Ana Sayfa Blog Sayfa 43

Vegan beslenme için bir adım daha: Vegan kasap Limonita

Birçok haber kaynağından, sosyal medya kanalından “İlk vegan kasap Kadıköy’de açıldı” haberleriyle kendileriyle tanışmış olduk. Büyük emek ve özveriyle pandeminin bu zor günlerinde böyle bir girişim yapmaktan çekinmeyen Deniz ve Türker ile vegan kasap kavramı üzerine sohbet ettik. Keyifli okumalar 😊

Vegan kasap nedir? Türkiye’de sizden başka bir örneği bulunuyor mu?

Yalnızca bitkisel bazlı et alternatifleri satan bir kasaptır Vegan Kasap. Türkiye’de henüz bizden başka örneği bulunmuyor, ama dünyada giderek yaygınlaşan ve kabul gören bir girişim kolu haline geldi. 

Bizim için vegan kasap yalnızca bitkisel et üretmek ya da satmak değil, aynı zamanda bu ürünleri vegan bir kasap olmanın birçok başka sorumluluğu da var. Paketlerken kullandığımız plastikten, gün içerisinde çıkardığımız atığa, ürünleri koyduğumuz torbaya, bu ürünleri minimum karbon ayak izi ile müşteriye ulaştırmaya kadar her açıdan düşünmeyi içeriyor. Karbon ayak izimiz sıfır değil belki, ama endüstrinin doğaya “karşı” değil doğanın devamlılığı için uğraşan bir parçası olmak amacımız.

Sunduğunuz ürünlerden ve içeriklerinden kısaca bahsedebilir misiniz? En çok beğenilen ürünleriniz hangileri ? 

Kasap sucuğu ve diğer vegan sucuk alternatifleri çok beğeniliyor çünkü bitkisel beslenmeye geçince belki de değiştirmesi en zor gelen alışkanlıklardan biri kahvaltı oluyor. Türk sofrasında da kahvaltı geleneğinin yeri ayrı, malum. Tüm sucuk alternatiflerinin bu denli ilgi görüyor olmasını biz kahvaltının bu kadar sevildiği bir kültürde yetişmemize bağlıyoruz. 

Bir başka en sevilen ürünümüz de tantuni. Çünkü bütün ev yemeklerine eklenerek protein oranını ve besleyiciliğini artırabilir. Tantuni formunda olduğu için, yalnızca ev yemeklerine değil; dürüm, sandviç gibi kolay alternatiflere de eklenebilir. Bizce bu yüzden en beğenilen ürünlerimizden biri haline geldi. 

Ürünlerinizle şimdiye kadar herkeste yerleşmiş olan kısıtlı vegan ürün anlayışına da meydan okuyor gibisiniz 😊  Ek olarak vegan ürünlerin pahalı olduğuna dair genel bir kanı da var gibi kafamızda, doğru mu sizce de?

Vegan ürünlerin pahalı olduğu algısı, meyvenin, sebzenin, bakliyatın da vegan olduğunun unutulmasından kaynaklanıyor bizce. Bu kıyaslama yapılırken de yine yalnızca endüstrileşmiş ürünler baz alınıyor. Biz de, elbette ki endüstrinin bir parçasıyız. Dolayısı ile bize bakarak veganlık pahalı algısı yaratılmasının, üstelik bitkisel beslenmenin bu denli kolay ve yaygın olduğu ülkemizde, büyük haksızlık olduğunu düşünüyoruz. Kuru fasulye pilavı sevmeyen var mı? Yanında bir mercimek çorbası ile. İlla yoğurt arıyorsanız yanında, işte onun alternatifini sunmaya çalışıyoruz biz de. Kuru fasulyeyi etli yemeyi özleyemez mi bir vegan, sırf bitkisel beslenmeye geçti diye damak zevkini unutmak zorunda mı? Kuru fasulyeyi etsiz, mercimek çorbasını tereyağsız da yiyebilir bir insan. Damak zevki için bir yerlerde bir hayvanın eziyet çektiğini düşünüyorsa bunları hayvansal içeriklerle yemeyi reddedebilir. Ancak aynı lezzetleri, kuru fasulyeye bitkisel et, pilavına vegan tereyağ, yanında da fındık yoğurdu ile yemeyi istediğinde bu neden garip geliyor insanlara bu denli? Kendi vazgeçemediklerini başkaları özlüyor diye suçlamak, veganlara yapılan haksızlıklardan yalnızca biri. Örneğin fındıktan yaptığımız yoğurt alternatifine fındık yoğurdu denilmesine, ya da veganların yoğurt tadını özleme ihtimaline çok kızıyorlar. Oysa “çiğ fındıkları suda aktive edip, fermente ettikten sonra limon ile karıştırdığımızda elde ettiğimiz beyaz, kıvamlı madde” desek sorun çözülecek mi, ondan da emin değiliz 🙂 Vegan olanların birçoğu bu et ikamelerini de aramıyor ayrıca, ki ben bizzat onlardan biriyim. Vegan olmak chia tohumsuz ve avokadosuz bir hayat düşünemeyenlerin kurduğu bir dernek değil, vegan olmak bütün damak zevkini bir günde unutmak demek de değil, vegan olmak zaten yedikleriniz ve yemedikleriniz ile ilgili de değil. Vegan olmak hayvan sömürüsünün her aşamasının karşısında durmayı gerektiren bir yaşam biçimi, beslenme bu süreçlerden sadece biri. Biz de o süreci kolaylaştırmaya çalışıyoruz.

Farklı illere gönderim sağlayabiliyor musunuz ? 

Evet, kargolamaya uygun olan tüm ürünleri göndermeye çalışıyoruz. Ancak ürünlerde katkı maddesi kullanmamayı tercih ettiğimiz için, raf ömrü gibi nedenlerle gönderemediğimiz de pek çok ürünümüz oluyor. Websitemizde içerik bilgisini, kargoya uygun olan ve olmayan ürünleri güncelliyoruz. 

Hedefleriniz nelerdir? Bu tünelin sonu nereye varır, hayalleriniz nelerdir? 

Biz hedeflerimizden birine çok büyük bir tik attık bile. “Kasap” sözcüğünü seçme nedenimiz, veganlığın daha sık gündeme gelmesine ve daha da önemlisi gündemde kalmasına katkıda bulunmak. Yani TDK’yi okumadığımızdan değil 🙂 Tam olarak okuduğumuzdan, kasap denilince insanların aklına neyin geldiğini de, bunu yıkmak istediğimizi de çok iyi bildiğimizden bu kelimeyi seçtik. 

Ve “kasap” kelimesi tam da bu amaca hizmet etti bile.

Şimdi artık, vegan kasapları görmeye alıştırma sürecimiz başlıyor 🙂 Şaşırma evresini geride bırakıp, kafamızı çevirdiğimiz kasabın içerisinde hayvan eti değil bitkisel et görmeye alıştırma sürecimiz başlıyor 🙂 Şaşırtmak kolaydı, ama insanları buna alıştırmak hem vegan olanların hem de olmayanların hoşgörüsü, desteği ile olacak. Yalnızca kendimizden de bahsetmiyoruz. Vegan kasaplığın, vegan kozmetik dükkanı görmenin, vegan ayakkabıcının da yaygınlaşmasından bahsediyoruz. Birisi de Vegan Kürkçü açsın mesela, asla bir canlıya kıymak gerekmesin o kürk için. Vegan ayakkabıcı olsun. Ayakkabının veganı mı olur tartışılsın. Tartışılsın ki bir hayvan derisi kullanılarak ayakkabı yapmanın, sırf görsel kaygılar ile, o hayvana ne büyük haksızlık olduğu gündemde kalsın. Her mahallede bir vegan manav, pardon kasap, olana kadar çoğalır vegan popülasyonu umarız.

Tam da bu noktada #followthetram devreye giriyor. Vegan bir dünya mümkün derken, önce işe kendimizden, en yakın çevremizden, mahallemizden başlamak istiyoruz tabii ki. Bir veganın tramvayı takip ederek tüm ihtiyaçlarını karşılayabilmesini, tramvay ve çevresinde daha da çok vegan mekan açılmasını hayal ediyoruz. Ve sonra da bunun mümkün olduğunu tüm dünyaya anlatmayı. 

Bizim tünelimizin sonu yok yani, ama tramvayı takip edersek ışık var. 

Sizlere nereden ulaşabiliriz? Sosyal medya hesaplarınız aktif midir?

Vegan Kasap’ın dışında 2 adet Vegan Restoranımız var Limonita olarak: birisi Kozyatağı’nda, ilk açtığımız yerimiz. Diğeri ise kasabın hemen 5 bina aşağısında Moda’da. Sosyal medyada twitter ve instagramda var olmayı seviyoruz. Restoran hesaplarımızı limonitaclub adresinden yönetiyoruz, kasap hesabımız ise limonitavegankasap. Sosyal medyayı hem doğru mesajı iletme biçimi olarak, hem de günlük hayatımızın eğlenceli kısımlarını paylaşmayı sevdiğimiz için epeyce aktif kullanıyor olabiliriz… Mizahı çok seven ve önce kendisiyle dalga geçmeyi bilen insanlarız. Yalnızca biz değil, tüm ekip arkadaşlarımız böyle, hepsi eşsiz ruhlar.

Hayata müziği ile değen kadınlar-II: Neveser Kökdeş

Besteleriyle sayısız duyguya adeta dokunan Neveser Kökdeş, ara sıra sesiyle de değdiği dünyaya bazen hüzünlendiren bazen coşkulandıran ezgiler bırakarak ölümsüzleşirken çok sayıda bestesi ile hem dinleyenlerin gönlüne hem de tarihe imzasını attı. Büyük ihtimalle birçoğunuz onun bestelerinden dinlediniz ve kendisini çok iyi tanıyorsunuz ama eğer uzun süredir dinlemediyseniz, bu yazı hatırlatıcı olsun.  

Neveser Kökdeş, farklı tarihler belirten çalışmalar olsa da 1902 yılında doğdu. Aynı şekilde doğum yeri ile ilgili de farklı yerler ifade edilse de Kökdeş, Drama’da dünyaya geldi. Babasının sürgünleri değişik şehirlerde bulunmalarına sebep olurken Kökdeş, babasının ölümünden sonra Selanik’te okuyan ağabeyi Muhlis Sabahattin’in yanına götürüldü ve burada anaokuluna gönderildi. Aynı dönemde annesinin ikinci kez evlenmesi üzerine aile İstanbul’da, Fatih’te Sarıgüzel Caddesi’ndeki evlerine taşındı ve Kökdeş, ilkokula İstanbul’da başladı. Bir yıl sonra Aksaray’a taşındıkları için okulu değişti. Eğitimini Mürebbiye-i Etfal adlı özel bir okulda sürdüren Neveser Kökdeş, Ahmet Bey adlı bir öğretmenden ilk piyano derslerini aldı. Ardından ise dönemin ünlü İtalyan piyano öğretmeni Adinolfi’den ders almaya başladı. Daha sonra da bir Fransız mürebbiyenin derslerini izledi. 1913’te ilkokulu bitirdikten sonra aynı yıl Notre Dame de Sion’da orta öğrenimine başladı. Müzikle olan ilişkisi bu okulda daha da artarak devam etti. Pazarları, kilisede ilahi söyleyen Hıristiyan arkadaşlarına orgla eşlik etmeye başladı.

Yoğun ve başarılı geçen eğitim hayatı, müzikle ilişkisine arttırdığı gibi üretim sürecinde de etkili olmuş, Neveser Kökdeş sayısız besteye imza atmıştı. Neveser Kökdeş’in bestelerinin çoğu semâî usulünde ve şarkı sözlerinin neredeyse tamamı kendisine aitti. İlk bestesi, Gülüyorsun Güzelim, Gül, Güle Gülmek Yaraşır isimli şarkıydı.

Neveser Kökdeş, Colombia plak şirketi için, Asetlemeap, Çaresaz ve Ayşe operetlerini seslendirdi. Çaresaz operetinden “Yapma Çaresaz” ve Ayşe operetinden “Doya doya öpeyim” adlı parçalar, Operetler, Kantolar, Fanteziler adlı CD’de yer aldı.

Ülkesinde olduğu kadar yurt dışında da ilgi gören Kökdeş’in üreterek geçirdiği hayatı, 6 Temmuz 1962’de son buldu. Tabii buna son bulmak denirse!

Neveser Kökdeş’in bestelerinden bazıları şöyle;

  1. Gülüyorsun güzelim gül, güle gülmek yaraşır, (TRT), Usul: Curcuna / Makam: Hicaz,
  2. Aşkıma bâr olma gönül sevmiyorsa seni, (TRT), Usul: Semai / Makam: Nihâvend,
  3. Bana neler vaad etmiştin, hayal imiş meğer, (TRT), Usul: Semai / Makam: Nihâvend,
  4. Benim vefakâr yârim gül sen, (TRT), Usul: Semai / Makam: Nihâvend,
  5. Gönlümün baharı bir gün açacak mı aceb? (TRT), Usul: Curcuna / Makam: Segâh, Söz: Neveser Kökdeş,
  6. Hülyalarımın çiçeği soldu melâl içinde, (TRT), Usul: Curcuna / Makam: Segâh, Söz: Neveser Kökdeş,
  7. Kuş olup uçsam sevgilimin diyarına, (TRT), Usul: Semai / Makam: Segâh, Söz: Neveser Kökdeş,
  8. Neden sevdim, bilmem neden? (TRT), Usul: Düyek / Makam: Segâh, Söz: Neveser Kökdeş,
  9. Sanma seni unutur, (TRT), Makam: Segâh,
  10. Sen gidersen benim hâlim nice olur? (TRT), Usul: Müsemmen / Makam: Segâh,
  11. Teselligâhim oldu en ücrâ meyhâneler, (TRT), Usul: Curcuna / Makam: Segâh,
  12. Bakışının esrarı nedir ah bilsem, (TRT), Usul: Curcuna / Makam: Hüzzam,
  13. Gül olsam, ya sümbül olsam beni koklar mısın? (TRT), Usul: Aksak / Makam: Hüzzam, Söz: Neveser Kökdeş,
  14. Unutmam seninle geçen anları, (TRT), Usul: Curcuna / Makam: Hüzzam,
  15. Yoktur gönlüme senden baska canan, (TRT), Usul: Curcuna / Makam: Hüzzam, Söz: Neveser Kökdeş,
  16. Akasyalar altında, (TRT), Makam: Süzinâk, Gel de güzelim beni sevindir, Usul: Aksak / Makam: Süzinâk, Söz: Sadi Kurtuluş,
  17. Gülşeninde seyrettim ben gül renkli çehreni, (TRT), Usul: Curcuna / Makam: Süzinâk,
  18. Pek özledim o demleri, seninle bu yerleri, (TRT), Usul: Curcuna / Makam: Süzinâk, Söz: Neveser Kökdeş,
  19. Seni gördügüm gün beğendim, sevdim, (TRT), Usul: Semai / Makam: Süzinâk, Söz: Neveser Kökdeş,
  20. Sonsuz acı duydum bu gece, (TRT), Usul: Curcuna / Makam: Süzinak, Söz: Neveser Kökdeş,
  21. Yalvaran gönülle bakıp güzel gözlerine, (TRT), Usul: Curcuna / Makam: Süzinâk, Söz: Saime Hanım,
  22. Artık duy sesimi, ruhumu yakma, (TRT), Usul: Curcuna / Makam: Süzinâk, Söz: Neveser Kökdeş,
  23. Lemi gülzâr ederdim kâdir olsaydım eğer, (TRT), Usul: Curcuna / Makam: Hicazkâr, Söz: Neveser Kökdeş,
  24. Gönlümün pembe çiçegi, (TRT), Usul: Semai / Makam: Hicazkâr, Söz: Neveser Kökdeş,
  25. Gül dalında öten bülbülün olsam,(TRT), Usul: Düyek / Makam: Hicazkâr, Söz: Neveser Kökdeş,
  26. Ruhumda neşe, hayale daldım, (TRT), Usul: Curcuna / Makam: Hicazkâr, Söz: Neveser Kökdeş,
  27. Bir gün bana dönsen o uzak yolculuğundan, Makam: Hicazkâr, Beni güldürmedi bir an bu hayatın elemi, (TRT), Usul: Curcuna / Makam: Hicaz,
  28. Gözümün bebeği canımdan pek çok sevdim seni, (TRT), Usul: Düyek / Makam: Hicaz, Neylesem kâr etmiyor, (TRT), Usul: Curcuna / Makam: Hicaz,
  29. Ödemiş dağlarında, gözlerim bağlarında, (TRT), Usul: Aksak / Makam: Hicaz,
  30. Seni görmek ister gönlüm, (TRT), Usul: Aksak / Makam: Hicaz, Emelime ben eriştim, (TRT), Usul: Semai / Makam; Pencgâh, Söz: Neveser Kökdeş,
  31. Ey gül-i rânâ seni bir gül diye sevdim, (TRT), Usul: Devr-i Hindi / Makam: Acem Aşıran, Söz: Suat Güngören,
  32. Mest içinde seyre daldım, (TRT), Usul: Aksak / Makam: Hisâr Büselik, Söz: Neveser Kökdeş,
  33. Seni âh anmadan, aşkınla yanmadan, (TRT), Usul: Semai / Makam: Neveser, Söz: Neveser Kökdeş,
  34. Sırdır senin aşkın, bana bir sırr-ı ezeldir, (TRT), Usul: Curcuna / Makam: Neveser, Söz: Neveser Kökdeş,
  35. Sensiz geçen günlerim, (TRT), Usul: Curcuna / Makam: Sabâ, Söz: Neveser Kökdeş,
  36. Söyleyemem sırrımı sana açamam, (TRT), Usul: Semai / Makam: Sultani Yegâh, Söz: Neveser Kökdeş,
  37. Yüreğin kırık mıdır, düşünürsün pek derin, (TRT), Usul: Nim Sofyan / Makam: Hüseyni (Türkü), Söz: Neveser Kökdeş,
  38. Bin ızdırap içinde yanıp kavrulur iken, (TRT), Usul: Curcuna / Makam: Kürdili Hicazkâr,
  39. Bugün biz hep neşeliyiz, (TRT), Usul: Aksak / Makam: Kürdili Hicazkâr, Söz: Neveser Kökdeş,
  40. Bülbül sus, istemem dinlemek, (TRT), Usul: Semai / Makam: Kürdili Hicazkâr,
  41. Canandan uzak kaldı gönül, (TRT), Usul: Semai / Makam: Kürdili Hicazkâr, Söz: Neveser Kökdeş,
  42. Gönülden gönüle akan aşk gibi.(TRT), Usul: Curcuna / Makam: Kürdili Hicazkâr, Söz: Neveser Kökdeş,
  43. Kim derdi ki aşkımız bir hazin rüya olur, (TRT), Usul: Curcuna / Makam: Kürdili Hicazkâr, Söz: Rıfat Ayaydın,
  44. Ne kadar hoştu geçen günler, (TRT), Usul: Curcuna / Makam: Kürdili Hicazkâr, Akar pınar suyun ben olayım Efem, Usul: Ağır Aksak / Makam: Hicaz (Zeybek), Söz: Neveser Kökdeş,
  45. Gönlümle hüzünlenirken neşelendim birden, Usul: Aksak / Makam: Hüzzam,
  46. Yıllar geçti seni hiç unutmadım, Usul: Düyek /Makam: Neveser Kökdeş,
  47. Çağlayan billur sesinde bülbülün ahengi var, Usul: Semai / Makam: Süzinâk, Söz: Dr. Mustafa Biral,
  48. İçimdeki büyük aşkım inan ki kemâle erdi, Usul: Semai / Makam: Süzinâk Söz: Belkis Koçak,
  49. Okşuyorken rüzgârlar senin ipek saçını, Usul: Aksak / Makam: Süzinâk, Söz: Necmi Bey,
  50. Benimsin canan gücendin mi bana? “Usul: Semai / Makam: Süzinâk, Söz: Reşat Özpirinççi,
  51. Hazan oldu, soldu bütün gülizar, Usul: Sofyan / Makam: Süzinâk, Söz: Neveser Kökdeş,
  52. Harab ettin de beni döndürdün viraneye, Usul: Curcuna / Makam: Süzinâk, Söz: Samiye Hanım,
  53. Mehtaplı geceler sahilde gezerdik, Usul: Düyek / Makam: Süzinâk, Söz: Neveser Kökdeş,
  54. Bir hatıran kalsın kalpte, anayım ah anayım, Usul: Sofyan / Makam: Süzinâk, Söz: Neveser Kökdeş,
  55. Sensin benim ruhumda yaşayan tek sevgili, Usul: Sofyan / Makam: Süzinâk, Söz: Zerrin Hanım,
  56. Tatlı rüzgârındır esen, seni ne kadar sevdim bilsen, Usul: Curcuna / Makam: Süzinâk, Söz: Neveser Kökdeş,
  57. Bahriye Marşı Usul: Nim Sofyan / Makam: Nihâvend, Nihâvend Methal. Usul: Aksak (2 Hane),
  58. Gözlerimden hayalin acep neden gitmiyor. Usul: Curcuna / Makam: Nihâvend, Söz: Necmettin Hunca,
  59. Benden uzak kalma sevgilim sen, Usul: Semai / Makam: Nihâvend, Söz: Neveser Kökdeş,
  60. Ordu’nun ceylanları, pembe mor leylakları, Usul: Aksak / Makam: Hicazkâr,
  61. Beste: 28 Nisan 1955, Söz: Neveser Kökdeş,
  62. Bana bu acıyı neden bıraktın? Usul: Cureuna / Makam: Hicazkâr, Ahu-zar eylerken hande mi olur, Usul: Sofyan / Makam: Hicazkâr, Söz: Neveser Kökdeş,
  63. Doğdum ömrüme bu mesud gece, cananla kaldık baş başa, Usul: Curcuna Makam: Kürdili Hicazkâr, Söz: Neveser Kökdeş,
  64. Sundun bana bir bade, ateştir yanarım, Usul: Müsemmen Makam: Kürdili Hicazkâr, Söz: Suat Güngören,
  65. Nedir bu iftirak, neden bu ızdırap? Usul: Semai / Makam: Kürdili Hicazkâr, Söz: Neveser Kökdeş,
  66. Sen gidersen benim halim nice olur, Usul: Müsemmen / Makam: Segâh, Söz: Neveser Kökdeş,
  67. Ah, aşkı sevenler bilir, ızdırabı çeken bilir, Usul: Curcuna / Makam: Segâh, Söz: Neveser Kökdeş,
  68. Ah günler aylar geçer, neden gelmez üzersin, Usul: Aksak / Makam: Mâhur, Söz: Neveser Kökdeş,
  69. Rast Methal. Usul: Sofyan, Neden ey bülbülü seyda bu nâle, Usul: Aksak / Makam: Rast, Söz: Suat Gungören,
  70. Canımın cananısın, goncamsın, fidanımsın, Usul: Semai / Makam: Rast, Söz: Neveser Kökdeş, Artık git sevgilim, akşam oldu, Usul: Semai / Makam: Rast, Söz: Neveser Kökdeş,
  71. Seher vakti öten bülbülün hüzünlü sesi var, Usul: Semai / Makam: Rast, Söz: Neveser Kökdeş,
  72. Bir gün seninle baş başa kalsam dinlesem sesini, Usul: Semai / Makam: Rast, Söz: Neveser Kökdeş,
  73. Edalı yosma güzel kız, Usul: Aksak / Makam: Rast (Kanto),
  74. Neden sevdim ah neden? Usul: Semai / Makam: Rast, Söz: Neveser Kökdeş,
  75. Taktığın sevda çiçeği solmuyor, Usul: Semai / Makam: Rast, Söz: Mustafa Bey,
  76. Söyle sevgini anlat bana, Usul: Semai / Makam: Rast, Söz: Neveser Kökdeş,
  77. Aşk bir masaldır ah gönül, Usul: Semai / Makam: Rast, Söz: Neveser Kökdeş,
  78. İzmir’in güzel kızı, üzüm gibidir gözü (Kaşık havası), Usul: Sofyan,
  79. Söyleme bana hiçbir şey (Solan ümit, tango), Söz: Neveser Kökdeş,
  80. Sevgine doymadan bir kerecik (Hülyalarım, tango), Hüzün (tango), Onun sesi (tango), Işıklı geceler bilsen neler söyler (tango),
  81. Bir ilkbahar gecesinde yine dünden daha yalnız (kalbimle baş başa, tango), Aşkı söylüyor tatlı sesin (inci tango), Söz: Neveser Kökdeş,
  82. Ne olur biraz sevsem, sevişmek nedir bilsem (Neşeli olmalı, rumba),
  83. Uçtum aşkın diyarına (Aşk rüyası, tango),
  84. Bilemiyorum acaba beni sevdi mi? (Çapkın, swing), Söz: Neveser Kökdeş,
  85. Gönlümde hüzün hayale daldım, Bahar Valsi. Söz: Neveser Kökdeş, Bir derin uykudadır şimdi gönlüm (Beyaz gül), Usul: Curcuna / Makam: Rast, Söz: Neveser Kökdeş,
  86. Neden bu tatlı hayale daldım ben niye bilmem? (Sevgilime, tango), Söz: Neveser Kökdeş, Kalbimin sesi (tango).

Kaynak: Türk Müziğinde Batılılaşma Sürecinde Bir Kadın Bestekar: Neveser Kökdeş, Gülşah Çakarlı., İstanbul Kadın Müzesi

Serinin ilk yazısı için lütfen tıklayın: Hayata müziği ile değen kadınlar-I: Antonia Brico

Kundura Sahne’den sanatçılara açık çağrı: PerformLab’e başvurular başladı!

İstanbul’un önemli kültür ve sanat kurumlarından Beykoz Kundura’nın bu yıl başlattığı sanat ve düşünce programı KunduraLab, performans alanında disiplinlerarası ve uluslararası konsept ve pratik geliştirme programı PerformLab ile devam ediyor. Türkiye’den performans alanında işler üretmeye ilgi duyan ve bu alanda deneyimi olan tüm sanatçılara açık olacak PerformLab’in ilk atölyesi için beykozkundura.com’da başlayan başvurular 1 Mart’a dek sürecek ve sonuçlar 22 Mart’ta açıklanacak. Farklı alanlardaki pratiklerine performansı da dahil ederek çalışmalarını çeşitlendirmek isteyen sanatçılara yeni yaratım araçları ve perspektifler kazandırmayı amaçlayan PerformLab’e seçilecek 10 sanatçı, 29 Mayıs – 6 Haziran 2021 tarihleri arasında yapılacak atölyeye katılımcı olarak davet edilecek. Kundura Sahne’nin yeni kuşak sanatçılara yönelik araştırma ve geliştirme kurumu Productiehuis Theater Rotterdam ortaklığında ve Dutch Performing Arts’ın desteğiyle düzenleyeceği atölye, Hollanda ve Türkiye arasında sanatsal bir diyaloğun da başlangıcı olacak.

İstanbul’un önde gelen kültür ve sanat kurumlarından Beykoz Kundura’nın geçtiğimiz ay başlayan sanat ve düşünce programı KunduraLab, performans alanında disiplinlerarası ve uluslararası konsept ve pratik geliştirme programı PerformLab ile devam ediyor. Başvuruların bugün başladığı PerformLab’in ilk atölyesi, Türkiye’den performans alanında işler üretmeye ilgi duyan ve bu alanda deneyimi olan tüm sanatçılara açık olacak. 1 Mart’a dek sürecek başvuruların sonuçları ise 22 Mart’ta açıklanacak.

Araştırma ve sanatsal üretimlerini performans alanında sürdüren Ayşe Draz, sanatçı, küratör ve Productiehuis Theater Rotterdam’in Sanat Koordinatörü Melih Gençboyacı, performans sanatları küratörü ve yapımcısı Pelin Başaran ve Beykoz Kundura’nın küratörlüğünü yapan kültür&sanat direktörü S.Buse Yıldırım’ın jüriliğinde yapılacak değerlendirme sonucu seçilecek 10 sanatçı, 29 Mayıs – 6 Haziran 2021 tarihleri arasında PerformLab’in ilk atölyesine davet edilecekler. Beykoz Kundura ev sahipliğinde İstanbul’da gerçekleşecek 7 günlük atölye sonunda, katılımcıların gerçekleştireceği ve kültür sanat alanında önde gelen kurumların temsilcilerinin izleyici olarak davet edileceği bir sunum yapılması öngörülüyor. 

Türkiye ile Hollanda arasında sanat işbirliği

Çalışmalarını Hollanda’da sürdüren ve alanlarında ön plana çıkan sanatçılar Cherish Menzo, Benjamin Kahn ve Khadija El Kharraz Alami’nin, Türkiye’den katılımcılar ile kendi pratikleri üzerinden deneyim paylaşımı gerçekleştirecekleri PerformLab Türkiye’den ve Hollanda’dan sanatçıları bir araya getirerek olası işbirliklerinin ve iki ülke arasında sürdürülebilir bir sanatsal diyaloğun da ilk tohumlarını atmayı hedefliyor. Açık çağrı, Türkiye’den performans alanında işler üretmeye ilgi duyan ve bu alanda deneyimi olan sanatçılara açık olurken, atölyeye katılım da ücretsiz gerçekleşecektir. 

FelsefeLab devam ediyor

Beykoz Kundura’nın performanstan belgesel sinemaya, felsefeden antropolojiye, farklı disiplinlerin izinde yeni tartışma ve üretim olanakları sunmayı amaçlayan yeni platformu KunduraLab’in ilk halkası, geçtiğimiz ay başlayan FelsefeLab olmuştu. Kundura Sinema & Sahne’nin kürasyonlarından yola çıkarak felsefi yöntemlerin izinde kavramları anlamaya ve okumaya davet eden FelsefeLab, 2021 yılı boyunca yapay zekadan bilimkurgu sinemasına, merak uyandırıcı konular etrafında konuşma ve film programları gerçekleştirecek. FelsefeLab’in Dr. Umut Eldem ile gerçekleşecek konuşma serisi 11 Şubat’ta “Yapay Zeka Hakları”, 25 Şubat’ta da “Geleceğin Sentetik Dünyası” başlıklı konuşmalarla devam edecek.

Başvurular ve ayrıntılı bilgi için: beykozkundura.com

2021’e film dolu başlangıç: İstanbul Film Festivali Ocak Seçkisi

0

Pandemiyle beraber aslında, film izleme sayımızda da inanılmaz bir artış oluştu. Ben mesela, her gün bir film izlemeye çalışıyorum. Bazen bir günde 3 film izlediğim bile oluyor. Sinemayı sevmek ve izlediğin film hakkında biriyle tartışabilmek heveslendiriyor belki de…

Bu yıl festivallerden ve sinemalardan uzakta kaldığımız günleri, çevrimiçi festivaller ve platformlara gelen filmler vasıtasıyla aşabiliyoruz aslında. Yeni filmlere evden kavuşuyoruz kavuşmasına, ama sinemada izlemeyi de özlüyoruz bir yandan… İstanbul Film Festivali, pandemiden bu yana neredeyse her ay filmleriyle beni heyecanlandıran seçkiler hazırlıyor. Ocak 2021 için hazırlanan seçkideki birçok filmi de zevkle izledim. Haydi gelin, beraber o filmler hakkında biraz konuşalım…

85 YAZI / ÉTÉ 85

François Ozon’un yönettiği ve Félix Lefebvre, Benjamin Voisin ve Philippine Velge gibi oyuncuların rol aldığı 85 Yazı, hayatını kurtaran ve git gide kahramanı olarak benimsediği David’i bir dostu olarak görmeye başlayan genç çocuk Alexis’in hikayesine odaklanıyor.

Sevdiğimiz insanları hayalimizde mi yaratırız? sorusuyla, aslında aşkın hayatımızdaki yerini sorguluyor 85 Yazı. Müzikleriyle, hayatı ele alış biçimiyle ve ilişkilere olan bakışı da oldukça dikkat çekici. Belki türevleri çok olduğu için ‘aynılık’ hissi yaratabilir film, ama ritmiyle benzer konu işleyen filmlerden sıyrılıyor kimi zaman… Özellikle final bloğu, tamı tamına türevlerinden ayrılıp bambaşka bir yolculuk yaptırıyor izleyenlere… Merak unsurunun bütünüyle yayıldığı film, aşkın ve heyecanın da içine katılmasıyla etkileyici bir hal alıyor. Félix Lefebvre’nin umut besleyici performansı, filme ışık gibi yayılıyor.

UMUDUN DİLİ / PERSIAN LESSONS

Vadim Perelman’ın yönettiği, Nahuel Pérez Biscayart, Lars Eidinger ve Jonas Nay’in başrollerini paylaştığı Umudun Dili; genç Belçikalı Gilles’in, Nazi savaşında Yahudi olduğu için ölmemek adına söylediği yalana ve bu yalanın, Koch’a Farsça öğretmekle görevlendirilmesiyle ilerleyeceği yola doğru odaklanıyor.

Holokost döneminde Nazilerin Yahudilerle savaşı, birçok filmde anlatıldı. Duygu yoğunluğu ve farklı bir dramasıyla, içerisine farklı bir konunun eklendiği filmler her zaman daha önce çıkıyor. Umudun Dili, aslında kalbe dokunan bir hikaye ile türevlerinden ayrılıyor. Kendine yeni bir dil inşa eden bir adamın hayata tutunma çabasının, finalde umutların söndüğüne işaret edişi çok dokunaklıydı. Hayatın acımasızlıkları, bu acımasızlıkların meydana getirdiği yaralar ve bu yaralara merhem bulmanın güzel bir hikayesi… Film oyuna merak ediyoruz, bu yalan nereye kadar gidecek diye aslında. Ama film boyunca, uydurma bir şansla hayatta kalma mücadelesi görüyoruz. Kimi zaman kıskançlıklarla darbelense de bir şekilde sürmesi, umudun asla yok olmadığını hatırlatıyor.

Filmin kadrajları ve görüntü yönetimi de müthiş bir derecede. Daha önce “Kalp Atışı Dakikada 120” filmindeki performansıyla büyüleyen Nahuel Pérez Biscayart, bu filmde de her zamanki gibi olağanüstü bir performansta.  Ayrıca Lars Eidinger ve Jonas Nay de inanılmaz performanslar sergilemiş.

JUMBO

Zoé Wittock’un yönettiği, Noémie Merlant, Emmanuelle Bercot ve Bastien Bouillon’un rol aldığı “Jumbo”, Utangaç bir genç olan Jeanne’in lunaparkta bir oyuncağa karşı beslediği hislere odaklanıyor.

Sıra dışı, bir o kadar ilginç ve tuhaf bir hikayeye daldırıyor Jumbo… Aşkı ele alış biçimi farklı olan ve sıradan seyrin çarkını başka bir yöne savuran filmler aslında fark yaratıyor. Jumbo, o açıdan yenilikçi bir hikaye yaratmış. Hikayeler arası kopuklukların varlığı, biraz filmden ara ara kopmaya neden oluyor. Ama hikayeyi sıradan ele almamış olması, eşsiz bir noktaya taşıması, takdire şayandı. Görüntüler ve lunapark ışıklarının kullanımı, etkileyici bir dil eklemiş filme…

Noemie Merlant’ı Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi filmi sayesinde keşfetmiştim ve o filmde Adele Haenel ile muhteşem bir uyum yakalamışlardı. Jumbo’da Merlant’ı bir ayrı sevdiğimi söyleyebilirim. Bu kez daha genç bir kadına, ergenlik ve dik başlılığı çok başarılı bir şekilde sunuyor izleyene. Emmanuelle Bercot da şahane bir performansla filme renk katıyor.

BLIND SPOT / KÖR NOKTA

Patrick-Mario Bernard ve Pierre Trividic’şn yönettikleri Kör Nokta Jean-Christophe Folly, Isabelle Carré ve Golshifteh Farahani gibi oyuncuları buluşturuyor. Görünmez olduğunu keşfeden Dominic’e odaklanan film, karakterin iç ve dış dünyasını merkezine alıyor.

İlginç bir hikayeyi ana teması olarak alan film, görünmezlik ve körlük üzerine ırkçılığı da hikayesine almış. Filmde körlük engeli, görünmezlik metaforu ve siyahi ırkçılığı harmanlanmış ve aslında fantastik bir sessiz çığlık kahramanı çıkmış. Aslında tam muhteşem olabilecekken filmin hikayesinin bir bütünlük sağlayamamış olması nedeniyle, tam da içine giremiyoruz. Görünmezlik metaforu çok fazla gizemli anlatılıyor. Oyunculuklar ve görüntü dili de güzel aslında, ama göz doldurucu düzeye ulaşamamış. Bu tarz fantastik ve ilgi çekici bir filmden beklentim daha da yüksekti galiba…

DELETE HISTORY / EFFACER L’HISTORIQUE

Gustave Kervern ve Benoît Delépine’in yönettiği Delete History filminde başlıca rolleri Blanche Gardin, Denis Podalydès ve Corinne Masiero paylaşıyor. Filmi soyal medyanın insanların hayatını ele geçirmesine ve internete savaş açan 3 komşunun absürt mücadelesine odaklanıyor.

Dijitale esaretimiz, bir kez daha bir filmde dile geliyor. Aslında çok acı durumlar başa getiren bu mesele, biraz da uçarı bir komedi ile ele alınmaya çalışılmış. Tabi yaşların ilerlemesi, farklı bir çapa giriş ve bunu sosyal medyayı anlamaya etkisi de oldukça güzel anlatılmış Delete History filminde. Teknik anlamda biraz eksik kalmış bir film, ama absürtlüğü ince bir meseleyle bu kadar yakıştırması bile büyük bir başarı bence. Filmin süresi, hikayesine göre biraz uzun kaçıyor. Çünkü hem absürtlüğü merkezine alması hem de günümüzde ciddi bir hal alan sosyal medya ve telefonların getirdiği zorbalık, ilginç bir dille ele alınıyor. Ancak bazı fazlalık ve gereksiz uzayan sahneler atılsa film daha rahat izleti sunabilirmiş izleyene…

Blanche Gardin’in oyunculuğuna hayran kaldım. İlk başka karakterde kendimce olukça dalga geçtim. Ama film ilerledikçe, hem performansı zevkle izledim. Hem de karakteri bir yandan gerçekçi, bir yandan da aşırı absürt buldum. Eğlencesinin yanında, sosyal medyaya düşkünlük konusunda da dikkat çekmesi de önemli…

ŞARLATAN / CHARLATAN

Agnieszka Holland’ın yönetmenliğini üstlendiği filmde Joachim Paul Assböck, Jan Vlasak ve Ivan Trojan gibi oyuncular rol alıyor. Şarlatan, Çek şifacı Jan Mikolašek’in gerçek hayat hikayesinden esintiler barındırıyor.

Kaliteli bir sinematografi gözlemlediğimiz film, oldukça naif dokuları bir araya getiriyor. Evet, bir biyografi filmi ama içinde gerilimi ve naif dokusunu kaybetmeyen bir duyguyla oluşturulması, filmi başarılı kılmış. Yer yer hikayede fazla derinleşme ve anlatma derdinden dolayı bıkkınlık hissi yaratılmış gibi görünüyor. Ama hikaye çatısı güzel kurulmuş, sadece bazı noktaların fazla irdelenmesi, izleyeni filmden kopartabiliyor. Ustalıklı bir tıp teşhisi, mesleki başarının dönemin siyasetinden dolayı suç olarak görülmesi ve aşkın da bir pınar gibi yandan akışı belirli noktalar olarak filmde bulunuyor. Ivan Trojan, Josef Trojan ve Juraj Loj, inanılmaz performanslar sergileyen 3 oyuncu olarak filmdeler. Filme hisle bağlanma nedeni olarak başarılı oyuncuları önder olarak gösterebilmek mümkün…

Hayvan haklarında bir adım daha atıldı: Yunus gösterileri ile bilinen Fransa’nın Asterix Parkı kapatıldı

Kuzey Fransa büyük bir eğlence parkıolan Asterix Parkı, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada; kanun yapıcıların yeni hayvan refahı kanunlarını tartışmaya başlamadan önceki gün yunus ve deniz aslanı akvaryumunun kapatılacağını söyledi. Yunus gösterileri, normalde yılda yaklaşık iki milyon ziyaretçisi olan ancak uzun zamandır hayvan hakları aktivistlerinin hedefi olan Park Asterix’te popüler bir cazibe merkezi idi. Parkın genel müdürü Nicolas Kremer, Le Parisien gazetesine verdiği demeçte, “Bunu yapmayı son birkaç yıldır düşünüyorduk” mekânın bunun yerine gezilere ve diğer gösterilere odaklanması gerektiğini söyledi. Yunusların önümüzdeki iki ay içinde Avrupa’daki diğer akvaryumlara nakledileceğini söyleyerek, “Esaret altında doğup büyütülmüş bu hayvanlar için doğal bir ortamda yeniden aşılama ve yeni bir çevreye uyum sağlama mümkün değildir.”

Esaret altındaki deniz memelileri

Yunusların ve diğer deniz memelilerinin esaret altında yetiştirilmesinin yanı sıra gösterilerde kullanılması yasağı da, önümüzdeki günlerde tartışmaya açılacak olan yasa tasarısının önemli bir parçası. Fransa’nın en yüksek idare mahkemesi, Danıştay tarafından 2017 yılında kararname ile uygulamaları yasaklama çabalarını reddetmişti, ancak hayvan hakları grubu yasak için baskı yapmaya devam etti. 2020’nin Eylül ayında Fransa’nın Çevre Bakanı, sirklerde vahşi hayvan kullanımını, kürk için vizon çiftçiliğini ve esaret altında yunus ve orka yetiştirmeyi ‘kademeli olarak’ yasaklayacağını açıklamıştı. Fakat bunun için belirli bir zaman verilmemişti.

Kremer, “Bu dernekler oradaki esareti istismar olarak düşünüyor, ancak size söyleyebilirim ki, bizler hayvanlarımızın refahını her zaman sağladık.” Galyalı Asterix (Asterix the Gaul) çizgi romanına dayanan Park, ilerleyen zamanlarda koronavirüs kısıtlamaları kaldırılırsa 3 Nisan’daki yoğun yaz sezonuna yunus ve deniz aslanı akvaryumu olmadan yeniden açılmayı umuyor.

Evcil hayvan sahipleri sözleşmeyi imzalayacak

Fransız parlamentosu, şu sıralar, eğlence endüstrisi dahilindeki hayvanlara muamelenin yanı sıra halkın da hayvanlara muamelesi ile ilgili yaklaşık 500 değişikliği inceleyecek. Tasarı özellikle, terk edilmiş evcil hayvanların sayısını sınırlandırmak amacıyla evcil hayvan sahipleri tarafından beslenme, aşılama ve hijyen gibi sorumluluklarını hatırlatmak için imzalanan bir “haklar bildirgesi” çıkarılmasını öneriyor. Hayvanlara kötü muamelenin cezası da ağırlaştırılacak. Eğer bir evcil hayvan öldürülürse bunun bedeli 3 yıldan başlayan hapis cezası ile birlikte 45.000 avro para cezası olacak. Suçlu bulunursa, evcil hayvan sahibinin başka bir hayvanı sahiplenmesi de yasaklanacak.

Ancak avcılık, çiftlik hayvanları için kafeslerde yetiştirme ve kesim teknikleri konuları tartışmanın dışında bırakılarak, bazı yasa yapıcılarını ve aktivist grupları hayal kırıklığına uğrattı. Fransız hayvan hakları derneği ”30 million Friends” için yapılan yakın tarihli bir Ifop kamuoyu anketinde, her on Fransızdan yedisi, politikacıların hayvan haklarını yeterince ciddiye almadıklarını söyledi. Darısı hayvan hakları yasa tasarısını tamamıyla düzenleyip yasalaştırmayan ülkelerin başına.

Mesela ülkemizde hâlâ sokaktaki canların bir mal olarak görüldüğünü ve önemsenmediğini, cezaların hafif kaldığını ve hayvan düşmanlarının bundan cesaret aldığını çok net bir şekilde görüyoruz. Sosyal medyada sokak hayvanlarına karşı nefret saçan ve nefret dolu gruplaşmalara olanak sağlayan ve can dostlarımızı hedef gösteren sayfalar açılmaya başlandı ve bu içi küflenmiş şahıslar bu kindar hareketlerini sokaklarda da sürdürüyor. Ve bunların önüne geçebilecek bir yasa mevcut değil. Sokak hayvanlarını hedef gösteren haber kanalları ve haber sitelerinin de bunlardan aşağı kalır yanı yok. Hayvan hakları yasa tasarısı görüşülmeye başlandı fakat içerisinde o kadar çok eksik var ki neresinden başlasak… Ama bunlardan biri; görevini layığı ile yapmayan belediye veterinerlik işlerinin hâlâ ceza kapsamına alınmaması. Belediye veterinerlik işlerindeki eleman yetersizliği veya elemanların yapacakları iş konusunda bir eğitimden geçmemeleri sokakta yaşamaya çalışan köpeklerin kısırlaştırma işlemlerinin yavaşlamasına, köpeklerin üreyip çoğalmasına sebep oluyorlar. Bunun bedelini masum canlara ödetmek isteyenlere de yol açıyorlar.

Barınak şartları iyileştirilmeli. Zira ”barınak” hiçbir hayvanın yaşaması için uygun bir yer değil. Fakat bunu bilmeyenler hayvanlarla insanların ortak yaşam alanı olan sokaklarda istemediği hayvanı barınağa gönderme derdine düşüyor. Diğer canların üretimlerinin ve ticaretinin yanı sıra ”yasaklı ırk” olarak geçen pittbul, dogo cinsi vb. hayvanların üretimini ve ticaretini yapanlara da ciddi yaptırımlar uygulanmalı. Umarım bu yasa artık caydırıcı cezalarla yürürlüğe girer. Zira hayvanlara karşı kesinlikle akıllanmayacak bir kesim var. Fakat unutulmamalı ki bu ülkede hayvanseverlerden ziyade hayvan hakları savunucuları çoğunlukta. Tek sorunumuz kanunlarla hareket etmeye çalışmamız ve çoğumuz hayvanlara yönelik saldırılarda hâlâ bir umut adalet bekliyoruz. Ama adalet sağlanmadıkça karşımızdaki saldırganın daha da saldırganlaştığına şahit oluyoruz.

Para için köpek dövüştüren, canı istediği ve sevmediği için hayvanları bıçaklayan, zehirleyen, her önüne gelenin tüfek ve silah sahibi olabildiği ülkemizde istediği hayvanı vurabilme gibi bir girişimde bulunanlara ama ceza almayanlara kalmayacak bu dünya. Sokakta yatan köpeği kasten ezerek ölümüne sebep olan Birsen Ocaklı gibi Bodrum/Konacıkta yaşayan Ayça Yüksel isimli bir şahıs da, kızının kendi süs köpeğini gezdirirken başka sahipli bir köpeğin saldırısına uğradığını iddia etmiş, bunun üzerine de anne Ayça Yüksel, saldırdığı iddia edilen köpeğin üzerinden 3 defa geçip ezerek sakat kalmasına sebep olmuş, açıklamasında da ”ben köpeği kasten ezmedim” diyerek ceza almamasına güvenip pişkinliğini ikiye katlayan şahıslara da kalmayacak. Ve bu tür olaylar haber sitelerinde bakın nasıl rezil başlıklarla yayınlanıyor:

Kaynak: rfi.fr

Birkan Bayındır ile Yazının İyileştirici Gücüyle Tanışma ve Öykü Yazma Atölyesi başlıyor

Attila İlhan, bir şiirinde “Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur / İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur / Tutsak ustura ağzında yaşamaktan / Kimi zaman ellerini kırar tutkusu / Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından / Hangi kapıyı çalsa kimi zaman / Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu”* der. Bu dizeleri yazıyla kurulan ilişkiye, yazma tutkusuna çok benzetirim. Hele ki; bir yazar tıkanıklığı söz konusuysa ya da bir şey kişiyi yazmaya çekiyor ama bu belirsizlik bir türlü şekillenmiyorsa, o kişinin hissedebileceklerini getirir aklıma. Tüm bu söylediklerime rağmen neyse ki yazının iyileştirici, geliştirici, güçlendirici bir uğraş olduğunu biliyorum. Üstelik, kendinizi, yolunuzu ve yazı sesinizi bulmanıza da yardımcı oluyor.

Öykü ise kendi içinde muhteşem bir dünya; gelin beraber yukarıdaki gerçekleri ve daha fazlasını göz önünde bulundurarak atölyemize başlayalım.

3 Şubat saat 20:00’da başlayacak olan ve Zoom üstünden iki hafta ve dört oturum olarak planlanan atölyeye ek olarak WhatsApp üstünden Şubat ayı boyunca öykünüzün yazımına yönelik, ihtiyaç duyduğunuz kadar destek çalışması yürütülecektir. İlginizi çektiyse katılmanızdan mutluluk duyarım.


Atölye İçeriği

Yaratıcılık Üstüne
Yazma Sanatı
Bir Tür Olarak Kısa Öykü
Yazarın ve Yazının Yolculuğunun Haritası
Kurmacanın Püf Noktaları
Yazmanın İyileştirici Gücü, başlıkları altında toplanmaktadır.

Görüşmek üzere ve sağlıcakla kalmanız dileklerimle.

Bilgi İçin Telefon: +90 555 735 58 59

* Attila İlhan, Ben Sana Mecburum şiirinden.

Yeni şarkısıyla Vincent Baykal Ada’nın odasındayız

0

Bağımsız müzik sahnesinde pandemi ve diğer zorluklara rağmen kaliteli üretim devam ediyor. Hem yeni isimlerle tanışmaya devam ediyoruz, hem bir süredir müzik dünyasında yer alan isimler yeni albüm veya teklileriyle kendilerini hatırlatıyor veya karşımıza çıkıyorlar.

Müzikseverlerin bağımsız müzik sahnesinden, özellikle de Sapan grubundan tanıdığı Vincent Baykal Ada bu isimlerden biri. Ada, son olarak yeni single’ı “Odamda”yı dinleyiciyle buluşturdu. Müzisyenin  “İnsanlık, zor bir hastalığın kaosu ve yüküyle boğuşurken, kendimle baş başa kaldığım zamanki duygularımın bir ifadesi ve kendimce bir dengede kalma çabası” diye tanımladığı “Odamda”, dijital müzik platformlarında kendi alanında son dönemde en çok dinlenen şarkılardan biri.

Sapan grubuyla başladığı müzik çalışmalarına tek başına devam eden Vincent Baykal Ada ile online bir söyleşi yaptık, müzik yolculuğunu, pandeminin endüstriyi nasıl etkilediğini ve geleceğe dair hedeflerini konuştuk.

Öncelikle okurlarımız için kendinizden, müzik yolculuğunuzdan biraz bahseder misiniz? Sizi Sapan’dan tanıyorduk, solo kariyerine nasıl karar aldınız, başladınız?

Müzisyen bir ailede doğmuş olma şansına sahibim. Küçük yaşta bir süre piyano dersleri aldım ailemden, ancak çok uzun sürmedi. Ardından ergenlikte punk/punk-rock ile tanıştım. Grup kurma hayalleri kurdum. Green Day’in “Dookie” albümünün bu hayali kurmamda etkisi çoktur. Kısa süre içerisinde gitar dersi almaya ve şarkı yazmaya başlamam çok vakit almadı. 

Müzik gönlümde hep öncelikli bir yere sahip olsa da, hukuk eğitimi aldım. Ve şu an geçimimi bu şekilde sağlıyorum. Üniversiteden kısa bir süre sonra Sapan’ı tekrar kurdum, lisedeki grubumdu aynı zamanda). 2010 – 2017 yılları arasında faaldik Sapan’la. Albüm, EP, single’lar yayınlayıp birçok festivalde ve mekanda sahne aldık. Güzel zamanlardı. Grubun dağılması beni bir süre müzikten uzaklaştırdı. Ancak 2019 yılında tekrar üretmeye başladım.

Tek başına bir proje sürdürmek gibi bir hevesim hiç olmadı esasında. Kolaylıkları olsa da, içten içe grup olmayı yine de tercih ediyorum galiba. Ancak süreç böyle gelişti. Tek başınayken, üretim aşamasındaki karar alma hızı pek tabii artıyor. Büyük bir özgürlük alanı olduğu da şüphesiz. Ancak ne kadar yakınlarınız ve eski grup arkadaşlarınız destek olsa da, bir yalnızlık hissi kaçınılmaz. Bununla var olmayı öğreniyorum bu süreçte. Alışıyorum. Sahne almaya başlarsam, yalnızlık hissini muhtemelen birlikte sahne alacağım arkadaşlarımla daha da hızlı aşarım.

İlk şarkım “Il Etait Une Fois” ’yı 2020 yılının başında yayınladım. Yarı Fransızım. Çocukken Fransa’da bir süre yaşadım, annemden de Fransız kültürünü edindim. Dolayısıyla Fransızca şarkı sözü yazmak, gün içerisinde zaman zaman Fransızca düşünmek doğal bir sonuç sanırım.

Zaten üretim evde yapılıyor

Geçen yılki teklilere bu yılki yeni tekli eklendi. Pandemi dönemi sizin için nasıl geçti, üretiminizi nasıl etkiledi? Bu dönemde müzikal açıdan neler yaptınız?

Pandeminin üretim sürecime olumlu ya da olumsuz etki ettiğini söyleyemem. Muhtemelen pandemi olmasa da müziğe aynı vakti ayırırdım. Zaten üretim evde yapılıyor. İlk şarkımın yayınlanması tam pandeminin başlangıcına denk geldi. Bu süreçte elimden geldiğince ürettim, projemi insanlara tanıtmaya çalıştım, ilk kez bir plak şirketiyle anlaşma yaptım (GTR Müzik).

Sapan ile belli bir ivme yakalamıştık, ancak grubun dağılması ile müzik sektöründen ve ortamından tamamıyla koptum. Tekrar kendimi tanıtmam veya hatırlatmam gerekti. Pandemi belki bu açıdan olumsuz bir etkide bulunmuş olabilir aslında. Zira her şeyi mail veya sosyal medya ortamında yürütmem gerekti. Bu mecraların da belli sınırları olduğu şüphesiz. Buralarda fazla vakit geçirmekten pek hoşlaşmadığımı da söylemem gerekir. Ancak bu dönemin bir nevi olmazsa olmazı oldu. Adapte oldum neyse ki.

İlhamdan ziyade sıkı çalışma

Peki önümüzdeki dönem için hedefleriniz neler, Türkçe yanında diğer dillerde de şarkı sözleri üretiminiz var, yolculuğunuzda ileriki dönemler için kendinize koyduğunuz hedefler nelerdir?

İstikrarlı bir şekilde üretmek, müzikte kendimi geliştirmek esas hedeflerim sanırım. İlhamdan ziyade çalışmanın sonuç verdiğini düşünüyorum zira. Bu süreçte müziğim daha fazla kişiye ulaşırsa, ne mutlu bana. Bir süre Türkçe şarkılara ağırlık vermeyi düşünüyorum doğrusunu söylemek gerekirse. Ancak üretim süreçlerine ilişkin keskin kararlar vermemeyi tercih ederim. Bu alanda özgürlük gerekli.

Yasal düzenlemeler eksik, dayanışma yeterli değil

Türkiye’deki müzik dünyası pandemide en çok etkilenen ve belki en az destek gören alandı. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz. Genel olarak Türkiye’deki mevcut müzikal üretim sizce ne durumda?

Tüm sahne sanatları gibi, maalesef müzik sektörü de pandemiyle birlikte büyük bir darbe aldı. Müzik şu an için geçim kaynağım olmadığı için bu konuda ne kadar söz hakkım var bilmiyorum.

O yüzden iddiadan uzaktan naçizane görüşümü paylaşacağım: İki noksanlık gözüme çarpıyor. İlki sanatçıları koruyacak yasal düzenlemelerin ve kurumların eksikliği (bu kapsamda genel olarak sanatın da teşvik edilmediğini belirtmem gerekir – sıra sanata gelemiyor, bu da bir gerçek). İkincisi müzisyenlerin yeterince birlik ve dayanışma içinde olmadığı. Bu iki unsur aşılmış olsaydı, bu dönem muhtemelen daha az sancılı bir şekilde yaşanırdı. Ancak belirttiğim gibi, bunlar yalnızca kendimce yaptığım birer tespit.

Türkiye’de müzikal üretimin çokluğu, müziğin dijitalleşmesiyle birlikte belirgin bir şekilde ortaya çıktı. Veya dijitalleşmeyle birlikte imkânların artması, hevesli olanları üretime daha çok teşvik etmiş de olabilir. Hatta üçüncü bir seçenek, her ikisi aynı anda gerçekleşmiş olabilir.

Selman Ada, Debussy, Green Day

Etkilendiğiniz isimler kimlerdir veya tarzlar, müziğinizde?

Doğrudan müziğime kimlerin veya hangi tarzların etki ettiğini açıkçası söylemem zor. Etkileşimin olmaması mümkün değil. Bunun yanında kişisel olarak müziği beni çok etkileyen birçok sanatçı veya müzik grubu sayabilirim. İlk sıraya babam Selman Ada’yı koymam gerekir. Aynı evde yaşadığımız müddetçe, opera, senfoni, konçerto gibi birçok eserinin bestelenişine şahitlik ettim. Eserlerini bizzat izledim. Bazı eserlerini ezbere biliyorum. Baştan sona söyleyecek kadar. Daha ufakken, bazen provalara katılırdım. Orkestradan bir enstrümanistin yanlış bastığı bir notayı tespit edip prova çıkışında babamla kritiğini yapardım. Babamın yeri bu nedenlerle her zaman ayrı olacak benimi için. Duygusal bağı inkâr etmemekle birlikte, salt besteciliğine ilişkin duyduğum hayranlığın da bilincindeyim.

“Klasik” müzik olarak adlandırılan müzikten sayabileceğim birçok besteci vardır. Ama herhalde Claude Debussy’yi belirtmeden edemeyeceğim. Müziğiyle bir dil yaratmış inanılmaz bir besteci. 3 bölümden oluşan “Nocturnes” isimli senfonik eserini herkese öneririm. 4 parmağıma rağmen gitaristliğimin hiçbir şekilde yanına yaklaşamadığı Django Reinhardt da (biliyorsunuz, kendisi enstrümanını iki parmakla çalacak bir teknik geliştirmiş bir müzisyendi) büyük etki yaratmıştır bende. Özellikle akor tercihlerimi yeniden gözden geçirmeme vesile olmuştur. Melodik ve ritmik zenginliğe girmiyorum bile.

Daha basit bir forma sahip olan ve benim de üretip icra ettiğim müzik türüne yakın gruplardan söz etmem gerekirse, eski dönem Green Day, Manic Street Preachers, Radiohead, -M- (Mathieu Chedid), The Maccabbees‘ten söz edebilirim. Bir dönemim de Rancid, BadReligion, Millencolin, Offspring dinleyerek geçti.

Son olarak okurlarımız için eklemek istediklerinizi de alalım?

Müzik dışı bir konu olsa da… İnsanlık ve daha da önemlisi gezegenimiz açısından daha olumlu gelişmelerin yaşandığı bir yıl olmasını dilerim. Umarım en kısa sürede doğayı bizlere bahşedilmiş bir kaynak olarak görmekten vazgeçeriz. Doğanın ta kendisiyiz. Ve tabii, “ey Covid-19, artık defol” J

Hayata müziği ile değen kadınlar-I: Antonia Brico

Müzik, inkar edilemez bir büyüyü taşıyor içinde. Bazen iyi hissedişlerin yaratıcısı, bazen hüzünlerin gark ettiricisi oluveriyor. Bunu sözlerin yanı sıra sadece birkaç nota ile de yapabiliyor. Hiç bilmediğimiz bir dildeki ezgiye ağlarken bulabiliyoruz kendimizi. His karmaşalarında, karamsar anlarda bir şarkı ile enerji dolabiliyoruz.

Müziğin gücüne ve iyileştiriciliğine inananlardanım ben de. Öyle ki bunca kötülük ve acımasızlık ruhu sarsarken toparlamak için müziğe sarılmaya, dinlemeyi sevdiklerimizi hatırlamaya, sanatın ve tarihin görünmesin ya da başarısız anılsın istediklerini keşfetmeye ve müzikten güç almaya karar verdim, bunun aynı hisler içindeki herkese iyi geleceğini düşünerek. Bestesi, sesi, hayatı ile bazen kendi coğrafyasını bazen sınırları aşıp dünyayı etkilemiş sayısız kadının varlığı, güzel bir yazı dizisi olmanın dışında iyi gelmez mi dağılmış hissettiğimiz zamanlara?

Antonia Brico Biography for California college students - writechristian

Müzik tutkusu, mücadeleye dönüşen Antonia Brico ile başlarken hayatının, pek çoğuna yorulduğunda devam etme gücü vereceğine eminim. Zira ben, pes etmeye her meylettiğimde onun, ataerkil dünyanın önüne diktiği bariyerleri yıkıp geçen ve hayallerinin peşinden giden hayatını düşünüyorum.

Brico, 1902’de Hollanda’da doğdu. 1908 yılında onu evlat edinen ailesi ile birlikte Amerika Birleşik Devletleri’ne giderek Kaliforniya’ya yerleşti. Eğitim hayatına Amerika’da başladı ve 1919 yılında Oakland Teknik Lisesi’nden mezun oldu. Bu süreçte bir piyanist olarak yetişmiş ve şeflik deneyimi edinmişti. Lise mezuniyetinin ardından Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de eğitim görmeye başlamıştı. Üniversitede öğrenim gördüğü süreç içerisinde San Francisco Operası’nda müzik direktörü yardımcılığı görevini yürütmüş ve 1923 yılında Berkeley’den mezun olmuştu. Mezuniyetinin ardından San Francisco
bölgesindeki radyo, orkestra ve oda müziği topluluklarında çaldı. Aynı zamanda piyano eğitimine de devam etmiş, New York’ta Sigismund Stojowski de dahil olmak üzere çeşitli piyanistler ile piyano çalışmaları yapmıştı.

Credit: Bettmann Archive/Bettmann

Piyano çalışmalarına ek olarak orkestra şefliği Brico için büyük bir tutku haline gelmiş ve 1927 yılında bu tutkusunu gerçekleştirmesini sağlayan bir burs kazanarak Berlin Devlet Müzik Akademisi’ne gitmişti. Brico, 1929 yılında Berlin Devlet Müzik Akademisi’nde yüksek lisans programından mezun oldu. Yüksek lisans eğitim sürecinde ve
mezun olmasını takip eden üç yıl boyunca Hamburg Filarmoni şefi olan Karl Muck’ın öğrencisi olmuştu.

Eğitim hayatı başarılı ve yoğun geçmiş olsa da Brico için hiçbir şey kolay olmadı. Sayısız önyargıyla mücadele etmek zorunda kaldı.

Antonia Brico - Alchetron, The Free Social Encyclopedia

1930 yılında Metropolitan Opera House’da gerçekleştirdiği iki konserin ardından Brico’nun hazırlandığı üçüncü konser, bariton John Charles Thomas’ın “bir kadının yönetimi altında performans sergilemeyi reddetmesi” nedeniyle engellenmişti. 1938 yılında Brico ilk kez New York Filarmoni Orkestrası ile sahne alacakken, New York Filarmoni
Müdürü Arthur Judson, üyelerin “bir kadını doğrudan sahnede görmek istemeyeceği” düşüncesiyle konseri reddetmişti. 4.000 imza içeren bir dilekçe hazırlanması ile Brico’nun konseri yönetmesine izin verilmişti.

Müzisyen kadınlar halk ve basın tarafından da büyük eleştirilerle karşılaştı. Müzisyen kadınlar için para kazanmak da
neredeyse imkansıza yakın bir durumdu. Büyük orkestralarda kadınlar için yalnızca arp pozisyonu için iş olanağı olmasına rağmen bu
kadrolar çok sınırlı ve belirsizdi. Kısıtlı iş olanaklarının yanı sıra kadınların aldıkları ücretler de eşitsizdi.

Brico’nun profesyonel bir şef olarak ilk sahne alışı 1930 yılında Berlin Filarmoni Orkestrası ile gerçekleşmişti. Bu Händel, Schumann ve Dvorák’ın eserlerinden oluşan performans aynı zamanda ilk kez bir kadının orkestra şefi olarak sahnede yer alması ile tarihe geçmişti. Brico, eleştirmenlerden olumlu dönüt almasının ardından Avrupa
turnesine çıkarak Brüksel’de Kraliçe Elizabeth’e verdiği konser dahil, birçok yerde başarılı konser verdi.

Almanya’da şeflik kariyerinde iyi bir yükseliş gösteriyor olsa da İkinci Dünya Savaşı sebebiyle birçok yabancı gibi Almanya’dan ayrılarak Amerika’ya dönüş yaptı. Dönüşünün ardından, birçok orkestrada konuk şef olarak yer almış olmasına rağmen hiçbir orkestradan kalıcı şeflik pozisyonu için bir teklif almamıştı. 1934 yılında kurduğu ve kadınlardan oluşan New York Kadın Senfoni Orkestrası’nın (New York Women’s Symphony Orchestra) şefi oldu. Orkestra 1935 yılında Carnige Hall’de önemli orkestra eserlerinden oluşan büyük konserler vermiş ve eleştirmenlerden olumlu dönüt almıştı.

Brico hakkında anlatılacaklar bu kadarla sınırlı değil elbette. Engellemelere inat mücadeleyi ve tutkuyu bırakmayan Brico, yaşamı boyunca üretmeye ve çabalamaya devam etti.

Kaynak: Ezgi Tekgül, Tuğba Çağlak Eker, İlay Bilge Pektaş, “Müzik Dünyasında Öncü Bir Kadın: Antonia Brico”. idil, 67 (2020 Mart).

Kapak görseli: The Age Gazetesi, 1 Ekim 1938.