Kolektif İstanbul, 10. yılını “Pastırma Yazı” albümüyle kutluyor. Grubun “Kaydederken en çok eğlendiğimiz albümdü” dediği yeni albümleri, bu hissi dinleyicisine de fazlasıyla aktarıyor. Bu sıkıntılı ve karanlık günlerde; müziğin, dansın, renklerin ve çoğulculuğun tadını bu albümle alabilirsiniz. Albüm adeta “Dans et, dans et, aksi halde kayboluruz” diyor dinleyicisine.
“Pastırma Yazı” albümü adını “Ete Indien” isimli romantik Fransız şansonundan alıyor. Albümde ayrıca sözleri Ceylan Ertem’e ait olan Bulgar türküsü “Acımadı Yine” ve The Meters’ın “Cissy Strut”ına getirilmiş özgün bir yorum da yer alıyor. Grubun kurucusu Fransız müzisyen Richard Laniepce ve Aslı Doğan, Batuhan Büyükdoğan, Ertan Şahin, Tamer ve Talat Karaoğlu’ndan oluşan altı kişilik ana ekibe albümde Ediz Hafızoğlu davuluyla, Volkan Coşar ise trompetiyle eşlik ediyor.
Kolektif İstanbul, 2006’da kurulmuştu. Kuruluşları ise bir yol hikayesi adeta. Grubun üyelerinden Aslı Doğan ve Richard Laniepce, Evrensel Gazetesi’ne verdikleri röportajda bu hikayeyi şöyle anlatıyor: “Bizimkisi bir yol hikâyesi. Richard’ın yolunun İstanbul’a düşmesiyle başlıyor. Ben telli müzik aletleri yapımcılığı eğitimi aldım. Aynı zamanda gayda çalıyordum. Dünya müzikleriyle ilgilenmeye de böyle başladım. Gaydanın peşinden tüm Balkan ülkelerini dolaştıktan sonra 2001 yılında Türkiye’ye geldim ve buradaki çok çeşitli müzikal geleneklere hayran kaldım.”
Türkiye’deki ilk 5 yıllık süreçte birçok usta müzisyenle tanışmış Laniepce. Onların da verdiği esinle grup ve ilk albümleri Balkanatoliadoğmuş. Grubun ismi de, işe tam 21 müzisyenin dahil olduğu kolektif olarak başlamalarından geliyor. Daha sonra ise 6 kişilik çekirdek kadro oluşuyor. Grup “Sevdiğimiz şarkılarla, sevdiğimiz müzisyenleri biraraya getirdik… Bu kalabalığın içinden altı kişilik bir grup olan Kolektif İstanbul doğdu ve çalmaya başladık” diyor. Grup yollarda ve sahnelerde pişerek bugünlere gelmiş ve 2016’da 10. yılını kutluyor.
Yüzlerde tebessüm uyandırıyor
Grup “Bu albüm dinleyenin yüzüne bir tebessüm kondurmayı amaçlıyor” diyor. Albümün bunu başardığını söylemek mümkün. Canlı sahnesinde eğlenceli ve usta işi performansıyla da tanınan grup, konserlerindeki enerjiyi bu kayda da başarıyla yansıtmış.
Kolektif İstanbul’un müziğinde ve bu albümünde; neşe var, hareket var, kıpır kıpırlılık var. Anadolu ve Balkanlar’dan evrensele doğru giden eğlenceli ve keyifli bir yol rotası var.
Ülkede yaşanan, her geçen gün zorlaşan koşulların ve bunların sanata, müziğe etkilerini özellikle de konser iptalleriyle yaşadığımız günlerde ilaç gibi gelebilecek, en azından geçici bir süre sizleri her şeyden uzaklaştırabilecek, koparabilecek bir albüm. Tüm karanlık ve puslu havaya rağmen onların müziğinde adeta inadına denebilecek bir umut, neşe, heyecan var.
“Acımadı işte yine bak, meydan okuyorum”
Sözlerini Ceyl’an Ertem’in yazdığı Acımadı Yine albümde umut içeren şarkılardan biri. “Hayat vurdu yine en acısından ama bakın yine de acımadı, geçti der” gibi adeta. Meydan okur gibi. Yine 70’lerin efsane gruplarından The Meters’tan Cissy Strut da yine farklı ve özgün bir yorumuyla albümde yerini alıyor ve diğer şarkılar arasında özellikle dikkat çekiyor.
60 kişinin göbek attığı klip
Kolektif İstanbul son olarak “Acımadı Yine” şarkısına klip çekti. Gruba bir şekilde katkısı bulunmuş 60 kişinin göbek attığı klip, çok kısa sürede sosyal medyanın da katkısıyla yüzbinlerce izleyiciye ulaştı. Klibin sonunda ise Pina Bausch’un bir sözü var: “Dans et, dans et, aksi halde kayboluruz.”
Okuduğumuzda ise çok sevindik. Demek ki haberimiz ses getirdi, utandırdı ve sömürüye engel yarattı.
İhtar sonrası yaptığımız ufak çaplı sosyal medya araştırmasının sonucunda tekrar gördük ki doğru bir haber yapmışız. Twitter’ın arama butonuna “huqqa ankara” yazdığınız zaman sizler de görebilirsiniz: Halk balıklı nargileden rahatsız!
Balıklarla nargile suyunun karışmadığı savunuluyor ancak zaten mevzu bu değil. Mevzu hayvanların hapsedilmesi ve bu sözde “güzel” görüntünün pazarlanması.
İhtarda, yaptığımız haberde kullanılan görsellerin yanlış olduğu, nargilelerin içinde ölü balıklar bulunduğu söyleniyor. Biz ise balıkların öldüğünü ve nargile suyu ile balıkların yaşadığı suyun birbirlerine temas ettiğini zaten yazmadık. İhtarı yazanlar ne yazık ki okuduğunu anlamayanlar olarak karşımıza çıkıyor. Bir numaralı toplumsal sorunumuz olan okuduğunu anlamamak, hak odaklı olamamak.
Twitter’dan sonra biraz da Instagram hesaplarına baktık. İçinde balıklar yüzen bir video, bu kez mekânın kendisinden, buyrun:
Mekân, haberin yayınlandığı gün bize Twitter’dan mesaj atarak inkar yoluna gitmişti. Ancak kendilerine söylediğimiz ve haberde de belirttiğimiz üzere biz balıklarla dumanlı suyun temas ettiğini zaten hiç söylemedik. Ayrıca kendilerine söylediğimizi ve haberde yazdığımızı tekrar belirtmekte fayda görüyorum. Haberi hazırlamaya başlamadan önce arayıp Ankara ve İstanbul’da bulunan iki şubeden aldığımız bilgi balıklı nargileleri yalanlamadı hatta savundu. Kendilerine, dava açma tehditleri üzerine bunu da bildirdik.
Aradan geçen birkaç günün sonunda Huqqa’dan gelen ihtar kâğıdı ve Facebook sayfalarından yaptıkları açıklama arasındaki tutarsızlık yine bir haber yapma ihtiyacı doğurdu.
Akvaryum nargilelerin menüden kaldırılmış olması hayvan sömürüsüne karşı duruşunu net şekilde gösterenlerin başarısıdır. Tüm okurlarımıza konunun takipçisi oldukları ve ilgili makamlara ulaştıkları için teşekkür ederiz.
Önce böyle bir uygulamamız yok denildi, sonra olmayan uygulama menüden kaldırıldı. Demekki balıklı nargile varmış ve şikâyetler üzerine kaldırılmış. Bu durumda haberimizin yanlış bir yanı olmadığı da açığa çıkmış oluyor.
Herkes yasal hakkını kullanmakta özgürdür. Biz yaptığımız haberin arkasındayız. Yollanan ihtar ile yapılan haber arasında da herhangi bir alaka olmadığını görmeniz açısından ihtarı sizlere sunuyoruz. Böylece ihtarda belirtildiği gibi gerçek resim ve verileri de tekrar sunmuş oluyoruz. Instagram videosu Huqqa yetkililerinden, tepki koymak sömürü karşıtlarından.
Tüm sömürü karşıtlarını para ile sömürüyü meşrulaştırıp hatalı davranışın üstünü örtebileceğini düşünenlere karşı dik durmaya davet ediyoruz. Ses çıkarmadığımız her kötülük büyüyüp bir sarmaşık gibi sarıyor etrafımızı.
Sosyal medyada duyurusu ilk yapıldığında yalnız bir kişilik bir kontenjan vardı. Sonra iyi tepkiler geldi ve destekçilerin artmasıyla kontenjan üçe yükseldi. Bu muhteşem bursu sizlere önceden tanıtmıştık. Şimdi ise zamanın gelip çattığını, kontenjanın ise altıya kadar yükseldiğini kulağınıza fısıldamak istedik. Bir.One için son başvuru tarihi 12 Eylül 2016.
Kendinden başkasına (hayvan, insan, çevre, vb.) faydası olması gerektiğine inanan ve bunu somut projeler üreterek ya da mevcut projelere destek vererek hayata geçiren öğrencileri teşvik etmek ve desteklemek istiyorlar. Oluşumun mimarlarıEbru Elgöç ve Cansu Özge Özmenşu an için sadece geçen seneden 3, bu sene 6 kişi olmak üzere 9 öğrenciye burs verebildiklerini belirtiyorlar. Fakat daha fazla destekçi gönüllü olursa bu sayı artabilir.
Bir.One nasıl alınır, nasıldır, ne kadardır?
Burs, 6 adet üniversite öğrencisine, aylık 200 TL olarak, sömestr ve yaz tatilleri de dahil olmak üzere 12 ay boyunca, her ayın 16’sında ödenecektir. Burs her dönem sonunda öğrencinin akademik ortalaması (yarıyıl not ortalaması) 2.50 olduğu sürece, öğrenim süresi boyunca devam edecektir. Her yaş, bölüm ve sınıftan öğrenci başvurabilir. Vatandaşlık sınırlaması yoktur. İlk burs 16 Eylül 2016 tarihinde verilecektir.
Başvuru Koşulları:
Hayvan hakları, insani yardım, insan hakları, çevrecilik, sosyal girişimcilik konularının birinde veya birden fazlasında farkındalık sahibi olmak ve aktif çalışmalar yürütüyor olmak,
Bir devlet üniversitesinde 4 yıllık bir bölüme kayıtlı olmak, bir devlet üniversitesinde yüksek lisans yapıyor olmak veya bir vakıf üniversitesinde tam burslu okuyor olmak fakat üniversiteden aylık harçlık almıyor olmak,
Üniversite öğrenimi boyunca genel not ortalaması 2.50’nin altına düşmemiş olmak,
Kredi ve Yurtlar Kurumu harç ve öğrenim kredileri dışında hiçbir kurumdan burs almıyor olmak.
Öğrencinin hayvan sömürüsüne karşı olması, aynı zamanda bu sömürünün ekolojik dengede yarattığı hasarın farkında olması ve vegan olması tercih sebebidir. Bunun takibini yapamayacağımız için, bu bir şart değildir.
Başvuru şekli:
Bir.One Facebook sayfasına mesaj olarak fotoğraflanmış ya da taranmış şekilde gönderilecek belgeler:
Öğrenci belgesi
Güz 2016 dönemine kadarki transkriptleriniz,
Belirtilen alanlardaki çalışmalarınızı özetleyen ve bursun neden size verilmesini düşündüğünüzü anlatan başvuru/niyet mektubu.
Van’ın İpekyolu ilçesinde bulunan Şehit İbrahim Karaoğlanoğlu Ortaokulu öğrencilerinin “Biz artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyoruz!“isteklerini daha önce sizlere ulaştırmıştık. Van’da şimdi nota sesleri yükseliyor ufuklara. Biliyoruz, dünyayı iyilik ve müzik kurtaracak.
Sevgili gelecek parçası çocuklar ve onların düşünceli öğretmenleri Mansur Kılıç ile şahane bir haber için konuştuk bu kez. Kılıç, “Biz müzik atölyemizi kurduk bilgi vermek istedim. Oldukça da güzel ve çeşitli enstrümanların bulunduğu bir atölye oldu” dedi ve ekledi: “Artık yepyeni bir amacımız var. Elimizdeki atölye ve enstrumanlarımızı kullanarak bir çocuk orkestrası kurmak ve konserler vermek istiyoruz. Hiçbir devlet okulunun bir çocuk orkestrası yok ama biz kurmak ve sesimizi duyurarak bunu yaygınlaştırmak istiyoruz. Bunun için eğitmen desteğine ihtiyacımız bulunmakta.”
Müziğin gücüne inanarak bir müzik atölyesi kurmak için çıktıkları yolda yolun yarısını geçtiler. Müzisyen adayı bir okul dolusu çocuk, çeşitli müzik aletleri ve teşvik eden bir öğretmen. Mansur hoca “Öğrencilerim okulda gitar çalan bir öğretmeni büyük bir hayranlıkla izliyorlardı ve biz müzikle daha fazla eğlenebilirdik ve birgün bir öğrencim eğlenerek, severek yaptığı bu alanda çok ünlü bir müzisyen olabilirdi” derken çok heyecanlı ama ekliyor:
“Amacımız büyük müzisyen yetiştirmek değil çünkü yapabileceğim bir iş değil. Bunu Van’da ve ortaokul seviyesinde yapabilmek bir hayli güç. Benim amacım müzikle uğraşırken biraz daha eğlenebilmek. Zaten öğrencilerim eğlenerek ve severek yaparsa ileride müzisyen olmak isteyenler olacaktır. Bir de çocuklar ne yazık ki burada her an bir travmanın içindeler. Yani travmatize olmak için illa olay yaşamak gerekmiyor. Çocuğun izledikleri, çevresinde konuşulanlar onu bir travmaya sürüklemeye yetiyor.”
∴20 adet bağlama ∴1 adet cura ∴18 adet klasik gitar ∴1 adet akustik gitar ∴2 adet akustik gitar ∴9 adet keman ∴1 adet piyano ∴3 adet piyano tuşlu org ∴1 adet bateri seti ∴16 adet nota sehpası ∴1 adet mandolin ∴2 adet darbuka ∴3 adet erbane ∴2 adet tef ∴1 adet asma davul ∴1 adet orf seti ∴1 adet gitar amfisi ∴50 adet blok flüt ∴5 adet melodika ∴2 adet ney ∴2 adet mızıka ∴1 adet klarnet ∴1 adet kaval ∴2 adet Danimarka flütü ∴3 adet pan flüt ∴1 adet yan flüt ∴2 adet marakas ∴sınırsız müzik defteri, müzik öğretim kitapları, cdleri
Onların şimdi bir sürü müzik aleti var. Tek ihtiyaçları ise bilgilerini kendileriyle paylaşacak müzisyenler.
Van’da içimizi ısıtacak bir güneş doğuyor, görüyor musunuz?
İletişim için:
Okul Rehber Öğretmeni Mansur Kılıç Adres: Şehit İbrahim Karaoğlanoğlu Ortaokulu Şerefiye Mahallesi Veteriner Caddesi Okul 1. Sokak İpekyolu- Van E-posta: [email protected] Telefon: 0537 697 91 27
Kısa bir süre önce Joseph Wolfgang Ohlert Berlin’in en ünlü eşcinsel kulüplerinden birinde yakın arkadaşı Kaeyle karşılaştı. Çok özel bir proje için onunla çalışmak istediğini söyledi. “O trans bir kadın ve kendini huzursuz ve mutsuz hissediyor. İlk dönemlerinde aradığı kitabı bulamadığını söylüyor” diyor Ohlert. Ve kendilerine yeni bir kitap yaratmak için fırsat vermek istiyor. Alman fotoğrafçı zaten cinsiyet ve kimlikle ilgiliportreler dahil olmak üzere bir dizi projeye başlamıştı. Trans ve genderqueer bireylere kendi kıyafetleri ve ifadeleriyle kendi hikâyelerini anlatmaları için bir şans vermek istedi.
“İnsanlara kendi onurları ve saygıları ile kendileri için konuşabilecekleri bir platform vermek istedik. Kitap, orijinal fikirlerimizden daha fazlasıyla doldu.”
Kitapta, cinsel kimlik kelimesinin Alman diline geçtiğinden bahsediyorsunuz. Bunu biraz açıklar mısınız?
Cinsel kimlik kelimesi, Amerikalı teorisyenler sosyal bir yapı olarak biyolojik bedenimizin yanı sıra cinsel kimlik fikrini ortaya attıktan sonra Almanya’da 80’li yılların başlarında kabul edildi. Ama sadece akademik olarak kullanılır. Günlük yaşamda bu kelime Almancanın bir parçası olmamıştır. Ama son zamanlarda daha sık kullanıldığını hissettim. Bence insanlar cinsel kimlik hakkında hiç olmadıkları kadar açık konuşmaya başladılar. İnternetin bunu kolaylaştırdığını düşünüyorum. Bir yandan İngiliz Dili ve Anglicisms, Tumblr ve Instagram neslinin günlük yaşamlarının bir parçası haline gelmiştir, bu yüzden yeni kelimeler kabul etmek çok daha kolaydır. Diğer yandan sonunda cinsel kimlik hakkında konuşma vakti geldi ve artık cinsiyet hakkında konuşmak yetmiyor. Gerçekten farkı ayırt etmek ve insanların seni bedenin ve cinsel organın üzerinden tanımlamaması için ikinci bir kelimeye ihtiyaç vardır.
“Kimseyi zorlamadık”
“Bir Spektrum Olarak Cinsel Kimlik” kitabındaki sorular ve fotoğraflar çok samimi. Bu insanlara karşı nasıl bu kadar açık ve dürüst olabildiniz?
Kaey görüşmelerden sorumluydu. Fotoğraflarını çektiğim insanların çoğu onun arkadaşlarıydı bu yüzden onlarla detaylıca konuşmak çok da büyük bir olay değildi. Başından beri biliyorduk ki onlarla konuşmak çok hassas ve özel bir şeydi bu yüzden onlara mümkün olduğunca fazla süre ve gizlilik verdik. Kimseyi bir şey söylemeye zorlamak istemedik. Bu yüzden Kaey geniş yelpazede hazırladığımız soruları herkese gönderdi. Herkes istediği soruları cevaplamakta özgürdü. Ama aralarından biri sözcüklerle değil fotoğraflarıyla konuşmak istedi.
Sizi cinsel kimlik spektrumuna iten şey neydi?
Kitabı yazmadan önce cinsel kimlik olanakları hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Kadın ve erkek kavramıyla meskenlenmiştim. İnsanlara genel olarak kendi cinsiyetlerinden ayrı olarak bakmayı yeniden öğrenmem gerekiyordu. Ben kimim sorusu, beni ben yapan şeyler ve diğerlerinden farklı olmam benim işimin bir parçasıydı. Bir sürü insanla tanıştım. Öncelikle kendinle anlaşman gerektiğini anladım.
“Kadın olmak istediğimi fark ettim”
Bu insanları fotoğraf çekmek cinsel kimlik anlayışınızı nasıl değiştirdi?
Bir çocuk olarak cinsiyet rolleri hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Bana kendimi ifade edebilme özgürlüğü veren ailem sayesinde yeterince şanslı hissediyordum. Oyuncak bebeklerle oynuyordum, elbiseler giyiyordum, küpe ve mücevherler takıyordum. Herkese bir kadın olmak istediğimi söylüyordum. Ama vücudumla mutluydum. Benim cinsel kimliğim üzerimdeki tanımım değişmedi. Olduğum şekilde bir kadın olmak istediğimi fark ettim. Bu benim bir parçam. Vücudumla rahat hissediyordum.
Son günlerde cinsel kimlik ana haber bültenlerinde tartışıldı ve trans ünlüler her zamankinden daha fazla görünür oldu. Fotoğraflarını çektiğiniz insanlar bu fenomen hakkında ne düşünüyor?
Ana akım medyada bu hikâyeler hakkında çok farklı görüşler duydum. Çoğu bunu destekliyor ve seviyor. Çünkü görünürlük önemlidir ve dergi kapaklarında trans kadınları görmek mutluluk verici. Trans insanlar için bu tarihte önemli bir başarıdır.
Havaya ve suya ne kadar muhtaç olduğumuzu biliyoruz. Peki, üzerinde yaşadığımız toprağın bu kadar önemi var mı? Hep bildiğimiz, ekolojistlerin de üzerinde olduğu konulardan biri: Toprak kirliliği. Bu kirlilik, toprağa bırakılan zararlı ve atık maddelerin toprağın özelliklerini bozmasıdır.
Toprak, kayaların ve organik maddelerin ayrışması sonucu oluşan ve yer yuvarının üstünü kaplamış doğal bir yapıdır. Az bir miktarında bile çeşitli mikroorganizma barındırır. Bitkilerin direkt yaşam alanı, beslenme depolarıdır. Oluşumunda başlıca etkenler: Sıcaklık farkı ile parçalanma, asitlik değişimi gibi kimyasal etkiler ve ayrıştırıcı canlılardır.
Toprağın içeriği genel olarak: Yaklaşık yüzde 40 kadarını mineraller, bunların yanında yaklaşık eşit oranlarda organik maddeler, toprak suyu ve toprak havası bulunur. Toprak havası özellikle tarımda çok önemlidir. Birçok çiftçinin hatası fazla sulama, bu sulama şekliyle toprakta bulunması gereken yeteri havanın yerini de su aldığı için bitki köklerinin havasız kalması söz konusu. Ayrıca fazla sulamanın su kaynaklarına yüklenmeyi arttırdığı için diğer çevre sorunlarını da beraberinde getirdiği bilinmekte. Günümüzde tarımda kullanılacak olan kimyasallar için hem ekonomik olması hem de toprak kirliliğini engellemek için toprak analizleri yapılmakta. Bu sayede fazla gübrelenme ile toprağı kirletmeden olabildiğince organik ürün yetiştirmek amaçlanıyor. Ayrıca toprağın kirlenmesi dolaylı olarak yeraltı sularını da etkiliyor. Kimyasallar ile kirlenen toprak, bünyesindeki atıkları sulara karıştırarak su kirliliğine yol açıyor.
Toprak kirlenmesi insan popülasyonunun ilk etkilerinden biri
Bu yüzyılın başlarında artan modern tarım ve sanayileşme toprak kirlenmesini ciddi anlamda arttırdı ve gündeme getirdi. Kentlerden çıkan atıklar, fazla gübreleme, tarım mücadele kimyasalları toprak kirlenmesinin başlıca etmenlerinden sayılıyor. Toprak kirlenmesinin insan popülasyonuna ilk etkilerinden birisi de tarımdan gelen besinlerin toprağa bırakılan atıklardan kontamine olmasıdır. Fakat son yıllarda ziraat işlerinde kontroller artmış durumda. Kontroller sayesinde tarımda bitkilere verilen gübre veya ilaçlar yeteri miktarda kullanılarak toprağa aşırı yüklenmek engellenmeye çalışılıyor.
Ülkemizin diğer önemli toprak problemi de erozyondur. Erozyon, yer yuvarının üzerindeki çeşitli yüzey maddelerinin sel, yağmur ve rüzgar gibi etkenlerle taşınmasıdır. Bu sorunla her yıl elimizden önemli ölçüde verimli toprak kayboluyor. Birçok Avrupa ve Afrika ülkelerine göre erozyon oranlarımız fazla durumda. Ülkemizin büyük kısmı şiddetli, orta şiddetli olmak üzere erozyona maruz kalmakta. Ancak yüzde 3’lük bir kısmı kayalık olmasından dolayı erozyona uğramıyor.
Aslında erozyon doğada olmasını beklediğimiz rutin bir olaydır. Fakat hızlandırılmış erozyon şeklinde isimlendirilen olay ise: Doğal olarak erozyonun gerçekleştiği bölgelerde insani etkilerle erozyonun hızlandırılmasıdır. Bu durum, tarım alanı açma ve dolaylı olarak iklime verdiğimiz insani zararlardan ötürü gerçekleşiyor. Yani hızlandırılmış erozyon çevrede ciddi tahribata neden oluyor.
Zaten Dünya’nın büyük kısmı sularla kaplıyken, bu toprak sorunlarını üstesinden gelerek çölleşmeyi engellemeliyiz. Toprağa saygısızlık sonucu ülkeler yıllık büyük miktarda ekonomik zarara uğruyor. Küresel boyutta bir farkındalık bekliyoruz, umuyoruz…
Afro saçlı bir insan volkan sıcaklığı solur. Galaksiler arası karşılaşma, büyüler ve Mısırlı imparatorlar bir bulutta yer alırlar. Bu imkânsız durum, 1960’ların tuhaf ve renkli psychedelic sanat dünyasının dışında hiçbir yerde var olmaz.
Çeşitli ustaların derlemelerinden oluşturulan Electric Banana (Elektrikli Muz) adlı yeni kitap, moda fotoğraflarını, albüm kapaklarını, reklamları, avangart çağın yüzlerce görüntüsünü barındırıyor.
Yüzlerce görüntü ile katkı sağlayan birçok ressam ve sanatçı bu kitapta yer alıyor. Mesela; Beatles’in kıyafetlerinden sorumlu Flemenk sanatçı Marijke Koger, Miles Davis’in Bitches Brew albümünün kapağını tasarlayan Mati Klarwein, Japon psychedelic sanat ustası Keiichi Tanaami, Yellow Submarina ve daha birçok filmin tasarımcısı Alman asıllı Heinz Edelmann… Kitap hayallerin ortaya çıkmasını sağlıyor.
Trippy: Pscychedelic tripler için kullanılan bir terim.
Sadece devletin konuşma hakkına sahip olduğu bir memlekette hiçbir söze inanmayın. Ali Şeriati
Oldukça gergin ve sarsıcı bir süreçten geçiyoruz, kaldı ki; düşük nabızlı bir gündeme alışkın bir toplum olmadığımız aşikar. Bu da toplum ruh sağlığının ayrı bir patolojik boyutu, birkaç ay skandal ya da bombalı saldırı yaşamazsak, şaşkınlığa uğrarız sanırım. Korku, endişe hayatımızın her alanına nakşetmiş ve son yılların siyasal ve kültürel yaşantımızda baskın bir misyona sahip. Nedendir, nasıldır, keskin hatlarıyla söyleyemiyoruz belki, ancak ne bu baskıyı, ne bu sindirilmişliği üstümüzden atamıyoruz, karşı bir tepki veremiyoruz. Gösterilegelen tepkilerse, samimiyetsiz, marjinal ya da bir küçük zümreye ait gösterilip meşru dahi görülmüyor. Medya ve tüm yönergeleri kanıksattığı kamusal vicdan, her şeye rağmen kayıtsız kalmayı tercih ediyor.
Mevcudiyeti, varolmayı dolayısıyla canlılığı, harekete (aktif olmak) ve hareketin diyalektiğine vurgulayan üstdevlet, aktif olmayı iş sahibi olmak ve satın almak/sahip olmak eylemlerinin tüketilmesiyle mümkün kabul buyuruyor. Birey mevcudiyeti ile birlikte gerçekten varolabilmesi, birey değeri kazanabilmesi için öncelikle bu vatandaşlık görevlerini yerine getirmesi gerek; çalışmak ve tüketmek. Nedir, kimdir bu üstdevlet? İktidar, medya ve megaşirketlerin tahakküm ve sömürü yönetim ilişkilerinde kurduğu birliktelik ve uzlaşmadır üstdevlet. Birey çalıştıkça iktidar güçlenecek, tükettikçe şirketler kazanacak, medya her ikisinin de çıkarını gözetecek. Böylelikle kendi lümpen mevcudiyetini şimdiye değin sürdürdüğü gibi ilelebet devam ettirecek.
Tüm bu söylemleri biraz daha somutlaştırmak için 1976 yapımı Network adlı filmde, “büyük patron”lardan Arthur Jensen ile “televizyonun çılgın peygamberi” Howard Beale karakterleri arasında geçen bir konuşmayı dikkate almayı önemli buluyorum. Gerçek bir hikâyeden uyarlanmış olsa da nispeten bu sahne kurgu eseri ancak metin ve vurgu değeri oldukça sarsıcı.
Bir “yeni dünya düzeni”: Şirketokrasi 2
“- İşe satıcı olarak başladım, Bay Beale. Dikiş makineleri otomobil parçaları, saç fırçaları ve elektronik cihazlar sattım. Her şeyi satabileceğimi söylerler. Size de bir şey satmak isterim. Doğanın başlıca güçleriyle oyun oynadınız Bay Beale! Ben bunu kabullenemem! Yeterince açık mı? Bir iş anlaşmasını durduğunuzu sanıyorsunuz. Ama durum öyle değil! Araplar, bu ülkeden milyarlarca dolar aldılar ve onu geri vermeleri gerekiyor! Bu bir med cezir, ekolojik bir denge! Sen, her şeyi ülkeler ve insanları olarak gören eski kafalı birisin! Ülkeler yok! İnsanlar yok! Ruslar yok! Araplar yok! Üçüncü Dünya da yok! Batı yok! Tüm sistemlerin üstünde bir kutsal sistem var. Çok büyük ve dokunulmaz, özenle işlenmiş etkileşimli, çok uluslu, dolar egemenliğinde!
Petrol dolarları elektro dolarlar, bir sürü dolar! Marklar, rubleler, sterlinler! Bu gezegende hayatın bütünlüğünü sağlayan, uluslararası para sistemidir! Bugün her şeyi olması gerektiği gibi yapandır! Bu, atomik atom altı ve galaktik bir yapıdır! Ve sen doğanın birincil güçleriyle oynadın! Ve taş olacaksın! Anlıyor musunuz, Bay Beale? Yirmi bir inç küçük ekranınızın önünde ayağa kalkıp, Amerika ve demokrasi hakkında feryat ettiniz! Amerika yok! Demokrasi yok! Sadece IBM, ITT, ATT, Dupont, Dow ve Exxon var. Bugün dünyadaki ülkeler bunlar. Ruslar, Meclislerinde ne konuşuyorlar sanıyorsun? Karl Marx mı? Onlar da tıpkı bizler gibi program tablolarını çıkarıyor, teoriler geliştiriyor çözümler geliştiriyor, ticari işlerinin ve yatırımlarının fiyat-maliyet olabilirlikleri üzerinde çalışıyorlar.
Artık ülkelerin ve ideolojilerin olduğu bir dünya yok. Dünya, iş dünyasının kanunları ile tanımlanan bir şirketler okulu. Buradaki sözcük iş, Bay Beale. İnsanlar sürünerek çamurun içinden çıktılar. Ve bizim çocuklarımız Bay Beale, mükemmel dünyayı görecekler. Orada savaş ya da kıtlık, bunalım ve vahşet olmayacak! Tek ve büyük bir evrensel şirkette herkes ortak kâra hizmet etmek için çalışacak. Orada herkesin hissesi olacak ihtiyaçlar karşılanmış olacak, bütün endişeler kalkmış sıkıntının yerini neşe almış olacak. Ve bu müjdenin vaizi olarak sizi seçtim, Bay Beale.
– Ama neden ben?
– Çünkü sen, televizyondasın aptal! Altmış milyon kişi her hafta pazartesiden cumaya seni seyrediyor.“
Medya denetimi, bir algı yönetimi…
Politik bir yapım olan filmin en vurucu bölümünde aslında birçok devlet-toplum ilişkiselliği hicvedildiği gibi kitle yönlendirilmeli ve medyanın bu ulvi görevi hakkıyla yerine getirmesi ve bu gücü koruması için medyanın da kontrol edilmesi gerek. Bir medya patronunun “Bütün çalışanlarım istediklerini yazmakta ve söylemekte özgürdür, şayet benimle aynı fikirde olduğu sürece” sözü medyanın kendi iç denetimini yeterince anlatırken, medyanın toplum üzerindeki kontrolünü Jim Morrison’un sözüyle de özetleyebiliriz: “Medyayı kim kontrol ediyorsa zihinleri de onlar kontrol ediyor.”
Benim hayatımda makro ve mikro düzeylerde, benden çok öte bir yönlendirim gücüne sahip tüm bu üstdevlet hegemonyasında ben ne kadar özgürüm? Maruz kaldığım tüm etkileşimlerden ne kadar sıyrılabiliyorum veya bunlara karşı ne kadar özgür bir iradeye sahibim? Böylesi bir sistemin, tercihimin olup olmamasından öte, bununla nasıl baş edeceğimi bile belirleyemezken, belki de hiç belirleyemecekken, piyasanın her nasılsa istenildiği gibi dengelendiği bir düzende yaşamak, getirdikleriyle yüzleşmek ve tüm ekonomik yaşantımı buna göre dinamize etmek benim özgürlüğüm olamaz. Böylesi bir maruziyete karşı özgürlükten söz edilemez.
“Nedir bizi biz eden bu güç ve diğer yandan bizi bizden uzaklaştıran? Kayıtlı bir band üzerinde koştuğumuzu düşündürüp, ayağımızın takılıp düşmemize neden olan bu sorgu(?) Realitenin boyutlarını yeniden denetlememizi hatırlatmıyor mu bu? İnsan, birey olarak anıldığından beri özgür kabul edilmek istenilir. İstenilir, çünkü öyle olduğuna dair derin kuşkularımız var. En kompleks yapı/yargılardan biri olagelmiş “özgürlük” imgesinin yaratımında ve arzulanmasındaki yegane köken, hakim olma ve kontrol etme istencidir. Özgürlüğün yanı başına iliştirdiğimiz; bağımsızlık, töze erişme, mevcudiyetin sınırsızlığı ve tüm baskıların yoksunluğu gibi olgusal hazinelerimiz, nihayetinde egemenlik ve kontrol etme hak arayışlarımızla iç içe varlığını göstermekte ve ilerlemekte.” 3
George W. Bush’un 2004’te Madison Square Garden’daki seçim konuşmasında bu sahneyi göstermişti ekranlarda. Bu basit bir hatırlatma değildi elbet, daha önceden çok iyi hazırlanmış bu imge ile kitleyi bir şeye razı getirmeye çalışıyordu, sadece tek bir şeye, kendi amacına. Retoriğin de gereği buydu ve etkili bir kullanımla seçimlerde istediğini elde etti.
Bir demokrasi tutulması: Razı gelmek ya da gelememek
Özgür olduğumuza ve herhangi bir gün olabileceğimize asla inanmayacağım bu koşullanma ilişkiselliği haricinde, ekonomik yaptırımlar ve razı gelişlerimiz, çalışmaya, hayatımızı idame ettirmeye dair inançlarımız, medya denetimi ve rızanın imalatı çerçevesinde tümüyle tahakküm altındayız. Öyle bir yaptırım altında koşullanma ki; hiçbir eylemimden kendimi mesul tutamam, tümüyle yaptırımlara katlanmam gereken bir hayatta benden bir kurban yaratılmak istenmesini ve buna razı gelmemi, karşı gelirsem vatan haini ilan edilmemi kabul edemem. Böyle bir çıkmazda tümüyle isyandayım ve bu benim bireyselliğimin en kutsal söylencesidir.
İktidar hayatı hedef aldığında, hayat iktidara direniş olur. Gilles Deleuze
Geleceğimin bir güvencesi yok, kariyerimin, işimin, eğlencemin, hayatımın ve tüm bunlara dair hiçbir şeyin güvenini taşımıyorum. Bütünüyle yaşantısal değerlerim üzerine kaygı ve stres altındayım. Tüm bunları haklı göstermek için toplum nezdinde veya onun penceresinden konuşmama gerek yok, ben tek başıma önemliyim ve biriciğim. Bu demokrasinin biricik önceliği ve nihayet, benim bunu demokrasinin adına savunmam değil, demokrasinin bunu benim adıma savunması gerekir.
Gündem içinde halihazırda süregiden bombalı saldırılara “alışmalıyız” söylemi, bu korku ve stres aktarımına karşı inşa edilmek istenen bir olağanlaştırma ve meşrulaştırmagayretidir. Kitle, korku ve stresle yaşantısını sürdürmeye razı gelsin isteniyor. Çünkü insan stres ve korkuyla baş edemez. Hele ki; ilkel bir sürünün dürtüsel eylemselliğine sahip kitle, tüm istenilen davranışları iktidarın eline verir ki, tüm yönetim tarihi boyunca otorite bunun kazanımlarını fazlasıyla sağlamıştır. Retoriğin sağladığı tahakküm ile Büyük İskender’in Kral Darius’a karşı, Augustus’un muhaliflerine karşı ve George W. Bush’un 11 Eylül sonrası kazandıkları zaferlerin mümkünlüğü böyle bir korku/kaygı yönetimiyle mümkün kılındı. 4
Kitle toplumunun üzerinde iktidara paye biçilen görev veya kitleden beklenen davranışlar nelerdir? Kitle, demokraside ve yönetimde iktidarın gözdesi olma önemini nasıl ve neden taşır? Kitle toplumu olmanın iktidara getirdiği çıkarların boyutu nedir? Kısa ve net bir şekilde cevaplanabilir: İktidar sonsuz ve sınırlanamaz gücünü kitleden alır. Kitle mesnetsizdir, kişiliği ve benliği yoktur, sayısı sosyal yaşamda ölçülebilir ve gözlemlenebilir boyutun üstünde bir ölçektir. Niceliği baskın, niteliği yoksun ve zayıftır, ancak gücünü köhne yığın halinden alır. Kitle kendini tüketim ile ifade eder, kitle içinde birey tüketebildiği kadar varolabilir. Toplumsal tabakalaşmanın yoğun olduğu kitle içinde kendi ayırdını tüketimle sağlamaya çalışır, bu da tüm medya sunumlarıyla (televizyon, sinema) günbegün pompalanan “Amerikan rüyası” (ki yerelimizde buna İstanbul rüyası –taşı toprağı altın şehir- de diyebiliriz) ile yeterince pekiştiriliyor ve bu şekilde inandırıcılığı somut, gerçekleştirilebilir bir idea olarak hayalleri süslüyor.
İrrasyonel davranışlar çağındayız, rasyonel bir ufuk mümkün değil!
Kitle böyle hayali gayelerle meşgul olmayı sever, çünkü içine hapsolduğu milyonların içinden kendini sıyıracak bir “mutlu yaşam” herkes için cezbedicidir. Öte-dünyaya dair dinin doyuramadığı arzuları, reklamlar ve şirketler tamamlamaya çalışır. Öyle veya böyle inşa edilmiş bu “global köy”de herkese yetecek kadar hayal vardır ve hayallerin tüketimi de bir doyum sağlar. Bilinç nihayetinde eylemi sonlandırmaya meyillidir, medya aktarımıyla sağlanan hayallerin nihayetinde mutlu bir sonla bitimi ve bu hikâyenin tüketimi de görece bir yeterlilik ve doyum üretebilir ve bu kitle adına asgari bir standart kriteri olarak kabul edilebilir.
Medya tarafından tüm gücüyle yaratılan ve tüketilen simülasyon ve imgeler dışında, sosyal yaşama dair hiçbir şeyin pek bir kıymeti yok. Her şey kudretli bir el tarafından, zaten olması gereken haliyle gerçekleştiriliyor ve bizim bu alana bulaşmamızın millet adına faydası yokmuş gibi inanılıyor. Diğer yandan diziler, yarışma programları ve sadece olan biteni anlatan ve böylesini olduğu gibi kabul etmemizi buyuran haber programları tüketiliyor. Evdeki tüketim böyle sürdükçe, dışarıdaki yaşam da çalışmak ve biraz laflamak dışında pek bir koşul sağlamıyor. Velhasıl bir toplumun yaşayacağı en hazin birçok şeyi yaşadık, bombalı saldırılar, iş kazaları, kadın tecavüz ve cinayetleri, darbe girişimi… Ancak hayat sanki kaldığı yerden devam ediyormuş gibi davranmamızı bekliyor bir şey. Kitlenin bu sinsice ve kendini muzaffer gören yapısını nasıl anlamlandırabilir ve kabul edebiliriz hayatımıza, hayatımız bu kadar basitçe sürdürülür ve buyurgan tayin edilirken?
—
¹ Bu makale daha önce yine “kitle psikolojisi” üzerine yazdığım makalelerin devam niteliğindedir.
Tıpkı Bob Dylan ve Arthur Russell gibi müzikal çalışmalar yapan, Beck ve Nirvana aşığı, şair Allen Ginsberg‘in çalışmaları yeni bir koleksiyonla farklı bir resim çiziyor.
East Village’de gerçekleşen Allen Ginsberg ve Bob Dylan arasındaki doğaçlama caz dinletisi, Beat Kuşağı romantizminin tepe noktası gibi gelebilir. Ulumaşiirini, Rolling Stone ozanı gibi bir mikrofon üzerinden okuyor, tahrik edici fikirleri alevlendiriyor, kelime oyunlarıyla isyankâr tutumunu gösteriyor. Gerçekliğine rağmen 1971 yılının sonbaharında, daha az bohem bir zirveydi ve daha çok bir rehine pazarlığı gibiydi.
Ortak arkadaşlarından 85 yaşındaki üretken bir klasik/caz bestecisi David Amram “Bob bana, New York Üniversitesi’nde Allen ve Gregory Corsa’nın kendi şiirlerini okuduklarını söyledi ve beni de oraya gitmem için davet etti” diye anımsıyor. “Ara verdiklerinde sahne arkasındaydık ve Allen bana; ‘Tanrım, 10 yıldır Bob Dylan’ın müzikal anlamda benimle bir şeyler yapması için çabalıyordum. Onu bu akşam benim yanıma getirebilir misin lütfen, lütfen’ dedi. Bunca yıldır tek bildiğim, onu hiç böyle görmediğimdi.”
Nathanlardaki akşam yemeğinden sonra, Amram, görevinini layıkıyla yerine getirip, yarı emekli olan Dylan’ı, Tompkins Parkı Meydanı yakınındaki Ginsberg’in apartmanına götürdü. Elinde gitarı ile kapıyı açan Ginsberg, Dylan ile el sıkışıp “G anahtarı, Bob” dedi. Amram da Dylan’a dönüp ”Allen, harmonyum üzerinde çalabildiği tek notayı çaldı” dedi. Dylan göz gezdirip, bağırdı: “O küfür gibi olan şeyi kapat.”
The Last Word on First Blues
Bu hırçın başlangıca rağmen Ginsberg, o akşam birkaç yeni halk ezgisi tonlarını didiklemeye çalıştı. Tüm bu çabalar -tropikal, sürreal, pürneşe – The Last Word on First Bluesalbümünde duyulabilir. Bu kayıtla beraber Ginsberg, en verimli şarkıcı, söz yazarı olarak 1980’lerin başında yayılmaya başlamıştı. 1983 yılında çıkardığı First Blues albümünün tükenmesinin ardından yeniden basılan albüm, 60’lı yılların karşı-kültüründe uzmanlaşmış bir tarihçi olan Pat Thomas tarafından derlenen, daha önce yayınlanmamış birkaç parçanın yanı sıra Dylan’ın birkaç parçasını da içeriyordu.
Thomas “Ginsberg, bir simgedir, efsanevi bir şair ve biz hepimiz onu öyle tanıyoruz. Çok az insan onu şarkıcı olarak tanır ve çok az insan onu şarkıcı olarak sever” diye itiraf ediyor. 70 yaşında karaciğer kanserine yakalanan şair Allen Ginsberg’in ölümünün üzerinden 15 yıl geçtikten sonra, 2012 yılında, Ginserberg’in mirasının boxset haline getirilmesi ilk kez önerildi. “Onlarla bağlantı kurabilmiş olsaydım, onlara doğrudan Allen’in şiirlerine doğru yönelmelerini söylerdim, onlar da ‘Çekil buradan, bunu yapan 100 tane sanatçımız zaten var’ derlerdi. Müzik için deliren tek adam bendim -Allen Ginsberg’in müziğini düşünün, ya bunu tercih edeceksiniz ya da bunun tam tersi yönünde ilerleyeceksiniz.”
Rock’n roll yıldızı gibi herkesi büyülemişti
The Last Word on First Blues albümü,Dylan ve 60’lı yılların birçok karşıt-kültür sanatçılarından ilham aldı. Ginsberg’in şair olarak ebedi ününe ve isteksiz bir şekilde Uluma‘nın müstehcenlik merkezinde olmasına rağmen, -eşcinsel ve anti-konformist duruşları yine aynı derecede kışkırtıyordu- 70’lerde kariyerini müziğe doğru kaydırmayı umuyordu. “Allen, yüzde 90 Amerika gibi, rock’n roll yıldızı gibi herkesi büyülemişti” diyor Amaram.
“San Diego’ya gel, barışcıl bir adam olduğunu göster / Yaşlı Mr. Nixon, Sam Amca’dan daha iyi eğilir” gibi sözleri ile rahatsız eden Ginsberg’in Come to San Diego şarkısı ile Vietnam Savaşı karşıtı gitar haşarılıkları başladı. Sahne arkasındaki Dylan, Amram ve diğer arkadaşları (şair Anne Waldman ve müzisyen Happy Traum da dahil) tamborine vuruyor, Fransız kornosu çalıyorlar ve neşeli uyumsuzluk içinde bir harmoni oluşturuyorlardı.
Sesinin tonları Bob Dylan, mizahı Phil Ochs’tan…
Tiz sesiyle ve anlaşılmaz bir aksanla (İngilizce? Avusturyalı? Ketemin?) söylediği You Are My Dildo şarkısı, müstehcenlik nedeniyle radyo sunucu Dr Demento tarafından yayınlanmadı. Cilasız müzisyenlik saf halk palavrasıyken; müzisyen olarak mütevazi olan Ginsberg, sesinin tonlarını bariz bir şekilde Dylan’dan almış ve mizah anlayışını da Phil Ochs’tan.
“Hatırlıyorum, bir keresinde yakın arkadaşı olan Marianne Faitfull, ‘Ah Allen, şarkı söyleme’ dedi. Bence bu, onun bu işte pek iyi olmadığına dair genel bir histi” diyor 1976’dan 1992’ye kadar Ginsberg’in gitaristliğini yapan Steven Taylor. ”Ancak gerçekte müzik için cidden yetenekli olmaya çalıştı. Büyük bir vokal mekanizması vardı, harmoni edebilir, tona dikkat edebilirdi. Komik bir kulağı vardı.” Ginsberg ile 70 ve 80’lerde seyahate çıktı. Amerika ve Avrupa seyahati boyunca yaptığı düzenli yürüyüşleri sırasında, gözden kaybolan şiirlerini tamamladı. Ginsberg, genellikle, partneri olan Peter Orlovski’yi alırdı yanına. First Blues albüm şarkılarını, onun edebi ezberlerine sıkıştırmak için fırsat arardı.
”Her zaman bir ya da iki şarkıyla başlamayı tercih ederdik, sonra o bize birkaç şiir okurdu ve yine müzik ile sonlandırırdık. Çok renkli zamanlardı – Biz performansımızı sergilerken, Peter nasırını tıraş eder, ayak parmak tırnaklarını ucundan kısaltırdı” diye söz ediyor Taylor. ”Oxfort’ta, sözde uygunsuz davranışlarımızdan dolayı yerel bir şair bizi kınadı, hatta akşam haberlerinde şikâyetini gördük. Ama Allen umursamadı, onun büyük bir mizah anlayışı vardı” diye anlatıyor Taylor.
Thomas, Stanford Üniversitesi’ndeki Ginserberg arşivlerini karıştırarak oluşturduğu ve boxset’e eklediği bonus disk First Blues‘tan önemli ölçüde daha avangart idi. Bu demolar ve çekim hatalarında spektral minimalizm hakimdi. O parçadaki uğursuz çello, Ginsberg’in başka bir işbirlikçisi olduğu ile övünen, seans boyunca müzik aranjörü olarak oturan Arthur Russell’dan geliyor.
“Ne yapacağını kim bilebilirdi ki?”
“Arthur’un buradaki tuhaf merakı garipti ama onların çok sağlam bir ilişkisi varsı” diyor Thomas. “Arthur, Allen’in müziğin çok daha cüretkâr biçimde ileri zamanlı, alışılmadık olmasını istiyordu. Alen ise daha geleneksel blues olarak kalması taraftarıydı.”
Ginsberg’in en iyi noktası olan boxset, onu bilenler için Ginsberg’in çevik aklının bir kanıtıydı, kariyerinin sonlarındayken bile ölmeden önce daha çok şey paylaşmak istediğini söylüyordu.
Allen Ginsberg’in 48 yaşındaki menajeri Peter Hale, “Allen, 90’lara hâlâ bağlıydı – gerçekten Beck ve Nirvana içindeydi. Bu çocuklar bugünlerde gerçekten bunların içinde. Ölümcül hastalık teşhisi konulmadan hemen önce Ginsberg’in MTV’deki akustik oturumunda konuşmalar yapılıyordu bile. Uzun yaşayacak mıydı, kesinlikle müziğe daha çok odaklanmış olurdu. Ne yapacağını kim bilebilirdi ki?” diyor.
Şair Nigâr Hanım, nam-ı diğer Nigâr Binti Osman 1856 yılında dünyaya İstanbul’da açar gözlerini. Babası Sandor Farkaş, Macar ordusunun Erdel seferlerine katılır, daha sonra Osmanlı devletine sığınarak Müslüman olur. Böylece Macar Osman Paşa olarak tanınır. Musikiye düşkünlüğü ile bilinen Osman Paşa ve bir saray görevlisinin kızı olan annesi Emine Rifa’ti Hanım, kızları Nigâr Hanım’ı eğitimi için yatılı olarak Fransız Lisesi’ne gönderir. Okulda dönemin önemli isimlerinden piyano çalmayı ve Fransızcayı, birlikte vakit geçirdiği yabancı arkadaşlarından ise Rumca, İtalyanca ve Ermeniceyi öğrenir.
Öğretmenlerinden Madame Garos’un Nigâr Hanım’a özel bir ilgisi vardır. Bir gün okuldan ayrılmak zorunda olduğunu bildiği için orada olduğu süre içerisinde onu her türlü sanat etkinliğine yanında götürür. Madame Garos’un da tahmin ettiği gibi örtünme yaşının gelmesiyle beraber okuldaki eğitimi sonra erer ancak babası evde özel ders almaya devam etmesine karar verir. Piyano çalışıyla meşhur ve sekiz dil bilen Nigâr Hanım günlüklerine sahip olduğu bilgi birikiminde babasının büyük bir rol oynadığını yazar.
“Diyebilirim ki şairlik zevkini annemden aldım; çünkü o çok şiir okur, hasta olduğu zamanlar daima beyitler söylerdi” diye yazan Nigâr Hanım hayatının imkân veren her anını yazma eylemiyle geçirir. “Elem Teraneleri” olarak adlandırdığı şiirleriyle kadınları konusunda cesaretlendirir, erkek yazarlar üzerinde etki bırakır. Aynı zamanda Kadınlara Mahsus Gazete’nin başyazarı olan Nigâr Hanım’ın yaşadığı dönemde oynanan ancak basılmayan Gırive (1912)ve 1183 yılında bitirdiği Tefsir-i Aşk adlı bir tiyatro oyunu da bulunmaktadır. “Uryan Kalp” takma adıyla Servet-i Fünun dergisinde şiirleri yayınlanır.
Batı edebiyatının etkisinde kalarak şiir ve düzyazı yazan ilk kadın olma özelliğiyle Nigâr Hanım “Efsus” adlı ilk kitabını yazar. İkinci Abdülhamid tarafından da oldukça takdir görür, kendisi tarafından Şefkat Nişanı ile ödüllendirilir. Biraz da bu takdirin yardımıyla oğullarını Mekteb-i Sultaniye göndermeyi başarır. Oğullarının iyi bir okula kayıt olduğunu gören ve kötü giden evliliğini sonlandıran Nigâr Hanım, doktorların da tavsiye ettiği seyahat önerisiyle pek çok ülkeyi gezer. Balkan Savaşı’nın başlamasıyla İstanbul’a geri döner ve o günleri şöyle anlatır; “Bugün, en büyük aşkım vatanımdır. Onun geleceğini bu kadar karanlık gördükçe ağlamadığım gün geçmiyor. İlahi, milletimize Nusret nasip et.”
Şair Nigâr Hanım yaşadığı dönemde “Adetlerinde Avrupalılaşmış fakat zevklerinde şarklı bir kibar Türk hanımı” olarak tanınır. Her hafta salı günleri evini konuklarına açmasıyla bilinir. Bu davetler entelektüel bir hava içerisinde geçer. Şiirler okunur, sohbetler edilir, müzik dinletileri yapılır.
Hayatı boyunca aşka özlem duyar
Nigâr Hanım henüz 12 yaşındayken yani okuldan alınmasının üzerinden beş ay geçtikten sonra Osman Paşa’nın uzaktan akrabası ve dönemin önemli isimlerinden biri olan Hacı Salih Efendi’nin oğlu İhsan Bey ile evlenir. Nigâr Hanım’ın hayatının çetrefilli dönemleri evlendikten iki yıl sonrasında başlar. 14 yaşındayken kardeşini kaybeder. Böbreklerinden hasta olur. Tüm bu talihsizliklerle cebelleşirken dört çocuk sahibi olmuştur. Hastalığı sebebi ile Büyükada’ya gider. Kocası ile olan ilişkisi böylece daha çok zedelenir. Çocuklarını da görememektedir. Çocuklarını görmek için dönmeye razıdır. Döner de. Ama ancak üç ay dayanabilir.Evliliği bu şekilde devam eder. Sürekli ayrılır ve bir araya gelirler. Ancak hiçbir zaman mutlu olamazlar. Kocası kumarhanelere ve gece hayatına düşkün bir yaşam sürer. İhsan Bey’in sürdürdüğü bu hayat Nigâr Hanım’ın şiirlerinde de kendisini gösterir. Nigâr Hanım hayatı boyunca aşka özlem duyar. Sevgisizlikte yaşadığı boşluğu;
“Yegâne sevdiğin âlemde ben miyim şimdi? Sahih ben miyim artık muhâtab-ı aşkın? Bütün bu hiss-i amîk-î fuâd-ı pür-şevkin, O ibtilâ-yı ezel o alâik-i ebedi. Benim mi şahsıma muhsûr?.. Bir daha söyle….” dizeleriyle dile getirir.
Birçok şair ve yazar tarafından hayranlıkla izlenen Nigâr Hanım’a Abdülhak Şinasi Hisar da en güzel aşk pasajlarından birini ithaf eder. Yazılarında da ifade ettiği gibi kendini hep yalnızlıkla anar. Bir ara dönemine göre özgür bir hayat yaşamış olduğu halde görüştüğü insanlara temkinli yaklaşır. 1890 yılının Mart ayında İstanbul’a gelen Prens Victor Emanuel ile görüşmesinde feracesini çıkarmış olması Nigâr Hanım’ı dini olarak kaygı içerisinde bırakır: “Örtünmeye, vaktiyle, son derece riayet ettiğim halde sonraları başımdan geçen felaketler beni yeise düşürdüğü gibi, babam da, ecnebi misafirlerle görüşmemi münasip gördüğünden, ben buna alıştım. Bununla beraber, Rabbime ve Resul’üne karşı duyduğum derin sevgi ve bağlılık bu yüzden asla sarsılmadı. Yaratan’ıma, ruhumu, iman nuru içinde teslim etmek, inşallah, bana da nasip olur.”
Yaşadığı sürece yazdığı günlükleri ölümünden 50 yıl sonra açılması şartıyla Aşiyan Müzesi’ne bağışlar. 1918 yılında tifüsten vefat eden Şair Nigâr Hanım’ın günlüklerini bugün okumak ve Aşiyan Müzesi’nde bulunan eşyalarını görmek mümkün.