Ana Sayfa Blog Sayfa 47

Nurhan Suerdem Söyleşisi: İtiraz, İsyan, Başkaldırılarıyla Maruzatım Var

0

Nurhan Suerdem’in Maruzatım Var öykü kitabı insanlığın birkaç maruzatını dile getirmiyor sadece. Ya da insanların sistem içindeki çırpınışlarına bir durum değerlendirmesi de yapmıyor Bin itiraz, bin başkaldırı ve bin isyan var öykülerin her birinde. Nurhan Suerdem ile yapmış olduğum söyleşide sistemi, düzeni, toplumsal hafızayı, kadını, erkeği, çocuğuyla insanların hayat uğraşları içerisinde girdikleri mücadeleleri son derece kapsamlı bir şekilde konuştuk 2020 Haldun Taner Öykü Ödülüne de layık görülen Maruzatım Var’ı mutlaka okuyun. Tabii ki söyleşimizi de. Buyurun lütfen. 

Aynur Kulak: Maruzat kelimesinin tanımını düşündüğümüzde maruzatlarımız kelimenin tanımındaki gibi naif bir noktada değil artık.  Üstelik bu kelime ile olan anlam ilişkimiz çok kısa bir sürede değişti. Sizin kitaptaki öyküleri kaleme aldığınız zaman dilimi ve şu sıralar içinde bulunduğumuz durumları kapsayan meseleler dahi maruzatlarımız açısından önemli farklar yaratıyor. Mağdurluklarımız maruzatlarımızın hep ve daima önünde olacak artık diyebilir miyiz? 

Nurhan Suerdem: Haklısınız, bu kitapta yer alan öyküler belli bir zaman dilimine yayılmış öyküler. Ancak ne yazık ki bizi meşgul eden konular ülkemizde değişmediği gibi. Her geçen gün daha da artıyor ve çeşitleniyor. Kadın konularından gidecek olursak, anıt sayaca her gün birden fazla cinayetin eklenmesi, taciz vakalarında artış, nafakaya bakış açısı, İstanbul Sözleşmesi’nin sorgulanıyor oluşu, din hocalarının, diyanetin kadınlar üzerinden toplum mühendisliğine soyunmaları, LGBTİ i’lere bakış konusunda iyileşme var derken eski günlere dönülmesi, çocuk yaşta evlilikleri caiz göstermeye çalışan anlayış…  Bunun dışında hukuk ve adalet sisteminin çöküşü, parlamenter sitemin sadece görüntüden ibaret kalması, gözünün üstünde kaşın ver demenin bile neredeyse suç sayılması, topluma söylenilen yalanlarla günü kurtarmaya iktidardakilerin bekâsını sağlamaya çalışılan politikalar, bilime inancın kalkması, eğitim sisteminde çağdışı uygulamalar, saymakla bitmeyecek ne yazık ki.

Maruzatım Var kitabınızın içinde on öykü var. Zamanla oluşan, zamana yayılan duygu durumları, mağduriyetlerimiz, mutsuzluklarımız, mutluluklarımız, çabalarımız, maruzatlarımız ve her biri ayrı ayrı ifadesini bulan başlangıç ve yola devam ediş tercihleri farklı olan öyküler… On öykünün bir araya gelişi, bir kitabı oluşturmasındaki yaşanmış deneyimler öykülerin yolculuğuna nasıl sirayet etti? 

Emeklilik sonrası kendime ait bir zamana kavuşmam ve bu zamanı değerlendirmek için arayışlarım beni öykü yazmaya yöneltti. 2013 yılından bu yana yazıyorum. Atölyelere katıldım.  Maruzatım Var bu yolculuk sırasında çıkan öyküler. Atölyede yazdıklarım olduğu   gibi, sonrası yazdıklarım da var. Yayınevine başvurduğum dosya ile kitap arasında da fark var.  Dosyada bazı öyküleri bütünlüğe uymuyor diye çıkardık, elimde mevcut diğer öykülerden seçerek kitabı oluşturduk. 

Öykülerimde yaşanmışlıkların rolü çok büyük. Otobiyografik anlamda değil, aklımı kurcalayan beni rahatsız eden, öfkelendiren okuduğum gördüğüm tanık olduğum olaylar duygular, var bu öykülerin içinde. 

Öykülerdeki geçmiş zaman koridorları, eninde sonunda baş başa kaldığımız yalnızlıklar; öykülerdeki adamların yalnızlıkları, kadınların yalnızlıkları hatta Oturan Mavi Bulut’un Eksik Listesi öyküsündeki çocuk yalnızlığı… Maruzatım Var içindeki öykülere birçok anlam yüklenebilir fakat asıl olarak “yalnız kalanlar” ve “hep  yalnız kalacaklar” üzerine maruzat belirten öyküler ile karşı karşıyayız sanki. Gündelik şartlar, günümüz dünyası yalnızlık üzerine inşa ediliyor diyebilir miyiz?

İçinde yaşadığımız dünyanın bir sorunu yalnızlık. Küreselleşen dünyada çaresizleşen, yalnızlaşan insan, kentleşmeyle birlikte zayıflayan sosyal ilişkiler, beton kutularında yaşayan, beton kutularındaki bölmelerinde çalışan insanlar, artan iletişimsizlik, karşı karşıya gelerek konuşarak, belirli bir zamanı dokunarak hissederek paylaşmak yerine kısıtlı kelimelerle dijital ortamlarda kurulan sanal ilişikler. Evde odadan odaya mesajlaşan çiftler, restoranda arkadaşlarıyla yemek yerken bir kutlama yaparken dahi elden düşmeyen telefonlar sadece o anı görüntülemek için harcanan çabalar. Birbirini anlama duymaya vakti olmayan insanlar. Yarın öbür gün mağazadan seçip eve getirdiğimiz bizimle uyumlu robotlarla kuracağımız ilişkiye arkadaşlığa dönülebileceğini düşünüyorum bu yalnızlığın.  

Kitabın son öyküsü Yetişkin Oyunları ve Asliye Hukuk Hakimliği’ne öykülerinize parantez açmak istiyorum. Yetişkin Oyunları’nda, “Kimse memnun değil hayatından, hepsinin düşünceleri, yorgunlukları, mutsuzlukları, yüzlerinde asılı kalmış”deniyor. Tam da olması istenen bu muydu diye sormak istiyorum çünkü aynı öyküde; “Bir zamanlar on sekiz yaşından küçükleri kendi oyunlarına dahil etmek isteyenlerin aç gözlerini hatırlatıyor.” diye bir cümle de var. Toplumu oluşturan bireyler olarak kendi ismimizi bulmak adına Asliye Hukuk Hakimliği’ne verdiğimiz dilekçeler tam da onların istediği topluma dönüşmemiz adına hep yok sayıldı değil mi? Kişisel öykülerimizde bizim için bırakılan boşlukları iyi bir şekilde doldurmazsak toplumsal hafızamızın boş tenekelerden farkı kalmayacak sanki ne dersiniz?    

Dilekçelerimiz sümen altı edildi, bazı konularda dilekçe yazılamadı, bazılarında kırmızı çizgimiz dendi konuşulamadı bile. İktidarların işine geliyor hafızasız bir toplum yaratmak, yönetebilmek için. Ne kadar silebilirler ve onun yerine kendi uygun gördüklerini yapıştırmayı başarabilirlerse o kadar iyi. Bizler de ne kadar direnebilirsek o kadar iyi; yazdıklarımızla, kayıt altına alabildiğimiz sözlü tarihle. 

Toplum bilinci çok da gelişmemiş, toplum hafızası manipülasyonlarla dolu bir coğrafyada  kadın olarak varlık göstermek, okumak, çalışmak, çocuk yetiştirmek, hatta kız çocuğumuz olursa eğer, kız çocuğu büyütmek/yetiştirmek adına yaşadığımız zorluklara karşılık yine de bazı normların dışına çıkamamak, yine de görülmemek, anlaşılmamak, namusun tanımı olmak zorunda kalarak sözlü ve fiziksel şiddete maruz bırakılmak her gün tüm kadınların yaşadığı bir rutin neredeyse. Toplum içinde daha esaslı ve gerçek başarılara imza attığımız halde neden günah keçisi ilan edilip, tüm yükleri taşımak zorunda kalıyoruz?  

Günah keçisi olmak cennetten kovulmaktan bu yana kadınlara vurulan bir yafta. Erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığına inanılan kadının haddini bilmeyerek elmayı merak etmesi ve onu kendi yediği gibi efendisine de yedirmesi en büyük suçu. Ondan sonra bu değişmemiş. Tarih boyunca kutsal kitaplarda var olmaya devam etmiş. Kadın erkekler için evde çocuk doğuran, bakan, evin tüm ihtiyaçlarını karşılayan, dışarda ise arzularını gideren bir araç. “At avrat silah” Erkeğin tanımı bu açıdan hiç değişmedi. Modernleşmeyle birlikte atın yerini arabası, silahının yerini yeri geldi işi, mevkii, yeri geldi erkekliği, yeri geldi gerçek silahı aldı. Dünyada da böyle. Muhafazakâr devlet politikaları bu anlayışı besliyor. Erkekler, birbirleriyle yarışırken kadının kendine rakip olmasını kaldıramıyor. Kadın haddini bilsin, elinin altında olsun, yönetebildiği bir özne olarak kalsın istiyor. 

Öykülerdeki mizah konusuna da değinmek istiyorum. İleri toplumların çözdüğü ama bizim hala çözemediğimiz meseleleri yaşamaktan mütevelli ortaya çıkan mizahın yansımalarını görüyoruz öykülerinizde. Mizahın ironiyi ilk etapta atlamamıza sebebiyet veren absürtlükte yaşandığı toplumumuzda sizce mizahtan anlıyor muyuz? Mizahtaki “örtük dram” sanki görülmek istenmiyor.

“İffet bir kadın ismi değildir aynı zamanda süsüdür” şeklindeki saçmalığı ciddi ciddi dile getiren anlayışa ancak ironiyle cevap verebilirdim. Bu çağda bunları mı konuşuyoruz derken daha da fazlası söylenir oldu. Burada eril iktidarı temsil eden hâkimden talebim; anlaması, kanunları ona göre değiştirmesi veya uygulamasıydı. Yeter ki istesin. Yoksa kadınlar değiştirecek her şeyi. Buna inanıyorum. Er veya geç. 

Koş Sevil Koş! öyküsündeki Sevil’in durumu mesela, aile içinde rollerin kadın erkek arasında eşit olmamasının bir göstergesi. Kadınlar her yaşta üstlendikleri yüklerle yaşamaya mahkûm. Aile içindeki erkek bireylerin hiç umurunda değil, işlerine böylesi iyi geliyor. Anadan babadan gördükleri de böyle. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin eğitimin her aşamasında yer alması, hem kadınlarımızın hem de erkeklerimizin bunun farkına vararak yetişmeleri çok önemli. Bizim için uzun bir yol.

Maruzatım Var kitabınız kısa bir süre sonra bir yaşına basacak ve bu bir yıllık süreçte hem dünya hem de ülkemiz böyle böyle şeyler olacak denseydi inanmayacağımız bir süreçten geçiyor hala. Hem dünya hem de içinde yaşadığımız toplum tüm bu süreçlerden gerekli dersleri çıkarabilecek miyiz, ne dersiniz? 

Maruzatım Var Aralık 6 Aralık’ta bir yaşına basacak veya bu yazı yayınlandığında basmış olacak. O günden bugüne yaşam birden ve inanılmaz ölçekte değişti. Dünya artık geçmişin dünyası değil. Covid19 salgını karşısında koskoca devletler çaresiz kaldı. Küresel iklim sorunları onun getirdiği felaketler, kuraklık sorunları kendini hissettirmeye başlarken bir de bu salgınla karşılaştık hem de birden bire. Devletlerin sağlık sistemleri sağlık politikaları, sosyal devlet olamamaları sorgulanmaya başlandı. Aslında bu noktada hâlâ bir şansımız var. Hem bireysel hem de küresel anlamda. Bütün yaptıklarımızı görüp ders almak ve düzeni değiştirmek, doğaya hükmederek değil onunla barış içinde yaşamak.  Bu şansı ne kadar değerlendirebileceğiz, olumlu olacak mı emin değilim. Çok umutsuz olmak da istemiyorum,  ama insanların bitmeyen güç savaşı, kapitalist sistemin, neoliberal politikaların doğa dahil tüketmeye, sömürmeye yönelik anlayışı devam ettiği sürece pek de fazla bir şey beklemek olası değil.  Kısaca insan yine eski insan olursa değişim mümkün görülmüyor. 

Uykuları Kaçıran Kadınlar ve Erkek Egemen Konforları Bozulan Erkekler

1

Bundan birkaç gün önce Pelin Buzluk’un Hasan Ali Toptaş tarafından cinsel tacize uğradığını açıklaması ardından cesareti birbirine bulaştıran kadınlar kadın dayanışmasından aldıkları güçle yaşadıkları cinsel taciz suçlularını bir bir ihbar ederek ifşa hareketi başlattılar. Sosyal medya üzerinden yaygınlaşan ifşa hareketi sayesinde Türkiye’de cinsel tacizin boyutları bir kez daha görülmüş oldu. Ve pek çok tartışmanın da yapılmasına olanak sağladı. Son olarak 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü’nde taşınan “Uykuların kaçsın, ben ne zaman ifşa edileceğim” dövizi ile de bu hareket simgeleşti.

Edebiyat ve yazın alanında yapılan ifşalar ardından başka sektörlerde yaşanan cinsel taciz vakalarının da duyurulma sırası geldi tespitlerini yaptırdı. 

Üzerinde durulan en önemli meselelerden birisi de ifşa edilen bir tacizcinin intiharıyla cinsel taciz yaşadığını ilk duyuran kadına dönük linçe dönen saldırılar oldu. Özellikle uykuları kaçanların ifşa hakkına dönük “adaletin terazisi kaçtı” türünden saldırıya geçmeleri tam da eril zihniyete yakışır cinsten bir savunma mekanizmasıyla gerçekleşti. Ve faillerle kurdukları empati sonucu erkekler irkildi. Üstelik cinsel taciz faali intiharı cinsel taciz suçu işlemiş olmasından duyduğu acıyla değil duyulmasıyla birlikte uğradığı itibar kaybı karşısında seçmiş görünmesine rağmen Leyla’ya ve ifşa hakkına dönük saldırılar yapıldı. Aslında yaşadıklarımız bir şeyi daha doğruluyor. Kadınlar konuştukça cerahat çıkıyor, yaralar görülüyor. Muhalefet eden kadınlar, itiraz eden kadınlar, mücadele eden kadınlar yaşadıkları sorunların büyüklüğü sebebiyle parmaklarını bile kıpırdatsalar fırtınaya yol açıyor! Ve seslerini aynı anda tüm kadınlar duyuyor.

İnternetten ifşa olur mu? Deyip duruyorlar. Kadın isterse her yerde olur. İster mahkemeye gider, istemezse gitmez, isterse bir kişiye söyler, isterse içinde gizler, isterse kız kardeşleriyle hemhal olur, isterse Türkiye kamuoyuyla paylaşır. İfşa etmek yeteri kadar zorken üstelik bir kadın sosyal medya mecralarını tercih ediyorsa siber tacizcilerle, zorbalarla, trollerle de mücadele etmenin zorluklarını göze alıyor demektir. Bu gücü kendinde bulan kadınlar uykuları kaçıran kadınlardır. 

En çok kazandığımız konulardan birisi de her yaptıkları tacizin, adına/sanına, ününe, cakasına, mesleğinin prestijine güvenerek sonsuza kadar yanlarına kar kalacağını düşünen erkeklerin erkek egemen konforlarının bozulması olmuştur. 

Sevindiğimiz konulardan birisi de tacizci yazarlarla ilişiğini kestiğini açıklayan yayınevlerinin oluşu oldu. Artık mücadelemizin yaptırımlarının olduğunu görmek sevindirici. Moral verici. Cesaretlendirici. 

Pelin Buzluk bir demecinde şöyle demişti: “Saldırıya uğramamızla ifşa edememe nedenleri de aynı” Tacize uğramışken bu zorlukları da aşarak ifşaya karar vermek bir kadının hayatında ne kadar önemli bir karardır, bunu erkeklere anlatmaya çalışmayacağız. İtibar adını verdikleri şeyin işledikleri suç karşısında nasıl da hiçbir şeye yaramadığını gördükçe daha fazla uykuları kaçacak. 

Kanıt istiyorlar. Şaşkınlığını kanıtlayabilir misin, korktuğunu mesela? Taciz eden bir bakışı, gözü, nefesi kanıtlamamızı beklemesin kimse. Çünkü kadın beyanı esastır!

Kadınlar konuştukça adalet de, eşitlik de, erkek egemenliği de, emek sömürüsü de, şiddet de daha fazla konuşulacak. Daha çok tartışılacak. Daha çok uykularınız kaçacak. Evet, intiharı konuşacağız dedi kadınlar: İntihara zorlanan kadınlar, LGBTİ+’lar, çocuklar varken, kadın cinayetleri önlenemezken, şiddet evde, sokakta, işyerinde nefes alabildiğimiz her yerdeyken biz elbette kadınları konuşacağız. Elbette kadınlar olarak konuşacağız. Rahatınız bozulsun. Uykularınız kaçsın. 

İfşa konusunda duymaya tahammül edemedikleriniz erkek egemen düzenin harcını oluşturuyor. Kopardığınız tüm gürültünün sebebi tam olarak da bu. Erkek egemen konfor ve korunaklı alanlarınızda işlediğiniz suçlara kimsenin ses etmediği, her ne yaptıysanız yanınıza kar kaldığı günler geride kalıyor. Üzgünüz. Uykularınız kaçmaya devam edecek. Uykuları kaçıran kadınlara minnetle…

Edebiyat Dünyasına Düşen Bomba Hasan Ali Toptaş

8 Aralık günü bir arkadaşımın mesajıyla twitter’a #taciziifşaet hastag’ine girdim. Bir zamanlar serüveni yazdıklarından daha çok ilgimi çeken, bu ilgiden doğru tanışıklığım da olan bir yazarla, Hasan Ali Toptaş’la ilgili paylaşımları görünce önce kanım dondu. Ardından Ali Lidar’ın o korkunç tweeti çarptı gözüme, bu kadar pişkinlik fazla diye düşünürken, Hasan Ali Toptaş’ın özrü kabahatinden büyük açıklaması geldi.

Olanı biteni konuşmaya galiba en başından başlamalıyım.

Bir gün Ankara sokaklarında yürüyorum. O bakıyor, bu bakıyor, şu bakıyor. “Dedim, bugün bende bir tuhaflık mı var? Niye böyle?” Aradan biraz zaman geçince anladım ki, yalnızım. O yıllarda yalnız dolaşmak ender yaptığım bir şeydi. Kim bilir ne zamandır da yalnız yürüyüşe çıkmamış olmalıyım ki erkeklerden yönelen o rahatsız edici bakışı bile unutmuşum. Elbette tüm hemcinslerim gibi heybeme tatsız anılar da koydum. Lakin mesele bu değil. Çünkü pek çok konuda görece şanslıydım. Çoğun kalabalıktır bizim yaşamlar ama asıl önemli olan insanın nasıl yaşadığı değil. Kendini güvende hissetmesi için başkalarına ya da bir başkasına ihtiyacı olmaması gerektiği gerçeği yani meselelere ancak her bir bireyin kendini güvende hissetmesini sağlayacak bakışla bakabiliriz.

Yıllardır, artan ve bu artışıyla her birimizin sinirini bozan, cinayet, şiddet, tecavüz, istismar, taciz haberlerinden zaten asabımız kısmen az kısmen çok bozuk. Bunun yanında özellikle gençliğini ikili ilişkilerde kendisine sunulan statükoyla hesaplaşmadan yaşamış olan insanların çoğunlukta olduğu kişilerle ilgili birbirinden rezil şeyler duyarak, görerek, deneyimleyerek ya da deneyimlememek için kendimizi bir tür fanusa alarak başka bir ifadeyle kendimizi yalıtırak yaşıyoruz. Kendi, tırnak içinde steril alanlarımıza çekiliyoruz. Peki sonra ne oluyor? 

Mevlana’nın bir sözü vardır: “Kusurları örtmede gece gibi ol,” diye. Biz gece gibi oldukça meydanı boş sananlar, hani denir ya “aysız gecelerde olur ne olursa,” sanki her yer kapkaranlıkmış gibi davranıyor. Taciz iddiaları edebiyata kadar sirayet ediyor. Beş parmağın beşi bir değil, biliyorum ve edebiyatçı denilen insandan mucize beklemiyorum ama gelinen nokta, bu kadarı da fazlanın bir tık üstünde duruyor. Taşan bardağa inanmaz gözlerle bakmaksa hiçbir şeyi çözmüyor.

Her Şeyin Her An Yeniden Başladığı Bu Dünyada

Mesele, “asla yalnız yürümeyeceksin,” meselesi değil, mesele, herkesin, her yerde, istediği gibi yürüyebilmesi. Bu nedenle olanlardan hepimiz az ya da çok sorumluyuz. Kendi adıma bu ortamla mücadele etme telaşına hiç düşmemiştim. Bunun bir yanılgı olduğunu şimdi anlıyorum.

Bir tek kaleme büyük anlamlar yüklediğim yok. Söylenmesi gerekenin söylemesinin doğru olduğunu düşünenlerdenim. Hiçbir etkisi olmasa da bir doğrumuz varsa bir yerlerde durmalı ve gördüğümüz yanlışı dile getirebilmeliyiz. Vesselam, edebiyat camiası, içtiklerinin, statülerinin, şunun, bunun arkasına sığınarak karşısındakine istemediği biçimde davranma hakkını kendinde bulan insanlarla dolmuş. Pervasızlıkta epey yol alınmış. Bu pervasızlıklardan birinin en bariz örneğini, Ali Lidar’ın sonradan sildiği tweetinden okumak mümkün. Demiş ki kendisi:

“Hasan Ali Toptaş’ın bile linç edildiği Twitter çukurunda elbet bizim belamızı zikerler! Burası Twitter; her ünlü, yarı ünlü, mahalli ünlü linci tadacaktır o yüzden direnmeyelim,” virgül olduğuna göre devamı olmalı oysa gördüğüm / okuduğum kadarı buydu ve bu bile bana yetti. Kendisi sonra bu tweetini silse de egemen algısını açıklamak konusunda daha doğrusu kendi düşünce ve duruşunu ortaya koyma noktasında bu kadar pişkinlik bana gerçekten fazla gelmişti. Kendisi bunu yazarken komik olduğunu, mizah yaptığını ya da daha da korkuncu aforizma saçtığını falan mı düşündü bilemiyorum. Peki, güya adaletsizlik karşısında mangalda kül bırakmayan eril aklın gerçeğine bu durumda ne demeli?

Olan Biten Üstüne

Düşünen insanların her birine tek tek sormak isterdim: “Yahu ne yaptığınızın farkında mısınız siz? Hangi cehenneme odun taşıyorsunuz?” Bana kalırsa, kendini memleketin aydını, entelektüeli olarak tanımlayan ya da tanımlamayan herkes bu sorulara bir kere içtenlikle cevap verse sonuç daha iyi olacak gibi görünüyor.

Bir kısım dış mihrakın!, tüm haklarımızı alarak, bizi ikinci sınıf varlıklar olarak, bazılarını da “hasta!” olarak tanımlamak istediğini biliyorum. Üstelik bir kere daha hatırlatmak istiyorum ki, geri adım atılacak yer de kalmadı. 

Ve

Taciz iddialarında adı geçen Pelin Buzluk’un söylediğine göre, Hasan Ali Toptaş, evinde misafir olan Pelin Buzluk’a kendi davranışlarını meşrulaştırmak için “o zaman neden bu elbiseyi giydin!?” diye sormuş. İnanabiliyor musunuz? Bahane olsun bir kere de yazmış olayım. Kimse, giydiğinden, süsünden, oturuşundan, gülüşünden, bakışından dolayı bir başkasının dürtüsüne gönderme yapmıyordur. Canı öyle istemiştir. Kaldı ki; kendine özen göstermek, karşıdaki insana saygı gereğidir.

İnsan neden beynine at gözlüğü takmak ister? Sadece bunun üstüne bile sayfalar dolusu yazılabilir ama bu noktayı uzatmak istemiyorum.

Kısacası, yüzlerce sayfa yazarak insan olunmuyor. İnsan, evine gelen birine misafirperverlik gösterdiği zaman insan.  

Buradan bakınca, nasıl bir açlıksa bu bir türlü doymayan, “eril fallus” algının doyması da mümkün görünmüyor. O zaman, efendi olmayı da efendi durmayı öğrenmek zorundalar. Bu sürece katkı sunan, bunun için yarasını kaşıyan hemcinslerime teşekkürü bir borç bildiğim gibi taciz konusunda duyarlı olan herkese de teşekkür ediyorum. Görünen o ki konunun muhatapları, kendi dünyamıza çekildiğimiz her an, bu çarpık zihniyetiyle kendini hep haklı sanmaya başlamış.

Hasadın iyi olması, tarlayı sürmekle başlar. Bu noktada yayınevlerinin tavrı çok önemliydi / önemli. İçimize su serpenlere selam olsun. 

Önyargılarınıza Değil Sorularınıza Aldığınız Cevaplara Güvenin

Taciz suçlaması, bunu sömürebilecek insanların sayısı görece az olsa da kullanılmaya da açıktır diye düşünürüm. Flörtün her bireyin hakkı olduğunu bilerek ve tarafların rızası olduğu sürece yetişkin kimsenin yaşadığı ilişkiye karışmanın haddimiz olmadığını bilerek, o zaman bir zahmet kafa karışıklığına ve uygunsuz durumlara yol açmamak için konuşmayı öğrenin, demek istiyorum. Atıyorum, “sana yaklaşmak istiyorum,” deyin, izin isteyin, sorun ve “hayır”ın anlamının “hayır” olduğunu bilin. İstiyordur ama naz yapıyordur kafaları dinozorlar çağında kaldı. Ayrıca, “hayır,” diyen birine saygı duymayı öğrendiğinizde egonuz zarar görmez, korkmayın.

Unutmayalım ki; düşüncelerimizden değil eylemlerimizden sorumluyuz. Adamlar ne der bilirsiniz; “utanmazsan utanmam.” 

Sağlıcakla ve güvende kalmanız dileklerimle.

Yeryüzü Film Festivali 7-10 Aralık’ta ücretsiz ve çevrimiçi!

0

İnsanın dünya üzerindeki eylemleri ve bu eylemlerin sonuçları gezegendeki tüm yaşamı etkiliyor. İçinde bulunduğumuz dönemde, yeryüzünde doğal kaynakların ve ekosistemlerin varlığının ve bütünlüğünün gittikçe tehdit altına girmesi, sürdürülebilirliğin yeni bir bakışla ele alınmasını zorunlu kılıyor.

Atölye Deneme Sanat ve Ekolojik Çalışmalar Derneği olarak altı senedir İzmir organizasyonunu üstlendiğimiz Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’ni bu sene Yeryüzü Film Festivali adıyla 7-10 Aralık 2020 tarihinde sizlerle buluşturuyoruz. Film gösterimleri surdurulebiliryasam.net adresinden ücretsiz ve çevrimiçi olarak ulaşılabilir olacak.

Sürdürülebilirlik kavramının doğru anlaşılması ve toplumda farkındalığın artması amacıyla 2008’de yola çıkan SYFF; aslolanın yaşamın sürdürülebilirliği olduğu vurgusu ile 12 yıldır ilham kaynağı ve dayanak noktası olmaya devam ediyor. 

Etki Odaklı Film Seçkisi

SYFF2019 seçkisinde yer alan belgeseller bize sadece olup biteni göstermekle yetinmiyor, sistemleri anlamamızı ve ilişkileri kurmamızı sağlıyor, ilham veriyor, bizi güçlendirip harekete geçmeye davet ediyor.

Bireysel, sosyo-kültürel ve organizasyonel dönüşüm için katalizör olabilecek belgesellerden oluşan seçkisi ile SYFF küresel sorunların kaynağına odaklanıyor, gerekçelerinin anlaşılmasına ışık tutuyor, gerçek ihtiyaçların tanımlanması ve karşılanabilmesi için ilham veriyor ve yaratıcı çözümler içeriyor.

SYFF seçkisi aynı zamanda giderek daha karmaşık ve görünmez hale gelen ilişkileri görünür kılarken bizi kendimizle, birbirimizle ve gezegenle ilişkilerimizi onarmaya davet ediyor.

Belgeseller dünyanın birçok farklı ülkesinden iklim değişikliği, sosyal girişimcilik, bir insan hakkı olarak barınma ve konut, toplumsal dönüşüm, yerel ekonomi, sürdürülebilir ormancılık, turizm, çocuk işçiliği ve çocuk köleliği, sürdürülebilir üretim, sorumlu tedarik zinciri, barış, ekosistem restorasyonu, deniz permakültür, enerjinin demokratik üretimi ve paylaşımı vb birçok konuyu bütüncül bir bakış açısıyla aktarıyor.

YERYÜZÜ FİLM FESTİVALİ SEÇKİSİ

– Baskı / Push (Yönetmen: Fredrik Gertten, İsveç, 2019, 92’)

– Bir Artizan Çikolata Hikayesi / Setting the Bar: A Craft Chocolate Origin Story (Yönetmen: Tim

Shephard, ABD, 2019, 85’)

– Cesur Barış / A Bold Peace (Yönetmen: Matthew Eddy ve Michael Dreiling, Kosta Rika, ABD,

2016, 90’)

– Ekotopya / Ekotopia (Yönetmen: Ufuk Tambaş, Türkiye, 2018, 40’)

– Gerçek Servet / Redefining Prosperity (Yönetmen: John de Graaf, ABD, 2018, 57’)

– Görünmez Eller / Invisible Hands (Yönetmen: Shraysi Tandon, Gana, Çin, Hindistan, Hong

Kong, Endonezya, ABD, 2018, 80’)

– Ormanların Zamanı / Le Temps des Forêts (Yönetmen: François-Xavier Drouet, Fransa, 2018,

103’)

– Sofra / Soufra (Yönetmen:Thomas A. Morgan, Lübnan, ABD, 2017, 73’)

– Turist İstilası / Overbooking (Yönetmen: Álex Dioscórides Gomis, İspanya, 2019, 56’)

– Ütopyaya Dönüş / Utopia Revisited (Yönetmen: Kurt Langbein, Avusturya, 2018, 91’)

– Yarını Yaratmak / Inventing Tomorrow (Yönetmen: Laura Nix, Hindistan, Meksika, Endonezya,

ABD, 2018, 87’)

– Acil Çırak Aranıyor / Urgent Tyro Wanted (Yönetmen: Osman Çakır, Türkiye, 15’)

– Ağaçların Adamı / The Man of the Trees (Yönetmen: Andrea Trivero, İtalya, 2018, 19’)

– Aptallar ve Hayalperestler / Fools and Dreamers (Yönetmen:Antoinette Wilson ve Jordan

Osmond, Yeni Zelanda, 2019, 30’)

Festivalde filmlerin yanı sıra film içerikleriyle alakalı konularda ilham veren konuşmacılar, performanslar yer alacak.

Festival Destekçisi:  

-Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği

  • Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu
  • Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali

Film Destekçisi: 

 APFİZ

Medya Destekçisi:  

  • Reklam Kalemi

Kelebek Etkisi Derneği ve Surdurulebiliryasam.tv işbirliği ile

IKSV ile Online Festival Mümkün!

Her yıl İstanbul’da film zevkine doyduğum ve keyifle takip ettiğim İstanbul Film Festivali ile bu yıl, farklı bir buluşma yaşadık. Pandemi koşullarının hüküm sürdüğü bugünlerde festivalin yarışma filmlerini, ‘online’ olarak festivalin kendi sayfasında izleme şansı buldum. Temmuz ayında İFF Ulusal Uzun Metraj filmlerini, Eylül ayında Adana Altın Koza ve Başka Sinema Ayvalık Film Festivali filmlerini ve Ekim ayında ise Uluslararası Yarışma, Ulusal Belgesel yarışma filmleri ile Film Ekimi filmlerinden izlemiş oldum. Bu yazımda İKSV’nin online sayfasında izlediğim filmlerden yorumlarımı, sizler için bir araya getirdim…

39. İstanbul Film Festivali’nde Ulusal Yarışma!

Anıl Gelberi’nin ilk uzun metrajlı filmi olan Plaza, kara-komedi tarzındaki havasıyla izleyiciyi yakalayabilen bir film olmuş. Plazada psikolojik sıkılma yaşayan karakterin gittiği yol, bunaltı ve absürtlük içererek başarıyla gitse de, hikayenin varmaya çalıştığı yolda bazı problemler göze çarpabiliyor. Örneğin hikayeye mafyanın karışması, işleri finale doğru yokuşa sürmüş. Ve sevdiği bir kızla tanışan oğlanın yaşayacakları, bir bakıma çok ‘spoiler’ a varabilecek bir tarzda bizi karşılıyor. Baş karakterimiz Emre için Onur Berk Arslanoğlu, tip ve oyunculuk olarak doğru bir seçim olmuş. Daha önce Hayat Şarkısı dizisinde keyifle izlediğim Deniz Altan’ın da filme ayrı bir renk kattığını dile getirmek gerek…

Erkan Yazıcı’nın yönettiği Uzak Ülke filmi, mübadele meselesine farklı bir atmosfer yaratarak yaklaşıyor. Tek mekan ve az oyunculu filmler, hele ki süresi biraz da uzunsa izleyende sıkılma hissi yaratabiliyor. Ancak Uzak Ülke’de kullanılan renkler ve hikayenin dinginliği de buna müsaade etmiyor. Distopik bir yaklaşımla zamansız filmler, eğer ki farklı bir mesele koymazsa sorun olabiliyor. Uzak Ülke filminde yönetmen, fark yaratan bir konta koymayı başarabilmiş. Karadeniz fonunda, rum bir çocuk ile Türk askeri bir bakış açısı izleyende değişik his uyandırıyor. Haydar Şişman ve Abdurrahman Gönan’ın başarılı performansları yanı sıra kuvvetli bir sinematografi de karşımızda…

Orçun Behram’ın yönettiği Bina filmi, ülkemiz sineması için umut besleyen bir başlangıcın filizlenmesi adeta.  Filmin zamansız-ögesiz-mekansız kavramlarını distopik bir evrende anlatışı ve korku – gerilim türlerini kullanması güçlü kılmış. Distopya iç metinleri anlaşılsa da, hikayenin derdini filme döküşü ve süresinin uzun olması, kimi zaman izleyende uzunluk hissine bırakabiliyor.

Adana Altın Koza Ulusal Yarışma’dan İki Film: “Ben Bir Denizim” ve “Yeniden Leyla”!

Gösterimlerinin bir bölümünü çevrimiçi gerçekleştiren Adana Altın Koza Film Festivali’nde yarışan : “Ben Bir Denizim” ve “Yeniden Leyla” filmlerini ilk kez izledim. Daha önce ‘İyi Yemek Öldürür’ adındaki ısa filmini izlediğim Umut Evirgen’in yönettiği ilk uzun metrajlı filmi “Ben Bir Denizim”, karton toplayarak hayatını sürdüren ve babasıyla yaşayan Deniz’in, Nisan’la tanışması sonrası girdiği tehlikeli yollara odaklanıyor. Filme iyi bir hikaye konulmuş olsa da, filmi dibe düşüren şey hatalı gelişmelere sahip ve problemli senaryosu olmuş. Kimi zaman mantık dışı ilerlemenin olduğunu hissettiğimiz filmin görsel açıdan deniz altı ve lunapark sahneleri başarılı diyebiliriz. Ayrıca umut veren bir performans sergileyen Gürberk Polat’ın performansına hayran kaldığımı da belirmeden geçmemek gerek…

Barış Hancıoğulları’nın yönettiği “Yeniden Leyla” da ise, iki farklı umut, iki farklı hayat ama aynı beden olarak bir karaktere odaklanıyoruz. Film ilk başında çok klişe ve sıradan bir art-house olarak karşımıza çıkıyor. Benzer hikayelerine denk geldiğimiz bir filmle karşı karşıya kalıyoruz. Ancak bir süre sonra, bambaşka bir filmle karşılaşıyoruz. Bir dakika diyip, başka bir filme geçiyoruz sanki. Filmde gerçeklik duygusunun bir anda kayboluşunu ve beynin altına inişin işlenişini gerçekten çok beğendim. Çok doğu bir yönetim ve senaryonun aksını kaydırmanın yüksek bir başarısını ‘Yeniden Leyla’ da görebilmek mümkün. İlk uzun metrajlı filminde izleyiciyi gerçekten şaşırtabilmeyi başaran ve filmini 2020’nin en iyi yerli filmlerinden bir tanesi olarak taşıyabilen Barış Hancıoğulları’nın türk sinemasında daha güçlü filmlere imza atabileceğinden kuşkumuz yok. Ahmet Melih Yılmaz’ın güçlü performansla imza attığı iki bambaşka karakter, filme artı koyan bir diğer neden. Kadın oyuncu olarak Ayfer Dönmez’in de filme eklediği başarı da göz ardı edilmemeli…

İlk kez Başka Sinema Ayvalık Film Festivali!

James D’Arcy’nin ruhuna, diline ve sinematografisine hayran olduğum İtalyan Yazı filmi, 2020’nin en iyileri arasında girmeyi başaran naif filmlerden bir tanesi. Renk cümbüşü fonunda; derinliği olan, macerasını da eksik etmeyen bir baba-oğul ilişkisi izliyoruz. Jack karakterinin ayrılık psikolojisi, babasıyla kurmadığı bağın nedeni  ve buna neden olan iç burkucu dram… Naifliğin ve iç dramın harmanının bu denli barılı olduğu ender filmlerden bir tanesi İtalyan Yazı…  Sıcak ve samimi bir üsluba sahip olan film, keşkeleri harekete geçirir cinsten. Liam Neeson ve Micheál Richardson’ın iç ısıtan performansları da filme artı kazandıran ayrı bir neden…

İç ısıtan, absürt ve bir o kadar macera dolu bir Bruno Merle filmi… Hüzün, kahkaha ve sevinç harmanına sokan Felicita, değişik ve kıpırdatıcı bir aile hikayesi sunuyor. İzlerken 3 farklı pencereden 3 farklı hayat izliyoruz, ama aslında onların bir aile olduklarını gördüğümüzde, şok içinde onların uyumsuzluk karmaşasını keyifle izliyor buluyoruz kendimizi. . Senaryosu oldukça şaşırtıcı ve gizemle dolu ki, ne olacağını tahmin etmek zor. Bu belirsizlik de aslında filmi sevmemize bir neden.  Küçük oyuncu Rita Merle’nin adeta göz doldurucu performansı, filme renk veriyor.

Oliver Laxe, Yangın Yeri filmiyle doğanın tüm elementlerini, bir anne-oğul ilişkisi temelinde Amador karakteri üzerinden gizemli bir yolculukta anlatıyor. Aslında Amador’un psikolojini ve yaşadıklarını film boyunca anlama çözümü içinde güzel olsa da, senaryonun ritmi izleyeni filmden koparabiliyor… Çünkü içine kapanıklığı olan film, git gide izleyeni bunaltıcı bir havaya sokabiliyor. Filmin bazı kavga ve hareketli sahneleri filme izleyeni döndürse de, bir süre sonra filmden uzaklaşmanız kaçınılmaz oluyor…

39. İstanbul Film Festivali Uluslararası Yarışma’da İki Film: “Kuş Dili” ve “Sanctorum”

Polonya sinemasına kattığı filmlerle kendine hayran bıraktıran Xawery Zulawski, Mowa Ptaków yani Kuş Dili filmiyle de izleyicisini adeta kendinden geçirten duygulara sokuyor. İlk başta filmi izlerken ‘seviyor muyum’ ‘sevmiyor muyum’ diye düşündüm. Ama gerçekten ‘genius’ kafayı özlediğimi hissettim ve 2020 yılının en kaliteli filmlerinden biriyle karşı karşıya olduğumu görmüş oldum. Xawery Zulawski’nin babası Andrzej Zulawski’ye enfes bir selam gönderişi olmuş film. Polonya’nin siyasi ikliminie de sert eleştirileri göndermesi de ayrı bir dikkat çekici nokta olmuş. Sebastian Fabijanski’nin muazzam performansı da, senenin en iyi oyunculuklarından bir tanesi. Özellikle ‘Thriller’ karikatürize si muazzam ötesiydi…

Joshua Gil’in yönetmenliğini üstlendiği Sanctorum; doğa sesleri, uyuşturucu kartelleri ve ordu arasına sıkışmış bir köyü, gerçekçi ve muazzam bir dille tasvir ediyor. Annesini arayan bir çocuğun çaresizliği, sessiz çığlığı ve masuma yapılan zulüm ön planda ve bu gerçekten filme hoş bir efekt katmış. Doğanın filme ekstra olarak kattığı duygunun büyüleyici etkisini de geçmeden etmemek gerek.

39. İstanbul Film Festivali’nin başarılı belgeselleri…

Göbeklitepe Sakinleri, ‘Atiye’ dizisinden bu yana ilgi odağımız olan tarihi mekan Göbeklitepe’nin tarihine ve civar köylerinde yaşayan halkının Göbeklitepe’nin üzerlerine etkisine odaklanıyor. Fikirsel olarak ilgi çekici bir konuyu ele almasıyla izleme hissi uyandıran belgesel, kimi zaman uzun sekanslarıyla izleyeni filmden koparabiliyor. Özellikle Göbekltepe civarında kazı yapanların bir şeyler bulmasını ya da bulduklarını zannedenlerin üstünün kapatılması, emek verenlerin göz ardı edilmesinin de anlatılmasını anlamlı ve görülmeyenlerin görülmesi gerektiği hususunda durulması açısından önemli buldum…

Asfaltın Altında Dereler Var belgeselini ise çok şaşırarak, kimi zaman üzülerek ve öfkelenerek izledim. Belgesel derdini ve meselesini çok doğru noktalara basarak anlatıyor. Ankara’nın çarpık kentleşmesine ve ‘her yağmur yağdığında neden sel oluyor? ‘ sorusuna çok doğru cevaplar içeriyor Asfaltın Altında Dereler Var belgeseli… Ankara kentine gönül vermiş isimlerin bir araya gelip yaptığı tüm açıklamalar da çok önemli. Ankara’nın asfalt altlarına gizlenmiş derelerinden haberi olmayanlara tavsiyedir. Yasin Semiz’i ve ekibini, bu ilginç konuyu buldukları için kutlamak gerek.

Deniz Tortum’un Maddenin Halleri belgeselini izlerken, hastane ortamına bir günlük misafir oluyor, hatta bir pratisyen hekim gibi hissediyorsunuz. Filmin bir yandan iç gıcıklayıcı hali olsa da, gerçekçi hissi elden bırakmaması ve belgesel normlarını ele alarak hareket etmesi, filmi önemli kılmış.. Ayrıca kara kalem perspektiflerine de bayıldığımı geçmemek gerek…

Daha önce Merve Kayan ile birlikte yönettikleri ‘Mavi Dalga’ filminden tanıdığımız Zeynep Dadak’ın başarılı gözünü biliyorum. Yeni belgesel filmi Ah Gözel İstanbul‘da; İstanbul’un önemli kapılarına, semtlerine ve farklı kültür noktalarına güzel bir bakış atıyoruz. Bilgi verme ve şehir tanıtma açısından başarılı. Görüntüler de gayet teknik anlamda güzel olmuş. Ancak filmin fark koyamaması, kurmaca bölümlerindeki sığlığı ve sanki televizyonda belgesel izliyormuşuz gibi ilerlemesi biraz düşürmüş. Sezgi Mengi’nin kullanılması filme ayrı bir hava verse de, bir süre sonra filmden kopma hissine de kaptırabiliyor sizi…

Film Ekimi’nde dikkat çekenler…

Aneil Kara’nın yönetmenliğini üstlendiği ‘Alabora’ yani ‘Surge’ yılın en dikkat çeken filmlerinden bir tanesi. Sundance’den Ben Whislaw’a performans ödülü gelmesi, aslında ne kadar muhteşem bir performans sergilediğinin de bir kanıtı aslında. Heyecanını son ana kadar bırakmayan, rahatsız edici ve yürek burkan bir film oluş Surge. Sokağın hem suçlarla dolu, hem hareketli hem de renkli anını yakalayan kameranın dili de çok güzel oluşturulmuş. Soğuk ama çevresine saygılı bir adamın, bir anda kural tanımaz birine dönüşümü, çok doğru ve kaliteli kodlarla anlatılmış. Ben Whislaw’a bu filmde yer aldığı tüm festivallerden ödül verilmeli, efsane bir performansa imza atmış.

Martin Provost’un yönetmenliğini üstlendiği “How To Be A Good Wife” yani “İyi Bir Eş Olmanın Yolları” filmi, 60’lı yılların Fransa taşrasında; cinsiyetçi yaklaşıma, mizahi ve duygusal yönden bir bakış atıyor. Paulette’in enstitüsünde genç kızlara ‘ev kadınlıği’ öğretisi, ilk başta diktatör şekliyle, türevlerine oldukça benziyor. Ama olayların bir anda değişmesiyle film, çok daha rahatlayıcı bir hal alıyor ve bir anda müzikale dönüşümüyle izleyicinin içinde kıpırdayan kelebekleri hissetmesine neden oluyor. Özellikle finaldeki tam da o müzikal tadındaki baş kaldırı, takdir edilesiydi. Juliette Binoche her zamanki gibi efsane bir oyuncu olduğunu hatırlatıyor. Ayrıca Yolande Moreau ve Noémie Lvovsky’nin performanslarına da ayrıca bayıldım.

Fizyo-Politik Kontrol

0

Konuk Yazar: Hakan Yurdanur

Alaycı bir reddedişi, neşeli bir öfkenin izlediği günleri yaşıyoruz. Çatırdama sesleri ardı ardına geliyor. Suya düşmüş hayalleri, gerçekleşemeyen beklentiler boğuyor. Sağlam kafanın sağlam olmayan vücutta yaşadığı dönemlerden geçiyoruz. Bu geçişten sağ salim çıkabilmek için yeni bir paradigmaya dolayısıyla yeni bir gramere ihtiyacımız var. 

Yeni paradigmanın grameri ile bir araya gelmiş birçok -ben- , -biz- olmaya hazırlanıyor. Gelin toplumsal ve bedensel sağlık üzerinden -bizlere- dayatılan bu süreci yeni okuma biçimiyle yorumlayalım.

Malum “covit -19 ” sürecindeyiz. Bu süreç bir dizi önlemide beraberinde sunuyor. Menüdeki birinci madde pandemi ile tekrar üst sıradaki yerini alan – bedensel memurlaştırma- dır! Böylece bireyin sağlığı iktidarın sağlığı üzerinden formüle edilmeye çalışılmaktadır. 

Toplum bir bedene, bedende hastalığı muayene edilip iyileştirilecek nesneye dönüştürülmekte. Muayene ve tedavi sonundada – bedenin – sağlığına kavuşması emredilmekte.

Sağlıklı olmanın ön koşulu ise – temiz – olmak. Eğer bir şey önüne ek alıyorsa, mutlaka ardında bir şeyler gizleniyordur. “Temiz eller” , “Temiz toplum”, “Temiz doğa” gibi. 

Temizlik, bedensel hakimiyetin daha doğrusu bedenlere indirgenmiş bir mutlak hakimiyetin göstergesidir. Aslında temizlik üzerinden sunulan bireyin kendisine karşı ödevleri, vatandaş olarak da devletine karşı görevlerini eksiksiz yapması gerektiğidir. Birey olarak bedenine, vatandaş olarak devletine karşı borçludur ve bu borcu temizlemelidir!

Beden ve ruh hijyeni en temel ahlâki sorumluluk mertebesine yükseltiliyor. Bireyin temizliğinin “imandan” gelmesi, o imanın sonsuz kudrette olması dolayısıyla iktidarın ve taşıyıcısı olduğu kapitalist sistemin sonsuza dek süreceği müjdeleniyor!

Unutmamak gerekir ki; sadece bireyler değil iktidarlarda taşıyıcıdır. Dolayısı ile neoliberalizmin taşıyıcısı olan hükümetler, covit-19 taşıyıcısı bireyler yarattığında şaşırmamak gerekli.

Salgından korunmanın yolu bireysel çözümlere bırakılmış durumda. Küçükleri gözlerinden, büyükleri ellerinden öptüren anlayış, şimdilerde sakın bunu yapmayın diyor. Bu aslında; yönetememenin getirdiği çivisi çıkarılmış dünyayı anlatmakta.

Suçu elini yıkamayan – pis- bireyler üzerine atmak, kapitalizmin pisliğini ne yazıkki örtmüyor. 

Pisliğini örtmek için çırpınan sistem kendi benzerlerini üretmeye çabalıyor. Yapamayınca da kendisine benzetmek adına, karşısındaki vatandaşını bir güzel -benzetiyor-.

Bu zorlu bir “gönüllü kulluk” sürecidir. “Zor”un bu inşası sonucu, sesi kısılan vatandaşın sözüde yükselemiyor.

Sesin kısılıp sözün yükseltilmediği bu döneme “covit -19” tedbirlerini de eklediğimizde; ezilen, sömürülen, yok edilmek istenen -büyük insanlığın- üzerindeki en etkili yöntem “öldürerek tedavi” etme biçimini almaktadır.

Bu ilginç tedavi yöntemi ile gizlenen ve söylenmeyen rakamların arkasında; vakâ sayısından fazla işsiz sayısı, taşıyıcı insan sayısından fazla aç ve yoksul insan sayısı bulunmaktadır.

Toplumun rehin alınma süreci, karakollaşmanın tüm dünyayı kapsamasıyla el ele yürümektedir. Hayatı bir “barometreye” dönüştürme çabası, vatandaşın ateşini ölçerken, iklim krizi ve ekolojik yıkımın getirdiği -doğanın ısınmasını- önemsememektedir. Biliyoruz ki , toplumsal ısının artması doğanın ısınmasından ayrı düşünülemez.

Salgının “vatandaşın ortak suçu” olduğu, dolayısıyla sistemin bundan muaf tutulması gerektiği her gün saatlerce anlatılıyor. Suçlunun suçunu bilmesi evinden çıkmaması gerektiği ezberletiliyor. 

Evde kalmanın getirdiği baskı bedenin ve aklın her parçasına işlemekte, otomatik alışkanlıklara dönüşmüş performanslar sergiletmektedir. 

Tehdit ve tehlike artık evimize, odalarımıza, hatta evde birlikte yaşadığımız “ötekine” bulaşmıştır.

Bu alarm durumu bedenin “FİZYO – POLİTİK” olarak “DENETİM” altına alınma sürecidir.

Böylece bir zincir oluşturulur. Önce birey sonra yaşadığı oda, ev, mahalle ve en sonundada toplum “bağışıklık” kazanmalıdır. Toplumun bağışıklığından istenen aslında “bağımlılıktır”. 

Temizlik -maske- mesafe üçgeni üzerinden kurulan kontrol mekanizması, düzenin devamını sağlayan “itaat”in önemli ritüelleridir.  Temizlik üzerinden -bedenimize-, maske ile karşımızdaki -ötekine-, mesafe ile de -sosyal ve sınıfsal- konumumuza yabancılaşmamız örgütlenmeye çalışılır. Tekrar hatırlatmak gerekir ise: “corona tedbirleri organik değil, mekanik örgütlenme ağıdır.”

Neoliberal sistemde, istek ve amaçlar vazgeçilmez ihtiyaçlar olarak sunulmakta. Böylece ihtiyaç ve üretim arasındaki gerçeklik payı giderek koparılmakta. İhtiyaç, planlanabilir bir şey olmaktan çıkarılıp , hissedilebilir bir şeye dönüştürülüyor.

Bu hissedilebilirliğin disiplin altına alınması içinde sadakat ve korku mekanizmasının üretim kurumları devreye girmekte: hapishane, hastane, tımarhane, AVM ve depremle yerle bir olan daire…

Hayatın eve sığma mantığı yukarıda sözünü ettiğim, disiplin-sadakat-korku üçgeninin içine hapsolmuş, depremle kolayca yıkılan dairelerde hayat bulmaktadır.

Kapitalizmin hapşırması toplumun covit -19’a yakalanmasına yetiyor. Temizlik – maske – mesafe üçlüsüne yakından bir kez daha bakalım.

TEMİZ kapitalizm yoktur. Yüzüne her gün değişik MASKELER takan vahşi bir sistem mevcuttur. Öyleyse en kısa zamanda kapitalizm ile toplum ve doğa arasına MESAFE koymalıyız. Mesafenin sonu çöküşü müjdeleyecektir.

Başlık görseli kaynağı: Toplumsal.com

Çetin Çetintaş ile yeni kitabı “Sarı Çiçeği Koklayan Kedi” ve yoga üzerine söyleşi

  • Yogaya nasıl başladınız? İlk deneyim anınızı bizim ile paylaşabilir misiniz?

Birçok kişi gibi yogaya önce bedensel ihtiyaçlarla başladım. Bedenimi daha iyi kullanabilmek için yoga dersleri aldım. İlk deneyimim çok keyifliydi. Bedenimde daha önce hissetmediğim yerleri hissetmiştim. Yaşadığım evin daha önce hiç gezmediğim odalarını gezmek gibiydi. Hatta eve gider gitmez o gün çalıştığımız her şeyi evde kendi kendime bir kez daha tekrar etmiştim 🙂

  • Yoganın birçok türü var, bu konuda sizin görüşleriniz nelerdir?

Bir şeyin türlerinin oluşması kaçınılmazdır. Ne de olsa türlü türlü insanlar var. Her tür insana göre de bu tarz metotlar şekil alabilme özelliğine sahiptir. Tıpkı su gibi. Hangi bardağa ya da şişeye koyarsak koyalım su, sudur. Önemli olan yoganın metodundan uzaklaşmamaktır. Yani suyun içine başka içecekler karıştırmamaktır.

  • Kendi ilhamınızı nereden alıyorsunuz?

Gördüğüm her şeyden… Yaşamak o kadar muazzam bir dansın parçası olmak ki, her bir anı, her bir zerresi ilham verici.

  • Yoga ile tanıştıktan sonra hayatınızda olumlu ya da olumsuz anlamda değişiklikler oldu mu?

Olmaz mı! Yoga insanın tüm yaşamını değiştiriyor. Nasıl ki ufak bir yağmur yağar ve tüm İstanbul trafiği etkilenir, yoga bunun kar yağan hali. Yogayı samimiyetle pratik ettiğinizde tüm hayatınızın gidişatı bir anda değişiyor. Tüm “istediğinizi” sandığınız şeyler o trafikte kalakalıyor. O trafikte sıkıştığınızda yolda ne kadar araç olduğu üzerine düşünmeye başlıyorsunuz ki işte bu araçlar insanın arzuları… Arzular yaşamın içinde bizi sıkıştırır. Arzularımızı azalttıkça, yaşamaya başlarız. Olmasını istediğimiz şeylerin içinde sıkışmaktan kurtulur, “olanın” büyüsüne kapılırız.

  • Yoganın gerek ruhsal gerek fiziksel gerekse de zihinsel anlamda faydaları bulunmaktadır. Bize kısaca bunlardan bahseder misiniz?

Yoganın faydaları saymakla bitmez. Bunlardan en önemlilerinden biri; insanın “kendi” dediği şeyi tanımasını sağlar. “Ben kimim?” Sorusuna köklü bir cevap verirken, “Ben ne değilim?” sorusuyla da buluşturur. Fiziksel olaraksa yoga insanın bedenini adeta baştan yaratır. Bedeniniz yaşınız kaç olursa olsun, asana çalışmaları sonucunda inanılmaz bir kapasitede çalışmaya başlar. Stres yaşam kalitemizi bozan en büyük etmenlerden biridir. Yoga, stresi kontrol etmemizi sağlar ve bu yolla da birçok hastalığın önüne geçer. Matın üzerinde yaptığımız zorlayıcı pozlar sayesinde bedenimizin içine girdiği stres durumlarıyla yüzleşir ve bu stresi kontrol etmeyi öğreniriz. Matın üzerinde yaşadıklarımız, hayatın bir provası niteliğindedir. Düzenli pratikler sayesinde yaşanan bilinç açılımları kişilere daha sağlıklı bir beden, daha sevgi dolu ilişkiler, koşulsuz huzur alanları ve ruhani bir uyanış sağlamaktadır. 

  • Hindistan’daki Sanskrit dilini öğrenme sürecinizden bahsedebilir misiniz?

Sanskrit benim için öğrenmesi oldukça keyifli bir dildi. Dilin kendisi içinde büyük bir felsefe barındırıyor. Önce bir manastırda başladı dili öğrenme sürecim. Mecburi derslerden biriydi. Bu derslerden o kadar keyif aldım ki, bu dil bilgimi daha ileriye taşımak istedim. Bir öğretmenden hem yüz yüze hem de Türkiye’ye döndüğümde Online dersler alarak üzerinde uzmanlaştım. Sanskrit çok emek isteyen bir dil. Öğrenme sürecimde günde minimum 8 saat üzerine çalıştığımı söyleyebilirim. Yıllar içinde birçok yazıt üzerinde çalışmamla birlikte Sanskrit ile aramda derin bir bağ oluştu.

  • Yogaya daha çok kadınlar ilgi göstermektedir. Bunun sebebi kadınların özgürleşme düşüncesi olabilir mi? 

Aslında Uzakdoğu’da durum böyle değil. Uzakdoğu’da ağırlıklı olarak erkekler ilgi göstermekte. Batıda ise durum farklı. Batıda kadınlar kendileri için bir şey yapma konusunda daha cesur.

  • Siz diyorsunuz ki: “Gerçeğe açılan kapılar dışarıda hiçbir yerde, hiç kimsede, hiçbir şeyde değil. Kapı, kişinin kendisi. İnsan her şeyi görürde kendini görmez. Ben ise nacizane bir aynayım karşında, seni sana tutan”. Bu sözü duyunca tam da bu sebepten insanlar yoga yapmalı diye düşündüm. Bu sorumluluğun altından kalkmak için kendinize uyguladığınız yöntemler neler?

Yoga. Öğrencilerim bazen benim bir araç olduğumu unutup, hayatlarının merkezine beni koymaya çalışır.  Bu sadece öğretmen öğrenci ilişkisinde olmaz; anne bunu çocuğuna, kişi aşık olduğu insana, bazense insan bunu çalıştığı işe yapar… Bu noktada onların merkezlerinden çekilip, bu yaşamdaki esas olanın “kendi”lerini tezahür ettirmek olduğunu yeniden fark etmelerini sağlamak en büyük incelik. İnsanın sevilmek, değer görmek konusunda zaafları varsa, kolaylıkla karşısındaki kişinin merkezine yerleşebilir. Bu da ilişkinin en sağlıksız halini doğurur. Çünkü taraflardan biri kendi yolunda yürümekten, kendi olmaktan feragat eder. İlişkileri düşünelim, canım cicim aylarında başlayan bu feragatin sonucunda, ilerleyen süreçte mutsuz ilişkiler ortaya çıkmıyor mu? Aşık olduğu kişi için kendini varlığını bastıran kişiler bir nokta sonra “peki ya ben?” demeye başlamıyor mu? Bu bağlamda, yoga insanın kendini sevmesi ve kendi değerini bilmesini sağlıyor. Böylelikle kendinizi başkalarının merkezinde bulmuyorsunuz.

  • Sizce yoga konusunda doğru bilindiği varsayılan yanlışlar neler?

Yoganın sadece esneme hareketlerinden veya meditasyon yapmaktan oluştuğunun sanılması. Meditasyon yoganın 7. basamağıdır ve pratik edilmesi en zor aşamalardan biridir. Oraya gelmek için çok emek gerekir. Öncesinde pratik edilmesi gereken 6 basamak vardır.  Bunlardan biri olan asanalar basamağıysa sanıldığı gibi esneme hareketlerinden oluşmamaktadır. Oldukça yoğun ve güçlü pratikler içerir.

  • “Sarı Çiçeği Koklayan Kedi” diğer kitaplarınızın yanı sıra okuru insan olmakla yani varoluşumuzla ilgili sorgulatan bir kitap. Felsefe kitabı yazarken yaşadığınız zorluklar nelerdi?

Felsefe kitabı yazarken herhangi bir zorluk yaşadığımı söyleyemem. Anlattığım şeyler benim için bir fikir değil, yaşam şeklim olduğundan, kendiliğinden kağıda dökülüveriyor. Nasıl başınıza gelen bir şeyi anlatırken güçlük çekmezsiniz çünkü ne yaşadığınızı bilirsiniz; benim için bu felsefeyi aktarmak da böyle.

  • Covid-19 ile bütün Dünya uğraşıyor. Böyle bir dönemde bedensel sağlığımız kadar ruhsal sağlımız da önem kazandı. “Hayat Sana Ne Anlatıyor” kitabında da duygularımızdan korkmamamız gerektiğini anlatıyorsun. Bu kitabı bu dönemde yazıyor olsaydınız ne eklemek isterdiniz?

“Hayat Sana Ne Anlatıyor” kitabım yaşamın somut alandaki matematiğini anlatan bir kitap. Her duygunun neden ortaya çıktığını, yaşadığımız hallerin esas sebeplerini anlamanızı sağlıyor. Bu bağlamda, her dönemi, her süreci, her olayı hali hazırda kapsıyor. Bu kitap nasıl bir dönem geçirirsek geçirelim, o dönemin bize ne yaptığını ve hayatın bize ne anlatmaya çalıştığını anlayabilmek için elzem bilgiler içeriyor. 

  • Yogaya dair yaptıklarınız yanı sıra yazdığınız kitaplarınızla da isminizi duyurdunuz. Nasıl hissediyorsunuz?

Başarıda ve başarısızlıkta aynı kalmaktır yoga. Yaptığımız hiçbir şey bizi daha değerli hale getirmediği gibi, yapmadığımız ya da yapamadığımız hiçbir şey de bizi değersizleştirmez. Açıkçası bunları yapmadan önce nasıl hissediyorsam, şu anda da öyle hissediyorum 🙂

  • Yogaya yeni başlayan biri için tavsiyeleriniz ne olur?

Sabırlı olmalarını ve başarı odaklı olmamalarını. Yogada esas olan süreçtir. Bir yere varmaya veya bir şeye yetişmeye çalışmıyoruz. Tam burada, bulunduğumuz zaman ve mekanda elimizden gelenin en iyisini ortaya koymaya çalışıyoruz. Başarı odaklı olduğumuzda, “değer” hissi ile savaşır dururuz. Bizi ne yapabildiklerimiz değerli kılar, ne de yapamadıklarımız değersizleştirir, bunu unutmayın. Önemli olan deneyimlemektir… Bu yüzden elinizden geleni yaparken, sürecin keyfini çıkarın!

Mizgin Bulut Söyleşisi: Yokuş Yukarı İlerleyen Öyküler Seremonisi

0

Yokuş Aksanı, Mizgin Bulut’un ilk öykü kitabı. Kitap içindeki öyküleri, bu bilgiyle, bir müddet sonra şaşırarak okumaya devam ediyorsunuz çünkü öykülerin her biri ilk öykü kitabı nitelemesi yapılmayacak kadar nitelikli. Fakat bu nitelikte bir öykü kitabı da gayet yerinde bir bütünlükle ilk kitap olabilir elbet. Yokuş Aksanı kitabında olduğu gibi.

Mizgin Bulut ile Yokuş Aksanı odağında, edebiyata, hayata, yaşamımıza, kaybettiklerimize ve umutlarımıza dair çok güzel bir söyleşi gerçekleştirdim. Kitabı mutlaka tavsiye ediyorum zaten, söyleşimizi de okumadan yanından geçip gitmemeniz dileğiyle buraya bırakıyorum. Buyurun lütfen.   

Aynur Kulak: İlk olarak edebiyatla olan bağınızın / temasınızın nerelere uzandığını merak ettim öykülerinizi okurken. Ailede hikaye anlatıcılığı çok iyi olan birini dinleyerek büyüdüğünüzü düşündüm ya da doğup büyüdüğünüz toprakların hikaye yapısı kurma geleneğinin sizde bıraktığı iz düşümleri miydi okuduğumuz öyküler?

Mizgin Bulut: Edebiyatla ilk temasımın hikâye dinleyerek başladığını söyleyebilirim. Sonrası kendimi bildiğim ilk andan itibaren okuyarak gelişme gösterdi. Beni iyi kitaplarla tanıştıran öğretmenlerim oldu. Bu öğretmenlerden birinin babam olması yönünden kendimi şanslı sayıyorum. Aynı zamanda yalnız kitaplar değil bulduğum her şeyi okurdum. El ilanları, takvim yaprakları, ders kitapları… Hatta en çok, babamın kendi öğrencilik yıllarında kupon biriktirip aldığı ansiklopedileri büyük bir iştahla okuduğumu hatırlıyorum. 

Öykülerin oluşumuna gelecek olursak tamamıyla bahsettiğiniz geleneğin bir izdüşümü olduğunu söyleyemem ama onun birçok etken içinde en büyük pay sahibi olduğunu söyleyebilirim. 

Aynur Kulak: Yokuş Aksanı ilk öykü kitabınız. Kitap hiç okunmamış on iki öyküden mi oluşmakta yoksa çeşitli mecralarda zaman içerisinde yayınlanan öykülerinizi mi okuyoruz? Öyküleri seçerken nasıl bir yol izlediğinizi de soracağım çünkü on iki farklı öykü okumamıza rağmen, konu, anlatım, dil ve hissettirdikleri itibariyle öyküler bir bütünlük duygusu da uyandırıyor. 

Mizgin Bulut: Büyük çoğunluğu yayımlanmamış öykülerden oluşuyor. Birkaçı daha önce çeşitli dergilerde yayımlanmıştı fakat dosya hazırlanırken her biri farklı zamanlarda ve mekânlarda yeniden kuruldu. 

Öyküler, biçimsel olarak bütünlük duygusu vermesinden ziyade hissettirdikleri yoğunluk açısından böyle görünüyor olabilirler. Tam da bu nedenle öyküleri seçerken dikkat ettiğim meselelerden biri duygu yoğunluğuydu. 

Aynur Kulak: Deveoğlan öyküsüyle kitaba giriş yapıyoruz. Sıradan tanımlaması yapacağımız şekilde başlayan öykünün bitişinde duvara çarpıyoruz. Sahibinden Satılık’ta da bu oluyor. Veya Makasla Yürümek’te de. Ben Değil Bağrıma Bastığım Taş Kara öyküsünde de. Aslında tüm öykülerde bir durumu veya sıradan bir olayı aktararak başlıyorsunuz fakat katmanları belki de ulaşamayacağımız yerlere inen insani durumlarla, hikayelerle yüzleşiyoruz. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir meselesi odağında yüzleşmemiz gerekenlere mi değinmek istediniz?

Mizgin Bulut: Özetle öyle olduğunu söyleyebilirim. Hayatımızda da sıradan bir şey bir anda karmaşaya dönüşebilir. Tam aksi de mümkündür. Çoğunlukla yüzleşmemiz gereken meseleye gelene kadar yaşadıklarımıza odaklanmaya çalıştım. Sizin de söylediğiniz gibi görünen dışında bir şeylerin farklı  işlediği, devindiği ve bazen bunu fark etmenin zaman aldığıdır. Öyküler de biraz bu minvalde ilerledi. 

Aynur Kulak: Yukarıdaki sorudan el alacak olursam; öykülerinizde derin bir şekilde (derinlerde bir yerlerde de denilebilir) kaybetme ve yas tutma hissiyatının peşimizi bırakmadığı gerçeği var. Kaybetmiş olma gerçeği, yas duygusunun peşimizi bırakmayışı, tüm bu duyguları yaşarken bir de ifade edemiyor olma hali  yokuş aksanı dediğiniz durumu mu oluşturuyor? Dilde oluşan fakat aynı zamanda dile de gelemeyen duygular silsilesi mi yokuş aksanı?

Mizgin Bulut: Çeşitli tanımlar yapılabilir, konumlandırılabilir elbette. Bu yüzden yas, kayıp gibi durumlarda hissettiklerimiz ortak bir dil oluştursa da bunu göğüslemekte, kabullenmekte ya da kabullenmemekte her birimiz ayrı bir aksan tercih ediyoruz. Dünyaya aynı dil ekseninden bakarsak herkesin içindeki aksanın ayrı işlediği gerçeği her zaman bizimle.

Aynur Kulak: Öykülerdeki boşluklar… Sert gerçeklerle yüzleştirmenize rağmen duygularımızı tetikliyor bıraktığınız o boş alanlar ve kendi öykülerimizin gerçekliğiyle dolduruyoruz bu alanları. Öykülerle kurduğumuz bağ yaşadığımız coğrafyanın bireysel hayatımızdaki ve toplumsal hafızamızdaki boşlukları doldurma noktasında avantaj mı dezavantaj mı sağlıyor, ne dersiniz?   

Mizgin Bulut: Hayatın işleyişinde de hava kanalları diyebileceğimiz boşluklar var. Olmak zorundadır. Bu boşlukları bazen bile isteye bazen de farkında olmadan yaptığımız olur. Öykülerde bahsini ettiğiniz boşluğa da böyle bakılabilir. Okurun da öykünün de hava kanalları sayılır bu boşluklar. Aynı zamanda bu elbette kendi gerçeğini kurguya dahil edebilmek için bir alan olarak da okunabilir. Netice olarak bu boşluklar tek doğrusu olan boşluklar değil. Bu yüzden bana bir dezavantaj gibi görünmüyor. Daha çok, okurun öyküde kişisel  bir alan yaratabilmesi için oluşturuldu. 

Aynur Kulak: Şehir yaşantısının veya şehir insanının öyküleri değil Yokuş Aksanı’ndaki öyküler. Yani site içi evlerde oturan, plaza içlerinde işleri olan kişileri ve burada oluşan olayları, durumları öykülerinize konu etmiyorsunuz. Şehir insanı veya kasaba insanı, köy insanı olup olmadığına bakmaksızın insanın içinde daha derinlerde bir yerlere dokunan durumları anlatmak istiyorsunuz diyebilir miyiz? 

Mizgin Bulut: Bahsettiğiniz alandaki yaşayış biçimleri yani şehir yaşantısı ve buna bağlı olarak insanların duygularını aktarmak, aman aman, diyerek kaçtığım bir konu değildi. Yokuş Aksanı biraz baştan geliyor. İlk olması münasebetiyle biraz daha çocukluğumun zihnimde oluşturduğu izlek üzerinden şekillendi. Bu yüzden de biraz şehir insanına uzak olabilir. 

Öyküde her şey duyguların aktarımı için araç olarak kullanılabilir. Buna cansız, diye sınıflandırdığımız şeyler de dahil. 

Aynur Kulak: Öncelikle yazmaya devam edecek misiniz diye sorup şu son soru ile kapatmak istiyorum: Öykü yazarak mı devam etmek istiyorsunuz yoksa bir roman da gelebilir mi bundan sonraki süreçte?

Mizgin Bulut: Elbette… Yazmayı hayatımdan çıkarmayı hiç düşünmedim. Bazı zamanlar durgunlaştığı, bazı zamanlar coştuğu oldu ama genel anlamda hep benimleydi. Bundan sonra da böyle seyredeceği yönündeki hissime güveniyorum. Şimdilik öykü ile beraberiz fakat zaman bunu değiştirebilir, aslolan yazmak diye düşünüyorum. 

Bu Bir Hikaye Değildir! Bir İkona Veda

“İnsanlar seni üzdüğü için değil, onların seni üzmesine izin verdiğin için yazıyorsun. Fark etmez. Yazıyorsun diye sanma bu sana yetmez. Çek lisanı çek baba, çekelim. Murakami, Sahilde Kafka’sında Kafka’nın Çek dilinde karga demek olduğunu söyler. Dışarıda dolunay var. Deli ay, gümüşü ışıklarıyla aydınlatıyor geceyi, canım ay, sen de kehanetin yakamozlu sularında ışıdığını söylüyorsun. Bir düzenek gibi içinde bir yerlerde gömülü dile getirdiğin kehanetlerinin doğruluğu çıkıyor.

Biliyorum inanmak istemeseler de olur. 

Bir kahkaha atarım, durgun sularda yankılanır. Güvertede gecenin nemi yürümüştür yüzeye; o bile ışıldar. Gözlerin söylediğini bildiğimiz gibi gülmemizin de anlamını biliriz. Güvendeyiz. 

“Ne okuyorsun” diye soruyorsun.

“Kendra Levin, Sen de Kendi Hikayenin Kahramanısın, Odaklan, Zaaflarını Yen ve İçindeki Yazarı Keşfet.”

“Epey uzun bir adı varmış? Kimden çıkmış?” 

“Hep Kitap.”

“Mizahta yayınevleri bile bir sıçrama yaşamış görünüyor. Ben de bugün Borges’ten şunları okudum:

‘Conrad hayranı olmak? Kimsenin betimleyemediği o şey olmak: Arjantinli. Ama olmak.

Bunların hiçbirisi nadir değil ve tümü bana anlayamadığım bir ün sağlıyor.’

“Hegel bize dramanın, ihtimallerin ayrılıklarından meydana geldiğini öğretti.” lakin sanırım tüm bunlar Maradona’dan sonra değişmiş olmalı. Sanki pencere kenarına konan Kafka, pardon karga bunu söylüyor.

“Hayat Fena Halde Futbola Benzer,” demişler.

Bazı replikler hatırlanır, bu da onlardan biri. Kabul ediyorum futbol küresel ölçekte kimi zaman herkesi esir alan bir tutkuya dönüşebiliyor.

Benim mesela futbolla neredeyse aram hiç yoktur. Oysa Maradona’nın adını duyduğumda mahallede kötü top oynayan çocuklarla dalga geçmek için;

“Maradona, .ıçtı dona,” diyorlardı.

Ne bu tekerlemeye ne de insanların diğer insanlarla dalga geçmesine bir anlam veremezdim.

Pencere önündeki kuş izin verirse sizi biraz gerçek dünyaya çekeceğim.

Maradona Destanı

Hangi birinden bahsetmem gerektiğinden emin değilim ama onun adı efsaneler arasında yazıldığında futbolda fırtınalar kopardığını duymuştum. Sanırım futbol bir ders olsa hiçbir ders ondan bahsetmeden tam olmaz. O yaşarken aşılamadı en azından kendisiyle ilgili bunu biliyorum. Önümüzdeki günlerde futbol dünyasına yeni bir güneş doğar mı bilinmez ama şu hatırladığım repliğin filmine dönersem, “hayat fena halde futbola benzer” lakin sen yine de ikonik bir figürün bile başına neler gelebileceğini unutma ve kendi hayatının her zaman patronu ol! Doktoruna selfi için izin verirsen kağıt imzala neme lazım sonra ailen büyük olay çıkarabilir.

Bir ikon öldükten sonra hayatının en parlak ânı onun cenazesiyle selfi yapmak olan işçiler şu anda bazı Arjantinliler tarafından tehdit ediliyor. İşin magazini bile şaşkınlık uyandırıyor öyle değil mi? Bir de Maradona olduğunu düşün…

Umarım kendimi Maradona videolarını youtube’dan izleyecek kadar sıkılmış bulmam. Salgın günlerindeyiz ve insan sıkıntıdan pek çok şey yapıyor. Eski defterleri karıştırdığı gibi efsane futbol sahnelerine de dalabilir. Neme lazım! Ne de olsa yeryüzündeki takımlar sadece futbolcular değiller ve ben de başka oyunlara meyilliyim.

Muhabbeti biraz başka bir eksene çekersem, hani sıkça sorulan, “kaybeden misin?” yoksa “tutunamayan mı?” sorusuna Maradona’yı izledikten ve hakkında fikir sahibi olduktan sonra gönül rahatlığıyla ikisi de değilim dediğimi söylemeliyim.

Yine de

Malum, gece gündüz ekrandayız ve hayat bazen fena halde sözcükleri art arda dizmeyi gerektiriyor.

Ruhu şad olsun, demek istiyorum. “İyi yaşadı,” diyeceğim insanlardan birine daha veda ederken, bu ara yazılarımda fazlaca ölüleri yad ettim. Sözün aslı ve özü: Asıl yaşayanlara selam olsun. Sevgilerimle ve sağlıcakla kalmanız dileklerimle.