Hepimizin duyunca nutkunun tutulduğu teoriler vardır. Şaşkınlıktan ne diyeceğimizi bilmez bir halde ama bir yandan da içimizi bir kurtçuk misali yavaş yavaş yiyen merakımızdan ötürü kulak kesiliriz bu anlatılara. Öyle ki kapılıp gittiğimiz bu merakla sarıldığımız kitaplar olur. Tekrar tekrar okumanın yetmediği; anne-babalarımızın, kardeşlerimizin, çocuklarımızın, eşimiz dostumuz olan herkesin bu susuzluğa ortak olmasını isteriz. Böylece efsaneleşen kitabımız, avuçlarımıza yerleştiğinde günler, geceler yetmez olur. Size tam da böyle bir kitaptan bahsederken bile heyecanım, kelimelerime akacak tereddüttü yaşıyorum!
“Tanrı’nın Arabaları” isimli bu kitap bana güvenilir bir sıcaklıktan erişmeyi çok kısa bir süre önce başardı. Büyük soru işaretleri oluşturan ve hatta okuyucularının hayatlarını değiştirdiği iddialarına binaen elime aldığım güçlü bir teori anlatısı olan kitap, ilkin “Tanrı bir astronot muydu?” sorusuyla birçok kabul görmüş gerçekliğe sert bir çekiç darbesi vuruyor. İnsanlık tarihindeki gizemlere bambaşka bir açıdan bakan yazar Erich von Daniken, sizi hepimizi yakından ilgilendiren geleceğimizden dem vurarak çağlar öncesindeki kalıntılara götürüp bırakıveriyor.
Her bölümünde yeni bir soru-cevapla karşımıza çıkan 12 bölümlük bu eserde insanlık tarihi serüveni boyunca -şu anda bizlerin de kendi gezegenimizin dışında araştırmalar yapma istenciyle paralel olarak- uzayda yaşayan gelişmiş canlılar tarafından aralıklarla ziyaret edildiyse ve aslında bizlerin tarihi birikimimize bakarak bunları görebileceğimiz didaktik bir biçimde anlatılıyor. İlerledikçe daha da karmaşıklaşan sorular belirli bir mantık çerçevesinde açıklanırken elbette yepyeni sorular doğuruyor. Biz okuyuculara sıkça geçmiş ve gelecek arasında bağ kuran bir insanlık ütopyasıyla seslenişte bulunan yazar, teorisini birtakım gerçekliklerle destekleme çalışsa da okuyucuya kitapta bırakılan pay sanırım tam da bu kısımlar oluyor. Çağlar öncesi Tanrı algısını incelerken toplumsal oluşumu da detaylı biçimde yansıtan bu kitap belki de sizlere de bambaşka bir yaşayış oluşturacak!
Dilek Neşe Açıker ile son romanı Yanardöner’in Sıradan Mucizesi odağında yapmış olduğum söyleşide bir hikayenin ezberlediğimiz hikaye aktarım biçiminin nasıl da dışına çıkarılıp, bozularak, kalıpları yok edip anlatımı sıradan olandan uzaklaştırıp nasıl da sıra dışı hale getirilebildiğini konuştuk. Gözü kara insanlardan bahsettik. Gözü karalar listesinde kadınların çoğunlukta olduğu gerçeği bizi hiç şaşırtmadı. Aynı zamanda gözü kara insanların sıradan olayları mucizelere dönüştürebilme yeteneklerinin bir hikayeyi nasıl değiştirebileceği gerçeği en esaslı gerçek olarak karşımıza çıktı. Dilek Neşe Açıker ile yapmış olduğum söyleşi için buyurun lütfen.
Aynur Kulak: Müzik sektörü, söz yazarlığı ve besteciliği, televizyonda metin yazarlığı ve proje yöneticiliği, spor yazarlığı… Edebiyatla olan temasınızın ilk ne zaman gerçekleştiğini merak ediyorum. Ve tabii tüm bu uğraşlardan ve ilerlenen yollardan sonra edebiyatın bu denli merkeze gelmesi ve odağa yerleşmesini nasıl yorumlarsınız?
Dilek Neşe Açıker: 16 yaşında evden ayrılıp arkadaşım Elif’in odadan bozma evine yerleştiğinde başladı benim yazma hikâyem. Daire küçücüktü ama ön cephesinde yerden tavana kadar yükselen – pencere demek haksızlık olur – camdan bir duvar vardı. Manzaranın büyük kısmını çam ağaçlarının koyu yeşili ve İstanbul Boğazı’nın eşsiz – o zaman binalarla bu denli boğulmamıştı – güzelliği oluşturuyordu. Gezip tozmayı sevmez, bütün gün cam duvarın önünde oturur yazmaya çabalardım. Aslına bakarsanız o günlerden bu yana hep yazdım ama paylaşacak cesareti bulmam geç oldu. Aklıma bununla alakalı güzel bir söz geldi. “Birini sanatçı yapan şey cürettir, yeteneği değil.” Julia Cameron’a ait bu söz içinde yaşadığımız çağı çok iyi ifade ediyor. Aslında ilk romanımı yazdığımda sene 2002 idi ve onu kimseye okutmadan çöpe attım. Sonraki birkaç denememin akıbeti de aynı oldu. Kendimle yarışım ve kavgam ebediyete kadar sürecek sanıyorum. Yayınlanan ilk kitabım ortak bir proje olmasa belki de bu maceraya hiçbir zaman cüret edemeyecektim. Yazdığım şarkıların da katkısı oldu diyebilirim.
Aynur Kulak: Yeni romanınız Yanardöner’in Sıradan Mucizesi ile buluştuk. Denizin Hikâyesi (2014), Gündüz Kelebeği (2015) ve Şarkısı Güzel (2018). Aitlik hissinin odakta olduğu konuları odağa alan bir yazar olarak üç romandan sonra Yanardöner’in Sıradan Mucizesi’ni yazmaya sizi götüren yollar nasıl oluştu? Romanınızı yazarken nasıl bir süreç başlamıştı, ne tür değişimler olmuştu da siz Yanardöner’in Sıradan Mucizesi’ni yazmaya başlamıştınız?
Dilek Neşe Açıker: Yazma tecrübemi ifade edebilecek kelimeler seçsem, bunlar; kargaşa, delilik, depresyon, sukutuhayal ve heyecan olurdu. Başından beri bir metodum olmadı. Denemedim değil. Her romanın başlangıcında notlar aldım, tablolar hazırladım, nihayetinde onlardan hiç faydalanmadım. Yazmaya başladığım anda dünyam, benliğim, alışkanlıklarım değişiveriyor. İlk cümleden sonra kelimeler tarafından ele geçiriliyorum ve her seferinden kendimi tasarılarımın, hayallerimin dışında bir hikâye yazarken buluyorum. Sonunu bilmediğim bir macera gibi. Yol beni bir yerlere götürüyor. Zuhur eden bu yeni cümlelerin nerede saklandığı konusunda da bir fikrim yok. Sadece geliyorlar. Denizin Hikâyesi’nden bu yana elbette bazı değişiklikler oldu. Kendime olabildiğince saçmalama özgürlüğü verdim. Yazdıklarım üzerinde düşünmemeyi öğrendim. Düşünürsem mantık ararım ama bence bu benim için tamamen nafile bir çaba olur. Yanardöner’in Sıradan Mucizesi için benim özgürleşmeyi ve kendimi ait hissettiğim yeri bulmaya yaklaşmayı ifade ediyor. Yazarken ilk defa eğlendiğimi hissettim. Sadece geçici bir süre için bu benim. Bunda daha önce çalıştığım, benim için editörden çok bir öğretmen vazifesi gören Vildan Bizer’in katkısı büyüktür. Beynimin içinde keşfe çıkmayı ve bu yaparken hangi araçları kullanmam gerektiğini bana o öğretti. Bu vesileyle ona tekrar teşekkür etmek istiyorum.
Aynur Kulak: Yanardöner’in Sıradan Mucizesi anlatımı, ifade biçimi, kurgusu, karakterleri ile hem diğer romanlarınızdan hem de klasik roman yapısından farklı bir yere konumluyor kendini. Anlatımda mecazın ön plana çıktığı, bu anlamda metaforun bolca kullanıldığı illüzyonlar silsilesinin içine giriyoruz.. Hayatta da olduğu gibi. Metaforun temelinde gizem yatar (bu da dolayısıyla gizemi çözmek için çeşitli illüzyonlar yaratır) sözünden de yola çıkarak; karakterlerin duygularını anlatırken seçtiğiniz mecaz tanımlardan tutalım da, mekânların mecaz tanımına ya da durumların metaforuna, olayların metaforuna varana kadar anlatmak istediğiniz hikâyeyi neden böyle bir yapıda anlatmayı tercih ettiniz?
Dilek Neşe Açıker: Aslında bu bir tercih değildi. Kitabı bitiyorum dediğim yerde, yani sonlara doğru bir anda bir paragraf yazdım. Metnin o ana kadarki diliyle tamamen alakasız, eğlenceli ve muzip cümleler sıralanmaya başladı. Yakaladığım ya da beni yakalayan bu üslup kahkahalar atmamı sağladı. Çok mutlu olduğumu hissettim. Başa döndüm ve kitabı bu yeni dille baştan yazdım. Neredeyse her şeyin illüzyon olduğu bir kurguda böyle bir dile ihtiyaç varmış meğer. Yazarken belli bir bilinç ya da tasarıyla ilerlemiyorum ya da ilerleyemiyorum. Kendiliğinden olan şeyleri seviyorum ve sonuçtan hayli memnunum. Ortaya çıkan ve çılgınca diye tabir edilebileceğim metin herkesin okumaktan keyif alacağı bir metin mi, bundan emin değilim, ama gizemler ve metaforlar dünyasında gezinmek en azından benim için heyecan vericiydi.
Aynur Kulak: Romanda sıradan insanların sıra dışı hikâyelerini okuyoruz aslında ve sıra dışı seçimlerini. Eski trapezci Nida, Nida’nın eski karısı bir tarihi eser kaçakçısı, yeni karısı Mora bir kukla yapımcısı; Mora’nın teyzesi bir kaçık ve en yakın arkadaşı Sedna ise Mora’nın kafasının içinde bir hayalet mi (hayalden ibaret mi) yoksa Mora’nın alter egosu mu, tartışılır. Belki de Mora ile Sedna arasında olanlar ve bunları düşünmemizi sağlayan hissiyat daha önemli. Sıradan insanları sıra dışı yapan, yaptıkları işlerden de bağımsız olarak okuyucuya geçirdikleri hissiyat olabilir mi? Hatta kitaba ismini verir şekilde yarattıkları mucizeler sıradan olsa bile onları sıradan kılmayan özellikleri var. Ne dersiniz?
Dilek Neşe Açıker: Karakterleri sıra dışı yapan şeylerden biri gözü kara tipler olmaları. Hiçbirinin dilinin kemiği yok. Neticenin kötü olacağını bile bile sinir uçlarını kaşıyor, dünyayı tersine çeviriyor ve kötülüğün olağan olmayan, en bencil, en bireysel halini gözümüze sokuyorlar. Sedna ve Mora arasındaki simbiyotik ilişkide hayatın olağan akışındaki hadiseler ve hisler tarafından bastırılmış kötücül hisler gizli ve arada bir başlarını çıkarıp küçük ısırıklar alıyorlar. Ta ki devasa bir ağız hepsini yutana kadar. Sedna’ya gelirsek, Mora’nın alter egosu olmayı seçmiş diyebiliriz. Bazı ilişkiler böyledir ve bu tip ilişkiler bir gün mutlaka can yakar.
Aynur Kulak: Mora karakterine ayrıca değinmek istiyorum.. Mora’nın anlamı “hayat değiştiren”. Diğer karakterlerin hayatlarına etki etmiş ve onların hayatlarını değiştirmiş olan Mora’nın aslında kendi değişiminden hemen önceki zamanlarına şahitlik ediyoruz. Uyanmak üzereyken tanımaya başlıyoruz Mora’yı. Mora karakteri için kendi hayatının gerçeklerine uyanmış bir karakter diyebilir miyiz?
Dilek Neşe Açıker: Gerçekte Mora isminin böyle bir anlamı yok. Metin içinde uydurduğum şeylerden biri. Sebebine gelince, sizin de dediğiniz gibi Mora’nın hikâye içindeki sürekli değişimini ifade eden destekleyici unsurlara olan ihtiyaç olduğunu söyleyebilirim. Kendi hazırladığı kurgu içinde, kontrol alanı dışındaki müdahalelerin de tesiriyle hayatı farklı algılamaya başlaması. Aslında bütün sıra dışılıklara rağmen ben Mora’nın olduğundan da sıradan biri olmaya çabaladığını düşünüyorum.
Aynur Kulak: Sedna& Mora ilişkisi romandaki kadın karakterlerin varlığı açısından önemli bir yerde duruyor. Bir tür birleştirici unsur ve aynı zamanda gölgeleyici bir yapı. Sedna Mora’nın uyanmasını sağlayan bir hayal aslında ve bu tarafından bakınca son derece güçlü de bir hayal. Bu anlamda romandaki kadınlar birbirlerini gölgeleyen unsurlar olarak resmedilmiş. Romanın gizem içeren bir tarafının olması da bunda etken olabilir elbet fakat Mora’nın Sedna ile ve bu iki karakterin diğer kadınlarla daha fazla çarpışmasını isterdim, bir okuyucu refleksi olarak belki de. Romandaki kadın varlıklarını açabilir misiniz?
Dilek Neşe Açıker: Hikâyedeki neredeyse görünmez, incecik ipi tutup çekmişsiniz. Muhteşem. Notlar alıp taslak üzerinde çalışmaya başladığımda Sedna, Mora’nın alter egosu olacaktı. Sonradan bütünü fiziksel olarak ayırmaya ama zihinlerini bağlı bırakmaya karar verdim, çünkü Sedna beni buradan çıkarın diye bas bas bağırmaya başlamıştı. İlk versiyonun otuzuncu sayfasına geldim ve yine çöp kutusuyla bakışmaya başladık. Neyse ki yazdıklarımı silme hususunda çok rahatımdır. Bence hikâyedeki kadınların en dikkat çekici ve ortak özelliği – Kartanesi hariç. İyilik onun naturasında var – iyi insan olmak için bilhassa çaba harcama endişesi taşımamaları ve kendileri hatalarıyla kabullenmeleri. Bir sürü sahtelik içinde rahatsız edecek kadar gerçek oluşları. Birbirlerinin arkasından iş çevirirken en azından kendilerine karşı dürüstler. Bütün kadın karakterler bu anlamda ikiyüzlülükten uzak. Gerçek hayatta, hemen her insan bu çok zordur. En çok kendimizi kandırırız. Mora, Sedna ve Narel’in böyle bir kaygısı yok. Tabii bunun öncesinde hepsinin geçmişte nasıl incindiğine de şahitlik ediyoruz. Ağır travmalar her birinde farklı şekillerde tezahür ediyor.
Aynur Kulak: Romanın eril yapısına da değinmek istiyorum. Tabii ki Mora’nın ilgi duyduğu Marlin var. Mora’nın vefat eden kocası Nida var. Balıkçı var. Ve romanın sonuna doğru aslında Mora’nın hayatını ciddi şekilde etkilemiş bir baba figürü var. Erkek karakterlerin hepsi neredeyse varla yok arasındalar ama var olmaları (gerçekten var olmaları, var olmalarının gerçekten hissedilmek istenildiği hatta) hep çok istenen bu karakterlere çok ihtiyaç duyulmasına rağmen yoklar. Silikler. Varlıklarını tam olarak hissedemiyoruz. Özellikle mi silikleştirmek istediniz eril karakterleri? Erillik sadece gücün ifadesi olarak karşılığını buluyor, güç de olmayınca silikleşiyor otomatik olarak diyebilir miyiz?
Dilek Neşe Açıker: Silik olsalar bile etkileri çok yoğun. Onların zaafları, acımasızlıkları ya da sevgilerinin bu üç kadın üzerindeki tesirini hissedebiliyoruz. Mesela Narel’e bakalım. Akademideki erkek egemen yapıdan mustarip. Onları birer karakter değil ama devasa bir topluluk olarak görüyor ve Narel üzerinden baskıyı hissedebiliyoruz. Sedna’nın babası da öyle ve bu kadınlar baskının kaynağından ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın bir parçasını yanında, içinde gittiği yere götürüyor. Yani izler silinmiyor, gölgeler ve hayaletler bir türlü kaybolmuyor ve canavarın gölgesi şekilden şekle girebiliyor. Marlin’in silik gibi görünmesinin sebebi ise başka. O normal biri. Sıradan bir mucize gibi. Mora’yla birbirilerinin gölgesi değiller, yan yana yürüyorlar. Bir Jane Austen karakteri de değil Marlin. Kimseyi kurtarmıyor, tepeden bakmıyor. Bu anlamda heyecan yaratmıyor olabilir, ama belki de hikâyelerin Marlin gibi erkek karakterlere ihtiyacı vardır.
Aynur Kulak: Rene Char’ın bir sözü vardır. “Yemiş kördür. Ağaçtır gören.” Yanardöner’den biraz bahseder misiniz?Romanın dış yapısını oluşturan metaforik yapıya uygun olarak romanın içinde -karakterlerden bağımsız olarak- yer alan cansız diğer öznelerin varlığı (Yanardöner’i kast ediyorum) insanın sıradan hikayesini sıra dışı gizemler silsilesine çeviriyor diyebilir miyiz? Israrla neden bizi körleştiren şeyleri istiyoruz da görmemizi sağlayan şeyleri görmezden geliyoruz sizce? Yanardöner’in Sıradan Mucizesi romanını ana izleği biraz da gördüklerimiz ve görmezden geldiklerimiz üzerine kurulu diyebilir miyiz?
Dilek Neşe Açıker: Meşhur sözde olduğu gibi, hikâyede şehre bir yabancının gelmesi gerekiyordu ve bu hikâyenin yabancısı da Yanardöner. Hikâyenin merkezinde cansız bir nesne. Bahşettiği iddia edilen mucizelerin her biri kişinin kendi çabasıyla elde edebileceği şeyler, ama biz insanlar kolay yoldan sahip olmayı severiz. Yanardöner’in temsil ettiklerinin ilki bu kolaycılık ve insanın kolay yoldan elde etmek için neler yapabileceği. Yanardöner’in ortaya çıkışıyla kahramanlar hakiki yüzlerini çok daha net gösterme cesareti buluyor ve küçük bir ağaç onları sıra dışı olduklarına ya da olabileceklerine inandırıyor. Üstüne üstlük Yanardöner aynı zamanda bir ganimet ve iştah kabartıyor. İçimizdeki açgözlüyü de kolayca açığa çıkarıyor. Yanardöner hepimizin mucizelere inanmaya hazır olduğunu gösteren bir ayna görevi de görüyor ve bu ayna gerçekte sahip olduğumuz kabiliyetleri emiyor. Çabalamak yerine bir mucize beklemeye başlıyoruz ve romandaki bazı kahramanlar bunun ne kadar satılabilir bir ürün olduğunun farkında. Gerçek hayatta da hepimiz sıra dışı olmak istiyoruz. Farklı, sıra dışı ve ilgi çekici… Medya – daha çok sosyal medya – her gün bunu körüklüyor ve kulağımıza üflüyor. Mora da bunun farkında ve diğerlerini nereden yakalayacağını çok iyi biliyor. Görmezden gelir gibi ama olan biteni dilediğinden de fazla görerek.
Aynur Kulak: Dünya pandemiyle nasıl bir sınava tabii tutuluyor sizce? Neden tüm bunlar başımıza gelmiş olabilir? Yanardöner’in Sıradan Mucizesi’ni kapsayan bir üçleme yazmak istediğinizi biliyorum. İçinde bulunduğumuz bu pandemi süreci peşi sıra gelecek ikinci ve üçüncü romanların ana izleğini etkileyecek mi, etkiler mi ya da ne dersiniz?
Dilek Neşe Açıker: Dünyaya ve birbirimize çok kötü davranıyoruz. Maalesef insanoğlu yaşamı eşitsizlik ve adaletsizlik üzerine kurdu. Küçük bir zümre kazanıyor ve dünyanın geri kalanı onlar daha çok kazansın diye çalışıyor. Emek kavramı hakiki anlamını neredeyse yitirmiş durumda. Sürekli tüketiyor ve harcıyoruz, çünkü bize mütemadiyen bunu yapmamız gerektiği söyleniyor. Berbat şehirlerde yaşıyoruz. Havamız, suyumuz kirli, yediklerimiz sağlıksız. Tabiatta yarattığımız tahribat tamir edilemez seviyede. Bilimi göz ardı ettik. Geriye dönük haber ve makalelere baktığımızda, bağıran ama sesi duyulmayan, bugünlerin geleceğini söyleyen insanlar görüyorsunuz. Kaçınılmaz olandı ve oldu. Bunun için hepimiz birbirimizi suçlayabiliriz. Pandemi bize dünyada nasıl pamuk ipliğine bağlı yaşadığımızı gösterdi, ama bence – sizin sorunuzda kullandığınız sözden çalıyorum – bunu sadece ağaç görüyor, yemiş hala kör. Pandemi bitince yaşadıklarımızdan en ufak ders almayacağımıza neredeyse eminim. Sadece bizim ülkemizde binlerce insan öldü. İşsiz kalanlar, her şeyini kaybedenler var. Hepimizin yakın çevresinde giderek sayısı artan oranda insanlar bunları yaşıyor. Aylardır bazı zorunlu haller dışında evden çıkmadım. Kendimi şanslı saymalıyım. Bundan ötesi benim için şımarıklık olur. Şimdilik kayıplarım telafi edilebilir düzeyde. Günlük işlerin eskisinden daha fazla vakit alması ve yazmaya ayırdığım vaktin azalması dışında dert edecek şeyleri çok fazla olmayacak kadar şanslıyım. Hayatı küçücük yaşamanın katkısı da var.
Bütün bunlar olurken yeni kitaba da başladım. Henüz yolun başındayım. Marlin’in devam hikâyesini yazıyorum ve ilk kez bir romanımda ana karakter bir erkek. Ortaya en çıkacağını merak ediyorum. Yürümeyi çok severim ve yürürken kafam diğer zamanlarda olduğundan daha çok çalışır. Yürüyüşlerden eve döndüğümde yazdıklarımdan hep memnun kalırım. Şimdi bundan yoksunum. Umarım bugünler tahmin edilenden önce biter ve mutlu olmanın, sorunların üstesinden gelmenin yeni yollarını buluruz.
Yolundan gitmek, hayatının dönemeçlerinde kendi kararlarını vermek, sesini duyurabilmek ve de en önemlisi “Hayır” demek… İşte tüm bunların hepsini yapabilen, eril kalemlerce başına buyruk diye ithamlarda bulunulan, istemediği erkekler tarafından karalanan özgür bir isim Salomé.
Henüz gençken rahip Hendrik Gillot ile hayatına bir yön aramaya kendisi karar vermişti. Gillot ile yürüttüğü tartışmalarda felsefe ve edebiyata olan aşkını fark etmiş ve bu tutkusunun onu belki de dünyanın en özgür kadını yapacağını daha yolun başında sezmişti. 1800lerin ikinci yarısında özgür bir kadın! Sene 2020, henüz hangi yoldan giderek okuluna, evine ulaşacağını bil(e)meyen ya da bilmesine fırsat ya da izin verilmeyen gençlerimiz… Politikadan, felsefeden ve edebiyattan uzakta yarattığımız görünmez fanuslarda büyüyen taptaze gençlikler… Kendi kararlarını almasın ya da karar alırken psikolojisi zorlanmasın (!) diye hayatları projelendirilmiş, farkındalıkları esasen çok düşük olan tazecik beyinler… Daha sizler, neleri ıskaladığınızı bilemeden programlanmış hayatlarınızı yaşamaya mahkum olan gençler…
Salomé, çoktan karar vermişti henüz 19 yaşındayken hayatının rotasına ve annesine, tabulara karşı gelerek Zürich’e yüksek öğrenim almak üzere gitmişti. O zamanlarda kadınların üniversite okuması Rusya’da yasaktı; ama kendinden emin genç Salomé içindeki o boşluğu sanatla, bilimle, felsefe ile doldurmaya kararlı idi. Salomé burada teoloji, felsefe ve sanat tarihi eğitimi alacaktı ve 24 yaşına geldiğinde ‘Tanrı ile Savaşım’ adlı ilk romanını yazacaktı.
“…Dünya sana hediye sunmaz, inan bana. Bir yaşam istiyorsan, çal onu…Var olmak! Ve düşünmek! Bin yıllarca…”
Ancak 21 yaşına geldiğinde yakalandığı bir rahatsızlık sebebiyle annesi onu Roma’ya götürmüştü. Malwida von Meysenbug annesinin bir arkadaşıydı ve onun Roma’daki evine gelmişlerdi. Malwida, yazar Paul Ree’nin de yakın arkadaşıydı. Ree, Malwida’yı Roma’daki evine ziyarete geldiğinde Salomé ile tanışmış ve bu özgür ruhlu, kıvrak zekalı kadından oldukça etkilenmiş olacak ki; kısa bir süre sonra kendisine evlenme teklifi etmişti. Ancak Salomé evliliği zihinsel olarak gerçekleştirebileceğine inandığından, yine kendi yolunu seçerek, bu teklifi kabul etmemiş ve arkadaşlıklarını devam ettirmek istemiştir. Ree ile beraber yaşamaya karar veren Salomé, annesi ile Rusya’ya geri dönmemiştir. Sene 1800lerin sonu. Salomé kendi iradesi ile İtalya’da bir erkek arkadaşının evinde yaşamaya başlamıştır. Sene 2020 üniversiteli gençlerin beraber kalmalarına yakışıksız sıfatlar yapıştıran profesörler, siyasetçiler… Dünya mı tersine gidiyordu, yoksa biz mi çok geç kalmıştık bilinmez; ancak görünen o ki, tek bir hayatı olan biz insanlar, başkalarının ayıplamaları, yargıları ve düşünceleri ile mi hareket etmeliyiz veya hayallerimizin peşinden, sevgimize, saygımıza inanarak mı devam etmeliyiz? Bu sorunun cevabını siz biliyorsunuz.
Salomé, 1882 yılının Mayıs ayında tanıştığı Nietszche’ye çok büyük acılar çektiren ve çok da ilham veren bir kadın olarak, Irvin Yalom’un “Nietzche Ağladığında” ve Lance Olsen’in “Nietzsche’nin Öpücükleri” adlı romanlarına konu olacaktı. Nietzsche’nin kadın düşmanı olmasındaki en büyük sebebin de o olduğu iddia edilmişti. Peki iddia edenler kimlerdi? Eril zihniyet, Nietzsche’nin kendisi, Salomé’nin annesi? Bir erkek reddedildiği zaman, onunla bir gelecek öngörmeyen kadına sevgisini ve saygısını kaybetmeli miydi? Bir ilişkinin olgunlaşmayacağına inanan taraflardan birinin diğerinin canını sırf reddedildiği için yakması, incitmesi, onu üzmek istemesi ne kadar normaldi? Okuyunca tekrar düşünün bu satırları; makul ve medeni bir şekilde seçim hakkı olan bizlerin kararına saygı duymayanların yaşıyor olması ve sadece istemediğini söylediği, “hayır” dediği için hayatlarını kaybedenlerin olması ne kadar akıl almaz değil mi? Şimdikilerin bazıları, kendisini dizilerden/filmlerden fırlayan bir karakter sanarak “ya benimsin, ya kara toprağın” klişesinde ne kadar ufaldıklarını ve onurlarını kaybettiklerini kavrayamayan bir sığlıkta cebelleşip duruyorlar. Acınası… Oysaki Salomé, Nietzsche ile olan arkadaşlığına bir son vermeyecekti. Özgür bir kadın olarak bedenen değil, zihnen beraberliğe inanıyordu.
“Kesinlikle kendi hayatımı yaşayabilirim. Ve ne olursa olsun bunu yapacağım. Böyle davranarak hiçbir ilkeyi temsil etmiyorum; ama çok daha güzel, benim içimde olan bir şeyi, tamamen yaşamın sıcaklığı olan, neşe dolu ve kaçıp gitmeye çalışan bir şeyi temsil ediyorum.”
Sene 2020. Sadece Türkiye’de 234 kadının öldürüldüğünü bir faiz oranı gibi açıklayan bakanlar, erkeklere “kendinize gelin” diye ayar çekiyor. Kanun, yasa, hak, hukuk … 1800lerin kadınları daha mı özgürlerdi yoksa bizim zamanımızın yanında. Yılın neredeyse her günü katledilen hayatlar… Kendi hayatını özgürce yaşamana izin vermeyen, yaşam hakkını koruyamadığın bir dünya.
Lou Andreas Salomé, 1900lerin başında, 50 yaşına geldiğinde psikolojiye ilgi duymaya başlamış ve Weimar Psiko-Analitik Kongresi’ne katılmıştır. Sigmund Freud ile yolları bu dönemde kesişir. Birbirlerinin zekasına ve görüşlerine hayran olan Freud ve Salomé 25 yıl boyunca mektuplaşırlar. Freud, “korkunç bir zeka… Onun yanına yaklaşan herkes, varlığının samimiyetinden ve uyumundan çok güçlü bir biçimde etkilenirdi; kadınlara özgü zaafların hiçbirinin hatta insani zaafların bile çoğunun onda bulunmadığını, yaşamı boyunca bunları aşmış olduğunu fark ederdi” demiştir. Sene 2020 kaçımız hangi zaaflarından arınabiliyor? Şimdi söyleyeceklerim çok ilkel kalacak Salomé ve Freud’un yanında. Hangi kadın eşit işe eşit ücretle hayatını geçindirebiliyor? Hangi kadın mahalle baskısı, toplum baskısı, devlet baskısı yaşamadan istediği ile görüşebiliyor, istediğini giyebiliyor, istediğini okuyabiliyor, istediği ile konuşabiliyor ya da istediği ile ev arkadaşı olabiliyor? Hangi kadın hayallerinin peşinden, gelecek kaygısı bir yana, yaşamını tehlikeye attığı hissine kapılmadan, sırtında çantası yola çıkabiliyor? Daha pek çok cümle yazabiliriz buraya. Esas sorum şu: Peki biz neden Salomé kadar özgür değiliz? Özgür olduğuna inandığımız neden bir avuç insan var?
Kendi hayatlarımızı, özgürce yaşayabildiğimiz günlerde …
Sabiha Çimen, (1986 – İstanbul) Alaylı bir fotoğrafçıdır. Daha ziyade İslam kültürü, portre ve still-life fotoğrafçılığı üzerine odaklanmış.
Kendini bir 28 Şubat mağduru olarak tanımlıyor. Yasaklar sebebiyle açık öğretim lisesinden mezun olmuş. Ardından aynı sebeple üniversite öncesinde eğitimine 3 sene (kimi kaynaklara göre 4 sene) ara vermiş.
5 yıl boyunca Özgürder’de fotoğrafçı olarak çalışmış. Haksöz’de fotoğrafları ve bazı yazıları yayımlanmıştır.
Sabiha Çimen, İstanbul Bilgi Üniversitesi ‘Uluslararası Ticaret ve İşletmecilik’ bölümünden mezun olmuş. Bu bölümde eğitimine devam ederken, Erasmus’a giden ablasının peşinden fotoğraf eğitimi almaya bir sene Edinburgh’a gitmiş. Lakin bu konuya dair fazla bir ayrıntı bilinmiyor. Ardından ‘Kültürel Çalışmalar’ alanında Yüksek Lisans eğitimini tamamlamış. Fotoğraf öyküsünü içeren maduniyet çalışmaları üzerine yaptığı yüksek lisans tezi ‘Simüle Bir Ülke Olarak Türkiye’ başlığını taşımaktadır. Bu çalışması, Cambridge Scholars Publishing* tarafından 2019’da yayınlanmıştır.
*Cambridge University Press herhangi bir ilişkisi bulunmayan, akademik yayınlar basan bir ‘yağmacı yayınevi’dir. Genellikle Orta doğulu yazarlar tezlerini kitaplaştırmak için bu yağmacı yayınevini kullanıyorlar. Yağmacı yayınevlerinden çıkan çalışmalar akademik yükseltmelerde kullanılamamaktadır. Diğer yağmacı yayınevleri için Beallslist’i bağlantıdan inceleyebilirsiniz.
2017 yılından beri ‘Hafız: Kuranın Muhafızları’ adlı projesi için Türkiye’de 5 farklı şehri dolaşarak, orta format makinesiyle portreler çekiyor. Bu proje ile 2018 yılında World Press Photo Foundation’ın ‘Joop Swart Masterclass’ına katılmış, ‘2019 World Press Awards Uzun Vadeli Proje’ kategorisinde 2’ncilik, ‘PH Museum’s Women Photographers Grant’te ise 3’üncülük ödülü almış.
Sabiha, Magnum Photos’un adı açıklanan son beş yeni aday adayından biri. Kısa süre önce, Hafız projesine devam etmek için kullanacağı, ‘2020 Canon Female Photojournalist Grant’e layık görüldüğü açıklandı. Son olarak Eugene Smith Fund Grant’i almaya hak kazanan 5 fotoğrafçıdan birisi oldu.
-Neden Henüz Bir Kişisel İnternet Sitesi Yok? –Projesi; ‘Hafız: Kuran’ın Muhafızları’ -Türkiye’deki Başörtüsü Yasağı Hayatını Nasıl Etkiledi? –‘Kentli Mülteciler’ Projesi ve Bu Projeyi Neden Geceleri Çekti? -Maduniyet Çalışmaları Üzerine Yaptığı Yüksek Lisans Tezi (1.Bölümün Sonu) –WPP Foundation Joop Swart Masterclass’a Katılışı -World Press Photo Ödüllerinde Aldığı İkincilik Derecesi –Sevdiği Fotoğrafçılar Kimler? -Yeni bir Magnum Photos Aday Adayı Olma Konusundaki Düşünceleri
Röportajda Adı Geçenler:
-Tanya Habjouqa –Jason Eskanazi -Paul Klee. Angelus Novus. –Walter Benjamin -Philip Montgomery –Ksenia Kuleshova -Tasneem Alsultan –Sohrab Hura -Valentina Piccinni ve Jean Marc Caimi –Andres Gonzalez, Amerikan Origami
‘A Small Voice: Conversations With Photographers ‘ by Ben Smith 135. Bölüm Konuk: Sabiha Çimen
Ben Smith:Pandemi halen sürerken, şimdilerde İstanbul’da durumlar nasıl?
Sabiha Çimen: Haziran… Temmuz gibi durum iyi… sayılar da artmıyor gibiydi. Günlük tablolara göre durum stabildi. Bu günlerde rakamlar yeniden artışa geçti. Evet, halen maskelerimizi takmaya devam ediyoruz ve çok dikkatliyiz. Turistler nadiren İstanbul’a geliyorlar. Evet, pandemiyi yaşıyoruz.
Ben Smith:Normalde İspanya’ya giden İngiliz turistlerin, şimdilerde Türkiye’ye geldiklerini duydum. Çünkü sanırım burada karantina altına alınmak zorunda değiller?
Sabiha Çimen: Türk Hükumetinin bu konuda neden bu denli katı olduğunu anlayamıyorum. Bunu, burada söylemek ne kadar doğru bilemiyorum ama kamuoyuyla gerçek rakamları paylaştıklarını zannetmiyorum.
Ben Smith:Bu muhtemelen doğru… Her yer için de geçerli… Evet, daha başka… geçenlerde Tanya Habjouqa ile konuşuyordum. Onu tanıyorsun, öyle değil mi?
Sabiha Çimen: Evet, tanıyorum.
Ben Smith:Onunla Beyrut için düzenlediği baskı satışından bahsedeceğiz. Sanırım sen de…
Sabiha Çimen: Ben de dahilim…
Ben Smith:Bu harika!
Sabiha Çimen: Her şeyi biliyorsun…
Ben Smith:Evet biliyorum. Aslında bilmiyorum. Biliyor musun? Yarın Tasneem Alsultan ile konuşacağım. Tasneem’i tanıyor musun?
Sabiha Çimen: Evet, tanıyorum. Word Press Photo, Joop Swart Masterclass’ta beraberdik. Oradan arkadaşım…
Ben Smith:Bu harika! Yarın onunla sohbet edeceğiz..
Sabiha Çimen: Ne zaman ilan edecekler? Aslında Tasneem şimdi yazdı. Paylaştığı postta beni de etiketledi, ardından da sildi. Sanırım bu baskı satışını şu anda açıklıyorlar. Bunun bir parçası olmaktan ötürü mutluyum. Hoş bir şey!
Ben Smith:Evet bugün duyuracaklar… ve bende Tanya ile bunun hakkında konuşacağım.
Sabiha Çimen: Bu harika!
Ben Smith:Peki şu sıralar ne yapıyorsun? Korona Virüsü olmasaydı ne yapardın? Yine İstanbul’da olur muydun?
Sabiha Çimen: Hayır, muhtemelen New York’ta olurdum. New York’a gitmeyi planlıyordum. Çünkü kocam Jason Eskenazi yılın bir yarısı orada, diğer yarısındaysa burada yaşıyor. Henüz bir yıldır evliyiz. Onunla birlikte yaşamak için 6-7 aylığına oraya gitmeyi planlıyordum. Korona Virüsü sebebiyle uçuşumuza bir hafta kala her şey iptal oldu. Biz de burada (İstanbul) kaldık. Neyse ki fotoğraflamayı düşündüğüm her şey bu ışıkta… Türkiye’de… Bu yüzden belki de hayırlısı bu oldu. Bilemiyorum…
Ben Smith:Jason, New York’ta mı? Ayrı mı düştünüz?
Sabiha Çimen: Hayır. Burada… O da Korona’dan ötürü seyahat edemedi. Biz de birlikte burada kaldık.
Ben Smith:En azından birliktesiniz…
Sabiha Çimen: Evet, en azından birlikteyiz.
Ben Smith:Virüs yüzünden ayrı kalmadınız. Biliyorumbirçok dinleyicim onun (Jason Eskenazi) işlerini takip ediyorlar. O da harika bir fotoğrafçı. Ben onun işlerinin hayranlarından birisiyim.Sabiha, sen ilginç bir şekilde hakkında pek de bir şey bilmediğim birisin. Bir kişisel internet siten dahi yok. İşlerini sergileyeceğin bir siteyi yakında görebilecek miyiz?
Sabiha Çimen: Çok yerinde bir tespit. Evet… evet… Bir internet sitem yok. Bir albümüm yok. Bu sektörde oldukça yeniyim. Fakat albümüm yayınlandıktan sonra… yakında kişisel internet sitem faaliyete geçecek. Fotoğraflarımın hepsini birden internette yayınlamak istemiyorum. Basılmadan önce onların internette yayılmalarını istemiyorum. Yani öncelikle basılacaklar. Ambargo altındalar… Ben de fotoğraflarımı ve diğer şeyleri internette yayımlamak için bu sürecin tamamlanmasını bekliyorum. Bir şekilde bunları daha önce organize edemedim. Tasneem de beni “Yapmalısın canım!” diyerek sürekli dürtüyor. Sürekli ısrar ediyor.
Ben Smith: Evet, pekala… açıkçası bu alışılmadık bir durum çünkü hemen herkesin işlerini paylaştıkları bir internet sitesi var. Lakin senin de bir siteye sahip olmamakla ilgili iyi bir sebebin var gibi görünüyor. Bu çok mantıklı. Ama şimdi gördün.
Sabiha Çimen: Bu benim ana projem ve tabii ki yüzlerce fotoğrafım var. Bunların altında adım olacak şekilde İnternet üzerindeki bir platformda yayınlanmasını elbette isterim. Fakat basılmadan önce tüketilmelerini de istemiyorum.
Ben Smith:Neyin basılacağını ve bunun ne vakit olacağını söyleyebilir misin? Bir fotoğraf kitabından mı bahsediyorsun? Yoksa başka bir şeyden mi?
Sabiha Çimen:World Photo Press’i kazandığım Kur’an kurslarındaki kızların yaşamından kesitler sunan; ‘Hafız: Kur’an’ın Muhafızları’ 2021 yılı sonunda bir kitaba dönüştürmeyi planladığım ana projem… Bu projem ana akım dergiler tarafından, 1 yıldır ambargo altında. Bundan ötürü çok fazla görülmelerini sağlayamadım. Sadece bazıları online platformlarda görülebildi. Bu yüzden bir internet sitesi yapamadım. Elbette başka projelerim, rastgele tekil fotoğraflarım da var. Bilemiyorum. Hazır olduğumu düşünmüyorum. Ayrıca bunun gerçekten ama gerçekten de şart olduğunu düşünmüyorum. Özellikle Magnum Photos aday adaylığımın açıklanmasının ardından, birçok insan bana bir internet sitem olup, olmadığını sıklıkla soruyor. Sormakta da haklılar…
Ben Smith:Bunlar hakkında belli ki konuşacağız. ‘World Press Photo Uzun Soluklu Projeler’ dalında ikincilik ödülü aldığın proje hakkında konuşmak istiyorum. Bu büyük bir başarı ve önemli bir kategoride kazanılan… büyük bir ödül. Ve şu anda Magnum’a aday adayı olan küçük bir grubun içindesin. Tüm bunlar için seni tebrik ediyorum.
Sabiha Çimen: 2 önemli ödül geliyor.
Ben Smith:Gerçekten mi? Bu harika!
Sabiha Çimen: Bilmiyorum… acaba şimdi bahsetmeli miyim?
Ben Smith:Bu ne zaman açıklanacak bir haftaya kadar mı? 10 gün?
Sabiha Çimen: 10 gün… Evet. (bip sesi – Sabiha Çimen’in hakkında konuştuğu ödülün adı biplenmiş.)
Ben Smith:Bu harika!
Sabiha Çimen: Ardından bu yıl Canon Female Photojournalist Grant‘i almaya hak kazandım. Bu sene benim senem…
Ben Smith:Dur… dur… Diğer insanların da kazanabilmeleri için yarışmalara katılmayı bırakmalısın. Bırakmalısın…
Sabiha Çimen: Evet. Muhtemelen bu hafta her ikisini de açıklayacaklar. Bu hafta duyurmaları gerekiyor.
Ben Smith:Bunların hepsini bir anda elde etmek gerçekten de inanılmaz bir başarı…
Sabiha Çimen: Teşekkür ederim.
Ben Smith:Hem de daha sadece birkaç büyük proje yapmış olmana rağmen… Sanırım bu daha ziyade şimdi bahsedeceğimiz projenin (Hafız: Kur’an’ın Muhafızları) tanınmasıyla gerçekleşti.
Ben Smith:Evet, biraz senin deneyimin hakkında konuşalım. Kur’ân’ın Muhafızları ne hakkında? Sanıyorum küçük bir kız olarak senin de tecrübe ettiğin bir deneyimdi bu, öyle değil mi? En güzeli bunu kendi sözlerinle sen bize biraz daha açıklayabilir misin? Bunlar Türkiye’deki genç kızların Kur’an öğrenmeleri için gönderildikleri okullar, öyle değil mi?
Sabiha Çimen: Elbette. Kızlar için Kur’an kurslarından, Türkiye’nin dört bir yanında binlerce var. Hem kızlar hem de erkekler için… ama çoğunlukla kızlar için… Kızlar ana gerekçe olarak Kur’an’ı öğrenmek üzere bu kurslara katılıyorlar. Kur’an’ın 604 sayfası var. Hatırladığım kadarıyla bu sayfalarda 6000’in (Kur’andaki toplam ayet sayısı 6236’dır. Kaynak: Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı) üzerinde ayet bulunuyor. Kızlar da bunları ezberlemeye çalışıyorlar. Kabiliyetlerine bağlı olarak bu ortalama 3-4 yıl sürüyor. Bu süreç tam bir özveri, disiplin ve dikkat gerektiriyor. Başka hiçbir şeye odaklanmadan kapasitelerinin elverdiği ölçüde Kur’an’ı ezberlemeleri gerekiyor. Bu maksadın dışında da kurslara gidenler oluyor. Mesela güzel Kur’an okumak için… Çünkü Arapça… başka bir alfabe… hızla okuyabilmek ve okudukların anlamını bilmek istiyorlar. Farklı… başka gerekçelerde var, lakin ana neden Kur’an’ı ezberlemek. Bu aslında bir yandan da benim hikayem… Ben de 12 yaşındayken ikiz kardeşimle birlikte 3 yıl boyunca İstanbul’daki bu tür okullardan birine gittik. Kardeşimle birlikte kursa gittiğimiz bu süreçte sınıf arkadaşımız olan kızlar, mezun olduktan sonra bu kurslarda idareci oldular. Kur’anı ezber ettiler. Ben beceremedim. Başarılı olamadım. Sürekli ceza alıyordum. Disiplinsizdim. Berbattım. Punk kıyafetler giyiyordum. Asiydim.
Ben Smith:Ooo, evet… Tamam.
Sabiha Çimen: Bunu gerçekten de yapmak isteyen kızlar vardı. Bu adanmışlığa sahiptiler. Bazı kızlarsa diğer tüm öğrenciler gibi sadece okulu asmanın peşindeydiler. Bu sadece Kur’an kurslarıyla ilgili değil, aslında seküler okullarda da oluyor. Yani her yerde söz konusu… o zamanki sınıf arkadaşlarım şimdilerde bu Kur’an kurslarında ya eğitmen oldular ya da idareci… Bende bu iletişim ağımı kullanarak, mevcut fotoğrafçı kimliğimle geri dönerek bu yerleri fotoğraflamak istedim. Çalışmam kapsamında bu yerleri yeniden tasvir etmek istedim. Bu arada bu bir tür yatılı okul… kızlar orada kalıyorlar. Bu da oldukça önemli… haftada.. hatta belki de 15 günde ya da ayda bir eve gidebiliyorlar. Bu doğudan batıya doğru değişiyor… Örneğin; İstanbul ve Kars arasındaki fark gibi… kurallar ve sıkı yönetim değişiklikler gösterebiliyor.
Ben Smith:O zaman sizin de oldukça dindar bir yetiştirilme tarzınız oldu? O okula gittiğinize göre bu ailenizin oldukça dindar Müslümanlar olduğunu gösteriyor. Yoksa bu genel olarak normal… (Sabiha Çimen lafa giriyor.)
Sabiha Çimen: Evet, ailem (çn: İsmailağa cemaatine yakınlığı bilinen) oldukça muhafazakar bir aile. Ben de Müslümanlığı yaşıyorum.
Ben Smith:Sanırım sen geçmiş deneyimini yeniden yaşamak istedin. Peki bu nasıldı? Açıkçası, bu yerlere nasıl erişebildiğini şimdi açıkladın. Bu sana sormak istediğim başlıca sorulardan biri, kızlar tarafından nasıl karşılandın? Hoşgörülü şekilde karşılayıp, varlığını kabullendiler mi? Yoksa bir şekilde güvenlerini kazanman gerekli oldu mu?
Sabiha Çimen: Bu oldukça güzel bir soru. Oraya giderken başta orada kalmayı planlıyordum ve onlarla kişisel ilişkiler kurmayı tasarlamıştım. Fotoğraf makinemi ortaya çıkarana kadar güvenlerini kazanıyorum. Onlarla sürekli iletişim halinde oluyorum. Onları tanımaya çalışıyorum.
Tüm Kur’an kurslarında bir mescit bulunur. Mescit, zemini halıyla kaplı çok büyük bir dua odasıdır. Tüm kızlar orada dua ederler. Namazlarını eda ederler. İlk olarak mesela Türkiye’nin doğu taraflarındaki örneğin; özellikle Kürt öğrencilerin bulunduğu fiziksel koşullarını bilmediğim okullara gittiğimde önce mescide gidiyorum… büyük dua odasına… Öğretmenlerinde yardımıyla mikrofonda kendimi tanıtıyorum. “Merhaba kızlar! Ben bir fotoğrafçıyım. 15 yıl önce sizlerden biriydim. İkiz kardeşimle birlikte Kur’an kurslarında eğitim aldım. Burada bir araya gelip, Kur’an’ı ezberlemenin zorlu bir süreç olduğunu biliyorum. Fakat yıllar sonra bu çok hoş hissettiriyor.” Onlara samimi, onları anladığımı ve empati kurabildiğimi hissettiren hoş bir konuşma yapıyorum. Sahnedeyken onların yüzünden her şeyi anlayabiliyorum. Kimi gülümsüyor. Kimi ‘Sen kimsin ki şimdi elinde bir fotoğraf makinesiyle bizim okulumuza geliyorsun’ dercesine sinirli bir biçimde bana bakıyor. Onların yüzlerinden bunu okuyabiliyorum. Ve bir süre sonra fotoğraf makinemle bir hafta boyunca koridorlarda olacağımı söylüyorum. “Sizleri tanımak istiyorum. Birlikte uyumak istiyorum. Tabii ki siz de bunu isterseniz. Sizleri zorlamak istemiyorum. Bu sizin hayatınız.” Bana yaklaşıyorlar, çünkü dışarıdan gelen birisi onlar için; çok hoş. Bu onlar için ağır yükümlülüklerinden uzaklaşacakları bir tatil… bir kaçış noktası oluyor.
Benimle birlikte zaman geçirmekten hoşlanıyorlar, ki ben de buna bayılıyorum. Her biri ayrı bir karakter, inanılmaz kızlar, inanılmaz derecede yaratıcı kadınlar. Onların öykülerini dinlemeyi seviyorum. Her şeyi akışına bırakıp, ilişki kuruyoruz. Ardından fotoğraf makinemi çıkararak tepkilerini görmeye çalışıyorum. Oldukça arkadaş canlısılar… Fotoğraflamayı seviyorlar. Her birinin Instagram hesabı var. Yüzlerini ifşa ediyorlar. Bazen profesyonel bir fotoğrafçıyla karşı karşıya geldiklerinde ise korkuyorlar. Ailelerinden, ağabeylerinden, babalarından ve toplumun tepkilerinden çekiniyorlar. Fakat her nasılsa, sonunda kendi talepleriyle onları fotoğraflamamı istiyorlar. Gerçekten de çok samimi…
Ben Smith:Evet… bu çok güzel… evet. Bu çok önemli. Seni kabullenecekleri ve güvenecekleri noktaya gelmek sürecin en önemli kısmı… Senin geçmişteki kişisel tecrüben nasıldı? O zamanlarda sen nasıl hissederdin? Orada olmak hoşuna gider miydi?
Sabiha Çimen: Hımm… evet… belki de ben bu konuda sağlıklı bir örnek olmayabilirim. Belki de öyleyimdir. Tam olarak bilemiyorum! Benim kişisel tecrübemi yaşadığım süreçte ben sürekli olarak ikiz kardeşimle, en iyi arkadaşımla birlikteydim. Bir Kur’an kursunda en iyi arkadaşa… ruh arkadaşına sahip olmak çok hoş bir şey. Yatılı bir okulda bu sizi güçlü kılıyor. Çok sıkı kurallar var. Kendi tecrübe sürecimde bazen gitmek bazen de gitmemek istiyordum. Çünkü ben tam olarak onlar gibi değildim. Belki duymuşsundur, o zamanlarda Türkiye’de türban yasağı vardı. Çok sıkı bir türban yasağı vardı. Müslüman kızların üniversitelerde eğitim görmesi yasaktı. Avukat olamıyorlardı. Sosyal alanlarda var olmalarına müsaade edilmiyordu. Bundan ötürü 4 yıllık bir kaybım var. Bu yüzden liseyi bırakmak zorunda kaldım. Sistematik eğitimi bırakmak zorunda kaldım. Evde eğitim aldım. Bu zaman zarfında Kur’an kursu benim hayatıma bir tür eğitim alternatifi olarak girdi. Fakat tüm Müslüman kızlar, yatılı ya da yazlık Kur’an kursu gerçeği ile yüzleşiyorlar. Sıkı ya da görece daha yüzeysel biçimde hepimiz bu eğitimden geçiriliyoruz. Benim Kur’an kursu tecrübem, türban yasağına denk geldiğinden ötürü benim için biraz travmatikti. Liseye gitmek isterken, kendimi Kur’an kursunda bulmuştum. Hoş Kur’an kursunu seviyordum. Şayet bu kurslara gitmeseydim, böylesi hayatların yaşanmakta olduğunu nasıl bilebilirdim? Nihayetinde şimdi bu benim kişisel öyküme dönüştü. Gerçekten de dinimi seviyorum. Kur’anı öğrendim. Ayetleri belledim. Bu eğitim sürecini seviyordum. Sürece dair hayal kırıklıklarım yok. Bu dinimin ve hayatımın bir parçası… Bu anlamda bazen o zamanları özlüyorum. Kızları ve onlarla beraber ibadet edişimizi… inanılmazdı. Kur’an kursunda yaptığımız şeyler, mesela benim disipline gitmeme sebep olan hatalarım… bir şeklide bazen o zamanları özlüyorum. O zamanları güzel hatırlıyorum ve o zamanları aklımda kaldığı şekilde fotoğraflamak istiyorum.
Ben Smith:Evet. Bana kalırsa bunu başarmışsın… hayatın tuhaf bir evresi… özellikle genç bir kız için… Bu fotoğrafların birçoğunda karşımıza çıkıyor. Tuhaf zamanlar… Belki bu konuyu tekrar konuşuruz. Fakat tekrar senin öyküne dönecek olursak, sanırım ‘Uluslararası Ticaret ve İşletmecilik’alanında üniversite eğitimi aldın. Fotoğrafla en ufak bir alakası yok. Finansla ilgili bir alanda çalıştın mı yoksa böyle bir şey hiç olmadı mı? Sonrasında master yaptığını biliyorum. Tüm bunlar nasıl sonuçlandı?
Sabiha Çimen: Türban yasağı boyunca evde eğitim aldım. Türban yasağı sonrasında ticaretle ilgilenmeyi düşündüm. O andaki mevcut durumla başa çıkmaya çalışıyordum. Tamam mı?
Ben Smith:Elbette. Harika.
2004 (Diğer bazı kaynaklarda bu yıl 2002 olarak yer almış.) yılında dinsel sebeplerden ailece gittiğimiz Suudi Arabistan, Mekke’de ilk dijital fotoğraf makinemi aldım. Üniversiteye gidemediğimden ötürü alternatif bir şeyler yapmak istedim. Bir şeyler öğrenmek istedim. Sanat eğitimi almak… fotoğraf eğitimi almak… bu içimden gelen bir şeydi. Kendimi ifade etmek istiyordum. Bende kendime bir makine aldım. Bir çeşit günlük tutar gibi fotoğraflar çekiyordum. En azından kendi başıma bir şeyler yapmak istiyordum. 4 yıl sonra, 2006 yılında annemi kaybettim. Kendisi kanserdi. Son aylarında bana ve ikiz kardeşime, bir başörtülü kız olduğunu ve üniversite sınavına girmesine izin verildiğini söyledi. Bize “Siz de deneyin kızlar” dedi ve kısa bir süre sonra aramızdan ayrıldı. Bu konuşması bizim aklımızda takılı kaldı. Ben ve ikizim oldukça liberal, Amerikanvari bir okul olan İstanbul Bilgi Üniversitesine kabul edildik. Her türden insanı kabul ediyorlardı. Kızları… erkekleri… Türbanlı Müslümanları… Çok serbesttiler… Bir şekilde türban yasağını deliyorlardı. Oraya girdik. 4 yıllık koca bir kaybım vardı. İstediğim bölümü kazanabilmek için gerekli puanları nasıl alabilirdim? Bilinçsizdim. Gerçekten de bunun için çok sıkı çalıştım ve ‘Uluslararası Ticaret ve İşletmecilik’ bölümüne girdim. Babam bunu çok istiyordu. Bana “Bu bölümde okumalısın” dedi. Bilemiyorum kendisi bir iş adamı olduğundan ötürü belki de bu onun için oldukça mantıklıydı. Ben de bu bölümde okudum. Ancak bu alanda faaliyet göstermedim. Bölümü güç bela… ama gerçekten de zar zor bitirdikten sonra, ‘Kültürel Çalışmalar’ alanında master eğitimi almaya başladım. Bu alanda kendimi yeniden keşfettim diyebilirim. Çünkü disiplinler arası bir bölümdü. Tarih vardı… felsefe, sosyoloji, psikoloji ve sanat vardı. Bu master programı sürecinde geçmişte kaybettiğim tüm yılları telafi ettim. Boşa geçen yıllarımı telafi edebilmek için çok sayıda ders seçtim.
Ben Smith:O zamanlarda master için bu bölümü seçmenin ardında, boşa geçen süreci telafi etmek fikrin vardı. Karakter olarak bağımsızlığına çok önem veriyorsun. Peki fotoğrafçılık? Potansiyel bir kariyer seçimi olarak fotoğrafçılık senin için ne vakit ciddileşmeye başladı?
Sabiha Çimen: Evet, bu da güzel bir soru. Hasselblad fotoğraf makinemi aldıktan sonra profesyonel olarak düşünmeye başladım. Evet bundan önce de başka bir proje yapmıştım ama beni yansıtmıyordu. 2014 ya da 2015 yılında kullanılmış, 2. el bir Hasselblad aldım. Filmli fotoğraf makinesine geçtiğimde kolaylıkla duygularımı aktarabildiğimi hissettim. Bir şekilde vücudumun bir parçası haline geldi. Gerçekten makineye bağlandım. Neyi aktarmak istediysem, bunu kolaylıkla yapabildim. Birlikte iyiydik. Ardından bu işe kendimi adadığımı… yoluma bundan sonra fotoğrafçılıkla devam edeceğimi hissettim. Tabi ki bundan önce de… 2012’de… Suriye’den Türkiye’ye kaçmış, dul Suriyeli kadın mültecilerle ilgili bir portre projesi üzerinde çalıştım. Oldukça entelektüel kadınlar… Örneğin; Dermatolog, doktor… işlerini ve tüm varlıklarını kaybetmiş ve Suriye’den Türkiye’nin kuzey kesimlerine kaçmışlar. Aynı zamanda dullar… eşlerini yitirmişler. Kebapçılarda, kuaförlerde çalışıyorlardı. Hayatları ilgimi çekti. Onların portrelerini bir dijital Canon ile çektim. Sonrasında kendimi çok geliştirdim. Onlar benim erken dönem çalışmalarımdı. Kendimi keşfediyordum.
Ben Smith:Evet. Tabii ki… Bu senin mültecilerle ilgili bir çalışmandı. Bu fotoğrafları geceleri çekmeyi tercih ettin. Ve söylediğin üzere bu bir portre projesiydi. Geceleri çekim yapmanın ardındaki düşünce neydi?
Sabiha Çimen: Evet, bu da güzel bir soru… Bilirsiniz Paul Klee’nin ‘Tarihin Meleği’ adında bir tablosu var. Bu meleğin suratı şimdiye… geleceğe bakar. Gözleri ise geçmişe dönüktür. Walter Benjamin bundan bir yazısında bahseder, ayrıca bu resmi ben çok severim. Maduniyet çalışmaları üzerine master tezimi yazarken, Paul Klee’nin bu işiyle ilgilendim. Aralarındaki bağlantı… Suriyeli kadınlar da İstanbul’un keşmekeşine dahil olmak için koşturuyorlar… nasıl desem? sistemine dahil olmak işin koşturuyorlar ama vücutları şimdiye bakarken, onların da gözleri ve zihinleri sürekli geçmişteydi. Bu resim bana Suriyeli kadınları hatırlattı. Bu kadınlarla çalışırken, tezimi Walter Benjamin’in Paul Klee’nin bu başyapıtı hakkındaki düşünceleri üzerine kurdum. Master tezimi maduniyet çalışmaları hakkında hazırladım. Fotoğraf ve metinleri bir araya getirdiğim bu çalışma; Cambridge School Publish tarafından bir kitap olarak basıldı. Bunun ardındaki düşünce buydu.
Sabiha Çimen, Turkey as a Simulated Country, Cambridge Scholars Publishing, 2019
Ben Smith:Kitabın adı ‘Turkey as a Simulated Country’
Sabiha Çimen: Rüyaya benzer bir ülke…
Ben Smith:Bunun ne demek olduğunu açıklayabilir misin? Tam olarak anlayamadım.
Ben Smith: Kaçtıkları bir ülke var. Fakat burası bir şekilde onlar için bir simülasyon. Gerçek değil… İşleyen bir sistem var ama ne kadar isteseler de bunun içine bir türlü dahil olamıyorlar. Bu onlar için bir simülasyon… Bu simülasyonu vurgulamak istedim. Fotoğraf tekniği olarak karanlık saatlerde ve flaş ışığıyla çalışmayı tercih ettim. Çünkü onları gün ışığında fotoğraflayabileceğimi düşünmüyordum. Onların hayatları böyle fotoğraflanmalıydı. Bir tür simülasyon gibi… Orada bir yerlerde… ama aslında değil… Dahilinde… ama değil… Bunu belirtmek istedim.
Ben Smith:Peki projen dahilindeki bu insanlara nasıl ulaşabildin?
Sabiha Çimen: 2012-13 yıllarında muhafazakârların yaşadığı Fatih semtinde ikamet ediyordum. Buradaki bir kebapçıda Suriyeli bir kadın görerek onunla konuşmaya başladım. Bana bir mühendis olduğunu, eşinin havalimanı yöneticisi olarak çok güzel bir statüsü olduğunu… ve O’nu… kurulu hayatını… işini kaybettiğini… ardından İstanbul’a geldiğini söyledi. Öyküsü beni adeta büyüledi. “Vay be!” dedim. Burada para kazanmak için koşturuyordu. Gülümsüyordu. Tüm sahip olduğu travmalara rağmen güçlü görünüyordu. Onun sayesinde çok iyi arkadaşlıklar edindim. O, sonrasında Almanya’ya kaçtı. Hatta O’nun yaşamıyla ilgili küçük bir belgesel de yaptım. Ama bu projeyi hayata geçirmek konusunda şimdiye kadar bir girişimde bulunmadım. Bu bir videografi… bir multi-medya işi… Onun sayesinde, eğitimli ve formasyonları dışında başka işlerde çalışan Suriyeli kadınlarla tanıştım.
Ben Smith:Anladığım kadarıyla onun öyküsünün mutlu bir sonu olduğunu söyleyebiliriz. Peki portrelerini çekmiş olduğun diğer insanlarla süregelen ilişkilerin var mı?
Sabiha Çimen: Evet. Halen birçoğuyla iletişim halindeyim. Örneğin; telefonlaşıyoruz. Bazen bir takım şeyler gönderiyor. (Almanya’ya kaçtığı söylenen kişi kastediliyor.) Birinin bir yere gitmesi gerektiğinde… bunu pek açmak istemiyorum ama… tıpkı Kur’an kurslarında yaptığım fotoğraf çalışmalarında da olduğu gibi öznelerimin hayatlarında sadece bir turist olmak istemiyorum. Onlar hayatımın bir parçası haline geliyorlar. Buna gerçekten de ihtiyacım var. Bundan hoşlanıyorum. Bana zengin bir çevre sağlıyor. Kendimi onlarla besliyorum. Ben kendimi onlardan biri olarak hissediyorum. Gerek mülteci gerekse Kur’an kursu projesi, halen yaşamımın içine dahil. Onlarla halen bağlantıdayım. Geçen hafta sonu 5 kız birlikte vakit geçirdik. Bu benim çalışma şeklim…
Ben Smith:Olay bittikten sonra özneleriyle hiçbir işi kalmayan, gelip geçen türden bir fotoğrafçı figürü olmak istemiyorsun.
Sabiha Çimen: Evet.
Ben Smith:Daha önce söylediğin bir şeye geri dönmek istiyorum. Hasselblad’ını aldığında her şey ciddileşmeye başlamış. Bu nasıl oldu? Filmle çekmenin doğasından sebeple aniden hissettiklerin mi değişti? Ya da daha ciddileşti? Bunu nasıl tecrübe ettin?
Sabiha Çimen: Benim için filmli bir makineyle çalışmak… basitçe benim için daha elle tutulur, daha boyutsal. Ayrıca bekleme süreci, sürecin gelişimi ve nihayetinde sonuçları almak benim açımdan çok zevkli… Bu biraz durumu sindirmek gibi… Bu daha çok benim stilim… Benim ruhumla uyuşuyor. Cevabım oldukça basit…
Ben Smith:Kimi yıldızı parlamak üzere olan kimi gelecek vaat eden fotoğrafçıların katılmak için kendi mücadelesini verdiği, WPP Foundation’ın bir markası olan Joop Swart Masterclass’a davet edildin. Bu senin için nasıl bir deneyimdi?
Sabiha Çimen: Evet, World Press Photo’nun organizasyonunda yer almak oldukça güzeldi. Çünkü her sene çok iyi mentorlar ayarlıyorlar. Çok iyi isimleri getiriyorlar. Bazen kendinizi projenize kaptırıyorsunuz. Bu açıdan ‘masterclass’ organizasyonları güzel oluyorl. Joop Swart Masterclass tanınmış, en iyilerinden ve prestijli bir masterclass… Çok güzeldi ve çok deneyimli insanlar, mentorlar bir araya geliyorlar, bundan bu kadar hoşlanmamın arkasında yatan mantık da bu… Bazen fotoğrafçılar projeleriyle çok iç içe geçiyorlar. Onlar ise dışarıdan bakıyorlar. Direkt tak!.. tak!.. bir şeyler söylüyorlar. Ardından bu!.. bu!.. diye başka bir şeyler söylüyorlar. Bazen körleşebiliyorsunuz. Bu tutum insanı tazeliyor. Bir şeyler katıyor. Güzeldi. Bu deneyimden hoşlandım. Joop Swart Masterclass bana bazı kapılar açtı. Sergi teklifleri aldım. Gerçekten güzel şeyler oldu. Oldukça prestijli…
Ben Smith: Bu onun bir parçası, öyle değil mi? Faydalı bağlantıları olabilecek ilginç insanlarla tanışıyorsun. Fakat her nedense bana senin halihazırda projenin nasıl olması gerektiğine dair çok güçlü bir fikrin varmış gibi geliyor. Ve gerçekten de bu proje açısından ve ona nasıl devam etmen gerektiği konusunda akıl hocalığına pek ihtiyacın varmış gibi görünmüyor.
Sabiha Çimen: Kuran kursu projemle katıldığımda birçok görüntü ürettim. Oraya gidene kadar daha da fazla görüntü ürettim. Zengin bir portfolyom vardı. Bunu sundum. Philip Montgomery, Ksenia Kuleshova, Tasneem Alsultan gibi halihazırda belirlenmiş, camiada tanınan diğer iyi fotoğrafçılar vardı. Söylediğim gibi o zaman diliminde bu projem için iyi bir mecraydı. Elbette bir şeyler elde ediyorsunuz. Bu oldukça prestijli. Bir parçası olduğum için mutluyum.
Ben Smith: Evet, bunun bir parçası olmak çok güzel… Sonrasındaki en büyük adımın World Photo Press Ödüllerinde ikincilik almandı. Ödülü kazandığını öğrendiğin ilk andan bahsedebilir misin? Bu mutlu anların nasıl yaşandığını duymaktan her zaman çok hoşlanıyorum.
Sabiha Çimen: Ermenistan’daydım. National Geographic fotoğrafçısı John Stanmeyer ve Anush Babajanyan ile birlikte bir workshop çalışmasındaydım. Amerikan elçiliği tarafından destekleniyorduk. Sanırım Haziran ayıydı. Bilemiyorum. Öğrencilerin sergisinin açılışındaydık. Akşam mentorlar ve öğrenciler hep birlikteydik. Bir e-posta geldi. Böylelikle öğrendim. “Vay! Bu harika bir haber” dedim. Hep birlikte kutladık. Elbette böylesine prestijli bir ödül kazanmaktan ötürü çok mutlu oldum. World Photo Press benim için hep önemli oldu. Joop Swart Masterclass’ın ardından böylesi bir ödül kazanmak inanılmaz bir şey… Vakfı seviyorum. Fark edilmiş olmak hoşuma gitti. Bu elbette inanılmaz. İstanbul’da yakın çevremle birlikte kutladık. Çok güzeldi… Bu paha biçilmezdi.
#BridgingStories II sergisi, Ermeni ve Türk fotoğrafçıları paylaşılan hikayeler aracılığıyla birbirine bağlıyor
Bahsi geçen workshop ve sergi için bağlantıyı tıklayınız.
Ben Smith: Bu ödülü aldıktan sonra tanınman açısından gerçekten bir şeyler değişti mi? Kim olduğuna ve işine dair artan bir ilgi fark ettin mi? Herhangi bir spesifik örnek verebilir misin?
Sabiha Çimen: Elbette örnekler verebilirim. Dünya çapında sergilenen, İtalya… Amsterdam, Paris’te bir World Press Photo sergisine dahil oldum. Ziyaretçiler bana yazıyorlar. Örneğin öğretmenler… Milan’dan fotoğrafçılık eğitmenleri, çok geniş bir yelpazeye yayılan insanlar yazıyor. Çok güzel mesajlar alıyorum. Bazı dergiler bana ulaşıyor. Kesinlikle fark edilmemi sağlıyor ve ilgiyi olumlu yönde arttırıyor.
Ben Smith: Seni kendine çeken, hoşuna giden fotoğraf çalışmaları var mı? Bunlar çoğunlukla bir tür belgesel çalışma mıdır? İşlerini gerçekten sevdiğin, keşfettiğin belli fotoğrafçılar var mı?
Sabiha Çimen: Sohrab Hura’yı beğeniyorum. Geçmiş yıllardaki işlerini biliyorsunuzdur. Hatırlıyorum The Coast adında sevdiğim bir fotoğraf kitabı var. Aperture Foundation Photobook Awards’ı aldı. Sohrab’ın çalışma stili, boyutluluğu, renkleri ve ele aldığı konular her zaman beni büyülüyor. Valentina Piccinni ve Jean Marc Caimi İtalyan bir fotoğrafçı çift… sevdiğim iki fotoğraf kitapları var. Rhome ve İstanbul’da yaptıkları bir kitap olan Güle Güle. Onları çok beğeniyorum. Çok zekice buluyorum. Çok iyi fotoğraflar… stil olarak da tutarlı. Andres Gonzalez’in American Origami’sini beğeniyorum. Paris Photo’da iken görme şansım oldu. Jason Eskenazi’nin birkaç haftaya yeniden basılacak olan Wonderland’ini beğeniyorum.
Ben Smith:Çok heyecanlıyım. Charcoal Book Club’a üye olduğum için albümü edineceğim. Bunun için çok heyecanlıyım. Geçenlerde Vanessa ile onun yerinde kitaba bir göz attım. “Tanrım, nasıl ya? Neden bu kitabı almadım?” diye düşünüyordum. Bu kitabı sevdim. Ve sonra, kelimenin tam anlamıyla birkaç gün sonra, Charcoal Book Club’ın bana göndereceğini öğrendim. Bu heyecan verici… Yazılışlarını becerebilirsem, kayıt notlarında adını andığın tüm isimlere bağlantılar ekleyeceğim, böylelikle insanlar bakabilecekler. Dinleyicilere daha önce adlarını duymadıkları insanları tavsiye etmekten her zaman hoşlanıyorum. İstanbul’dayken, şu anda bir şey üzerinde çalışıyor musun? Ne tür projeler devam ediyor ya da şu aralar özellikle üzerinde çalıştığın bir şey yok mu?
Sabiha Çimen: Aslında her zaman bir şeyler üzerinde çalışıyorum. Kur’an kursları haricinde yakın çevremin günlük hayatını fotoğraflıyorum. Bir tür günlük gibi… tıpkı rastgele fotoğraflar gibi. Belki belli bir planım yok ama hepsini bir araya getireceğim. Şimdilik çok net değil ama fotoğraflamaya devam ediyorum. Bana daha önce “Kur’an kursundaki kızlarla arkadaş mısın?” diye sormuştun. Evet, hikayelerinden gerçekten büyülendiğim bazı kızların hayatlarını da takip ediyorum. Mesela eğitimleri sonrasında ne yapıyorlar? Bazılarının hayatları büyük ölçüde değişti. Bunu bazı projeler kapsamında fotoğraflamak istiyorum. Ara… ara gidiyorum. Küçük saha araştırmaları yapıyorum. Sonra onlarla vakit geçiriyorum. Korona sürecinde İstanbul’u ve yakın çevremi fotoğraflıyorum. Bilemiyorum. Korona’yı çok hissedemedim. Onu nasıl fotoğraflayacağımı, derinine nasıl ineceğimi pek bilemedim. Belki de benim için değerli olan da budur… daha derinine inmemek… Bilemiyorum. Bu süreçte bir şeyler yapıyorum. Halen Kur’an kursu projem bitmedi. Onları ziyaret etmem gerekiyor. Pandemi nedeniyle geçici olarak kapandılar. Belki Ekim ayı gibi açılırlar. Emin değilim. Şu anda onların takvimine bağlıyım. Yani yapacak işlerim var.
Ben Smith: Bir hikayenin bir başka hikayeye vesile olmasının bir yolu bu, öyle değil mi? Demek istediğim, bu bir bakıma yan ürün. Bizimle tanıştırdığın bu harika karakterlere sahipsin ve şimdi bizler onların bazılarına daha sonra ne olduğunu bilmek istiyoruz. Onları takip etmen, en azından bazılarını takip etmen mantıklı geliyor. Bizim neler olup bittiğini görmemiz için bu harika. Hepimizin bilmek istediği bir şey bu… beşeriyet öyküleri ve insanların hayatları, öyle değil mi? Genellikle insanlar daha çok bunlarla ilgileniyor.
Sabiha Çimen: Aslında beni eşsiz kılan yerlerde çalışmayı seviyorum. Yakın bağlantılar kurabildiğim yerleri seviyorum. Benimde bir zamanlar içinde bulunmuş olduğum yerleri seviyorum. Çünkü burada cereyan eden öykü aynı zamanda benimde öyküm. Kendimden bir şeyleri de katabileceğim yerler. Bu bir tür alışveriş gibi… bilemiyorum. Bir şeyler verebilirim. Süjelerimden bende bir şeyler alabilirim. Bu yerlere adım atıp, etrafa bakınmayı seviyorum. Çünkü bu yerleri çok iyi biliyorum. Hala bazı güzel duyguları dönüştürebilirim. Bunu hissedebiliyorum.
Ben Smith: Evet, demek istediğimsende biliyorsun ki, birçok insanın kafa yorduğu bir soru bu… “Anlattığın hikaye, senin hikayen mi?” Bu soru sıklıkla gündem gelir. Ve tartışmaya açık olabilir. Sanırım bazı insanlar, herhangi birinin, herhangi bir hikayeyi anlatmayı deneme hakkına sahip olduğu görüşünü benimsiyor. Fakat diğerleri bunun aksini düşünüyorlar. Sadece belirli insanların anlatması gereken belirli hikayeler olduğunu savunuyorlar. Ama açıkçası bahsettiğiniz şey, fotoğrafçının hikayenin farkında olduğunu hissetmek ki, sen zaten bunu çok iyi biliyorsun. Buralara girebilsem bile ben ortaya senin yaptığın gibi bir iş çıkartmayı beceremezdim. Zaten bundan dolayı da bu senin anlatman gereken bir hikaye. Bunu sevdim.
Sabiha Çimen: Teşekkürler.
Ben Smith: Bu yüzden de bu büyük haber hakkında konuşmalıyız. Magnum haberi… Magnum Photos’a girmeye aday adayı beş yeni fotoğrafçıdan biri olduğu gerçeğinden bahsetmeliyiz. Bu başlı başına büyük bir olay. Magnum’a başvuru sürecin nasıl başladı? Mevcut üyelerden biri tarafından başvuru yapman için davet mi edildin? Ya da tüm bunlar nasıl oldu? Kariyerinin bu aşamasında gerçekten de inanılmaz derecede iyi bir iş çıkardığın, bir tek projeyle başvuruda bulunman oldukça sıra dışı… Bundan biraz bahsedebilir misin?
Sabiha Çimen: Evet… Benim Magnum Photos hikayem… Aslında bazı üyeler tarafından teşvik edildim. Evet, bir yıl kadar önce Amerika ve Paris’te bir yerlerde bazı üyeleri tarafından teşvik edildim. Sonrasında başvuruda bulundum ve de girdim. Bu kadar basit oldu.
Ben Smith: Demek bu kadar basitti… Fakat öyle sanıyorum ki, projeni World Photo’daki başarısından ötürü görmüşlerdi. Seni bundan ötürü biliyorlardı.
Sabiha Çimen: Aslında beni World Photo Press’in bir yıl öncesinden biliyorlardı.
Ben Smith: Bir yıl önce mi?
Sabiha Çimen: Evet. Joop Swart Masterclass’tan beri biliyorlardı.
Ben Smith: Bu projeyi göndermiştin değil mi?
Sabiha Çimen: Evet. Kur’an kurslarını göndermiştim. Farklı türlerde portfolyolar yaptım. Bunları düzeltmem konusunda bana yardımcı oldular. O aşamada çok iyilerdi ve işime inanıyorlardı. Beni çok cesaretlendiriyorlardı. Bu yüzden onların yardımları ve erdemiyle bu benim için çok güzel bir süreç oldu. Böylelikle süreç sorunsuz geçti ve adaylardan biri olduğumu öğrendim. Bu ailenin bir parçası olduğum için çok mutluyum. Bir sürü inanılmaz yetenek… harika insanlar… Ama elbette bunun büyük bir sorumluluğu da var.
Ben Smith: Elbette… Peki, bu tam da benim sana soracağım sıradaki soru olacaktı. Seni başvurmaya teşvik eden kişinin kim olduğu bir sır mı? Hani bilemiyorum. Çünkü böyle bir şeyin asla gizli olup olmadığını bilemiyorum. Hayır, ne de olsa sürecin nasıl işlediği bir sır değil. Bunu internet sitelerinde zaten ifade etmişler. Daha dün baktım. Herhangi bir kimse katılabilir deniyor. Fakat şayet bir üye tarafından aday gösterilirsen bu çok şeyi değiştirir. Bu hep böyle olmuştur. Bunun neden bu kadar gizemli bir durum olduğunu gerçekten de anlamıyorum.
Sabiha Çimen: Biliyorsun her şey böyle ilerliyor. Her şey iletişim ağıyla ilgili…
Ben Smith: Elbette…
Sabiha Çimen: Örneğin; bir masterclass’a katılmanız, ödüller almanız sayesinde insanlar sizi tanıyorlar… işlerinizi fark ediyorlar… Sizinle şahsen tanışıyorlar. Ama elbette bu birisi sizi tanıyor diye ödül kazandığınız anlamına gelmiyor. Öyle bir şey yok! Bu işler öyle dönmüyor. Samimi bir şeyler yapıyorsanız… uzun vadeli bir proje yapıyorsanız… samimi bir hikaye gibi değerli ve eşsiz bir şeyi ele alıyorsanız… Ve bazı iyi insanları tanıyorsanız, onlar size tavsiyelerde bulunuyorsa… Örneğin bir dummy* yapıyordum ve camiada kendilerine hayran olduğum birçok isme bunun gösteriyordum. Spesifik bir isim vermeyeyim ama birçok isme gösteriyordum. Bunun benim kişisel hikayemde bana çok yardımcı olduğunu söyleyebilirim. Kur’an kurslarında yeni bir şeyler hissettiler. Yeni bir hikaye anlatma tarzını… gerçekten de projeyi sevdiler ki, bu beni oldukça mutlu etti. Bu bana daha çok sorumluluk verdi. Yaptığım şeye karşı sorumluyum. Ben zaten bunu yapıyorum. Ve yapmakta olduğum şeyi sürdüreceğim. Bir şeyleri değiştirmeyeceğim. Magnum’dan önce ya da Magnum’dan sonra diye farklı planlarım yok. Yapmakta olduğum şeyi devam ettireceğim. Benim takip edeceğim süreç bu olacak…
*maket kitap
Ben Smith: Sadece sana nasıl hissettirdiğini merak ediyorum. Sorumluluk açısından bundan bahsettin. Baskıyı hissediyor musun? Her şey yolunda giderse, bu süreç ne de olsa senin bir Magnumcu olmanı sağlayacak. Sanırım bu hem heyecan verici hem de bir o kadar korkutucu. Sen bu durumu kendi içinde nasıl yaşıyorsun?
Sabiha Çimen: Evet, baskıyı hissediyordum. Ama sonra elimde ne var olduğuna baktım. Planlarıma baktım, gelecek planlarıma… yakın gelecek için planlarım var. Ve Sabiha olarak yaptığım işe devam edeceğimi de biliyorum. Yani ne yapıyorsam onu yapmayı sürdüreceğim. Bu iyi olacak ayrıca Magnum Photos’un zaten istediği de aslında bu… evet… yani mükemmel olacak. Öyle hissediyorum. Bilemiyorum. Bu tüm fotoğrafçılar içinde geçerli… Evet, böyle olmak istiyorum.
Ben Smith:Kendi kariyerin açısından… bilirsin işte onlardan ne elde etmek istiyorsun? Demek istediğim, aslında söze bile gerek yok ve bu belki de biraz aptalca bir soru çünkü ne de olsa herkes bilir ki Magnum Photos için bir fotoğrafçı olmak büyük bir olay ve çok büyük bir başarıdır. Ve biliyorsun ki, bu sana her türlü kapıyı açacak. Ama şahsi durumunda bu konu hakkında ne hissettiğini merak ediyorum. Bu ilişkiden neler edinmeyi umuyorsun?
Sabiha Çimen: Aslında, şimdiye kadarki kişisel hikayem boyunca hiçbir fotoğraf topluluğuna dahil olmadım. Memleketimde de yurtdışında da… hiçbir zaman bir fotoğraf topluluğuna dahil değildim. Bu iyi mi kötü mü? Bilmiyorum… ama her nasılsa bu bir şekilde böyle oldu. Bunu savunmuyorum ama ardında her zaman tam desteklerini hissedeceğim bir fotoğraf ailesine sahip olmayı umuyorum. Gerçekten de inanılmazlar. Bir ajansa dahil olmanın nasıl olduğunu bilmiyorum. Yolculuğum esnasında öğreneceğim. Akışına bıraktım. Söylediğim gibi daha önce bir fotoğraf topluluğuna dahil olmadım. Ülkemde yaptığım çalışmalar boyunca daima özgürdüm. Sonuçta her şeyi yolculuğum esnasında öğreneceğim. Olasılıkları, sonuçları ve diğer her şeyi deneyimleyerek öğreneceğim. Şahsen böyle hissediyorum. Bilemiyorum…
Ben Smith: Benimle konuştuğun için sana teşekkür ederim. Sana birkaç ekstra soru soracaktım. Senin için uygun mu?
Sabiha Çimen: Tabii… şimdi bir tane seçtim. Bu olur mu? (Ç.N: Sabiha Çimen ekstra soru ya da sorular için onay veriyor. Lakin soru sorulmadan röportaj tamamlanıyor. Soruların ‘off the record’ olma olasılığı söz konusu olabilir.)
Ben Smith: Elbette… Sana tekrar teşekkür etmek istiyorum. Sonunda benimle konuşmaya vakit ayırabildin. Seninle tanışabilmek ve işlerin hakkında konuşmak çok hoştu. Ve bunun için gerçekten sana minnettarım.
Sabiha Çimen: Bende davetin için sana teşekkür ederim.
Ufak kıpırtılarla başlayan çalkantılı serüvenler hepimizinki. İnkâr edilemez maceralarla dolu, her anı gizli bir keseye doldurulacak kadar kıymetli. Hatta hiçbir ayrıntısını kaçırmak istemediğimiz altın-pembe başucu masalları bizlerinki dahi. Kimimiz ılıman iklimlere yârenliğe alışkın kimimiz çetrefilli kalabalık sokaklara. Kimlik nedir, temeli nasıl oluşur veya öyle kendiliğinden oluşur mu? Kıyılarımızın gel-gitleri ne denli önem taşır, elbette bir fikrimiz vardır. Değinilecek pek çok noktası olan bu konuya boyası yavaş yavaş dökülen bir pencereden bakmak istiyorum; düşündükçe içinde defalarca kaybolacağım bu an. Tam da o ufak, ufacık kıpırtılardan. Ta en baştan, ipin ucundan.
Işıklar durmaksızın yanıp sönerken, mumlar ardı ardına eriyip giderken ve hatta güneş çehresini saklarcasına ulaşılmazdan ulaşılmaza koşarken bizler büyük bir arayıştaydık. Soruların muzip uyuşturucuları olduğu zihnimiz, arayıştaydı. Şimdi hayranlık duyduğumuz bir ekole yöneltmekten keyif aldığımız, basit ama etkili o güçlü soru yüzyıllarca farklı seslerle yankılanıp durdu. “Siz, kimsiniz?” Tabii biri olmak, bugün de gayret gösterilen fakat artık kriterleri her an değişkenlik gösterebilen bir olgu. Üç yıl önce olmak istenilen kişi “muazzam” kabul edilirken geçen üç yıl muazzam kelimesini yerden yere vurabiliyor. Ardından da “muazzam” olan kişiyi… Kişi, kişi, kişilik. Söz ederken dahi nice bahar sulanıp büyütülen bir bahçe etkisi. Yetişme dönemlerinde bin bir öğütle dinginleşen bir çocuğun tepkisi…
Nasıl her oluşumun temel yapıtaşları varsa bizlerinde içinde şekillendiği atmosferler var. Gündelik hayatımızda bilinçsizce kurduğumuz yargılarla bile bu duruma örnekler yaratabiliyoruz, soğuk hava şartlarında yaşam sürdürmüş kimselerin daha sert mizaçlara sahip olduğu gibi. Misalleri yıllarla birlikte sırt sırta dayanan ve şekillendiğimiz atmosfer diye bahsolunan noktaya vardığımızda aslında en iç halkadayızdır. -Henüz harflerimizi arka arkaya geçirmekten bihaber öylece göz kırpılan dönemde.- İşte çoğunlukla yaşantımızda özümlediğimiz kişisel evrimlerin ilintilenmeye başladığı kapı böyle açılıyor. Birey olarak çevreden ve getirilerinden akla gelen hiçbir koşulda soyutlanamadığımızdan, her birimiz renkli bir sentez olarak serpiliyoruz. Çocukluğumuzun meraklı bakışları, gençlik çağımızın asi savruluşları, yetişkinliğimizin seçimleri ve olgunluğun farkındalığında topladığımız bambaşka kokuları sahneye çıkarıyoruz hikayemizin sonunda. Uzun ve oldukça zahmetli bu süreç hiçbirimize hissettirmeden akıp gidiyor. Ara sıra duraksayıp, varoluşsal sancılarla farkına varıyor olsak da göz ardı edip adımlamaya devam ediyoruz. Kişilik, bizlerle beraber caddenin kırmızı ışıklarında bekleyen bir yabancı olabildiği gibi her yıkılışına tanıklık ettiğimizde olabiliyor. Her şey minicik bir farkındalıkla başlıyor. Büyük ihtimalle ebeveynliğe giriş telaşemiz, kişilik kuramına aşinalığımızla paralel ilerliyor. Çünkü çareyi, -kişiliğin önemini bütün hayat döngümüzde içten içe fark etsek de değişimlere açık olmadığımızdan- bize verilen ikinci, üçüncü belki sayısını bilemeyeceğimiz şans olan “bir birey dünyaya getirme” deviniminde projeleştirerek buluyoruz. Temelinde çatlaklar barındıran bu düşüncenin dolu tarafı; “ben” olurken aile yaşantısını gözlemleme hatta anne-babanın kafadaki ideal model vasfını taşıyacak olması… Bunların bir diğer göstergesi de toplumumuzda ilk eğitimin ailede alındığı, eş tercihlerinin ailevi ölçütlere göre yapıldığı fikirleri. Heykelin baş kısmının yapımındaki alçı, bence benlik oluşumundaki aile koluyla bağdaştırılabilir. Nasıl bir eser ortaya koyarken sanatçının bir çıkış noktası, bir ilham kaynağı varsa kişilik oluşumunun da yetişilen aile ortamı gibi önemli bir faktörü var. Kişi aileden gördüğünü örnekler, şeklinde bir söylem kesinlik içermese de doğumdan ölüme kadar devam halinde olan bu oluşumun önemli bir parçasını teşkil eder. Zaman içinde çocuğun yanında kavga etmekten kaçınılması, argo kelime kullanımına dikkat etmek gibi eylemlerle yetişmesine yardımcı olduğumuz bireylere rol model olmayı amaçlarız. Lakin çocuk yetiştirmek, hayat telaşesinin sunduğu imkansızlıklar nedeniyle veya kişinin kendi hür iradesi gereği önceliklerinin arasında yer alamayan haneler de toplumsal halkada mevcut. Durum ne olursa olsun kişilik gelişim sürecinde birey, açık unutulmuş kameralar gibi bir köşede kaydeder durur ve böylece açık unutulmuş kişilikler silik renklerden oluşur. Hane içinde gelişen davranış modelleri, bireyin davranışları; sarf edilen sözler ve eylemler, bireyin sözleri, eylemleri olma potansiyeli taşır. Demem o ki; birey aileye ait olmadığı gibi ailenin birikimlerini nesiller boyu taşır aynı zamanda aktarır. Anlayacağınız kitaplar yazarlarından izler taşır.
İnsanlar ve kitaplar aslında sanıldığından daha, daha benzer varlıklardır. Nasıl basıma girmesi yıllar sürerse bir kitabın yahut her sayfası değişken bir evrenin kucaklarına bırakıverirse bizleri aslında kişilerin ve kişiliklerinin tamamlanmayan oluşumu da bir kitabın ki kadar hareketli ve ciltlenecek kadar değerlidir. Nasıl kalemin anlattıklarıyla büyürse bir kitap, kişiliklerin de bambaşka DNA’lardan beslenme çantaları vardır sanıyorum. Kitap okuyucusuna bir dünya yaratır zaten yazarının kurgusu olan; bizlerse harelenecek dalgalar yaratıyoruz zaten harelenmek doğasında olan. Bugün bir kavramdan fazlası olan kişilik, birçok gıdaya ihtiyaç duyduğu gibi sıcak bir yuvaya da gereksinim duyuyor tercih kalıplarına uyabilmek için. -Kabul gören tercih kalıpları.- Ve zaten sıkı kalıplar arasında gelişim gösterirken ona sunulan toprak neye elverişliyse, çektiği su hangi ürünü sağlıklı büyütecekse ona yönelim gerçekleştiriyor. Aynı baktığımız pencereden görünenler gibi. Kişilikler ve büyüdükleri toprak olan aileler. İçinde bulundukları toplumların derinlikleriyle var olan aileler. Ve her toplumun küçük, küçücük çapraz atılmış ipleri olan açık unutulmuş kişilikler…
İki denizcinin 20. yüzyıl başlarında Maine’de geçen hikayesini konu alır. Eski bir denizci olan Thomas Wake, adada deniz feneri bekçiliği yapan bir adamdır. Yıllardır adada tek başına bekçilik yapan Thomas’ın yanına ayak işlerinde yardımcı olması için Ephraim Winslow adında bir genç gönderilir. Birlikte çalışmaya başlayan Thomas ve Ephraim arasında çok geçmeden büyük bir iktidar savaşı meydana gelir. Yaptığı işi büyük bir sorumlulukla yerine getiren Thomas, gücünü ispatlamak için tecrübesiz bir genç olan Ephraim üzerinde baskı kurmaya başlar. Ufak bir adada deniz fenerinin içinde hapsolan ve zamanla akıl sağlığını kaybetmeye başlayan iki adam, en derin korkuları ile yüzleşmeye başlar.
Dünya prömiyerini geçen sene gerçekleştirilen 72. Cannes Film Festivali’nde yapan ve burada “Fipresci Ödülü”nün sahibi olan film, ülkemizde ise ilk olarak Filmekimi 2019 kapsamında seyirci ile buluştu. filmin gösterim tarihleri 19 ve 20 Ekim günü saat 23.30’da Rexx Sineması’nda, 21 Ekim günü saat 19.00 ve 21.30’da ise City’s Nişantaşı’nda gerçekleştirildi. Şu anda online platformlarda izlenebilir konumda gösterimi devam ediyor. Film, 35mm filmle ve siyah-beyaz çekildi.
Yazının bundan sonraki bölümü The Lighthouse ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.
Usta denizci fırtınada belli olur.
Hikayenin tam olarak neyden ilham alınarak yazıldığı hakkında net bir bilgi yok. Bazı yerler Edgar Allan Poe’nun Denizfeneri öyküsü olduğunu, bazı yerler bir zamanlar denizci Thomas ve denizci Thomas arasında geçen yaşanmış bir hikayeden esinlendiğini yazıyor. Kısacası hikayenin nereden esinlenerek yazıldığı hikayenin kendisi kadar karmaşık durumda.
Karakterler için kullanılan motiflere gelirsek eğer; yaşlı denizci için dalgalanan, dalgaları yüzünden sürekli form değiştiren, durulan, yükselen, fırtınalarla karakteri değişen denizin simgesi aynı zamanda değişken ve dönek anlamına felen protean kelimesinin kökü olan deniz tanrısı Proteus’u, genç denizci içinse bilgi ateşinin hırsızı Prometheus’u simgelediğini düşünüyorum. Deniz fenerini saf bilgi olarak düşünürsek ve yaşlı adamın filmin başında deniz fenerine hakim olduğunu hatırlarsak bu düşüncelerimi anlamak için Proteus; geçmiş, şu an ve gelecek de dahil olmak üzere her şeyi bildigini ve Kahinsel yetileri oldugunu ama bildiklerini açıklamayı sevmediğini öğrenmemiz yeterli olacaktır. Ayrıca esir alan kişi onu hızlıca yakalarsa, o ana uygun şekline döner, istenen cevabını verir ve denize dalardı. Ve mitolojiye göre verdiği cevap en güvenilir hakikat olurdu. Filmde bu durum Thomas’ın yani Proteus’un finalde köpek formunu alması olarak kendini gösterir. Akabinde de hakikati söyler zaten. Prometheus’un hikayesi ise senaryoyla birebir eşleşiyor. Prometheus spiral şekilde dönerek yükselen dağa (olympus=deniz fenerinin gövdesi) tırmanıyor. Yasak olan ışığı deneyimliyor ve cezasını da martılarca diri diri yenilerek çekiyor. Yönetmen Eggers filmle ilgili bir röportajında bu iki mitolojik kahramana direkt referans da veriyor. Bütün bu referansların yanında deniz feneri aslında bir fallus sembolü. Fallus ise iktidarlık simgesidir. Arkeoloji terminolojisinde penis biçimli yapı ve nesneler için de kullanılır. Yönetmen filmden bahsederken: “İki adam bir fallusun içinde baş başa kaldıklarında olaylar pek de iyi gitmez” diye bir cümle de kurmuştur. Yani bu aslında bütün ilkelliğiyle iki erkeğin sürüdeki liderlik için kavgasına da dönüşüyor. Hatta ikisinin arasındaki romantik sahneyi bu gözle düşünürsek hayvanlar ailemindeki iktidarı belirlemek için yapılan çiftleşmelere benzetebiliriz. Hayvanlar ailemi ile birleştikleri tek yer burası değil. Tek bir martı sürekli Tommy’yi takip ediyor ve rahatsız ediyor. Bir sahnede Tommy’ye saldırmaya çalışınca Tommy martıyı yakalayarak onu eliyle su deposuna çarpa çarpa öldürüyor. İşte buradan sonra film sürekli fırtınalı havada devam ediyor ve başka olumsuzluklar da yaşanmaya başlıyor.
Cinayet sahnesinden hemen önce Thomas (yaşlı denizci), Tommy’yi(genç denizciyi) martı öldürmemesi konusunda ciddi şekilde uyarıyordu ancak kölelik ahlakına sahip olan Tommy yavaş yavaş efendi Thomas’ın buyruğundan çıkmaya başlıyor ve ilk olarak da kendisini rahatsız eden bir martıyı öldürüyor. Martının ölümünden sonra artık daha çok iktidarı eline alan Tommy olmaya başlıyor.
‘İyi kaptanlar karada konuşur, en iyi kaptanlar ise denizin ortasında fırtınada konuşurlar.’
Film tüm bu konuları genel olarak Winslow’un penceresinden işlerken bize de neyin gerçek neyin hayal; neyin doğru neyin yanlış olduğunu sorgulatıyor ve yer yer bunu yaparken de bizi psikolojik anlamda da ürpertiyor, sarmalıyor. Dev dalgalar, tablo gibi kareler, ani kontraslar birbirinden tiyatral ve doğaçlama oyunculuklarla birleştiğinde ortaya kusursuz bir sanat çıktığı aşikar. Willem Dafoe bu filmdeki performansıyla kesinlikle kariyerinde zirveyi görüyor. Bazı sahnelerde okuduğu şiirvari beddualar, öfke patlamaları, jest ve mimikleriyle adeta ekranı ateşe veren Dafoe’ye Robert Pattinson da hiçbir şekilde altta kalmayarak destek veriyor. Film bittiğinde dahi uçuşan martıların çığlıklarının, deniz fenerinin çıkan o sesinin ve göz kamaştırıcı ışığının etkisini hala hissediyoruz. The Lighthouse, hiç kuşkusuz bu yılın ve belki de birçok insan için 21. yüzyılın en iyi filmleri arasına girmeyi başaracak gibi gözüküyor.
Lighthouse/deniz feneri 1s 49dk / Kozmik Korku, Gerilim Yönetmen: Robert Eggers Oyuncular: Robert Pattinson, Willem Dafoe, Valeriia Karaman Ülke: ABD, Kanada Renk: Siyah beyaz
Nurhan Suerdem’in Maruzatım Var öykü kitabı insanlığın birkaç maruzatını dile getirmiyor sadece. Ya da insanların sistem içindeki çırpınışlarına bir durum değerlendirmesi de yapmıyor Bin itiraz, bin başkaldırı ve bin isyan var öykülerin her birinde. Nurhan Suerdem ile yapmış olduğum söyleşide sistemi, düzeni, toplumsal hafızayı, kadını, erkeği, çocuğuyla insanların hayat uğraşları içerisinde girdikleri mücadeleleri son derece kapsamlı bir şekilde konuştuk 2020 Haldun Taner Öykü Ödülüne de layık görülen Maruzatım Var’ı mutlaka okuyun. Tabii ki söyleşimizi de. Buyurun lütfen.
Aynur Kulak: Maruzat kelimesinin tanımını düşündüğümüzde maruzatlarımız kelimenin tanımındaki gibi naif bir noktada değil artık. Üstelik bu kelime ile olan anlam ilişkimiz çok kısa bir sürede değişti. Sizin kitaptaki öyküleri kaleme aldığınız zaman dilimi ve şu sıralar içinde bulunduğumuz durumları kapsayan meseleler dahi maruzatlarımız açısından önemli farklar yaratıyor. Mağdurluklarımız maruzatlarımızın hep ve daima önünde olacak artık diyebilir miyiz?
Nurhan Suerdem: Haklısınız, bu kitapta yer alan öyküler belli bir zaman dilimine yayılmış öyküler. Ancak ne yazık ki bizi meşgul eden konular ülkemizde değişmediği gibi. Her geçen gün daha da artıyor ve çeşitleniyor. Kadın konularından gidecek olursak, anıt sayaca her gün birden fazla cinayetin eklenmesi, taciz vakalarında artış, nafakaya bakış açısı, İstanbul Sözleşmesi’nin sorgulanıyor oluşu, din hocalarının, diyanetin kadınlar üzerinden toplum mühendisliğine soyunmaları, LGBTİ i’lere bakış konusunda iyileşme var derken eski günlere dönülmesi, çocuk yaşta evlilikleri caiz göstermeye çalışan anlayış… Bunun dışında hukuk ve adalet sisteminin çöküşü, parlamenter sitemin sadece görüntüden ibaret kalması, gözünün üstünde kaşın ver demenin bile neredeyse suç sayılması, topluma söylenilen yalanlarla günü kurtarmaya iktidardakilerin bekâsını sağlamaya çalışılan politikalar, bilime inancın kalkması, eğitim sisteminde çağdışı uygulamalar, saymakla bitmeyecek ne yazık ki.
Maruzatım Var kitabınızın içinde on öykü var. Zamanla oluşan, zamana yayılan duygu durumları, mağduriyetlerimiz, mutsuzluklarımız, mutluluklarımız, çabalarımız, maruzatlarımız ve her biri ayrı ayrı ifadesini bulan başlangıç ve yola devam ediş tercihleri farklı olan öyküler… On öykünün bir araya gelişi, bir kitabı oluşturmasındaki yaşanmış deneyimler öykülerin yolculuğuna nasıl sirayet etti?
Emeklilik sonrası kendime ait bir zamana kavuşmam ve bu zamanı değerlendirmek için arayışlarım beni öykü yazmaya yöneltti. 2013 yılından bu yana yazıyorum. Atölyelere katıldım. Maruzatım Var bu yolculuk sırasında çıkan öyküler. Atölyede yazdıklarım olduğu gibi, sonrası yazdıklarım da var. Yayınevine başvurduğum dosya ile kitap arasında da fark var. Dosyada bazı öyküleri bütünlüğe uymuyor diye çıkardık, elimde mevcut diğer öykülerden seçerek kitabı oluşturduk.
Öykülerimde yaşanmışlıkların rolü çok büyük. Otobiyografik anlamda değil, aklımı kurcalayan beni rahatsız eden, öfkelendiren okuduğum gördüğüm tanık olduğum olaylar duygular, var bu öykülerin içinde.
Öykülerdeki geçmiş zaman koridorları, eninde sonunda baş başa kaldığımız yalnızlıklar; öykülerdeki adamların yalnızlıkları, kadınların yalnızlıkları hatta Oturan Mavi Bulut’un Eksik Listesi öyküsündeki çocuk yalnızlığı… Maruzatım Var içindeki öykülere birçok anlam yüklenebilir fakat asıl olarak “yalnız kalanlar” ve “hep yalnız kalacaklar” üzerine maruzat belirten öyküler ile karşı karşıyayız sanki. Gündelik şartlar, günümüz dünyası yalnızlık üzerine inşa ediliyor diyebilir miyiz?
İçinde yaşadığımız dünyanın bir sorunu yalnızlık. Küreselleşen dünyada çaresizleşen, yalnızlaşan insan, kentleşmeyle birlikte zayıflayan sosyal ilişkiler, beton kutularında yaşayan, beton kutularındaki bölmelerinde çalışan insanlar, artan iletişimsizlik, karşı karşıya gelerek konuşarak, belirli bir zamanı dokunarak hissederek paylaşmak yerine kısıtlı kelimelerle dijital ortamlarda kurulan sanal ilişikler. Evde odadan odaya mesajlaşan çiftler, restoranda arkadaşlarıyla yemek yerken bir kutlama yaparken dahi elden düşmeyen telefonlar sadece o anı görüntülemek için harcanan çabalar. Birbirini anlama duymaya vakti olmayan insanlar. Yarın öbür gün mağazadan seçip eve getirdiğimiz bizimle uyumlu robotlarla kuracağımız ilişkiye arkadaşlığa dönülebileceğini düşünüyorum bu yalnızlığın.
Kitabın son öyküsü Yetişkin Oyunları ve Asliye Hukuk Hakimliği’ne öykülerinize parantez açmak istiyorum. Yetişkin Oyunları’nda, “Kimse memnun değil hayatından, hepsinin düşünceleri, yorgunlukları, mutsuzlukları, yüzlerinde asılı kalmış”deniyor. Tam da olması istenen bu muydu diye sormak istiyorum çünkü aynı öyküde; “Bir zamanlar on sekiz yaşından küçükleri kendi oyunlarına dahil etmek isteyenlerin aç gözlerini hatırlatıyor.”diye bir cümle de var. Toplumu oluşturan bireyler olarak kendi ismimizi bulmak adına Asliye Hukuk Hakimliği’ne verdiğimiz dilekçeler tam da onların istediği topluma dönüşmemiz adına hep yok sayıldı değil mi? Kişisel öykülerimizde bizim için bırakılan boşlukları iyi bir şekilde doldurmazsak toplumsal hafızamızın boş tenekelerden farkı kalmayacak sanki ne dersiniz?
Dilekçelerimiz sümen altı edildi, bazı konularda dilekçe yazılamadı, bazılarında kırmızı çizgimiz dendi konuşulamadı bile. İktidarların işine geliyor hafızasız bir toplum yaratmak, yönetebilmek için. Ne kadar silebilirler ve onun yerine kendi uygun gördüklerini yapıştırmayı başarabilirlerse o kadar iyi. Bizler de ne kadar direnebilirsek o kadar iyi; yazdıklarımızla, kayıt altına alabildiğimiz sözlü tarihle.
Toplum bilinci çok da gelişmemiş, toplum hafızası manipülasyonlarla dolu bir coğrafyada kadın olarak varlık göstermek, okumak, çalışmak, çocuk yetiştirmek, hatta kız çocuğumuz olursa eğer, kız çocuğu büyütmek/yetiştirmek adına yaşadığımız zorluklara karşılık yine de bazı normların dışına çıkamamak, yine de görülmemek, anlaşılmamak, namusun tanımı olmak zorunda kalarak sözlü ve fiziksel şiddete maruz bırakılmak her gün tüm kadınların yaşadığı bir rutin neredeyse. Toplum içinde daha esaslı ve gerçek başarılaraimza attığımız halde neden günah keçisi ilan edilip, tüm yükleri taşımak zorunda kalıyoruz?
Günah keçisi olmak cennetten kovulmaktan bu yana kadınlara vurulan bir yafta. Erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığına inanılan kadının haddini bilmeyerek elmayı merak etmesi ve onu kendi yediği gibi efendisine de yedirmesi en büyük suçu. Ondan sonra bu değişmemiş. Tarih boyunca kutsal kitaplarda var olmaya devam etmiş. Kadın erkekler için evde çocuk doğuran, bakan, evin tüm ihtiyaçlarını karşılayan, dışarda ise arzularını gideren bir araç. “At avrat silah” Erkeğin tanımı bu açıdan hiç değişmedi. Modernleşmeyle birlikte atın yerini arabası, silahının yerini yeri geldi işi, mevkii, yeri geldi erkekliği, yeri geldi gerçek silahı aldı. Dünyada da böyle. Muhafazakâr devlet politikaları bu anlayışı besliyor. Erkekler, birbirleriyle yarışırken kadının kendine rakip olmasını kaldıramıyor. Kadın haddini bilsin, elinin altında olsun, yönetebildiği bir özne olarak kalsın istiyor.
Öykülerdeki mizah konusuna da değinmek istiyorum. İleri toplumların çözdüğü ama bizim hala çözemediğimiz meseleleri yaşamaktan mütevelli ortaya çıkan mizahın yansımalarını görüyoruz öykülerinizde. Mizahın ironiyi ilk etapta atlamamıza sebebiyet veren absürtlükte yaşandığı toplumumuzda sizce mizahtan anlıyor muyuz? Mizahtaki “örtük dram” sanki görülmek istenmiyor.
“İffet bir kadın ismi değildir aynı zamanda süsüdür” şeklindeki saçmalığı ciddi ciddi dile getiren anlayışa ancak ironiyle cevap verebilirdim. Bu çağda bunları mı konuşuyoruz derken daha da fazlası söylenir oldu. Burada eril iktidarı temsil eden hâkimden talebim; anlaması, kanunları ona göre değiştirmesi veya uygulamasıydı. Yeter ki istesin. Yoksa kadınlar değiştirecek her şeyi. Buna inanıyorum. Er veya geç.
Koş Sevil Koş! öyküsündeki Sevil’in durumu mesela, aile içinde rollerin kadın erkek arasında eşit olmamasının bir göstergesi. Kadınlar her yaşta üstlendikleri yüklerle yaşamaya mahkûm. Aile içindeki erkek bireylerin hiç umurunda değil, işlerine böylesi iyi geliyor. Anadan babadan gördükleri de böyle. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin eğitimin her aşamasında yer alması, hem kadınlarımızın hem de erkeklerimizin bunun farkına vararak yetişmeleri çok önemli. Bizim için uzun bir yol.
Maruzatım Var kitabınız kısa bir süre sonra bir yaşına basacak ve bu bir yıllık süreçte hem dünya hem de ülkemiz böyle böyle şeyler olacak denseydi inanmayacağımız bir süreçten geçiyor hala. Hem dünya hem de içinde yaşadığımız toplum tüm bu süreçlerden gerekli dersleri çıkarabilecek miyiz, ne dersiniz?
Maruzatım Var Aralık 6 Aralık’ta bir yaşına basacak veya bu yazı yayınlandığında basmış olacak. O günden bugüne yaşam birden ve inanılmaz ölçekte değişti. Dünya artık geçmişin dünyası değil. Covid19 salgını karşısında koskoca devletler çaresiz kaldı. Küresel iklim sorunları onun getirdiği felaketler, kuraklık sorunları kendini hissettirmeye başlarken bir de bu salgınla karşılaştık hem de birden bire. Devletlerin sağlık sistemleri sağlık politikaları, sosyal devlet olamamaları sorgulanmaya başlandı. Aslında bu noktada hâlâ bir şansımız var. Hem bireysel hem de küresel anlamda. Bütün yaptıklarımızı görüp ders almak ve düzeni değiştirmek, doğaya hükmederek değil onunla barış içinde yaşamak. Bu şansı ne kadar değerlendirebileceğiz, olumlu olacak mı emin değilim. Çok umutsuz olmak da istemiyorum, ama insanların bitmeyen güç savaşı, kapitalist sistemin, neoliberal politikaların doğa dahil tüketmeye, sömürmeye yönelik anlayışı devam ettiği sürece pek de fazla bir şey beklemek olası değil. Kısaca insan yine eski insan olursa değişim mümkün görülmüyor.
Bundan birkaç gün önce Pelin Buzluk’un Hasan Ali Toptaş tarafından cinsel tacize uğradığını açıklaması ardından cesareti birbirine bulaştıran kadınlar kadın dayanışmasından aldıkları güçle yaşadıkları cinsel taciz suçlularını bir bir ihbar ederek ifşa hareketi başlattılar. Sosyal medya üzerinden yaygınlaşan ifşa hareketi sayesinde Türkiye’de cinsel tacizin boyutları bir kez daha görülmüş oldu. Ve pek çok tartışmanın da yapılmasına olanak sağladı. Son olarak 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü’nde taşınan “Uykuların kaçsın, ben ne zaman ifşa edileceğim” dövizi ile de bu hareket simgeleşti.
Edebiyat ve yazın alanında yapılan ifşalar ardından başka sektörlerde yaşanan cinsel taciz vakalarının da duyurulma sırası geldi tespitlerini yaptırdı.
Üzerinde durulan en önemli meselelerden birisi de ifşa edilen bir tacizcinin intiharıyla cinsel taciz yaşadığını ilk duyuran kadına dönük linçe dönen saldırılar oldu. Özellikle uykuları kaçanların ifşa hakkına dönük “adaletin terazisi kaçtı” türünden saldırıya geçmeleri tam da eril zihniyete yakışır cinsten bir savunma mekanizmasıyla gerçekleşti. Ve faillerle kurdukları empati sonucu erkekler irkildi. Üstelik cinsel taciz faali intiharı cinsel taciz suçu işlemiş olmasından duyduğu acıyla değil duyulmasıyla birlikte uğradığı itibar kaybı karşısında seçmiş görünmesine rağmen Leyla’ya ve ifşa hakkına dönük saldırılar yapıldı. Aslında yaşadıklarımız bir şeyi daha doğruluyor. Kadınlar konuştukça cerahat çıkıyor, yaralar görülüyor. Muhalefet eden kadınlar, itiraz eden kadınlar, mücadele eden kadınlar yaşadıkları sorunların büyüklüğü sebebiyle parmaklarını bile kıpırdatsalar fırtınaya yol açıyor! Ve seslerini aynı anda tüm kadınlar duyuyor.
İnternetten ifşa olur mu? Deyip duruyorlar. Kadın isterse her yerde olur. İster mahkemeye gider, istemezse gitmez, isterse bir kişiye söyler, isterse içinde gizler, isterse kız kardeşleriyle hemhal olur, isterse Türkiye kamuoyuyla paylaşır. İfşa etmek yeteri kadar zorken üstelik bir kadın sosyal medya mecralarını tercih ediyorsa siber tacizcilerle, zorbalarla, trollerle de mücadele etmenin zorluklarını göze alıyor demektir. Bu gücü kendinde bulan kadınlar uykuları kaçıran kadınlardır.
En çok kazandığımız konulardan birisi de her yaptıkları tacizin, adına/sanına, ününe, cakasına, mesleğinin prestijine güvenerek sonsuza kadar yanlarına kar kalacağını düşünen erkeklerin erkek egemen konforlarının bozulması olmuştur.
Sevindiğimiz konulardan birisi de tacizci yazarlarla ilişiğini kestiğini açıklayan yayınevlerinin oluşu oldu. Artık mücadelemizin yaptırımlarının olduğunu görmek sevindirici. Moral verici. Cesaretlendirici.
Pelin Buzluk bir demecinde şöyle demişti: “Saldırıya uğramamızla ifşa edememe nedenleri de aynı” Tacize uğramışken bu zorlukları da aşarak ifşaya karar vermek bir kadının hayatında ne kadar önemli bir karardır, bunu erkeklere anlatmaya çalışmayacağız. İtibar adını verdikleri şeyin işledikleri suç karşısında nasıl da hiçbir şeye yaramadığını gördükçe daha fazla uykuları kaçacak.
Kanıt istiyorlar. Şaşkınlığını kanıtlayabilir misin, korktuğunu mesela? Taciz eden bir bakışı, gözü, nefesi kanıtlamamızı beklemesin kimse. Çünkü kadın beyanı esastır!
Kadınlar konuştukça adalet de, eşitlik de, erkek egemenliği de, emek sömürüsü de, şiddet de daha fazla konuşulacak. Daha çok tartışılacak. Daha çok uykularınız kaçacak. Evet, intiharı konuşacağız dedi kadınlar: İntihara zorlanan kadınlar, LGBTİ+’lar, çocuklar varken, kadın cinayetleri önlenemezken, şiddet evde, sokakta, işyerinde nefes alabildiğimiz her yerdeyken biz elbette kadınları konuşacağız. Elbette kadınlar olarak konuşacağız. Rahatınız bozulsun. Uykularınız kaçsın.
İfşa konusunda duymaya tahammül edemedikleriniz erkek egemen düzenin harcını oluşturuyor. Kopardığınız tüm gürültünün sebebi tam olarak da bu. Erkek egemen konfor ve korunaklı alanlarınızda işlediğiniz suçlara kimsenin ses etmediği, her ne yaptıysanız yanınıza kar kaldığı günler geride kalıyor. Üzgünüz. Uykularınız kaçmaya devam edecek. Uykuları kaçıran kadınlara minnetle…
8 Aralık günü bir arkadaşımın mesajıyla twitter’a #taciziifşaet hastag’ine girdim. Bir zamanlar serüveni yazdıklarından daha çok ilgimi çeken, bu ilgiden doğru tanışıklığım da olan bir yazarla, Hasan Ali Toptaş’la ilgili paylaşımları görünce önce kanım dondu. Ardından Ali Lidar’ın o korkunç tweeti çarptı gözüme, bu kadar pişkinlik fazla diye düşünürken, Hasan Ali Toptaş’ın özrü kabahatinden büyük açıklaması geldi.
Olanı biteni konuşmaya galiba en başından başlamalıyım.
Bir gün Ankara sokaklarında yürüyorum. O bakıyor, bu bakıyor, şu bakıyor. “Dedim, bugün bende bir tuhaflık mı var? Niye böyle?” Aradan biraz zaman geçince anladım ki, yalnızım. O yıllarda yalnız dolaşmak ender yaptığım bir şeydi. Kim bilir ne zamandır da yalnız yürüyüşe çıkmamış olmalıyım ki erkeklerden yönelen o rahatsız edici bakışı bile unutmuşum. Elbette tüm hemcinslerim gibi heybeme tatsız anılar da koydum. Lakin mesele bu değil. Çünkü pek çok konuda görece şanslıydım. Çoğun kalabalıktır bizim yaşamlar ama asıl önemli olan insanın nasıl yaşadığı değil. Kendini güvende hissetmesi için başkalarına ya da bir başkasına ihtiyacı olmaması gerektiği gerçeği yani meselelere ancak her bir bireyin kendini güvende hissetmesini sağlayacak bakışla bakabiliriz.
Yıllardır, artan ve bu artışıyla her birimizin sinirini bozan, cinayet, şiddet, tecavüz, istismar, taciz haberlerinden zaten asabımız kısmen az kısmen çok bozuk. Bunun yanında özellikle gençliğini ikili ilişkilerde kendisine sunulan statükoyla hesaplaşmadan yaşamış olan insanların çoğunlukta olduğu kişilerle ilgili birbirinden rezil şeyler duyarak, görerek, deneyimleyerek ya da deneyimlememek için kendimizi bir tür fanusa alarak başka bir ifadeyle kendimizi yalıtırak yaşıyoruz. Kendi, tırnak içinde steril alanlarımıza çekiliyoruz. Peki sonra ne oluyor?
Mevlana’nın bir sözü vardır: “Kusurları örtmede gece gibi ol,” diye. Biz gece gibi oldukça meydanı boş sananlar, hani denir ya “aysız gecelerde olur ne olursa,” sanki her yer kapkaranlıkmış gibi davranıyor. Taciz iddiaları edebiyata kadar sirayet ediyor. Beş parmağın beşi bir değil, biliyorum ve edebiyatçı denilen insandan mucize beklemiyorum ama gelinen nokta, bu kadarı da fazlanın bir tık üstünde duruyor. Taşan bardağa inanmaz gözlerle bakmaksa hiçbir şeyi çözmüyor.
Her Şeyin Her An Yeniden Başladığı Bu Dünyada
Mesele, “asla yalnız yürümeyeceksin,” meselesi değil, mesele, herkesin, her yerde, istediği gibi yürüyebilmesi. Bu nedenle olanlardan hepimiz az ya da çok sorumluyuz. Kendi adıma bu ortamla mücadele etme telaşına hiç düşmemiştim. Bunun bir yanılgı olduğunu şimdi anlıyorum.
Bir tek kaleme büyük anlamlar yüklediğim yok. Söylenmesi gerekenin söylemesinin doğru olduğunu düşünenlerdenim. Hiçbir etkisi olmasa da bir doğrumuz varsa bir yerlerde durmalı ve gördüğümüz yanlışı dile getirebilmeliyiz. Vesselam, edebiyat camiası, içtiklerinin, statülerinin, şunun, bunun arkasına sığınarak karşısındakine istemediği biçimde davranma hakkını kendinde bulan insanlarla dolmuş. Pervasızlıkta epey yol alınmış. Bu pervasızlıklardan birinin en bariz örneğini, Ali Lidar’ın sonradan sildiği tweetinden okumak mümkün. Demiş ki kendisi:
“Hasan Ali Toptaş’ın bile linç edildiği Twitter çukurunda elbet bizim belamızı zikerler! Burası Twitter; her ünlü, yarı ünlü, mahalli ünlü linci tadacaktır o yüzden direnmeyelim,” virgül olduğuna göre devamı olmalı oysa gördüğüm / okuduğum kadarı buydu ve bu bile bana yetti. Kendisi sonra bu tweetini silse de egemen algısını açıklamak konusunda daha doğrusu kendi düşünce ve duruşunu ortaya koyma noktasında bu kadar pişkinlik bana gerçekten fazla gelmişti. Kendisi bunu yazarken komik olduğunu, mizah yaptığını ya da daha da korkuncu aforizma saçtığını falan mı düşündü bilemiyorum. Peki, güya adaletsizlik karşısında mangalda kül bırakmayan eril aklın gerçeğine bu durumda ne demeli?
Olan Biten Üstüne
Düşünen insanların her birine tek tek sormak isterdim: “Yahu ne yaptığınızın farkında mısınız siz? Hangi cehenneme odun taşıyorsunuz?” Bana kalırsa, kendini memleketin aydını, entelektüeli olarak tanımlayan ya da tanımlamayan herkes bu sorulara bir kere içtenlikle cevap verse sonuç daha iyi olacak gibi görünüyor.
Bir kısım dış mihrakın!, tüm haklarımızı alarak, bizi ikinci sınıf varlıklar olarak, bazılarını da “hasta!” olarak tanımlamak istediğini biliyorum. Üstelik bir kere daha hatırlatmak istiyorum ki, geri adım atılacak yer de kalmadı.
Ve
Taciz iddialarında adı geçen Pelin Buzluk’un söylediğine göre, Hasan Ali Toptaş, evinde misafir olan Pelin Buzluk’a kendi davranışlarını meşrulaştırmak için “o zaman neden bu elbiseyi giydin!?” diye sormuş. İnanabiliyor musunuz? Bahane olsun bir kere de yazmış olayım. Kimse, giydiğinden, süsünden, oturuşundan, gülüşünden, bakışından dolayı bir başkasının dürtüsüne gönderme yapmıyordur. Canı öyle istemiştir. Kaldı ki; kendine özen göstermek, karşıdaki insana saygı gereğidir.
İnsan neden beynine at gözlüğü takmak ister? Sadece bunun üstüne bile sayfalar dolusu yazılabilir ama bu noktayı uzatmak istemiyorum.
Kısacası, yüzlerce sayfa yazarak insan olunmuyor. İnsan, evine gelen birine misafirperverlik gösterdiği zaman insan.
Buradan bakınca, nasıl bir açlıksa bu bir türlü doymayan, “eril fallus” algının doyması da mümkün görünmüyor. O zaman, efendi olmayı da efendi durmayı öğrenmek zorundalar. Bu sürece katkı sunan, bunun için yarasını kaşıyan hemcinslerime teşekkürü bir borç bildiğim gibi taciz konusunda duyarlı olan herkese de teşekkür ediyorum. Görünen o ki konunun muhatapları, kendi dünyamıza çekildiğimiz her an, bu çarpık zihniyetiyle kendini hep haklı sanmaya başlamış.
Hasadın iyi olması, tarlayı sürmekle başlar. Bu noktada yayınevlerinin tavrı çok önemliydi / önemli. İçimize su serpenlere selam olsun.
Önyargılarınıza Değil Sorularınıza Aldığınız Cevaplara Güvenin
Taciz suçlaması, bunu sömürebilecek insanların sayısı görece az olsa da kullanılmaya da açıktır diye düşünürüm. Flörtün her bireyin hakkı olduğunu bilerek ve tarafların rızası olduğu sürece yetişkin kimsenin yaşadığı ilişkiye karışmanın haddimiz olmadığını bilerek, o zaman bir zahmet kafa karışıklığına ve uygunsuz durumlara yol açmamak için konuşmayı öğrenin, demek istiyorum. Atıyorum, “sana yaklaşmak istiyorum,” deyin, izin isteyin, sorun ve “hayır”ın anlamının “hayır” olduğunu bilin. İstiyordur ama naz yapıyordur kafaları dinozorlar çağında kaldı. Ayrıca, “hayır,” diyen birine saygı duymayı öğrendiğinizde egonuz zarar görmez, korkmayın.
Unutmayalım ki; düşüncelerimizden değil eylemlerimizden sorumluyuz. Adamlar ne der bilirsiniz; “utanmazsan utanmam.”