Ana Sayfa Blog Sayfa 420

Ezilenlerin piyasalaştırılan sağlığı

Toplumsal yaşamın biçimini etkileyen pek çok etken vardır. Toplumsal yaşamı etkileyen en büyük ölçü ise üretim ilişkileridir. Toplumsal yaşamın her alanına kendi karakterini yansıtan üretim ilişkilerini Marx şöyle tanımlar: “İnsanlar toplumsal üretim işinde, zorunlu ve iradelerinden bağımsız olan belirli bir takım ilişkilere girişirler; bu üretim ilişkilerini, üretim ilişkilerinin toplamı da toplumun ekonomik yapısını meydana getirir. İşte toplumsal bilincin belirli biçimlerini karşılayan kanun ve politik üst yapılar hep bu gerçeklik hep bu gerçek temel üzerine kurulmuştur. Maddi hayattaki üretim biçimi politik tinsel yani manevi toplumsal oluşumların genel karakterini belirtir. İnsanların bilinci geçim yolunu belirtmez, tam tersine geçim yolu onların bilincini belirler.” (Marks, 1859, s159).

Üretim ilişkileri toplumsal yapının her alanına karakterini yansıttığı gibi sağlık alanında üretim ilişkilerinin yansımalarını görürüz. Üretim ilişkilerinin sağlık alanındaki yansımalarını bir ülkedeki bebek ölüm hızı, iş kazası sıklığı, hastanelerin özelleştirilmesi, yeşil kart, sağlıkta rekabet, bir ülkede genel bütçeden sağlığa ayrılan pay gibi ölçütler ile değerlendirebiliriz.

hastaneSağlıkta olduğu gibi toplumsal olayları da sonsuz bir zenginlik içinde yan yana getirebiliriz: Farklı ülkelerdeki ekonomik büyüme oranları, okullaşma oranları, işsizlik oranları, asgari ücret, kentlerin büyüklüğü, tarımda rekolteler, emek örgütlenmesi, sendikalar, siyasi partiler, hükûmetler, tekstil kotaları, ulusal parala ve benzeri… Sağlık ve toplum arasındaki bağlantıyı somut tahliller üzerine kurmak istiyorsak, toplumsal alanın üretim ilişkilerinin ve tarihsel boyutunun sınıfsal özelliklerini tüm nedenselliği ile incelemek zorundayız. Sonsuz toplumsal olayların birbiri ile bağlantısı bugün ki yeşil kart politikasına kadar, “parçaya” mikro olarak yansımıştır. Sağlık politikalarının temel belirleyenleri olarak gösterebileceğimiz ölçütler toplumsal yaşamın temellerinde aranmalıdır. Yüzeysel yaklaşımlar yanlış çözümlemelere götürmektedir.

Üretim ilişkilerindeki eşitsizlik sağlık alanına da yansır

Sağlık politikalarının asıl kaynağı o dönem ki sağlık bakanı veya hekimlerin, hemşirelerinin kötü niyetleri olmadığını görmeliyiz. Halk sağlığındaki eşitsizliklerin çözümünü sağlık bakanının insafa gelmesi ile çözülebileceğini düşünmek ideolojik politik yetersizlikten kaynaklanır. Hekimlerin ve hemşirelerin insani değer ve ölçülere yeterince değer vermemesi sağlık alanındaki derin keskin yaraların sebebi değildir. Üretim ilişkilerindeki eşitsizlik sağlık alanında yansımalarıdır görülen somut olgular. Hastanelerin yetersiz sağlık hizmeti vermesi sonuçtur. Ara neden devletin sağlık politikaları; temel neden ise üretim ilişkileridir.

Üretim ilişkileri temelinde ezilen sınıfın sömürüsü ve zengini daha da zengin etme yatmaktadır. Böyle bir toplumsal düzende sağlık hizmeti de elbet eşit olarak dağıtılmayacaktır! Ezen ve ezilen arasındaki sağlık hizmeti alımı farkı oldukça açıktır ancak ezilenler arasında bile ayrım gözeten sağlık hizmetleri toplumsal düzendeki eşitsizliği gözler önüne sermektedir. Hapishanedeki tutsakların sağlık hizmetine ulaşma imkânı, LGBTİ bireyinin sağlık hizmetine ulaşma imkânı devletin “normal” kabul ettiği insanlara göre daha azdır. Kürt, Alevi, Laz, Suriyeli, Arap olmak sağlık hizmetlerinden yararlanırken önümüze koyulan ölçüler haline gelmekte.

Daha önce dediğimiz gibi bu durum iktidarın kötü emelleri ile açıklanacak kadar dar bir durum değildir. Aksine devletin tarihsel olarak geldiği yapı bunu etkilemektedir. Üretim ilişkilerinin yaratmış olduğu ve toplumsal değerler ile derinleşen sınıflı toplumlarda sağlık hizmeti eşitsiz olarak dağıtılmakta ve kâr amacı gütmektedir. Sağlık, toplumsal yararın aksine daha fazla kâr amacı ile piyasalaştırılmıştır. Mevcut siyasi iktidarların siyasi çıkarları doğrultusunda ufak tefek değişiklikler yapılarak günümüzdeki şeklini almıştır.

saglikta-esitlik-2Peki, sınıfsız toplumlarda sağlık nasıldı?

İlk toplumlar uzunca bir dönem, emek üretkenliğinin bir üreticinin artı ürün üretmesine izin vermediği bir nesnellikte geçmiştir. İlk sınıfsız toplumlar olarak adlandırılan bu dönem, komün hukukunun hâkim olduğu, ortaklaşa üretilip tüketildiği bir döneme karşı gelir. “Toplum üyelerinin eşitliği sağlıkta eşitliği de koşullanmıştır. Toplum üyelerine ne kadar koruma sağlayabiliyorsa, ne kadar temel gereksinimleri karşılayabiliyorsa ve ne kadar hastalananları tedavi edebiliyorsa, tümü gereksinime göre eşitçe paylaşılmıştır. Üretim araç ve nesnelerinin özel mülkiyetine ve sömürüye dayanan üretim ilişkileri sağlığa da yansıyacaktır. Ezilen sınıfların yaşam koşulları ve sağlıklarının egemen sınıfa göre daima kötü olmasının ötesinde, sağlık hizmetlerinin sunumu da eşitsiz bir karakter gösterecektir. Sınıflı toplumların işbölümü sağlıkçı kategorisine izin verecektir, ancak doğrudan maddi üretime katılmayan sağlıkçıların, toplumsal zenginlik kimin elinde toplanıyorsa onların hizmetinde olmaları son derece anlaşılabilir bir sonuçtur. “ (Hamzaoğlu, 2003,s167)

Bugün yapılması gereken, dünya tarihinin içinde bulunduğu karanlık yıllarına rağmen sosyalizme geçiş çağı içinde olduğumuzu unutmamak olacaktır. Günümüzdeki toplumsal pratikler ezilen toplumların üretim ilişkilerini kökünden sarsacağı koşuları yaratmakta ve üst yapıdan başlayarak üretim ilişkilerini derinden değiştirmekte. Bize düşen en büyük görev ise ezilenlerin ve tüm azınlık ulusların sağlığa ulaşması önündeki engelleri kaldırmak olacaktır. Sağlığın, eğitimin piyasalaştırılması önünde dur demektir. Sağlığa ulaşmada önüne engel koyulan emekçi Kürt, Alevi, Arap, Süryani, Ezidi halkaların, kadınların, hemşirelerin, hemşirelik öğrencilerinin, hekimlerin, tıp öğrencilerinin, özgürlüğü haksız yere gasp edilmiş tutsakların sağlıkta piyasalaşmaya, sömürüye ve eşitsizliğe dur demesi ile gerçekleşecektir.

Kaynak:
1. Hamazaoğlu O, Nalçaçı E. (2003), Toplum ve Hekim, Cilt 18 , Sayı 3, İstanbul.
2. Marks K. (1859) “Ekonominin Eleştirimi”, Sol Yayınları, 2002, İstanbul.

Hazırlayan: Ali Eren Demir

Bir dikta, bir insan, bir direniş: Alekos Panagulis

1

Ülkesinde darbe olduktan sonra askerliğe katılmayı reddeder Alekos Panagulis. Fakat bu baskıcı bir devlet için kabul edilemez bir şeydir. Ülkede epey arandıktan sonra yurtdışına Kıbrıs’a kaçar. Burada bazı kişilerle ilişki kurar ve bomba yapmayı öğrenir. Ülkesindeki darbeye savaş açmıştır. Sorumlularını öldürmeye de karar verir ve burada bomba yapmasını öğrenir. Ülkeyi bu rezil durumundan kurtaracaktır.

“Bir insan öldürmek” der sık sık kendine “Ne kadar berbat bir şey.” Bu durumun içinden çıkar; o bir insanı değil bir katili öldürecektir, o bir makamı, o bir diktatörü öldürecektir. Ama aklında bir soru da geçmektedir: “Acı çekmek, savaşım vermek ne için, kim için?”

Yunanistan’a kaçak yollardan geri döner. Her şeyi kafasında planlamıştır. Tek başına yapacaktır bu eylemi. Arabayı süren Niko ve onu denizde bekleyenler dışında da tek bir yardım edeni dahi olmayacaktır. Sıradan bir deniz tutkunu gibi başlar güne. Sabahın erken saatlerinde denize girmeyi seven bir tutkun. Arabayla yanaşır kıyıya, bagaj açılır aksilik bu ya bombaların kabloları birbirine dolanmıştır, vakit daralmış ve bunları ayıklayacak zaman bulamaz. Çaresiz, patlamasını ummaktan başka bir seçeneği yoktur. Her şeyi hazırladıktan sonra beklemeye koyulur. Papadopulos’un geçiş saatini adı gibi biliyordur artık fakat ya hazırladığı bomba patlamazsa?

Arabaların ilki gözükür. Papadopulos konvoy halinde, araç sürüsüyle gelmiştir. Öyle bir anda patlatmalıydı bütün bu karanlık bu bombayla aydınlanmalıydı. Aklından bir hesaplama yaptı, bir saniyenin onda biri kadar zamanı hesaplamalıydı. Her şeyi kafasında tarttı ve geçiş sırasında düğmeye bastı. Bir an için duraklasa da hızlı hareket etmesi gerektiğini anımsadı. Denize koştu, olanca gücüyle yüzmeye başladı. Patlattıktan sonra beş dakika içinde kayalıklara ulaşması lazımdı. Orada onu sadece beş dakika bekleyeceklerdi, bu süreyi aşarsa beklemeyin demişti çünkü gelemezse muhtemelen o artık ölü biriydi.

İyi bir yüzücüydü fakat şansa bakın ki o gün deniz oldukça dalgalıydı. Her kulacında daha da yoruluyor, ilerlese bile kuvvetli dalgalar onu biraz geriletiyordu. En sonunda kayalığa ulaştığında teknenin sadece arkasını görüyordu, bağırması ise imkânsızdı, sesi dikkat çekebilirdi. Planlar kafasındaki gibi olmamıştı. Zaten hayat da kafamızda kurduğumuz şekliyle hiçbir zaman yürümez. Saniyeler onun için değerliydi, madem tekneyi kaçırdı artık başka bir yol bulmalıydı. Kayalıklarda gezinir ve bir mağaraya saklanmaya karar verir. Sadece üzerinde mayo vardır ve titriyordur. Soğuktan mı yoksa korkudan mı titrediğinin ayrımına varamaz. Aklına Papadopulos’un ölüp ölmediği sorusu takılır. Nasıl olsa buradan kurtulabilirse öğrenecektir. Fakat okuyucunun aydınlanması açısından bu Tevfik Fikret şiiri şuraya konmalıdır:

“Ey şanlı avcı, tuzağını boşuna kurmadın!
Attın… Ama yazık ki, yazıklar ki vuramadın!”

Geç bir vakitte, tam da yakalanmayacağını düşündüğü bir vakitte bir erin sakarlığı sırasında yakalanır. Onu tekneye aldıklarında abisi zannetmişlerdir. Bu, Aleko için iyi haber en azından onun hakkında soru sormaya geç başlayacaklardır. Abisi orduda yarbaydır ve cuntanın yaptığı kötülüklere dayanamayarak askerden kaçmıştır, bir ihbar sonucu yakalanmış gemiyle gelirken kaybolduğu iddia edilmiştir. Fakat Aleko kendisine haber eden kötü rüyalardan biliyordur ki abisini o gemide öldürmüşlerdi çünkü balıklar onu yemişti. Ah şu balıklar! Bütün rüyalarında hepsi birer katildi.

Sarsılmaz, boyun eğmez bir irade

Alındığı odada ülkeye heykeli konuşturan adam olarak nam salmış Teofiloyannakos vardı. Onu konuşturmaya çalıştılar ama olmadı. Bir psikoloğa götürdüler ve şok içinde olup olmadığını sordular. Gerçi bu göstermelik bir hareketti, şok içinde olsa dahi onlar için fark etmeyecekti. İşkence, ESA binasına girmiş biri için kaçınılmaz bir şeydi.

Alekos Panagulis-5Aleko için asıl direniş burada başlıyor denilebilir. Buradan kasıt o aşağılık adamların yaptığı envaiçeşit işkence anlaşılmasın. Evet, bunların hepsine direnmiş ve hiçbir soruya yanıt vermemiş, hiçbir arkadaşını satmamıştır, ama burada kastedilen direniş onun asla uzlaşmamasıdır.

İmkânsızlıklar içinde dahi kendi direniş yöntem ve yolunu bulmuş bir şekilde onlara karşı çıkmış, onları bütün bu davranışlarıyla alt etmiştir. Üstelik elleri kelepçeler içinde, karşısındakilerin elinde silahları varken. Asıl direniş, asıl farkındalık yaratması gereken yer budur; Aleko’nun sarsılmaz, boyun eğmez iradesidir.

Kimliği tespit edildikten sonra arkadaşları birer birer yakalanmaya başlar. O bütün işkenceler boyunca sadece susmuş ağzını açtığında ise onları kızdırmak için elinden yapmıştır ama asla bir arkadaşının ismini vermemiştir. Arkadaşları ise teker teker çözülür onların her şeyi anlattığını bildikten sonra bile bir şey anlatıp konuşmaz Aleko. Arkadaşlarının itiraflarından oluşan bir metin imzalatmaya çalışırlar ona o ise ne yapıp eder her seferinde reddeder. Hiçbir şekilde uzlaşmaz.

Mahkemeye onu komik görünmesine neden olan ve aşağılayan asker kıyafetleri arasında getirirler. Palyaço gibi görünmesine neden olan kıyafetlerdir bunlar. Göstermelik, devlet tarafından satın alınmış biri tarafından savunması yapılır. Bu avukat özellikle onu küçük düşürmek için seçilmiş gibidir. Aleko’nun onunla konuşmasına bile izin verilmez. Sadece mahkemenin son günü kendini savunmasına izin verirler. Ve burada oldukça etkileyici bir konuşma yapar. Konuşması bittiğinde mahkeme salonunda çıt çıkmaz. Yargıçları da etkileyebilmiş olacaktır ki karar için bir hafta isterler. Sonuç ise beklemeye değmez, idam hükmü verilmiştir. Fakat idamla yargılanmış bir insana bile içeride işkence devam etmiş, “Seni döve döve öldüreceğiz” sözlerini sarf etmişlerdir.

Alekos Panagulis-7İdamla yargılanması büyük yankılar uyandırmıştır. Elçilik binalarının önünde protestolar oluyor ve Atina’yı yoğun bir telefon trafiği zorluyordur. Bu esnada hükûmet Aleko’ya af dilekçesi imzalatmaya çalışıyordur. Böyle aşağılık bir yönetim protestolardan çekindiğini itirafa yanaşmıyordur da ne kadar affedici olduğunu göstermeye çalışıyordur. Aleko tam tahmin edildiği gibi imzalamaz. Kapatıldığı odada her şeyden habersiz ölmeyi bekliyordur fakat bu infaz bir türlü gerçekleşmez. Neden gerçekleşmediğini sorduğunda ise her gün bir bahane bulunur ve ertesi gün olacağı söylenir. O ise bütün bu zaman boyunca bir idam mahkûmunun son beş dakika ne düşündüğünü merak eder. İnfaz böylece 3-5 gün ertelenir. En sonunda başka bir yere nakli gerçekleşir. İdam gerçekleşemez Aleko muhtemelen bu karara bütünüyle sevinmemiştir.

Yeni adresi Boyatis hapishanesi olur. Hiçbir şey yoktur odada. Ne yatak ne battaniye ne de tuvalet. Üstelik ellerindeki kelepçeleri çıkarmamışlardır sadece ihtiyaçlarını gidermesi için açılır kelepçeleri. Onun için asıl katlanılmaz olanı kelepçeler değil bu yapayalnızlık hissidir. Nöbetçiler onunla konuşmuyor sanki hepsi de yeminli gibi tek bir tepki dahi vermiyordu. O kadar sessizdi ki her şey, işkence görmeyi bile bundan yeğ tutabilirdi. En azından cevaplamayacağı sorular duyardı. Zaman kavramını yitirmişti, burada ne kadar kaldığını bilmiyordu.

Bütün bu şartlara dayanamayacağına karar vererek açlık grevine başladı. Onu vazgeçirmek için epey uğraşsalar da bunların hepsi boşuna birer çabaydı. En sonunda kararından vazgeçiremeyeceklerini anladılar. Kendini kaybettiği bir anda bir doktor kontrolü sırasında vazgeçmek için ne istediğini sordu odadaki tüm eksiklikleri sıraladıktan sonra ekledi. Bir de onu kontrole gelen erler kendisiyle bir konuşsaydı…

Oriana Fallaci ve Alekos Panagulis
Oriana Fallaci ve Alekos Panagulis

O günden sonra şartları iyileşti. Erler ona selam bile veriyordu. İçlerinde Molakis adlı bir er vardı ki hepsinden daha iyi ve daha samimiydi. Aralarındaki muhabbet geliştikçe Aleko ona güvenebileceğini anladı. Ve hapishaneden kaçmak istediğini söyledi, tam tahmin ettiği gibi Molakis güvenilir bir kişiydi. Bütün planı yaptıktan sonra Aleko’yu asker kıyafeti içinde kaçırmaya karar verdi. Giydiği kıyafet Molakis’in yedek giysileri olan onbaşı kıyafetiydi ve giderken birkaç erle dalga geçmeyi ihmal etmedi. Atina’ya vardıklarında vakit epey geç olmuştu. Planın bu kısmını kararlaştırmamışlar nereye gideceklerini hiç düşünmemişlerdir. En sonunda ayrılmaya karar verir. Aleko hem uzaktan bir akrabası olan hem de dava arkadaşı atfettiği birinin evine gitmeye karar verir. Fakat Aleko, kendini bulan için ödül konulduğunu duyunca bu dava arkadaşı (!) tarafından daha ilk haftada satılmıştır. Aleko’nun o anki yıkılışı sanırım tahmin edilemez.

Boyatis’e geri döndüğünde farklı bir hapishane müdürüyle karşılaşır. Diğerinin aksine bu müdür ılımlı bir hava sergilemeye çalışıyor, adeta hoşgörülü olduğunu dikte ediyordu. Galiba bu tavırlarıyla onun uslu durmasını sağlayacağını belki de himaye edebileceğini düşünüyordur. Fakat hapishane müdürü Zakarakis’in kimle konuştuğunu pek bilmiyor olsa gerek. Aleko’nun aklında yeniden kaçma planları vardır. Nitekim bunun için bir plan yapar ve uygulamaya koyar, başarmaya ramak kala yakalanır. Bu anı hayatımda hiç bu kadar aşağılanmadım diyerek niteleyecektir.

ESA’ya teslim edilir burada bir müddet işkence görür. Geri döndüğünde yeni bir oda yapıldığını görür. Aslında bu yeri bir oda olarak adlandırmak oldukça yanlıştır çünkü bir mezardan farksız olarak dizayn edilmiştir. Küçük bir penceresi vardır ama odayı neredeyse aydınlatmaz. Yazın sıcaktan kavrulmasına kışın ise soğuktan donmasına neden olan bir odadır bu. Fakat o son kaçış planını bütün imkânsızlığa rağmen bu “mezar”da deneyecek ve yeniden başarısız olacaktır. Hapishane hayatının devamı ne yazık ki o mezar odada geçer. Orada yaşayabilmesi bir mucizedir aslında ileride serbest kaldığında orayı fotoğraflamak için çok izin istese de ne yazık ki başaramamıştır. Bu odada en güzel şiirlerini yazar, İtalyanca öğrenir, çok çeşitli kitaplar okur bütün bunların yanında günlerin ağırlığını yenemediği de Alekos Panagulis-6oluyordur.

Lütfedilmiş özgürlük…

Aradan geçen onca yıl sonrasında bir anons duyar: Hapishanedeki tüm tutuklular artık serbesttir çünkü ülke çapında bir af ilan edilmiştir. Ama Aleko odadan çıkmayı reddetmiştir, ölesiye oradan kurtulmayı istese bile. Bir zalim tarafından affa uğramak ne çelişkili bir ifade. Hem seni suçlu bulup hapse tıkıyorlar hem de gelip affedildiğini söylüyorlar. Bir armağan gibi lütfedercesine gelip özgürlük verdik demeleri, belki de kabullenemediği oydu. Verilen bir özgürlük! O bir suçlu değildi ve affedilecek bir şey yapmamıştı. Tüm direnmelerine rağmen onu hapishanenin son günü zorla törene götürürler üstelik kalkmayı reddettiği savcının sandalyesinde bir papa gibi taşıyarak.

Hapishaneden çıktıktan sonra Oriana Fallaci’yi beklemeye başladı. Geleceğinden emindi çünkü Oriana Fallaci dünyadaki çoğu politik mahkûmu ziyaret ediyor ve onlara yapılanları haberleştirerek dünya kamuoyunun duymasını sağlıyordu. Hem Aleko hapishanede niye İtalyanca öğrensindi ki?

Oriana Fallaci ile tanışırlar. Aleko hikâyesini anlatır, aralarında çok geçmeden bir aşk başlar. Hapishaneden çıktıktan sonra hep izleniyordur nereye gitse ardında ya bir araba ya da birkaç kişi mutlaka oluyordur. İçindeki öfke hâlâ kaybolmamıştır. Çeşitli planlar geçer aklından fakat hiçbirini uygulamaz. Oriana Fallaci ile bir süre İtalya’da yaşar ama içi rahat etmez kılık değiştirip ülkeye geri girer, amacı darbe iktidarını yok etmektir. Fakat başarısız girişimlerdir bunlar. Bu süreç için ruh hali oldukça kötüdür. Sürekli ölümden bahseder, ölmesi gerektiğinden. Üstelik davranışları sinirli ve tutarsızdır. İktidara bu kadar kafa tuttuktan sonra somut bir şeyler elde edememenin derin acısı vardır içinde kuşkusuz. Devleti yok etsen bile küllerinden doğardı. Devlet öyle bir mekanizmadır ki onu iyileştirmeye yönelik her hareket başarısız olacaktır, sistem yine despotik bir hâl alacaktır.

Oriana Fallaci
Oriana Fallaci

İtalya’da kaldığı sıralarda ülkesindeki askeri yönetim kendini demokratik yönetime bıraktı. Aslında bu kapsamlı bir değişim değildir, askeri dönemde görev yapan bazı kişiler kritik yerlerde görevlerine devam etmiştir. Fakat bir yasayla ülkeden giden siyasi suçluların (!) ülkeye geri dönebileceği söylenmiştir.

Aleko karardan bir süre sonra dönmeye karar verir. Bomba eylemini gerçekleştirdiği gün ülkeye döner vermek istediği bir mesaj vardır, döndüğü günün bir anlamı olsun ister kuşkusuz ama anlaşıldığını zannetmem.

“Cunta hâlâ burada!”

Döndükten sonra seçimlere katılmaya karar verir hem de fikirleriyle çelişmesine rağmen. O ise bundan önceki yaptıkları işe yaramadıysa fikirlerini birer bomba olarak kullanmaya karar verir. Adaylığını koyduğu alelade bir partiden meclise seçilir ve kendini Truva atı olarak nitelendirir. Orada sadece kendisi olacak, doğru bildiği şeyler uğruna tek başına olsa da mücadele edecektir. Mecliste yer edindikten sonra ciddi bir çalışmaya girişir. Bu çalışmanın amacı ülkenin, satılık bir iktidar tarafından yönetildiğini kanıtlamaktır. Cuntanın hâlâ burada olduğunu duyurmaktır. Savunma bakanının cunta ile işbirliği içinde olduğunu, casusluk yaptığını, deniz kuvvetlerine ihanet ettiğini, cunta döneminden sonra da rejimin suçlularına ülkeyi terk etmede yardımcı olduğunu açıklayacaktır.

Alekos Panagulis-2

Bu belgeleri açıklayacağının sinyallerini yönetimden bazılarına verir. Bu da zaten ne idüğü belirsiz bir iktidar için susturma girişimlerinin başlamasına neden olacaktır. Bulduğu belgelerin çoğalmasıyla başka kişilerin de karanlık sırları açığa çıkacaktır. Bu belgelerin açıklanacağının duyulması onun ardına iki kişinin gölge gibi takılmasına neden olur. Arkadaşlarıyla yemeğe çıktığı bir vakit eve dönerken iki araba tarafından kıstırılır ve kaza yaptırılır. Aleko’nun hayatı bu şekilde son bulur. Olay derinlemesine araştırılmaz ve suçlular yakalanmaz.

Cenazesine muazzam bir kalabalık eşlik eder. Acaba o gün, o kalabalıkta, kaç kişi gerçekten Aleko’yu anlayabilmiştir? Aleko bu sorunun cevabını biliyor gibi ölmeden önce Oriana Fallaci’ye bir akşam ağlayarak şöyle demişti: “Çünkü her şeyde yanıldım. İnsanlara güvendim. Yanıldım. Yanıldım. İnsanları gerçek özgürlük, adalet ilgilendirir sanmıştım. Her şeyde yanıldım. Anlayacaklarını sandım. Halkı ilgilendirmeyecek olduktan sonra, savaşım vermek, acı çekmek ne işe yarar? Her şeyde tümden hata ettim.”

Panagulis’e ait bir şiir:

“Siz yürüyen mezarlar,
Yaşama ihanet eden heykeller
Düşüncelerinizin katilleri
İnsan biçimindeki kuklalar
Siz ki hayvanları kıskanırsınız
Siz ki bilgisizliği sığınak edinmişsiniz
Siz ki yalnızca ölmek için soluk alıp veriyorsunuz
Siz ki ellerinizi sadece alkışlar için kullanıyorsunuz
Bilin ki
Siz tiranlıkların canlı vesileleri
Ben tiranlardan nefret ediyorum sizden nefret ettiğim kadar
İğrendiğim kadar
Sizle beraber otomobillerinizden de.”

Kaynak: Oriana Fallaci – Bir İnsan

Türkiye’nin ırkçılıkla imtihanı: Sıradan ırkçılık ve Suriyeliler

1

Tüm dünyada bir ırkçılık dalgası hızla yükselmekte. Tabii ki Türkiye de bu trendin içerisindeki yerini aldı. Ülkenin içerisindeki sosyal/politik problemler, tarihsel problemler, en son olarak da Suriyeli göçmenler (göçmenlerin Türkiye vatandaşlığına alınacağına dair gündem) ve ekonomik problemlerle birleşmesiyle ırkçı söylemler aldı başını gitti. Çelişkili bir biçimde, ifadeleri kullananların bir kısmı bu ifadelerin ırkçılığını kabul etmemekte / anlayamamakta, bir kısmı bir durumda ırkçılık karşıtı bir tavır sergilerken başka bir durumda ırkçı bir tavır almakta, bir kısım kitle ise -sayıları hızla artmakta olan- açıktan ırkçılığını deklare etmekten çekinmemekteler. Bu yazıda üçüncü gruptaki kesim, konu dışarısındadır zira açık bir şekilde ırkçıyım diyen birisi için yapılabilecek pek bir şey kalmamıştır. İlk iki kesimdeki çelişik fikirler ve eylemler ise incelemeye değerdir ve diğerlerine göre -az da olsa- bir dönüşüm potansiyelini içerisinde taşır.

Sıradan faşizm veya kök faşizm

Faşizmin ve ırkçılığın dünya siyasetinde itibar kaybetmesi onun ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Aksine ırkçılık varlığı yaygın ve daha tehlikeli bir şekilde devam etmektedir. Daha tehlikelidir çünkü eski tip faşizm/ırkçılığı görmek, tanımlamak ve anlamak kolaydır. Oysa faşizmin yeni hali toplumun ince ayrıntılarına, gündelik pratiklerine ve dile sızmış olan, Umberto Eco’nun deyimiyle “kök faşizm”dir (1). Eco, faşizmin doğasının her yerde aynı olduğunu iddia eder ve belli ortak özellikleri olduğunu vurgular. Bunlardan başlıcalar özetle şöyledir:

1) Faşizm doğası gereği gelenekçidir.
2) İkinci olarak faşizm irrasyonel temeller üzerinde yükselebilir.
3) Toptancı bir bakış açısı hâkimdir, farklı ihanet olarak adlandırılır.
4) Farklılıktan korku, kök faşizmin ilk hareket noktasıdır bu nedenle faşizm ve ırkçılık iç içe geçmiştir.
5) Tarihsel/dönemsel çöküş anlarında kendini görünür bir biçimde ortaya çıkartır.
6) Kök faşizm bireylere, bir gruba dâhil olma ayrıcalığını/kimliğini verir.
7) Kök faşizmin inşa sürecinde yeni bir dil yaratılır. Orwellvari kısıtlayıcı ve ilkel bir dil ile eleştirel düşüncenin önünün kapatılması amaçlanır.

Kök faşizm günlük hayatın ince ayrıntılarına sızmış durumdadır. Sıradan faşizm olağan bir durumdur, toplumda normal olarak algılanan yani görülemeyen yerlerdedir. “Sıradan ırkçılık böyle bir şeydir. Üzerine düşünmeden, özel bir şey kastetmeden, kendiliğinden, öylesine, doğallıkla yapar, söylersiniz” (2). Sorun şu ki, söyleyenler çoğu zaman ırkçı ifadeler barındırdığını anlayamaz veya kabul etmez.

Irkçılığın yanında mıyız, karşısında mıyız? Suriyeli göçmenler vs. Amerikalı siyahîler

Malum son günlerdeki en güncel tartışma, ülkemizdeki Suriyeli insanlara vatandaşlık verilmesi meselesi. Özellikle sosyal medyada konu ile ilgili hiçbir mantıklı zemini olmayan ırkçı paylaşımlar tavan yapmış durumda.

34

Gerçekten de söylemler, rasyonel temellerden uzak, yabancı korkusuna yaslanmış ve eleştirel olmayan bir bakış açısı üzerinde yükselmektedir: “Bunlar işimizi elimizden alıyorlar”, “Ülkemizin yeni hainleri”, “Kaynaklarımızı çalıyorlar” vesaire.

Aslına bakarsak bu yaklaşımlar sadece bize özgü de değil, evrensel ırkçılık zihniyetinin bir tezahürü. Fransa ve Almanya’da –özellikle ekonomik durgunluk dönemlerinde- yükselen ırkçılık dalgasına ve yabancılara yapılan suçlamalar birebir örtüşmekte (3). Irkçı düşünce kestirmeden sonuçlara varır. Gelirinde ve refahındaki kaybın (Madde 5) , çektiği sıkıntıların maddi nedenlerini görmek, hesaplamak ve anlamlandırmak yerine irrasyonel cevaplar peşinde koşar. Cevap basittir, ülkedeki yabancılar, azınlıklar, diğer etnik gruplar ve benzeri onların işlerini, aşlarını, refahını çalmaktadır (4). Faklı olan suçludur, sorunların mümessilidir (Madde 4).

Elbette ekonomisi ve sosyal şartları kötü olan bir ülkede böylesi bir nüfus artışı var olan problemleri derinleştirecektir (Irkçı ifadelerin rasyonelleştirilmesi çabalarının en popüler argümanıdır). Bu ne kadar doğru da olsa, problemin kaynağını anlamaya çalışmaktan vazgeçip sorunu derinleştiren yan etkenlere odaklanmak sorunu çözme niyetinden çok hıncını çıkartacak bir günah keçisi aramaktan başka bir şey değildir. Problemlere aranan sahte bir cevaptır ırkçılık, Marx’tan esinlenerek ifade edecek olursak: Irkçılık kitlelerin yeni afyonudur, “Gerçekliğin baş aşağı duruşudur.

sozcu

Son günlerde medyada yer alan bir diğer konu ise ABD’de polis ve siyahîler arasında artan olaylar. Türkiye medya ve sosyal medyası konuya oldukça ilgili. Pek çok gazete yaşanılan olayları, Çin’den ABD’ye kadar siyahîlere yönelik ırkçı uygulamaları eleştiren yayınlar yapmaktalar. Elbette bu hem sevindirici hem de umut verici bir durum. Fakat bir gruba ırkçı ifadeler kullanırken başka bir grubun maruz kaldığı ırkçılığa karşı durmak insanın kafasında soru işaretleri uyandırıyor.

Örneğin; Sözcü gazetesi bir yandan Çin’de yayınlanan ırkçı bir reklamı gazetesine taşırken (5) diğer yandan Suriyelilere karşı “itli kopuklu” ırkçı ifadeler yağdırmakta. Bir diğer uçta Akit gazetesi, -Müslümanlık vurgusunu da katarak- Malcom X ve diğerlerinin ırkçılık karşıtı eylemlerini yüceltirken (6), siyasetten spora her problemi Yahudi karşıtlığına bağlayarak, Mustafa Denizli Yahudi Mi? (7) diye sormaktan geri kalamıyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün (8) -nefretsoylemi.org sitesinde yaklaşık 3 bin adet örnek sıralanmış durumda (9)-, verilen örneklerden anlaşılıyor ki ya bu ülkede ciddi bir kesim ırkçılığın ne olduğunu bilmiyor, ırkçılığı sadece “siyahîlere yapılan bir şey” olduğunu zannediyorlar. Ya da benim gündelik meselelerime dokunan ve dokunmayan konular arasında ayrım yapıp, etik bir duruş olarak ırkçılık karşılığından ziyade “benim ırkçım işini bilir” diye düşünmekteler.

Kök ırkçılıktan açıktan ırkçılığa

Ülkede ırkçı bir ifadeden önce, “ırkçı değilim ama” (Madde 7) diye başlamak bir dönemler adetti. Fenerbahçe – Trabzonspor maçında Emre Belezoğlu’nun siyahi futbolcu Zokora’ya Ekran Alıntısıırkçı ifadeler kullandıktan sonra, daha sonra verdiği beyanlarda, “Eğer içimde ırkçılık varsa Allah kalbimi çıkartsın” diyecek, aslında barındırdığı ırkçılığın nasıl normalleştirdiği ve vicdani
olarak rahatsızlık duymadığını göstermişti (10). Irkçılık zihinlerimizde bu kadar sıradanlaşmış ve gizlenmişti. Fakat son dönemlerde, yükselen bir tavır olarak ırkçı olmaktan utanmamak hatta övünme trendi yükselmeye başladı.

1Maalesef görülen o ki, olası ekonomik/sosyal problemler arttıkça ırkçı düşünce ve diğer gruplara karşı etnik temelli saldırılar artacaktır. Irkçılığın karşısında durmanın vatan hainliği (Madde 3) ile bir tutulduğu bu günlerde, alternatif bir dil yaratmak elzemdir.  Böylesi bir ortamda, anti-ırkçı bir hareket, Eco’nun bahsettiği irrasyonel ve toptancı dili, eleştirel akıl süzgecinden geçirmeli –yapı bozumuna uğratmalı- ve gerçeği ortaya koyan ırkçılık karşıtı bir dil oluşturmalı. Zira böylesi bir faşizmin ortaya çıkartılması ancak söylem/eylemin eleştirel düşünce süzgecinden geçirilmesi ile mümkündür.

(1) Umberto Eco – Beş Ahlak Yazısı
(2) http://www.radikal.com.tr/yazarlar/tanil-bora/irkcilik-yok-ama-sahaya-yansimis-1085287
(3) http://www.dw.com/tr/fransada-%C5%9Fok-%C4%B1rk%C3%A7%C4%B1l%C4%B1k-raporu/a-17537619
(4) Konu ile detaylı köşe yazısı için bkz. http://www.birgun.net/haber-detay/orta-sinif-hinci-ve-suriyeliler-119684.html  (Orta Sınıf Hıncı ve Suriyeliler)
(5) http://www.sozcu.com.tr/2016/dunya/irkci-deterjan-reklami-tum-dunyadan-tepki-cekti-1249236/
(6) http://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/ahmet-varol/sehadetinin-50-yilinda-malcolm-x-9614.html
(7) http://www.yeniakit.com.tr/haber/mustafa-denizli-yahudi-mi-108472.html
(8) Medyadaki ırkçı ifadeler üzerine yapılmış kapsamlı bir saha çalışması için bkz. “Eser Köker/ Ülkü Doğanay – Irkçı Değilim Ama: Yazılı Basında Irkçı İfadeler”
(9) http://www.nefretsoylemi.org/gazeteler.asp
(10) http://t24.com.tr/haber/belozoglu-eger-ki-icimde-irkcilik-besliyorsam-allah-kalbimi-yerinden-cikarsin, 201767

Gürsu Taş Mektep Yaz Kampı’nın ilk etabının ardından

Rize’nin Fındıklı ilçesi yakın tarihimizi etkileyen birçok toplumsal, ekolojik ve politik meseleye doğrudan dâhil olmaktan ve gerekeli muhalif eylemlilikten kaçınmayan, mücadeleci kimliğini Karadeniz’in kendisine özgü asi karakteristiğiyle birleştirmiş bir yer. En yakın zamanda HES mücadeleleri ile gündeme gelmiş ve halen bu direnişi sürdüren bir yer. Gürsu Köyü ya da orijinalinde Başköy ise Fındıklı’da yer alan Yeşil Dere’nin vadisine kurulmuş yaklaşık 300 kişilik bir köy. Karadeniz’in enfes doğasını her adımda hissedebildiğiniz, her nefeste havasına doyamadığınız, kulaklarınızdan su sesinin gitmediği bir Karadeniz köyü.

Köyden kente yapılan göçlerde her köyde olduğu gibi Gürsu’da da boşalmalar, terk etmeler olmuş. Bundan tabii köyün tek okulu olan “taş mektep” de etkilenmiş. Taşımalı eğitim sistemine geçilmesiyle 90’lı yıllarda “taş mektep” işlevsiz hale gelmiş; köyün tüm çocukları servislerle taşınarak merkezi bir okula nakledilmiş.

sozlu tarih calismasi20-27 Haziran 2016 tarihleri arasında TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Eskişehir Şubesi, Gaziantep Şubesi ve Trabzon Şubesi tarafından Gürsu Köyü’nde gerçekleşen öğrenci yaz kampı, bu atıl bırakılmış eski köy okulunun köy yaşamına yeniden kazandırılması için düzenlendi. Yaz kampı kapsamında farklı üniversitelerin mimarlık, peyzaj mimarlığı, çevre mühendisliği ve sosyoloji bölümlerinde eğitim gören toplam 27 öğrenci disiplinlerarası bir ortamda kolektif üretimde bulundu; taş mektep ve çevresinin yeniden düzenlenmesi için 1 hafta boyunca farklı ölçekte ve metodlarla çalışmalar yürüttü.

1 hafta süren bu deneyim salt mesleki paylaşımı kapsayan bir yaz kampı olmaktan öte, köyden farklı yaş, cinsiyet ve meslekteki yaşayanların sürece doğrudan dahil olduğu katılımcı bir sürecin yürütülmesi, disiplinlerarası bir çalışmanın olanak haline gelmesi ve tüm çalışmalar boyunca köy evlerinde konaklanarak köy yaşamının birebir deneyimlenmesi gibi özellikleriyle toplumsal yönü daha ağır basan kolektif bir üretim süreç olarak ilerledi. Böylece tasarım süreçlerinde her daim tartışılan “yer”i hissetmek, “bağlam”ı kurmak ve mimarlık üretimini salt fiziksel bir edimden öte toplumsal bir edime evriltmek gibi kavramların pratiğe dönüşmesi için o “yer”de ve “yerlisi”yle birlikte bir süreç yürütüldü.

koy camisi sadirvaninda atolye calismasiBu noktada gerçekleştirilen atölyelerin salt mimari tasarım konusuyla işlenmediğini de belirtmek gerek. Gürsu Taş Mektep yaz kampı kapsamında taş mektep binasının dönüşümüne ait fikirlerin oluşturulduğu atölyenin yanı sıra yaz kampı kapsamında okul önünde yer alan futbol sahasını ve okulla Yeşil Dere arasında yer alan fındık bahçelerininin yeniden düzenlenmesini kapsayan Peyzaj Tasarımı Atölyesi; Gürsu Köyü’nün ekolojik ve sosyal dönüşümüyle ilgili fikirler üreten Kırsal Planlama Atölyesi; farklı yaş gruplarından köy halkıyla yapılan mülakatlara hem köyün hem de taş mektebin tarihinin çıkarılması ve köy ile ilgli bir belleğin oluşturulması için belgeleme yapan Sözlü Tarih ve Medya Atölyesi ve köy çocuklarıyla onların yaşadıkları çevre ile ilgili düşünmelerini ve yaratıcılıklarını farklı oyunlar yoluyla keşfetmelerini sağlayan Çocuk ve Mimarlık Atölyesi yürütülmüştür.

tas mektep onunde sunumAtölyelerle birlikte kamp programında yer alan “Laz Kütürü ve Dili Atölyesi”, “Horon Atölyesi”,“ Karadeniz Mimarisi Sunumu”, “Çay ve Çayın Tarihi Söyleşisi”, “Koruma Süreçleri Sunumu”, “Türkiye Ekonomi-politiği Söyleşisi”, “Karadeniz’de HES Mücadeleleri” Söyleşisi” gibi etkinlikler ve kamp yürütücülerinin yaptıkları mesleki sunumlarla “yer”e ait değerlerin ve sorunların tartışıldığı bir ortam oluşturuldu.

tas mektep roloveKampın ikinci etabı Ağustos ayında

Kampın ilk etabının sonunda köy halkından gelen istek ve önerilerle öğrenciler tarafından taş mektep ve çevresi için projeler hazırlandı. Kampın Ağustos ayı içerisinde gerçekleştirilmesi planlanan ikinci etabında ise hazırlanan projelerin hayata geçirilmesi için gerekli uygulama çalışmaları yapılacak.

Yazıya son vermeden önce bir hafta boyunca tüm misafirperverlikleriyle yaklaşık 60 kişilik kamp grubunu evlerinde ağırlayan ve her bir kamp katılımcısının kendisini “yer”in bir parçası olarak hissetmesini sağlayan Gürsu Köyü halkına teşekkürlerimizi sunarız.

Hazırlayan: Burcu Ateş

Savaşa ve fotoğrafa dair: Bang Bang Club

Greg Marinovich ve Joao Silva’nın kitaplarından (anılarından) uyarlama olan, Türkçe adı ile Savaşın Fotoğrafçıları (Bang Bang Club) filmi; Kevin Carter, Ken Oosterbroek ile birlikte Güney Afrika İç Savaşı’nda birlikte fotoğraf çektikleri yılları anlatır.

Filmde Greg Marinovich’i Ryan Phillippe, Joao Silva’yı Neels Van Jaarsveld, Kevin Carter’ı Taylor Kitsch, Ken Oosterbroek’i ise Frank Rautenbach oynuyor. Bu dört ünlü savaş fotoğrafçısının savaşa, yaşama ve fotoğrafa dair anılarını anlatan savaş belgeseli tadındaki film, Greg’in bağımsız çalışırken bu üç fotoğrafçı ile tanışmasıyla başlar. Greg’in katılmasıyla Bang Bang Club dört kişiye ulaşır.

Fotoğrafı sürekli kovalayan, Bang Bang Club ekibinin ölümle burun buruna savaşı dünyaya anlatma çabaları, filmin en gerçekçi ve sürükleyici yanı olmuş. Yönetmen Steven Silver Greg’in sürekli tehlikeye atılışı, fotoğrafı kovalaması abartılı şekilde anlatılsa da savaş fotoğrafçılarının kamuoyu oluşturma adına verdikleri uğraşı beyaz perdeye başarılı şekilde aktarmış. Tarafların ve savaşın iç yüzünün de yansıtıldığı filmde ırkçılıktan ve o günlerin Afrika’sından çarpıcı hikâyeleri izliyoruz.

Marinovich’in Pulitzer’i almasıyla birlikte Kevin Carter’ın hikâyesinin işlenişi ve Carter’ın Pulitzer ödüllü akbaba ve çocuk fotoğrafını çekişi filmin en can alıcı noktaları olmuş. Bu bölümlerde savaş fotoğrafçısının ahlaki değerlerle sorgulanması, kendi etik değerlerimizi sorgulamamıza da yol açıyor. Sonunu bildiğimiz bu yıpratmalarda, bizler de, savaş bitirecek bir fotoğraf çekmek ile bir çocuğun yaşam savaşında ona yardım etmek arasında kalıyoruz.

Bu gerçek yaşam öykülerinden, en çok da, gerçekliğe dokunduğu için etkileniyoruz. Filmi görsel veya hikâyesel olarak etkili kılan, bu şiddetin içinde canı pahasına bu savaşı bizlere aktarmayı seçenlerin hikâyelerinin çarpıcılığı. Ve bildiğimiz acı sonları. Sizleri Bang Bang Club’ta geceleri içen gündüzleri insanlığın anlamsız şiddetini fotoğraflayan gerçek insanların gerçek hayat hikâyeleri bekliyor. Genie Ödülleri’nde sekiz dalda ödül alan Bang Bang Club’ı beğeneceğinizi umarım.

İyi seyirler.

bang7

bang2

bang1

bang5

bang4

Yeryüzünden insanlar yok olursa dünya yok olur mu?

1

Bugün etrafımızda gördüğümüz her şey insanlara hizmet ediyor. Etrafımızda olup biten her şeyi kendi penceremizden görüp o şekilde anlamlandırmaya çalışıyoruz. Tüm dünya, insanı baz alan ve diğer her şeyi bu bakış açısına göre şekillendiren bencil bir düşüncenin parçası. Hepimiz kendimizi çok önemli görüyoruz. Dünyanın sonu, insanlığın yok oluşu konulu bilim kurgu filmleri çekiyoruz, sanki insanlık yok olursa her şey bir anda yok olacakmış gibi. Fakat insanlık kendi eliyle dünyayı mahvetmeye devam ediyor. Zaten bu gidişle insanlığın sonunu yine insanlığın kendisi getirecek.

Profesör Jens Christian Svenning ve Dr. Soren Forby yaptıkları araştırmalar sonucunda Kuzey Avrupa ve dünyanın birçok bölgesinde azalan memeli canlılara dikkat çekerek yaptıkları çalışmalar sonucunda insanlığın çevre kirliliği ve daha birçok etmen nedeniyle ekosisteme zarar verdiklerini bunun Afrika’da diğer bölgelere göre çok alt düzeyde olduğunu çünkü Afrika’da insanların doğaya minimum düzeyde müdahale ettiklerini ortaya koydu.

Başka bir araştırma sonucuna göre dünya üzerindeki en yırtıcı tür insan. Çünkü başka hiçbir canlı ekosisteme insanlar kadar zarar vermiyor.

Çok önemli gördüğümüz ve parçası olduğumuz insanlığın, evrenin merkezi olduğunu düşünmek, diğer her şeyi yok saymak ancak şişkin bir egonun ve akıl tutulmasının ürünü olabilir.

İnsan yok olursa dünya yok olur mu? Peki, dünya yok olursa güneş sistemi yok olur mu?

Evrende ne kadar küçüğüz görmek ister misiniz?

Hepimiz galaksideki küçük bir gezegende yaşıyoruz. Milyarca yıllık bir birikim sayesinde bugün geldiğimiz noktada oluşturduğumuz hiyerarşik bir canlılar sistematiğinin en tepesinde olduğumuzu düşünüyoruz. Dünyanın bizim etrafımızda evrenin de dünyanın etrafında döndüğüne inanıyoruz. Oysaki üzerinde yaşadığımız gezegen evrende küçük bir noktadan ibaret. Bizler ise bir gün yaşamı sona erecek olan birer canlıyız.

Bilim insanlarının tahminlerine göre ise insanlık yok olduktan 35 bin yıl sonra bile dünya insanlığın doğaya verdiği zararı tamir etmeye devam edecek. İnsanlığın endüstriyel atıkları sonucunda toprakta birikmeye başlayan kurşun ancak 35 bin yıl sonra topraktan temizlenmiş olacak.

Şişkin egolarımızdan sıyrılıp gerçeklerle yüzleşme zamanı

3 milyar yıl sonra bile yaşam her ne kadar bizim hayal edemeyeceğimiz formlarda bile olsa, devam edecek. 4,5 milyar yıl sonra ise  ABD’deki yarım milyon ton Uranyum-238 maddesi, henüz yarı ömrünü tamamlamış olacak.

Dünya, Güneş’teki değişimlere bağlı olarak daha da ısınmaya başlayacak. En az bir milyar yıl boyunca da, ilk zamanlardaki gibi bir mikrobik yaşam, varlığını devam ettirecek. Yani neredeyse başladığımız noktaya geri dönmüş olacağız.

Tüm bu veriler insanlık yok olursa evrenin yok olmayacağını hatta belki de evrenin çok daha huzurlu bir yer olacağına işaret ediyor. Çok geç olmadan kendimize gösterdiğimizin önemi doğaya ve diğer türlere de göstermemiz gerek. Belki böylece şişkin egolarımızdan biraz olsun sıyrılmış ve gerçeklerle yüzleşmiş oluruz.

Geçtiğimiz yıl TEDxİstanbul konferansına katılan CNN Türk ekonomi müdürü Emin Çapa’da seyirciler arasından gelen bir soru üzerine bu konuyla ilgili bir konuşma yaptı. Aslında uzun yıllar Hürriyet Gazetesi ve CNN TÜRK’te editörlük yapan, birçok konferansa konuşmacı olarak katılan Emin Çapa en çok TEDxİstanbul’da yaptığı konuşmayla adından söz ettirmişti. Alttaki videoda bu konuşmadan kısa bir kısım izleyeceksiniz ve insanlık yok olursa dünya yok olur mu sorusuyla birlikte belki de evrene farklı bir gözle bakmış olacaksınız.

Kaynak: History Channel – Life After People/ İnsandan Sonra Yaşam 2008Onedio- İnsanlar olmasa dünya nasıl olurdu? 

Çikolata yemek artık tadınızı kaçıracak

Çikolata sevmeyenler parmak kaldırsın. Zira kişi herkesi kendi gibi bilirmiş, ben de herkesi çikolata aşığı varsayıyorum. Bitteri, onlusu, bunlusu çeşit çeşit tatlarla rengarenk ambalajlarla hayatımızın sıradan ama lezzetli parçası çikolata. Peki, kaçımız bu tatlı şölenin arkasındaki acı dolu gerçeğin farkında?

Sıkı durun çünkü bu yazıdan sonra açtığınız her çikolata ambalajında vicdanınızın sesi yükselebilir, göz pınarlarınızda yaşlar birikebilir.

Fildişi Sahili dendiğinde aklınıza hemen kakao çekirdeği gelsin. Afrikalı işçiler hayatlarını kakao çekirdeği toplayarak kazanıyor ve yıllık ortalama 1,5 milyon ton kakao çekirdeği üretiliyor. Böyle söyleyince plantasyonlarda çalışan işçiler üç öğün çikolata yiyor, çikolatayı koyacak yer bulamıyor zannedebilirsiniz, ancak onlar çikolatanın ne olduğunu bile bilmiyor.

İşçiler kakao meyvesinin içinden kakao çekirdeklerini özenle çıkarıp topluyor, muz yapraklarıyla örterek çekirdekleri hem kurutuyorlar hem de fermantasyon sürecini hızlandırıyorlar. Yaklaşık beş günde çekirdekler hazır hale geliyor. Hikâyenin geri kalanında ne yazık ki işçilere yer yok. Gerisi çikolata üreticilerinin, dağıtıcıların ve büyük şirketlerin hikâyesi.

Çikolata büyük bir lüks

Kakao işçileri günlük ortalama 7 euro kazanıyor ve bu parayla 15 kişilik geniş aileler geçindiriyor. Fildişi Sahili’nde çikolata büyük lüks çünkü tanesi 2 eurodan başlayan fiyatlarla satılıyor. Toplanan kakao çekirdekleri olmazsa çikolata da olmaz ancak sistem toplayıcılara çekirdeklerinin ne için kullanıldığını bilmeyi çok görüyor. Öyle ki işçiler çikolatanın gerçek mi yoksa sadece bir rivayetten mi ibaret olduğundan bile emin değil. Çikolata kelimesi onların hayatına ve diline tamamen yabancı.

Sistem içinde birey kendine yabancılaşıyor. Köle gibi çalışıyor. Emeğinin karşılığını alamadığı gibi hem maddi hem manevi yara alıyor. Sömürü ve kölelik değişik formlarda kapitalist sistem içinde devam ettiriliyor. İşçiler hammaddesini topladığı ürünü satın alamayacak kadar sömürülüyor. Aynı zamanda çikolata sektörü çocuk işçi çalıştırmak ve plantasyonlar için çocuk kaçırıldığı gerçekleriyle de tatlı yüzünün ardındaki korkunç yapıyı gözler önüne seriyor.

Bir kez daha görüyoruz ki “beyaz adamın” dünyasında kendinden başka kimseye yer yok. Adaletten yoksun haksızlığın dünyasında sömürü ve kölelik, kakao adamlara ait gökyüzünde kara bir bulut gibi.

Haydi, kütüphane oluşturalım: Rafa bir kitap da sen ekle

1

Yaşamımız boyunca karşılaştığımız insanlar ya da şahit olduğumuz durumlar, sahip olduğumuz şansın göstergesidir. Evrenin bize sunduklarıyla hayat renklenirken yaşamımıza giren kişilerle şansın hangi yönde olduğu ortaya çıkar. Bu kişilerden biri de herkesin dünyasında önemli bir yeri olan öğretmenler. Herkes aynı düşünmeyebilir fakat ışık olma özelliği var öğretmenlerin ve bir eğitici, pek ala kişinin şansı ile ilişkilendirilebilir…

Sason’da bir ilk gerçekleşecek

Bir sosyal bilgiler öğretmeni ve öğrencilerinin köyden Sason’a gerçekleştirdikleri rutin yürüyüşlerinden birinde heyecan verici bir fikir ortaya çıktı. Bu düşüncenin sonunda bir ilk gerçekleşecek, bir köyde ilk kez kütüphane oluşturulacaktı. Bu fikir, öğretmenlerini ve bu fikrin ilk sahipleri olan sekizinci sınıf öğrencilerini heyecanlandırdı. Aynı zamanda okuduğumdan beri beni de etkiledi bu düşünce. Bir an önce duyulmasını istedim, kitapseverlerin kütüphanenin raflarına kitap eklemekten keyif duyacağını düşündüm.

Öğretmen ve öğrencilerinin bu fikrine göre Batman’ın Sason iline bağlı Derince Köyündeki eski köy okulu onarılıp temizlendikten sonra kitaplarla doldurulacak. Bu kütüphanenin özellikle okulun 1. Sınıftan 8. Sınıfa olan öğrencileri için edebiyat, tarih kitapları, çocuk kitapları, boyama kitapları, araştırma, bilim kitapları, ansiklopediler, roman, öykü ve şiir kitapları ihtiyacı var. Tabi yetişkinlere yönelik romanlar ve diğer kitapları da kabul edecekler. Bunun yanı sıra köy okulunda onarım yapılırken kitaplık, boyama, temizlik konusunda yardım edilmesi de çok önemli.

Kitap okumak kadar kitap hediye etmenin, bir kitaplığın rafına kitap eklemenin güzelliğinin tadına varanlar, bu kütüphane fikriyle eminim heyecanlanacak. Hatta şimdiden bu heyecanı tatmak isteyen, kitap ve dergi gönderenler olmuş. Eğer siz de bu güzel kütüphane fikrine destek olmak, rafa bir kitap eklemek isterseniz adres şöyle:

Mehmet Sağsöz
Sason Öğretmenevi
Vali Haluk İmga Caddesi
Sason/Batman

Bu adrese gönderilen ve rafa eklenen her kitap, bir hayatı zenginleştirecek. O yüzden okuduğunuz, okumadığınız ya da yeni alıp paylaşmak istediğiniz kitapları, dergileri gönderip kütüphane fikrinin bir an önce hayata geçmesine destek olabilirsiniz. Ben, böyle güzel bir fikirde benim de tuzum olursa içimin tazeleneceğini düşünüyorum. Siz de bu kara ve kanlı günlerde size iyi gelecek, başkalarının içini aydınlatacak bir şey yapın. Kütüphanenin rafına bir kitap ekleyin. Nitekim var şairin bir bildiği: “dünyayı güzellik kurtaracak…”

Gelişmeleri takip etmek için Facebook sayfasını takibe alabilirsiniz.

Cana can katan ezgileriyle bir yeryüzü grubu: KUAN

1

Pek çoğunun bilmediği, bilenlerin de aslında kimseler keşfetmesin istediği bir müzik grubu KUAN. Müzik grubu olarak tanımlamak belki yetersiz kalabilir; zira çoğu anaakım müzik üreten oluşumun aksine zihninizi aradan çıkarıp bedeninize odaklanmanızı ve an’la bütünleşmenizi sağlayan bir üsluba sahip KUAN.

Sıkça kullandıkları santur, ney, dertbaz ve didgeridoo gibi enstrümanları ve vokalin kekremsi sesiyle bütünleşen performansını da ekleyince ortaya dinlemekten bıkamayacağınız, kendinizi ezgilere teslim ettiğiniz bir müzik yolculuğu çıkıyor. KUAN ise üslubunu şöyle tarifliyor: “Popüler kültür, duruşuyla müzikten çok farklı odaklar yaratmaktadır. Oysaki müzik içsel bir yolculuktur, vahşidir ve ‘titreşim’ dediğimiz radyoaktif değişim yaratan bir kuvvettir. Yeri gelir insanı hasta eder, yeri gelir hastayı iyileştirir. Bütün dinler, bütün tinsel eylemler müzik içerir. Evet, müzik ruhun gıdasıdır, vahşidir ve bunu paylaşmanın yolu da insanların içsel odaklanmalarıyla mümkündür. KUAN nerde müzik yaparsa yapsın bu odak ile fikrin içinde ve peşindedir.

KUAN her ne kadar trans ve saykedelik öğeleri de içerse esasında tam bir Anadolu müziği ürettikleri. Gerek doğaçlama ürettikleri ezgiler gerekse de yeniden yorumlandıkları Alevi deyişleri ya da Bektaşi nefesleri ile Anadolu’yu candan hissetmenizi sağlıyorlar. Eserleri Anadolu kültürünün ve halk ozanlığının tüm samimiyetini, naifliğini ve kendisine tüm evreni mekân edinmiş sınırsızlığını barındırıyor. En büyük ilhamları ise doğanın akışı ve aşk yoluna baş koymuş herkes. Tekrar kendi sözlerine kulak vermek gerekirse ürettikleri müziği şöyle tanımlıyorlar: “Müzik, tarzları, sınırları aşan bir olgu. Tüm evren çeşitli sesler ile her daim müzik ve semah halinde. Bu yüzden müzik insanın bu döngüsünün içindeki varlığını ifade etmek ve o döngünün bir parçası olmak adına yaptığı en samimi, en ince ve en saf etkinlik ve büyük bir ihtiyaç. O yüzden bizim için her müzik bir ayin ve ayin varsa müzik vardır, yoksa yoktur.

KUAN kimdir?

KUAN, Kök Müzik Projesi’nin 2011 yılında Demir Can Demir ile Barkın Çoruh‘un başlattığı, Tahir Ayne ve Çağrı Akoğlu‘nun katılımıyla vuku bulmuş halidir. Kuan’ın kelime anlamına bakacak olursak farklı anlamlarla karşılaşıyoruz: İnsan varlığına kavram olarak verilen ilk ad ve zen öğretisinde ustaların öğrencilerine sorduğu ve cevabı akıl yoluyla verilemeyen sorulara verilen isim. Sözcüğün aynı zamanda kuantum kelimesinde yer aldığını da belirtmek gerek.

Grubun 2011 yılından beri çıkardığı toplam 5 albüm bulunuyor. Kuantüm adıyla yayınlanan son albümleri önceki 4 albümlerinde yer alan eserlerin tümünü içerecek şekilde yayınlanmış. Ayrıca grup, KUAN facebook sayfası üzerinden önceki albümlerinde yer almayan kayıtlardan oluşacak yeni albümün yakın zamanda çıkacağını duyurmuştur. Grup üyelerinden Demircan Demir’in Kasap Havası filmine yaptığı müzikler, Altın Koza Film Festivalinde en iyi film müziği ödülüne layık bulunmuştur. Grup geçen Eylül ayı içerisinde KUAN projesine son verdiklerini açıklamış, fakat 2016’ın 1 Mayıs’ında birlikte üretmeye devam edeceklerini paylaşarak canları sevindirmişlerdir.

Grup üyeleri: 

Demircan Demir: Santur, Ney, Bansuri (Hint Kavalı), Dertbaz, Akustik ve Perdesiz Gitar, Vokal
Barkın Çoruh: Hang Drum (HandPan), Perküsyon
Çağrı Akoğlu: Didgeridoo, Perküsyon
Macithan Terzioğlu: Kemençe

DiskografiYar, 2011 / Har, 2012 / Dem, 2013 / Gam, 2013 / Kuantüm, 2015

Birkaç öneride bulunmadan yazıyı sonlandırmak istemedim. Alevi-Bektaşi deyiş ve nefeslerinin yeniden yorumlandığı eserlerden özellikle Pirlere Niyaz Ederiz’i ve Haydar Haydar’ı dinlemenizi öneririm. Kendi ürettikleri müziklerden ise benim vazgeçilmezim “Dünya”.

Dünya (GAM, 2013) 
Dünya muamma anlamadım
 Dönüp durmada
 Bir yağmur bir güneş sezemedim 
Felek ne istersin benden 

Bilmeden atarsın türlü türlü 
Oyunların içine sezdirmezsin
 Parıldarken güneşin güldürmesin
 Kaybedip buldurup sevindirirsin
Aşk dolu dinlemeler olsun:

Hazırlayan: Burcu Ateş

Doğrulama El Kitabı: Kriz anlarında dijital verilerin doğrulanması için rehber

1

İnanılmaz bir bilgi kirliliği var. Kriz anlarında ise bu kirlilik iki katına çıkıyor. Sosyal medya eliyle de yalan yanlış haberler ışık hızı ile yayılıyor. Bu sahte içerikler bizi daha da galeyana ve karmaşaya sürüklüyor. Bizler bu sahte içerikleri bilerek yaymazsak da ilk oluşturulma amaçları pek iyi niyetli olmayabiliyor. “Bazı insanlar haber kurumlarını ve kamuoyunu aldatmak için sahte internet siteleri oluşturur, Twitter hesapları açar, görselleri montajlar ya da videolara müdahale eder.”

Doğru haberi iletmek, doğruyu bulmak bir gazetecinin sorumluluğu değil midir zaten? “Doğrulamanın tarafı olmaz” diyor gazeteci Mehmet Atakan Foça da.

Elimizi kolumuzu bağlı” hissettiğiniz zamanları rafa kaldırabilirsiniz çünkü siz de, evinizde bilgisayarınız başında yanlış bilginin yayılmasının önünde geçerek, doğru bilgiye ulaşılmada yardımcı olabilirsiniz.

Tanıdığım hemen hemen her insan hatalı iletiyi, görseli, videoyu veya haberi paylaşıyor. İnternet ortamında bir haberi paylaşmadan önce dikkat etmemiz gereken noktalar var. Çünkü yaptığımız her hatalı paylaşımla kötü sonuçların doğmasında katkı sağlarız.

Tüm bu bilgi kirliliğinin önüne geçmek için Hollanda merkezli ve Emergency Journalism Initiative altında yer alan European Journalism Centre tarafından çıkartılan, Craig Silverman‘in editörlüğünü, Türkçe yayın editörlüğünü ise Mehmet Atakan Foça‘nın yaptığı Doğrulama El Kitabı içerisinden bilgileri derleyerek içerikleri nasıl doğrulayabileceğimize göz atalım. Çalışmanın öncelikli hedefi gazeteciler ve STK’lar olsa da bireyler için de çok önemli uygulamalar öneriyor.

Kitaptaki çalışmalardan bireyler için bir özel oluşturdum ama lütfen Türkçe pdf’ine ulaşabileceğiniz şu linkten detaylıca da okumayı ihmal etmeyiniz.

İnternetteki içeriklere şüpheyle yaklaşmalıyız

Her zaman şüpheci olmalıyız. Çok fazla gözlem yaparak, karşılaştırma ile elimizdeki içeriklerin tutarlı olup olmadığını tespit etmeliyiz. Bulduğunuz içerikle ilgili kişilerle doğrudan iletişime geçip, doğruluğunu desteklemeliyiz. Güvenilir kaynaklara danışarak, araştırma ve araştırma yöntemlerine aşina olun. Hem kaynağın hem de içeriğin doğrulanması gerektiğini unutmayın. 

Videolar

Bu içeriğin orijinal bir parçası mıdır? İçeriği kim yükledi? (Kaynak), İçerik ne zaman üretildi? (Tarih), İçerik nerede üretildi? (Yer) gibi soruları sormamız gerekiyor. Videoların tarihi ile ilgili doğrulamalarda videonun yüklenme zamanı ile olayın gerçekleşme zamanının farklı olacağına dikkat etmek gerekiyor. Yüklenme tarihi, gerçekleşme tarihi gibi algılanabiliyor. Olay yerinin doğrulanması içinde Google Maps, Google Earth, Wikimapia gibi haritalama platformlarından yararlanabilirsiniz.

Çoğu video bir tanımla, etiketle, yorumla veya başka bir tanımlayıcı metinle birlikte karşımıza çıkar. Araştırmanıza başlamak için bu bilgilerden anahtar kelimeler çıkarın. Kısaltmalar, yer adları ve diğer tanımlar iyi anahtar kelimeler olabilir. Eğer video tanımı yabancı bir dildeyse, anahtar kelimeyi tespit etmek için metni Google Translate’e (veya o dile hâkim tanıdığınızdan da yardım alabilirsiniz) yapıştırın.

Sonuçları sıralamak için tarih filtresini kullanarak bu anahtar kelimelerle eşleşen en eski videoları arayın. Videonun ardındaki kaynağı bulduktan sonra bir sonraki adıma geçmek için kaynakla iletişim kurun.

Konum konusunda Google Haritalar kullanmaktan çekinmeyin ve videonun çekildiği konumu belirlemeye çalışın. Eğer mümkünse, sokak görünümünde yakınlaşıp kamera açısını yakalamaya çalışın. Eğer sokak görüntüsü kullanılabilir vaziyette değilse, Google Haritalar’ın seçeneklerindeki “Fotoğraflar” bölümünü açın ve konumu belirlenmiş fotoğraflar video konumuyla eşleşiyor mu diye bakın. Konumu belirlenmiş fotoğraflar ayrıca Flickr, Picasa ve Twitter’daki gelişmiş arama seçenekleriyle de araştırılabilir.

Videonun yapımı ile alakalı şüpheleriniz varsa videoları bileşen karelere VLC Media Player (ücretsiz), Avidemux Video Editor (ücretsiz) veya Vegas Pro gibi video düzenleme yazılımlarını kullanabilirsiniz.

Görseller

Görüntünün kaynağı iletişime geçip, görüntünün kaydedildiği yeri, tarihi ve yaklaşık zamanı onaylamalıyız. Görüntünün etiketlendiği/iddia edilen şeyi gösterdiğini onaylamalıyız. Ayrıca görüntüyü kullanmak için kaynağından izin almayı da ihmal etmemeliyiz.

Görsel araştırmasında “google görseller“i kullanmayı unutmayın. Bir görselin doğrulanması ve aranması için en çok kullandığım platform. Linke geldiğimizde görselimizi sürükleyerek veya gözat üzerinden dosyamızdan seçerek yüklüyoruz. Görselin kullandığı internet siteleri ve görsele ait diğer boyutlar karşımıza çıkıyor. Genellikle, en yüksek çözünürlüklü/boyutlu görüntü sizi özgün kaynağa ulaştırmalıdır. Tineye sitesini de görsel arama için kullanabilirsiniz. 

google-gorsel-arama
Google Görseller

Eğer özgün bir görüntünün üstverisi (metadata) varsa (Dijital görüntüler için EXIF bilgileri olarak anılıyor), bunlar kontrol edilerek kameranın marka ve model, görüntünün tarih bilgileri (burada dikkatli olun, elinizde tek bir görüntü varsa, görüntünün tarih ve saati hâlâ üreticinin fabrika ayarlarında ya da farklı bir zaman diliminde olabilir), boyutları ve diğer bilgileri edinebilirsiniz. Photoshop dosya bilgilerine bakarak ya da FotoForensics, FindExif gibi sitelere görseli yükleyerek çevrimiçi de bakabilirsiniz.

Twitter, Facebook, Instagram gibi sosyal medya sitelerinin çoğu görüntülerin üstverilerinin çoğunu temizliyor. Ayrıca görüntüyü diğer kaynaklarla da karşılaştırın. Yakından inceleyerek yeri ve zamanı doğrulamamıza yardım edecek ipuçları yakalamaya çalışın (Araç plakaları, hava durumu, kent simgeleri, giyim tarzı, yön işaretleri/harfler, bilinen dükkân, bina vesaire).

Geofeedia ve Ban.jo gibi sosyal medya konum servisleri görüntünün yüklendiği yeri belirlemenize, görüntünün yüklendiği mobil cihazdaki GPS verisini kullanarak yardımcı olabilir. Wolfram Alpha, belirtilen tarih ve konumdaki hava durum raporlarını araştırmak konusunda oldukça iyidir. Optik karakter okuma aracı Free-ocr‘da görüntüdeki -çevrimiçi olarak çevirebileceğiniz- metinleri ayıklamanızda yardımcı olabilir. Şehir efsanelerini ve internetteki yanlış bilgileri çürütmekte uzmanlaşan Snopes üzerinden de görüntüyü kontrol edebilirsiniz.

Pipl, Webmii (uluslararası aramalar için) Kullanıcı isimlerini, e-posta adreslerini ve telefon numaralarını insanların çevrimiçi profillerine göre eşleştirmenize izin veriyor. LinkedIn de kişilerin izini sürmek için etkili olabiliyor.

Vahşet içeren bir fotoğrafı paylaşmadan önce “DİKKAT HASSAS İÇERİK” uyarısını eklemeyi unutmayın. Mehmet Atakan Foça bunun için hassas içerikli görüntüleri paylaşmadan giphy’nin slideshow özelliğini kullanarak başına bir uyarı görüntüsü koymayı öneriyor.

Parodi sitelere ve tarihe dikkat

Columbia Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmaya göre paylaşılan linklerin yüzde 59’unun kullanıcılar tarafından hiç okunmadan paylaşıldığını gösteriyor. Son zamanlarda Türkçe dilli parodi siteleri ve sosyal medya hesapları da artmaya başladı. Sadece başlığa bakarak paylaşma alışkanlığı yüzünden birçok geyik içerik ciddi algılanıp yayıldı. Bir haberi ve içeriği paylaşmadan önce iyice okumalı, paylaşılan yerin de paradi olup olmadığını kontrol etmeliyiz. 

Okumadan yapılan paylaşımlar nedeniyle eski tarihli bir haber “şu an” gerçekleşiyormuş gibi sosyal medyada çok hızlı bir şekilde yayılabiliyor. Yazıların tarihlerini kontrol ediniz. 

Tweetdeck

Twitter’ın karmaşıklığını düzene sokmak açısından Tweetdeck, benim için bir kurtarıcı. Konulara göre gruplar oluşturup, önemli başlıkları kaçırmamaya çalışıyorum. Son gelişmeleri takip etmek için birebir. Örneğin; “hayvan özgürlüğü” adı altında bir sütunum var. Bu sütuna bu konu ile ilgili kurum, STK, kişi gibi hesapları ekledim. Kişiye, hashtag’a özel sütunlar da oluşturabiliyorsunuz. Bu sütunlarda yapacağınız aramalar işinizi kolaylaştırıp size hız kazandırabilir.

dogrulama-tweetdeck
Content kısmından sadece gif, image gibi filtreleme özelliklerini de kullanabiliyorsunuz. Son birkaç gündür Wikileaks’in gündemde olmasından dolayı tweet’leri kaçırmamak için sadece ona ait bir sütun açmıştım.

Doğrulama El Kitabı‘nın 10. bölümünde doğrulama araçlarının bir listesi bulunuyor; kesinlikle göz atın. Dikkatli olarak ve basit kontroller ile birlikte birkaç dakika içinde bile birçok paylaşımının sahte içerik olduğunu anlayabilirsiniz. 

“Bazıları gazetecilikteki bu yeni uzmanlaşmaya ‘bilginin adli tıpı’ dese de bir sahnenin planlanmış olup olmadığına karar vermek için gerekli temel soruları sormaya özel bir ekipmana sahip olmaya ya da bilişim uzmanı olmaya gerek yoktur.” David Turner