Ana Sayfa Blog Sayfa 406

Ünlü graffiti sanatçısı Banksy’nin gerçek kimliği ortaya çıktı mı?

Ünlü sokak sanatçısı Banksy’nin gerçek kimliği hakkındaki söylentiler tüm dünyada dolaşmaya devam ediyor. Ancak Banksy kariyerinin başından beri kimliğini gizli tutmayı sürdürüyor ve öyle görünüyor ki, o buna devam etmeyi sürdürdükçe söylentiler de devam edecek. 

Journal of Spatial Science dergisinden bir grup bilim insanı, seri katilleri yakalamak için kullanılan bir yöntemle, Banksy’nin eserlerinin bulunduğu konumlardan yola çıkarak gerçekleştirdikleri araştırmanın Banksy’nin gerçek kimliğini ortaya çıkardığını öne sürüyor. 

Yöntem nasıl işliyor?

“Bu yöntem eserlerin bulunduğu konumları baz alıyor ve ‘fail’in bu çalışma alanı içerisindeki muhtemel konumunu (evi gibi) hesaplıyor. Yaptığımız incelemeler bir adayı, Banksy olabileceği yönünde öne çıkarıyor. Diğer yandan, bu ufak çaplı yasa dışı eylemlerin (graffiti gibi) analizleri bize öngörüler sağlayarak, faillerin konumunu daha büyük eylemler gerçekleşmeden önce tespit etmemize yardımcı olur ve bu yöntemin gerçek dünyaya uygulanmasında etkileyici bir örnek teşkil eder”.

Fusion adlı internet sitesindeki bir habere göre araştırmanın sonuçları Banksy’nin Robin Gunningham adındaki biri olduğuna işaret ediyor. İncelemelere göre Gunningham, Banksy olabilecek en muhtemel kişi. Çünkü Banksy’nin eserleri bu kişinin eski adresleri etrafında toplanıyor.

Öte yandan, hayatı hakkında çok az şey bilinse de, Gunningham graffiti sanatına hiç de yabancı görünmüyor. Daily Mail’deki habere göre, 1973’te Bristol’da doğdu ve bu şehirde büyüdü. Daha sonra, 2000 yılında Hackney’e taşındı ve bu tarih Banksy’nin Shoreditch’teki bir tünelde açtığı yasadışı ilk sergisiyle üne kavuştuğu tarihlerle neredeyse aynı.

Siz ne düşünüyorsunuz? Sizce tüm bu ipuçları Banksy’yi gerçek kimliğini resmedebilir mi? Belki de Banksy’nin boyaları biliminkinden üstündür. Ne dersiniz?

Bu yazıyı Art-Sheep sitesinde yayınlanan “Scientists claim their research has revealed Banksy’s real identity” başlıklı makaleden Gaia Dergi için Şafak Aydın çevirmiştir.

Yoksa yeme davranışınız mı bozuk?

Yeme davranışı bozuklukları, yeme davranışınız ve yemeklere karşı duygu ve düşüncelerinizin sağlıksızlığı sonucu oluşur.

Diyet yapma davranışı, yeme davranışı bozukluklarının en önemli nedenlerindendir. Diyet yapmak yerine sağlıklı yaşam alışkanlıkları edinmek daha önemlidir. Belirli zamanlarda girilen zayıflama programları sürdürülebilirlik açısından çok işlevsel değildir.

Yeme davranışı bozukluğu, son yıllarda çok sık işlenen bir konu. Kişinin kilosuna, dış görünüşüne aşırı takıntılı olma durumu olarak da tanımlanan bu durum, bedensel bir sorun olarak görülmesine rağmen aslında sosyal ve psikiyatrik bir sorundur. İçsel bir kargaşanın dışa vurumudur. Nedenlerine inmek için psikiyatr, psikolog, diyetisyen, fizyoterapist ve dahiliye uzmanı ortaklaşa çalışmalıdır, tedavisi uzun sürdüğü gibi tekrarlama olasılığı da azımsanmayacak kadar yüksektir.

Yeme davranışı bozukluklarının oluşum nedenleri tam olarak bilinmemektedir. Ancak, biyolojik ve psikososyal nedenlerin bu süreçte önemli olduğu belirtilmiştir. Kontrol edilemeyen özbenlik kaygıları, aile içi iletişim sorunları, özsaygı eksikliği, aşırı kontrol takıntısı ile baş gösterir. Genelde adölesan ve genç kadınları etkiliyor gibi görünse de erkekleri de son yıllarda oldukça yaygın bir şekilde etkilemeye başlamıştır.

Yeme davranışı bozukluğunun bazı kriterleri 

  • Yaş ve boya göre beklenen ağırlığın yüzde 85 ve altında olması,
  • Vücut yapısı ve vücut ağırlığı konusunda değerlendirmede bozukluk, çok zayıf olunmasına rağmen çok şişmanmış gibi hissetme durumu,
  • Sağlıklı kiloya çıkmaya gösterilen direnç,
  • Özellikle son üç ayda yineleyen aşırı yeme nöbetlerinin geçirilmesi,
  • İki saatlik zaman diliminde normalden çok fazla yemek yenilmesi,
  • Kilo alımını önlemek için kusma, laksatif kullanımı, lavman gibi telafi edici davranışların görülmesi,
  • Yemeye başlandığı andan itibaren yemeyi durdurulamaması,
  • Normalden çok hızlı yemek yenmesi, öyle ki hastalar tabakta ne olduğuna bakmadan içindekilerin hepsini bir çırpıda yiyebilir.
  • Bir öğünde aşırı derecede çok yemek tüketilmesi
  • Aç hissedilmemesine rağmen aşırı yeme davranışı sergilenmesi,
  • Özellikle yalnız yemek yemenin tercih edilmesi,
  • Aşırı yemek sonrası kişinin kendini suçlu hissetmesi,
  • Tıkanırcasına yeme atakları, 3 ay boyunca haftada 1 kez olması

Sağlık ekibinin bu tip kriterleri değerlendirdikten sonra fiziksel, psikolojik ve biyokimyasal bulguları da iyi değerlendirmesi gerekmektedir.

Muhafazakârlığa karşı feminizm: Türkiye’de Feminizmin İdeolojik Rehberi

1

Türkiye’de feminist hareketin önemli katılımcılarından biri olan Handan Koç’un “Muhafazakârlığa Karşı Feminizm” adlı kitabı, feminist kadınların yüzyıllardır hesaplaşmaya çalıştığı muhafazakâr düşüncelere ve bu düşüncenin kadınlara biçtiği rollere çözüm arıyor.

Kendisini ikinci dalga feminizme mensup devrimci bir feminist olarak tanımlayan Koç, AKP hükûmetinin manifestosu niteliğini taşıyan “Muhafazakâr Demokrasi” başlıklı yazının oluşturduğu uzlaşı etrafında şekillenen yazıları ile ataerkil toplum düzeninin ve muhafazakârlığın kadınlara oluşturduğu sorunlara ışık tutuyor. Muhafazakâr politikayı yakından incelemiş olan yazar, Said Nursi, Necip Fazıl Kısakürek ve Fetullah Gülen’in kadınlarla ilgili yaklaşımlarını titiz bir kaynak taraması ile okuyucuya aktarıyor.

Kitapta Nur Risaleleri’nden Sızıntı dergisine kadar kadının ne düşünmesi gerektiği, nasıl giyinmesi gerektiği ve –her dönem, yeniden- kadına yüklenen toplumsal rollerin bir analizi yapılmış. Özellikle liberal düşüncenin dinciliği ya da dini temel alan hayat pratiklerini kültürel değer olarak görmeye karşı hatta pratikleri bu özellikleri dolayısıyla kutsal ve dokunulmaz yapma eğilimine karşı ve Ataerkil düşünce ile tekelci-kapitalist sistemin dostluğu sonucu eve kapatılmaya çalışılan Türkiyeli kadına, ideolojik rehber niteliğinde bir kitap.

80 sonrası yıllar, İslamcıların Türkiyeli kadınların üzerinde büyük bir etki sağladığı dönem oldu. Bizler Mor İğne ile gezerken bir yandan da kendine özgü bir gericileşme dönemi yaşanıyordu. 12 Eylül, eşitlikçi, solcu, devrimci bütün güçleri şiddet kullanarak durdurmuştu. Bu sayede parlayan Özalizm hem yeni- liberal anlayışıyla bir tür serbestlik ortamı yaratıyor hem İslamcılara büyük bir hoşgörüyle bakıyor hem de Nakşibendilerle açık politik işbirliği yapıyordu. Feministlerin derdi ise kadınların sesini oluşturmaktı.

muhafazakarliga karsi feminizm

Doğa talanı yasası: Madde 80

2

Bizim deyimimizle; devletin doğaya el koyma maddesi, yasayı rant uğruna onayanların deyimiyle yetmişinci, yetmiş beşinci, daha olmadı sekseninci madde. Kabul edilişinin ilk tarihi 20 Ağustos 2016 olsa da bu madde, henüz geçtiğimiz Cumartesi, sabaha karşı ismi değiştirilerek ve içeriği genişletilerek yeniden onaylandı. Peki, Madde 80 ne diyor?

Enerji yatırımları, kamu kaynakları, doğanın geleceği, ekolojik sistem, ekolojik sistemin düşmanı ekonomik sistem artık elimizde…” diyor. Bir de diyor ki; “Bütçeye dair tüm imtiyazlar, Bakanlar Kurulu’na ait.” Üstelik şunu da ekliyor: “Artık kamu kaynaklarının, doğal kaynakların kullanımı için lisansmış, izinmiş, çevresel etki değerlendirme süreçleriymiş, uğraşamayız. Ruhsatsız maden, izinsiz HES, lisanssız kömür santralleri ve doğanın her türlü tahribi yasal süreçlerin ortadan kaldırılması ile teşvik edilmişken biz, Türkiye Varlık Fonu’na bağlı özel şirketler, siyasi erk ile birlikte neden kamu kaynaklarının özelleşmesinden faydalanmayalım?

Ekolojik sistemi, ekonomik sisteme, sermayeye ve özel şirketlere kurban eden torba yasa kapsamındaki yasa en genel hali ile; “stratejik proje bazlı yatırımların” izin, ruhsat, ÇED (Çevresel Etki Değerlendirilmesi) gibi süreçlerden muaf tutularak, Enerji Bakanlığı’na dair bir söz hakkı tanımaksızın, Bakanlar Kurulu tarafından stratejik yatırım olarak görülerek onaylanmasını hedefliyor.

80. madde,doğanın haklarını hiçe sayan dünya düzeni içinde doğayı savunan insanların seslerini duymadan, eylemleri, çevre mücadelelerininin haklılık payını gözardı etti. Bunun yanı sıra, stratejik yatırım olarak tanımlanan doğa talancısı projelerin maliyeti de kamudan karşılanacak. Çalışanların on yıllık sigorta pirimleri ve projede tüketilen enerjinin yarısı kamu tarafından karşılanırken personel ücreti ödenmesi de 5 yıla kadar devlet tarafından desteklenecek.

Karadeniz İsyandadır Platformu tarafından yapılan açıklama ve duyuruda yer alan rapor, bu madde hakkında, “Bu yasa, çevreyi ve doğayı korumaktan çok yatırım ve yatırımcıyı koruyacak tarzda doğayı metalaştırarak sermaye talanına açma yasasıdır” diyor. 411 sayılı yasanın 80 ve 80/4. maddelerinin anayasaya aykırılık görünümü hakkında bilgi veren rapor, devletin temel amaç ve görevleri, yasama yetkisi, kişinin dokunulmazlığı, maddi, manevi varlığı, konut dokunulmazlığı, kamu yararı, toprak mülkiyeti, sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması, tarım, hayvancılık ve bu üretim dallarında çalışanların korunması, ormanların korunması ve geliştirilmesi esaslarına ilişkin aykırılıkları açıklıyor.

madde 80Eğer rant avcılarının bir projesi, bir hazine arazisini gözüne kestirmişse, onun da yolu var; bu arazi, 49 sene bedelsiz kiralanabilecek. Bakanlar Kurulu, bu konuda tek yetkili. Zaten talep olursa, devlet, yasa kapsamında projeye yüzde 49 oran ile ortak olabilecek. Yani doğayı sermaye haline getirenlere duyduğunuz öfkenin yanında doğa cinayetine elinizde olmadan çanak tutuyor olacaksınız.

Özel şirketlerin, kamu kaynaklarının özelleşmesinden sağlayacağı kaynakları, Türk Ticari Kanun hükümlerine tabi olarak kurulmuş bir fon olan Türkiye Varlık Fonu‘na aktarılarak istihdam yaratması biçiminde işleyen süreçte, doğaya verilen hiçbir söz hakkı yok. Doğaya, doğal kaynağa gelecek zararı düşünen, doğanın para basma makinesi olarak kullanılması yolunda hiçbir denetim, lisans, izin, ruhsat yok. Kendini doğadan bile ari kılan bu insanların, gün gelip de doğaya muhtaç, tükenen kaynaklardan medet uman halini gözlerimiz görür mü? Bilinmez. Bilinen; bu yasanın, erk sahipleri tarafından doğanın kanatlarını kırmaya yönelik bir darbe niteliği taşıdığı.

Güneş enerjili şemsiyeler gittikçe ısınan dünyada hayat kurtarabilir

1

Dünya yüzeyi gittikçe ısınıyorken; güneş enerjili şemsiyeler ilerleyen yıllarda hayat kurtarabilir.

İslamofobi dünyayı etkisi altına almaya devam ederken, bir yerlerde hâlâ insanları inançları yüzünden yargılamayan, hatta onlara dini görevlerinde yardımcı olmak için uğraşan insanlar var.

Her yıl milyonlarca Müslüman hacı adayı dini vecibelerini ve hayallerini gerçekleştirmek adına kutsal kabul edilen Mekke’ye gidiyor. Suudi Arabistanlı bir biliminsanı olan Kamel Badawi, genç yaşından beri Müslüman hacı adaylarına yardımcı oluyor ve böylesi bir yolculuğun zorluklarını ilk elden tecrübe etmiş birisi.

Badawi ve Filistinli ortağı Manal Dandis, güneş enerjisini içine yerleştirilmiş fana güç sağlamak için kullanan, kullanıcıyı yönlendirmede yardımcı bir GPS sistemi, bir feneri ve cihazlarını şarj edebilmek için kullanabilecekleri 3 USB girişi bulunan, Kafka adında akıllı bir şemsiye geliştirdiler.

Badawi, neden akıllı bir şemsiye üretmeye karar verdiklerini şöyle açıklıyor:

“Şemsiyeler daima, özellikle Avrupa’da, yoğun talep görüyor. Hac sezonunda da oldukça fazla kullanılıyor. Lakin hacılar şemsiyeyi sadece güneşin zararlı etkilerinden bir miktar korunabilmek için kullanıyor. Hiç kimse şemsiyelerin birden fazla amaç için kullanılabileceğini düşünmüyor. Bu konu hakkında kafa yormaya başladığımızda şemsiyeye bir fan yerleştirerek kullanıcıya aynı zamanda serinlik sağlayabileceğimizi keşfettik.”

gunes enerjili semsiyeİkili, Hac sezonunda ve daimi olarak aşırı sıcak bölgelerde yaşayan, klima ve serin bir alan imkânı olmayan insanlara yardımcı olabilmeyi umut ediyor. Tribun tarafından belirtilene göre önümüzdeki 12 yıl boyunca Ortadoğu’yu dayanılmaz sıcaklar bekliyor. Hâl böyleyken bu şemsiye kelimenin tam anlamıyla hayat kurtarıcı olabilir.

Sadece hac için değil, tüm sıcak yerler için kullanışlı olacak

GPS sistemi bir uygulamaya bağlı ve bu uygulama sayesinde kişiler konum ve durum bilgilerini baz alarak birbirleriyle daha kolay iletişim kurabilecekler.

Badawi ve Dandis her ülkeden ve inanıştan insanların bu ürünü çekici ve sıcaklardan korunabilmek adına kullanışlı bulmasını istiyorlar. Bu nedenle buluşu Hacca özel bir ürün olarak piyasaya sürmekten kaçınıyorlar.

Bu iki biliminsanı ortaya koydukları bu çok amaçlı alete telif hakkı alabilmek için bir prototip üzerinde çalışıyor ve bu şemsiyeyi gerçekten ihtiyacı olan insanlara ulaşabilmesi için uygun bir fiyata satışa çıkarmayı umuyorlar. Ürünlerinin seri üretimine başlayabilmek için amaçları bir devlet organından veya uluslararası bir organizasyondan yatırım alabilmek.

Biliminsanlarının, Müslüman hacıların ve dünya genelinde ölümcül sıcak çarpmasından muzdarip olabilecek insanların iyiliğini düşünmesi çok güzel, umut verici bir gelişme. Umuyoruzki bu fikir, seri üretime geçirilmesiyle beraber ihtiyacı olan insanlara kısa zamanda ulaşabilir.

Kaynak: True Activist

*Başlık görseli temsilidir.

Akıllarda yer eden 10 unutulmaz cümlesiyle Vedat Türkali

2

Türkiye edebiyatının büyük ustası Vedat Türkali; her anını mücadeleyle, barışa, kardeşliğe ve özgürlüğe dair inancı ve umuduyla geçirdiği yaşamına 97 yaşında gözlerini yumdu.

Vedat Türkali 13 Mayıs 1919’da Samsun’da doğdu. Liseyi Samsun Lisesi’nde okuduktan sonra 1942 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl eşi Merih Pirhasan’la evlendi. Maltepe Askeri Lisesi ve Kuleli Askeri Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra 1951’de tutuklandı. 9 yıl ceza aldı. 7 yıl yattıktan sonra serbest kaldı.

Rıfat Ilgaz ile Gar Yayınları’nı kuran Türkali, 1965’te Karanlıkta Uyananlar filmiyle Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Senaryo Ödülü’nü kazandı.

Türkali, romancılıkta ise çığır açan bir isimdi. Bir Gün Tek Başına, Mavi Karanlık, Tek Kişilik Ölüm, Güven, Yeşilçam Dedikleri Türkiye, Kayıp Romanlar, Yalancı Tanıklar Kahvesi, Bitti Bitti Bitmedi gibi unutulmaz romanlara imza attı. 1974’te Milliyet Yayınları Roman Yarışması’nda birincilik ödülünü, 1976’da Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazandı.

Biz de bu büyük ustanın, bu iflah olmaz komünistin, bu yüce barış ve özgürlük sevdalısının anısına sizler için Türkali’nin akıllarda yer eden 10 cümlesini derledik:

1- Düşündüğünü söylemekten korkmaya başlarsa bir kişi, düşünmekten de korkmaya başlar.

vedat turkali 22- Yaşaması kolay değil ki anlatması kolay olsun

Nasıl bir şey bu aşk? dedi. Bana da bir anlatsana! Gözlerini umursamazlıkla dikti doktora: Yaşaması kolay değil ki, anlatması kolay olsun.
Kayıp Romanlar kitabından

vedat turkali 33- Güçlük onurlu yürümekte

Bir yere ulaşmanın çeşitli yolları var; onursuzunu seçmek de yürek işidir. Kafasına yükselmeyi koymuşsa etini de sunar, beynini de. Güçlük onurlu yürümekte.
Tek Kişilik Ölüm – Komünist kitabından

OTOGRAF:GURCAN OZTURK. BIRGUN-IST. EKıM-2004
Fotoğraf: Gürcan Öztürk-BirGün Ekim-2004

4- En güzel dünya çocuklarla delilerin dünyası

Kural kaygısından arınmadıkça ortada olanı yineler durarsın
Tek Kişilik Ölüm kitabından

vedat turkali 55 – Tek bir günün sırası gelsin diye yaşam boyu bekliyoruz.

vedat turkali 66- Zulmün olduğu yerde direniş de olacaktır

Taksim’de yaşanan Gezi Direnişi’ni ve Türkiye’nin birçok yerindeki olayları takip ettim. Sağlığım nedeniyle bu insanların aralarında olamadım. Ama onları izledikçe, geleceğimizin güvence altında olduğunu gördüm. Dünya tarihinde de Türkiye’de de şu çok açık olarak görülmüştür. Zulmün olduğu yerde direniş de olacaktır.
Agos Gazetesi’ndeki röportajından 

vedat turkali 77- Ben dünyaya talihli geldim

Samsun’un Kürkçüoğlu mahallesinde doğdum. O mahallede Kürtler, Türkler, Lazlar, Boşnaklar, Çerkesler biraradaydı.
OT Dergisi’ndeki röportajından

vedat turkali 8 8- Sanat en güçlü muhalefet biçimidir

İktidar tehlike gördüğü her şeyi yasaklama yoluna gider. Sanatçı da edebiyatçı da sansürle karşılaşır. Türkiye’yi korku yönetiyor çünkü! İktidar muhalefetten korkuyor, muhalefet iktidardan. Halk işsizlikten, açlıktan da korkuyor, devletten de! Sanat en güçlü muhalefet biçimi.
Agos Gazetesi’ndeki röportajından

VEDAT TİRKALı ROP. KENT-YAŞAM. FOTOGRAF:GURCAN OZTURK. BIRGUN-IST. EKıM-2004
Fotoğraf: Gürcan Öztürk-BirGün Ekim-2004

9- İnsana güvenmeden düşte bile yola çıkılmıyor

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

10- Haramilerin saltanatını yıkacağız

Bekle bizi İstanbul, bekle zafer şarkılarıyla geçişimizi.

Yürüyerek gezenlerden bir kaçış öyküsü: Yola Sor

0

Birçoğumuz gibi kapitalist metropolün içine sıkışanlardandı onlar da.

09.00-18.00 mesaileri içinde bilgisayarlarının başlarında oturup kendi kendilerini sanal alemde gezdirdiler yıllarca. Akşam işlerinden çıkıp tıkış tıkış metro, otobüs, metrobüs çilesi içinde yaşam sürdürdüler.

30’lu yaşlarına henüz geliyorlarken tüm toplumsal normlara karşı koydular. Yolculuklarına anlam katan şey ise yürüyerek gezmeleri. Yürüme isteklerini içlerinde alevlendiren sebeplerden bir tanesi Güneşin Ülkesi, Işıklar Ülkesi – Likya Yolu’idi.

İstanbul’da doğup büyüyen çift, hayatlarının yıllarca toplu taşıma, keşmekeş trafik içinde geçtiğini belirtiyor. Yıllık izinlerindeki tatillerinde gittikleri ülkelerde, şehri bir yerli gibi davranıp, yürüyerek keşfetmeyi tercih ediyorlar. Şimdiler de ise yapılacak listesinin en başında olan Likya Yolu yürüyüşündeler. Yolculuklarındaki anları Yola sor adlı Instagram ve Facebook sayfalarından paylaşıyorlar…

yola sor blog“Yıllar sonra yine baktığımızda tüm bu çalışmalarımızın, terfi için gecemizi gündüzümüze katmalarımız sonucunda elimizde hiçbir şeyin olmadığı gördük. Günün sonunda bize kalan hep stres oluyordu. Arada bir dışarı çıkıp arkadaşlarla kafayı dağıtıyorsun, bir iki konsere gidiyorsun bununla motive oluyorsun. Tam motive oldum derken, hoop sabah yine kaldığın yerden tutunmaya çalışıyorsun hayata. Günaydın, maraton başladı! Yahu benim yapılacak listem doluyor taşıyor ama vakit ?! Hep ertelenmiş hayaller, 15 günlük yıllık tatile hangisini sığdıracağını şaşırıyorsun arkadaş. Bize geldi bir deli cesareti. Kaybedecek bir şeyimiz yoksa, durmamızın da bir anlamı yok dedik. 6 aylık plan yapmıştık, sonrasına ise dönünce bakarız. Denizden, karadan, havadan, taştan-topraktan derken. Sarıldık birbirimize, ‘aşk bir yolunu bulur’ dedik verdik istifamızı düştük yollara…”

Patara Kum Tepesi

https://www.instagram.com/p/BJmyxgfj_cP/
https://www.instagram.com/p/BJlAnOqjbZ-/
https://www.instagram.com/p/BJkpRO2D0Vl/
https://www.instagram.com/p/BJkdNyfDIv_/

Xanthos Antik Şehri

https://www.instagram.com/p/BJfhSw5j06b/
https://www.instagram.com/p/BJVu2XjDMkW/
https://www.instagram.com/p/BJTKyW7DFBT/

Letoon Antik Kenti

https://www.instagram.com/p/BJLCmiGDWcg/
https://www.instagram.com/p/BJI-1jIDKLW/

Alınca

https://www.instagram.com/p/BI5O4uTjo2Z/
https://www.instagram.com/p/BI4vZplD_RX/

Fethiye Cennet Koyu

https://www.instagram.com/p/BI2USQEDY9_/
https://www.instagram.com/p/BI0HhJoDVvK/
https://www.instagram.com/p/BIpmqe_jivx/

Hijyen yolunda ekolojik tuvalet temizliği için birkaç öneri

Tuvalet temizliği hijyen için oldukça önemlidir. Kalabalık yerlerdeki tuvaletlerin temizliği de bu nedenle sık sık yapılmalıdır. Tuvalet ve banyoların temizliğinin ilk kuralı camın kapının açılıp önce içerideki havanın sirkülasyonla temizlenmesidir.

Doğal alafranga tuvalet temizleyici

  • 1 çay bardağı karbonat
  • Yarım çay bardağı tuz
  • 1 su bardağı sirke
  • 1 kova kaynara yakın su

Karbonat ve tuzu tuvalete dökün ve ardınsan sirkeyi boşaltın. Ardından fırçalayıp 5 dakika kadar bekletin ve kaynar su döküp sifonu çekin.

Alafranga yüzeyi için doğal temizleyici

  • 2 tatlı kaşığı doğal yeşil sabun rendesi
  • 1 tatlı kaşığı çamaşır sodası
  • 1 tatlı kaşığı boraks
  • 10 damla sandal ağacı yağı
  • 1 su bardağı su

Tüm malzemeleri fısfıslı şişe içerisine koyup karıştırıp tuvalet yüzeyine uygulayın. Ardından kağıt peçete veya yalnızca tuvalet için kullandığınız süngerle silip temizleyebilirsiniz.

Alafranga tuvaletler için leke çıkarıcı tarif

  • 1 çay bardağı sirke
  • Yarım çay kaşığı boraks
  • 2 tatlı kaşığı limon tuzu
  • 10 damla melisa yağı
  • 5 damla limon veya portakal yağı
  • 1 çay kaşığı tuz

Malzemeleri akşam tuvaletin içersine döküp fırçalama işlemi yaptıktan sonra sabaha kadar bekletip ardından sifonu çekebilirsiniz. Tuvaletinizdeki sarı lekelerin nasıl kaybolduğunu göreceksiniz.

Alaturka tuvalet temizliği

  • 2 tatlı kaşığı boraks
  • 2 tatlı kaşığı arap sabunu
  • 2 tatlı kaşığı karbonat
  • 1 su bardağı sirke
  • 1 çay kaşığı çamaşır soda

Tüm içeriği karıştırıp alaturka tuvaletinizin içersine ve dış yüzeyine döküp fırça yardımı ile iyice ovup ardından su dökerek hem kötü tuvalet kokusundan hem de mikroplardan kurtulabilirsiniz.

Kolay yöntemlerle temizlik ve hoş kokular

  • Tuvaletinizin ve banyonuzun güzel kokmasını istiyorsanız lavanta, melisa, yasemin, portakal, limon gibi esans yağlardan hangisini seviyorsanız tuvalet kağıdınızın ortasındaki ruloya damlatabilirsiniz.
  • Klozet sifonunuzun içersine 5 damla lavanta yağı, 1 tatlı kaşığı karbonat, 1 tatlı kaşığı tuz koyup 1 gece bekletin ve sabah sifonu çekip hem tuvalet içini hem de sifon haznesini temizlemiş olun.
  • Sifon haznesinin kireç kaynaklı bozulmaması için ayda bir sefer içine 2 su bardağı sirke 1 çay bardağı da karbonat döküp bir gece bekletin ve ardından sifonu çekip tuvaletinizi ve sifon haznesini arındırın.

Başlık Görseli: Van Gogh

Özde Çolakoğlu ile birlikte eko yogayı deneyimleyelim

Özde Çolakoğlu, 14-17 Eylül tarihleri arasında Dedetepe Ekolojik Çiftliği‘nde eko yoga etkinliğini gerçekleştirecek. Yoga yapıp, vegan beslenerek detoksa girmek isteyenler için bayram zamanında düzenlenen bu etkinlik güzel bir fırsat olabilir. Aynı zamanda çiftlik yaşamının havasını da almak iyi gelecektir. 

Etkinlik öncesi biz de Özde Çolakoğlu ile ufak bir sohbet gerçekleştirerek kendisini daha yakından tanımak istedik.

Yeşim Özbirinci: Biraz kendinden bahseder misin?

Özde Çolakoğlu: Hımm. Uzun yıllar sosyal medya uzmanı olarak çalıştım ve dijital ortamlarda kampanya ya da reklam içerikleri oluşturdum. Yoga, insanın hayatına girince her şeyi değiştirmeye başlıyor. Bence günümüzde insanların yogaya büyük ilgi göstermesinin altında da bu yatıyor. Hangi amaçla yaparsan yap, seni değiştiriyor. Benimki de öyle oldu tabi ki. 2009 yılından beri yoga yapıyorum. Hayatıma öyle işledi ki bu yolda deli gibi öğrenme arzusu içindeydim. İlk temel eğitimi Bora Ercan ve İrem Greenfield ile yaptım. Birkaç sene sonra hayat algımı değiştiren hocam olan Zeynep Çelen’den temel eğitim aldım. Sanırım yurtdışına gidene kadar da peşini bırakmadım. Ondan ileri eğitim alıp, temel eğitimde ona asistanlık yaptım. Sonra hepimizin bedensel yapılarının farklılıklarını keşfettikçe anatomiye aşık olmama vesile olan Neval Aras’ın İleri Yoga ve Anatomi eğitimini bitirdim. Bu kış da ona asistanlık yapacağım. Yogaya başladığım yedi sene içinde birbirinden farklı hoca ve ekolle çalışma ve tanışma fırsatım oldu. Benim hakkımda daha fazla bilgi için www.ozdecolakoglu.com’a bakabilirsiniz.

“Olanla kalabilmek”

Yeşim: Yoga eğitimlerinizde neye daha çok önem veriyorsun?

Özde: Parmak izlerimiz gibi bedenlerimiz ve hiçbirimizin aynı değil. Bu durumda da hiçbir pozu, aynı yapmayacağız. Her bedenin kendi “doğru” hizası çok farklı ve belki de en önemlisi bu! Derslerde önemle vurgulamaya çalıştığım şey, bunun bir araştırma olduğu. Bedenin kendi hareket alanını keşfetmek ve bedenin açıklılığına gösterdiğin kabulü, kapalılığına da göstermeye gönüllü olmak. Hislerimiz gibi bedenlerimiz değişiyor. Bir gün çok rahat yaptığın pozu, bir gün yapamayacaksın ama izlemeye devam edeceksin kendini. Matın senin kendi alanın ve deneyimlemeye çalıştığımız şey kuşlar, böcekler çiçekler deyip, pembe gözlükler takmak yerine “olanla kalabilmek”. Pek de sevmediğin o pozu yaparken hislerini gözlemek gibi sonra bu deneyimin kapsama alanını büyütmek! Hiçbir şey bir dersle olmuyor ama yapmayı seçtiğim şey, herkesin farklılığına alan açmak ve buna her sabah kendimden başlamak tabii ki.

Yeşim: Herkesin yoga ile uğraşması çok güzel bence ama geçenlerde, artık herkesin yoga eğitmeni olduğu ile ilgili eleştirel bir yazı okudum. Siz nasıl bakıyorsunuz bu konuya?ozde-colakoglu-3

Özde: Herkes kendine iyi gelen şeyleri yapmaya devam etsin. Çünkü insana bir şey iyi geldiğinde onun çok belirgin bir hissi var. Bana öyle oldu ve hâlâ da öğrenmeye devam ediyorum. Maymun iştahı ile yapılıyorsa dünyanın her şeyinde bu var zaten o da belli olur. Hayatın doğasında var, yaşamak! Kış geldiğinde yapraklar dökülüyor, yapraklar ölüyor gibi duruyor, o zaman bile bitmiyor, sadece toprağa karışıyor. Herkes eninde sonunda kendisine en iyi gelen şeyi bulacaktır ve bu arada “bugün” bana iyi gelen şey diyebiliriz. Yarın ne olacak kim bilir? Belki ben de yarın yoga eğitmenliği bırakıp, başka bir şey yapacağım! Her şey “HERKES” için mümkün, kalbimizi dinledikten sonra yol HERKESE açık.

“İçini kıpır kıpır ettiyse o zaman gel”

Yeşim: Dedetepe Ekolojik Çiftliğinde 14-17 Eylül tarihleri arasında eko yoga etkinliği gerçekleştireceksiniz. Nedir bu eko yoga? Neler yapılacak bu etkinlikte? İnsanlar neden katılmalı?

Özde: Şehir hayatının günlük stresleri sadece bedenleri katılaştırmıyor, ruhsal olarak robotlaştırıyor! Hele son dönemdeki haberler, dünyada olanlar insanlar daha da bir umutsuzluk içinde. Bence hepimizin ihtiyacı var biraz mola vermeye, içeride olanlara bakmaya, hareket etmeye, oynamaya, gülmeye ve belki de en önemlisi bilmemeye! Eko Yoga’nın, şöyle bir farkı var ki; günlük yaptığımız çalışmalar dışında çiftlikte zaman geçirebileceğiz. Çiftlik hayatı yakından tanırken, aslında hiç alışık olmadığımız şekilde yaşamanın mümkün olduğunu öğreneceğiz. Hayatına hiç yoga girmediyse, merak ediyorsan, pratiğini derinleştirmek ya da kendi pratiğin olmasını istiyorsan, biraz İstanbul’dan uzaklaşmaya ihtiyacın varsa ya da neden olmasın diyen “herkese” açık! Tek bir kural var belki de; açık bir gönül! Amacımız, insanların alışmadıkları bir ortamda birkaç gün geçirirken hem kendi anatomilerini daha yakından tanımalarına vesile olmak, eğlenmek ve kendinin tüm olasılıklarına yer açmak! İçini kıpır kıpır etti ise o zaman haydi gel.

Etkinliğe katılmayı düşünenler Facebook sayfasından gelişmeleri takip edebilirler.

Toplu taşımada kadın olmak: Siz de toplu taşımada cinsel mağduriyet yaşadınız mı?

0

“Hayatımda geçirdiğim büyük şoklardan biriydi… İnmem gereken duraktan önce indim, yakınlarımı arayıp beni olduğum yerden almalarını istedim. Uzun süre kendime gelemedim ve saklandığım yerden çıkamadım.”
Yaş 20, İstanbul.

“Tepki vermek istediğimde öncelikle ben mi yanlış anladım diye kendimden şüphelenip emin olmaya çalıştım. Olamadığım durumlarda oldu ya da sustuğum. Saat, kıyafet, mekan gibi durumları düşünüp kendimi suçladım… Hal ve hareketlerinden anlarsınız ama maalesef kanıt olmadığı için yapılacak pek bir şey kalmıyor. Ve toplum bu suçlamaları ileten kadına “hasta” gözüyle bakar. Birçok kez şahit oldum. Gerçeği görmek kimsenin işine gelmez…”
Yaş 30, Ankara..

“Kendimi çok gereksiz hissettim, bir birey değilmişim gibi. Ayrıca suçlu da hissettim nasıl oluyor bilmiyorum ama cinsiyetimiz yüzünden biz hep suçluyuz.”
Yaş 23, İstanbul.

Nereden başlayacağımı bilemediğim yazımda o çirkin istatistikleri göz ardı etmeyi tercih ettim çünkü çok fazlalar ve yeterince karalara bağladık zaten. Sadece bir tanesini paylaşacağım: Üsküdar Üniversitesi’nde “Cinsel Şiddet ve Toplumsal Algı” isimli bir araştırma verilerine göre Türkiye’de kadınların yüzde 92,2’si toplu taşıma araçlarında tacize uğrama endişesi yaşıyor. Bu bulgu kafamda kocaman bir zonklama sesi yaratmış olabilir. Vay be, yani o kadar kadın, hiç de yalnız değilmişim.

Evet, o kadar kadın… Toplu taşımalar kapana kısılır gibi olduğumuz çeşitli mağduriyetler yaşadığımız, endişe içerisinde ve tetikte geçirdiğimiz mecralar haline geldi. Gazetelerin ikinci sayfa haberlerine bakmaktan sıkılmış, fazlasıyla korkmuş ve kocaman açılan dudaklarımızın yuvarlaklığını sindirerek kısa bir çizgi haline bürünmesini izlemiştik; ki buna alışmak diyorduk.

toplu tasimaAlışmak, fakat bilişimizdeki yoğunluğu bir an olsun eksiltmeden ve yüklerini binlerce kata arttırmaya devam ederek. Çünkü bir gün değil; belki her gün geçtiğimiz yerler, bizlere şüpheci tınılar fısıldıyordu. Paranoyak mıydık, hayır. Peki ya korkak, asla! Sadece mağdurduk ve birçoğumuz mağduriyetimizin sonuçsuz kalacağı düşüncesinin ya da durumun verdiği şokun üzerimizde yarattığı etkiden oldukça rahatsızdık. Bir yabancının bakışlarını dakikalarca üzerimizde tutuşundan, bedenimizdeki ellerinden, ensemizde soluk alıp verişlerinden ve tüm hepsinden sıkılmıştık.

Bunu nasıl çözebiliriz?

Mısır, İran, Hindistan, Japonya, Brezilya gibi bazı ülkeler trenlerinde ve metrolarında sadece kadınların kullanabileceği vagonlara yer vererek ve bazıları da yoğunluğun olacağı iş giriş-çıkış saatlerinde kadınlara ayrı bir kısımda yolculuk imkânı sağlayarak bu soruna çözüm bulmayı umuyor. Ancak bu çözüm yolu işlerliği tartışılacak bir yol olmakla birlikte kadınların toplumsal hayattan koparılmasına ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmesine olanak tanıyor ki bu da uygulamayı rafa kaldırmamız için yeterli bir gerekçe.

Bunların dışında Londra’da “Stop it” isimli kampanya sayesinde istismar durumundan yetkililer haberdar olabiliyor ve gerekli işlemleri daha hızlı ve etkili bir şekilde yürütebiliyorlar. Kanada’da ise otobüs şoförleri geç saatlerde kadınları, duraklar dışında evlerine yakın bölgelerde bırakarak mağduriyet durumlarına olanak tanıyan koşulları azaltma yönünde bir çalışma gerçekleştirmiş.

Türkiye’de ise Şanlıurfa Harran Üniversitesi’nde ilki gerçekleştirilen “Pembe Otobüs” haberi geçen yıl karşıma çıkmıştı. Toplu taşımalardaki tacizi önlemek için kadınlara özel otobüs. Bir de Sivas’ta uygulamaya geçen “Pembe Taksi”ler. Bu uygulamalar, mağduru uzaklaştırarak koruma altına almayı amaçlayan ve istismarcıyı kendi haline bırakalım mantığına sahip uygulamalar. Kimi çevrelerce, “Cinsiyet Ayrımcılığı” başlığı altında birçok tepkiyle karşılandılar ve kadına yönelik bir hakaret olarak yorumlandılar kimilerince de desteklendiler.

siyah otobusBir başka kesim ise kadının mağdurluğunun kadının değil de erkeğin ayrıştırılmasıyla gerçekleşmesi gerektiğini düşünerek karşıt bir silahlanma başlattı ve adını “Siyah Otobüs” koydu. Bu kampanya da erkeklerin siyah otobüslerle seyahat etmesini sağlayarak potansiyel tacizciyi avlamayı ifade ediyor, yani kadınlara yapılan ötekileştirmenin bir diğer yüzü.

Taraflar silahını kuşanmış, çatışma alevli fakat henüz genel bir uygulama yürürlükte değil. Ve yine fikrimce iyi ki değil. Her iki uygulamanın da ana fikri aynı: Birlikte yaşamayı öğrenmek yerine kadını ya da erkeği soyutlamak ve her erkeğe potansiyel tacizci, kadına da kurban rolü biçmek. Sıkılmış ve bunalmış olmanın dürtüsüyle kökten bir çözüm yolu olarak bazılarımız renklendirilmiş taşımacılık yolunu doğru bulacaktır; fakat mağdur olsak da bir kadın olarak “potansiyel kurban” etiketiyle yaşayacağımız bir dünyada yaşamak istemeyiz sanıyorum.

toplu tasimada cinsel magduriyetGeçtiğimiz yıllarda İstanbul Feminist Kolektif, “Bacaklarını Topla, Yerimi İşgal Etme” kampanyasıyla toplu taşımada bacaklarını V şeklinde kocaman açarak kadınların alanlarını daraltan ve onlara temas eden erkeklerin bu alışkanlıklarının bir taciz olduğunu vurgulamıştı ve kadınlar #yerimiişgaletme ve #bacaklarınıtopla etiketleriyle mağduriyet anlarının fotoğraflarını paylaşmıştı. Erkekler tarafından da oldukça desteklenmişti bu kampanya. Belki biraz olsun önüne geçebilmişizdir bu hareketin.

Ve sonuç olarak henüz sorunu çözebilmiş değiliz… Yani henüz pembe otobüs dışında tartışılan bir çözüm yolu da yok. Ancak umuyoruz ki her arayanın bulamadığı fakat bulanların mutlaka arayanlar olduğu şu dünyada bir gün kavuşan oluruz.

Gelelim benim hikâyeme…

Deneyimlemeden bilmeyi tercih etmediğim dünyamda benim de dolmuşun arka köşesindeki yabancı ellerle karşılaşmam 6 ay kadar öncesinde saklı. Kocaman parmakları olan; terlemiş, biraz kıllı ve olabileceğinden çok daha fazla yabancı bir elden bahsediyorum. Birçoğunuz bilirsiniz o eli ve tabii benim de unutmaya niyetim yoktu. Hiç inanmadığım dünyanın karanlık yüzünün kirli, siyah elleri. Onların siyahlığını beyazlaştıracak bir iksirim yoktu fakat üzerimde yarattıkları tesirin etkisiyle toplu taşımada etrafımdaki erkeklerin ellerinin nerede olduğunu kolaçan etmekten ve “Her kadının başına gelir” gibi normalleştirmeler duymaktan oldukça sıkılmıştım. Ve bunu yaşamış olan tüm kadınların çığlıkları olmaya karar verdim. Nasıl mı? “Toplu Taşıma Kullanımları Sırasında Cinsel Mağduriyet Yaşamış Olan Kadınların İlgili Psikolojik Değişkenlerinin İncelenmesi* isimli çalışmamla. Psikoloji bölümü öğrencisi olduğumu ve bu çalışmayı bitirme tezi çalışmam olarak düzenlemiş olduğumu da eklemeliyim.

Bu çalışmanın cinsel mağduriyet yaşamış olan kadını daha iyi anlayabilmek ve bu konunun önemini vurgulamak adına bizler için önemli olduğunu düşünüyorum. Ve Türkiye’de toplu taşıma araçlarında herhangi bir cinsel mağduriyet yaşamış ve sesini duyurmak isteyen tüm kadınlara ulaşmaya çalışıyorum.

Siz de toplu taşımada herhangi bir cinsel mağduriyet yaşadıysanız katılıp çalışmama destek verebilir, çığlığınızı duyurabilirsiniz. Kimliğinizin belli olmayacağı bu çalışmaya katılmanız için sadece 18 yaş ve üzeri bir kadın olmanız ve buraya tıklayıp zamanınızın küçük bir bölümünü ayırmanız yeterli. Ayrıca çalışmamı sosyal medya hesaplarınızda paylaşarak katkı sağlayabilirsiniz. Katkılarınız için şimdiden teşekkür ederim. Umarım güzel günler bizimle olur.

Cinsel mağduriyet nedir?

Dokunma içeren ya da içermeyen rahatsız edici her türlü cinsel eylemin, bir başkası tarafından bireyin rızası olmadan gerçekleştirilmesidir. İmalı ve hoş karşılanmayan cinsel şakalar, doğrudan ve uzun süreli cinsel içerikli göz takibi, görünüm hakkındaki yorumlar, dokunma, temas etme, okşama, cinsel organını gösterme (teşhircilik) ya da tecavüz gibi fiziksel, sözel ya da psikolojik tüm cinsel davranışları içerir.

*Toplu Taşıma Araçları Kullanımları Sırasında Cinsel Mağduriyet Yaşamış Olan Kadınların İlgili Psikolojik Değişkenlerinin İncelenmesi adlı araştırma formundaki soruları cevaplayarak araştırmaya katkı sağlayabilirsiniz.

Hazırlayan: Özge Karabulut

Kaynak: İndigo, Londra Gazete, CNN Türk, NTV, Suffagah