Ana Sayfa Blog Sayfa 400

Sürdürülebilir hayatın üç problemi: Nüfus, enerji, kirlilik

0

Çevre sorunlarının neticesi şeklinde genellenebilen küresel iklim değişikliğinin boyutları her geçen gün anlaşılıyor. Küresel iklim değişikliği her ne kadar doğal olsa da, insan faaliyetlerine oldukça duyarlıdır. Çevremizi günden güne daha iyi anlarken, bazı konuların geleceğe dair endişelendirdiğini fark ediyoruz.

Nüfus artışı doğal kaynaklara yüklenmeyi de artırıyor

Nüfus”, problemlerin temelini oluşturuyor. Gelişen tıp ve biyoteknoloji sayesinde modern insanın doğada türdeşlerine karşı rekabeti neredeyse kalmamıştır. Bu gelişmeler ile en zayıf bireylerin bile yaşayabilmesi sağlanmış ve yaşam koşullarının zor olduğu bölgelerde yaşam olağan kılınmıştır. Bu durumda modern insanın sayısı oldukça artmış ve ihtiyaçları da paralel şekilde fazlalaşmıştır.

Ülkelerin nüfus dengelemeye yönelik politikaları olsa da, küresel politikalar izlenmelidir. Her ülkenin kültürel ve ekonomik değerleri nüfus üzerinde etkilidir. Bunlardan ayrı, toplumların inançları ve eğitim seviyeleri de nüfus üzerinde etkilidir. Nüfusu arttırmanın siyasi veya kültürel güç olduğunu savunanlar, doğal kaynakların nüfusa ne kadar yeteceğini birkaç kez daha gözden geçirmeleri gerekir. Çünkü, nüfusun aşırı artması, doğal kaynaklara yüklenmeyi arttırmaktadır.

Artan enerji ihtiyacı

Enerji” ihtiyacı, aşırı artan nüfusun getirisidir. Nüfusun, problemlerin temeli olduğunu belirttikten sonra, şehirleşmenin ve sanayinin her geçen gün gelişmesi enerji ihtiyacını doğuruyor. Fosil yakıtların tükenmesini ve zararlarını göz önüne alan toplumlar farklı kaynaklara yöneliyor. Alternatif kaynakların çevreci olması ön plana çıkıyor. Ülkemizde kurulan rüzgâr türbinleri bu kaynaklara örnek sayılabilir. Fakat, rüzgâr türbinleri çevreci olarak kabul edilse de bölgedeki sıcaklığın artmasında etkili olduğunu savunan otoriteler mevcut. Bazı yerel yönetimlerin yaptığı güneş paneli projeleri bu konuda en çevreci görünüyor.

Tartışmalı olan nükleer santraller hakkında da farklı görüşler bulunmakta. Nükleer santrallerde kaza payı ve nükleer atıklar düşünülürse, bu enerji türünün oldukça tehlikeli olduğu savunulabilir. Bunların yanında, nükleer santrallerin istihdam sağlayacağını kabul edenlerin, nükleer atıkların tek başına büyük bir problem olduğu belirtilmelidir. Nükleer kadar tepkili olunan hidroelektrik santrallerinin de, bulundukları bölgenin doğal yaşamına zararı olduğu bilinmektedir. Fakat, radyoaktif atıkların imhası gerçekleştiği vakit, nükleer enerjinin HES’e göre çevreci ve verimli olacağı açıktır.

Hem Dünya’nın hem insanın yaşam kalitesini düşüren kirlilik

Kirlilik” günümüzün ve geleceğin önemli problemlerinden birisidir. Özellikle, artan nüfusun enerji ihtiyacını karşılama sırasında oluşan çeşitli atıklar sayesinde çevremiz kirlenmiştir. Farklı kategorilerde sınıflandırılmış çevresel kirlilikler, Dünya’nın canlı çeşitliliğini olumsuz yönde etkilerken; modern insanın da yaşam kalitesini düşürüyor. Modern insan, küresel iklim değişikliğini çevresini kirleterek etkiliyor.

Bazı Amerikalıların kutuplardaki buzdağlarından tatlı su elde etme projeleri, tatlı su kaynaklarının kirlenmesinin ve kaynakların azalmasının ispatıdır. Ayrıca soluduğumuz havanın içeriği de oldukça kirleniyor. Araçlardan ve sanayileşmeden çıkan çeşitli sera gazları sağlığı olumsuz etkiliyor. Asit yağmurlarının doğadaki çeşitli canlılara zararı dokunurken, toplumları ekonomik kayıplara uğratıyor. Bilinçsiz tarım uygulamaları, toprak kalitesini düşürerek besinlerimizi sağlıksız hale getiriyor. Her yıl, birçok verimli arazi erozyonla kayboluyor. Yeni arazi açma çabaları da, bu çevre problemi döngüsünün bir parçası olarak devam ediyor.

Çözümün, yeni yaşam alanları aramanın yerine, nüfusu dengelemenin daha kolay olduğu söylenebilir. Eğitim seviyesinin arttırılmasıyla nüfus dengelenecek ve ferah yaşam sağlanacaktır.

Başlık GörseliEglê Plytnikaitê

Köpek dostu, İtalya’daki korkunç depremde yaşamını yitiren yoldaşının tabutunun yanından ayrılmak istemiyor

1

Flash adlı Cocker Spaniel cinsi bu köpek dostumuz, sadakatin yaşayan bir örneği. İtalya’daki depremde hayatını kaybedenler için düzenlenen toplu cenaze töreni boyunca, Flash, dostunun tabutunu terk etmeyi reddetti ve patileriyle tabutu sürekli okşadı.

24 Ağustos’ta İtalya’nın merkezinde gerçekleşen feci deprem sonucunda yaklaşık 300 kişi hayatını kaybetti. Andrea Cossu da onlardan biriydi. 45 yaşındaki Andrea, Pescara del Tronto kasabasında tatildeyken, üzerine çöken bir binanın altında kalarak hayatını kaybetti.

Flash, insan dostunun tabutunun yanında kısa bir süre kalabildi ve ona hoşçakal diyemedi. Andrea’nın eşi, Flash ve Andrea hakkında “onlar ayrılmaz bir ikiliydi” ifadesini kullandı. Fakat, Flash’ın yürek parçalayan sadakati, kelimelerden çok daha fazlasını ifade ediyor.

Kaynak: Bored Panda

Heather Hansen: Hareketi sonsuz kılmak

İnsan bazen içinde bulunduğu anı durdurmak veya zamanı geri almak ister. Hatta belki, anılarını hapsetmek isteyebilir. Sözlerimiz, mimiklerimiz, hareketlerimiz zamanın akışında görünmez olur, kaybolurlar. Heather Hansen, anı durdurmayı başaranlardan. Okumakta olduğunuz bu yazı, dansını ve bedensel hareketlerini çizgilerle zamana hapseden bir kadının hikâyesi.

Heather Hansen 2

Koreografi, dans ve bedensel ifade yöntemleri, Hansen’in hayatından hiçbir zaman eksik olmamışlar. Sahne tasarımı üzerine eğitim alan sanatçı, bir Japon dansı olan Butoh’dan önce nefret etmiş; fakat sonra büyüsüne kapılıp eğitimini almak üzere Japonya’ya yerleşmiş.

Dansa âşık bu kadına göre dans, sanatların en geri planda bırakılmış olanı; nedeni ise geçici olması.

Bir tabloyu çerçeveletip asabilirsiniz, müziğin ritmi dilinize dolanabilir ancak dans akıp gider; geriye sadece size hissettirdikleri kalır. Bunun eksikliğini fark eden biri için ise yapılabilecek en dahiyane şey görünmez olanı sonsuza dek görünür kılabilecek bir yol bulmaktır.

İşte Heather Hansen’in “kinetik çizim” olarak adlandırdığı mucize de böyle başlıyor.

Heather Hansen 3

Hansen kumsalda, kumların üzerine bıraktığı izlere bakarken “Neden olmasın?” diye aklından geçirmiş. “Neden figürler, hareketler ölümsüz kılınmasın, üstelik onca zamandır dans eşliğinde boşluğa çizimler yaparken.” O günden sonra bazen stüdyosunda tek başına, bazen izleyici önünde sergilediği performanslarla eserlerini yaratmaya başlamış. Yaratım sürecinde bir numaralı yoldaşı yarattığı doku, yüzeye bıraktığı renk ve doğanın kalbinden çıkıp gelen kömür olmuş. Hansen dansa tutkun olduğu kadar doğaya da âşık; henüz her sabah bahçesindeki ağaca sarılmıyor ama  bu yapmaya her an başlayabileceğini söylüyor. Kömürü kullanmak, onun için, doğayla yakınlık kurmanın başka bir yolu. Hansen’in eserlerinde simetri ve feminen formlar dikkat çekerken, bu durum sanatçının kendi bedeninin, hareketlerinin ve kendine has ifade biçiminin yüzeyde yarattığı bir yansıma niteliğinde.

Heather Hansen 4

Dansı ve hareketleri çizgilerle ölümsüzleştirmek, tabii ki Hansen için tek yol değil. Besteci ve bilgisayar programcısı Peter Leonard, Hansen’in üzerine yerleştirdiği sensörlerle, sanatçının hareketlerini adeta müzikal bir enstrümana çeviriyor. Yapılan her hareketin kendine özgü, melodik bir karşılığı var ve bu karşılıklar, sürekli kayıt altındalar. Hansen, belki şapkadan tavşan çıkarmıyor; ama adeta bir sihirbaz edasıyla apayrı formları birbirine dönüştürüyor. Görünmeyeni görünür ve unutulmaz kılarken, bizi de aynı sihirle büyülemekten geri kalmıyor.

Heather Hansen 5

İnsanın isteyip de durduramadığı, geri döndüremediği belki de bu yüzden en değerli saydığı şey zaman. Hansen’in eserleri sanki “o an”ı yakalamış ve sonsuza dek yaşanılabilir kılmış gibi. Dans artık geçici bir şölen değil; yüzeylere kazınmış, kendi tınısını yaratmış formlar arası bir ahenk.

Heather Hansen 6

Heather Hansen ve eserleri hakkında daha fazla bilgi için: heatherhansen.net

Kaynak: Colossal, Blog lululemon, The Raw Book, Ochi, Bored Panda

Tekstil atıklarını duvar panellerine dönüştürüyorlar

Spain’s Universidad Politécnica de Madrid’e göre, Avrupa’da her yıl yaklaşık 5,8 milyon ton tekstil atığı oluşuyor. Bunların çeyreği geri dönüştürülürken geri kalanı sadece yakılıyor veya çöpe gidiyor. Bu nedenlerle üniversitedeki bilim insanları çöpler için yeni bir kullanım alanı keşfetti: Tekstil atıklarını duvar panellerine dönüştürüyorlar.

Paneller iplik kalıntılarından elde edilen liflerden ve kıyafet üretimi yapan fabrikaların atıklarından oluşturuluyor. Kullanılan bu malzemeler hiçbir ön işlem gerektirmiyor.

İlk olarak, malzemeler liflerine kadar indirgeniyor. Ardından lifleri bir arada tutmak ve panellerin formunu oluşturmak için bağlayıcı olarak doğal hidrolik kireç kullanılıyor. Söylenene göre kireç yaygın olarak kullanılan çoğu bağlayıcıya göre daha az yanıcı özelliğe sahip ve daha az zararlı gaz üretiyor.

Düşük yoğunluklu bu paneller, benzer olarak üretilen diğer panellere göre ısı ve ses yalıtımında daha yüksek performansa sahipken aynı zamanda daha hafifler.

Ayrıca üretim sürecinde daha fazla enerji tasarrufu sağladığı söyleniyor.

“Bu yazıyı, New Atlas sitesinde yayınlanan Eco-friendly wall panels have some nice threads başlıklı makaleden Türkçeye Gaia Dergi için Gülten Şanlıgençler çevirmiştir.”

Göç(Mekan) kampı Erikli Yaylasında gerçekleşti

2

Göçmek, mekân, an, yoga, doğal yapı gibi konular üzerinde düşünen gençler göç(mekan) çalıştayı/kampı için 26-29 Ağustos 2016’da Yalova Erikli Yaylasında biraraya geldiler.

gocmekan-kampi-yayladaBir göç senaryosuyla başlanan kampta gençler öncelikle alan incelemesi yaparak doğayla bir bağ kurdular. Göçmek ve köklenmek kavramları üzerine konuşuldu: Köklerimizle kurduğumuz ilişki, kişisel farkındalığımızı ortaya çıkarma, var oluş nedenimizi keşfetme ve aidiyet duygumuzla bağ kurma yolculuğumuza vesile olur.

Yoga ile bedenimiz ve doğa arasındaki iletişimi güçlendirerek bir toplanma mekânı yapılmasına karar verildi. Bu mekân doğanın bize yol gösterdiği malzemelerle ve o alanla uyum içerisinde olmalıydı. Meditatif geziler sırasında malzemeler keşfedildi ve fındık dalları ve saz gibi malzemelerin kullanılabileceği ortaya çıktı. Toprak sıva için çeşitli bölgelerdeki topraklar basit yöntemlerle analiz edildi.

Beden-mekân algısı ile bedenlerimizi kullanarak yapabilecek mekânın eskizleri oluşturuldu ve mek^qan çalışmalarına telaşsız bir şekilde başlandı. Bendir ve kuş sesleri müziğimiz, güneş pusulamız ve doğa rehberimiz oldu bu süreçte.

Atölye yürütücülüğünü İpek Kuran, Cansu Karakız, Zeynep Burcu Kaya ve Burak Bilen’in yaptığı atölyenin çıktısı olarak Mek//An// adında bir facebook sayfası kuruldu. Bu sayfa aracılığıyla doğal yapı ve anlara dair paylaşımlar gerçekleştirmenin yanı sıra kış için düşünülen kampın duyuruları de gerçekleştirilecek.

gocmekan-kamp-etkinligiAtölye katılımcılarından…

Atölye katılımcılarından Sedat deneyimini şu cümlelerle dile getiriyor:

Tümcelerle Göç-Mek-An
Mekân hayaldi,
Erikli yaylası uzamında
Formlar açıldı göç eden ruhlarımızda
Kozmik bi’ güçtü, formlara sığmadık, sesler vardı an an
Ve biz gittik
Benliğimiz kaldı
Erikli yaylası uzamında

gocmekan-erikli-yaylasiAtölye yürütücülerinden Cansu Karakız’ın atölye hakkında şunları söylüyor:

İlk yürütücülük tecrübesi, bilinmezlikler, acaba her şey yetişecek mi endişesi… Nasıl olacak derken bir baktık ki süreç tamamlandı, hem de başladığı andan itibaren bu soruların hiçbirini düşünmeden ve de çok eğlenerek! Evet en önemli kısım bu sanırım, anın tadını yaşayabilmek. Stresli ortamlarda çalışmaktan hiç hoşlanmayan biri olarak, ‘bir katılımcı olsam neyi istemezdim’ çok iyi biliyordum. Peki ama bu ortamı sağlayabilecek miydik? Birbirini dinleyen ve ortak paydaları olan bir ekiple her şey mümkün oluyormuş. Hele bir de hevesli ve uyumlu katılımcılar olduğunda ise tadından yenmiyormuş! Paylaştığımız tecrübenin, gelecekte sevgiyle yapılacak üretimlere ilham kaynağı olması dileklerimle…

gocmekan-kamp-calistay-erikliKatılımcılardan Damla Kobak’ın deneyimi ise:

Göçmek(an) atölyesinin bana çok iyi geldiğini söyleyebilirim. Sabahları yoga ile vücudumuzun sınırlarını tanırken, gün içinde yaptığımız çalışmalarda ise bir yapı malzemesi olarak toprak nasıl kullanılır öğrendik. Konumuz ‘göç’ ile ilgili düşüncelerimizi paylaşırken ‘neler yapabiliriz?’ sorusu, birlikte ürettiğimiz yapıyı şekillendirdi. Böylece kısıtlı malzemelerle beraberce neler yapabileceğimizi de öğrenmiş olduk diye düşünüyorum.”

Yitirilen “vahşi doğa” rakamlarla ölçüldü: Kayıp alan Alaska’nın iki katı!

1

Avustralya’daki Queensland Üniversitesinden Edward O. Wilson ve ekibi vahşi doğa üzerine bir araştırma yaptı. Current Biology dergisinde yayınlanan araştırma sonucuna göre, insanlık vahşi doğanın onda birini yok etti. Üstelik yalnızca son 20 yıl içerisinde!

Geçmişte yapılan benzer araştırmalar doğa tahribatını ormanların yok oluşu vasıtasıyla ölçerken, söz konusu araştırma tarım alanları, meralar, şehir ışıkları, tren yolları, kara yolları, deniz yolları, nüfus yoğunluğu ve “yapılaşma” alanlarının gösterildiği haritalardan yararlanarak vahşi doğa tanımını ortaya koydu.

2009 senesi verilerine göre dünyanın yüzde 23’ü yani Kuzey Amerika, Kuzey Asya, Kuzey Afrika ve Avustralya’yı kapsayan 30,1 milyon km²’lik alan “vahşi doğa” kategorisindeydi. 1993 yılı verilerine kıyaslandığında ise vahşi doğa alanlarının 3,3 milyon km² kadar azaldığı göze çarpıyor. Bu da Alaska eyaletinin yüzölçümünün iki katına eşit!

Böyle devam ederse vahşi yaşam yok olacak

Yitirilen doğanın rakamlarla ölçüldüğü ilk araştırma olan bu çalışmada Güney Amerika’nın vahşi doğa alanlarından yüzde 30’unu, Afrika’nın ise yüzde 14’ünü kaybettiği saptandı. Watson ve ekibine göre tahribatın bu boyutlara ulaşmasındaki en temel etken, devletlerin ve doğa örgütlerinin koruma çabalarını halihazırda varlığı tehlikeye girmiş ekosistemler ile sınırlı tutması.

University College London’dan Tim Newbold adındaki biyolog daha önce yaptığı araştırmalar ile “vahşi doğa” alanlarının, biyolojik çeşitliliğin en yoğun yerler olduğunu ortaya koymuştu. Bilim insanları da bu alanların gezegenin iklim değişikliğiyle mücadele edebilmesi açısından vazgeçilmez olduğunu belirtti. Araştırma ekibinden Robin Chazdon ise ortaya çıkan sonuçları uyarı niteliğinde ele almamız gerektiği yönünde konuya dikkat çekti. Eğer böyle giderse vahşi yaşam yakın zamanda yok olacağa benziyor.

Kaynak: 10 Eylül 2016 tarihli BirGün Gazetesi

Marijuana, yeni verilere göre “geçiş maddesi” değil

Onlarca yıllık hükûmet anketlerine dayanan veriler, Amerika’da yıllardır madde kullanımı ile ilgili ne olup bittiğini açıklıyor. Sürekli tartışılan geçiş maddesi klişesine de bir açıklık getirecek gibi görünüyor.

Daha fazla sosyal hasar görmek alkol almaktan veya yasal olmayan madde kullanımından mı kaynaklanır? Marijuana denemek gerçekten de daha güçlü bir madde bağımlılığına yol açabilir mi? Yaklaşık 40 yıllık hükûmet anketlerinden yararlanılarak bu soruları ve daha fazlasını cevaplamak için geniş kapsamlı fakat kullanımı kolay bir veri topluluğu oluşturuldu.

Brian C. Bennett’in madde verileri daha isabetli ve Amerika’daki madde kullanımı ve istismarı hakkında daha aydınlatıcı bir genel tablo sunuyor. Bu bilginin ögeleri ise insanların alkol alışkanlıkları, amfetaminler (uyarıcı bir ilaç grubu), kokain, krek kokain, halüsinasyona yol açan maddeler, eroin, nefes yolu ile alınan maddeler, LSD (Lizerjik asit dietilamid), marijuana, ekstazi, metamfetamin, tıbbi olmayan haplar, tıbbi olmayan ağrı kesiciler, oksikontin (bir çeşit ağrı kesici), fensiklidin (halk arasında melek tozu olarak da bilinir), yatıştırıcılar, uyarıcılar ve sakinleştirici ilaçlardan oluşan bir listeden meydana geliyor.

Baker Enstitüsü Madde Politikası Programı Müdürü William Martin ve onun doktora sonrası meslektaşı Katharine Neill bu veriler için “Drugs by the Numbers” adlı özet yazılarında, “Brian Bennett’in verileri psikoaktif madde kullanımının doğal seyrini grafiksel olarak açıklıyor” ifadesinde bulundu.

Bilim insanlarına göre bu tür maddeleri kullanan çoğu insan başlangıç periyodundan kısa bir süre sonra ya da belli bir deneme süreci sonrasında bu maddeleri bırakırlar. Derlemenin giriş kısmında da belirtildiği gibi bu öge yaş ile yakından ilgili. Yasadışı madde kullanımı 18-20 yaş aralığı grubunda doruklara ulaşıyor, 26 yaş grubuna kadar seri bir biçimde düşüyor ve sonraki yaş gruplarında aşamalı olarak azalıyor. Bu açıklamalar da madde kullanımına ağır cezalar getiren ve insanların sicillerine silinmez sabıkalar kaydeden politikaların doğruluğunu sorguluyor ve madde bağımlılığını kendiliğinden durduracak ve yetişkinlik seyrini sekteye uğratmayacak 12 adımlık veya yineleyen tedavi programları öneriyor. Daha rasyonel ve müşfik tepkiler de mevcut ve yakından ilgi görmeyi hak ediyor.

Veriler aynı zamanda alkolün herhangi bir maddeden daha çok sosyal ve kişisel zarara yol açtığını, marijuananın artık bir “geçiş” maddesi olarak rağbet görmediğini gösteriyor. İlginç olarak, travmatik çocukluk anıları, zihinsel hastalıklar ve ekonomik güvensizlik hissi de bu maddelerin istismar nedenlerini maddelerin kendi mevcutlarından daha iyi açıklıyor. Buna ilave olarak, Bennett verileri problematik madde bağımlılığının Amerika’da aynı seyirde giden bir yol aldığını gösteriyor ki bu da uyuşturucuya karşı güdülen savaşların başarısını sorguluyor.

Kaynak: Alternet, Drug Abuse

Prensesi taşlamak: Mishaal bint Fahd

2
Kadın kendini yazmalıdır. Kadınlar hakkında yazmalıdır ve yazıya kadını geri getirmelidir.
Çünkü kadınlar bedenlerinden nasıl şiddetle kovuldularsa yazıdan da aynı şiddetle dışlandılar aynı nedenlerle, aynı yasalarla ve aynı ölümcül amaçlarla. Kadının kendini metin içine koyması gerekmektedir‐ aynı dünyanın içine ve tarihin içine koyması gerektiği gibi.
Hélène Cixious

Kadınlar, her yerde aynı baskıya maruz kalıp coğrafyasızlaşırken hangi statüde olursa olsun ezildiği için sınıfsızlaştı. Tüm dünya kadınların ülkesi, bütün sınıfların ötesinde ezilen bir sınıf kadınların oldu. Kaideler, toplumsal cinsiyet rollerine bağlı olarak cinsiyet fark etmeksizin insanı baskılarken tarih boyunca kadınlar daha ağır koşullara  maruz kaldı. Kadınların, düşünceleri, duyguları, varlıkları yok sayıldı, acıları ve direnişleri yazılmadı, dayatmaların karşısında duranların ölümü hak ettiği düşünüldü. Sonunda ise kadının tarihi, sistemin öldürdüğü kadınların yaşanmışlıklarıyla doldu…

prenses-mishaal-bint-fahdMishaal bint Fahd, 1958 yılında Suudi Arabistan’da doğdu. Suudi ailesine mensup bir prenses olması onun hayatını bir sarmal içine almıştı. Çünkü Ortadoğu’da kadın olmak, yoksul ya da aristokrat olmanın fark etmediği bir yaşama sahip olmak, özgürlükten yoksun kalmaktı. Mishaal için de durum aynıydı, kendisi olarak yaşama hakkı elinden alınmıştı.
Kalbinin sesini dinlediği için hayatı ondan çalındı!

Öyle görünüyor ki tarih boyunca baskıcı yönetimlerin en çok korktuğu şey aşk oldu. Suudi Arabistan’da da en çok korkulandı aşk ve insanların bilhassa kadınların duyguları dikkate alınmadı. Küçücük kadınlar kendinden büyük adamlarla evlendirildi, mahkûm edildiği kadere boyun eğmeyenler cezalandırıldı. Modern adı verilen bu çağda dahi Suudi Arabistan’da, kadının insan olup olmadığı tartışılırken 1970’li yıllarda bir kadının kalbinin sesini dinlemesi söz konusu olamazdı. Fakat dönemin Türkiye basınında Mişa diye geçen prenses, yüreğinin sesini dinledi ve bu yüzden hayatı ondan çalındı.

Suudi Prenses, ailesi tarafından eğitim için Lübnan’a gönderildi. Burada bir adama âşık oldu. Bir sevgilisi olduğunun öğrenilmesi, evlenmeden bir erkekle ilişkide olması zina suçlamalarını beraberinde getirdi. Prensesin taşlanarak ölümüne karar verildi. Daha sonra bu ceza değiştirildi ve kurşunlanarak idam edildi.

1978 yılına ait Milliyet haberine göre ise yaşananların seyri farklıydı. Prenses, gelenekleri hiçe sayıp halktan biriyle evlenmiş, bu yüzden kendisi de kocası da öldürülmüştü. Tabi kaynaklarda bahsi geçenler bu değil fakat anlatılanın değişmesi neticeden daha mühim olamaz. Nitekim 15 Temmuz 1977’de bir aşk, bir kadının hayatına mâl oldu.

Bir Prensesin Ölümü filmi ve diplomatik kriz

prensesin-olumu-filminin-girisiBu cinayet uzun süre gündemde kaldı. Genç bir kadının öldürülmesi kabul edilebilecek bir şey değildi. Yaşananların basının gündeminde olması herkes tarafından dikkatle takip edilmesini sağladı. 1980 yılında Death of a Princess adlı belgesel-sinema tarzında bir İngiliz yapımı, Mishaal ismini yine gündeme taşıdı. Bu film, Suudi Arabistan ile İngiltere arasında uzun sürecek bir diplomatik krize yol açtı. Elçiler çekildi, ticari anlamda da pek çok sorun yaşandı.

prensesin-olumu-filmindenPrenses Mishaal, söylenene göre ölüme ülkeden kaçarken yakalanmıştı. Bu yaşananların üzerinden yıllar geçse de sistem aynı kaldı. Kadınlar, aynı acıyla, ölüm tehlikesiyle hala burun buruna yaşıyor. Ve bu aşırı demokrat, insan haklarında zirve yapmış dünya, diplomasi ilişkisine zeval gelmesin diye kadınların recm edilmesini sessizce izliyor!

Kaynak: Mishaal Bint Fahd Memorial Website(1958-1977), Dönemin ulusal ve uluslararası basını, Winberg Chai, Saudi Arabia: A Modern Reader, 2005.

Yavrusundan ayrılan koyunu büyük bir sürpriz bekliyor: Harry ve annesinin kavuşma anı

Harry, Edgar’s Mission Farm Sanctuary’e geldiği zaman gerçekten kötü durumdaydı. Zayıftı, karnı davul gibi şişmişti ve acıdan ağlıyordu. Kurtarma görevlileri, Harry’nin yaşamını tehdit eden kalıtımsal bir hastalığı olduğunu fark ettikleri anda onu acil ameliyat edilebilmesi için veterinere götürdüler. Ameliyat çok riskliydi ama Harry bütün bu güçlükleri aştı ve hızlıca iyileşmeye başladı. Kuzu kurtarma görevlisi Pam Ahern, ki kendisi aynı zamanda Edgar’s Mission’ın kurucularından biridir, Harry’nin annesinin nasıl olduğunu düşünmeden duramıyordu. Acaba annesini de kurtarabilir miydi?

Minik Örümcek Şarlot filminin yapımcılarından Bernie Williams ve onun  filmde kullanılan bütün domuzcuklara yaşayacakları bir yer bulması hakkında düşünüp duruyordum, ki bu domuzların bazıları da Edgar’s Mission’ a gelmişlerdi” diye anlatıyor Ahern: “Bernie aynı zamanda bu domuzcukların annesini de kurtarmaya karar vermişti. Domuzların annesi de Edgar’s Mission’ a gelmişti ve ona Alice adını vermiştim. Tüm bunları düşününce Harry’nin annesini de kurtarmaya ve onları tekrar bir araya getirmeye karar verdim.”

koyuna-surpriz-1Konu hakkında Harry’nin annesinin yaşadığı çiftliğin sahibiyle konuşuldu ve en sonunda Harry’nin annesi de Edgar’s Mission’a getirildi.

Ahern “Minik Örümcek Şarlot” filminin anne domuzuna verdiği Alice isminden sonra anne koyuna da Alicia ismini verdi. ”Alicia insanlara alışkın değildi ve başına neler geleceği hakkında bir fikri yoktu” diyor Ahern: “Düşünebiliyor musunuz? Senden çok çok daha güçlü bir yabancı geliyor ve seni arkadaşlarınla birlikte yaşadığın yerden ayırıp, daha küçük, manzarasını, seslerini ve kokularını hiç bilmediğin çok daha küçük bir yere getiriyor. Alicia, bizim iyi insanlar olduğumuzu ve ona zarar vermeyeceğimizi bilmiyordu.”

Alicia barınağa vardığı zaman Harry hâlâ veteriner kliniğinden dönmemişti ve birkaç günden önce dönmesi de beklenmiyordu. Ahern, Alicia’nın sütünün kesileceğinden korkup, belki emzirir diye onu birkaç tane yavru koyunla tanıştırdı. Ancak Alicia emzirmedi ve koyunlar ona doğru yaklaşmaya başlayınca korkup onlarla arasına mesafe koydu.

anne-koyunSonra veteriner arayıp Harry’nin öğleden sonra gelebileceğini söyledi. Yani Alicia yavrusuyla beklenenden çok daha önce bir araya gelebilecekti. “Alica’yı bakım odamıza koyduk ve ona hayatının sürpriziyle karşılaşacağını söyledik ama o yine de korku dolu gözlerle bakmaya devam etti” diye anlatıyor Ahern.

anne-koyun-2Acaba Alicia aradan geçen bunca zamana rağmen kendi bebeğini tanıyabilecek miydi? Aynı zamanda Harry de veteriner kliniğinde geçirdiği zaman boyunca tanıdık görüntüsünü kaybetmiş olabilirdi.

Harry bakım odasına girdiği anda Ahern endişelenmesini gerektirecek bir durum olmadığını fark etti. “Alicia Harry’i görür görmez, onu bağladığımız ipe asılarak Harry’e doğru atıldı” diye anlatıyor Ahern. “Biz ise Harry’yi nazik bir şekilde ona doğru ittik. Harry annesinin yüzüne baktı ve hemen onun memelerini aramaya başladı. Alicia ise sersemlemişti. Bir Harry’e bir bana bakıyordu.

anne-koyun-ve-kuzunun-kavusmasiHarry’nin iyileşme süreci hâlâ devam ediyor. Bu yüzden de Harry ve annesi zamanlarının çoğunu bakım odasında geçiriyorlar.

Daha mutlu olamazlardı.

kuzu-ve-annesiAnne ve bebeği, aynı zamanda çimlerde dolaşıp güneşin tadını çıkarıyor.

anne-koyun-ve-kuzu-cok-mutlularHiçbir şey beni bu kadar mutlu edemezdi” diyor Ahern: “Eğer ikisini bir araya getirebilirsek bunun çok mucizevi olacağını tahmin ediyordum ama bu kadar özel olabileceğini tahmin etmezdim. Zavallı Alicia eminim bebeğini bir daha hiç göremeyeceğini düşünmüştü ama şimdi ayrılmaz bir ikili oldular. Harry dinlenmek istediği zaman annesinin yanına kıvrılıp yatıyor.”

kuzu-ve-annesi-koyunHarry ve Alicia’nın yürek ısıtan kavuşma anlarını izleyin.


“Bu yazı The Dodo sitesinde yayınlanan Sheep Torn Away From Her Baby Gets A Surprise Reunion başlıklı yazıdan Türkçeye Gaia Dergi için Nena Meretikoe tarafından çevrilmiştir.”

9. Berlin Bienali’nin 15 maddede kolay okunası izlenimleri

9. Berlin Çağdaş Sanat Bienali ziyaretim ardından izlenimlerimi; yolda, trafikte, ders arasında, sergi açılışında, perde açılmadan okunabilsin, Berlin Bienali hakkında aklımızda bir şeyler olsun diye kolay okumalık bir özetle paylaşmayı istedim. Şimdi, uzatmadan:

1- Konu; Berlin Çağdaş Sanat Bienali, dijitalin maddeselleşmesi ve 2016’da bu paradoksların dünyayı nasıl şekillendirdiğini ele alıyor.

2- Küratörler; New York’ta yaşayan küratör kollektifi DIS; Lauren Boyle, Solomon Chase, Marco Roso, David Toro.

Mekânlar

3- Bienal mekânları, farklı kimliklerdeki mekânlar olarak; yine kimliksel ve imajlar arası geçişleri simgelemesi sebebiyle seçilmiş. Güzel Sanatlar Akademisi (Akademie der Künste), Avrupa Yönetim ve Teknoloji Okulu (ESMT European School of Management and Technology), KW Çağdaş Sanat Enstitusu (KW Institute for Contemporart Art) ve Blue-Star Botu (Blue-Star sightseeing boat of Reederal Riedel).

4- KW Çağdaş Sanat Merkezi, farklı katlardaki ve dokusal özelliklerdeki mekânlara girip çıkarak farklı alan özelliklerini deneyimlemeye açık ve bu şekildeki yerleştirmelere yer veriyor. Sergi, dış mekânda, bahçedeki oluşturulmuş bahçelerle başlıyor zaten, kafe de giriş ve çıkışta ve etkinlikler arasında yine bu serginin bir parçası olmuş. Eserlerin zeminlerinde kullanılan su, havuz, toprak, halı, beton, yerleştirmelerin alanla bütünleşmesini sağlıyor.

kw-contemporary-art-center-berlin-bienalle-20165- Güzel Sanatlar Akademisi ise daha günümüz dünyasının şeffaflığını yansıtan, geniş, ferah, kamuya açık sınırları olan veya olmayan, her açıdan görülebilen alanlar oluşturmuş, kendi cam duvarlı ve iç alanda geniş, ferah ve açık yapısına da uygun olarak.

6- Bienal web sitesi ise yine konuyla paralel dijital bir mekân olarak kullanılıyor. İnteraktif ve sürekli güncellenen içeriği ile süregelen şekilde içerik sağladığı, şekillendirdiği eserler mevcut. “Fear of Content (İçerik Korkusu), bu alana özel projelerin görülebileceği kısım.

7- Program

Dijital denince ilk akla gelen videolar, gerçek alanla ilişkili bir şekilde geçişken formatlara sahip. “Crying Games” (Ağlama Oyunları), bir hanın alt katındaki tuğlalı odasında, yerlerde kumlar ve odaya girince tam karşınızda gri hükümlü tulumları içinde ağlayarak özür dileyen politik figürleri canlandıran aktörlerin görüntülerinden oluşan bir video film. Tony Blair, Condoleezza Rice, Donald Rumsfeld, George W. Bush ve Dick Cheney ise videoda yer alan politikaları, fikirleri ve yürüttükleri askeri kampanyalar ile 2000li yılları şekillendiren ve etkileri bugünlere yansıyan kişiler. Josh Kline, video işini, aktörlerin yüzlerinin dijital ortamda bu kişilerin yüzleri ile değiştirilmesi, ağız ve gözlerine duyguların yerleştirilmesine olanak sağlayan bir teknoloji ile yaratılmış.

8- Camille Henrot, Office of Unreplied Emails, 2016‘da (Cevaplanmamış Mektuplar Ofisi, 2016) kendisine yıl boyunca gelen tanıtım e-postalarına el yazısı ve resimleri ile cevaplar veriyor. Sergisi, bu eserlerin yerleştirmesi şeklinde sunuluyor. Bu şekilde, kendisine gelen e-postalardaki dilin samimiyeti ve aslında gerçekte birbirini tanımayan kişilerin iletişim kurabildiği bu kolay yöntemin mesafeli şekli ile oynuyor. Tanımadığı bu kişilere yöntemi ve içeriği de samimi ve canayakın bir şekilde kullanıyor.

9- Jullien Ceccaldi’nin aşka ve başarıya susamış karakterleri, “Monument Right” (Sağ Anıt) ve “Monument Left” (Sol Anıt) olarak iki LED ekranda yer alan dijital, akrilik cam ve boyamayla yapılmış. Farklı kültürler, farklı iç dünyaları simgelerken, duygu ve bilişsel arzuların birbirinden kopukluğunu ortaya koyuyor.


10- “Transit Mode” (Geçiş Modu), Güzel Sanatlar Akademisi’nde mekânın farklı yerlerinde fotoğraf ve karışık malzemeyle oluşturulmuş performatif yerleştirmeler ile karşımıza çıkıyor. Anna Uddenberg, bu işinde cinsiyetçilik teorilerinin önceki dönemlerinde irdelenmiş sosyal sınıflar ve zevkleri, uyumluluk ve cinselliği yansıtan alanlar oluşturuyor. Hem anne hem bedenen esnek ve çekici hem de evinin sorumluluklarını taşıyan bir kadın, oldukça dikkat çeken alanlardan biri.

transit-mode-10-madde11- Performans

Günümüzün hızla ortaya çıkan trend ve ideolojileri nedir dendiğinde Alexandre Pirici, Facebook, Google sıralamalarından hareketle bir olaylar akışını harekete taşıyor. “Signals” (İşaretler), gerçek politik olaylar, pop kültür ögeleri ve efemeritlerinden oluşan bir haber akışı sunuyor. Kara kutu sahnede, üzerinde beyaz reklektöfleri olan dört performans sanatçısı, her gün sürekli olarak iki saat boyunca bu akışı sunuyor. Her günün olay akışı ise online olarak katılımcıların oylarıyla, en çok oy alan 30 olay seçilerek belirleniyor. Bu içeriği de/alexandra-pirici/ adresinden veya KW’de yer alan ekrandan seçebiliyoruz.

12- Etkinlik

Bienal süresince yoga ve performans atölyelerinin olması izleyici geliştirme anlamında fiziksel olarak izleyiciyi sürece dâhil ederken seminerler ve panel konuşmaları da izleyiciyle beraber zihinsel olarak biraraya gelip düşünsel bir yaratım, sanatçı ve izleyici arasında karşılıklı gelişim ortamı sağlıyor.

13- Alana özgü yerleştirme

Güzel Sanatlar Akademisi’nde genel olarak alana odaklı işler görülüyor. Hatta ticari olarak dönüşmüş işler. Mesela; Christopher Kulendran Thomas’ın “New Eelam” Projesi, global bir kolektif ev sahipliği modelini yeni bir iş olarak sunuyor. Dünyanın farklı ve genelde hip şehirlerinde yer alan lüks ve şık evlerinin bulunduğu ağa bir üyelik sistemi sistemi ile katılabiliyorsunuz. Nereye giderseniz, orada eviniz oluyor. “Akışkan vatandaşlık” diyor Thomas sisteme.

new-eelam-13-madde14- Bir başka geçişken alan da Amerikan Elçisi’nin Berlin’deki evinin bir sunumu. Elçinin evi, hem bir özel alan hem de diplomatik bir alan. Aynı anda hem kendisine ait hem de değil ve bu evde hiçbir elçi sürekli kalmıyor işin doğası gereği. Bu iş kamusal ve özel, politik ve kişisel alanların geçişgenliğini gösteriyor. Bu ev, tüm kata yerleştirilmiş birkaç evden biri. Alanda hep aynalı duvarlar ve bu duvarlara asılı New Theatr (Yeni Tiyatro)’ın fotoğafları yer alıyor. Alanda yaşayan karakterlerin kendilerini sergileme halinin kültürel temsil veya performansçı olup olmamasını sorguluyor. Bu alan işi Calla Hengel ve Max Pitegoff tarafından hazırlanmış Interior I (İç Alan I) ve Interior II (İç Alan II) isimli eserlerinden oluşuyor.

interior-ii-14-madde15- Son olarak, dijitalleşmenin günümüzü ve sanatı etkilediği bir konseptte sanal gerçeklikten (virtual reallity) bahsetmeden bu yazıyı tamamlayamam. Deneyime yönelik eserler aslında bir taraftan çok da kişisel ve bu da yine kamusal alanda yaşanan bireysel deneyime olanak sağlıyor. Jon Rafman, Güzel Sanatlar Akademisi’nin terasında Paris Meydanı’na bakan, aynı zamanda terastaki yutan ve yutulan hayvan heykelleriyle beraber katılımcıları bir dizi dramatik olayların içinde dokunsallığı ve sanal gerçekliğin esrarengiz dünyasını keşfe çıkarıyor. “View of Pariser Platz” (Paris Meydanı Görünümü) ve “The Swallower Swallowed” (Yutan Yutulan). Benim için çok ilginç tarafı beynimizin gördüğü şeyleri gerçek sanması ve bunun bedenimizde yarattığı gerçek tepkileri gözlemlemek oldu, dolayısıyla sadece aklımda kalan değil, tüm bedenimle hissettiğim bir eserin etkisi bir süre daha süreceğe benzer.