Ses Oluşturmanın Büyüsü from seninhikayen on Vimeo.
Çeviren: Helin HARİTA
Kaynak: youtube.com/watch?v=UO3N_PRIgX0
Ses Oluşturmanın Büyüsü from seninhikayen on Vimeo.
Çeviren: Helin HARİTA
Kaynak: youtube.com/watch?v=UO3N_PRIgX0
İnsanın dünya üzerindeki eylemleri ve bu eylemlerin sonuçları gezegendeki tüm yaşamı etkiliyor. İçinde bulunduğumuz dönemde, yeryüzünde doğal kaynakların ve ekosistemlerin varlığının ve bütünlüğünün gittikçe tehdit altına girmesi, sürdürülebilirliğin yeni bir bakışla ele alınmasını zorunlu kılıyor.
Atölye Deneme Sanat ve Ekolojik Çalışmalar Derneği olarak altı senedir İzmir organizasyonunu üstlendiğimiz Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’ni bu sene Yeryüzü Film Festivali adıyla 7-10 Aralık 2020 tarihinde sizlerle buluşturuyoruz. Film gösterimleri surdurulebiliryasam.net adresinden ücretsiz ve çevrimiçi olarak ulaşılabilir olacak.
Sürdürülebilirlik kavramının doğru anlaşılması ve toplumda farkındalığın artması amacıyla 2008’de yola çıkan SYFF; aslolanın yaşamın sürdürülebilirliği olduğu vurgusu ile 12 yıldır ilham kaynağı ve dayanak noktası olmaya devam ediyor.
SYFF2019 seçkisinde yer alan belgeseller bize sadece olup biteni göstermekle yetinmiyor, sistemleri anlamamızı ve ilişkileri kurmamızı sağlıyor, ilham veriyor, bizi güçlendirip harekete geçmeye davet ediyor.
Bireysel, sosyo-kültürel ve organizasyonel dönüşüm için katalizör olabilecek belgesellerden oluşan seçkisi ile SYFF küresel sorunların kaynağına odaklanıyor, gerekçelerinin anlaşılmasına ışık tutuyor, gerçek ihtiyaçların tanımlanması ve karşılanabilmesi için ilham veriyor ve yaratıcı çözümler içeriyor.
SYFF seçkisi aynı zamanda giderek daha karmaşık ve görünmez hale gelen ilişkileri görünür kılarken bizi kendimizle, birbirimizle ve gezegenle ilişkilerimizi onarmaya davet ediyor.
Belgeseller dünyanın birçok farklı ülkesinden iklim değişikliği, sosyal girişimcilik, bir insan hakkı olarak barınma ve konut, toplumsal dönüşüm, yerel ekonomi, sürdürülebilir ormancılık, turizm, çocuk işçiliği ve çocuk köleliği, sürdürülebilir üretim, sorumlu tedarik zinciri, barış, ekosistem restorasyonu, deniz permakültür, enerjinin demokratik üretimi ve paylaşımı vb birçok konuyu bütüncül bir bakış açısıyla aktarıyor.
– Baskı / Push (Yönetmen: Fredrik Gertten, İsveç, 2019, 92’)
– Bir Artizan Çikolata Hikayesi / Setting the Bar: A Craft Chocolate Origin Story (Yönetmen: Tim
Shephard, ABD, 2019, 85’)
– Cesur Barış / A Bold Peace (Yönetmen: Matthew Eddy ve Michael Dreiling, Kosta Rika, ABD,
2016, 90’)
– Ekotopya / Ekotopia (Yönetmen: Ufuk Tambaş, Türkiye, 2018, 40’)
– Gerçek Servet / Redefining Prosperity (Yönetmen: John de Graaf, ABD, 2018, 57’)
– Görünmez Eller / Invisible Hands (Yönetmen: Shraysi Tandon, Gana, Çin, Hindistan, Hong
Kong, Endonezya, ABD, 2018, 80’)
– Ormanların Zamanı / Le Temps des Forêts (Yönetmen: François-Xavier Drouet, Fransa, 2018,
103’)
– Sofra / Soufra (Yönetmen:Thomas A. Morgan, Lübnan, ABD, 2017, 73’)
– Turist İstilası / Overbooking (Yönetmen: Álex Dioscórides Gomis, İspanya, 2019, 56’)
– Ütopyaya Dönüş / Utopia Revisited (Yönetmen: Kurt Langbein, Avusturya, 2018, 91’)
– Yarını Yaratmak / Inventing Tomorrow (Yönetmen: Laura Nix, Hindistan, Meksika, Endonezya,
ABD, 2018, 87’)
– Acil Çırak Aranıyor / Urgent Tyro Wanted (Yönetmen: Osman Çakır, Türkiye, 15’)
– Ağaçların Adamı / The Man of the Trees (Yönetmen: Andrea Trivero, İtalya, 2018, 19’)
– Aptallar ve Hayalperestler / Fools and Dreamers (Yönetmen:Antoinette Wilson ve Jordan
Osmond, Yeni Zelanda, 2019, 30’)
Festivalde filmlerin yanı sıra film içerikleriyle alakalı konularda ilham veren konuşmacılar, performanslar yer alacak.
Festival Destekçisi:
-Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği
Film Destekçisi:
APFİZ
Medya Destekçisi:
Kelebek Etkisi Derneği ve Surdurulebiliryasam.tv işbirliği ile



Her yıl İstanbul’da film zevkine doyduğum ve keyifle takip ettiğim İstanbul Film Festivali ile bu yıl, farklı bir buluşma yaşadık. Pandemi koşullarının hüküm sürdüğü bugünlerde festivalin yarışma filmlerini, ‘online’ olarak festivalin kendi sayfasında izleme şansı buldum. Temmuz ayında İFF Ulusal Uzun Metraj filmlerini, Eylül ayında Adana Altın Koza ve Başka Sinema Ayvalık Film Festivali filmlerini ve Ekim ayında ise Uluslararası Yarışma, Ulusal Belgesel yarışma filmleri ile Film Ekimi filmlerinden izlemiş oldum. Bu yazımda İKSV’nin online sayfasında izlediğim filmlerden yorumlarımı, sizler için bir araya getirdim…

39. İstanbul Film Festivali’nde Ulusal Yarışma!
Anıl Gelberi’nin ilk uzun metrajlı filmi olan Plaza, kara-komedi tarzındaki havasıyla izleyiciyi yakalayabilen bir film olmuş. Plazada psikolojik sıkılma yaşayan karakterin gittiği yol, bunaltı ve absürtlük içererek başarıyla gitse de, hikayenin varmaya çalıştığı yolda bazı problemler göze çarpabiliyor. Örneğin hikayeye mafyanın karışması, işleri finale doğru yokuşa sürmüş. Ve sevdiği bir kızla tanışan oğlanın yaşayacakları, bir bakıma çok ‘spoiler’ a varabilecek bir tarzda bizi karşılıyor. Baş karakterimiz Emre için Onur Berk Arslanoğlu, tip ve oyunculuk olarak doğru bir seçim olmuş. Daha önce Hayat Şarkısı dizisinde keyifle izlediğim Deniz Altan’ın da filme ayrı bir renk kattığını dile getirmek gerek…
Erkan Yazıcı’nın yönettiği Uzak Ülke filmi, mübadele meselesine farklı bir atmosfer yaratarak yaklaşıyor. Tek mekan ve az oyunculu filmler, hele ki süresi biraz da uzunsa izleyende sıkılma hissi yaratabiliyor. Ancak Uzak Ülke’de kullanılan renkler ve hikayenin dinginliği de buna müsaade etmiyor. Distopik bir yaklaşımla zamansız filmler, eğer ki farklı bir mesele koymazsa sorun olabiliyor. Uzak Ülke filminde yönetmen, fark yaratan bir konta koymayı başarabilmiş. Karadeniz fonunda, rum bir çocuk ile Türk askeri bir bakış açısı izleyende değişik his uyandırıyor. Haydar Şişman ve Abdurrahman Gönan’ın başarılı performansları yanı sıra kuvvetli bir sinematografi de karşımızda…
Orçun Behram’ın yönettiği Bina filmi, ülkemiz sineması için umut besleyen bir başlangıcın filizlenmesi adeta. Filmin zamansız-ögesiz-mekansız kavramlarını distopik bir evrende anlatışı ve korku – gerilim türlerini kullanması güçlü kılmış. Distopya iç metinleri anlaşılsa da, hikayenin derdini filme döküşü ve süresinin uzun olması, kimi zaman izleyende uzunluk hissine bırakabiliyor.

Adana Altın Koza Ulusal Yarışma’dan İki Film: “Ben Bir Denizim” ve “Yeniden Leyla”!
Gösterimlerinin bir bölümünü çevrimiçi gerçekleştiren Adana Altın Koza Film Festivali’nde yarışan : “Ben Bir Denizim” ve “Yeniden Leyla” filmlerini ilk kez izledim. Daha önce ‘İyi Yemek Öldürür’ adındaki ısa filmini izlediğim Umut Evirgen’in yönettiği ilk uzun metrajlı filmi “Ben Bir Denizim”, karton toplayarak hayatını sürdüren ve babasıyla yaşayan Deniz’in, Nisan’la tanışması sonrası girdiği tehlikeli yollara odaklanıyor. Filme iyi bir hikaye konulmuş olsa da, filmi dibe düşüren şey hatalı gelişmelere sahip ve problemli senaryosu olmuş. Kimi zaman mantık dışı ilerlemenin olduğunu hissettiğimiz filmin görsel açıdan deniz altı ve lunapark sahneleri başarılı diyebiliriz. Ayrıca umut veren bir performans sergileyen Gürberk Polat’ın performansına hayran kaldığımı da belirmeden geçmemek gerek…
Barış Hancıoğulları’nın yönettiği “Yeniden Leyla” da ise, iki farklı umut, iki farklı hayat ama aynı beden olarak bir karaktere odaklanıyoruz. Film ilk başında çok klişe ve sıradan bir art-house olarak karşımıza çıkıyor. Benzer hikayelerine denk geldiğimiz bir filmle karşı karşıya kalıyoruz. Ancak bir süre sonra, bambaşka bir filmle karşılaşıyoruz. Bir dakika diyip, başka bir filme geçiyoruz sanki. Filmde gerçeklik duygusunun bir anda kayboluşunu ve beynin altına inişin işlenişini gerçekten çok beğendim. Çok doğu bir yönetim ve senaryonun aksını kaydırmanın yüksek bir başarısını ‘Yeniden Leyla’ da görebilmek mümkün. İlk uzun metrajlı filminde izleyiciyi gerçekten şaşırtabilmeyi başaran ve filmini 2020’nin en iyi yerli filmlerinden bir tanesi olarak taşıyabilen Barış Hancıoğulları’nın türk sinemasında daha güçlü filmlere imza atabileceğinden kuşkumuz yok. Ahmet Melih Yılmaz’ın güçlü performansla imza attığı iki bambaşka karakter, filme artı koyan bir diğer neden. Kadın oyuncu olarak Ayfer Dönmez’in de filme eklediği başarı da göz ardı edilmemeli…

İlk kez Başka Sinema Ayvalık Film Festivali!
James D’Arcy’nin ruhuna, diline ve sinematografisine hayran olduğum İtalyan Yazı filmi, 2020’nin en iyileri arasında girmeyi başaran naif filmlerden bir tanesi. Renk cümbüşü fonunda; derinliği olan, macerasını da eksik etmeyen bir baba-oğul ilişkisi izliyoruz. Jack karakterinin ayrılık psikolojisi, babasıyla kurmadığı bağın nedeni ve buna neden olan iç burkucu dram… Naifliğin ve iç dramın harmanının bu denli barılı olduğu ender filmlerden bir tanesi İtalyan Yazı… Sıcak ve samimi bir üsluba sahip olan film, keşkeleri harekete geçirir cinsten. Liam Neeson ve Micheál Richardson’ın iç ısıtan performansları da filme artı kazandıran ayrı bir neden…
İç ısıtan, absürt ve bir o kadar macera dolu bir Bruno Merle filmi… Hüzün, kahkaha ve sevinç harmanına sokan Felicita, değişik ve kıpırdatıcı bir aile hikayesi sunuyor. İzlerken 3 farklı pencereden 3 farklı hayat izliyoruz, ama aslında onların bir aile olduklarını gördüğümüzde, şok içinde onların uyumsuzluk karmaşasını keyifle izliyor buluyoruz kendimizi. . Senaryosu oldukça şaşırtıcı ve gizemle dolu ki, ne olacağını tahmin etmek zor. Bu belirsizlik de aslında filmi sevmemize bir neden. Küçük oyuncu Rita Merle’nin adeta göz doldurucu performansı, filme renk veriyor.
Oliver Laxe, Yangın Yeri filmiyle doğanın tüm elementlerini, bir anne-oğul ilişkisi temelinde Amador karakteri üzerinden gizemli bir yolculukta anlatıyor. Aslında Amador’un psikolojini ve yaşadıklarını film boyunca anlama çözümü içinde güzel olsa da, senaryonun ritmi izleyeni filmden koparabiliyor… Çünkü içine kapanıklığı olan film, git gide izleyeni bunaltıcı bir havaya sokabiliyor. Filmin bazı kavga ve hareketli sahneleri filme izleyeni döndürse de, bir süre sonra filmden uzaklaşmanız kaçınılmaz oluyor…

39. İstanbul Film Festivali Uluslararası Yarışma’da İki Film: “Kuş Dili” ve “Sanctorum”
Polonya sinemasına kattığı filmlerle kendine hayran bıraktıran Xawery Zulawski, Mowa Ptaków yani Kuş Dili filmiyle de izleyicisini adeta kendinden geçirten duygulara sokuyor. İlk başta filmi izlerken ‘seviyor muyum’ ‘sevmiyor muyum’ diye düşündüm. Ama gerçekten ‘genius’ kafayı özlediğimi hissettim ve 2020 yılının en kaliteli filmlerinden biriyle karşı karşıya olduğumu görmüş oldum. Xawery Zulawski’nin babası Andrzej Zulawski’ye enfes bir selam gönderişi olmuş film. Polonya’nin siyasi ikliminie de sert eleştirileri göndermesi de ayrı bir dikkat çekici nokta olmuş. Sebastian Fabijanski’nin muazzam performansı da, senenin en iyi oyunculuklarından bir tanesi. Özellikle ‘Thriller’ karikatürize si muazzam ötesiydi…
Joshua Gil’in yönetmenliğini üstlendiği Sanctorum; doğa sesleri, uyuşturucu kartelleri ve ordu arasına sıkışmış bir köyü, gerçekçi ve muazzam bir dille tasvir ediyor. Annesini arayan bir çocuğun çaresizliği, sessiz çığlığı ve masuma yapılan zulüm ön planda ve bu gerçekten filme hoş bir efekt katmış. Doğanın filme ekstra olarak kattığı duygunun büyüleyici etkisini de geçmeden etmemek gerek.

39. İstanbul Film Festivali’nin başarılı belgeselleri…
Göbeklitepe Sakinleri, ‘Atiye’ dizisinden bu yana ilgi odağımız olan tarihi mekan Göbeklitepe’nin tarihine ve civar köylerinde yaşayan halkının Göbeklitepe’nin üzerlerine etkisine odaklanıyor. Fikirsel olarak ilgi çekici bir konuyu ele almasıyla izleme hissi uyandıran belgesel, kimi zaman uzun sekanslarıyla izleyeni filmden koparabiliyor. Özellikle Göbekltepe civarında kazı yapanların bir şeyler bulmasını ya da bulduklarını zannedenlerin üstünün kapatılması, emek verenlerin göz ardı edilmesinin de anlatılmasını anlamlı ve görülmeyenlerin görülmesi gerektiği hususunda durulması açısından önemli buldum…
Asfaltın Altında Dereler Var belgeselini ise çok şaşırarak, kimi zaman üzülerek ve öfkelenerek izledim. Belgesel derdini ve meselesini çok doğru noktalara basarak anlatıyor. Ankara’nın çarpık kentleşmesine ve ‘her yağmur yağdığında neden sel oluyor? ‘ sorusuna çok doğru cevaplar içeriyor Asfaltın Altında Dereler Var belgeseli… Ankara kentine gönül vermiş isimlerin bir araya gelip yaptığı tüm açıklamalar da çok önemli. Ankara’nın asfalt altlarına gizlenmiş derelerinden haberi olmayanlara tavsiyedir. Yasin Semiz’i ve ekibini, bu ilginç konuyu buldukları için kutlamak gerek.
Deniz Tortum’un Maddenin Halleri belgeselini izlerken, hastane ortamına bir günlük misafir oluyor, hatta bir pratisyen hekim gibi hissediyorsunuz. Filmin bir yandan iç gıcıklayıcı hali olsa da, gerçekçi hissi elden bırakmaması ve belgesel normlarını ele alarak hareket etmesi, filmi önemli kılmış.. Ayrıca kara kalem perspektiflerine de bayıldığımı geçmemek gerek…
Daha önce Merve Kayan ile birlikte yönettikleri ‘Mavi Dalga’ filminden tanıdığımız Zeynep Dadak’ın başarılı gözünü biliyorum. Yeni belgesel filmi Ah Gözel İstanbul‘da; İstanbul’un önemli kapılarına, semtlerine ve farklı kültür noktalarına güzel bir bakış atıyoruz. Bilgi verme ve şehir tanıtma açısından başarılı. Görüntüler de gayet teknik anlamda güzel olmuş. Ancak filmin fark koyamaması, kurmaca bölümlerindeki sığlığı ve sanki televizyonda belgesel izliyormuşuz gibi ilerlemesi biraz düşürmüş. Sezgi Mengi’nin kullanılması filme ayrı bir hava verse de, bir süre sonra filmden kopma hissine de kaptırabiliyor sizi…

Film Ekimi’nde dikkat çekenler…
Aneil Kara’nın yönetmenliğini üstlendiği ‘Alabora’ yani ‘Surge’ yılın en dikkat çeken filmlerinden bir tanesi. Sundance’den Ben Whislaw’a performans ödülü gelmesi, aslında ne kadar muhteşem bir performans sergilediğinin de bir kanıtı aslında. Heyecanını son ana kadar bırakmayan, rahatsız edici ve yürek burkan bir film oluş Surge. Sokağın hem suçlarla dolu, hem hareketli hem de renkli anını yakalayan kameranın dili de çok güzel oluşturulmuş. Soğuk ama çevresine saygılı bir adamın, bir anda kural tanımaz birine dönüşümü, çok doğru ve kaliteli kodlarla anlatılmış. Ben Whislaw’a bu filmde yer aldığı tüm festivallerden ödül verilmeli, efsane bir performansa imza atmış.
Martin Provost’un yönetmenliğini üstlendiği “How To Be A Good Wife” yani “İyi Bir Eş Olmanın Yolları” filmi, 60’lı yılların Fransa taşrasında; cinsiyetçi yaklaşıma, mizahi ve duygusal yönden bir bakış atıyor. Paulette’in enstitüsünde genç kızlara ‘ev kadınlıği’ öğretisi, ilk başta diktatör şekliyle, türevlerine oldukça benziyor. Ama olayların bir anda değişmesiyle film, çok daha rahatlayıcı bir hal alıyor ve bir anda müzikale dönüşümüyle izleyicinin içinde kıpırdayan kelebekleri hissetmesine neden oluyor. Özellikle finaldeki tam da o müzikal tadındaki baş kaldırı, takdir edilesiydi. Juliette Binoche her zamanki gibi efsane bir oyuncu olduğunu hatırlatıyor. Ayrıca Yolande Moreau ve Noémie Lvovsky’nin performanslarına da ayrıca bayıldım.
Konuk Yazar: Hakan Yurdanur
Alaycı bir reddedişi, neşeli bir öfkenin izlediği günleri yaşıyoruz. Çatırdama sesleri ardı ardına geliyor. Suya düşmüş hayalleri, gerçekleşemeyen beklentiler boğuyor. Sağlam kafanın sağlam olmayan vücutta yaşadığı dönemlerden geçiyoruz. Bu geçişten sağ salim çıkabilmek için yeni bir paradigmaya dolayısıyla yeni bir gramere ihtiyacımız var.
Yeni paradigmanın grameri ile bir araya gelmiş birçok -ben- , -biz- olmaya hazırlanıyor. Gelin toplumsal ve bedensel sağlık üzerinden -bizlere- dayatılan bu süreci yeni okuma biçimiyle yorumlayalım.
Malum “covit -19 ” sürecindeyiz. Bu süreç bir dizi önlemide beraberinde sunuyor. Menüdeki birinci madde pandemi ile tekrar üst sıradaki yerini alan – bedensel memurlaştırma- dır! Böylece bireyin sağlığı iktidarın sağlığı üzerinden formüle edilmeye çalışılmaktadır.
Toplum bir bedene, bedende hastalığı muayene edilip iyileştirilecek nesneye dönüştürülmekte. Muayene ve tedavi sonundada – bedenin – sağlığına kavuşması emredilmekte.
Sağlıklı olmanın ön koşulu ise – temiz – olmak. Eğer bir şey önüne ek alıyorsa, mutlaka ardında bir şeyler gizleniyordur. “Temiz eller” , “Temiz toplum”, “Temiz doğa” gibi.
Temizlik, bedensel hakimiyetin daha doğrusu bedenlere indirgenmiş bir mutlak hakimiyetin göstergesidir. Aslında temizlik üzerinden sunulan bireyin kendisine karşı ödevleri, vatandaş olarak da devletine karşı görevlerini eksiksiz yapması gerektiğidir. Birey olarak bedenine, vatandaş olarak devletine karşı borçludur ve bu borcu temizlemelidir!
Beden ve ruh hijyeni en temel ahlâki sorumluluk mertebesine yükseltiliyor. Bireyin temizliğinin “imandan” gelmesi, o imanın sonsuz kudrette olması dolayısıyla iktidarın ve taşıyıcısı olduğu kapitalist sistemin sonsuza dek süreceği müjdeleniyor!
Unutmamak gerekir ki; sadece bireyler değil iktidarlarda taşıyıcıdır. Dolayısı ile neoliberalizmin taşıyıcısı olan hükümetler, covit-19 taşıyıcısı bireyler yarattığında şaşırmamak gerekli.
Salgından korunmanın yolu bireysel çözümlere bırakılmış durumda. Küçükleri gözlerinden, büyükleri ellerinden öptüren anlayış, şimdilerde sakın bunu yapmayın diyor. Bu aslında; yönetememenin getirdiği çivisi çıkarılmış dünyayı anlatmakta.
Suçu elini yıkamayan – pis- bireyler üzerine atmak, kapitalizmin pisliğini ne yazıkki örtmüyor.
Pisliğini örtmek için çırpınan sistem kendi benzerlerini üretmeye çabalıyor. Yapamayınca da kendisine benzetmek adına, karşısındaki vatandaşını bir güzel -benzetiyor-.
Bu zorlu bir “gönüllü kulluk” sürecidir. “Zor”un bu inşası sonucu, sesi kısılan vatandaşın sözüde yükselemiyor.
Sesin kısılıp sözün yükseltilmediği bu döneme “covit -19” tedbirlerini de eklediğimizde; ezilen, sömürülen, yok edilmek istenen -büyük insanlığın- üzerindeki en etkili yöntem “öldürerek tedavi” etme biçimini almaktadır.
Bu ilginç tedavi yöntemi ile gizlenen ve söylenmeyen rakamların arkasında; vakâ sayısından fazla işsiz sayısı, taşıyıcı insan sayısından fazla aç ve yoksul insan sayısı bulunmaktadır.
Toplumun rehin alınma süreci, karakollaşmanın tüm dünyayı kapsamasıyla el ele yürümektedir. Hayatı bir “barometreye” dönüştürme çabası, vatandaşın ateşini ölçerken, iklim krizi ve ekolojik yıkımın getirdiği -doğanın ısınmasını- önemsememektedir. Biliyoruz ki , toplumsal ısının artması doğanın ısınmasından ayrı düşünülemez.
Salgının “vatandaşın ortak suçu” olduğu, dolayısıyla sistemin bundan muaf tutulması gerektiği her gün saatlerce anlatılıyor. Suçlunun suçunu bilmesi evinden çıkmaması gerektiği ezberletiliyor.
Evde kalmanın getirdiği baskı bedenin ve aklın her parçasına işlemekte, otomatik alışkanlıklara dönüşmüş performanslar sergiletmektedir.
Tehdit ve tehlike artık evimize, odalarımıza, hatta evde birlikte yaşadığımız “ötekine” bulaşmıştır.
Bu alarm durumu bedenin “FİZYO – POLİTİK” olarak “DENETİM” altına alınma sürecidir.
Böylece bir zincir oluşturulur. Önce birey sonra yaşadığı oda, ev, mahalle ve en sonundada toplum “bağışıklık” kazanmalıdır. Toplumun bağışıklığından istenen aslında “bağımlılıktır”.
Temizlik -maske- mesafe üçgeni üzerinden kurulan kontrol mekanizması, düzenin devamını sağlayan “itaat”in önemli ritüelleridir. Temizlik üzerinden -bedenimize-, maske ile karşımızdaki -ötekine-, mesafe ile de -sosyal ve sınıfsal- konumumuza yabancılaşmamız örgütlenmeye çalışılır. Tekrar hatırlatmak gerekir ise: “corona tedbirleri organik değil, mekanik örgütlenme ağıdır.”
Neoliberal sistemde, istek ve amaçlar vazgeçilmez ihtiyaçlar olarak sunulmakta. Böylece ihtiyaç ve üretim arasındaki gerçeklik payı giderek koparılmakta. İhtiyaç, planlanabilir bir şey olmaktan çıkarılıp , hissedilebilir bir şeye dönüştürülüyor.
Bu hissedilebilirliğin disiplin altına alınması içinde sadakat ve korku mekanizmasının üretim kurumları devreye girmekte: hapishane, hastane, tımarhane, AVM ve depremle yerle bir olan daire…
Hayatın eve sığma mantığı yukarıda sözünü ettiğim, disiplin-sadakat-korku üçgeninin içine hapsolmuş, depremle kolayca yıkılan dairelerde hayat bulmaktadır.
Kapitalizmin hapşırması toplumun covit -19’a yakalanmasına yetiyor. Temizlik – maske – mesafe üçlüsüne yakından bir kez daha bakalım.
TEMİZ kapitalizm yoktur. Yüzüne her gün değişik MASKELER takan vahşi bir sistem mevcuttur. Öyleyse en kısa zamanda kapitalizm ile toplum ve doğa arasına MESAFE koymalıyız. Mesafenin sonu çöküşü müjdeleyecektir.
Başlık görseli kaynağı: Toplumsal.com
Birçok kişi gibi yogaya önce bedensel ihtiyaçlarla başladım. Bedenimi daha iyi kullanabilmek için yoga dersleri aldım. İlk deneyimim çok keyifliydi. Bedenimde daha önce hissetmediğim yerleri hissetmiştim. Yaşadığım evin daha önce hiç gezmediğim odalarını gezmek gibiydi. Hatta eve gider gitmez o gün çalıştığımız her şeyi evde kendi kendime bir kez daha tekrar etmiştim 🙂
Bir şeyin türlerinin oluşması kaçınılmazdır. Ne de olsa türlü türlü insanlar var. Her tür insana göre de bu tarz metotlar şekil alabilme özelliğine sahiptir. Tıpkı su gibi. Hangi bardağa ya da şişeye koyarsak koyalım su, sudur. Önemli olan yoganın metodundan uzaklaşmamaktır. Yani suyun içine başka içecekler karıştırmamaktır.

Gördüğüm her şeyden… Yaşamak o kadar muazzam bir dansın parçası olmak ki, her bir anı, her bir zerresi ilham verici.
Olmaz mı! Yoga insanın tüm yaşamını değiştiriyor. Nasıl ki ufak bir yağmur yağar ve tüm İstanbul trafiği etkilenir, yoga bunun kar yağan hali. Yogayı samimiyetle pratik ettiğinizde tüm hayatınızın gidişatı bir anda değişiyor. Tüm “istediğinizi” sandığınız şeyler o trafikte kalakalıyor. O trafikte sıkıştığınızda yolda ne kadar araç olduğu üzerine düşünmeye başlıyorsunuz ki işte bu araçlar insanın arzuları… Arzular yaşamın içinde bizi sıkıştırır. Arzularımızı azalttıkça, yaşamaya başlarız. Olmasını istediğimiz şeylerin içinde sıkışmaktan kurtulur, “olanın” büyüsüne kapılırız.
Yoganın faydaları saymakla bitmez. Bunlardan en önemlilerinden biri; insanın “kendi” dediği şeyi tanımasını sağlar. “Ben kimim?” Sorusuna köklü bir cevap verirken, “Ben ne değilim?” sorusuyla da buluşturur. Fiziksel olaraksa yoga insanın bedenini adeta baştan yaratır. Bedeniniz yaşınız kaç olursa olsun, asana çalışmaları sonucunda inanılmaz bir kapasitede çalışmaya başlar. Stres yaşam kalitemizi bozan en büyük etmenlerden biridir. Yoga, stresi kontrol etmemizi sağlar ve bu yolla da birçok hastalığın önüne geçer. Matın üzerinde yaptığımız zorlayıcı pozlar sayesinde bedenimizin içine girdiği stres durumlarıyla yüzleşir ve bu stresi kontrol etmeyi öğreniriz. Matın üzerinde yaşadıklarımız, hayatın bir provası niteliğindedir. Düzenli pratikler sayesinde yaşanan bilinç açılımları kişilere daha sağlıklı bir beden, daha sevgi dolu ilişkiler, koşulsuz huzur alanları ve ruhani bir uyanış sağlamaktadır.

Sanskrit benim için öğrenmesi oldukça keyifli bir dildi. Dilin kendisi içinde büyük bir felsefe barındırıyor. Önce bir manastırda başladı dili öğrenme sürecim. Mecburi derslerden biriydi. Bu derslerden o kadar keyif aldım ki, bu dil bilgimi daha ileriye taşımak istedim. Bir öğretmenden hem yüz yüze hem de Türkiye’ye döndüğümde Online dersler alarak üzerinde uzmanlaştım. Sanskrit çok emek isteyen bir dil. Öğrenme sürecimde günde minimum 8 saat üzerine çalıştığımı söyleyebilirim. Yıllar içinde birçok yazıt üzerinde çalışmamla birlikte Sanskrit ile aramda derin bir bağ oluştu.
Aslında Uzakdoğu’da durum böyle değil. Uzakdoğu’da ağırlıklı olarak erkekler ilgi göstermekte. Batıda ise durum farklı. Batıda kadınlar kendileri için bir şey yapma konusunda daha cesur.
Yoga. Öğrencilerim bazen benim bir araç olduğumu unutup, hayatlarının merkezine beni koymaya çalışır. Bu sadece öğretmen öğrenci ilişkisinde olmaz; anne bunu çocuğuna, kişi aşık olduğu insana, bazense insan bunu çalıştığı işe yapar… Bu noktada onların merkezlerinden çekilip, bu yaşamdaki esas olanın “kendi”lerini tezahür ettirmek olduğunu yeniden fark etmelerini sağlamak en büyük incelik. İnsanın sevilmek, değer görmek konusunda zaafları varsa, kolaylıkla karşısındaki kişinin merkezine yerleşebilir. Bu da ilişkinin en sağlıksız halini doğurur. Çünkü taraflardan biri kendi yolunda yürümekten, kendi olmaktan feragat eder. İlişkileri düşünelim, canım cicim aylarında başlayan bu feragatin sonucunda, ilerleyen süreçte mutsuz ilişkiler ortaya çıkmıyor mu? Aşık olduğu kişi için kendini varlığını bastıran kişiler bir nokta sonra “peki ya ben?” demeye başlamıyor mu? Bu bağlamda, yoga insanın kendini sevmesi ve kendi değerini bilmesini sağlıyor. Böylelikle kendinizi başkalarının merkezinde bulmuyorsunuz.
Yoganın sadece esneme hareketlerinden veya meditasyon yapmaktan oluştuğunun sanılması. Meditasyon yoganın 7. basamağıdır ve pratik edilmesi en zor aşamalardan biridir. Oraya gelmek için çok emek gerekir. Öncesinde pratik edilmesi gereken 6 basamak vardır. Bunlardan biri olan asanalar basamağıysa sanıldığı gibi esneme hareketlerinden oluşmamaktadır. Oldukça yoğun ve güçlü pratikler içerir.
Felsefe kitabı yazarken herhangi bir zorluk yaşadığımı söyleyemem. Anlattığım şeyler benim için bir fikir değil, yaşam şeklim olduğundan, kendiliğinden kağıda dökülüveriyor. Nasıl başınıza gelen bir şeyi anlatırken güçlük çekmezsiniz çünkü ne yaşadığınızı bilirsiniz; benim için bu felsefeyi aktarmak da böyle.

“Hayat Sana Ne Anlatıyor” kitabım yaşamın somut alandaki matematiğini anlatan bir kitap. Her duygunun neden ortaya çıktığını, yaşadığımız hallerin esas sebeplerini anlamanızı sağlıyor. Bu bağlamda, her dönemi, her süreci, her olayı hali hazırda kapsıyor. Bu kitap nasıl bir dönem geçirirsek geçirelim, o dönemin bize ne yaptığını ve hayatın bize ne anlatmaya çalıştığını anlayabilmek için elzem bilgiler içeriyor.
Başarıda ve başarısızlıkta aynı kalmaktır yoga. Yaptığımız hiçbir şey bizi daha değerli hale getirmediği gibi, yapmadığımız ya da yapamadığımız hiçbir şey de bizi değersizleştirmez. Açıkçası bunları yapmadan önce nasıl hissediyorsam, şu anda da öyle hissediyorum 🙂
Sabırlı olmalarını ve başarı odaklı olmamalarını. Yogada esas olan süreçtir. Bir yere varmaya veya bir şeye yetişmeye çalışmıyoruz. Tam burada, bulunduğumuz zaman ve mekanda elimizden gelenin en iyisini ortaya koymaya çalışıyoruz. Başarı odaklı olduğumuzda, “değer” hissi ile savaşır dururuz. Bizi ne yapabildiklerimiz değerli kılar, ne de yapamadıklarımız değersizleştirir, bunu unutmayın. Önemli olan deneyimlemektir… Bu yüzden elinizden geleni yaparken, sürecin keyfini çıkarın!

Yokuş Aksanı, Mizgin Bulut’un ilk öykü kitabı. Kitap içindeki öyküleri, bu bilgiyle, bir müddet sonra şaşırarak okumaya devam ediyorsunuz çünkü öykülerin her biri ilk öykü kitabı nitelemesi yapılmayacak kadar nitelikli. Fakat bu nitelikte bir öykü kitabı da gayet yerinde bir bütünlükle ilk kitap olabilir elbet. Yokuş Aksanı kitabında olduğu gibi.
Mizgin Bulut ile Yokuş Aksanı odağında, edebiyata, hayata, yaşamımıza, kaybettiklerimize ve umutlarımıza dair çok güzel bir söyleşi gerçekleştirdim. Kitabı mutlaka tavsiye ediyorum zaten, söyleşimizi de okumadan yanından geçip gitmemeniz dileğiyle buraya bırakıyorum. Buyurun lütfen.
Aynur Kulak: İlk olarak edebiyatla olan bağınızın / temasınızın nerelere uzandığını merak ettim öykülerinizi okurken. Ailede hikaye anlatıcılığı çok iyi olan birini dinleyerek büyüdüğünüzü düşündüm ya da doğup büyüdüğünüz toprakların hikaye yapısı kurma geleneğinin sizde bıraktığı iz düşümleri miydi okuduğumuz öyküler?
Mizgin Bulut: Edebiyatla ilk temasımın hikâye dinleyerek başladığını söyleyebilirim. Sonrası kendimi bildiğim ilk andan itibaren okuyarak gelişme gösterdi. Beni iyi kitaplarla tanıştıran öğretmenlerim oldu. Bu öğretmenlerden birinin babam olması yönünden kendimi şanslı sayıyorum. Aynı zamanda yalnız kitaplar değil bulduğum her şeyi okurdum. El ilanları, takvim yaprakları, ders kitapları… Hatta en çok, babamın kendi öğrencilik yıllarında kupon biriktirip aldığı ansiklopedileri büyük bir iştahla okuduğumu hatırlıyorum.
Öykülerin oluşumuna gelecek olursak tamamıyla bahsettiğiniz geleneğin bir izdüşümü olduğunu söyleyemem ama onun birçok etken içinde en büyük pay sahibi olduğunu söyleyebilirim.
Aynur Kulak: Yokuş Aksanı ilk öykü kitabınız. Kitap hiç okunmamış on iki öyküden mi oluşmakta yoksa çeşitli mecralarda zaman içerisinde yayınlanan öykülerinizi mi okuyoruz? Öyküleri seçerken nasıl bir yol izlediğinizi de soracağım çünkü on iki farklı öykü okumamıza rağmen, konu, anlatım, dil ve hissettirdikleri itibariyle öyküler bir bütünlük duygusu da uyandırıyor.
Mizgin Bulut: Büyük çoğunluğu yayımlanmamış öykülerden oluşuyor. Birkaçı daha önce çeşitli dergilerde yayımlanmıştı fakat dosya hazırlanırken her biri farklı zamanlarda ve mekânlarda yeniden kuruldu.
Öyküler, biçimsel olarak bütünlük duygusu vermesinden ziyade hissettirdikleri yoğunluk açısından böyle görünüyor olabilirler. Tam da bu nedenle öyküleri seçerken dikkat ettiğim meselelerden biri duygu yoğunluğuydu.
Aynur Kulak: Deveoğlan öyküsüyle kitaba giriş yapıyoruz. Sıradan tanımlaması yapacağımız şekilde başlayan öykünün bitişinde duvara çarpıyoruz. Sahibinden Satılık’ta da bu oluyor. Veya Makasla Yürümek’te de. Ben Değil Bağrıma Bastığım Taş Kara öyküsünde de. Aslında tüm öykülerde bir durumu veya sıradan bir olayı aktararak başlıyorsunuz fakat katmanları belki de ulaşamayacağımız yerlere inen insani durumlarla, hikayelerle yüzleşiyoruz. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir meselesi odağında yüzleşmemiz gerekenlere mi değinmek istediniz?
Mizgin Bulut: Özetle öyle olduğunu söyleyebilirim. Hayatımızda da sıradan bir şey bir anda karmaşaya dönüşebilir. Tam aksi de mümkündür. Çoğunlukla yüzleşmemiz gereken meseleye gelene kadar yaşadıklarımıza odaklanmaya çalıştım. Sizin de söylediğiniz gibi görünen dışında bir şeylerin farklı işlediği, devindiği ve bazen bunu fark etmenin zaman aldığıdır. Öyküler de biraz bu minvalde ilerledi.
Aynur Kulak: Yukarıdaki sorudan el alacak olursam; öykülerinizde derin bir şekilde (derinlerde bir yerlerde de denilebilir) kaybetme ve yas tutma hissiyatının peşimizi bırakmadığı gerçeği var. Kaybetmiş olma gerçeği, yas duygusunun peşimizi bırakmayışı, tüm bu duyguları yaşarken bir de ifade edemiyor olma hali yokuş aksanı dediğiniz durumu mu oluşturuyor? Dilde oluşan fakat aynı zamanda dile de gelemeyen duygular silsilesi mi yokuş aksanı?
Mizgin Bulut: Çeşitli tanımlar yapılabilir, konumlandırılabilir elbette. Bu yüzden yas, kayıp gibi durumlarda hissettiklerimiz ortak bir dil oluştursa da bunu göğüslemekte, kabullenmekte ya da kabullenmemekte her birimiz ayrı bir aksan tercih ediyoruz. Dünyaya aynı dil ekseninden bakarsak herkesin içindeki aksanın ayrı işlediği gerçeği her zaman bizimle.
Aynur Kulak: Öykülerdeki boşluklar… Sert gerçeklerle yüzleştirmenize rağmen duygularımızı tetikliyor bıraktığınız o boş alanlar ve kendi öykülerimizin gerçekliğiyle dolduruyoruz bu alanları. Öykülerle kurduğumuz bağ yaşadığımız coğrafyanın bireysel hayatımızdaki ve toplumsal hafızamızdaki boşlukları doldurma noktasında avantaj mı dezavantaj mı sağlıyor, ne dersiniz?
Mizgin Bulut: Hayatın işleyişinde de hava kanalları diyebileceğimiz boşluklar var. Olmak zorundadır. Bu boşlukları bazen bile isteye bazen de farkında olmadan yaptığımız olur. Öykülerde bahsini ettiğiniz boşluğa da böyle bakılabilir. Okurun da öykünün de hava kanalları sayılır bu boşluklar. Aynı zamanda bu elbette kendi gerçeğini kurguya dahil edebilmek için bir alan olarak da okunabilir. Netice olarak bu boşluklar tek doğrusu olan boşluklar değil. Bu yüzden bana bir dezavantaj gibi görünmüyor. Daha çok, okurun öyküde kişisel bir alan yaratabilmesi için oluşturuldu.
Aynur Kulak: Şehir yaşantısının veya şehir insanının öyküleri değil Yokuş Aksanı’ndaki öyküler. Yani site içi evlerde oturan, plaza içlerinde işleri olan kişileri ve burada oluşan olayları, durumları öykülerinize konu etmiyorsunuz. Şehir insanı veya kasaba insanı, köy insanı olup olmadığına bakmaksızın insanın içinde daha derinlerde bir yerlere dokunan durumları anlatmak istiyorsunuz diyebilir miyiz?
Mizgin Bulut: Bahsettiğiniz alandaki yaşayış biçimleri yani şehir yaşantısı ve buna bağlı olarak insanların duygularını aktarmak, aman aman, diyerek kaçtığım bir konu değildi. Yokuş Aksanı biraz baştan geliyor. İlk olması münasebetiyle biraz daha çocukluğumun zihnimde oluşturduğu izlek üzerinden şekillendi. Bu yüzden de biraz şehir insanına uzak olabilir.
Öyküde her şey duyguların aktarımı için araç olarak kullanılabilir. Buna cansız, diye sınıflandırdığımız şeyler de dahil.
Aynur Kulak: Öncelikle yazmaya devam edecek misiniz diye sorup şu son soru ile kapatmak istiyorum: Öykü yazarak mı devam etmek istiyorsunuz yoksa bir roman da gelebilir mi bundan sonraki süreçte?
Mizgin Bulut: Elbette… Yazmayı hayatımdan çıkarmayı hiç düşünmedim. Bazı zamanlar durgunlaştığı, bazı zamanlar coştuğu oldu ama genel anlamda hep benimleydi. Bundan sonra da böyle seyredeceği yönündeki hissime güveniyorum. Şimdilik öykü ile beraberiz fakat zaman bunu değiştirebilir, aslolan yazmak diye düşünüyorum.
“İnsanlar seni üzdüğü için değil, onların seni üzmesine izin verdiğin için yazıyorsun. Fark etmez. Yazıyorsun diye sanma bu sana yetmez. Çek lisanı çek baba, çekelim. Murakami, Sahilde Kafka’sında Kafka’nın Çek dilinde karga demek olduğunu söyler. Dışarıda dolunay var. Deli ay, gümüşü ışıklarıyla aydınlatıyor geceyi, canım ay, sen de kehanetin yakamozlu sularında ışıdığını söylüyorsun. Bir düzenek gibi içinde bir yerlerde gömülü dile getirdiğin kehanetlerinin doğruluğu çıkıyor.
Bir kahkaha atarım, durgun sularda yankılanır. Güvertede gecenin nemi yürümüştür yüzeye; o bile ışıldar. Gözlerin söylediğini bildiğimiz gibi gülmemizin de anlamını biliriz. Güvendeyiz.
“Ne okuyorsun” diye soruyorsun.
“Kendra Levin, Sen de Kendi Hikayenin Kahramanısın, Odaklan, Zaaflarını Yen ve İçindeki Yazarı Keşfet.”
“Epey uzun bir adı varmış? Kimden çıkmış?”
“Hep Kitap.”
“Mizahta yayınevleri bile bir sıçrama yaşamış görünüyor. Ben de bugün Borges’ten şunları okudum:
‘Conrad hayranı olmak? Kimsenin betimleyemediği o şey olmak: Arjantinli. Ama olmak.
Bunların hiçbirisi nadir değil ve tümü bana anlayamadığım bir ün sağlıyor.’
“Hegel bize dramanın, ihtimallerin ayrılıklarından meydana geldiğini öğretti.” lakin sanırım tüm bunlar Maradona’dan sonra değişmiş olmalı. Sanki pencere kenarına konan Kafka, pardon karga bunu söylüyor.
Bazı replikler hatırlanır, bu da onlardan biri. Kabul ediyorum futbol küresel ölçekte kimi zaman herkesi esir alan bir tutkuya dönüşebiliyor.
Benim mesela futbolla neredeyse aram hiç yoktur. Oysa Maradona’nın adını duyduğumda mahallede kötü top oynayan çocuklarla dalga geçmek için;
“Maradona, .ıçtı dona,” diyorlardı.
Ne bu tekerlemeye ne de insanların diğer insanlarla dalga geçmesine bir anlam veremezdim.
Pencere önündeki kuş izin verirse sizi biraz gerçek dünyaya çekeceğim.
Hangi birinden bahsetmem gerektiğinden emin değilim ama onun adı efsaneler arasında yazıldığında futbolda fırtınalar kopardığını duymuştum. Sanırım futbol bir ders olsa hiçbir ders ondan bahsetmeden tam olmaz. O yaşarken aşılamadı en azından kendisiyle ilgili bunu biliyorum. Önümüzdeki günlerde futbol dünyasına yeni bir güneş doğar mı bilinmez ama şu hatırladığım repliğin filmine dönersem, “hayat fena halde futbola benzer” lakin sen yine de ikonik bir figürün bile başına neler gelebileceğini unutma ve kendi hayatının her zaman patronu ol! Doktoruna selfi için izin verirsen kağıt imzala neme lazım sonra ailen büyük olay çıkarabilir.
Bir ikon öldükten sonra hayatının en parlak ânı onun cenazesiyle selfi yapmak olan işçiler şu anda bazı Arjantinliler tarafından tehdit ediliyor. İşin magazini bile şaşkınlık uyandırıyor öyle değil mi? Bir de Maradona olduğunu düşün…
Umarım kendimi Maradona videolarını youtube’dan izleyecek kadar sıkılmış bulmam. Salgın günlerindeyiz ve insan sıkıntıdan pek çok şey yapıyor. Eski defterleri karıştırdığı gibi efsane futbol sahnelerine de dalabilir. Neme lazım! Ne de olsa yeryüzündeki takımlar sadece futbolcular değiller ve ben de başka oyunlara meyilliyim.
Muhabbeti biraz başka bir eksene çekersem, hani sıkça sorulan, “kaybeden misin?” yoksa “tutunamayan mı?” sorusuna Maradona’yı izledikten ve hakkında fikir sahibi olduktan sonra gönül rahatlığıyla ikisi de değilim dediğimi söylemeliyim.
Malum, gece gündüz ekrandayız ve hayat bazen fena halde sözcükleri art arda dizmeyi gerektiriyor.
Ruhu şad olsun, demek istiyorum. “İyi yaşadı,” diyeceğim insanlardan birine daha veda ederken, bu ara yazılarımda fazlaca ölüleri yad ettim. Sözün aslı ve özü: Asıl yaşayanlara selam olsun. Sevgilerimle ve sağlıcakla kalmanız dileklerimle.
Spiral Musküler Atrofi olarak bilinen, kas kaybı ve zayıflığına sebep olan, bebeklerde ölüm nedeni olarak karşımıza çıkan SMA hastalığı sıklıkla batı ülkelerinde görülmektedir. Türkiye’de ise 6 bin ile 10 bin doğumda bir bebekte görülen genetik geçişli bir hastalıktır.
Dünya’da Amerika başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde hastalığın tedavi yöntemleri bulunmaktadır. Tedavi masrafları için gerekli olan maliyetin sadece belirli bir kısmı karşılanmaktadır. Tedavi ücretinin oldukça yüksek olması sebebiyle hem ülkemizde hem de diğer ülkelerde SMA hatası çocuklar için aileleri bağış kampanyaları düzenlemektedir. İlacın maddi olarak karşılanması oldukça zor olduğundan, tedaviyi alamayan çocuklarımızın hastalıkları hızla ilerleyerek hayatlarını kaybetmelerine neden olmaktadır.
Tedavi sürecinin en büyük önemi yaş aralığı ile ilişkilidir. Dört tipi bulunan SMA hastalığının teşhis edilmesi ile birlikte 0-6 ay içinde bebeklerin ilacı almalarının çok yüksek oranda etkili olduğu tıbbi olarak kanıtlanmıştır. Diğer şartlarda ise çocukların yaş, kilo gibi durumları göz önünde bulundurularak tedaviden yararlanma koşulları belirlenmektedir. Bu süreçte çocuklarımızın gelişimlerini tıbbı cihazlara bağlı kalmadan devam ettirmesi oldukça zordur ve bu da maddi, manevi zorlukları beraberinde getirmektedir.
SMA Sanat Platformu, dünyaya gözünü yeni açmış bu canların ve gelecek umutlarımızın yeşermesi adına hastalığa dair engelleri aşmak için tesis edilmiştir. Sanatın insan hayatına, ailelerin yaşamlarına ve hatta toplumların rutinlerine tesir ettiğinde yarattığı olumlu etkiler aşikârdır. Benzer şekilde SMA hastası bebeklerimizin geleceklerine de sanatla dokunmak ve onlara umut olmak mümkün olacaktır.
Bu yaklaşımdan hareketle yola çıkan SMA Sanat Platformu, “90 gün 90 çocuk 90 sanat eseri” sloganıyla harekete geçmiş ve açık çağrı yaparak sanatçılara ulaşmıştır. Sanatçılar büyük bir motivasyonla gönüllü olarak eser bağışı hususunda desteklerini esirgememişlerdir. Alıcılar da sanat eserlerinin platformda yayınlanmasını takip eden en kısa sürede alımlarını gerçekleştirerek SMA hastası çocukların tedavi masraflarına ivedilikle ve heyecanla katkı sağlamışlardır. Bu anlamda SMA Sanat Platformu için çocuklar, sanatçılar ve sanat eseri alıcıları arasında tesis edilmiş olan bu duygusal bağın önemi büyüktür.
Platform aşağıdaki yaklaşım çerçevesinde işleyişini sistemli biçimde sürdürmeye gayret etmektedir.
Gönüllüler olarak çıktığımız bu yolda Başak İlhan (Sanat Tarihçi-Küratör) ve Gözde Yüksel (Sanatçı-İç Mimar) platformun yürütücülüğünü üstlenmiştir. Sıla Atabay, Murat Berköz, Zeynep Sakız ve Deniz Karakurt Şekerci hem bağışçılarımız hem de sanatçılarımız olarak bize destek vermektedir.
Başından itibaren fikir ortaklığımızı ve hayallerimizi paylaşarak daha fazla çocuğa ve daha fazla kişiye ulaşmaya çalışırken umudumuzu kaybetmedik. Siz de kaybetmeyin.
Geleceğimiz olan bu çocuklarımızın bir gün sanatla ellerinden tutulduğunu bilmeleri dileğiyle…
Detaylı bilgi almak için:
E-posta : [email protected]
Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 2020 Seçkisi, SYFFEVDE ile çevrimiçi olarak tüm Türkiye’den izlenebilecek!
Belgeseller 1-6 Aralık tarihlerinde surdurulebiliryasam.net’de izleyicilerle buluşacak.
SYFF2020 seçkisi 1 – 6 Aralık tarihleri arasında çevrimiçi bir festival olan SYFFEVDE ile ücretsiz olarak Surdurulebiliryasam.net adresinde izleyicilerle buluşacak. Festivalde gösterilecek 26 adet kısa ve uzun metrajlı belgesel sürdürülebilir tarım ve gıda sistemleri ile tedarik zincirleri, tohum, onarıcı hayvancılık, su hakkı, müştereklerimizin korunması, iklim değişikliği ve göç, altın madenciliği ve toksik atıklar, mega yangınlar, toplayıcılık kültürü, balıkçılık, biyoçeşitlilik, doğa koruma ve yaban hayatı, sosyal girişimcilik, sürdürülebilir ekonomi gibi çok geniş yelpazede temayı ve yaklaşımı barındırıyor.
Herkes iyiyse biz de iyiyiz…
SYFF2020 seçkisi, sürdürülebilir yaşamın ancak gezegendeki tüm canlıların yaşam ortamı ve koşulları sürdürülebilir olduğunda mümkün olduğunu; iyi olmamız için mevsimin, havanın, suyun, toprağın, yabanın, çiftçinin, tohumun, ormanın, böceğin, domatesin, komşunun iyi olması gerektiğini hatırlatıyor.
Festivalin açılışı 1 Aralık tarihinde, BM tarafından, kuruluşunun 75. yılında ve Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın beşinci yılını kutlamak için yapılmış “Milletler Birleşince: Acil Zamanlar için Acil Çözümler (Nations United: Urgent Solutions for Urgent Times) filmi ile gerçekleşecek.
6 gün sürecek olan festivalde izleyiciler film gösterimlerinin yanı sıra film seanslarının ardından dileyen sivil toplum kuruluşları, topluluklar, eğitim kurumları, vb. kurumlar tarafından gerçekleştirilecek çevrimiçi yan etkinliklere de katılabilir. Filmler, program, kayıtlar ve yan etkinlik organizasyonları ile ilgili tüm bilgiler surdurulebiliryasam.net ve surdurulebiliryasam.org adreslerinden takip edilebilir.
Çevrimiçi gösterimler ücretsizdir.
Film seanslarına surdurulebiliryasam.net adresinden kayıt olmak gerekmektedir.
SYFFEVDE Destekçileri
Festival Destekçileri
Aynî Destekçiler
Festival Dostu
İletişim Destekçileri
—
Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali Hakkında: SYFF; 2008 yılından bu yana, sürdürülebilirlik kavramının ve birbiriyle etkileşim içinde olan sistemik sorunların daha iyi anlaşılmasını sağlarken dünyanın farklı bölgelerinden topladığı hikayelerle ilham vererek yeni bir yaşam kültürünün oluşmasına katkı veriyor, etki odaklı seçkisiyle izleyiciyi dönüşüm için harekete davet ediyor.
SYFF, Surdurulebiliryasam.net ile işbirliği yaparak film seçkisinin toplumun geniş kesimlerine ulaşmasını sağlıyor. Surdurulebiliryasam.net, festivalin ardından sivil toplum kuruluşlarının, yerel yönetimlerin, eğitim kurumlarının ve şirketlerin faydalanabileceği şekilde SYFF seçkisiyle etkinliklere içerik sağlıyor.
En güçlü şiarımızın yaşamak olması gereken günlerden geçiyoruz. Bu arada maalesef, herkesin güçlüğü kendine zor. Garip bir hal ve hâletiruhiye içinde çevremizde olup biten, ekmek parası derdinden, duvarlarla monolog kurmaya kadar değişen haller içerisinde günlerdir düşünüp söyleyecek iyi bir şeyler arıyorum. Dışarıda, “Güneşli Pazartesiler” filminden bir kesit gibi sonbahar uzanıyor. İçeride, La Fontaine misali tatlı tınılar dolaşıyor. O zaman bu tatlı tınıların üreticilerine ulaşıp, biraz uzak bir komşuluk, biraz hoşbeş içine giriyorum. Böylece yazıya yeni bir albümden, Şapkalılar’ın Hayvanlar Alemi’nden bahsetmenin sevinci kalıyor. Bu sevinç, belki biraz içinizi ısıtır diye umarak anlatmaya başlıyorum.

Analog fotoğrafçılıktan müzik üretimine kesişen yollarıyla Mehmet Kazım Şavklıyıldız ve Can Tanrıseven, albümlerini dinleyenin beğenilerine sundular.
Ukulele ve gitara eşlik eden cazibeli şarkı sözleri, kasvete yer bırakmayan ve mizaha göz kırpan tarzlarıyla, bir yeni deneyselliğin içinde oldukları duygusunu uyandıran Şapkalılar’ı dinlerseniz farkı hissedeceksiniz. Aynı fabrikadan çıkmış sözler ve ritimlerin uzağında bir yerde olmalarının insana iyi gelen bir yanı var, müziği biraz da bunun için dinlemez miyiz? Cevabı boş verip Şapkalılar’ın albüm sürecini anlatarak devam etmek istiyorum.
Yollarımızın kesiştiği gün, Mandala Stüdyo’da Şapkalılar kayıtlarını tamamlıyordu. Bir albümün üstlerine düşen kısmını halletmenin haklı coşkusu ve heyecanı içindeydiler. Şöyle üstünkörü biraz sohbet ettik. Albümün mix ve mastering işlerini düzenleyen Mandala Stüdyo, Ömer Erciyes, ortaya çıkan bu ilk albümlerinin müjdesini dinleyenle paylaşırken, o tanıştığımız gün bahsettikleri, İzmir’e taşındığımda yaşadığım ilk mahalle olan Aksoy Mahallesi’ne yapılmış şarkıyı dinlemek istedim sonra şarkılar birbirini kovaladı. Umarım sizde de öyle olur.
Albüm kapaklarından tutun da şarkı sözlerine varana dek albüm tam bir merhaba niteliği taşıyor. İçinden geçtikleri hayata göz kırpıp, gülümserken, Şapkalılar, bir yandan da dinleyenle kendi oluşlarını besleyen şeylere selamlarını paylaşıyor. Albümlerinde, Kafka’nın Gregor Samsa’sı da var, seküler kediler de.. Bu anlamda Can ve Kazım, ilgi çekici, keyifli, yüzü arayışa dönük, söyledikleriyle kendi hikayelerini anlatan yeni çağın ozanları sayılabilirler. Elbette her şey mükemmel değil. Belki böyle olması da ayrı bir güzel.
Yolları İnciraltı Kent Orman’ında kesişen ikili, müzik serüvenlerini, mekanlara, bir kaza sonucu yanana dek çarşamba akşamları Kardıçalı Han’ a, ev provalarına, Mandala Stüdyo’ya ve buralardan da kulaklarımıza taşımayı başarıyor. Albümde sadece İzmir yok ama İzmir’i sevenler için harika bir buluşma olacağı aşikar. İlgilileri için sosyal medya ve albüm künyesini paylaşmadan önce sizi Şapkalılar’la baş başa bırakmak istiyorum. Sağlıcakla kalmanız dileklerimle. Umarım keyifle dinlersiniz.
Spotifyhttps://link.tospotify.com/I0Ew6YFPAbb
instagram https://instagram.com/sapkalilarband?igshid=5yzkpd0pm1wp
YouTube https://www.youtube.com/channel/UCDwPOg6jQHsAY7fjDyyF-_g
Facebookhttps://m.facebook.com/sapkalilarband/
Söz ve Müzik: Şapkalılar
Kayıt – Mix – Mastering : Ömer Erciyes / Ahmet Ozan Murat
Hayvanlar Alemi Vokal Korosu: Tuna Şenbuk, Ömer Erciyes, Ahmet Ozan Murat, Olcay Kankotan, Esra Erciyes, Göktuğ Şit, Tuğyan Oduncu, Necdet Tezcan
Video: Elif Şener
Yapım: Mandala Records
Kapak Fotoğrafı: Burak Yaşar
Kapak Grafik Dizayn: Sefa Kadiroğulları