Ana Sayfa Blog Sayfa 43

2021’e film dolu başlangıç: İstanbul Film Festivali Ocak Seçkisi

0

Pandemiyle beraber aslında, film izleme sayımızda da inanılmaz bir artış oluştu. Ben mesela, her gün bir film izlemeye çalışıyorum. Bazen bir günde 3 film izlediğim bile oluyor. Sinemayı sevmek ve izlediğin film hakkında biriyle tartışabilmek heveslendiriyor belki de…

Bu yıl festivallerden ve sinemalardan uzakta kaldığımız günleri, çevrimiçi festivaller ve platformlara gelen filmler vasıtasıyla aşabiliyoruz aslında. Yeni filmlere evden kavuşuyoruz kavuşmasına, ama sinemada izlemeyi de özlüyoruz bir yandan… İstanbul Film Festivali, pandemiden bu yana neredeyse her ay filmleriyle beni heyecanlandıran seçkiler hazırlıyor. Ocak 2021 için hazırlanan seçkideki birçok filmi de zevkle izledim. Haydi gelin, beraber o filmler hakkında biraz konuşalım…

85 YAZI / ÉTÉ 85

François Ozon’un yönettiği ve Félix Lefebvre, Benjamin Voisin ve Philippine Velge gibi oyuncuların rol aldığı 85 Yazı, hayatını kurtaran ve git gide kahramanı olarak benimsediği David’i bir dostu olarak görmeye başlayan genç çocuk Alexis’in hikayesine odaklanıyor.

Sevdiğimiz insanları hayalimizde mi yaratırız? sorusuyla, aslında aşkın hayatımızdaki yerini sorguluyor 85 Yazı. Müzikleriyle, hayatı ele alış biçimiyle ve ilişkilere olan bakışı da oldukça dikkat çekici. Belki türevleri çok olduğu için ‘aynılık’ hissi yaratabilir film, ama ritmiyle benzer konu işleyen filmlerden sıyrılıyor kimi zaman… Özellikle final bloğu, tamı tamına türevlerinden ayrılıp bambaşka bir yolculuk yaptırıyor izleyenlere… Merak unsurunun bütünüyle yayıldığı film, aşkın ve heyecanın da içine katılmasıyla etkileyici bir hal alıyor. Félix Lefebvre’nin umut besleyici performansı, filme ışık gibi yayılıyor.

UMUDUN DİLİ / PERSIAN LESSONS

Vadim Perelman’ın yönettiği, Nahuel Pérez Biscayart, Lars Eidinger ve Jonas Nay’in başrollerini paylaştığı Umudun Dili; genç Belçikalı Gilles’in, Nazi savaşında Yahudi olduğu için ölmemek adına söylediği yalana ve bu yalanın, Koch’a Farsça öğretmekle görevlendirilmesiyle ilerleyeceği yola doğru odaklanıyor.

Holokost döneminde Nazilerin Yahudilerle savaşı, birçok filmde anlatıldı. Duygu yoğunluğu ve farklı bir dramasıyla, içerisine farklı bir konunun eklendiği filmler her zaman daha önce çıkıyor. Umudun Dili, aslında kalbe dokunan bir hikaye ile türevlerinden ayrılıyor. Kendine yeni bir dil inşa eden bir adamın hayata tutunma çabasının, finalde umutların söndüğüne işaret edişi çok dokunaklıydı. Hayatın acımasızlıkları, bu acımasızlıkların meydana getirdiği yaralar ve bu yaralara merhem bulmanın güzel bir hikayesi… Film oyuna merak ediyoruz, bu yalan nereye kadar gidecek diye aslında. Ama film boyunca, uydurma bir şansla hayatta kalma mücadelesi görüyoruz. Kimi zaman kıskançlıklarla darbelense de bir şekilde sürmesi, umudun asla yok olmadığını hatırlatıyor.

Filmin kadrajları ve görüntü yönetimi de müthiş bir derecede. Daha önce “Kalp Atışı Dakikada 120” filmindeki performansıyla büyüleyen Nahuel Pérez Biscayart, bu filmde de her zamanki gibi olağanüstü bir performansta.  Ayrıca Lars Eidinger ve Jonas Nay de inanılmaz performanslar sergilemiş.

JUMBO

Zoé Wittock’un yönettiği, Noémie Merlant, Emmanuelle Bercot ve Bastien Bouillon’un rol aldığı “Jumbo”, Utangaç bir genç olan Jeanne’in lunaparkta bir oyuncağa karşı beslediği hislere odaklanıyor.

Sıra dışı, bir o kadar ilginç ve tuhaf bir hikayeye daldırıyor Jumbo… Aşkı ele alış biçimi farklı olan ve sıradan seyrin çarkını başka bir yöne savuran filmler aslında fark yaratıyor. Jumbo, o açıdan yenilikçi bir hikaye yaratmış. Hikayeler arası kopuklukların varlığı, biraz filmden ara ara kopmaya neden oluyor. Ama hikayeyi sıradan ele almamış olması, eşsiz bir noktaya taşıması, takdire şayandı. Görüntüler ve lunapark ışıklarının kullanımı, etkileyici bir dil eklemiş filme…

Noemie Merlant’ı Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi filmi sayesinde keşfetmiştim ve o filmde Adele Haenel ile muhteşem bir uyum yakalamışlardı. Jumbo’da Merlant’ı bir ayrı sevdiğimi söyleyebilirim. Bu kez daha genç bir kadına, ergenlik ve dik başlılığı çok başarılı bir şekilde sunuyor izleyene. Emmanuelle Bercot da şahane bir performansla filme renk katıyor.

BLIND SPOT / KÖR NOKTA

Patrick-Mario Bernard ve Pierre Trividic’şn yönettikleri Kör Nokta Jean-Christophe Folly, Isabelle Carré ve Golshifteh Farahani gibi oyuncuları buluşturuyor. Görünmez olduğunu keşfeden Dominic’e odaklanan film, karakterin iç ve dış dünyasını merkezine alıyor.

İlginç bir hikayeyi ana teması olarak alan film, görünmezlik ve körlük üzerine ırkçılığı da hikayesine almış. Filmde körlük engeli, görünmezlik metaforu ve siyahi ırkçılığı harmanlanmış ve aslında fantastik bir sessiz çığlık kahramanı çıkmış. Aslında tam muhteşem olabilecekken filmin hikayesinin bir bütünlük sağlayamamış olması nedeniyle, tam da içine giremiyoruz. Görünmezlik metaforu çok fazla gizemli anlatılıyor. Oyunculuklar ve görüntü dili de güzel aslında, ama göz doldurucu düzeye ulaşamamış. Bu tarz fantastik ve ilgi çekici bir filmden beklentim daha da yüksekti galiba…

DELETE HISTORY / EFFACER L’HISTORIQUE

Gustave Kervern ve Benoît Delépine’in yönettiği Delete History filminde başlıca rolleri Blanche Gardin, Denis Podalydès ve Corinne Masiero paylaşıyor. Filmi soyal medyanın insanların hayatını ele geçirmesine ve internete savaş açan 3 komşunun absürt mücadelesine odaklanıyor.

Dijitale esaretimiz, bir kez daha bir filmde dile geliyor. Aslında çok acı durumlar başa getiren bu mesele, biraz da uçarı bir komedi ile ele alınmaya çalışılmış. Tabi yaşların ilerlemesi, farklı bir çapa giriş ve bunu sosyal medyayı anlamaya etkisi de oldukça güzel anlatılmış Delete History filminde. Teknik anlamda biraz eksik kalmış bir film, ama absürtlüğü ince bir meseleyle bu kadar yakıştırması bile büyük bir başarı bence. Filmin süresi, hikayesine göre biraz uzun kaçıyor. Çünkü hem absürtlüğü merkezine alması hem de günümüzde ciddi bir hal alan sosyal medya ve telefonların getirdiği zorbalık, ilginç bir dille ele alınıyor. Ancak bazı fazlalık ve gereksiz uzayan sahneler atılsa film daha rahat izleti sunabilirmiş izleyene…

Blanche Gardin’in oyunculuğuna hayran kaldım. İlk başka karakterde kendimce olukça dalga geçtim. Ama film ilerledikçe, hem performansı zevkle izledim. Hem de karakteri bir yandan gerçekçi, bir yandan da aşırı absürt buldum. Eğlencesinin yanında, sosyal medyaya düşkünlük konusunda da dikkat çekmesi de önemli…

ŞARLATAN / CHARLATAN

Agnieszka Holland’ın yönetmenliğini üstlendiği filmde Joachim Paul Assböck, Jan Vlasak ve Ivan Trojan gibi oyuncular rol alıyor. Şarlatan, Çek şifacı Jan Mikolašek’in gerçek hayat hikayesinden esintiler barındırıyor.

Kaliteli bir sinematografi gözlemlediğimiz film, oldukça naif dokuları bir araya getiriyor. Evet, bir biyografi filmi ama içinde gerilimi ve naif dokusunu kaybetmeyen bir duyguyla oluşturulması, filmi başarılı kılmış. Yer yer hikayede fazla derinleşme ve anlatma derdinden dolayı bıkkınlık hissi yaratılmış gibi görünüyor. Ama hikaye çatısı güzel kurulmuş, sadece bazı noktaların fazla irdelenmesi, izleyeni filmden kopartabiliyor. Ustalıklı bir tıp teşhisi, mesleki başarının dönemin siyasetinden dolayı suç olarak görülmesi ve aşkın da bir pınar gibi yandan akışı belirli noktalar olarak filmde bulunuyor. Ivan Trojan, Josef Trojan ve Juraj Loj, inanılmaz performanslar sergileyen 3 oyuncu olarak filmdeler. Filme hisle bağlanma nedeni olarak başarılı oyuncuları önder olarak gösterebilmek mümkün…

Hayvan haklarında bir adım daha atıldı: Yunus gösterileri ile bilinen Fransa’nın Asterix Parkı kapatıldı

Kuzey Fransa büyük bir eğlence parkıolan Asterix Parkı, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada; kanun yapıcıların yeni hayvan refahı kanunlarını tartışmaya başlamadan önceki gün yunus ve deniz aslanı akvaryumunun kapatılacağını söyledi. Yunus gösterileri, normalde yılda yaklaşık iki milyon ziyaretçisi olan ancak uzun zamandır hayvan hakları aktivistlerinin hedefi olan Park Asterix’te popüler bir cazibe merkezi idi. Parkın genel müdürü Nicolas Kremer, Le Parisien gazetesine verdiği demeçte, “Bunu yapmayı son birkaç yıldır düşünüyorduk” mekânın bunun yerine gezilere ve diğer gösterilere odaklanması gerektiğini söyledi. Yunusların önümüzdeki iki ay içinde Avrupa’daki diğer akvaryumlara nakledileceğini söyleyerek, “Esaret altında doğup büyütülmüş bu hayvanlar için doğal bir ortamda yeniden aşılama ve yeni bir çevreye uyum sağlama mümkün değildir.”

Esaret altındaki deniz memelileri

Yunusların ve diğer deniz memelilerinin esaret altında yetiştirilmesinin yanı sıra gösterilerde kullanılması yasağı da, önümüzdeki günlerde tartışmaya açılacak olan yasa tasarısının önemli bir parçası. Fransa’nın en yüksek idare mahkemesi, Danıştay tarafından 2017 yılında kararname ile uygulamaları yasaklama çabalarını reddetmişti, ancak hayvan hakları grubu yasak için baskı yapmaya devam etti. 2020’nin Eylül ayında Fransa’nın Çevre Bakanı, sirklerde vahşi hayvan kullanımını, kürk için vizon çiftçiliğini ve esaret altında yunus ve orka yetiştirmeyi ‘kademeli olarak’ yasaklayacağını açıklamıştı. Fakat bunun için belirli bir zaman verilmemişti.

Kremer, “Bu dernekler oradaki esareti istismar olarak düşünüyor, ancak size söyleyebilirim ki, bizler hayvanlarımızın refahını her zaman sağladık.” Galyalı Asterix (Asterix the Gaul) çizgi romanına dayanan Park, ilerleyen zamanlarda koronavirüs kısıtlamaları kaldırılırsa 3 Nisan’daki yoğun yaz sezonuna yunus ve deniz aslanı akvaryumu olmadan yeniden açılmayı umuyor.

Evcil hayvan sahipleri sözleşmeyi imzalayacak

Fransız parlamentosu, şu sıralar, eğlence endüstrisi dahilindeki hayvanlara muamelenin yanı sıra halkın da hayvanlara muamelesi ile ilgili yaklaşık 500 değişikliği inceleyecek. Tasarı özellikle, terk edilmiş evcil hayvanların sayısını sınırlandırmak amacıyla evcil hayvan sahipleri tarafından beslenme, aşılama ve hijyen gibi sorumluluklarını hatırlatmak için imzalanan bir “haklar bildirgesi” çıkarılmasını öneriyor. Hayvanlara kötü muamelenin cezası da ağırlaştırılacak. Eğer bir evcil hayvan öldürülürse bunun bedeli 3 yıldan başlayan hapis cezası ile birlikte 45.000 avro para cezası olacak. Suçlu bulunursa, evcil hayvan sahibinin başka bir hayvanı sahiplenmesi de yasaklanacak.

Ancak avcılık, çiftlik hayvanları için kafeslerde yetiştirme ve kesim teknikleri konuları tartışmanın dışında bırakılarak, bazı yasa yapıcılarını ve aktivist grupları hayal kırıklığına uğrattı. Fransız hayvan hakları derneği ”30 million Friends” için yapılan yakın tarihli bir Ifop kamuoyu anketinde, her on Fransızdan yedisi, politikacıların hayvan haklarını yeterince ciddiye almadıklarını söyledi. Darısı hayvan hakları yasa tasarısını tamamıyla düzenleyip yasalaştırmayan ülkelerin başına.

Mesela ülkemizde hâlâ sokaktaki canların bir mal olarak görüldüğünü ve önemsenmediğini, cezaların hafif kaldığını ve hayvan düşmanlarının bundan cesaret aldığını çok net bir şekilde görüyoruz. Sosyal medyada sokak hayvanlarına karşı nefret saçan ve nefret dolu gruplaşmalara olanak sağlayan ve can dostlarımızı hedef gösteren sayfalar açılmaya başlandı ve bu içi küflenmiş şahıslar bu kindar hareketlerini sokaklarda da sürdürüyor. Ve bunların önüne geçebilecek bir yasa mevcut değil. Sokak hayvanlarını hedef gösteren haber kanalları ve haber sitelerinin de bunlardan aşağı kalır yanı yok. Hayvan hakları yasa tasarısı görüşülmeye başlandı fakat içerisinde o kadar çok eksik var ki neresinden başlasak… Ama bunlardan biri; görevini layığı ile yapmayan belediye veterinerlik işlerinin hâlâ ceza kapsamına alınmaması. Belediye veterinerlik işlerindeki eleman yetersizliği veya elemanların yapacakları iş konusunda bir eğitimden geçmemeleri sokakta yaşamaya çalışan köpeklerin kısırlaştırma işlemlerinin yavaşlamasına, köpeklerin üreyip çoğalmasına sebep oluyorlar. Bunun bedelini masum canlara ödetmek isteyenlere de yol açıyorlar.

Barınak şartları iyileştirilmeli. Zira ”barınak” hiçbir hayvanın yaşaması için uygun bir yer değil. Fakat bunu bilmeyenler hayvanlarla insanların ortak yaşam alanı olan sokaklarda istemediği hayvanı barınağa gönderme derdine düşüyor. Diğer canların üretimlerinin ve ticaretinin yanı sıra ”yasaklı ırk” olarak geçen pittbul, dogo cinsi vb. hayvanların üretimini ve ticaretini yapanlara da ciddi yaptırımlar uygulanmalı. Umarım bu yasa artık caydırıcı cezalarla yürürlüğe girer. Zira hayvanlara karşı kesinlikle akıllanmayacak bir kesim var. Fakat unutulmamalı ki bu ülkede hayvanseverlerden ziyade hayvan hakları savunucuları çoğunlukta. Tek sorunumuz kanunlarla hareket etmeye çalışmamız ve çoğumuz hayvanlara yönelik saldırılarda hâlâ bir umut adalet bekliyoruz. Ama adalet sağlanmadıkça karşımızdaki saldırganın daha da saldırganlaştığına şahit oluyoruz.

Para için köpek dövüştüren, canı istediği ve sevmediği için hayvanları bıçaklayan, zehirleyen, her önüne gelenin tüfek ve silah sahibi olabildiği ülkemizde istediği hayvanı vurabilme gibi bir girişimde bulunanlara ama ceza almayanlara kalmayacak bu dünya. Sokakta yatan köpeği kasten ezerek ölümüne sebep olan Birsen Ocaklı gibi Bodrum/Konacıkta yaşayan Ayça Yüksel isimli bir şahıs da, kızının kendi süs köpeğini gezdirirken başka sahipli bir köpeğin saldırısına uğradığını iddia etmiş, bunun üzerine de anne Ayça Yüksel, saldırdığı iddia edilen köpeğin üzerinden 3 defa geçip ezerek sakat kalmasına sebep olmuş, açıklamasında da ”ben köpeği kasten ezmedim” diyerek ceza almamasına güvenip pişkinliğini ikiye katlayan şahıslara da kalmayacak. Ve bu tür olaylar haber sitelerinde bakın nasıl rezil başlıklarla yayınlanıyor:

Kaynak: rfi.fr

Birkan Bayındır ile Yazının İyileştirici Gücüyle Tanışma ve Öykü Yazma Atölyesi başlıyor

Attila İlhan, bir şiirinde “Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur / İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur / Tutsak ustura ağzında yaşamaktan / Kimi zaman ellerini kırar tutkusu / Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından / Hangi kapıyı çalsa kimi zaman / Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu”* der. Bu dizeleri yazıyla kurulan ilişkiye, yazma tutkusuna çok benzetirim. Hele ki; bir yazar tıkanıklığı söz konusuysa ya da bir şey kişiyi yazmaya çekiyor ama bu belirsizlik bir türlü şekillenmiyorsa, o kişinin hissedebileceklerini getirir aklıma. Tüm bu söylediklerime rağmen neyse ki yazının iyileştirici, geliştirici, güçlendirici bir uğraş olduğunu biliyorum. Üstelik, kendinizi, yolunuzu ve yazı sesinizi bulmanıza da yardımcı oluyor.

Öykü ise kendi içinde muhteşem bir dünya; gelin beraber yukarıdaki gerçekleri ve daha fazlasını göz önünde bulundurarak atölyemize başlayalım.

3 Şubat saat 20:00’da başlayacak olan ve Zoom üstünden iki hafta ve dört oturum olarak planlanan atölyeye ek olarak WhatsApp üstünden Şubat ayı boyunca öykünüzün yazımına yönelik, ihtiyaç duyduğunuz kadar destek çalışması yürütülecektir. İlginizi çektiyse katılmanızdan mutluluk duyarım.


Atölye İçeriği

Yaratıcılık Üstüne
Yazma Sanatı
Bir Tür Olarak Kısa Öykü
Yazarın ve Yazının Yolculuğunun Haritası
Kurmacanın Püf Noktaları
Yazmanın İyileştirici Gücü, başlıkları altında toplanmaktadır.

Görüşmek üzere ve sağlıcakla kalmanız dileklerimle.

Bilgi İçin Telefon: +90 555 735 58 59

* Attila İlhan, Ben Sana Mecburum şiirinden.

Yeni şarkısıyla Vincent Baykal Ada’nın odasındayız

0

Bağımsız müzik sahnesinde pandemi ve diğer zorluklara rağmen kaliteli üretim devam ediyor. Hem yeni isimlerle tanışmaya devam ediyoruz, hem bir süredir müzik dünyasında yer alan isimler yeni albüm veya teklileriyle kendilerini hatırlatıyor veya karşımıza çıkıyorlar.

Müzikseverlerin bağımsız müzik sahnesinden, özellikle de Sapan grubundan tanıdığı Vincent Baykal Ada bu isimlerden biri. Ada, son olarak yeni single’ı “Odamda”yı dinleyiciyle buluşturdu. Müzisyenin  “İnsanlık, zor bir hastalığın kaosu ve yüküyle boğuşurken, kendimle baş başa kaldığım zamanki duygularımın bir ifadesi ve kendimce bir dengede kalma çabası” diye tanımladığı “Odamda”, dijital müzik platformlarında kendi alanında son dönemde en çok dinlenen şarkılardan biri.

Sapan grubuyla başladığı müzik çalışmalarına tek başına devam eden Vincent Baykal Ada ile online bir söyleşi yaptık, müzik yolculuğunu, pandeminin endüstriyi nasıl etkilediğini ve geleceğe dair hedeflerini konuştuk.

Öncelikle okurlarımız için kendinizden, müzik yolculuğunuzdan biraz bahseder misiniz? Sizi Sapan’dan tanıyorduk, solo kariyerine nasıl karar aldınız, başladınız?

Müzisyen bir ailede doğmuş olma şansına sahibim. Küçük yaşta bir süre piyano dersleri aldım ailemden, ancak çok uzun sürmedi. Ardından ergenlikte punk/punk-rock ile tanıştım. Grup kurma hayalleri kurdum. Green Day’in “Dookie” albümünün bu hayali kurmamda etkisi çoktur. Kısa süre içerisinde gitar dersi almaya ve şarkı yazmaya başlamam çok vakit almadı. 

Müzik gönlümde hep öncelikli bir yere sahip olsa da, hukuk eğitimi aldım. Ve şu an geçimimi bu şekilde sağlıyorum. Üniversiteden kısa bir süre sonra Sapan’ı tekrar kurdum, lisedeki grubumdu aynı zamanda). 2010 – 2017 yılları arasında faaldik Sapan’la. Albüm, EP, single’lar yayınlayıp birçok festivalde ve mekanda sahne aldık. Güzel zamanlardı. Grubun dağılması beni bir süre müzikten uzaklaştırdı. Ancak 2019 yılında tekrar üretmeye başladım.

Tek başına bir proje sürdürmek gibi bir hevesim hiç olmadı esasında. Kolaylıkları olsa da, içten içe grup olmayı yine de tercih ediyorum galiba. Ancak süreç böyle gelişti. Tek başınayken, üretim aşamasındaki karar alma hızı pek tabii artıyor. Büyük bir özgürlük alanı olduğu da şüphesiz. Ancak ne kadar yakınlarınız ve eski grup arkadaşlarınız destek olsa da, bir yalnızlık hissi kaçınılmaz. Bununla var olmayı öğreniyorum bu süreçte. Alışıyorum. Sahne almaya başlarsam, yalnızlık hissini muhtemelen birlikte sahne alacağım arkadaşlarımla daha da hızlı aşarım.

İlk şarkım “Il Etait Une Fois” ’yı 2020 yılının başında yayınladım. Yarı Fransızım. Çocukken Fransa’da bir süre yaşadım, annemden de Fransız kültürünü edindim. Dolayısıyla Fransızca şarkı sözü yazmak, gün içerisinde zaman zaman Fransızca düşünmek doğal bir sonuç sanırım.

Zaten üretim evde yapılıyor

Geçen yılki teklilere bu yılki yeni tekli eklendi. Pandemi dönemi sizin için nasıl geçti, üretiminizi nasıl etkiledi? Bu dönemde müzikal açıdan neler yaptınız?

Pandeminin üretim sürecime olumlu ya da olumsuz etki ettiğini söyleyemem. Muhtemelen pandemi olmasa da müziğe aynı vakti ayırırdım. Zaten üretim evde yapılıyor. İlk şarkımın yayınlanması tam pandeminin başlangıcına denk geldi. Bu süreçte elimden geldiğince ürettim, projemi insanlara tanıtmaya çalıştım, ilk kez bir plak şirketiyle anlaşma yaptım (GTR Müzik).

Sapan ile belli bir ivme yakalamıştık, ancak grubun dağılması ile müzik sektöründen ve ortamından tamamıyla koptum. Tekrar kendimi tanıtmam veya hatırlatmam gerekti. Pandemi belki bu açıdan olumsuz bir etkide bulunmuş olabilir aslında. Zira her şeyi mail veya sosyal medya ortamında yürütmem gerekti. Bu mecraların da belli sınırları olduğu şüphesiz. Buralarda fazla vakit geçirmekten pek hoşlaşmadığımı da söylemem gerekir. Ancak bu dönemin bir nevi olmazsa olmazı oldu. Adapte oldum neyse ki.

İlhamdan ziyade sıkı çalışma

Peki önümüzdeki dönem için hedefleriniz neler, Türkçe yanında diğer dillerde de şarkı sözleri üretiminiz var, yolculuğunuzda ileriki dönemler için kendinize koyduğunuz hedefler nelerdir?

İstikrarlı bir şekilde üretmek, müzikte kendimi geliştirmek esas hedeflerim sanırım. İlhamdan ziyade çalışmanın sonuç verdiğini düşünüyorum zira. Bu süreçte müziğim daha fazla kişiye ulaşırsa, ne mutlu bana. Bir süre Türkçe şarkılara ağırlık vermeyi düşünüyorum doğrusunu söylemek gerekirse. Ancak üretim süreçlerine ilişkin keskin kararlar vermemeyi tercih ederim. Bu alanda özgürlük gerekli.

Yasal düzenlemeler eksik, dayanışma yeterli değil

Türkiye’deki müzik dünyası pandemide en çok etkilenen ve belki en az destek gören alandı. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz. Genel olarak Türkiye’deki mevcut müzikal üretim sizce ne durumda?

Tüm sahne sanatları gibi, maalesef müzik sektörü de pandemiyle birlikte büyük bir darbe aldı. Müzik şu an için geçim kaynağım olmadığı için bu konuda ne kadar söz hakkım var bilmiyorum.

O yüzden iddiadan uzaktan naçizane görüşümü paylaşacağım: İki noksanlık gözüme çarpıyor. İlki sanatçıları koruyacak yasal düzenlemelerin ve kurumların eksikliği (bu kapsamda genel olarak sanatın da teşvik edilmediğini belirtmem gerekir – sıra sanata gelemiyor, bu da bir gerçek). İkincisi müzisyenlerin yeterince birlik ve dayanışma içinde olmadığı. Bu iki unsur aşılmış olsaydı, bu dönem muhtemelen daha az sancılı bir şekilde yaşanırdı. Ancak belirttiğim gibi, bunlar yalnızca kendimce yaptığım birer tespit.

Türkiye’de müzikal üretimin çokluğu, müziğin dijitalleşmesiyle birlikte belirgin bir şekilde ortaya çıktı. Veya dijitalleşmeyle birlikte imkânların artması, hevesli olanları üretime daha çok teşvik etmiş de olabilir. Hatta üçüncü bir seçenek, her ikisi aynı anda gerçekleşmiş olabilir.

Selman Ada, Debussy, Green Day

Etkilendiğiniz isimler kimlerdir veya tarzlar, müziğinizde?

Doğrudan müziğime kimlerin veya hangi tarzların etki ettiğini açıkçası söylemem zor. Etkileşimin olmaması mümkün değil. Bunun yanında kişisel olarak müziği beni çok etkileyen birçok sanatçı veya müzik grubu sayabilirim. İlk sıraya babam Selman Ada’yı koymam gerekir. Aynı evde yaşadığımız müddetçe, opera, senfoni, konçerto gibi birçok eserinin bestelenişine şahitlik ettim. Eserlerini bizzat izledim. Bazı eserlerini ezbere biliyorum. Baştan sona söyleyecek kadar. Daha ufakken, bazen provalara katılırdım. Orkestradan bir enstrümanistin yanlış bastığı bir notayı tespit edip prova çıkışında babamla kritiğini yapardım. Babamın yeri bu nedenlerle her zaman ayrı olacak benimi için. Duygusal bağı inkâr etmemekle birlikte, salt besteciliğine ilişkin duyduğum hayranlığın da bilincindeyim.

“Klasik” müzik olarak adlandırılan müzikten sayabileceğim birçok besteci vardır. Ama herhalde Claude Debussy’yi belirtmeden edemeyeceğim. Müziğiyle bir dil yaratmış inanılmaz bir besteci. 3 bölümden oluşan “Nocturnes” isimli senfonik eserini herkese öneririm. 4 parmağıma rağmen gitaristliğimin hiçbir şekilde yanına yaklaşamadığı Django Reinhardt da (biliyorsunuz, kendisi enstrümanını iki parmakla çalacak bir teknik geliştirmiş bir müzisyendi) büyük etki yaratmıştır bende. Özellikle akor tercihlerimi yeniden gözden geçirmeme vesile olmuştur. Melodik ve ritmik zenginliğe girmiyorum bile.

Daha basit bir forma sahip olan ve benim de üretip icra ettiğim müzik türüne yakın gruplardan söz etmem gerekirse, eski dönem Green Day, Manic Street Preachers, Radiohead, -M- (Mathieu Chedid), The Maccabbees‘ten söz edebilirim. Bir dönemim de Rancid, BadReligion, Millencolin, Offspring dinleyerek geçti.

Son olarak okurlarımız için eklemek istediklerinizi de alalım?

Müzik dışı bir konu olsa da… İnsanlık ve daha da önemlisi gezegenimiz açısından daha olumlu gelişmelerin yaşandığı bir yıl olmasını dilerim. Umarım en kısa sürede doğayı bizlere bahşedilmiş bir kaynak olarak görmekten vazgeçeriz. Doğanın ta kendisiyiz. Ve tabii, “ey Covid-19, artık defol” J

Hayata müziği ile değen kadınlar-I: Antonia Brico

Müzik, inkar edilemez bir büyüyü taşıyor içinde. Bazen iyi hissedişlerin yaratıcısı, bazen hüzünlerin gark ettiricisi oluveriyor. Bunu sözlerin yanı sıra sadece birkaç nota ile de yapabiliyor. Hiç bilmediğimiz bir dildeki ezgiye ağlarken bulabiliyoruz kendimizi. His karmaşalarında, karamsar anlarda bir şarkı ile enerji dolabiliyoruz.

Müziğin gücüne ve iyileştiriciliğine inananlardanım ben de. Öyle ki bunca kötülük ve acımasızlık ruhu sarsarken toparlamak için müziğe sarılmaya, dinlemeyi sevdiklerimizi hatırlamaya, sanatın ve tarihin görünmesin ya da başarısız anılsın istediklerini keşfetmeye ve müzikten güç almaya karar verdim, bunun aynı hisler içindeki herkese iyi geleceğini düşünerek. Bestesi, sesi, hayatı ile bazen kendi coğrafyasını bazen sınırları aşıp dünyayı etkilemiş sayısız kadının varlığı, güzel bir yazı dizisi olmanın dışında iyi gelmez mi dağılmış hissettiğimiz zamanlara?

Antonia Brico Biography for California college students - writechristian

Müzik tutkusu, mücadeleye dönüşen Antonia Brico ile başlarken hayatının, pek çoğuna yorulduğunda devam etme gücü vereceğine eminim. Zira ben, pes etmeye her meylettiğimde onun, ataerkil dünyanın önüne diktiği bariyerleri yıkıp geçen ve hayallerinin peşinden giden hayatını düşünüyorum.

Brico, 1902’de Hollanda’da doğdu. 1908 yılında onu evlat edinen ailesi ile birlikte Amerika Birleşik Devletleri’ne giderek Kaliforniya’ya yerleşti. Eğitim hayatına Amerika’da başladı ve 1919 yılında Oakland Teknik Lisesi’nden mezun oldu. Bu süreçte bir piyanist olarak yetişmiş ve şeflik deneyimi edinmişti. Lise mezuniyetinin ardından Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de eğitim görmeye başlamıştı. Üniversitede öğrenim gördüğü süreç içerisinde San Francisco Operası’nda müzik direktörü yardımcılığı görevini yürütmüş ve 1923 yılında Berkeley’den mezun olmuştu. Mezuniyetinin ardından San Francisco
bölgesindeki radyo, orkestra ve oda müziği topluluklarında çaldı. Aynı zamanda piyano eğitimine de devam etmiş, New York’ta Sigismund Stojowski de dahil olmak üzere çeşitli piyanistler ile piyano çalışmaları yapmıştı.

Credit: Bettmann Archive/Bettmann

Piyano çalışmalarına ek olarak orkestra şefliği Brico için büyük bir tutku haline gelmiş ve 1927 yılında bu tutkusunu gerçekleştirmesini sağlayan bir burs kazanarak Berlin Devlet Müzik Akademisi’ne gitmişti. Brico, 1929 yılında Berlin Devlet Müzik Akademisi’nde yüksek lisans programından mezun oldu. Yüksek lisans eğitim sürecinde ve
mezun olmasını takip eden üç yıl boyunca Hamburg Filarmoni şefi olan Karl Muck’ın öğrencisi olmuştu.

Eğitim hayatı başarılı ve yoğun geçmiş olsa da Brico için hiçbir şey kolay olmadı. Sayısız önyargıyla mücadele etmek zorunda kaldı.

Antonia Brico - Alchetron, The Free Social Encyclopedia

1930 yılında Metropolitan Opera House’da gerçekleştirdiği iki konserin ardından Brico’nun hazırlandığı üçüncü konser, bariton John Charles Thomas’ın “bir kadının yönetimi altında performans sergilemeyi reddetmesi” nedeniyle engellenmişti. 1938 yılında Brico ilk kez New York Filarmoni Orkestrası ile sahne alacakken, New York Filarmoni
Müdürü Arthur Judson, üyelerin “bir kadını doğrudan sahnede görmek istemeyeceği” düşüncesiyle konseri reddetmişti. 4.000 imza içeren bir dilekçe hazırlanması ile Brico’nun konseri yönetmesine izin verilmişti.

Müzisyen kadınlar halk ve basın tarafından da büyük eleştirilerle karşılaştı. Müzisyen kadınlar için para kazanmak da
neredeyse imkansıza yakın bir durumdu. Büyük orkestralarda kadınlar için yalnızca arp pozisyonu için iş olanağı olmasına rağmen bu
kadrolar çok sınırlı ve belirsizdi. Kısıtlı iş olanaklarının yanı sıra kadınların aldıkları ücretler de eşitsizdi.

Brico’nun profesyonel bir şef olarak ilk sahne alışı 1930 yılında Berlin Filarmoni Orkestrası ile gerçekleşmişti. Bu Händel, Schumann ve Dvorák’ın eserlerinden oluşan performans aynı zamanda ilk kez bir kadının orkestra şefi olarak sahnede yer alması ile tarihe geçmişti. Brico, eleştirmenlerden olumlu dönüt almasının ardından Avrupa
turnesine çıkarak Brüksel’de Kraliçe Elizabeth’e verdiği konser dahil, birçok yerde başarılı konser verdi.

Almanya’da şeflik kariyerinde iyi bir yükseliş gösteriyor olsa da İkinci Dünya Savaşı sebebiyle birçok yabancı gibi Almanya’dan ayrılarak Amerika’ya dönüş yaptı. Dönüşünün ardından, birçok orkestrada konuk şef olarak yer almış olmasına rağmen hiçbir orkestradan kalıcı şeflik pozisyonu için bir teklif almamıştı. 1934 yılında kurduğu ve kadınlardan oluşan New York Kadın Senfoni Orkestrası’nın (New York Women’s Symphony Orchestra) şefi oldu. Orkestra 1935 yılında Carnige Hall’de önemli orkestra eserlerinden oluşan büyük konserler vermiş ve eleştirmenlerden olumlu dönüt almıştı.

Brico hakkında anlatılacaklar bu kadarla sınırlı değil elbette. Engellemelere inat mücadeleyi ve tutkuyu bırakmayan Brico, yaşamı boyunca üretmeye ve çabalamaya devam etti.

Kaynak: Ezgi Tekgül, Tuğba Çağlak Eker, İlay Bilge Pektaş, “Müzik Dünyasında Öncü Bir Kadın: Antonia Brico”. idil, 67 (2020 Mart).

Kapak görseli: The Age Gazetesi, 1 Ekim 1938.

Kadına şiddetin faili: Medya

0

Her gün izlediğimiz kanallarda kadını yeren ne kadar çok olgu olduğunu hiç düşündünüz mü? Günümüzde kadını değersizleştirmek, ötekileştirmek, araç haline getirmek ve objeleştirmek için kullanılan başka bir yol ise televizyon dizileri ve reklamlar. Öncelikle şuna bakmak lazım; toplumsal cinsiyet nedir? Toplumsal cinsiyet 60’lı yılların ikinci feminizm dalgasında ortaya çıkan, biyolojik ve sosyal hayat rollerinin karıştırılması, kadın kimliğinin dini inançlara, geleneklere ve kültürlere göre değerlendirildiği bir söylemdir.

Tüm evrim sürecimizde erkeğin lider rol alması modern hayata geçişte, dişiyi yani kadını belli kalıplara sokmuştur. Siyasi kişilerden, açık oturumlara kadar birçok bilirkişi bizi hatta toplumu temsil eden insanlar, her gün kendi değerlerine göre bir kadın kimliği çizerek “kadın dediğin, kadın bizim, kadınlar çiçektir, kadınlar bize emanettir, kadınla erkeğin eşit olması fıtrata terstir.” yorumlarıyla hem kadınları yardıma muhtaç hem de sanki sürekli uyması gereken belli kurallar varmış gibi göstermektedir. Bunların tamamı politik toplumsal cinsiyet söylemleridir. Üstelik sadece bu kadar değil, gündüz kuşağına konulan kadın programları dahil kadına şiddeti dilsel bir yönle işlemektir. Birtakım kayıp, taciz, tecavüz, ölüm vb. unsurların işlendiği programlarda başta sunucular olmak üzere kadını aşağılayan pek çok söylem kullanmaktadır. Bunlara bir örnek vermek gerekirse x sunucusunun söylediği; “şu kadına bir tarhana çorbası yapmayı öğret de, çocuklarının karnını doyursun.” bu ve buna benzer tüm söylemler kadını kendi bireysel kimliğinden çıkararak “anne” rolüne iten ve erkeği olduğu konumda tutan söylemlerdir.

Tüm bunların yanında bir de reklamlar var; diyelim ki çamaşır deterjanı ürünü tanıtılacak ya da bir yemek tarifi verilecek. Burada ana oyuncu her zaman kadındır. Kadının olması, ev işlerinde önceliğin anneye yani kadına itelendiği olgusunu taşır. İşte tüm bu olguları bir faktöre getirdiğinizde kadın hem sosyal hayatında hem de kendi kimliksel hayatında “sorumluluğu alan” rolü oynar. Oysa kadın ve erkek sosyal hayat rollerinde eşit bireylerdir. Hiçbir geleneksel getiri ya da kültürel birikim kadını, belli sorumluluklara itemez.

Tüm bu olguların yanında bir de idol aldığımız ve hayranlık beslediğimiz kişiler var. Belli programlarda, dizilerde, test odaklı web sitelerinde, geleneksel medyada gördüğümüz kişiler show programlarında aslında her gün toplumsal cinsiyet eşitsizliği söylemlerinde bulunuyor. Sosyal medyada belki de hepimizin konuştuğu, hakkında söylemler belirttiği bu örnekleri hatırlayalım mı? 

“Kadın dediğin dayak da yemeli”

“Erkek arkadaşınızla birliktesiniz, cüzdana ihtiyacınız olmayabilir.”

“Erkek çalışsın, kadın evde kendi çocuklarını büyütsün, yemeğini yapsın, kocasını karşılasın.”

Bu söylemler, içinde sadece kadına şiddeti değil erkeğe şiddeti de barındırıyor. Yani tamamen “bireysel şiddet” olarak isimlendirebileceğimiz bir olguya sahip olan söylemler, erkeğin çalışması ya da bir kasa olarak görülmesini öne sürerek erkeği kişisel değerinden uzaklaştırıyor. Ne yazık ki şiddet olgusu bu kadarla bitmiyor. Kadına şiddeti haberleştiren medya organlarının çoğu, web sitelerinde attığı başlıklarla clickbait yapıyor ve kullandığı başlıklarla haberin içerik kısmına değil, değer kısmına vurgu yapıyor. Bunların çoğu başlıklara konulan belli kalıplarla oluşturuluyor; dini nikahlı eşini, sabıkası bulunan, hamile, eşini bu hale getirdi, çocuk, yine aynı vahşet. Bunlar hem clickbait özelliği taşırken hem de toplumda merak uyandıracak ya da toplumsal değerleri göz önüne alacak anahtar kelimelerle oluşturuluyor. Bu hem haber etiği hem de topluma bildirilen olay kısmında doğruluk taşımıyor. Bu haberlerin çoğu; suçlunun yüzünü buzlayarak, yaşanan olayı en ince detayına kadar “özendirici” bir dille anlatarak, aşk, namus, töre gibi kavramlara yer vererek sebep-sonuç ilişkisi yaratılmaya çalışılarak şiddet unsurunu ortadan kaldırmaya çalışıyor.

Yabancı ve yerli yapımların birçoğu uzun yıllardır kadın temasını konu alıyor. “The Handmaid’s Tale” kadının doğurganlığını incelerken kadının üremekle ilgili maruz kaldığı şiddeti anlatıyor. Buna benzer olarak 2020 yılında çıkan “Unorthodox” kadının maruz kaldığı dini ve geleneksel üslupları inceliyor. Türkiye’nin yerli yapımları özellikle dijital platformda yayınlanan, kadınların her gün maruz kaldığı şiddet söylemlerini izleyiciye sunarak “gerçeği” ortaya koyuyor. Yani, geleneksel medya kanallarında gördüğümüz kadının “emanet” niteliği taşıması yerine, sorunlarla başa çıkarken maruz kaldığı şiddeti göstererek bir dayanışma ortamı oluşturuyor. Tüm bunların yanında özellikle dijitalin hayatımıza iyice girdiği son zamanlarda, kadınlar neden çocuk doğurmadıkları ve hamileyken verdikleri pozlar hakkında açıklamak yapmak zorunda bırakılıyorlar.

Oysaki tüm bunlar “kadın” olmak dışında kişinin bireysel özgürlüğüdür ve hiçbir özgürlük bir başka şahıs tarafından yargılanacak kadar değersiz değildir. Elbette dijitalin iyi yanları da var; özellikle Twitter uygulaması birçok kadının yaşadıklarını anlatma ve öldürülen kadınların gerçek adalete ulaşması için, her gün sanal eylem gerçekleştiriyor. Kadınlar maruz kaldıkları şiddeti anlatmaktan artık korkmuyorlar, bu zamana kadar açılan birçok hashtag (bkz:sendeanlat) olayların gün yüzüne çıkmasını ve adalete kavuşmasını sağladı.

Hanzade Servi’den ”sekiz kez” okumak isteyeceğiniz bir roman!

0

Hayatın getirdiklerine mizahla karşılık veren ödüllü yazar Hanzade Servi’nin kaleme aldığı Kumsal’ın Çizgili Dünyası, takıntılarından kurtulmaya çalışan on üç yaşındaki bir çocuğun bazen gülünç, kimi zaman hüzünlü ama en çok da cesur mücadelesini sayfalarına taşıyor.

Takıntılı düşünce ve dürtüleri zihinden uzaklaştırmak için başvurulan yineleyici eylemlerin ve davranışların günlük yaşamı ne denli sınırlandırabileceğini gösteren roman, Obsesif-Kompulsif Bozukluk (OKB) hakkında farkındalık yaratıyor; kendimizin ve etrafımızdakilerin takıntıları üzerine düşünme fırsatı sunuyor.  

Sevgi, dayanışma ve yardımlaşma yoluyla hayatın farklı anlamlar kazanabileceğini, inançla ve azimle her sorunun üstesinden gelinebileceğini hatırlatan yazar; kitabını takıntılı bir çocuğun ağzından anlatarak okurun empati duygusunu harekete geçiriyor.  

Kumsal’ın dünyasında zaman hızlı akmıyor. Yerdeki çizgilere basmaması, tabelalardaki harfleri sayması, ellerini her defasında sekiz kez yıkaması, taş koleksiyonunu tertemiz yapması, tüm eşyalarını düzenli bir şekilde sıralaması gerekiyor. Aksi hâlde, onu bekleyen bir sürü ‘lanetbozar rutiniyle’ yüzleşmek zorunda kalabilir! Takıntıları yüzünden hayatı her geçen gün daha da zorlaşan Kumsal’a birileri yardım eli uzatmalı. Acaba içine çekildiği girdaptan kim onu kurtarabilir? Umursamaz tavırlarıyla küçük bir filozofu andıran biricik arkadaşı Esila mı, eski psikolog yeni tarımcı Beybora mı, aşırı dağınık eviyle Yeşilçam’ın ”sönük” yıldızlarından Müzeyyen Pirüpak mı, yoksa yıllar önce yazılmış umut dolu bir kitap mı? Polyannacılık oynamaktan sıkılan Kumsal’ın eksikliğini duyduğu şey, belki de azıcık cesarettir…

Hanzade Servi bu gerçekçi romanıyla, yaşamın, takıntılarla vakit kaybedemeyecek kadar kısa ve değerli olduğuna; olumsuz düşünceleri zihnimizden savuşturmak içinse dostlara ve keyifli uğraşlara sığınmamız gerektiğine dikkat çekiyor.  

Her biri farklı zorluklara göğüs germeye çalışan bireyleri umut dolu bir serüvende buluşturan Kumsal’ın Çizgili Dünyası, farklılıkların kesiştirdiği yaşamlara ayna tutuyor, özsaygı kavramına rengârenk bir bakış sunuyor.

Sahi, çizgilere bassak ne olur ki?…

Tadımlık için lütfen tıklayın

Kumsal’ın Çizgili Dünyası
Roman, 10 yaş ve üzeri

Yazan: Hanzade Servi
Kapak Resmi: Mavisu Demirağ

Fiyat: 27,00 TL
Baskı Detayları: 200 sayfa, enso kâğıt, karton kapak, 13,5×19,5 cm
ISBN: 9786052854679

Gençlerin ortak hayali: Yurtdışında yaşamak

Dünya üzerindeki her ülkenin almak ama vermemek istediği ortak konuların başında, beyin göçü geliyor. Nüfusu yaşlı ama ekonomisi güçlü ülkeler, bu gücü kaybetmemek için avantajlı eğitim ve göç politikaları ile birçok genci ülkesine çekiyor. Bu kalifiye göç modeli, birçok ülkede uzun yıllardır gündemde bulunuyor. Kanada gibi ülkeler, yaptığı politikalarla, çokça beyin göçü almayı başarıyorken ve bunun için uğraşıyorken, Türkiye’de durum nasıl işliyor?

Türkiye, verdiği kadar beyin göçü alamıyor!

Türkiye, her yıl birçok yabancı öğrenciye kapılarını açıyor eğitim için. Peki sonra ne oluyor? Hiçbir şey… Bu göçler genellikle eğitim sürecinde devam ediyor ve sonrasında son buluyor. Tabii, gelenlerden kalanlar da olmuyor değil, fakat Türkiye’nin verdiği ve vereceği beyin göçü miktarı, azımsanmayacak kadar çok miktarlara ulaşıyor.

Türkiye neden beyin göçü yaşıyor?

Bu durumun başlıca sebeplerinden bazılarını şöyle sıralayabiliriz: Baskı ortamı, engellenen ve engellenme ihtimali sürekli gündemde olan özgürlük alanı, kadına yönelik ikinci sınıf muamele ve şiddet, niteliksiz ve eşitsiz eğitim modeli, yüksek seviyelerden düşmeyen işsizlik oranı… Geleceğe karşı karamsar bir ortam çizen ve kolay kolay da düzelmeyecek gibi gözüken bu ortam içinde, düşüncelerini rahatça belirtemeyen, istediği nitelikte eğitim alamayan, eğitim alsa bile iş bulamayan, film izlediği sitenin bile bir kararla, kolayca kapatılabilecek olması durumu, genç yaştaki insanları dar bir alana mahkum etmiş durumda. Bu alan içinde sıkışan ve sesi çıktığı ilk an baskı ile karşılaşan bu insanlar, artık başka çıkış yolları arama peşine düşmüş durumda. 

Üniversite sınavına hazırlanan genç insanlardan tutun, iş hayatına girmek için uğraşan insanlar, artık tek çıkış yolu olarak yurtdışını görüyor. Bu kaçış, maalesef yukarıda da saydığımız üzere sadece ekonomik temelli değil. Kısıtlanmış özgürlük alanı, şiddet, geleceğe karşı karamsarlık duyma, ülke değiştirme fikrini körüklemeye devam ediyor.

Sisteme karşı güvensizlik var

İnsanlar eskiden, çok çalışarak ve emek harcayarak bir yerlere gelebileceğini düşünüyorlardı. Fakat günümüz Türkiyesi’nde çok çalışmak, okumak ya da emek harcamak asgari ücreti geçmiyor. Üniversite okuyan ve öğretmen olan gençler, tekrar sınavlara sokuluyor, kazanmak için onlarca yıl bekliyor. Memur olmak, akademisyen olmak isteyen bir kısım insan ise isterse tam puan alsın, sistem içerisinde elenmekten kurtulamıyor. Bu durumun yarattığı güvensizlik ve adaletsizlik de göç etmenin başlıca unsurları arasında yer alıyor. 

Bu durumu değiştirmek mümkün mü?

İmkanı olan herkesin eğitim ve çalışmak üzere yurtdışına çıktığı bu dönemde, tabii ki imkanı olmayan ve sadece hayal kuranlar da var. Fakat bu sıkışmışlık hissini yaşayan çok geniş bir kesimin aklında sadece, bir şekilde yurt dışına çıkmak yatıyor. Bu durumun değişmesi için öncelikle gerçekçi bir özgürlük alanına ihtiyaç var. Böyle bir ortamın yaratılması, şiddetin gerçek cezalar aldığı bir adalet sisteminin kurulması, tüketim toplumundan üretim toplumuna geçilmesi ve işsizlik oranının düşmesi, ilkokuldan üniversiteye kadar kaliteli ve ulaşılabilir bir eğitim modelinin kurulması refah bir ortam sunabilir ancak. Ve böyle bir ortamda yaşayan gençler geleceğe karamsar değil, umutla bakar. İşte o zaman beyin göçü veren değil, alan bir ülke olur Türkiye ve değişim başlamış olur.