes saldırıların kontrol edilememesi üzerine Sapanca’dan çağrıldı ve sıkıyönetim ilan edildi. Olaylarla ilgili olarak önce 3 bin 151 kişi tutuklandı. Sonradan bu sayı 5 bin 104’e yükseldi. 10 Eylül 1955 günü dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik istifa etti. Sonrasındaki soruşturmalarda ise; bu ülkede çokça örneğini gördüğümüz şekilde, yaşananlardan solcular ve komünistler sorumlu tutulmaya başlandı. Aziz Nesin’in de aralarında olduğu isimlere dava açılırken, tüm bu isimler Aralık’ta serbest kaldı.

6-7-eylül-1024x636

Birçok Rum İstanbul’u terk etti

Olayların ardından, Türkiye’de yaşayan binlerce Rum Türkiye’den göç etmek zorunda kaldı. Amaçlanan şeylerden biri gerçekleşti ve Rumların ülke ekonomisindeki yeri zayıfladı. Özellikle Anadolu illerindeki yeşil sermaye öne çıktı, Rumların ve gayrimüslimlerin mallarına el konuldu.

Zaman içinde bu olaylara dair çeşitli itiraflar da geldi. 6-7 Eylül olaylarının olduğu sırada Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görevli olan, 1988-1990 yılları arasında MGK Genel Sekreterliği yapan Sabri Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu’na verdiği röportajda 6-7 Eylül olayları hakkında şu demeci veriyordu; “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı.” Bu sözleri Sabri Yirmibeşoğlu tarafından 2010’da bir televizyon kanalındaki röportajında ise bu sefer inkar ediliyordu.

Komşu komşunun malını çaldı, Lefter de olayların madğuru oldu

Türkiye futbolunun efsanelerinden biri olan aslen Rum olan Lefter Küçük Andonyanis de, olayların mağdurlarından oldu. Lefter, o günleri şöyle anlatmıştı: “15 gün önce gol attığımda omuzlardaydım. O gün ise kayalar ve boya tenekeleri ile karşılaştım. En kötüsü harçlık verdiğim çocuklar evime saldırdı. Kızlarım küçüktü, onları öldürmeye kalktılar. Sonra çok sordular kim yaptı diye, ama o gün de söylemedim, bugün de söylemeyeceğim.” 6-7-Eylul-1955-118

Cengiz Bektaş’ın Milliyet Gazetesi’ne verdiği röportajdaki bir anısı ise olayın acı yönünü gösteren diğer bir örnekti: “Ertesi günün ilk saatlarına dek caddelerde, sokaklarda olanı biteni izledim.Yaşamımda ilk önemli şoklardan biriydi. İstiklal caddesinin otuz santimetre yırtılmış kumaş, parçalanmış eşya katmanıyla örtülmüş olduğunu görmek neyin nesiydi? Hele avukat olduğunu bildiğim bir hanımın cadde ortasında kumaş yırttığını görmek beni çok etkilemişti.” Gerçekte de olayın vahim yönlerinden biri bu linç ve yağmaya her gelir grubundan insanın katılması, daha dün komşusu diyip yüzüne baktığı insanın malına canına bedenine göz dikmesiydi.

6_7eylc3bcl_91ReadImages-682a68bc31093eceedb5231576d41cc510a5284b

Türkiye bu utanç günlerinden gereken dersleri almalı. Çünkü bu coğrafyada yeni 6-7 Eylül olaylarının yaşanmayacağının hiçbir garantisi yok.

scan0137Yeni-Bit-Eşlem-Resmi1

Diğer yandan HDP milletvekili Mithat Sancar, 6-7 Eylül’ün 60. yıldönümünde yani geçen yıl İçişleri Bakanlığı’nın yanıtlaması istemiyle yazılı bir soru önergesi vermişti. Aradan bir yıl geçmesine rağmen soru önergesi cevaplanmadığı gibi TBMM’nin sitesinde önergeye dahi ulaşılamıyor.

Vegan probiyotik yapımı

Sağlıklı bir vücut ancak sağlıklı bir bağırsakla mümkündür. Sağlıklı bağırsak yapısı için de bağırsağa dost beslenme önem kazanmaktadır.

Bağırsaklar ile beyin arasında önemli bağlantılar bulunmaktadır. Bağırsaklardan salgılanan hormonlar beyinde de salgılanıyor. Bu nedenle sindirim sistemi, sinir sistemi ve duygusal durumlar arasında sıkı bağlantılar vardır.

Bağırsaklar, özellikle normal doğum ile doğan bebeklerde, ilk doğduğu sırada sağlıklıdır. Yararlı bakteri sayısı, stres, enfeksiyonlar, kötü beslenme, antibiyotik kullanımı gibi dış etkenlere bağlı olarak zamanla azalır. Bunun sonucunda da kabızlık, şişkinlik, ishal ve kanser gibi hastalıklar görülür.

Bireyler hangi hastalığa sahip olursa olsun, bağırsaklarının durumu özellikle sorgulanmalıdır. Gaz, şişkinlik, ishal, kabızlık varsa veya bağırsak sağlıklı çalışmıyorsa probiyotiklerden ve bağırsağı koruyucu, onarıcı diğer konulardan bahsedilmelidir.

3d rendering of a bacteria

Probiyotiklerin görevleri

  • Gıdaların sindirimi ve emiliminde önemlidir. Sindirimin ve emilimin gerektiği gibi gerçekleştirilmesini sağlar. Probiyotik bakterilerin vücutta bir denge halinde olması gerekiyor. Bu denge bozulduğunda bütün sistem etkileniyor. Çünkü, vücudumuz için gerekli bütün besin maddelerini bağırsaklar aracılığıyla temin ederiz.
  • Bağışıklık sisteminin olgunlaşmasında ve hastalıklara karşı direnç kazanmada çok önemlidir. Bağışıklık sistemini her türlü kötü etkene karşı korur ve bu sistemin düzenli çalışmasını sağlar.
  • Kolon ve karaciğerin temizlenmesinde işlevseldirler.
  • Vücutta zararlı bakterilerin çoğalmasını engeller.
  • Vücudun savunma sisteminde görevli olan bazı maddelerin (immünoglubulinler) yapımının arttırılmasını sağlar.
  • İltihaplı hastalıklardan vücudu korur. İltihapların azaltılmasına yardımcıdır.
  • Bazı minerallerin, özellikle kalsiyumun, bağırsak emilimini ve vücutta kullanımını arttırır.
  • Depresyonun önlenmesinde bir öncül olan serotoninin sentezi için triptofan üretimine yardımcıdır.
  • Bazı vitaminlerin yapımında görev alırlar.

Bu kadar yararı olan probiyotikler, sadece hayvansallarda bulunmuyor, birçok bitkisel probiyotik de mevcut. Bitkisel beslenenler için probiyotik tarifi aşağıdadır.

Vegan Probiyotik Tarifi:

Bu tarif, bağırsaklardaki yararlı bakteri florasını geliştirmek için günlük gıda alımlarına eklenebilir.

Malzemeler:

  • Bir adet mor lahana, 
  • 7-8 adet havuç,
  • 5 adet orta büyüklükte kırmızı pancar,
  • 1 tane mor havuç,
  • Bir baş sarımsak,
  • 1 yemek kaşığı tuz,
  • Toplamda bir bağ olacak şekilde maydanoz, dereotu, taze nane,
  • 3-5 kapsül probiyotik (içindeki tozu ilave edin).

Yapılışı: 

Maydanoz, dereotu ve naneyi ince ince kıyın. Daha sonra lahana, havuç, pancar ve sarımsağı mutfak robotundan geçirin. Karışımı cam kavanozlara 4 cm kadar boşluk kalacak şekilde ağzını sıkıca kapatarak koyun. Sıkı bir şekilde kapatılmazsa küf oluşur ve küf oluşması istenmeyen bir durumdur. Aksine fermantasyon süreci için tamamen oksijensiz bir ortam gerekmektedir. Bir hafta kadar bu karışımı karanlık bir yerde, oda sıcaklığında bekletin. Sonra buzdolabına alın. Küf oluşumu gözlemlediğiniz takdirde karışımı atın ve yeni bir karışım yapın.

Koroda şarkı söylemenin zihinsel ve fiziksel 6 faydası

1

Yapılan araştırmalara göre bir koroda şarkı söylemek, insanlara fiziksel ve zihinsel açıdan pek çok yarar sağlıyor. Öyle ki, bunun çeşitli sağlık sorunlarını gidermede tedavi aracı olarak görülmesini sağlamak için çeşitli kampanyalar yürütenler bile var. Öte yandan, son zamanlarda yapılmış olan bir araştırmaya göre, koroda şarkı söylemenin, başka hiçbir etkinlikte bulamayacağınız, kendine has faydaları da bulunuyor.

Şimdi bu faydalara hep birlikte bir göz atalım.

Birlik ve beraberlik duygusunu güçlendiriyor

Bath Üniversitesi’nden psikolog Nick Stewart’ın yürüttüğü bir araştırmaya göre, koroda şarkı söylemekte olan insanlar, birlik ve bütünlük içinde çalışmaya daha yatkın oluyorlar (farklı sosyal etkinliklerde yer alan insanlara göre). Yapılan araştırmada denekler üç gruba bölünüyorlar; birinci grup koroda şarkı söyleyenlerden, ikinci grup solo şarkı söyleyenlerden ve üçüncü grupsa bir spor takımının üyelerinden oluşuyor. Bu üç grup üzerinde yürütülen araştırma sonucunda, koroda şarkı söyleyen insanların diğer gruplardaki insanlara oranla çok daha düşük düzeylerde bireysel, bağımsız davranışlar sergiledikleri görülüyor; bu, gözümüze “kötü bir davranış” olarak görünse de psikolog Stewart, işbirliğine dayalı; topluluğun, bireyin yaşantısından daha büyük önem taşıdığı bir etkinlik (koro gibi) yürütülmesini, kesinlikle iyi bir şey olarak değerlendiriyor.

Kalp ritmini düzenliyor

Yapılan bir başka araştırmada ise koroda şarkı söyleyenlerin kalp atışlarının, nefes alıp-verme hızlarıyla uyum içinde olduğu gözlemleniyor. Gothenburg Üniversitesi’nden araştırmacıların 15-18 yaş aralığındaki katılımcılar üzerinde gerçekleştirdiği bu araştırma; müziğin melodisinin, kalp atışlarını doğrudan etkilediğini ve bir grup içinde şarkı söylediğinizde, nabzınızın gruptaki herkesle aynı anda yükselmeye ve alçalmaya başladığını gösteriyor. Ayrıca koroda şarkı söylemek, duygulardan ve iletişimden sorumlu sinir hücrelerinin daha düzenli çalışmasını sağlayarak sosyal becerilerin de artmasını sağlıyor.

Stres seviyesini ve depresyon riskini azaltıyor

Bir yıl boyunca süren bir araştırmaya göre depresyon teşhisi konmuş kişilerin, bir koroda yer aldıkları süre içerisinde iyileştikleri gözlemleniyor. Öte yandan, yapılan bazı araştırmalara göre koroda şarkı söylemek, endişe ve stres düzeylerini kontrol eden oksitosin hormonunun yüksek düzeyde salgılanmasına da vesile oluyor.

Parkinson ve akciğer hastalıklarının semptomlarında iyileşme sağlıyor

2012 yılında Cardiff Üniversitesi’nden araştırmacıların gerçekleştirmiş oldukları bir araştırmaya göre, koroda şarkı söyleyen akciğer kanseri hastalarının akciğer kapasitesileri, oldukça genişliyor. Müzik profesörü Brenville Hancox tarafından Parkinson hastalarıyla beraber müzik yapmak amacıyla kurulan Skylarks korosundan bir kişiyse, Parkinson hastalığı teşhisinin konmasından bu yana beş yıl geçmiş olmasına rağmen, sesinin çok güçlendiğini ifade ediyor. Bu gelişmelerin asıl nedeni ise korodaki kişilerin derin nefes alıp-verme alışkanlığı kazanmaları ve ses tellerini yoğun bir şekilde kullanmaları olarak gösteriliyor.

Sosyal açıdan daha sağlıklı olmanızı sağlıyor

Psikolog Stewart’ın araştırmasına göre koroda şarkı söyleyenlerin sosyal becerileri, solo şarkı söyleyenlerinkinden daha yüksek bir düzeyde. Psikolog; koroda şarkı söyleyen insanların sosyal beceri oranlarının takım sporlarında yer alan insanlarınkilerle ile aynı olduğunu (farklı bir etkinlik olsa dahi); bir grup etkinliğinde yer alınması durumunda sosyal becerilerin gelişiminin kaçınılmaz olduğu ifade ediyor.

Peki ya yaşam süresi?

Belki şaşıracaksınız; ama evet: Koroda şarkı söylemek yaşam sürenizi de uzatıyor. 2008 yılında Harvard Üniversitesi ve Yale Üniversitesi’nin ortaklaşa yürütmüş oldukları; Connecticut şehrinde bulunan bir koro üzerinden ilerlemiş olan bir araştırmanın sonuçları, bunu gösteriyor.

Bugüne kadar bir koroda şarkı söylemediyseniz artık buna bir son vermelisiniz. Tüm bunları okuduktan sonra hâlâ düşünüyor musunuz? Yoksa sesinizin yeterli olmadığı kanısında mısınız? Merak etmeyin; sesinizin yeterlilik düzeyi, tahmin ettiğiniz kadar da büyük bir önem taşımıyor.

2005 yılında gerçekleştirilmiş olan bir araştırmaya göre sesiniz, “ortalama” olsa dahi, koroda şarkı söylemeniz ve bu sonuçları almanız konusunda ‘engel’ niteliği taşımıyor. Ayrıca yıllardır korolarda şarkı söyleyen biri olarak söyleyebilirim ki; bir koroda şarkı söylemek, size tahmin ettiğinizden çok daha fazla şey kazandıracaktır.

“Bu yazıyı, Cmuse sitesinde yayınlanan “6 Psychological and Physical Benefits of Choral Singing” başlıklı makaleden Türkçeye Gaia Dergi için Şafak Aydın çevirmiştir.”