Ana Sayfa Blog Sayfa 41

Yolculuk | Öykü

0

Bir trenin içinde, soğuk bir vagonda, ince bir hırkayla kıvrılıp yatan bir kadın, düş görüyor gözleri açık. Tren varmasın istiyor sılaya. Bir sıla hiç olmasın istiyor. Sonsuza kadar sallayarak yolcusunu, devam etsin yoluna. Her durakta yeni hikayeler alsın biletsiz. Kahramanlı hikayeleri indirsin sonraki durakta. Kahramansız olanları alsın kahkahanın kokusuyla. Penceresi göstersin görülemez olanı görmeyi dileyene. Görmeyi dileyen zamanın kollarına sarılsın; sarılsın ki tren akrepsiz, yelkovansız karşılasın gelecek olanı. Gelecek olan şapkasını versin olmayan biletçiye. Şapkayı alan durdursun feleğin tekerini, döndürsün gelecekten geçmişe gideni. Giden bilsin hiç gitmediğini, gelenin asla tamamen gelmediğini.

Bir trenin içinde, karanlık bir vagonda, aydınlığı arayan, korkuyu unutmuş bir kadın. Kadının ininde katman katman karanlık bir şifa.  Şifanın ininde canı olanların tüm açılmamış tohumları. Kadın yetmiş yedi kolu, dokuz göbeği ile tohumlarını saçıyor tekmilinin. Tekmilinin yedisi kadının gözlerinde. Dans ediyor yedisi kadının etrafında. Biri kadının eteğinden içeri giriyor, merkeze oturuyor, karanlık dağılıyor aydınlığın üzerine. Karanlığın etrafında sonsuza dans ediyor yetmiş yedisi. Ve gerisi, canı olmayanmış gibi olanların merkezine sığıyor. Ve açılmamış tohumlarıyla canı olanmış gibi olanlar karanlığın peşine takılıyor.

Bir trenin içinde, yüksek bir vagonda, elinde mendiliyle bir kadın oturuyor. Vagona şüphe doluyor aşağıdan, kadın mendilini sallıyor, mendil şüpheyi sarıyor, şüphe mendili boğuyor, kadın mendilsiz kalıyor. Vagon bir kat aşağıya iniyor, üsttekilerin en altına iniyor, kadın vagondan iniyor, tren kadının önünden geçiyor, kadın trenin içinde izliyor. Tüm mahlukat trende varlığa geliyor, varlık gerçek ediyor.

Hayvan hakları savunucularından yeni çıkacak yasaya tepki

0

KAMUOYUNA;
Hayvan Hakları Yasama ve İzleme Delegasyonu olarak hayvanların yasal statüleri ve haklarının kanunlarla korunması için, gerek TBMM gerekse Bakanlıklar düzeyinde yürüttüğümüz görüşme, çalışma ve lobi faaliyetlerinde taleplerimizi defalarca ve net olarak dile getirdik. Ak Parti Grup Başkan Vekili Sn.Özlem Zengin’in ulusal basına verdiği demeçleri üzüntü ve şaşkınlıkla okumuş bulunuyoruz. TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu raporu ve toplantılarımızda konuşulanlara tamamen ters bu açıklamalar, kamuoyunda büyük tepkilere neden olmuştur. Sn.Özlem Zengin’in, kısa bir süre önce “devrim gibi yasa olacak” diyerek tüm hayvan hakları savunucularına umut vaadeden açıklamalarından sonra, tam tersi bir yasanın çıkartılmak istendiğini görüyoruz. Kamuoyuna müjde gibi sunulan “cezalar”la ilgili artışlara dair açıklamalarda; hayvana şiddet, öldürme, işkence gibi durumlarda hapis cezasının olmayacağı açıkça ortadadır. Zengin’in açıklamasında, evlerde bakılacak hayvanlarla ilgili sayı kısıtlaması getirilmesi asla kabul edilemez. Yerel yönetimlerin görevlerini yapmamalarından kaynaklı olarak, Belediyelerin ve insanların elinden kurtarılmış mağdur olmuş hayvanları, evlerinde bakmak “zorunda” kalan vicdanlı insanları cezalandıracak nitelikteki bu değişiklik asla kabul edilemez. Bu yöndeki bir düzenleme, kolluk güçleri ve insanları karşı karşıya getirecek, istenmeyen manzaralar yaşanacak, toplumda infial olacaktır.

Cinsi tükenen ve kasten bir canlının cinsini tüketene 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası verileceği söylense de, mevcut ceza sistemimizde, bunların da özgürlüğü bağlayıcı bir karşılığı olmayacaktır. Hayvan dövüştürenler için öngörülen cezalar da aynı şekilde, 2 yıl altı olacağı için sonucu hapis cezası olmayacaktır. Hayvana şiddet, öldürme, işkence, cinsel saldırı suçlarına karşılık, suçlunun ceza alacağı hiçbir koşulun oluşturulmadığı, kamuoyundaki hayvan hakları kanunu beklentisine karşı, hayvan hakları savunucuları sadece yapmış olmak için yapılmış bir kanun tasarısı ile baş başa bırakılmıştır. Üstelik Sn. Özlem Zengin’in açıklamaları gösteriyor ki; gerçekten hayvanları koruyan adına yaraşır bir kanun olmaktan uzak, mevcuttaki 5199 hayvanları koruma kanununu aratacak ve felaketler getirecek maddeler ile karşı karsıyayız.

Hayvanlara karşı her türlü kötü muamelenin Türk Ceza Kanunu kapsamına alınmasını ve bu fiillere adli para cezası yerine ertelemesiz hapis cezası verilmesini talep ediyoruz. Ayrca, hayvanların canice öldürülmesine 6 aydan 4 yıla kadar, eziyet edimesi halinde ise 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası öngörüldüğü beyan edilmiş olup, bu düzenlemenin bu hali ile kabulü mümkün değildir. Hayvanlara karşı; tecavüz, öldürme, işkence, canavarca hisle gerçekleştirilen ve diğer sayamadığımız kasten, taksirle ya da ihmali davranışlarla işlenen her türlü fiilde yine infaz kanunu göz önüne alınarak alt sınırın minimum 2 yıldan başlayan, üst sınırın da koşullu salıverme müessesesine takılmayan(!), failin cezaevinde ceza çekmesini, topluma yeniden karışmadan önce rehabilite edilmesini amaçlayan bir ceza öngörülmelidir.

30.03.2020 tarihli infaz düzenlemeleri de dikkate alınarak hayvanlara karşı işlenen fiillerin, koşullu salıverme şartları dışında tutulması ve erteleme, hapis cezasının adli para cezasına çevrilmesi, hükmün açıklanmasının geri bırakılması müesseselerinden yararlanılmayacak cezalar öngörülmesi, taleplerimizi ısrarla dile getirmemize rağmen talep ettiğimiz husuların dikkate alınmadığını görüyoruz. Daha âdil, yaşanılabilir bir dünyanın inşası ve adını hakeden hayvanları gerçek anlamda koruyan ve adını hak eden bir kanun için taleplerimizin dikkate alınmasını beklerken karşımıza çıkan bu maddeler ile sunulan hiçbir kanun teklifini kabul etmeyeceğimizi ve bu durumun karşısında mücadele edeceğimizi ifade ederiz.

Hayvan Hakları Yasama İzleme Delegasyonu

Ak Parti Tekirdağ milletvekili Mustafa Yel ‘yasaklı ırk’ kavramını çıkarıyoruz, tehlikeli ırk kavramını yasaya getiriyoruz’ diyerek, mevcut yasaklı ırk köpekten çok daha fazla ırk köpeklerin ‘tehlikeli ırk’ kapsamına alınacağını belirtti. Bu “tehlikeli ırk” kavramı genişletilirse iriliği, kilosu, görünüşü baz alınarak birçok köpek ırkının hatta sokak köpeklerinin dahil “tehlikeli” kategorisine sokulmasının yolu açılmış olur. Irkı ne olursa olsun, bakımını üstlenen kişi tarafından doğru şekilde yetiştirilen hiçbir ırk köpeğin, başkalarına tehlike yaratmayacağını biliyoruz. Dolayısı ile hiçbir ırk köpeğin ‘tehlikeli’ kapsamına alınarak yaftalanmaması ama bakımını üstelenen kişilerin sorumluluklarının arttırılması gerekmektedir.

Duble çay | Öykü

1

Her daim gittiği o küçük çayhaneye akşam üzerine yakın bir vakitte vardı. Kapının iki yanında bulunan saksılardaki çiçeklerin keyifleri yerinde görünüyordu. Krizantemlerin ağırbaşlılığına karşılık saraypatları, eskiden kalma küskünlüklerine son verdiklerini ilan edercesine coşkundular. Onlara gülümseyip kapıyı açtı ve yüzüne vuran sıcak hava dalgasını minnetle kabul etti. Girişin hemen yanındaki, bütün sokağı gözler önüne seren o her zamanki masasına yöneldi. Oturmadan önce bir koluna kaşkolunu tıkadığı kabanını ayaklı portmantoya astı. Çantasından defterini ve kalemini henüz çıkarmıştı ki duble çayını getirip masasına bıraktılar. Müdavim ayrıcalığı. Teşekkür edip defterini özenle açtı. Durdu sonra. Çayın sıcak buharı ayartıcıydı. Defterini kapatıp bir sigara yaktı, dumanı buhara yarenlik etsin diye. Sigarası bitene dek sokağı seyretti. Rüzgâra karşı yürüyenlerin montlarının yakalarına, sevgililerin birbirlerine, sokak kedilerininse kendi kuyruklarına sarılmalarını seyretti. Isınan bedenine dolan o huzurla hüzün karışımı bilinmez duyguyu sarınıp sigarasını söndürdü. Yeniden defterini açıp yazdıklarını parmaklarıyla okudu ve usulca yazmaya başladı. Mevsim sonbahardı…

“Bekletmedim ya çok?!”

Önce boynunu çevreleyen fularını, ardından da trençkotunu çıkarıp adamın kabanının yanına astı.

Çantasını sandalyenin sırtına tutturarak kendinden emin bir gülüşle adamın tam karşısına oturdu.

“A-anlamadım?..”

“Ben, diyorum, çok bekletmedim ya!”

Sesi tiz, biraz da kırık denilebilecek bir tondaydı; kendine has. Adam bu birdenbireliğe aldırmadı, “Karıştırdınız galiba, sizi tanıdı-..”

“Yok, yok; karıştırma falan yok! Burada bekleyen bir tek siz varsınız işte, değil mi?..”

Sandalyesine ve sıcaklık farkına alışmaya çalışan kadının çipil çipil bakışları altında bir an kendinden şüphe etti adam. Etrafına hızlı bir göz attı. Ne beklemesinden bahsediyordu bu şimdi,

“Nasıl yani beklemek! Birini beklediğimi de nereden çıkar-…”

“Öylecene uzaklara bakışınızdan elbette. Birini bekler gibiydi bakışınız; ben de daha fazla bekletmek istemedim…”

Duraksız bir cevap. Yine. Önceden çalışılmış gibi. İçten ama sözünü ikinci kez kesen bir cevap.

“Ne münasebet canım! Ben-ben bir şeyler yazmaya çalışıyorum, dalmışım demek ki. Sizin anlayacağınız, işime dönmeliyim?..”

Kararlı gibi gözüktüğünü umuyordu bunları söylerken. Kadın umursamadı,

“Ah, ama olur mu öyle şey! Oradan bakınca, sizi bu masada tek başınıza beklemeye terk edecek denli insafsız biri gibi mi görünüyorum?”

Sinirlenmeye başladıysa da kadının çevresine yaydığı neşe bu siniri bastırmasına neden oluyordu. Kendi gibi orta yaşlarında olmalıydı; kaz ayakları diye adlandırılan göz kenarı kırışıklıklarına bakarak tahmin etmişti bunu ve haliyle, her aklı başındaki yetişkin gibi, daha fazla ısrar etmenin mânâsız olacağını kabul edecekti kuşkusuz ama kazın ayağı öyle değilmiş.

“Bakın çalışmam gerek, yazmam yani. Bu tavrınız sizce de rahatsız edici değil mi?”

“Bilmem! Öyledir belki ama sizi bir başınıza beklemeye bırakmam daha rahatsız edici olmaz mı? En azından ben çok rahatsız olurum bu durumda. Ve inanın, o halimi hiç sevmiyorum…”

Son sözlerini, avuç içlerini masaya yapıştırarak, zaten küçük olan gözlerini görünmez hale getirecek derecede kısarak ve son kelimeler neredeyse duyulmayacak bir sesle söylemişti. Ardından dikleşip arkasına yaslandı ve “Ne yazıyorsunuz?” diye sordu o ilk gülüşüyle, nasıl bir karşılık alacağını bilir gibi.

“Yok ama bu artık gerçekten sıkıcı olma-…”

“Ya ama bir dakika ya!” diye sözünü üçüncü kez kesti kadın, gülüşünü bozmadan, “yaklaşık on dakikadır sizi izliyorum ben, sokağın girişindeki şu lambanın dibinde. Yorulmuştum biraz. Sizi izledim öylece. Bir şey bekliyordunuz, ne beklediğinizi bilmeden. Geçip gidenlere bakışınızdan belliydi. Ve öyle yalnızdınız ki beklerken; handiyse şairin dediği gibiydiniz, yalnız bile değildiniz…

Öyle miydi gerçekten? Yalnız bile değil miydi artık yalnızken? Bakışları o denli mi kayıptı?.. Söylediklerine takılı kaldığını fark etmeyen kadın konuşmasını sürdürüyordu. Adam anlık düşüncelerinden sıyrılıp kadının sözlerine yetişmeye çalışırken buldu kendini.

“-şüyüp hem sıkılınca, gideyim yanına, dedim kendi kendime. Hem kim bilir, iki yalnız bir çokluk ederdi belki, diye düşündüm…”

Çayhanenin tek garsonu yaklaşınca ona döndü kadın,

“Bize iki tane tavşankanı getirebilir misiniz lütfen? Duble olsun, değil mi?.. Bir de iki servis tabağı alabilir miyiz, girmeden simitle peynir almıştım da?..”

Garson, adama bakıp duraksadı. Adam kalemini bırakıp defterini kapadı ve ellerini, kadının biraz önce koyduğu şekilde defterin iki yanına koyarak önce kadına sonra da garsona baktı; insan ne zaman teslim olacağını bilmeliydi, değil mi? “Yeni demlenenden getir ama lütfen!” dedi. Garson başını eğip gitti. Kendisine tatminkâr bir ifadeyle bakıyordu şimdi kadın.

“Pekâlâ! Madem işin içine simit ve peynir de girdi; ve madem artık yalnız bile değilim, hayır demek ayıp olur. Yok, durun, aman!” sağ elini hızlıca havaya kaldırdı, “Geldiğinizden beri üç kez sözümü kestiniz; şimdi izin verin de sorunuzu yanıtlayayım…”

Kadın dirseklerini masaya koyarak ellerini havada kenetledi ve çenesini ellerinin üzerine koyarak gözlerini kırpıştırdı. Adam gözlerini kapatıp kafasını yavaşça iki yana salladı ve dudağının kıyısına bir tebessümün konmasına izin verdi,

“Aslına bakarsanız belirli bir şey yazmıyorum; yazar veya muhabir değilim yani. Çantamda her daim taşıdığım bir defterim var: Karalama defteri. Bazı günler işim bittiğinde buraya gelir ve bir şeyler karalarım. Bazen bir cümle, bazen bir öykü, bir şiir veya salt çizgiler bazen. Ne bileyim, kalemle kâğıdın üzerinde gezinmek heyecanlı bir yolculuk gibi gelir bana, sonu belirsiz bir yolculuk…”

Kadın duruşunu hiç bozmamış, merakla dinliyordu. Devam etti adam,

“Aslına bakarsanız kendimle olmanın yolu olarak görüyorum yazmayı. Şu küçücük yerde bir başıma sokağı, geçip gidenleri izlemek, bir şeyler karalamak, kendimle konuşmak hoşuma gidiyor. Bazen de salt oturup çay-sigara içmek, bir başıma…”

Çaylarla servis tabakları gelince sustu. Kadın dönüp çantasından çıkardığı kese kağıdından servis tabaklarına birer simit ile peynir dilimi koydu. “Soğutmayalım” diyerek tabaklardan birini adamın önüne itti ve kendi çayından bir yudum alıp simidiyle peynirini iştahla yemeye başladı. Gözleri, ara ara kendisine bakan kadını izlerken adam da aynısını yaptı. Acıkmış olduğunu simidi bitirdiğinde anladı. Bu süre boyunca konuşmadılar. İki çay daha istedi sonra adam, kadının onaylayan gülüşünü görerek. Onlar da gelince kadın aldı sözü,

“Güzel söylediniz ama ben ne yazdığınızı sormuştum, içerik yani. Mesela bana ne yaptığımı sormuş olsaydınız size dolaştığımı söylerdim ama burada bırakmazdım. Dolaşmayı sevdiğimi, gittiğim yerlerin tüm dokusunu içime dahil ettiğimi ve yerler arasında ayrım yapmadığımı, yeni insanlarla tanışmaya çalıştığımı ve her yeni insanla yeni bir şeyler öğrendiğimi söylerdim. Bu dolaşma esnasında yalnız gibi görünsem de öyle olmadığımı, çünkü yalnızken bile tüm sevdiklerim olabildiğimi söylerdim size.”

Tüm sevdiklerim olmak?”

“Öyle ya! Yoksa nasıl baş eder insan yalnızlığıyla?”

“Anlamıyorum?!”

“Sevmek meselesi işte. Hayatı sevmek. İnsanları / insanlarını sevmeden yaşamak mümkün mü?” Adamın gülüşü kırıldı. Hüznün gölgesi yerleşti usulca,

“‘Mümkün mü’, değil mi? Ama yaşıyoruz işte, sevmenin ne olduğunu bilmeden. Sen bir yerinden yakalamayı başarmış gibisin. Ya bu coğrafyanın travmasını atlatamayan diğerleri?”

Kısa bir sessizlik ânının ardından “Açıkla,” dedi kadın. Sesi yumuşak ama katiydi. Daha önce de tanık olmuştu adam; duymayı ummadığı sözlerle karşılaşınca böyle olurdu insanlar. Beklemediği değil, ummadığı. Yine de, tüm sevdikleri olabilen bir kadını diğer insanlarla karşılaştırmak haksızlık olurdu. Tüm içtenliğinin sesine yansımasını ümit ederek devam etti adam,

“Peki, açıklayayım!” dedi, “Bu coğrafyanın geçmişten gelen bir travması var. Yaşamın her alanına sirayet etmiş bir travma. Kökenleri nereye iner bilmiyorum ama açtığım her kapının ardında tanık olduğum şey bu. İşimi söylemedim size, değil mi? Çilingirim ben. Her gün onlarca evin kapısını açarım. İnsanları tanımak için ne iyi bir meslek olduğunu bilemezsiniz. Bekârlar, evliler, ihtiyarlar, gençler, zenginler, fakirler… Ama konudan uzaklaşmayayım. Bu coğrafyanın travması, diyordum. Bu coğrafyada doğan her bir çocuğun babası, gayr-i ihtiyari sevmelerin adamıdır…”

Sözlerinin kadına işlemesini bekledi. Gözleri iyice kısılmıştı yine kadının. Şimdiye kadarki sohbetleri olmasa buna öfke diyebilirdi ama değildi. Bildiği ama adlandıramadığı bir durumu inkâr etmekle kabul etmek arasında bocalayan bir bakıştı bu. Adamın sigarasından bir tane aldı teklifsiz. Yakıp derin bir nefes çekti ve adamın devam etmesini bekledi.

“Farkında olmadan sever bu coğrafyada çocuklarını babalar. Bazen dalıp gitmişken başını okşayarak, gülümseyerek bazen sevgiyle bilmeden; iyi uykular derkenki sevgisinin bile farkında değildir hiç. Başka türlüsünü bilmez çünkü. Ve bundan sebep belki de, anneler çocuklarını tüm sevgileriyle kuşatırlar. Bir eksiği kapatmak için değil, tek özgürlük alanları bu olduğu için.”

Kendi ailesini düşünüyordu adam bunları söylerken. Gördüğü, bildiği insanları. İçten içe kendine kızarak susmuştu. Nasıl açılmıştı ki bu konu, neden hemen şimdi?! Kendini toparladı ve oluşan havayı dağıtmak istercesine elini salladı,

“Biraz haksız bir genelleme belki de, ha?!”

Dumanları üstünde tüten iki çay daha geldi.

“Bilmem! Söylediklerini yorumlamam zaman alacak. Ama doğru bile olsa bir karşı koyuş olarak ben işte tüm sevdiklerimi yanımda taşıyabiliyorum. Taşımakla kalmıyor, onlar oluyorum işte…”

“Bundan en ufak şüphem yok, inan…”

Kadın son cümlesini söylerken gerinip kollarını iki yanına uzatmıştı. O ilk gülüşüyle bakıp yeni gelmiş olan çaydan bir yudum alırken adam da bir sigara yaktı. Sonrasında devam ettiler konuşmaya. Tartışmaya değil, konuşmaya…

Birer çay daha içtiler sonra. Gün batımının turuncu parlaklığı göğü yakmaya başlıyordu. “Artık kalkmalıyım,” dedi kadın, pencereden dışarısını kollayarak.

“Neden? Çay ihtiyacımızı yeterince giderdik, diyorsanız başka bir şeyler yapabiliriz. Üstelik daha isimlerimizi bile bilmiyoruz, değil mi?

“İsim?.. Başkalarınca, bir ömür boyu taşımamız için verilen bir sözcükten başka nedir ki isim?..” Adamın cevap vermesine izin vermeden devam etti, “Gitmek zorundayım artık; sadece bunu söyleyebilirim.”

“Peki bir daha ne zaman görüşebiliriz? Sizinle tekrar görüşmek, sizi daha yakından tanımak isterim.”

“Kim bilir? Bir gün kendi yalnızlığınızdan sıkılırsanız etrafınıza bakın; belki size doğru gelen ben olurum.”

“Bu mu? Bir adres, bir telefon? Sizinle tekrar görüşmeyi çok isterim.”

Kadın portmantodan trençkotunu alıp giydi, fularını boynuna doladı. Artık kararmış olan göğe bir göz atıp kendisi gibi ayağa kalkmış olan adamın gözlerine baktı. İlk geldiği andaki neşeli heyecanıyla sordu,

“Eski kuleyi bilir misiniz?”

“Meydanın aşağısındakini mi? Evet!”

“Olur da beni görmek isterseniz oraya gelin. Sizi mutlaka görürüm.” “Ama nas-…”

“Artık gerçekten gitmeliyim. Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederim.”

Sesi kesinlik kokuyordu. Uzatmadı adam. Tokalaşarak ayrıldılar. Adam, kadının gidişini pencereden seyretti. Kadın, o gülen küçücük gözleriyle son bir defa dönüp bakmadı. Gözden kaybolunca hesabı istedi adam. Kaşkolunu boynuna sarıp kabanını giyindi sonra. Defterini koyduğu çantasını omzuna asıp çayhaneden akşamın karanlığına daldı.

Koyu bir örtü şehri kaplamaya devam ediyordu. Bir karga, sürüsünden kopmamak için hızla kanat çırpıyordu. Uzaktan vapurların düdükleri duyuluyordu. Ağaçların çıplaklığı rüzgârın sesine karışıyordu. Şehrin bir yerine yağmur yağıyordu. İnsanlar evlerine dönüyordu ve mevsim sonbahardı. Adam o kuleye hiç gitmedi…

Cinsiyetçiliğin dilimizdeki hali: Astronotun Türkçe karşılığı

Kadın erkek eşitsizliği, hayatımızın her alanında karşımıza çıkmaktadır. Evde, işyerinde, sokakta… Bu eşitsizliğin en belirgin hali ise dilimizde görülmektedir. Bu durumun en basit örneği, kadın ve erkek isimlerinde bile karşımıza çıkmaktadır. 

Cinsiyetçiliğin aktarılmasındaki en büyük etken, dildir. Dilin değişmesi ise en zor olan değişimdir. Belki işyerlerinde eşit ücret bir kanunla düzenlenebilir ama dile yerleşmiş ayrımcılık ve cinsiyetçiliği değiştirmek bir ömür, hatta birkaç ömür gerektirir. Zordur ama olması gereken de temelde budur. Dil değişirse her şey değişir, dil değişmezse istediğimiz kadar düzenleme yapalım, temelden değişim olmazsa, tam bir değişim oldu diyemeyiz.

TDK Astronot ismi arıyor!

Geçtiğimiz günlerde açıklanan uzay programı ile bilimi bir ucundan yakalayabileceğimiz haberi herkesi sevindirdi. Birçok eksiklik olsa da, sevindirici olan bu haberde, uzaya gidecek ilk insan için isim önerisi beklendiği söylendi. Bununla birlikte, TDK’ya birçok isim önerisi geldi. Gökmen, gökalp, gökderi… TDK Başkanı gök ile başlayan kelimelerin halk tarafından çokça tercih edildiğini açıkladı. Bu kelimeleri tek tek incelemeye gerek yok sanırım, erkek isimleri olarak aşina olduğumuz, ya da sonu ‘‘eri’’ ile biten üç öneri… Diğer önerilerin ise tarihi anlamlar taşıdığını söylüyor başkan; Fatih, Alparslan, Cacabey… Ayrıca TDK başkanı Gülsevin’in aktardığına göre; TDK, 2005 yılında astronot kelimesi için iki öneri yapmış: ‘gökmen’ ve ‘uçman’. Yani yine elimizde eril iki öneri bulunuyor. 

Bu öneriler gösterdi ki dilimize yerleşmiş cinsiyetçilik, burada da karşımıza çıkmaya devam ediyor. Uzaya çıkacak ilk insanın cinsiyeti belli değil ama şimdiden ilk ve sonrasında uzaya çıkacak insanın anılacak adı, kadınları kapsamayacak şekilde şekillenecek gibi gözüküyor.

Uzaya çıkacak ilk Türk insan için de mücadele etmek gerekecek

Hayatın her alanında mücadele eden kadınlar olarak, geleceğimize ve geleceğin Türk uzay insanlarına bir borcumuz var. Her cinsi kavrayacak bir isim türetmek için mücadeleye devam etmek ve gelecek ile aramızdaki köprüyü kuvvetlendirmek. Burada mevzu, tek bir kelime ya da bu kelime ile her şeyin değişmesini sağlamak değil, cinsiyetçilik sarmalı ile örülmüş olan dilimize, bir yeni kelime daha ekletmemektir. Bugün için bir kelime belki ama yarın, uzaya çıkacak kadınların önünü açmak için gereken ilk adım. Geleceğin kadınlarına, uzaya adım atacak çocuklara şimdi bir isim borçluyuz: cinsiyet ayrımından uzak ve ötekileştirmeyen.

Astronot, Kozmonot, Taykonot, Spasolog…

Uzaya insan gönderimi sırasında farklı ülkelerin, farklı isimler kullandığını biliyoruz. ABD’den uzaya gidenlere astronot, Rusya’dan gidenlere kozmonot, Çin’den gidenlere Taykonot, Fransa’dan uzaya gidenlere ise Spasolog adı veriliyor. Burada, genelde kelime sonunun korunduğunu ve kelimenin başının değiştiğini görebiliyoruz. Kelimenin sonundaki ‘‘not’’ yani İngilizce yazarsak, astronaut kelimesinin sonundaki naut kelimesinin anlamı, Antik Yunanca’da nautes yani denizci kelimesinden türetilmiş, deniz anlamına denk gelmektedir. Bu nedenle birçok dil, bu sözcüğü türetirken, bu kısma dokunmadan, sadece kelimenin başını değiştirerek bir yenilik yapmış. Astro kelimesi yıldız, kozmo kelimesi kozmos yani evren, tay kelimesi ise uzay, gök anlamlarını taşımaktadır. Fransızlar’ın kullandığı kelime ise Latince boşluk anlamını taşıyan, spatium kelimesinden türetilmiş. Yani tüm kelimeler evren, boşluk, yıldız gibi uzayı simgeleyen isimlerden seçilmiş.

Biz de bu anlamlara bakarak, genelde erkekler için kullanılan ya da anlamca cinsiyetçiliği körükleyecek bir seçim yapmak yerine, cinsiyetçiliği vurgulamayan, evren gibi, hem uzayı hem de not kelime sonunu koruyan, ahenk ve birliktelik sağlayacak bir kelime türetebiliriz. Bu bağlamda duyduğum ve hoşuma giden evrenot kelimesi bana daha yakın geldi. Fakat biliyorum ki yaratıcılığı ile üst sıralara gelecek isimler türetecek birçok kadın bulunuyor. Sadece biraz düşünmek ve düzgün bir kelimede ısrarcı olmak yeterli olacaktır. Gelecek için, hepimiz için.

Boş Kafes | Öykü

0

Trafiğin açılmasıyla, rahatlıyorum. Radyo kanallarını değiştirirken, “Aşık oldum Nihal.” diyor. Ne diyebilirim? Aklıma üşüşen sorular… Kim, nasıl biri, nerede ve neden? En saçması da bu, neden? Oysa en çok bunu sormak istiyorum. Seninle kendimi bir bütün hissederken neden? Adını duyduğumda, yanına geldiğimde, yüreğim böylesine çarparken neden? Sana dokunduğumda erimiş bir şeye dönüşürken bütün algılarım, neden?

Gerçekten neden?

Aşk karşısında çözülen bir adalet var. Hiçbir şeye bakmıyor. Benim bu sormak istediğim nedenli sorularıma bakmıyor mesela. Hissetmem gereken hangisi olmalı? Yıkım, hiçlik, terk edilmişlik, öfke, kıskançlık, kırgınlık, nefret, umudun yitimi, hangisi? Sertçe frene basıyorum. Hislerimi göstermek istemediğimden, belki de gösterirsem daha fazla kırılacağıma, savunmasız kalacağıma inandığımdan hemen bir bahane buluyorum.

Önümdeki araba, aniden durdu da...”

Kafamın içindeki sorulara yenileri ekleniyor. O zaman neden buradasın, neden bunu buluştuğumuzda söylemedin de şimdi söylüyorsun, sen nasıl bir adamsın, bunu bana nasıl yaparsın? Hayır, gittikçe saçmalaya başlayan bu soruları sormuyorum. Bunun yerine müziği kapatıyorum. Bütün şarkılar anlamını yitiriyor, bütün sesler gürültü.

Bir iki cümle kuruyorum. Sonradan saçma bulduğum birkaç söz. Arabadan indiğinde arkasından bakıyorum. Gidiyor. Gidiyorum. Gitsin, gideyim. Ağlamanın ve hayıflanmanın kifayetsizliği burada başlıyor. Hıçkırmaların ve yalnızlığın dili burada başlıyor. Koca dünyada tek başına bırakılmışlığın dili burada başlıyor. Var olmuş olması yokluğunu doldurmuyor, yok olmuş olması onu yok kılmıyor.

Aylar sonra kendimi “nasıl bir esaret bu” diye sorarken buluyorum. Bir esaret bu. Bir, “Ah!” çıkıyor ağzımdan. İnsan güvenini başka birine emanet etmemeli, derlerdi ne haklılarmış. Ah’ımdan mıdır nedir işte oturduğu masadan yüzüme hiçbir şey olmamış gibi bakıyor. Varlığının içime bulaşması, bir telaşın yayılması yüreğimden bedenime doğru… Görmesem daha mı iyiydi? Belki de her şey böylece geçer giderdi.

İçimde kendimi sürekli ikna ederek durmaya çalıştığım o yerde değilim. Dışımda kuşandığım zırhım paramparça… Tam yanından geçeceğim bir arkadaşım selam veriyor.

 “Nasılsın?” diyor. “Bir şey olmuş, seni hiç böyle görmemiştim, iyi değilsin.”

Geçer.” diyorum. “Anlık bir şey. Geçer.

Hazırlıksız yakalandım. Eskiden Hansel ve Gratel’den öğrendiğim dersle cebimde çakıl taşları değil, Sisifos’unki gibi kayalar olurdu. Yüzeye çıkmak içindi, bıraktım. Yoktu. Böyle değildim. Yeniyetme çocuklar gibi, çocukluğum gibi değildi hiçbir şey. “Onu gördüm. Görmemen imkânsızdı. Geçip gitsem olmaz.” diyemiyorum.

Bir bira iç, kendine gel.” diyor arkadaşım. Haklı. Bu telaşı içimden, bu özlemi gözlerimden atmalıyım. Oysa çok sürmüyor bir değişim başlıyor. Masadaki muhabbet uzadıkça uzuyor. Biz sohbete daldıkça varlığını unutuyorum. Bir süre sonra dönüp baktığımda kalkıp gitmiş olduğunu fark ediyorum.

Masadakilere kısa bir an şükranla, minnetle bakıyorum. Kafesimin kapısını açtılar. Ağına düşmekten, yeniden ve yeniden aynı acıyı çekmekten kurtuldum. Özgürüm.

İdea Kontrol = Kitle Kontrol

İdea kavramı birçok kavram gibi Platon’a dayanır. İdea bir hayvan, eşya gibi şeyler ve kavramlar için genel anlamında kullanılan bir terim. Buna göre bizler bir şeyden ya da kavramdan bahsederken ya da düşünürken onun ideasını aklımıza getiririz. Bir atın ideası aklımıza gelen ilk at formudur, insan, masa, sandalye, sevgi, korkak kişi gibi kelimeler için de aynı durum geçerlidir. Bu formlar mükemmeliyete sahip olması beklenen genel formlardır ve gerçekte her bir at, her bir insan ya da her bir masa birbirinden farklıdır bu dualiteyi içimizde barındırırız.

İdelar bize bir beklenti de doğurur, örneğin güzel kadın ya da yakışıklı erkek dediğimizde aklımızdaki idea sonucuna yakın bir kişi görmeyi bekleriz. Bu aynı şekilde başarı konusunda da geçerlidir. Kişilerin başarılarının toplumda bir ölçütü vardır ve buna göre kişiler başarılı ya da başarısız ilan edilebilir. Fakat bu kişiler kendi içlerinde başarılı olabilirler. Örneğin sigortasız çalışan bir davulcu gayet iyi kazanıyor olabilir. Bir CEO bu davulcu kadar gençliğini ve hayatını yaşamamış olabilir. Bu durumda CEO mu başarılıdır yoksa alt-kültürü dilediğince yaşamaya çalışan davulcu mu? CEO gençliğini yaşayamazken davulcu ise toplumun baskısına maruz kalmış olabilir. Bu iyi ilişki, mutlu hayat, Çinli, Afrikalı gibi özellik ve ölçütler için de geçerlidir.

Sayılar için de geçerlidir; 2, 4, 5 gibi rakamlar birer sembol ve birer ideadır. Fakat iki adet hıyarı sayarken iki farklı hıyarı saymış oluruz. Aslında hıyarlar aynı gramaja dahi sahip değiller. Matematik bizim için işi kolaylaştırır, 1 ila 2 arasında sonsuz sayı olması ve matematiğin tüm sonsuzluğu tek bir değer olarak formüllerinde kullanabilmesi idea’ya başka bir örnektir. Aynı durum çember ve çizgi için de geçerlidir. Dümdüz çizgi ya da idea’nın bizde oluşturduğu şekilde harika bir çember çizmek oldukça zordur.

Peki ya seri üretim? Bunları ele alalım, kalıp teknolojisi bize seri imalat ila birbirinin aynı ürünleri sağlar. Fakat bu yazdığım koca bir yalandır. Çünkü seri imalatta belli toleranslar dahilinde üretim yapılmaktadır. Örneğin kalıbı 20cm genişliğinde olan bir plastik ürün için + ve – 5 mm tolerans verilir. Bu durumda çıkan ürün 19,5 cm ya da 20,5 cm olması durumunda hatasız kabul edilir ve ürün sonraki işleme gönderilir. Yani aslında kalite kontrol biriminin işi ürünlerin ideaya ne kadar yakın özelliklerde olduğunu tespit etmektir.

Aynı durum ölçüm için de geçerlidir. 10Cm’lik bir tuğla asla 10cm değildir. Mesela 10,3567666 olabilir ama asla 10cm olmaz. Ölçüm işi sizin ölçme kabiliyetinizdeki hassasiyete dayanır. Aynı durum zaman ve diğer birimler için de geçerlidir. Ne kadar hassas teknolojiye sahip olursan o kadar fazla detay elde edersin.

İdea’lara örnekler çoğaltılabilir nasıl olsa onlar tarafından çevrelenmiş bir biçimde varolup yaşıyoruz. Fakat bize bu kadar yakın olan hatta beynimizin içinde var olan bu değer yargıları manipüle edildiğinde ne olur? Bu tam bir kitle kontrolüdür. Devlet ve şirketler propaganda araçları ile her taraftadır. Bize idea’lar dayatıp bizi ideal vatandaşa çevirmek amaçları.

İdeal vatandaş idea’sı da sürekli değişmektedir.

Çözüm sürecine dönelim; o aralar devlet için ideal vatandaş PKK ile mücadelenin masada olmasını savunan vatandaştı. Bugün ise çözümün silahla ve öldürmekle olacağını savunan insanlar ideal vatandaş. Devleti yönetenler değişmedi ama ideal insan değişti. 1984 romanını bire bir yaşadığmız dönemlerdir bunlar. Alev Alatlı’nın Erdoğan’ın yüzüne de söylediği gibi ‘Orwell bugünleri görse Erdoğan’ı ayakta alkışlardı’. (Alatlı bunu söylediğinde Erdoğan’ın eşi dahil herkes sevinçle alkışlamış Erdoğan ise tatmin duygusu ile gülümsemişti)

Örneğin bir şirket yoğun reklamları ile arzulanan erkek tipinin kendi kıyafetlerini giyen erkek olduğunu ilan edebilir. Burada idea’nın toplumda yayılma hızı bu firmanın propaganda gücüne bağlıdır.

Güzel kadın’a bakalım. Yaşı müsait olanlar bilir bir ara televizyon ve dergilerde Paris Hilton dışında bir şeye rastlamak mümkün değildi. Adeta bir PR şirketi para karşılığında bu kadının reklamını sağlıyor gibiydi. O ara toplumun güzel, seksi kadın ideası Paris Hilton ile benzerlik göstermeye başladı ve kadınlar ona benzemek için yarışırken erkekler de ona benzeyen kadınlara ‘hasta’ oluyordu. Bunlar PR şirketlerinin komple bir dünyadaki en başta gelen ideaları bile nasıl kontrol edebileceğini gösteren delillerdir.

İdea kontrol, kitle kontrol ve medya kontrol; bunların hepsi birbirine bağlı propaganda yöntemleridir. Bizlere kimden nefret etmemiz gerektiğini, kimin iyi, kimin kötü olduğunu söyler. Bunlar kontrol edildiğinde ise nefretimiz ve sevgimiz kontrol edilmiş olur. Beyinsiz robotlar olarak bizden beklenen hayatı yaşarız.

Fromm ”geçmiş zamanın tehlikesi köle olmaktı, modern zamanın tehlikesi ise robot olmaktır” der. Pek de doğru söyler. Peki nasıl korunacağız bu idea kontrol / kitle kontrol ve propaganda araçlarından? Ulus Baker’in de dediği gibi ‘gösterilenlere karşı sorgulama kabiliyetimizi yükselterek’

Platon da zaten ünlü ‘mağara alegorisi’nde devletlerin ideaları manipüle edebileceğini ve bu noktada filozofun görevinin gerçeği bilmeyenlere anlatmak olduğunu vurgulamaktadır.  

Aksi halde zenginler ya da devlet için asla kendimizi ifade etmeye imkan tanımayan birer sayıdan ibaret oluruz.

Sürdürülebilir bir inşaat ürünü: Geri dönüştürülmüş plastik atıklardan üretilen sağlam tuğlalar

Afrika merkezli Gjenge Makers, geri dönüştürülmüş plastik atıklardan sağlam tuğlalar üretiyor.

Çevre üzerindeki etkilerini görmezden gelen şirketler sadece müşterilerini ve yatırımcılarını uzaklaştırmaz, varoluşsal zorluklarla karşı karşıya kalmak zorunda kalırlar. Şirketler üzerindeki önemli ölçüdeki çevresel ayak izlerini azaltmayı yeni dünya oluşumunda gerçekleştirmezseler hayatta kalmalarının bir risk olduğunu fark ediyorlar. Salgın hepimize meydan okudu. Bununla birlikte, ekonomiler yeniden canlanmaya başladığında, akıllı iş insanlarının nasıl çalıştıklarını yeniden değerlendirmeleri lazım. Doğa ve insanlar için değer katan yatırımlara, uygulamalara ve istihdam yaratmaya doğru bir yönelim olmalıdır. Çıkarcı ve fosil yakıt temelli bir ekonomiden nasıl uzaklaşılacağının yollarını bulmaları lazım. İleri görüşlü işletmeler zamanla yeşil bir dönüşüm yolunda ilerleyecekler, ancak geride kalan şirketler için daha büyük dönüşümler izlenmesi gerekecek.

Gjenge Makers, doğayı tüm karar alma süreçlerinin merkezine koyan ve dünyamızı dönüştürmeye başlayan bir girişimci ekip. İlk başlarda plastik atıkları sınıflandırıp diğer geri dönüşüm şirketlerine satacak bir plastik toplama şirketi kurdular. Geri dönüşüm şirketlerinin alabileceğinden daha hızlı bir şekilde daha fazla atık toplayan bu orijinal fikirle birlikte plastiklere değer katma kararı alınarak alternatif yapı ürünleri üretme fikri doğdu. Böylece kurucusu olan Nzambi Matee öncülüğünde Gjenge Makers doğdu. Şirket 2018 yılında kuruldu. Misyonları, başta Kenya ve Afrika kıtası için sonra tüm dünya için güzel ve sürdürülebilir alternatif inşaat ürünleri yaratmak için çözümler geliştirmek. 

Sosyal etkisi çok sağlam olan bu ekip hem gençler ve kadınlar için iş fırsatları yaratırken hem de sürdürülebilir ve uygun fiyatlı alternatif yapı malzemeleri sağlıyor. Kenya ve Afrika’da bir geri dönüşüm ve ileri dönüşüm kültürünü teşvik etmeyi amaçlıyorlar. Şimdiye kadar 20 tondan fazla plastik geri dönüştürülerek daha temiz bir çevre ve bu sayede yeni iş fırsatları oluşturuldu. Gjenge, sadece Kenya ve Afrika ile sınırlamıyor dünyaya açılıyorlar. 2 yılı aşkın süredir 5 farklı ödülle gurur duyulacak işlere imza attılar. 

8,9,11 ve 13 numaralı dört Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ile büyük ölçüde uyumludurlar. İlk ürünleri; kaldırım blokları, kaldırım karoları ve rögar kapakları üretmek için geri dönüştürülmüş plastiklerden türetilen yeniliklerdir. UNEP (Birleşmiş Milletler Çevre Programı) Nzambi’yi, plastik atıkları daha düşük maliyetli alternatif yapı ürünlerine dönüştürmeye yardımcı olan ve böylece plastik atık kirliliği ve Kenya’nın yetersiz konut sorununu ortadan kaldırmaya yardımcı olan önemli çalışması nedeniyle 2020 Dünya’nın yedi Genç Şampiyonundan biri olarak seçti.

Atık plastikleri harmanlıyor daha sonra geri dönüştürülmüş plastiği kumla karıştırarak çeşitli ürünleri kalıpladıkları bir karışım oluşturmak için en son teknolojileri kullanarak işliyorlar. Normal tuğlalara kıyasla üç ila beş kat daha hafif oluyor. Nakliye işlemleri daha kolay gerçekleşiyor. Tuğlaları tek bir renkle sınırlandırmayarak kırmızı, mavi, yeşil, kahverengi olmak üzere bir dizi renkte oluşturuyorlar. Çok güçlü olan bu plastik tuğlalar, beton blokların iki katı ağırlık eşiğini tutacak şekilde test edilmiştir.

Dünya üzerinde olumlu bir etki yaratmak isteyen Gjenge Makers,  ortaklık ve stratejik iş birlikleri için bireyler ve firmalardan yaratıcı, ileriye dönük etkileşimler bekliyorlar. Gjenge Makers kendilerini daha ileriye taşımak için gelişime açık, sürdürülebilir bütün fikirleri kucaklıyor. 

https://www.youtube.com/watch?v=EITz9lH5ThQ&feature=youtu.be&ab_channel=GjengeMakersLtd

Kaynak: Gjenge ed ep 1:Why Gjenge Plastic Pavers are Stronger then Concrete Pavers?, https://www.instagram.com/gjenge_makers/ , https://gjenge.co.ke/

Distopyalaşma ve Boğaziçi

Karanlıktan bu yana gündelik, özel ve inançsal normlar etrafına simli iplerle ağlar kurmuş durumdayız. Kulak ardı edilen, cevabı muallak birçok arayışa ev sahipliği yapıyor zihnimiz; toplumsal karar mekanizmalarının sınırını eşelediğimiz, silikleşen açıklamalarla. Her birimizin kendince karar güdümleri var. Tuttuğumuz taraflar, desteklediğimiz düşünce biçimleri. Şimdilerde neler olduğunu an be an gözlemlediğimiz “özerk” bir üniversite için kullanıyoruz tahlil yetimizi. Boğaziçi, Galatasaray, ODTÜ belki sonrasında İTÜ, İÜ, DEÜ, AÜ ve sayamayacağımız niceleri. Medyatik toplum özelliklerinin hepsini sergilediğimiz bir ayı aşkın süreç, haksızlık kavramını kabullenmemize, normalleştirmemize neden oldu. Bugün, öğrenci hareketleri niteliği bakımından üst jenerasyonlarımızın korku dolu hatıralarını canlandırıyor, işleyen zamanda alt nesillerimize de bırakacağımız bir mirasın taslağını hazırlıyor. Öyleyse Twitter gündeminden takip etmekle yetindiğimiz “#AşağıBakmayacağız” başlığı, alelade bir öğrencinin kapıları ardında ne gibi açılımlara gebe buyurun, tartışalım. 

Sorguculuk mesleğimizin sivri yanlarının köreltilircesine hırpalandığı işleyen bir sisteme aitiz, bunu var olduğumuz ortam gereği çabucak kavradık. Aykırı nitelendirilen sorularımızın tıklatacağı siyah camlar ardındakini görmek, bilinmeyenin korkusuyla karşı karşıya kalmak demek bizler için. Bu durumun gerekçesi sonsuz bir saygı atfettiğimiz büyüklerimizin yasak kavramını dikte edişi, belki de yalnızca tek ışık noktasının bulunduğu kulelerimizin rahatlığı yahut yetişirken kodlanan -toplumda- kabul görme itkisi, daha açık olacak olursam farklılaşmayı, korkunçlaşmak olarak algılayan topraklarda serpilmiş olmak… Peki, bütün bu baskılanmalarla sürüklendiğimiz bunalımlara değer mi? On binlerce öğrenci, öğretim üyesi, kolluk kuvveti, temsilciler bir de her şeyin içinde olan, olması gereken siviller; olağan süreçte birer demeç yığınından ibaretler. Devasa bir çoğunluğun sırt çevirdiği çocukları oluverdik bir anda henüz hava bile kararmamışken. Her daim beşeri en yüce kurumun aile olduğundan yola çıkan dirayetli bir gençlik, ailelerin haklı hareketlerde refleksif tepkilerine şahit oldu (!). Durduğumuz yere şöyle bir açılıp bakacak olursak bütün yargılarla topyekûn bir savaş meydanındayız. Renklere tahammülsüzlüğün, dinamikliğin bambaşka kalıplara sıkıştırıldığı düzlük bir alan burası, “Başın öne eğilmesin!” naralarına bile alt başlık açılan.

Oysa çağlarla evirilen düşünsel hareketlilik, sorgulamadığımız kör noktalara bile bu yazılarda neden kazandırmaya çalışıyor. Bizler hâlâ çabalıyoruz. Lakin yine de toplumsal erkin dayattığı kabulleniş safhalarına -elimizde olmayan nedenlerden- sıkışıp kalıyoruz. En kötüsü, sebeplere olan inancımız öylesine boşaltıldı ki artık idealarda, satırlarda vücut bulmaktayız. Yani sizin anlayacağınız boşluklu zaman çizgisinde sandalyemize adımlıyoruz tüm ussallığımızla, var olan ama başka görünüşler kazanmış yepyeni bir distopyanın yaratılış aşamasında. 

Başlık görseli: Boğaziçi Dayanışması Twitter Hesabı

Kent-Sınıf-İktidar Üçgeninde Sürdürülebilir Kitlesel Tüketim

0

Sosyolog Manuel Castells’in Kent Sınıf İktidar kitabı ismi ile ve kitabı elinize alır almaz gördüğünüz kapak illüstrasyonuyla, yaşadığınız kentin gerçeklerini, kentsel yapı, bu yapılanma içerisinde oluşmuş sosyolojik/ekolojik unsurlar ve tabii ki siyasal yapılanma seçimleri bağlamında oluşturulan düzen, yaşadığınız şehrin hafızanızda canlanma biçimini belirliyor. Hafızada canlanan manzara hangi kavram üzerinden bakarsak bakalım hiç de iç açıcı değil. Üstelik kitabın 1976 yılında kentler, sınıflar ve iktidarlar üçgeninde oluşan sorunsal sentez üzerine yazılmış bir dizi makaleden oluştuğunu okuduğumuzda aradan geçen 45 yıl boyunca dikkat çekilen konu başlıkları adına bırakalım biraz da olsa iyileştirici adımlar atılmasını, içinden çıkılmaz bir biçimde karmaşık ve zorlayıcı bir noktaya geldiğini dehşetle fark ediyoruz. O zaman bizler nasıl bir üçgenin (Kent-Sınıf-İktidar) içinde yaşıyor ve ne için mücadele ediyoruz? Bu kent yaşamlarının sürdürülebilir yanı kaldı mı ya da bizler sürdürebilir miyiz?

21. yüzyılda yaşam kavramının birinci sırasında yer alan “Küresel Kent” kavramı yaratılan yeni global dünya düzeni içerisinde kendini hemen kabul ettirdi.  Örnek vermek gerekirse bu tanım içerisinde yer alan İstanbul kenti, kent-sınıf-iktidar kavramları düşünüldüğünde, -son 20 yıl içerisindeki yapılanma hızına da bakarak- başlı başına ele alınması gereken, üzerine yeni kavramlar türetilmesi gereken bir metropol olarak yerini aldı. İstanbul kentinde yaşayan bendenizin aklına kitabı elime alır almaz  üşüşen  kavramları sıralayacak olursam; metropol, hızlı büyüme, kentsel dönüşüm, çılgın projeler, atılımcı politikalar, her köşe başında inşaatlar,  iktidar ve muktedir ayrıcalığı taşıyan adamların birbiri ardına kestiği kırmızı kurdeleler, yaşam alanları, çoklu yapılanma alanları adına altında bireyselleşme illüzyonları…  Kapitalizm, globalleşme, küresel bazda kentleşme, iktidar ve sosyolojik unsurların görünmeyen dayatması , satın alarak sahip olma veya kiralayarak sahip olmalara binaen kurguladığımız yeni dünyaya “küresel kentler” diyoruz. Yeni kent sosyolojisi kavramının kurucularından olan Manuel Castells kitabı Kent Sınıf İktidar içeriğinde incelenecek çok ayrıntı var. Buyurun başlayalım.

Yeni Kent Yeni Sosyoloji Yeni İktidar Yeni Eşitsizlik

Kentler adına, kentlerde yaşayan sınıflar adına ve hükümetlerin kentleri yeniden ve yeniden ve yeniden inşaya kalkışması adına artık yeni kuramlardan bahsedilmenin gerekliliğini ortaya koymak isteyen bir kitap ile karşı karşıyayız.  Sorulması gereken önemli bir soru olarak; küresel kentlerin anlamsal inşası nasıl oluştu ve nereye doğru yol aldı? Bu sorunun cevabı yeryüzünde yer alan ve küresel kent kavramı içerisine giren her bir şehir adına, coğrafi, sosyolojik yapı ve siyasal oluşumlar adına değişebilir.  İlk olarak 1976 yılında Le Monde Diplomatique dergisinde bir dizi makale olarak yayınlanan Kent, Sınıf, İktidar ele aldığı sorunsalı senteze ulaştırma amacı ile yazılmış. Nihayetinde kitap olarak elimize aldığımız bu makaleler dizisi kitap içeriğinde toplamda dokuz bölümden oluşmakta  ve Manuel Castells bölümler boyunca toplumlar, sınıflar ve iktidarlarca belirlenen kent kavramının tutarlı analizlerinin yapılması gerektiğine dikkat çekip, bu tür analizlerin eksikliğinin kentler açısından olumsuz sonuçları olabileceğine işaret etmekte. Manuel Castells  kitabın daha ilk sayfasında, kentsel kriz ve çevre sorunsalını kast ederek; “İlk olarak, siyasi çatışmalar ve özellikle de liberal demokratik devletin karar alma sürecinin merkezinde yer alan seçim politikaları, bu konulardan derinden etkilenmiştir.” tespiti yapmış ve kitabın ana katmanlarından birini oluşturan orta sınıfların çok duyarlı oldukları kentsel gelişme ve “yaşam kalitesi” konularını nasıl bir kapsayıcılıkta ele alacağının sinyallerini vermiş.

Gelişmiş kapitalist toplumlar sorunludur. Kitapta ilk etapta bunun söyleniyor olması önemli zira,  gelişmiş toplum yapıları, siyasi oluşumları ve yerleşim yeri yaratma kavramlarıyla refah düzeyinin temsilcileridir fakat bir bu kadar da, -hatta daha da fazla- ciddi uyumsuzlukların olduğu bir yapıyı da işaret eder. Halbuki kent kavramı bütün toplumsal grupların; -konut, eğitim, sağlık, kültür, ticaret, ulaşım gibi-  günlük yaşamının temelinde yer alan ortak tüketim araçlarının örgütlenmesi ile mümkün kılınan bir yapı değil midir?(!) Gelişmiş kapitalist sistemlerde bu durum hem tüketimin artan toplumsallaşma eğilimlerini hem de tüketim araçlarının üretimle bölüştürülmesindeki uçurumun mantık dışı çelişkisinin ifadesi olarak oluşmaktadır maalesef ve hiç şüphesiz.    

Oluşturulan yeni sınıfsal yapı, yeni kentsel yapı ve devletlerin yeni rollerinin İkinci Dünya Savaşı sonrası kurgulanan neoliberal siyasi düzende nasıl bir kurguyla belirleyici olduğunun temelinde aslında kent manzarasında gördüğümüzün tam aksine (Işıl ışıl, dinamik, üretken ve ürettiğini tüketen)  ciddi eşitsizliğin yattığını anlıyoruz. Kitabı okudukça kent-sınıf-iktidar nezdinde önümüzde beliren asıl manzarayı görmemiz açısından Manuel Castells’in şu sözleri önemli bir perspektif oluşturuyor: “Toplumsal katmanlaşma sistemi ile toplumsal sınıf sistemi arasındaki içsel ilişkiyi reddedip, ilkini ikincisine bağımlı kıldığımız noktadan itibaren, bu toplumsal eşitsizliğin özel durumunu üretim tarzının dönemlerine ve toplumsal sistemin tarihsel biçimlenişine göre ifade etmek zorunda kalırız. Dolayısıyla, artık hakim sınıflar açısından mükemmel sonuçlar veren bir kaderciliğe dayanan “zengin” ve “ fakir” arasındaki ezeli farklılığı ifade eden tarih anlatısından, tüketim düzeyinde farklılaşmanın toplumsal olarak üretilişinin kesin olarak analiz edilmesine ve baskıcı günlük yaşam biçiminde kendini gösteren belirli bir tür toplumsal ilişkinin temel mantığının incelenmesine geçilmektedir.”

Buradan ortak tüketimin neokapitalist ekonomilerdeki stratejik rolüne ve “kitlesel tüketim” olarak adlandırılan bir kavrama ulaşmaktayız. Oluşan yeni yapılarda zengin-fakir ayrımı ve buna istinaden oluşan gelir uçurumları kapsayıcılığında kapitalist sistem için  “Hane halkı tüketimlerinin” ne kadar büyük rol oynadığını biliyor muydunuz? Oluşturulan devasa sistem içerisindeki devasa uçurumlar ve yarattığı çelişkilerin adı olarak karşımıza çıkıyor “kitlesel tüketim.” Dolayısıyla oluşturulan bu devasa düzen sosyal yapı ve sosyal yapıda ifade bulan; sosyal konutları, sosyal çevreyi, sosyal-siyasal erki de temsil etmiş oluyor. Bu bağlamda kurgulanan sosyal konutların sadece bir tür “ihtiyacı karşılama alanı” olmayıp “toplumsal ilişki alanı” olarak da düşünülürse devletlerin müdahaleleri için bir formül olarak üretildiğini ve üretilen bu yapılara bizlerin, tüm sınıflarla beraber bağımlı hale getirildiğimizin altı kitabın en önemli tespiti olarak kalın uçlu bir kalemle çiziliyor.  Yeni eşitsizliğin toplumsal belirleyicileri Manuel Castells’in 45 yıl önce dikkat çektiği konular üzerinden 45 yıl sonunda artık değişmez bir şekilde yerli yerine oturuyor: Sınıfsal yapı, kentsel yapı ve gelir eşitsizliğine rağmen ortaklaşa yaşamdan doğan kitlesel tüketim.

Kent Planlamasının Toplumsal İşlevi ve İdeolojisi

Çok düz bir noktadan girecek olursak, yaşanılan kent ve kentin sosyolojisi adına olması gerekenler belirlenmeli, çevre şartları gözetilmeli, bunlara istinaden politikalar oluşturulmalı, oluşan politikalara uyulmalı ve uygulanmalıdır. Yaşanılan kentin korunması ve çığırından çıkmaması adına. Bu yorum “Kent Planlaması” adına düz ve basit bir tanım. Manuel Castells kent planlamalarının toplumsal işlevini, içinde ve etrafında kurulan ideolojileri Fransa’nın üçüncü en büyük ticari limanına sahip olan Dunkirk üzerinden ele alıyor. Endüstriyel-Kentsel gelişme üzerinden yapılan ampirik araştırmalar adına liman çevresinde kurulan Çelik Üretimi Tesisleri’nin öneminin Kent-Sınıf-İktidar üçgeninde çığır açıcı bir anlayışla kurulduğunu fakat yaşanılan bir dizi süreç sonrası Dunkirk Limanı’nın kent planlamasındaki kesin başarısızlığı üzerine önemli tespitlerde bulunuluyor. Sanayileşmenin önemli bir ölçüsü olacak Dunkirk  Limanı’nda planlamalar başlar başlamaz yapılmaya başlanan kaçınılmaz konut projelerinin, işçi-sınıfı konut sitelerinin yapılma aşamalarında hazırlanan planlarla, planlama kurumları arasındaki ilişkinin bir türlü kurulamaması Manuel Castells en çarpıcı nokta olarak belirtiliyor.  Kent üzerindeki toplumsal çıkarlar, mekânsal modeller ve tartışmaların bir kentin oluşumu açısından o kente nerdeyse iyi anlamda hiçbir şey kazandırmadığını aksine çok kısa ve uzun vadede tahminimizden daha büyük zararlar verebildiği çarpıcı örneklerle açıklanmış.  

“Kent yapısının işlemeyen yönlerini düzeltmek ya da kurumsal olarak yönetim birimleriyle ifade edilen tüm toplumsal sistemin uzun vadeli çıkarları doğrultusunda bir politikayı uygulayabilmek için, bu alanda giderek daha fazla yönetimsel müdahalede bulunmamız gerekecektir. Dolayısıyla kent planlaması kentsel gelişmenin sinir merkezi haline gelmektedir; bunun motoru olmaktan çok yaygın eğilimlerin bir yansımasıdır.”

Kentler oluşan toplumsal pratiklerimizin bir ifadesidir aslında ve kent planlamasının siyasi arka planı da buna göre oluşmaktadır. Kentlerin yapılandırılmasında oluşturulan yeniden yerleştirme mücadelesi planlama kapsamından saptığında veya çağın insanına tam anlamıyla cevap veremeyecek şekilde gerçekleştirilemediğinde protestoların devreye girmesi toplumsal işlevin ortaya çıkması adına belirleyici olacağı kitabın son çeyreğinde en çok altı çizilen konuları oluşturuyor. Kentler oluşurken devreye giren bu tip unsurlar ideolojik alanda oluşan yaşam biçimlerini de devreye sokuyor. Çevre, yaşam alanları, bahçeler, parklar… vb. Bu alanlarda gerçekleşen toplumsal hareketleri oluşan protestolar bağlamında  inceleyen Manuel Castells çevreci hareketlerin kent için ne anlam ifade ettiğini sadece orta ve altı sınıfların değil muhafazakar elitlerin de kent adına gerçekleştirdikleri itirazların kent ruhunu nasıl şekillendirebileceğini tarih içinde gerçekleşmiş tek tek örnekler üzerinden aktarıyor. 

Böylelikle…

1970’li yılların son çeyreğinde yazılan fakat halen güncelliğin koruyan, kitaplığımızın kaynak kitapları arasına girmesi gereken Kent, Sınıf, İktidar kitabı oluşmuş oluyor. Kitabı mutlaka alıp okumanız adına yazdıklarımdan daha fazlasını teşkil eder şekilde birçok öğretici ve ince detayları yazımın kapsamına almadığımı belirtmek isterim. Çünkü ülkemiz düşünüldüğünde son yirmi yılda yaşamsal, toplumsal ve siyasal anlamda yeniden yapılandırılan şehirlerimizi daha iyi anlayabilmek için Kent, Sınıf, İktidar kitabını mutlaka okumalısınız. Yaşadığımız şehir için neler yapılmaya çalışıldı ve bizler tüm yapılanlar karşısında ne yaptık?

Phoenix Yayınları’na böylesine kıymetli bir kaynak kitap için ve kitabın çevirisini gerçekleştiren Asuman Türkün’e teşekkürlerimle.