Karanlıktan bu yana gündelik, özel ve inançsal normlar etrafına simli iplerle ağlar kurmuş durumdayız. Kulak ardı edilen, cevabı muallak birçok arayışa ev sahipliği yapıyor zihnimiz; toplumsal karar mekanizmalarının sınırını eşelediğimiz, silikleşen açıklamalarla. Her birimizin kendince karar güdümleri var. Tuttuğumuz taraflar, desteklediğimiz düşünce biçimleri. Şimdilerde neler olduğunu an be an gözlemlediğimiz “özerk” bir üniversite için kullanıyoruz tahlil yetimizi. Boğaziçi, Galatasaray, ODTÜ belki sonrasında İTÜ, İÜ, DEÜ, AÜ ve sayamayacağımız niceleri. Medyatik toplum özelliklerinin hepsini sergilediğimiz bir ayı aşkın süreç, haksızlık kavramını kabullenmemize, normalleştirmemize neden oldu. Bugün, öğrenci hareketleri niteliği bakımından üst jenerasyonlarımızın korku dolu hatıralarını canlandırıyor, işleyen zamanda alt nesillerimize de bırakacağımız bir mirasın taslağını hazırlıyor. Öyleyse Twitter gündeminden takip etmekle yetindiğimiz “#AşağıBakmayacağız” başlığı, alelade bir öğrencinin kapıları ardında ne gibi açılımlara gebe buyurun, tartışalım.
Sorguculuk mesleğimizin sivri yanlarının köreltilircesine hırpalandığı işleyen bir sisteme aitiz, bunu var olduğumuz ortam gereği çabucak kavradık. Aykırı nitelendirilen sorularımızın tıklatacağı siyah camlar ardındakini görmek, bilinmeyenin korkusuyla karşı karşıya kalmak demek bizler için. Bu durumun gerekçesi sonsuz bir saygı atfettiğimiz büyüklerimizin yasak kavramını dikte edişi, belki de yalnızca tek ışık noktasının bulunduğu kulelerimizin rahatlığı yahut yetişirken kodlanan -toplumda- kabul görme itkisi, daha açık olacak olursam farklılaşmayı, korkunçlaşmak olarak algılayan topraklarda serpilmiş olmak… Peki, bütün bu baskılanmalarla sürüklendiğimiz bunalımlara değer mi? On binlerce öğrenci, öğretim üyesi, kolluk kuvveti, temsilciler bir de her şeyin içinde olan, olması gereken siviller; olağan süreçte birer demeç yığınından ibaretler. Devasa bir çoğunluğun sırt çevirdiği çocukları oluverdik bir anda henüz hava bile kararmamışken. Her daim beşeri en yüce kurumun aile olduğundan yola çıkan dirayetli bir gençlik, ailelerin haklı hareketlerde refleksif tepkilerine şahit oldu (!). Durduğumuz yere şöyle bir açılıp bakacak olursak bütün yargılarla topyekûn bir savaş meydanındayız. Renklere tahammülsüzlüğün, dinamikliğin bambaşka kalıplara sıkıştırıldığı düzlük bir alan burası, “Başın öne eğilmesin!” naralarına bile alt başlık açılan.
Oysa çağlarla evirilen düşünsel hareketlilik, sorgulamadığımız kör noktalara bile bu yazılarda neden kazandırmaya çalışıyor. Bizler hâlâ çabalıyoruz. Lakin yine de toplumsal erkin dayattığı kabulleniş safhalarına -elimizde olmayan nedenlerden- sıkışıp kalıyoruz. En kötüsü, sebeplere olan inancımız öylesine boşaltıldı ki artık idealarda, satırlarda vücut bulmaktayız. Yani sizin anlayacağınız boşluklu zaman çizgisinde sandalyemize adımlıyoruz tüm ussallığımızla, var olan ama başka görünüşler kazanmış yepyeni bir distopyanın yaratılış aşamasında.
Sosyolog Manuel Castells’in Kent Sınıf İktidar kitabı ismi ile ve kitabı elinize alır almaz gördüğünüz kapak illüstrasyonuyla, yaşadığınız kentin gerçeklerini, kentsel yapı, bu yapılanma içerisinde oluşmuş sosyolojik/ekolojik unsurlar ve tabii ki siyasal yapılanma seçimleri bağlamında oluşturulan düzen, yaşadığınız şehrin hafızanızda canlanma biçimini belirliyor. Hafızada canlanan manzara hangi kavram üzerinden bakarsak bakalım hiç de iç açıcı değil. Üstelik kitabın 1976 yılında kentler, sınıflar ve iktidarlar üçgeninde oluşan sorunsal sentez üzerine yazılmış bir dizi makaleden oluştuğunu okuduğumuzda aradan geçen 45 yıl boyunca dikkat çekilen konu başlıkları adına bırakalım biraz da olsa iyileştirici adımlar atılmasını, içinden çıkılmaz bir biçimde karmaşık ve zorlayıcı bir noktaya geldiğini dehşetle fark ediyoruz. O zaman bizler nasıl bir üçgenin (Kent-Sınıf-İktidar) içinde yaşıyor ve ne için mücadele ediyoruz? Bu kent yaşamlarının sürdürülebilir yanı kaldı mı ya da bizler sürdürebilir miyiz?
21. yüzyılda yaşam kavramının birinci sırasında yer alan “Küresel Kent” kavramı yaratılan yeni global dünya düzeni içerisinde kendini hemen kabul ettirdi. Örnek vermek gerekirse bu tanım içerisinde yer alan İstanbul kenti, kent-sınıf-iktidar kavramları düşünüldüğünde, -son 20 yıl içerisindeki yapılanma hızına da bakarak- başlı başına ele alınması gereken, üzerine yeni kavramlar türetilmesi gereken bir metropol olarak yerini aldı. İstanbul kentinde yaşayan bendenizin aklına kitabı elime alır almaz üşüşen kavramları sıralayacak olursam; metropol, hızlı büyüme, kentsel dönüşüm, çılgın projeler, atılımcı politikalar, her köşe başında inşaatlar, iktidar ve muktedir ayrıcalığı taşıyan adamların birbiri ardına kestiği kırmızı kurdeleler, yaşam alanları, çoklu yapılanma alanları adına altında bireyselleşme illüzyonları… Kapitalizm, globalleşme, küresel bazda kentleşme, iktidar ve sosyolojik unsurların görünmeyen dayatması , satın alarak sahip olma veya kiralayarak sahip olmalara binaen kurguladığımız yeni dünyaya “küresel kentler” diyoruz. Yeni kent sosyolojisi kavramının kurucularından olan Manuel Castells kitabı Kent Sınıf İktidar içeriğinde incelenecek çok ayrıntı var. Buyurun başlayalım.
Yeni Kent Yeni Sosyoloji Yeni İktidar Yeni Eşitsizlik
Kentler adına, kentlerde yaşayan sınıflar adına ve hükümetlerin kentleri yeniden ve yeniden ve yeniden inşaya kalkışması adına artık yeni kuramlardan bahsedilmenin gerekliliğini ortaya koymak isteyen bir kitap ile karşı karşıyayız. Sorulması gereken önemli bir soru olarak; küresel kentlerin anlamsal inşası nasıl oluştu ve nereye doğru yol aldı? Bu sorunun cevabı yeryüzünde yer alan ve küresel kent kavramı içerisine giren her bir şehir adına, coğrafi, sosyolojik yapı ve siyasal oluşumlar adına değişebilir. İlk olarak 1976 yılında Le Monde Diplomatique dergisinde bir dizi makale olarak yayınlanan Kent, Sınıf, İktidar ele aldığı sorunsalı senteze ulaştırma amacı ile yazılmış. Nihayetinde kitap olarak elimize aldığımız bu makaleler dizisi kitap içeriğinde toplamda dokuz bölümden oluşmakta ve Manuel Castells bölümler boyunca toplumlar, sınıflar ve iktidarlarca belirlenen kent kavramının tutarlı analizlerinin yapılması gerektiğine dikkat çekip, bu tür analizlerin eksikliğinin kentler açısından olumsuz sonuçları olabileceğine işaret etmekte. Manuel Castells kitabın daha ilk sayfasında, kentsel kriz ve çevre sorunsalını kast ederek; “İlk olarak, siyasi çatışmalar ve özellikle de liberal demokratik devletin karar alma sürecinin merkezinde yer alan seçim politikaları, bu konulardan derinden etkilenmiştir.” tespiti yapmış ve kitabın ana katmanlarından birini oluşturan orta sınıfların çok duyarlı oldukları kentsel gelişme ve “yaşam kalitesi” konularını nasıl bir kapsayıcılıkta ele alacağının sinyallerini vermiş.
Gelişmiş kapitalist toplumlar sorunludur. Kitapta ilk etapta bunun söyleniyor olması önemli zira, gelişmiş toplum yapıları, siyasi oluşumları ve yerleşim yeri yaratma kavramlarıyla refah düzeyinin temsilcileridir fakat bir bu kadar da, -hatta daha da fazla- ciddi uyumsuzlukların olduğu bir yapıyı da işaret eder. Halbuki kent kavramı bütün toplumsal grupların; -konut, eğitim, sağlık, kültür, ticaret, ulaşım gibi- günlük yaşamının temelinde yer alan ortak tüketim araçlarının örgütlenmesi ile mümkün kılınan bir yapı değil midir?(!) Gelişmiş kapitalist sistemlerde bu durum hem tüketimin artan toplumsallaşma eğilimlerini hem de tüketim araçlarının üretimle bölüştürülmesindeki uçurumun mantık dışı çelişkisinin ifadesi olarak oluşmaktadır maalesef ve hiç şüphesiz.
Oluşturulan yeni sınıfsal yapı, yeni kentsel yapı ve devletlerin yeni rollerinin İkinci Dünya Savaşı sonrası kurgulanan neoliberal siyasi düzende nasıl bir kurguyla belirleyici olduğunun temelinde aslında kent manzarasında gördüğümüzün tam aksine (Işıl ışıl, dinamik, üretken ve ürettiğini tüketen) ciddi eşitsizliğin yattığını anlıyoruz. Kitabı okudukça kent-sınıf-iktidar nezdinde önümüzde beliren asıl manzarayı görmemiz açısından Manuel Castells’in şu sözleri önemli bir perspektif oluşturuyor: “Toplumsal katmanlaşma sistemi ile toplumsal sınıf sistemi arasındaki içsel ilişkiyi reddedip, ilkini ikincisine bağımlı kıldığımız noktadan itibaren, bu toplumsal eşitsizliğin özel durumunu üretim tarzının dönemlerine ve toplumsal sistemin tarihsel biçimlenişine göre ifade etmek zorunda kalırız. Dolayısıyla, artık hakim sınıflar açısından mükemmel sonuçlar veren bir kaderciliğe dayanan “zengin” ve “ fakir” arasındaki ezeli farklılığı ifade eden tarih anlatısından, tüketim düzeyinde farklılaşmanın toplumsal olarak üretilişinin kesin olarak analiz edilmesine ve baskıcı günlük yaşam biçiminde kendini gösteren belirli bir tür toplumsal ilişkinin temel mantığının incelenmesine geçilmektedir.”
Buradan ortak tüketimin neokapitalist ekonomilerdeki stratejik rolüne ve “kitlesel tüketim” olarak adlandırılan bir kavrama ulaşmaktayız. Oluşan yeni yapılarda zengin-fakir ayrımı ve buna istinaden oluşan gelir uçurumları kapsayıcılığında kapitalist sistem için “Hane halkı tüketimlerinin” ne kadar büyük rol oynadığını biliyor muydunuz? Oluşturulan devasa sistem içerisindeki devasa uçurumlar ve yarattığı çelişkilerin adı olarak karşımıza çıkıyor “kitlesel tüketim.” Dolayısıyla oluşturulan bu devasa düzen sosyal yapı ve sosyal yapıda ifade bulan; sosyal konutları, sosyal çevreyi, sosyal-siyasal erki de temsil etmiş oluyor. Bu bağlamda kurgulanan sosyal konutların sadece bir tür “ihtiyacı karşılama alanı” olmayıp “toplumsal ilişki alanı” olarak da düşünülürse devletlerin müdahaleleri için bir formül olarak üretildiğini ve üretilen bu yapılara bizlerin, tüm sınıflarla beraber bağımlı hale getirildiğimizin altı kitabın en önemli tespiti olarak kalın uçlu bir kalemle çiziliyor. Yeni eşitsizliğin toplumsal belirleyicileri Manuel Castells’in 45 yıl önce dikkat çektiği konular üzerinden 45 yıl sonunda artık değişmez bir şekilde yerli yerine oturuyor: Sınıfsal yapı, kentsel yapı ve gelir eşitsizliğine rağmen ortaklaşa yaşamdan doğan kitlesel tüketim.
Kent Planlamasının Toplumsal İşlevi ve İdeolojisi
Çok düz bir noktadan girecek olursak, yaşanılan kent ve kentin sosyolojisi adına olması gerekenler belirlenmeli, çevre şartları gözetilmeli, bunlara istinaden politikalar oluşturulmalı, oluşan politikalara uyulmalı ve uygulanmalıdır. Yaşanılan kentin korunması ve çığırından çıkmaması adına. Bu yorum “Kent Planlaması” adına düz ve basit bir tanım. Manuel Castells kent planlamalarının toplumsal işlevini, içinde ve etrafında kurulan ideolojileri Fransa’nın üçüncü en büyük ticari limanına sahip olan Dunkirk üzerinden ele alıyor. Endüstriyel-Kentsel gelişme üzerinden yapılan ampirik araştırmalar adına liman çevresinde kurulan Çelik Üretimi Tesisleri’nin öneminin Kent-Sınıf-İktidar üçgeninde çığır açıcı bir anlayışla kurulduğunu fakat yaşanılan bir dizi süreç sonrası Dunkirk Limanı’nın kent planlamasındaki kesin başarısızlığı üzerine önemli tespitlerde bulunuluyor. Sanayileşmenin önemli bir ölçüsü olacak Dunkirk Limanı’nda planlamalar başlar başlamaz yapılmaya başlanan kaçınılmaz konut projelerinin, işçi-sınıfı konut sitelerinin yapılma aşamalarında hazırlanan planlarla, planlama kurumları arasındaki ilişkinin bir türlü kurulamaması Manuel Castells en çarpıcı nokta olarak belirtiliyor. Kent üzerindeki toplumsal çıkarlar, mekânsal modeller ve tartışmaların bir kentin oluşumu açısından o kente nerdeyse iyi anlamda hiçbir şey kazandırmadığını aksine çok kısa ve uzun vadede tahminimizden daha büyük zararlar verebildiği çarpıcı örneklerle açıklanmış.
“Kent yapısının işlemeyen yönlerini düzeltmek ya da kurumsal olarak yönetim birimleriyle ifade edilen tüm toplumsal sistemin uzun vadeli çıkarları doğrultusunda bir politikayı uygulayabilmek için, bu alanda giderek daha fazla yönetimsel müdahalede bulunmamız gerekecektir. Dolayısıyla kent planlaması kentsel gelişmenin sinir merkezi haline gelmektedir; bunun motoru olmaktan çok yaygın eğilimlerin bir yansımasıdır.”
Kentler oluşan toplumsal pratiklerimizin bir ifadesidir aslında ve kent planlamasının siyasi arka planı da buna göre oluşmaktadır. Kentlerin yapılandırılmasında oluşturulan yeniden yerleştirme mücadelesi planlama kapsamından saptığında veya çağın insanına tam anlamıyla cevap veremeyecek şekilde gerçekleştirilemediğinde protestoların devreye girmesi toplumsal işlevin ortaya çıkması adına belirleyici olacağı kitabın son çeyreğinde en çok altı çizilen konuları oluşturuyor. Kentler oluşurken devreye giren bu tip unsurlar ideolojik alanda oluşan yaşam biçimlerini de devreye sokuyor. Çevre, yaşam alanları, bahçeler, parklar… vb. Bu alanlarda gerçekleşen toplumsal hareketleri oluşan protestolar bağlamında inceleyen Manuel Castells çevreci hareketlerin kent için ne anlam ifade ettiğini sadece orta ve altı sınıfların değil muhafazakar elitlerin de kent adına gerçekleştirdikleri itirazların kent ruhunu nasıl şekillendirebileceğini tarih içinde gerçekleşmiş tek tek örnekler üzerinden aktarıyor.
Böylelikle…
1970’li yılların son çeyreğinde yazılan fakat halen güncelliğin koruyan, kitaplığımızın kaynak kitapları arasına girmesi gereken Kent, Sınıf, İktidar kitabı oluşmuş oluyor. Kitabı mutlaka alıp okumanız adına yazdıklarımdan daha fazlasını teşkil eder şekilde birçok öğretici ve ince detayları yazımın kapsamına almadığımı belirtmek isterim. Çünkü ülkemiz düşünüldüğünde son yirmi yılda yaşamsal, toplumsal ve siyasal anlamda yeniden yapılandırılan şehirlerimizi daha iyi anlayabilmek için Kent, Sınıf, İktidar kitabını mutlaka okumalısınız. Yaşadığımız şehir için neler yapılmaya çalışıldı ve bizler tüm yapılanlar karşısında ne yaptık?
Phoenix Yayınları’na böylesine kıymetli bir kaynak kitap için ve kitabın çevirisini gerçekleştiren Asuman Türkün’e teşekkürlerimle.
Kapsayıcı, çok sesli ve özenli bir çalışmanın ürünü olarak yayınlanan Şiddetsiz Erkeklik Atölyeleri El Kitabı, hem atölye düzenleyeceklere hem bu alanda çalışanlara hem de bence “artık bir şey yapmalı” diyenlere de fikir verebilecek bir kaynak ve gerçekten de faydalı.
Özyeğin Üniversitesi, Eleştirel Erkeklik İncelemeleri İnsiyatifi ve İsveç İstanbul Başkonsolosluğunun ismini gördüğümüz projenin oluşum aşamasında STK temsilcileri, belediye çalışanları ve saha çalışanları da yer aldı.
Son derece kapsamlı ve yararlı olacak bir biçimde hazırlanan el kitabının girişinde yer alan ifadelere göre, “Bu el kitabını erkekliğe odaklanan atölyeler yapmak isteyenler için faydalı olması umuduyla hazırladık. İlk bölümde, Eleştirel Erkeklik Çalışmaları alanının çizdiği çerçevede, erkeklikle ilgili temel bazı kavramları ana hatlarıyla ele aldık. İkinci bölümde, atölye yapmak isteyenlerin yararlanabileceği on altı uygulamaya yer verdik. Üçüncü bölümde, Türkiye dışında erkeklikle ilgili yürütülen çalışmalardan ve erkeklerin bir araya gelerek sürdürmeye çalıştığı programlardan bazılarını seçerek tanıttık. Son kısımda ise, el kitabında kullandığımız temel kavramları açıklayan bir sözlük, tavsiye kaynaklar ve şiddet durumunda başvurulabilecek kurumlara dair kısa bir liste sunduk. Kitapçığı hazırlarken beslendiğimiz temel kaynaklar feminist hareketin, Eleştirel Erkeklik Çalışmaları’nın ve LGBTİ+ hareketin erkeklikle ilgili eleştirileri, analizleri ve çalışmalarıdır. Erkeklikle ilgili çalışmaların erkek hakları savunucularının, feminizm karşıtlarının, LGBTİ+fobiklerin görüşlerine göre değil, feministlerin ve LGBTİ+’ların görüşlerine göre biçimlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Dolayısıyla bu el kitabında bu yaklaşımı benimsedik. Bu el kitabı internet ortamında da ücretsiz olarak erişilebilecek açık bir kaynak olarak tasarlandı. Uygulamalar kısmını hazırlarken bunu göz önüne alarak yekpare bir atölye programı önermek yerine, birbirinden bağımsız gerçekleştirilebilecek uygulamaları seçmeye özen gösterdik. Sizler de uygulamaları dilediğiniz gibi seçerek kendi atölyenizi hazırlayabilirsiniz. Atölye hazırlıklarınızı ve gerçekleştireceğiniz uygulamaların seçimini yaparken göz önünde bulundurmanızın iyi olacağına inandığımız hususlara ve çekincelerimize ikinci bölümün girişinde değinmeye çalıştık.”
Spot: Son derece kapsamlı ve yararlı olacak bir biçimde hazırlanan el kitabının girişinde yer alan ifadelere göre, “Bu el kitabını erkekliğe odaklanan atölyeler yapmak isteyenler için faydalı olması umuduyla hazırladık. İlk bölümde, Eleştirel Erkeklik Çalışmaları alanının çizdiği çerçevede, erkeklikle ilgili temel bazı kavramları ana hatlarıyla ele aldık. İkinci bölümde, atölye yapmak isteyenlerin yararlanabileceği on altı uygulamaya yer verdik. Üçüncü bölümde, Türkiye dışında erkeklikle ilgili yürütülen çalışmalardan ve erkeklerin bir araya gelerek sürdürmeye çalıştığı programlardan bazılarını seçerek tanıttık. Son kısımda ise, el kitabında kullandığımız temel kavramları açıklayan bir sözlük, tavsiye kaynaklar ve şiddet durumunda başvurulabilecek kurumlara dair kısa bir liste sunduk. Kitapçığı hazırlarken beslendiğimiz temel kaynaklar feminist hareketin, Eleştirel Erkeklik Çalışmaları’nın ve LGBTİ+ hareketin erkeklikle ilgili eleştirileri, analizleri ve çalışmalarıdır…”
8 Ocak 2021 tarihinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylanan “İstanbul İli, Beykoz İlçesi, Dereseki Mah. 267 Nolu Parsele İlişkin 1/5000 Ölçekli Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı ve 1/1000 Ölçekli Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planı” için itiraz süresinin son günü olan 8 Şubat 2021 tarihinde Beykoz Çevre Dayanışması, Beykoz Kent Dayanışması, TAÜ Dayanışması ve Kuzey Ormanları Savunması bir araya geldi ve #BeykozOrmanlarınaDokunma dedi.
Topladıkları 261 adet ıslak imzalı itiraz dilekçesini ilgili kurum olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na ulaştırılması için İBB Planlama Müdürlüğü’ne teslim etmelerinin ardından 14.00’da bina önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdiler. “Çevre Şehircilik Bakanlığı’na İtirazımız Var!” diyerek hukuki itiraz işlemlerini gerçekleştirip, Kuzey Ormanları’nın İstanbul Beykoz Kirazlı mevkilerinde 111 bin m2 ormanlık alanını daha imara açan ve ticaret alanı ilan eden planlara itiraz ettiklerini dile getirdiler.
Basın açıklamasının tam metni ise şöyle:
Basına ve Kamuoyuna;
Bildiğiniz üzere 8 Ocak 2021 tarihinde “İstanbul İli, Beykoz İlçesi, Dereseki Mah. 267 Nolu Parsele İlişkin 1/5000 Ölçekli Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı ve 1/1000 Ölçekli Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planı” adlı imar planları Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylandı.
Bugün burada Beykoz Çevre Dayanışması olarak Beykoz Ormanlarının sahipsiz olmadığını ve Beykoz halkının bu imar kararının karşısında konumlanan ortak iradesini göstermek için toplandık. Kararın iptali için imzaladığımız dilekçeleri İBB Planlama Müdürlüğüne teslim ettik. Bölge halkı ve öğrenciler olarak umuyoruz ki bu itirazlarımız ilgili merci olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığına ulaşır ve gerekli olan işlemler halkın sesine kulak verilerek yapılır.
Dayanağını 5403 nolu Kanun 13. Maddesi d bendinden alan bu karar, Çevre ve Şehircilik Bakanlığının bir tarım arazisinin imara açılmasında kamu yararı görmesi halinde, o araziyi imara açabilme yetkisi kullanılarak alınmıştır. Bizler bu kanun maddesinin Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca keyfi kullanıldığını düşünüyoruz ve iklim krizinin kapıda olduğu bu dönemde binlerce ağacın kesilip yerine Villa, AVM ve cami yapılmasında bir kamu yararı göremiyoruz. Tüm yetkilileri bu kararın bir an önce iptal edilmesi için gerekli işlemleri yapmak üzere göreve davet ediyoruz.
Bizler İstanbul‘un kalan sayılı ormanlarından, son nefes kaynaklarından biri olan Kirazlı Ormanları‘nı sermayeye kurban etmemek için elimizden geleni yapacağız ve mücadelemizi sürdüreceğiz.
Beykoz Çevre Dayanışması, Beykoz Kent Dayanışması, TAÜ Dayanışması ve Kuzey Ormanları Savunması olarak tüm kamuoyunu bu olayın takipçisi olmaya ve İstanbul’un son nefes kaynağının katledilmesine karşı dayanışmaya çağırıyoruz.
Berna Durmaz’ın ilk çocuk romanı Ağaçlı Gül ve Hayal, Semih Gümüş’ün editörlüğünde Günışığı Kitaplığı’nın Köprü Kitaplar dizisinin çatısında okuyucuyla buluştu. Öyküleriyle tanınan ve sevilen yazar Berna Durmaz, bu romanında şehirleşmenin insanların hayatını ve doğayı nasıl tahrip ettiğini çocukların gözünden aktarmış.
Ağaçlı Gül ve Hayal, okuyucuyu köyde yaşayan ve köy okulunun kapanmasından sonra eğitimine devam edemeyen Hayal’in amcasının yanına büyük bir kente gitmesiyle karşılıyor. Gittiği büyük şehirde, köyünün imkansızlıklarından ve zorluklarından kurtulacağını düşünen Hayal, metaller ve betonlarla kaplanmış, doğadan kopmuş soğuk ve donuk bir yerle tanışıyor. Üstelik şehrin soğuk ve donuk halinin, orada yaşayan insanlara da sirayet etmiş olması küçük kız için tam bir hayal kırıklığı olmaya başlıyor.
Hayal, her ne kadar kitaba ismini vermiş olsa da hikayenin tek sahibi kendisi değil. Berna Durmaz, farklı evlerden çocukların olayları algılaması ve yön vermesi konusunda her karaktere neredeyse eşit fırsat vermiş.
Ağaçlı Gül ve Hayal, köyden kente göç eden ailelerin sosyo-ekonomik durumunda hayatlarının pek de hayal edildiği gibi olumlu yönde değişmediğini, aksine hayata yetişemediklerini, fırsat eşitsizliklerini de dramatize etmeden en doğal haliyle sunmuş.
Ağaçlı Gül ve Hayal
Roman, insanların şehirleşmeyle birlikte, inşaat sektörünün doğaya verdiği zararı çocukların da anlayabileceği sade bir anlatımla işlerken aynı zamanda büyüklerin bu zarara nasıl sessiz kaldığını da hikayenin olay örgüsünde gizemli bir ‘’ses’’i duyurarak anlatıyor. Bu anlatımın okuyucular için anlamlı ve heyecan verici olacağını söyleyebiliriz.
Bu orman, orada bir başına. Demirin, makinenin yanında yalnız…
Ağaçlı Gül ve Hayal
Hayal ve arkadaşlarının yaşadığı mahallede, herkesin duyduğu ama kimsenin sorgulamaya cesaret edemediği ve herkesin duymazdan geldiği bir sese çocuklar kulak veriyor Ağaçlı Gül ve Hayal’de. Ormanın derinliklerine, doğanın uyarılarına, ağaçların ihtiyaç duyduğu sevgiye…
Ağaçlı Gül ve Hayal konusu bakımından yalnızca, yetişkinlerin kulağını kapattığı, doğanın tahribatıyla sınırlı değil. Ailelerin çocuklarıyla kuramadığı iletişim de çocukların gözünden aktarılıyor ve onların gündelik yaşamına misafir oluyoruz. Evlerdeki görülmeyen, dinlenmeyen, konuşamayan çocukların dünyasındaki arkadaşlık, sevgi ve merak sayesinde onlarla bağ kurmamak mümkün değil.
Çocukların günümüz sorunlarından olan çarpık kentleşme, hava kirliliği, betonlaşma ve ormanların tahribatı gibi önemli konular hakkında, edebiyat sayesinde farkındalık kazanmasının çok değerli olduğunu düşünmekteyim.
Şüphesiz Berna Durmaz’ın Ağaçlı Gül ve Hayal romanı, çocuklar ve doğa arasında köprü olacak, akılda kalacak etkili ve sıcak hikayesiyle okuyucusu tarafından sevilen bir kitap olacak.
“Beraberiz, vardık, varız, varolacağız!” diyen sivil toplum örgütleri LGBTİ+’lara nefret söylemi, Boğaziçi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü’nün kapatılması ve polis şiddetine karşı imza kampanyası başlattı.
Sivil toplum örgütleri; LGBTİ+’lara nefret söylemi, Boğaziçi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü’nün kapatılması ve polis şiddetine karşı imza kampanyası başlattı.
70’den fazla örgütün imzasıyla başlayan kampanyada örgütler, “Yetkilileri LGBTİ+’lara nefret söyleminden vazgeçmeye, LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü’nün kapatılması kararından geri dönmeye, polis şiddeti ve gözaltıları sonlandırmaya ve tutuklanan öğrencileri serbest bırakmaya çağırıyoruz” diyor.
beraberiz.org internet sitesi üzerinden başlayan kampanyaya sivil toplum örgütleri imza atmaya devam ediyor. Site güncellenerek, imza atan örgütler kamuoyuyla paylaşılıyor.
İmza kampanyasının tam metni ise şöyle:
“Beraberiz, vardık, varız, varolacağız!
“Biz eşitlik, adalet, özgürlük ve haklarımız için mücadele eden sivil toplum örgütleri olarak, 1 Ocak itibari ile Boğaziçi Üniversitesi Rektör atanma süreci sonrasındaki gelişmeleri takip ediyoruz.
“Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri başta olmak üzere anayasal demokratik haklarını kullananlara polis şiddeti, gözaltı ve tutuklamalar, LGBTİ+’lara üst düzey kamu görevlilerinin öncülük ettiği nefret kampanyaları ve Boğaziçi Üniversitesi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü’nün kapatılması hiçbir koşulda meşru değildir ve kabul edilemez. Öğrencilerin demokratik üniversite taleplerinin yanındayız. LGBTİ+’ların hak mücadelesi hepimizin mücadelesidir.
“Yetkilileri LGBTİ+’lara nefret söyleminden vazgeçmeye, LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü’nün kapatılması kararından geri dönmeye, polis şiddeti ve gözaltıları sonlandırmaya ve tutuklanan öğrencileri serbest bırakmaya çağırıyoruz.”
Sivil toplum örgütleri imza atmak için beraberiz.org internet sitesini ziyaret edebilir.