Ana Sayfa Blog Sayfa 41

Bir vizyon meselesi! – Gitarist Emrah Koçak ile röportaj

Emrah Koçak, kimdir?

Emrah Koçak, müzik endüstrisinde birçok isimle çalışan bir klasik gitar sanatçısıdır. Son zamanlarda Youtube’da binlerce beğeni ve milyonlarca izlenme alan son eserleri “Handel’in gitarda üç parçası” ile ilgi odağı oldu. Kariyeri, hayatı ve geleceği hakkında biraz sohbet etme şansımız oldu.

Onur – Yurtdışındaki yolculuğunuz nasıl başladı? Nasıl karar verdiniz, kültürel farklılıklara nasıl uyum sağladınız?

Emrah – Benim lisans için girdiğim sınavlar, aslında Türkiye sınırları içerisinde de katılması mümkün sınavlardı. Ancak, ben sınavlara girdiğim süreçte Atina’daydım. Atina’da sınavlar için yaklaşık dört ay kaldım; bu sürede oradaki hayati gözlemledim, müzisyenlerle tanıştım ve stillerini anlamaya çalıştım. İlk gözlemlerimle beraber Yunanistan’ın genel kültürünün ve klasik müziğe bakış açısının bizimle ayni olduğunu fark ettim. Ancak, popüler müzik mecralarında çalışanlar, Türkiye sınırlarındakilerden daha çok keyif alarak sanatlarını icra ediyorlardı. Bu da hiç şikâyet etmeden, saatlerine bakmadan; sadece müzik yapabilmek için çalışıyorlardı ki bu da seyirci üzerindeki etkisini arttırıyordu.

Aynı zamanda, kazançları istedikleri hayatları sürdürebilmeleri için de fazlasıyla yeterli oluyordu. Tabii, o koşullar altında kendimi yurtdışında bir kariyer yapmalı mıyım sorusuyla boğuşurken buldum. Atina ile sınırlı değildim. İngiltere’den, İspanya’ya kadar geniş bir alanda düşünebiliyordum. Ülkeye geri döndüğümde sunu duşundum: “Eğer enstrümanım yaylı sazlardan ya da üflemeli çalgılardan biri olsaydı, kendi kariyerimi yurtdışında geliştirmekten daha iyi bir fırsatım olamazdı. Yine de, klasik gitar için, illa ki yurtdışında bir kariyer planlamama gerek yoktu.” Diğer enstrümanları örnek verme nedenim; örneğin, fagot ile çalışabilmek için, orkestraya girmek gerekiyor. Ancak orkestraların azlığı, kontenjan sıkıntıları, eser kısıtlığı göz önünde bulundurulunca, sanatçılar için umutlar azalıyor. Aynı şekilde, bir popüler kültür parçasında fagot ile eşlik etme ihtimali de yüksek olmuyor. Doğal olarak, imkânsızlıklardan kaynaklı, yurtdışı seçeneğini değerlendirmek daha mantıklı oluyor. Bu durumda olup da yurtdışına yerleşmeyi tercih etmemiş ya da fırsatı olmamış birçok arkadaşımız müzik öğretmenliği görevini üstlenmiş durumda.

Sanılmasın ki müzik öğretmenliği daha kolay.

Sanılmasın ki müzik öğretmenliği yapmak yahut istihdam sağlamak daha kolay. Devlet kadrolarında aynı şekilde kontenjan problemleriyle karşılaşılıyor ve özel kurumlara yönelim artıyor. Özel kurumlarda ise bir müzik öğretmeni olarak görev almak, maalesef yanında çok ağır şartları getiriyor. Bu da sanatçıları küstürüyor. Enstrümanımın gitar olmasıyla beraber; popüler kültür piyasasında kendime yer bulma konusunda diğer arkadaşlardan daha şanslı olduğum kanaatindeyim. Sanatımızı tatmin edici düzeylerde icra edebildiğimiz surece ben ve benim koşullarıma sahip arkadaşlarda, yurtdışına gitme ihtiyacı vuku bulmuyor. Ancak, bir turne çalışması ya da farklı teklifler geldiği takdirde kısa süreliğine yapılan anlaşmalar ile gidip gelebiliyoruz. Bunun yanında, piyasa koşullarından kendilerini sıyırmış birçok uluslararası isme sahip gitaristlerimiz mevcut. Bu isimlerde ise yine ayni surece şahit oluyoruz; yurtdışı seçeneklerini zorlayarak, kendilerine yeni kariyer planları çiziyorlar. Söylediklerimi özetleyecek olursak; piyasa müziği içerisinde bulunmak istenmediği takdirde yahut bulunma fırsatının düşük olduğu takdirde, bir müzisyen için, maalesef, yurtdışı seçeneklerini değerlendirmek en karlısı gibi duruyor.

Mutlu oldukları aşikâr.

O – Yurtdışında, sanatçıların daha mutlu olduklarını savunabilir miyiz?

E – Birçok ülkedeki yaşantılara şahit oldum. Mutlu olduklarını söyleyebilirim. Bunun nedeni budur, diyemem; sosyo-ekonomik, kültürel, siyasi… Birçok neden var. Yine de mutlu oldukları aşikâr. Kendilerine, tarzlarına, isteklerine uygun eserleri çalışabiliyor olmalarının ve bunlardan ihtiyaç duydukları maddiyatı sağlayabilmelerinin etkisinin büyük olduğunu düşünüyorum.

Dijital Medya ve Sanat

O – Dijital medyanın yüklemesiyle beraber, aslında globalizasyonda parabolik bir artış gözlemlendi. Belki de artık kişinin yurtdışında ya da yurtiçinde ikamet ediyor olması önemini kaybetmeye başladı. Siz bu dijital gelişmeler için ne düşünüyorsunuz?

E – Dijital platformlar birçok sanatçının önünü açtı. Bundan çok geriye gitmeye gerek yok, belki bir on beş sene önce; klasik eserleri icra eden sanatçılar olarak, bir şekilde eserleri kayıt ettikten sonra, bunların satışını gerçekleştirebilecek bir firma arayışına düşecektik. Firmayı bulduktan sonra, onlarla masaya oturmak, anlaşmak… Çok uzun ve yorucu bir proses söz konusuydu.

Dijital platformlar bu zorlukların çoğunu yok etti. Kendimizi gösterebildiğimiz, kitlemizi oluşturabildiğimiz, kendimizi ifade edebildiğimiz, kendimize ait sayfalarımız oldu. Bu durum, ister EP, ister albüm çıkarmak olsun, bize büyük esneklik sağladı. Seyirci ile sanatçı arasındaki duvarlar yıkıldı diyebiliriz. Biraz daha aracıyla, sanatçı arasındaki dengeler de değişmiş oldu. Talep eden taraf artık sanatçı değil, aracı taraf olmaya başladı ki başından beri de olması gereken buydu. Böylece, ciddi anlamda zamandan kar etmeye başlıyoruz, böylece saatimizi nasıl geliştirebileceğimiz, daha çok kişiye nasıl ulaşabileceğimiz konusunda kafa yorabiliyoruz.

Bahsettiğimiz firmalar, eğer günümüze ayak uyduramazlarsa, tek bir kişinin ulaşabildiği kitlelerin yanında bile geçemez hale geliyorlar. Böylece aslında, bireyselliğimizin etkisi de artmış oluyor. Yine de, bu yeni akımlara ayak uydurabilen, yönetebilecek kişilere ihtiyacımız var. Sanatçılar olarak, doğru kitlelere ulaşabilmek için belli direktiflere ihtiyaç duyduğumuz zamanlar oluyor. Yeni is birlikleri için böylece fırsat doğmuş oluyor.

Ne kadar yanıldığını görmüş olduk.

Yanısıra, dijital medya ile klasik müziğe dair olan talebin düşük olduğunu düşünenlerin de aslında ne kadar yanıldığını görmüş olduk. Bu alandan kazanç sağlama korkusuna sahip arkadaşlarımızın içine su serpilmiş oldu. Birimizin basarisi, yüksek izlenme oranları, konuşuluyor olmak; diğerleri için de umut olmaya hatta teşvik edici olmaya başladı. Böylece, seyircilere karşı küskünlüklerimiz ve kırgınlıklarımız da geçmiş oldu. Bu birbirimizi destekleme durumuyla beraber hem hevesimiz hem de yaptığımız islerin kaliteleri artmaya başlıyor. Sevindirici gelişmelerin çoğu dijital medya aracılığıyla oldu.

O – Dijital mecralar avantajları yanında, dezavantajlar da getirebiliyor. Nefret söylemi içeren yorumlar ve yaklaşımlar için ne düşünüyorsunuz?

E – Bu durumdan muzdarip birçok kişi mevcut. Hakaret dolu yorumlardan, fotoğrafların başka sayfalarda kullanılmasına kadar liste uzuyor. Bu konuda, klasik müzik sanatçıları olarak biraz daha şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Sunduğumuz ürün, yapı itibariyle ve ulaştığı kesim itibariyle biraz daha güvenli bir bölgede kalıyor. Etkileşim kurduğumuz kesimlerle belli bir saygı ve sevgi çerçevesinde düşüncelerimizi paylaşabiliyoruz, anlaşabiliyoruz. Arada daha agresif yaklaşımlar söz konusu olmuyor değil ancak bunun önüne geçmek çok da mümkün değil.

Three Handel pieces on Guitar

O – Eserlerinizden bahsedecek olursak; “Three Handel pieces on Guitar”, ve “Mayıs’ın Selamı” olmak üzere albümleriniz var. Bu eserler üzerinde nasıl bir çalışma sureciniz oldu?

E – Ben 20li yaşlarımda profesyonel olarak Gitar çalmaya başladım. Klasik müzikle tanışıklığım ise ortaokul yıllarında, Sisli Terakki’deki müzik hocamın yönlendirmesiyle başladım. Gitara ilk başladığım zamanlar tabii klasik eserler yerine doksanlar Türkçe pop müziğini icra ediyordum. Çok zaman geçmeden kendimi arkadaşlarımla beraber sahne alırken buldum. Meslek olarak gitara karar verdiğim zaman, eğitimimi bu alanda geliştirmem gerektiğini gördüm. Utku Özkanoğlu ile eğitimime başladım ve böylece klasik gitar eserleriyle tanışmış oldum.

Bu süreç içerisinde geniş bir repertuvarla karşılaşmış oldum ancak bir noktada her daim kendi istediğim, sevdiğim eserleri gitarla icra etmek istiyordum. Örneğin Bach, klasik gitar dendiği zaman büyük bir yere sahiptir. Ancak, Bach ile her daim karşılaşmama rağmen; Handel ya da Vivaldi eserlerinin gitar üzerinde icrasında kendimi daha yakın hissettim. Bu nedenle Handel ve Vivaldi eserlerini gitara uyarlayamaya başladım. Özellikle Handel, çağdaşlarından çok farklı ve zamanımızı yakalamış bir bestecidir. Bugün, birçok pop müziğe bakıldığı zaman Handel esintilerini duyabilirsiniz ve eserleri gitarın sesine uygun ezgilere sahiptir. Bu eserleri kendime uygun standartlarda ve sanatsal tercihlerle bezeyerek; müziği hissederek, besteler aracılığıyla kendi hikayelerimi anlatarak eserleri uyarlayabiliyorum.

Siccas Guitars

Toplamda Handel’den sekiz eseri uyarladım ancak son olarak bu üç eserin dijital platformlarda sergilenmesi için karar kildim. Bu parçaları kendi kanalımdan yayınlamak yerine, iki tane çok büyük platformdan biri olan Siccas Guitars’la anlaşarak, onların markası altında yayınladım. Diğer kanallardan dağıtım ve reklamını tamimiyle özkaynaklar aracılığıyla tamamladım. Dünyanın dört bir yanından güzel etkileşimler almaya başladık, bunlar da beni fazlasıyla mutlu etti. Eserleri Emrah gibi çalarak, bir risk almış bulundum ve sonuçlarından çok mutluyum. Diğer albümde ise, kendi bestelerim üzerinden çalıştım ve 2016 yılında markete çıktı.

Handel parçaları kadar ses getirmemiş olsa da, özellikle müzikte islerin zamanı olmadığını düşünüyorum. Bugün istediğimiz rakamlara ulaşmamış olması, bundan bir on sene sonra çok daha fazlası olmayacağı anlamına gelmiyor. Yine de beni en çok mutlu eden, Türkiye’den gelen tepkiler oldu. Beklediğimden çok daha büyük bir kitle ile karşılaştım ve son derece bilinçli dinleyiciler olduklarını fark ettim. Bu beni yaptığım islere dair umutlandırdı.

O – Peki gelecekte sizi hangi eserlerle görebileceğiz?

E – Su an üzerine çalıştığım Granados eserleri var, kendisi İspanyol milliyetçi bir bestecidir. Eserlerinin çoğu piyano için yazılmış olsa da, ruhu gitarla büyük uyum içerisinde.

Su an netleştirmiş olduğum dört adet eser uyarlaması var, ancak Türk pop müziği içerisinde bulunmanın verdiği bir avantajla, kitlelere hitap edebilecek eserleri aralarından doğru seçebildiğimi düşünüyorum. Bu nedenle dikkatli davranarak ilerlemeyi doğru buluyorum.

Aynı şekilde Chopin’den de iki adet eser ve Fernangasor’un da bir eseri üzerinde çalışıyorum. Son olarak da Manuel Ponts’un çok sevdiğim eserlerinden birine yoğunlaşmış durumdayım. Bu eserleri toparlayabilirsem, yeni bir adaptasyon ile devam edeceğim. Bu projem dışında; stüdyo kayıtlarım ve umuyorum ki, korona sonrası konser performanslarım da devem edecektir. Özellikle, dijital platformlar üzerindeki varlığımı devam ettirmek istiyorum.

Gelecekte neler bekliyor?

O – Peki geleceğe yönelik hedefleriniz nelerdir?

E – Beyonce’den tutun da, Maluma’ya kadar uluslararası platformlarda birçok sanatçı ile çalışabilmek istiyorum. Türkiye’de ve dünyada yaptığı işlerle konuşulan bir isim olmak, en en büyük isteğim.

Bir vizyon meselesi!

O – Günümüzde en çok su yüzüne çıkan yorum; “ Yapamazsın.” Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

E – Bu tamimiyle bir vizyon meselesi. İlk yapamazsıncılarla, gitara başladığım senelerde karşılaştım. 20li yaşlarımda başladığım için, yaşın geçmiş, kariyerini gitardan devam ettiremezsin, en iyisi kendi mesleğine dön, bu saatten sonra olmaz, konservatuvarı kazanamazsın gibi birçok cümle ile karşılaştım. Tamimiyle haksız olduklarını iddia edemem, ancak risk almayı tercih ettim ve aldığım bu riskten de kârlı çıktım.

Özellikle yeni ve farklı bir şey üretmek istediğiniz zaman, etrafınızdaki insanlar negatif bakış acılarılarıyla yaklaşıyorlar. Özellikle sanat söz konusu olduğu zaman, etrafımız bu yapamazsınlarla doluyor. Bu sadece etrafımızdaki insanlarda olan bir bakış açısı da değil. Örneğin, yapılan gösterimlerde bile çoğunlukla sanatçının yasam standartlarının, istihdam zorluğunun altı çiziliyor.

Tabii ki zorluklarla karşılaşıyoruz, ancak bu herhangi bir mesleğin getirdiği zorluklardan daha farklı değil. Diğer bir yandan da, halkımız sanatçılarına değer veriyor. Bu güne kadar turne kapsamında gittiğim bütün şehirlerde büyük bir destek ve sevgi ile karşılandım. Bu da belki de bir sanatçı olarak, ihtiyacım olan tek kaynak. Kulak asmadan, kendi yolumuzda devam etmek en doğrusu, üretmeye devam etmek en doğrusu.

Hayata müziği ile değen kadınlar-III: Amy Beach

“1675’ten 1885’e kadınlar 153 eserin bestecisi oldu. Balatlar, operalar… […] Ve eski zamanlardan daha fazla kadın, müziğin bilimi ve sanatıyla ilgileniyor.”

Kadınların ne yapacaksa özel alandan çıkmadan yapmalarının beklendiği bir çağda yaşayan Amy Beach, besteleri ve piyanosuyla hayata değmekle kalmamış, pek çok değişiklik ile müzikte öncü isimler arasında yer almıştı.

Sepia, 8×10, 1934. Seated holding a book. Photographer: Bachrach.

Amy, 5 Eylül 1867’de Amerika’da doğdu. Büyük bir orkestra tarafından sergilenen bir senfoniye sahip ilk besteci kadın oldu. Yazının sonuna dinlemeniz için bir video bırakacağım bu senfoninin yani Gaelic Senfonisinin, ilk sahnelenişi 1896’da Boston Senfoni Orkestrası tarafından çalınarak yapıldı.

Amy, ayrıca denediği bir teknikle Amerikan klasik müziğine farklı bir rota çizip bu alanın öncü isimlerinden biri oldu.

Halka açık olarak piyanoyla kendisinin çaldığı ilk bestesi 1883’de yayınlandı. 1885’de Boston Senfoni ile performanslara başlasa da bu, evliliği ile yarıda kaldı. Bu süreçte bestelerine yoğunlaştı.

Daha sonra yılda bir performans sergileyen Amy Beach, hayır kurumlarının bağış gecelerinde çalmaya başladı. Bu performanslardan birinde, 1900’de yine Boston Senfoni Orkestrasıyla kendi piyano konçertosunu çaldı.

amy beach ile ilgili görsel sonucu

Eşinin isteği yüzünden ara vermek zorunda kaldığı konserlere o 1910 yılında öldükten sonra devam etti ve Avrupa turnelerine başladı. Sayısız konser ve besteyle dönemin adından söz ettiren isimlerinden biri haline geldi.

amy beach ile ilgili görsel sonucu

Özellikle yaşamının son dönemlerinde tanınan Amy Beach, sayısız üretimiyle 27 Aralık 1944’de, ardında 300den fazla yayınlanmış eser ve sayısız konser bırakarak yaşamını yitirdi.

Kaynak: https://www.amybeach.org/

Serinin önceki yazıları:

Hayata müziği ile değen kadınlar-I: Antonia Brico

Hayata müziği ile değen kadınlar-II: Neveser Kökdeş

Yolculuk | Öykü

0

Bir trenin içinde, soğuk bir vagonda, ince bir hırkayla kıvrılıp yatan bir kadın, düş görüyor gözleri açık. Tren varmasın istiyor sılaya. Bir sıla hiç olmasın istiyor. Sonsuza kadar sallayarak yolcusunu, devam etsin yoluna. Her durakta yeni hikayeler alsın biletsiz. Kahramanlı hikayeleri indirsin sonraki durakta. Kahramansız olanları alsın kahkahanın kokusuyla. Penceresi göstersin görülemez olanı görmeyi dileyene. Görmeyi dileyen zamanın kollarına sarılsın; sarılsın ki tren akrepsiz, yelkovansız karşılasın gelecek olanı. Gelecek olan şapkasını versin olmayan biletçiye. Şapkayı alan durdursun feleğin tekerini, döndürsün gelecekten geçmişe gideni. Giden bilsin hiç gitmediğini, gelenin asla tamamen gelmediğini.

Bir trenin içinde, karanlık bir vagonda, aydınlığı arayan, korkuyu unutmuş bir kadın. Kadının ininde katman katman karanlık bir şifa.  Şifanın ininde canı olanların tüm açılmamış tohumları. Kadın yetmiş yedi kolu, dokuz göbeği ile tohumlarını saçıyor tekmilinin. Tekmilinin yedisi kadının gözlerinde. Dans ediyor yedisi kadının etrafında. Biri kadının eteğinden içeri giriyor, merkeze oturuyor, karanlık dağılıyor aydınlığın üzerine. Karanlığın etrafında sonsuza dans ediyor yetmiş yedisi. Ve gerisi, canı olmayanmış gibi olanların merkezine sığıyor. Ve açılmamış tohumlarıyla canı olanmış gibi olanlar karanlığın peşine takılıyor.

Bir trenin içinde, yüksek bir vagonda, elinde mendiliyle bir kadın oturuyor. Vagona şüphe doluyor aşağıdan, kadın mendilini sallıyor, mendil şüpheyi sarıyor, şüphe mendili boğuyor, kadın mendilsiz kalıyor. Vagon bir kat aşağıya iniyor, üsttekilerin en altına iniyor, kadın vagondan iniyor, tren kadının önünden geçiyor, kadın trenin içinde izliyor. Tüm mahlukat trende varlığa geliyor, varlık gerçek ediyor.

Hayvan hakları savunucularından yeni çıkacak yasaya tepki

0

KAMUOYUNA;
Hayvan Hakları Yasama ve İzleme Delegasyonu olarak hayvanların yasal statüleri ve haklarının kanunlarla korunması için, gerek TBMM gerekse Bakanlıklar düzeyinde yürüttüğümüz görüşme, çalışma ve lobi faaliyetlerinde taleplerimizi defalarca ve net olarak dile getirdik. Ak Parti Grup Başkan Vekili Sn.Özlem Zengin’in ulusal basına verdiği demeçleri üzüntü ve şaşkınlıkla okumuş bulunuyoruz. TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu raporu ve toplantılarımızda konuşulanlara tamamen ters bu açıklamalar, kamuoyunda büyük tepkilere neden olmuştur. Sn.Özlem Zengin’in, kısa bir süre önce “devrim gibi yasa olacak” diyerek tüm hayvan hakları savunucularına umut vaadeden açıklamalarından sonra, tam tersi bir yasanın çıkartılmak istendiğini görüyoruz. Kamuoyuna müjde gibi sunulan “cezalar”la ilgili artışlara dair açıklamalarda; hayvana şiddet, öldürme, işkence gibi durumlarda hapis cezasının olmayacağı açıkça ortadadır. Zengin’in açıklamasında, evlerde bakılacak hayvanlarla ilgili sayı kısıtlaması getirilmesi asla kabul edilemez. Yerel yönetimlerin görevlerini yapmamalarından kaynaklı olarak, Belediyelerin ve insanların elinden kurtarılmış mağdur olmuş hayvanları, evlerinde bakmak “zorunda” kalan vicdanlı insanları cezalandıracak nitelikteki bu değişiklik asla kabul edilemez. Bu yöndeki bir düzenleme, kolluk güçleri ve insanları karşı karşıya getirecek, istenmeyen manzaralar yaşanacak, toplumda infial olacaktır.

Cinsi tükenen ve kasten bir canlının cinsini tüketene 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası verileceği söylense de, mevcut ceza sistemimizde, bunların da özgürlüğü bağlayıcı bir karşılığı olmayacaktır. Hayvan dövüştürenler için öngörülen cezalar da aynı şekilde, 2 yıl altı olacağı için sonucu hapis cezası olmayacaktır. Hayvana şiddet, öldürme, işkence, cinsel saldırı suçlarına karşılık, suçlunun ceza alacağı hiçbir koşulun oluşturulmadığı, kamuoyundaki hayvan hakları kanunu beklentisine karşı, hayvan hakları savunucuları sadece yapmış olmak için yapılmış bir kanun tasarısı ile baş başa bırakılmıştır. Üstelik Sn. Özlem Zengin’in açıklamaları gösteriyor ki; gerçekten hayvanları koruyan adına yaraşır bir kanun olmaktan uzak, mevcuttaki 5199 hayvanları koruma kanununu aratacak ve felaketler getirecek maddeler ile karşı karsıyayız.

Hayvanlara karşı her türlü kötü muamelenin Türk Ceza Kanunu kapsamına alınmasını ve bu fiillere adli para cezası yerine ertelemesiz hapis cezası verilmesini talep ediyoruz. Ayrca, hayvanların canice öldürülmesine 6 aydan 4 yıla kadar, eziyet edimesi halinde ise 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası öngörüldüğü beyan edilmiş olup, bu düzenlemenin bu hali ile kabulü mümkün değildir. Hayvanlara karşı; tecavüz, öldürme, işkence, canavarca hisle gerçekleştirilen ve diğer sayamadığımız kasten, taksirle ya da ihmali davranışlarla işlenen her türlü fiilde yine infaz kanunu göz önüne alınarak alt sınırın minimum 2 yıldan başlayan, üst sınırın da koşullu salıverme müessesesine takılmayan(!), failin cezaevinde ceza çekmesini, topluma yeniden karışmadan önce rehabilite edilmesini amaçlayan bir ceza öngörülmelidir.

30.03.2020 tarihli infaz düzenlemeleri de dikkate alınarak hayvanlara karşı işlenen fiillerin, koşullu salıverme şartları dışında tutulması ve erteleme, hapis cezasının adli para cezasına çevrilmesi, hükmün açıklanmasının geri bırakılması müesseselerinden yararlanılmayacak cezalar öngörülmesi, taleplerimizi ısrarla dile getirmemize rağmen talep ettiğimiz husuların dikkate alınmadığını görüyoruz. Daha âdil, yaşanılabilir bir dünyanın inşası ve adını hakeden hayvanları gerçek anlamda koruyan ve adını hak eden bir kanun için taleplerimizin dikkate alınmasını beklerken karşımıza çıkan bu maddeler ile sunulan hiçbir kanun teklifini kabul etmeyeceğimizi ve bu durumun karşısında mücadele edeceğimizi ifade ederiz.

Hayvan Hakları Yasama İzleme Delegasyonu

Ak Parti Tekirdağ milletvekili Mustafa Yel ‘yasaklı ırk’ kavramını çıkarıyoruz, tehlikeli ırk kavramını yasaya getiriyoruz’ diyerek, mevcut yasaklı ırk köpekten çok daha fazla ırk köpeklerin ‘tehlikeli ırk’ kapsamına alınacağını belirtti. Bu “tehlikeli ırk” kavramı genişletilirse iriliği, kilosu, görünüşü baz alınarak birçok köpek ırkının hatta sokak köpeklerinin dahil “tehlikeli” kategorisine sokulmasının yolu açılmış olur. Irkı ne olursa olsun, bakımını üstlenen kişi tarafından doğru şekilde yetiştirilen hiçbir ırk köpeğin, başkalarına tehlike yaratmayacağını biliyoruz. Dolayısı ile hiçbir ırk köpeğin ‘tehlikeli’ kapsamına alınarak yaftalanmaması ama bakımını üstelenen kişilerin sorumluluklarının arttırılması gerekmektedir.

Duble çay | Öykü

1

Her daim gittiği o küçük çayhaneye akşam üzerine yakın bir vakitte vardı. Kapının iki yanında bulunan saksılardaki çiçeklerin keyifleri yerinde görünüyordu. Krizantemlerin ağırbaşlılığına karşılık saraypatları, eskiden kalma küskünlüklerine son verdiklerini ilan edercesine coşkundular. Onlara gülümseyip kapıyı açtı ve yüzüne vuran sıcak hava dalgasını minnetle kabul etti. Girişin hemen yanındaki, bütün sokağı gözler önüne seren o her zamanki masasına yöneldi. Oturmadan önce bir koluna kaşkolunu tıkadığı kabanını ayaklı portmantoya astı. Çantasından defterini ve kalemini henüz çıkarmıştı ki duble çayını getirip masasına bıraktılar. Müdavim ayrıcalığı. Teşekkür edip defterini özenle açtı. Durdu sonra. Çayın sıcak buharı ayartıcıydı. Defterini kapatıp bir sigara yaktı, dumanı buhara yarenlik etsin diye. Sigarası bitene dek sokağı seyretti. Rüzgâra karşı yürüyenlerin montlarının yakalarına, sevgililerin birbirlerine, sokak kedilerininse kendi kuyruklarına sarılmalarını seyretti. Isınan bedenine dolan o huzurla hüzün karışımı bilinmez duyguyu sarınıp sigarasını söndürdü. Yeniden defterini açıp yazdıklarını parmaklarıyla okudu ve usulca yazmaya başladı. Mevsim sonbahardı…

“Bekletmedim ya çok?!”

Önce boynunu çevreleyen fularını, ardından da trençkotunu çıkarıp adamın kabanının yanına astı.

Çantasını sandalyenin sırtına tutturarak kendinden emin bir gülüşle adamın tam karşısına oturdu.

“A-anlamadım?..”

“Ben, diyorum, çok bekletmedim ya!”

Sesi tiz, biraz da kırık denilebilecek bir tondaydı; kendine has. Adam bu birdenbireliğe aldırmadı, “Karıştırdınız galiba, sizi tanıdı-..”

“Yok, yok; karıştırma falan yok! Burada bekleyen bir tek siz varsınız işte, değil mi?..”

Sandalyesine ve sıcaklık farkına alışmaya çalışan kadının çipil çipil bakışları altında bir an kendinden şüphe etti adam. Etrafına hızlı bir göz attı. Ne beklemesinden bahsediyordu bu şimdi,

“Nasıl yani beklemek! Birini beklediğimi de nereden çıkar-…”

“Öylecene uzaklara bakışınızdan elbette. Birini bekler gibiydi bakışınız; ben de daha fazla bekletmek istemedim…”

Duraksız bir cevap. Yine. Önceden çalışılmış gibi. İçten ama sözünü ikinci kez kesen bir cevap.

“Ne münasebet canım! Ben-ben bir şeyler yazmaya çalışıyorum, dalmışım demek ki. Sizin anlayacağınız, işime dönmeliyim?..”

Kararlı gibi gözüktüğünü umuyordu bunları söylerken. Kadın umursamadı,

“Ah, ama olur mu öyle şey! Oradan bakınca, sizi bu masada tek başınıza beklemeye terk edecek denli insafsız biri gibi mi görünüyorum?”

Sinirlenmeye başladıysa da kadının çevresine yaydığı neşe bu siniri bastırmasına neden oluyordu. Kendi gibi orta yaşlarında olmalıydı; kaz ayakları diye adlandırılan göz kenarı kırışıklıklarına bakarak tahmin etmişti bunu ve haliyle, her aklı başındaki yetişkin gibi, daha fazla ısrar etmenin mânâsız olacağını kabul edecekti kuşkusuz ama kazın ayağı öyle değilmiş.

“Bakın çalışmam gerek, yazmam yani. Bu tavrınız sizce de rahatsız edici değil mi?”

“Bilmem! Öyledir belki ama sizi bir başınıza beklemeye bırakmam daha rahatsız edici olmaz mı? En azından ben çok rahatsız olurum bu durumda. Ve inanın, o halimi hiç sevmiyorum…”

Son sözlerini, avuç içlerini masaya yapıştırarak, zaten küçük olan gözlerini görünmez hale getirecek derecede kısarak ve son kelimeler neredeyse duyulmayacak bir sesle söylemişti. Ardından dikleşip arkasına yaslandı ve “Ne yazıyorsunuz?” diye sordu o ilk gülüşüyle, nasıl bir karşılık alacağını bilir gibi.

“Yok ama bu artık gerçekten sıkıcı olma-…”

“Ya ama bir dakika ya!” diye sözünü üçüncü kez kesti kadın, gülüşünü bozmadan, “yaklaşık on dakikadır sizi izliyorum ben, sokağın girişindeki şu lambanın dibinde. Yorulmuştum biraz. Sizi izledim öylece. Bir şey bekliyordunuz, ne beklediğinizi bilmeden. Geçip gidenlere bakışınızdan belliydi. Ve öyle yalnızdınız ki beklerken; handiyse şairin dediği gibiydiniz, yalnız bile değildiniz…

Öyle miydi gerçekten? Yalnız bile değil miydi artık yalnızken? Bakışları o denli mi kayıptı?.. Söylediklerine takılı kaldığını fark etmeyen kadın konuşmasını sürdürüyordu. Adam anlık düşüncelerinden sıyrılıp kadının sözlerine yetişmeye çalışırken buldu kendini.

“-şüyüp hem sıkılınca, gideyim yanına, dedim kendi kendime. Hem kim bilir, iki yalnız bir çokluk ederdi belki, diye düşündüm…”

Çayhanenin tek garsonu yaklaşınca ona döndü kadın,

“Bize iki tane tavşankanı getirebilir misiniz lütfen? Duble olsun, değil mi?.. Bir de iki servis tabağı alabilir miyiz, girmeden simitle peynir almıştım da?..”

Garson, adama bakıp duraksadı. Adam kalemini bırakıp defterini kapadı ve ellerini, kadının biraz önce koyduğu şekilde defterin iki yanına koyarak önce kadına sonra da garsona baktı; insan ne zaman teslim olacağını bilmeliydi, değil mi? “Yeni demlenenden getir ama lütfen!” dedi. Garson başını eğip gitti. Kendisine tatminkâr bir ifadeyle bakıyordu şimdi kadın.

“Pekâlâ! Madem işin içine simit ve peynir de girdi; ve madem artık yalnız bile değilim, hayır demek ayıp olur. Yok, durun, aman!” sağ elini hızlıca havaya kaldırdı, “Geldiğinizden beri üç kez sözümü kestiniz; şimdi izin verin de sorunuzu yanıtlayayım…”

Kadın dirseklerini masaya koyarak ellerini havada kenetledi ve çenesini ellerinin üzerine koyarak gözlerini kırpıştırdı. Adam gözlerini kapatıp kafasını yavaşça iki yana salladı ve dudağının kıyısına bir tebessümün konmasına izin verdi,

“Aslına bakarsanız belirli bir şey yazmıyorum; yazar veya muhabir değilim yani. Çantamda her daim taşıdığım bir defterim var: Karalama defteri. Bazı günler işim bittiğinde buraya gelir ve bir şeyler karalarım. Bazen bir cümle, bazen bir öykü, bir şiir veya salt çizgiler bazen. Ne bileyim, kalemle kâğıdın üzerinde gezinmek heyecanlı bir yolculuk gibi gelir bana, sonu belirsiz bir yolculuk…”

Kadın duruşunu hiç bozmamış, merakla dinliyordu. Devam etti adam,

“Aslına bakarsanız kendimle olmanın yolu olarak görüyorum yazmayı. Şu küçücük yerde bir başıma sokağı, geçip gidenleri izlemek, bir şeyler karalamak, kendimle konuşmak hoşuma gidiyor. Bazen de salt oturup çay-sigara içmek, bir başıma…”

Çaylarla servis tabakları gelince sustu. Kadın dönüp çantasından çıkardığı kese kağıdından servis tabaklarına birer simit ile peynir dilimi koydu. “Soğutmayalım” diyerek tabaklardan birini adamın önüne itti ve kendi çayından bir yudum alıp simidiyle peynirini iştahla yemeye başladı. Gözleri, ara ara kendisine bakan kadını izlerken adam da aynısını yaptı. Acıkmış olduğunu simidi bitirdiğinde anladı. Bu süre boyunca konuşmadılar. İki çay daha istedi sonra adam, kadının onaylayan gülüşünü görerek. Onlar da gelince kadın aldı sözü,

“Güzel söylediniz ama ben ne yazdığınızı sormuştum, içerik yani. Mesela bana ne yaptığımı sormuş olsaydınız size dolaştığımı söylerdim ama burada bırakmazdım. Dolaşmayı sevdiğimi, gittiğim yerlerin tüm dokusunu içime dahil ettiğimi ve yerler arasında ayrım yapmadığımı, yeni insanlarla tanışmaya çalıştığımı ve her yeni insanla yeni bir şeyler öğrendiğimi söylerdim. Bu dolaşma esnasında yalnız gibi görünsem de öyle olmadığımı, çünkü yalnızken bile tüm sevdiklerim olabildiğimi söylerdim size.”

Tüm sevdiklerim olmak?”

“Öyle ya! Yoksa nasıl baş eder insan yalnızlığıyla?”

“Anlamıyorum?!”

“Sevmek meselesi işte. Hayatı sevmek. İnsanları / insanlarını sevmeden yaşamak mümkün mü?” Adamın gülüşü kırıldı. Hüznün gölgesi yerleşti usulca,

“‘Mümkün mü’, değil mi? Ama yaşıyoruz işte, sevmenin ne olduğunu bilmeden. Sen bir yerinden yakalamayı başarmış gibisin. Ya bu coğrafyanın travmasını atlatamayan diğerleri?”

Kısa bir sessizlik ânının ardından “Açıkla,” dedi kadın. Sesi yumuşak ama katiydi. Daha önce de tanık olmuştu adam; duymayı ummadığı sözlerle karşılaşınca böyle olurdu insanlar. Beklemediği değil, ummadığı. Yine de, tüm sevdikleri olabilen bir kadını diğer insanlarla karşılaştırmak haksızlık olurdu. Tüm içtenliğinin sesine yansımasını ümit ederek devam etti adam,

“Peki, açıklayayım!” dedi, “Bu coğrafyanın geçmişten gelen bir travması var. Yaşamın her alanına sirayet etmiş bir travma. Kökenleri nereye iner bilmiyorum ama açtığım her kapının ardında tanık olduğum şey bu. İşimi söylemedim size, değil mi? Çilingirim ben. Her gün onlarca evin kapısını açarım. İnsanları tanımak için ne iyi bir meslek olduğunu bilemezsiniz. Bekârlar, evliler, ihtiyarlar, gençler, zenginler, fakirler… Ama konudan uzaklaşmayayım. Bu coğrafyanın travması, diyordum. Bu coğrafyada doğan her bir çocuğun babası, gayr-i ihtiyari sevmelerin adamıdır…”

Sözlerinin kadına işlemesini bekledi. Gözleri iyice kısılmıştı yine kadının. Şimdiye kadarki sohbetleri olmasa buna öfke diyebilirdi ama değildi. Bildiği ama adlandıramadığı bir durumu inkâr etmekle kabul etmek arasında bocalayan bir bakıştı bu. Adamın sigarasından bir tane aldı teklifsiz. Yakıp derin bir nefes çekti ve adamın devam etmesini bekledi.

“Farkında olmadan sever bu coğrafyada çocuklarını babalar. Bazen dalıp gitmişken başını okşayarak, gülümseyerek bazen sevgiyle bilmeden; iyi uykular derkenki sevgisinin bile farkında değildir hiç. Başka türlüsünü bilmez çünkü. Ve bundan sebep belki de, anneler çocuklarını tüm sevgileriyle kuşatırlar. Bir eksiği kapatmak için değil, tek özgürlük alanları bu olduğu için.”

Kendi ailesini düşünüyordu adam bunları söylerken. Gördüğü, bildiği insanları. İçten içe kendine kızarak susmuştu. Nasıl açılmıştı ki bu konu, neden hemen şimdi?! Kendini toparladı ve oluşan havayı dağıtmak istercesine elini salladı,

“Biraz haksız bir genelleme belki de, ha?!”

Dumanları üstünde tüten iki çay daha geldi.

“Bilmem! Söylediklerini yorumlamam zaman alacak. Ama doğru bile olsa bir karşı koyuş olarak ben işte tüm sevdiklerimi yanımda taşıyabiliyorum. Taşımakla kalmıyor, onlar oluyorum işte…”

“Bundan en ufak şüphem yok, inan…”

Kadın son cümlesini söylerken gerinip kollarını iki yanına uzatmıştı. O ilk gülüşüyle bakıp yeni gelmiş olan çaydan bir yudum alırken adam da bir sigara yaktı. Sonrasında devam ettiler konuşmaya. Tartışmaya değil, konuşmaya…

Birer çay daha içtiler sonra. Gün batımının turuncu parlaklığı göğü yakmaya başlıyordu. “Artık kalkmalıyım,” dedi kadın, pencereden dışarısını kollayarak.

“Neden? Çay ihtiyacımızı yeterince giderdik, diyorsanız başka bir şeyler yapabiliriz. Üstelik daha isimlerimizi bile bilmiyoruz, değil mi?

“İsim?.. Başkalarınca, bir ömür boyu taşımamız için verilen bir sözcükten başka nedir ki isim?..” Adamın cevap vermesine izin vermeden devam etti, “Gitmek zorundayım artık; sadece bunu söyleyebilirim.”

“Peki bir daha ne zaman görüşebiliriz? Sizinle tekrar görüşmek, sizi daha yakından tanımak isterim.”

“Kim bilir? Bir gün kendi yalnızlığınızdan sıkılırsanız etrafınıza bakın; belki size doğru gelen ben olurum.”

“Bu mu? Bir adres, bir telefon? Sizinle tekrar görüşmeyi çok isterim.”

Kadın portmantodan trençkotunu alıp giydi, fularını boynuna doladı. Artık kararmış olan göğe bir göz atıp kendisi gibi ayağa kalkmış olan adamın gözlerine baktı. İlk geldiği andaki neşeli heyecanıyla sordu,

“Eski kuleyi bilir misiniz?”

“Meydanın aşağısındakini mi? Evet!”

“Olur da beni görmek isterseniz oraya gelin. Sizi mutlaka görürüm.” “Ama nas-…”

“Artık gerçekten gitmeliyim. Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederim.”

Sesi kesinlik kokuyordu. Uzatmadı adam. Tokalaşarak ayrıldılar. Adam, kadının gidişini pencereden seyretti. Kadın, o gülen küçücük gözleriyle son bir defa dönüp bakmadı. Gözden kaybolunca hesabı istedi adam. Kaşkolunu boynuna sarıp kabanını giyindi sonra. Defterini koyduğu çantasını omzuna asıp çayhaneden akşamın karanlığına daldı.

Koyu bir örtü şehri kaplamaya devam ediyordu. Bir karga, sürüsünden kopmamak için hızla kanat çırpıyordu. Uzaktan vapurların düdükleri duyuluyordu. Ağaçların çıplaklığı rüzgârın sesine karışıyordu. Şehrin bir yerine yağmur yağıyordu. İnsanlar evlerine dönüyordu ve mevsim sonbahardı. Adam o kuleye hiç gitmedi…

Cinsiyetçiliğin dilimizdeki hali: Astronotun Türkçe karşılığı

Kadın erkek eşitsizliği, hayatımızın her alanında karşımıza çıkmaktadır. Evde, işyerinde, sokakta… Bu eşitsizliğin en belirgin hali ise dilimizde görülmektedir. Bu durumun en basit örneği, kadın ve erkek isimlerinde bile karşımıza çıkmaktadır. 

Cinsiyetçiliğin aktarılmasındaki en büyük etken, dildir. Dilin değişmesi ise en zor olan değişimdir. Belki işyerlerinde eşit ücret bir kanunla düzenlenebilir ama dile yerleşmiş ayrımcılık ve cinsiyetçiliği değiştirmek bir ömür, hatta birkaç ömür gerektirir. Zordur ama olması gereken de temelde budur. Dil değişirse her şey değişir, dil değişmezse istediğimiz kadar düzenleme yapalım, temelden değişim olmazsa, tam bir değişim oldu diyemeyiz.

TDK Astronot ismi arıyor!

Geçtiğimiz günlerde açıklanan uzay programı ile bilimi bir ucundan yakalayabileceğimiz haberi herkesi sevindirdi. Birçok eksiklik olsa da, sevindirici olan bu haberde, uzaya gidecek ilk insan için isim önerisi beklendiği söylendi. Bununla birlikte, TDK’ya birçok isim önerisi geldi. Gökmen, gökalp, gökderi… TDK Başkanı gök ile başlayan kelimelerin halk tarafından çokça tercih edildiğini açıkladı. Bu kelimeleri tek tek incelemeye gerek yok sanırım, erkek isimleri olarak aşina olduğumuz, ya da sonu ‘‘eri’’ ile biten üç öneri… Diğer önerilerin ise tarihi anlamlar taşıdığını söylüyor başkan; Fatih, Alparslan, Cacabey… Ayrıca TDK başkanı Gülsevin’in aktardığına göre; TDK, 2005 yılında astronot kelimesi için iki öneri yapmış: ‘gökmen’ ve ‘uçman’. Yani yine elimizde eril iki öneri bulunuyor. 

Bu öneriler gösterdi ki dilimize yerleşmiş cinsiyetçilik, burada da karşımıza çıkmaya devam ediyor. Uzaya çıkacak ilk insanın cinsiyeti belli değil ama şimdiden ilk ve sonrasında uzaya çıkacak insanın anılacak adı, kadınları kapsamayacak şekilde şekillenecek gibi gözüküyor.

Uzaya çıkacak ilk Türk insan için de mücadele etmek gerekecek

Hayatın her alanında mücadele eden kadınlar olarak, geleceğimize ve geleceğin Türk uzay insanlarına bir borcumuz var. Her cinsi kavrayacak bir isim türetmek için mücadeleye devam etmek ve gelecek ile aramızdaki köprüyü kuvvetlendirmek. Burada mevzu, tek bir kelime ya da bu kelime ile her şeyin değişmesini sağlamak değil, cinsiyetçilik sarmalı ile örülmüş olan dilimize, bir yeni kelime daha ekletmemektir. Bugün için bir kelime belki ama yarın, uzaya çıkacak kadınların önünü açmak için gereken ilk adım. Geleceğin kadınlarına, uzaya adım atacak çocuklara şimdi bir isim borçluyuz: cinsiyet ayrımından uzak ve ötekileştirmeyen.

Astronot, Kozmonot, Taykonot, Spasolog…

Uzaya insan gönderimi sırasında farklı ülkelerin, farklı isimler kullandığını biliyoruz. ABD’den uzaya gidenlere astronot, Rusya’dan gidenlere kozmonot, Çin’den gidenlere Taykonot, Fransa’dan uzaya gidenlere ise Spasolog adı veriliyor. Burada, genelde kelime sonunun korunduğunu ve kelimenin başının değiştiğini görebiliyoruz. Kelimenin sonundaki ‘‘not’’ yani İngilizce yazarsak, astronaut kelimesinin sonundaki naut kelimesinin anlamı, Antik Yunanca’da nautes yani denizci kelimesinden türetilmiş, deniz anlamına denk gelmektedir. Bu nedenle birçok dil, bu sözcüğü türetirken, bu kısma dokunmadan, sadece kelimenin başını değiştirerek bir yenilik yapmış. Astro kelimesi yıldız, kozmo kelimesi kozmos yani evren, tay kelimesi ise uzay, gök anlamlarını taşımaktadır. Fransızlar’ın kullandığı kelime ise Latince boşluk anlamını taşıyan, spatium kelimesinden türetilmiş. Yani tüm kelimeler evren, boşluk, yıldız gibi uzayı simgeleyen isimlerden seçilmiş.

Biz de bu anlamlara bakarak, genelde erkekler için kullanılan ya da anlamca cinsiyetçiliği körükleyecek bir seçim yapmak yerine, cinsiyetçiliği vurgulamayan, evren gibi, hem uzayı hem de not kelime sonunu koruyan, ahenk ve birliktelik sağlayacak bir kelime türetebiliriz. Bu bağlamda duyduğum ve hoşuma giden evrenot kelimesi bana daha yakın geldi. Fakat biliyorum ki yaratıcılığı ile üst sıralara gelecek isimler türetecek birçok kadın bulunuyor. Sadece biraz düşünmek ve düzgün bir kelimede ısrarcı olmak yeterli olacaktır. Gelecek için, hepimiz için.

Boş Kafes | Öykü

0

Trafiğin açılmasıyla, rahatlıyorum. Radyo kanallarını değiştirirken, “Aşık oldum Nihal.” diyor. Ne diyebilirim? Aklıma üşüşen sorular… Kim, nasıl biri, nerede ve neden? En saçması da bu, neden? Oysa en çok bunu sormak istiyorum. Seninle kendimi bir bütün hissederken neden? Adını duyduğumda, yanına geldiğimde, yüreğim böylesine çarparken neden? Sana dokunduğumda erimiş bir şeye dönüşürken bütün algılarım, neden?

Gerçekten neden?

Aşk karşısında çözülen bir adalet var. Hiçbir şeye bakmıyor. Benim bu sormak istediğim nedenli sorularıma bakmıyor mesela. Hissetmem gereken hangisi olmalı? Yıkım, hiçlik, terk edilmişlik, öfke, kıskançlık, kırgınlık, nefret, umudun yitimi, hangisi? Sertçe frene basıyorum. Hislerimi göstermek istemediğimden, belki de gösterirsem daha fazla kırılacağıma, savunmasız kalacağıma inandığımdan hemen bir bahane buluyorum.

Önümdeki araba, aniden durdu da...”

Kafamın içindeki sorulara yenileri ekleniyor. O zaman neden buradasın, neden bunu buluştuğumuzda söylemedin de şimdi söylüyorsun, sen nasıl bir adamsın, bunu bana nasıl yaparsın? Hayır, gittikçe saçmalaya başlayan bu soruları sormuyorum. Bunun yerine müziği kapatıyorum. Bütün şarkılar anlamını yitiriyor, bütün sesler gürültü.

Bir iki cümle kuruyorum. Sonradan saçma bulduğum birkaç söz. Arabadan indiğinde arkasından bakıyorum. Gidiyor. Gidiyorum. Gitsin, gideyim. Ağlamanın ve hayıflanmanın kifayetsizliği burada başlıyor. Hıçkırmaların ve yalnızlığın dili burada başlıyor. Koca dünyada tek başına bırakılmışlığın dili burada başlıyor. Var olmuş olması yokluğunu doldurmuyor, yok olmuş olması onu yok kılmıyor.

Aylar sonra kendimi “nasıl bir esaret bu” diye sorarken buluyorum. Bir esaret bu. Bir, “Ah!” çıkıyor ağzımdan. İnsan güvenini başka birine emanet etmemeli, derlerdi ne haklılarmış. Ah’ımdan mıdır nedir işte oturduğu masadan yüzüme hiçbir şey olmamış gibi bakıyor. Varlığının içime bulaşması, bir telaşın yayılması yüreğimden bedenime doğru… Görmesem daha mı iyiydi? Belki de her şey böylece geçer giderdi.

İçimde kendimi sürekli ikna ederek durmaya çalıştığım o yerde değilim. Dışımda kuşandığım zırhım paramparça… Tam yanından geçeceğim bir arkadaşım selam veriyor.

 “Nasılsın?” diyor. “Bir şey olmuş, seni hiç böyle görmemiştim, iyi değilsin.”

Geçer.” diyorum. “Anlık bir şey. Geçer.

Hazırlıksız yakalandım. Eskiden Hansel ve Gratel’den öğrendiğim dersle cebimde çakıl taşları değil, Sisifos’unki gibi kayalar olurdu. Yüzeye çıkmak içindi, bıraktım. Yoktu. Böyle değildim. Yeniyetme çocuklar gibi, çocukluğum gibi değildi hiçbir şey. “Onu gördüm. Görmemen imkânsızdı. Geçip gitsem olmaz.” diyemiyorum.

Bir bira iç, kendine gel.” diyor arkadaşım. Haklı. Bu telaşı içimden, bu özlemi gözlerimden atmalıyım. Oysa çok sürmüyor bir değişim başlıyor. Masadaki muhabbet uzadıkça uzuyor. Biz sohbete daldıkça varlığını unutuyorum. Bir süre sonra dönüp baktığımda kalkıp gitmiş olduğunu fark ediyorum.

Masadakilere kısa bir an şükranla, minnetle bakıyorum. Kafesimin kapısını açtılar. Ağına düşmekten, yeniden ve yeniden aynı acıyı çekmekten kurtuldum. Özgürüm.

İdea Kontrol = Kitle Kontrol

İdea kavramı birçok kavram gibi Platon’a dayanır. İdea bir hayvan, eşya gibi şeyler ve kavramlar için genel anlamında kullanılan bir terim. Buna göre bizler bir şeyden ya da kavramdan bahsederken ya da düşünürken onun ideasını aklımıza getiririz. Bir atın ideası aklımıza gelen ilk at formudur, insan, masa, sandalye, sevgi, korkak kişi gibi kelimeler için de aynı durum geçerlidir. Bu formlar mükemmeliyete sahip olması beklenen genel formlardır ve gerçekte her bir at, her bir insan ya da her bir masa birbirinden farklıdır bu dualiteyi içimizde barındırırız.

İdelar bize bir beklenti de doğurur, örneğin güzel kadın ya da yakışıklı erkek dediğimizde aklımızdaki idea sonucuna yakın bir kişi görmeyi bekleriz. Bu aynı şekilde başarı konusunda da geçerlidir. Kişilerin başarılarının toplumda bir ölçütü vardır ve buna göre kişiler başarılı ya da başarısız ilan edilebilir. Fakat bu kişiler kendi içlerinde başarılı olabilirler. Örneğin sigortasız çalışan bir davulcu gayet iyi kazanıyor olabilir. Bir CEO bu davulcu kadar gençliğini ve hayatını yaşamamış olabilir. Bu durumda CEO mu başarılıdır yoksa alt-kültürü dilediğince yaşamaya çalışan davulcu mu? CEO gençliğini yaşayamazken davulcu ise toplumun baskısına maruz kalmış olabilir. Bu iyi ilişki, mutlu hayat, Çinli, Afrikalı gibi özellik ve ölçütler için de geçerlidir.

Sayılar için de geçerlidir; 2, 4, 5 gibi rakamlar birer sembol ve birer ideadır. Fakat iki adet hıyarı sayarken iki farklı hıyarı saymış oluruz. Aslında hıyarlar aynı gramaja dahi sahip değiller. Matematik bizim için işi kolaylaştırır, 1 ila 2 arasında sonsuz sayı olması ve matematiğin tüm sonsuzluğu tek bir değer olarak formüllerinde kullanabilmesi idea’ya başka bir örnektir. Aynı durum çember ve çizgi için de geçerlidir. Dümdüz çizgi ya da idea’nın bizde oluşturduğu şekilde harika bir çember çizmek oldukça zordur.

Peki ya seri üretim? Bunları ele alalım, kalıp teknolojisi bize seri imalat ila birbirinin aynı ürünleri sağlar. Fakat bu yazdığım koca bir yalandır. Çünkü seri imalatta belli toleranslar dahilinde üretim yapılmaktadır. Örneğin kalıbı 20cm genişliğinde olan bir plastik ürün için + ve – 5 mm tolerans verilir. Bu durumda çıkan ürün 19,5 cm ya da 20,5 cm olması durumunda hatasız kabul edilir ve ürün sonraki işleme gönderilir. Yani aslında kalite kontrol biriminin işi ürünlerin ideaya ne kadar yakın özelliklerde olduğunu tespit etmektir.

Aynı durum ölçüm için de geçerlidir. 10Cm’lik bir tuğla asla 10cm değildir. Mesela 10,3567666 olabilir ama asla 10cm olmaz. Ölçüm işi sizin ölçme kabiliyetinizdeki hassasiyete dayanır. Aynı durum zaman ve diğer birimler için de geçerlidir. Ne kadar hassas teknolojiye sahip olursan o kadar fazla detay elde edersin.

İdea’lara örnekler çoğaltılabilir nasıl olsa onlar tarafından çevrelenmiş bir biçimde varolup yaşıyoruz. Fakat bize bu kadar yakın olan hatta beynimizin içinde var olan bu değer yargıları manipüle edildiğinde ne olur? Bu tam bir kitle kontrolüdür. Devlet ve şirketler propaganda araçları ile her taraftadır. Bize idea’lar dayatıp bizi ideal vatandaşa çevirmek amaçları.

İdeal vatandaş idea’sı da sürekli değişmektedir.

Çözüm sürecine dönelim; o aralar devlet için ideal vatandaş PKK ile mücadelenin masada olmasını savunan vatandaştı. Bugün ise çözümün silahla ve öldürmekle olacağını savunan insanlar ideal vatandaş. Devleti yönetenler değişmedi ama ideal insan değişti. 1984 romanını bire bir yaşadığmız dönemlerdir bunlar. Alev Alatlı’nın Erdoğan’ın yüzüne de söylediği gibi ‘Orwell bugünleri görse Erdoğan’ı ayakta alkışlardı’. (Alatlı bunu söylediğinde Erdoğan’ın eşi dahil herkes sevinçle alkışlamış Erdoğan ise tatmin duygusu ile gülümsemişti)

Örneğin bir şirket yoğun reklamları ile arzulanan erkek tipinin kendi kıyafetlerini giyen erkek olduğunu ilan edebilir. Burada idea’nın toplumda yayılma hızı bu firmanın propaganda gücüne bağlıdır.

Güzel kadın’a bakalım. Yaşı müsait olanlar bilir bir ara televizyon ve dergilerde Paris Hilton dışında bir şeye rastlamak mümkün değildi. Adeta bir PR şirketi para karşılığında bu kadının reklamını sağlıyor gibiydi. O ara toplumun güzel, seksi kadın ideası Paris Hilton ile benzerlik göstermeye başladı ve kadınlar ona benzemek için yarışırken erkekler de ona benzeyen kadınlara ‘hasta’ oluyordu. Bunlar PR şirketlerinin komple bir dünyadaki en başta gelen ideaları bile nasıl kontrol edebileceğini gösteren delillerdir.

İdea kontrol, kitle kontrol ve medya kontrol; bunların hepsi birbirine bağlı propaganda yöntemleridir. Bizlere kimden nefret etmemiz gerektiğini, kimin iyi, kimin kötü olduğunu söyler. Bunlar kontrol edildiğinde ise nefretimiz ve sevgimiz kontrol edilmiş olur. Beyinsiz robotlar olarak bizden beklenen hayatı yaşarız.

Fromm ”geçmiş zamanın tehlikesi köle olmaktı, modern zamanın tehlikesi ise robot olmaktır” der. Pek de doğru söyler. Peki nasıl korunacağız bu idea kontrol / kitle kontrol ve propaganda araçlarından? Ulus Baker’in de dediği gibi ‘gösterilenlere karşı sorgulama kabiliyetimizi yükselterek’

Platon da zaten ünlü ‘mağara alegorisi’nde devletlerin ideaları manipüle edebileceğini ve bu noktada filozofun görevinin gerçeği bilmeyenlere anlatmak olduğunu vurgulamaktadır.  

Aksi halde zenginler ya da devlet için asla kendimizi ifade etmeye imkan tanımayan birer sayıdan ibaret oluruz.

Sürdürülebilir bir inşaat ürünü: Geri dönüştürülmüş plastik atıklardan üretilen sağlam tuğlalar

1

Afrika merkezli Gjenge Makers, geri dönüştürülmüş plastik atıklardan sağlam tuğlalar üretiyor.

Çevre üzerindeki etkilerini görmezden gelen şirketler sadece müşterilerini ve yatırımcılarını uzaklaştırmaz, varoluşsal zorluklarla karşı karşıya kalmak zorunda kalırlar. Şirketler üzerindeki önemli ölçüdeki çevresel ayak izlerini azaltmayı yeni dünya oluşumunda gerçekleştirmezseler hayatta kalmalarının bir risk olduğunu fark ediyorlar. Salgın hepimize meydan okudu. Bununla birlikte, ekonomiler yeniden canlanmaya başladığında, akıllı iş insanlarının nasıl çalıştıklarını yeniden değerlendirmeleri lazım. Doğa ve insanlar için değer katan yatırımlara, uygulamalara ve istihdam yaratmaya doğru bir yönelim olmalıdır. Çıkarcı ve fosil yakıt temelli bir ekonomiden nasıl uzaklaşılacağının yollarını bulmaları lazım. İleri görüşlü işletmeler zamanla yeşil bir dönüşüm yolunda ilerleyecekler, ancak geride kalan şirketler için daha büyük dönüşümler izlenmesi gerekecek.

Gjenge Makers, doğayı tüm karar alma süreçlerinin merkezine koyan ve dünyamızı dönüştürmeye başlayan bir girişimci ekip. İlk başlarda plastik atıkları sınıflandırıp diğer geri dönüşüm şirketlerine satacak bir plastik toplama şirketi kurdular. Geri dönüşüm şirketlerinin alabileceğinden daha hızlı bir şekilde daha fazla atık toplayan bu orijinal fikirle birlikte plastiklere değer katma kararı alınarak alternatif yapı ürünleri üretme fikri doğdu. Böylece kurucusu olan Nzambi Matee öncülüğünde Gjenge Makers doğdu. Şirket 2018 yılında kuruldu. Misyonları, başta Kenya ve Afrika kıtası için sonra tüm dünya için güzel ve sürdürülebilir alternatif inşaat ürünleri yaratmak için çözümler geliştirmek. 

Sosyal etkisi çok sağlam olan bu ekip hem gençler ve kadınlar için iş fırsatları yaratırken hem de sürdürülebilir ve uygun fiyatlı alternatif yapı malzemeleri sağlıyor. Kenya ve Afrika’da bir geri dönüşüm ve ileri dönüşüm kültürünü teşvik etmeyi amaçlıyorlar. Şimdiye kadar 20 tondan fazla plastik geri dönüştürülerek daha temiz bir çevre ve bu sayede yeni iş fırsatları oluşturuldu. Gjenge, sadece Kenya ve Afrika ile sınırlamıyor dünyaya açılıyorlar. 2 yılı aşkın süredir 5 farklı ödülle gurur duyulacak işlere imza attılar. 

8,9,11 ve 13 numaralı dört Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ile büyük ölçüde uyumludurlar. İlk ürünleri; kaldırım blokları, kaldırım karoları ve rögar kapakları üretmek için geri dönüştürülmüş plastiklerden türetilen yeniliklerdir. UNEP (Birleşmiş Milletler Çevre Programı) Nzambi’yi, plastik atıkları daha düşük maliyetli alternatif yapı ürünlerine dönüştürmeye yardımcı olan ve böylece plastik atık kirliliği ve Kenya’nın yetersiz konut sorununu ortadan kaldırmaya yardımcı olan önemli çalışması nedeniyle 2020 Dünya’nın yedi Genç Şampiyonundan biri olarak seçti.

Atık plastikleri harmanlıyor daha sonra geri dönüştürülmüş plastiği kumla karıştırarak çeşitli ürünleri kalıpladıkları bir karışım oluşturmak için en son teknolojileri kullanarak işliyorlar. Normal tuğlalara kıyasla üç ila beş kat daha hafif oluyor. Nakliye işlemleri daha kolay gerçekleşiyor. Tuğlaları tek bir renkle sınırlandırmayarak kırmızı, mavi, yeşil, kahverengi olmak üzere bir dizi renkte oluşturuyorlar. Çok güçlü olan bu plastik tuğlalar, beton blokların iki katı ağırlık eşiğini tutacak şekilde test edilmiştir.

Dünya üzerinde olumlu bir etki yaratmak isteyen Gjenge Makers,  ortaklık ve stratejik iş birlikleri için bireyler ve firmalardan yaratıcı, ileriye dönük etkileşimler bekliyorlar. Gjenge Makers kendilerini daha ileriye taşımak için gelişime açık, sürdürülebilir bütün fikirleri kucaklıyor. 

https://www.youtube.com/watch?v=EITz9lH5ThQ&feature=youtu.be&ab_channel=GjengeMakersLtd

Kaynak: Gjenge ed ep 1:Why Gjenge Plastic Pavers are Stronger then Concrete Pavers?, https://www.instagram.com/gjenge_makers/ , https://gjenge.co.ke/