Ana Sayfa Blog Sayfa 48

Gelişmiş Cinsel Kategoriler: Queer Teori ve Queer Marksizme Doğru

0

“Toplumsal cinsiyet, yaratılışını sürekli ve düzenli olarak gizleyen bir inşadır.”
Judith Butler

Uçucu Bedenler / Bedensel Bir Feminizme Doğru kitabı incelememden sonra Kaos GL & NotaBene Yayınları birlikteliği ile oluşturulan Queer Teori serininin ilk iki kitabı “Queer Teori: Bir giriş” ve “Queer Marksizme Doğru” kitaplarını da okumak istedim. Niyetim gerçekten sadece okumaktı. Fakat Uçucu Bedenler ile başlayan seriyi okuma serüvenim farklı bağlantı noktalarından, farklı düşünce alt yapılarına ulaşan ve aslında merakımı -çok iyi anladığımı (bildiğimi değil) düşündüğüm bir noktadan konu ile ilgili hiçbir şey bilmediğim (anladığım değil) noktasında beni cezbetmesi ile okuma sınırlarını aştı diyebilirim. Bu aşkınlık Queer Teori kapsamında yazılmış ve yayınlanmış iki kitabı birden inceleme adına beni masanın başına yine oturttu efendim.  

Platon’un Şölen adlı eserinde konuşturduğu Aristophanes’in aşkın kaynağını anlatırken aktardığı muhteşem bir mitik öyküyle başlamak istiyorum.*

Mitolojik çağlarda erkek ve dişi olarak ikiye ayrılmayan cinste, her iki cinsiyeti de bünyesinde barındıran androgynos isimli üçüncü bir cinsiyet daha vardı. Sırt sırta verdikleri bedenleri ile yuvarlak bir biçim alıyor dört kolları ve dört bacaklarıyla yuvarlanıyorlardı. Sırt sırta durdukları için ayrı yönlere bakan yüzleri vardı. Erkeklerin güneşten kadınların yeryüzünden gelmesinden sebep oluşan bu üçlü bedene androgynos isimli üçüncü cinsiyet aydan gelerek katkı sağlıyor, bu sayede hem güneş hem de dünyayla ilişki içinde olabiliyorlardı. Bedensel bütünlükleri sayesinde kimseye ihtiyaç duymadıkları için göğe tırmanıp tanrılara kafa tutmaya karar verdiklerinde, Zeus diğer tanrılara bu durumu ivedilikle aktaracaktı elbet. Tanrıların sundukları çözüm önerilerinin yeterli gelmeyeceğine karar verilince Zeus’un “insanları kuvvetten düşürecek” çözüm önerisi uygulamaya konulacak, bütünlükleri içinde güçlü olan bu türü Zeus ortadan ikiye bölecekti. Böylece sayıları çoğalmasına rağmen bütünlüklerini, dolayısıyla güçlerini kaybeden insanlar, artık tanrılara kafa tutamayacak hale gelecekti. Zeus  bununla da yetinmeyip Apollon’nun yardımıyla arkaya bakan başlarını önlerine çevirecekti. Tek istediği işledikleri günahların izlerini birbirlerinin yüzünde görmelerini sağlayıp, tanrılarca belirlenen yasalara uymalarını istemesiydi. Zeus başarmıştı.

Zeus’un başarısı bir sonucu değil yeni bir sebebi doğurduğundan mitik hikaye bu şekilde sonlanmıyor, aksine her şey yeni başlıyordu. Apollon bölünen ve başları öne çevrilen insanların yaralarını kapatmak için derilerini çekip göbeklerinin üzerinde düğümleyerek bir kesenin ağzını bağlar gibi bağlıyor derilerinde oluşan buruşuklukları da düzelttikten sonra onları yeni hayatlarına hazırlamış oluyordu. Fakat diğer yarılarından bölünen ve onları kaybeden tüm insanlar asıl yarısının özlemiyle yanıp tutuşuyor ve asıl yarısını bulabilmek adına -erkek veya kadın ayrımı gözetmeksizin- diğer yarımlara tekrar bütünlenebilmek arzusuyla sarılıyor, kenetleniyorlardı. Ne kadar kenetlenirse kenetlensinler bir türlü kurtulamadıkları eksiklik hali onları yeme içmeden kesiyor, eskisi gibi tam bir bütünlüğe kavuşamayan insanlar bu sebeple hızla ölmeye başlıyordu. Bir de bunun üzerine aynı başları gibi cinsel organları da arkaya bakan insanlar üreyememeye başlamış Zeus çözüm olarak -aynı başlarını çevirdiği gibi- cinsel organlarını da önlerine çevirtmişti.    

Henüz bitmedi! Bu mitsel hikayenin Queer Teorem’i kapsayıcı şekilde ivme kazandığı noktasına geldik: İnsanlar yeniden çiftleşip çoğalmaya başlamışlardı. Erkek ve kadın bedeninin parçası olan üçüncü tür androgynos tan gelenler “normal” olarak tanımlanan erkek & kadın ilişkisini benimserken, bir dişiden bölünen kadınlar erkeklerle hiç ilgilenmiyor tüm arzularını kadınlara yönlendiriyorlardı. Bir erkekten bölünen erkekler ise daha çocukken kendi erkek parçalarının arayışına girişiyor, arzularını erkeklere yöneltiyorlardı. Bu yönelim karşılığını ahlaksızlık olarak bulsa da bu yönelimi gösteren insanlar ahlaksız oldukları için böyle davranmıyorlardı. Eşcinsel veya değil çiftler arsındaki ilişkinin sadece cinselliğe bağlanmaması  gerektiği onları bir arada tutan şeyin bölünmeden önceki bütünlükleri olduğunu ve peşine düştüğümüz sevginin aslında insanın yaratılışındaki bütünlüğünü arzulama ihtiyacından kaynaklandığını anlamamız gerekiyor. Çünkü:

Cinsiyet rollerinin olmadığı, insanların heteroseksüel normallere mahkum edilmediği, arzuların özgürce tatmin olduğu böylesine bir bütünlüğün Tanrılar yoluyla nasıl ikiye bölündüğünü, parçalandığını, hazların gayet planlı şekilde nasıl da baltalanıp al aşağı edildiği bundan daha güzel anlatan bir metin bulamayız.  

Şimdi başlayabiliriz.

İki Kitap Bir Teori

Queer sözcüğü ne kadar agresif bir sözcük, öyle değil mi? Ya da agresif bir yerden algılamamız istenen bir sözcük mü demeliyim?! Queer Teori: bir giriş kitabının yazarı lezbiyen/gey ve queer teori alanlarında uluslararası düzeyde çalışmaları bulunan profesör Annamarie Jagose  “queer” sözcüğünün daha kibar bir biçimde akademik söyleme dahil edildiğini ve bu sayede geleneksel modellerin parçalandığını göstermektedir diyor. Haklı. Hatta Platon’un Şölen’indeki mitik öyküyü Freud’un tezleri arasında yer alan eksik obje kavramıyla bütünlersek herhangi bir kavramın geliştirilmesi ile ilgili kırılmalar bir yerde başlıyor aslında fakat bizlerin bunu fark etmesi, netleştirebilmesi uzun bir zamana yayılıyor diyebiliriz.  Queer Teori kendini yaratan şartları ve düşünce alt yapısını fersah fersah aşarak bugün konuştuğumuz, üzerinde tartıştığımız, düşündüğümüz ve eyleme dönüştürmek istediğimiz  konu başlıklarını artık bambaşka bir yerden izah ediyor.

Queer Teori: bir giriş yedi ana bölümden oluşuyor. Queer başlığı altında yürütülmekte olan farklı politik ve teorik çalışmaların ele alındığı kitap boyunca queer kavramı için bir olasılıklar alanı nitelemesi yapılıyor. Bu ne demek? Başta Judith Butler olmak üzere Ed Cohen, David Halpern gibi queer kavram üzerinde çok etkisi olan akademisyenlerin bu kavram ile tırnak içine alınmak istenen “lezbiyen” ve “gey” tanımlamalarının bir tür hizaya sokma meselesinden faklı olmadığının altına çizmek istemeleri queer kavrama yeni olasılıklar alanı açması açısından önemli. Annamarie Jagose’ın altını çizdiği şekilde alıntılayacak olursak: “Lezbiyen ve gey kimliklerinin hizaya konmasının bu kimliklerin programlanmış bir şekilde karşı oldukları heteroseksüel hegemonyayı kazara nasıl güçlendirebileceğine ilişkin bu “derinlemesine kavrayış” kimliğin gerçekliğini sorgulayan ve özellikle güvenli bir kimlik ile etkin bir siyaset arasında olduğu varsayılan nedensel ilişkiyi eleştiren analitik modeller benimsenmesi yönünde bir zorunluluk –ve hatta bir istek- yaratmıştır.”

Kitap bölüm başlıkları itibariyle basit bir noktadan başlayıp Annamarie Jagose’ın “derinlemesine kavrayış” olarak karşılığını bulan noktaya doğru ilerliyor: Eşcinsellik Gerçekte Nedir?, Eşcinselliğin İcadı, Eşcinsellik ve Heteroseksüellik. Kitabın gelmek istediği nokta queer kavramının nasıl bir tanım içinde nereden nereye geldiği. Homofil Hareket, Eşcinsel Özgürleşmesi, Lezbiyen Feminizm ve Kimliğin Sınırları olarak ilerleyen bölüm başlıkları boyunca geldiğimiz nokta bu kitapların ve bu inceleme yazısının yazılma sebebine dayanıyor: Queer.

“Her ne kadar kendini tanımlama terimi olarak görece son dönemlerde yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmış bir fenomen olsa da, “queer”, aslında on dokuzuncu yüzyılda bu yana eşcinselliğin anlamsal kuvvet alanını oluştura gelmiş bir dizi sözcükten sadece biri.”

İnsanlığın gitmek istediği kestirme yolların eninde sonunda uzun yollara bağlanma sebebi kavramların asıl anlamını bulma yolculuğunun bir parçası değil de nedir?  Queer bölümünün alt başlıkları, içeriğiyle beraber queer kavramının olasılıklar alanının gelinen noktada ne kadar da genişlediğini bize gösteriyor.  Kavramla ilgili bilgilerimizin tazelenmesinin yanı sıra, başlangıç aşamasında ve gelişirken üzerine yıkılmak veya yapıştırılmak istenen normları nasıl parçaladığını ve geldiği noktada kendini ifade eden yeni tanımıyla eşcinselliğin ötesinde artık tüm hayat şartlarına karşı kullanılabilir bir terim olduğunu  anlıyoruz. Çünkü queer kapsamına giren teorilerin kaydettiği ilerleme asla çekişmesiz olmamış. Çünkü tüm normlar “normal” olarak atfedilen şeyler üzerine kurulu!

Kitabın adı, Queer Teori: bir giriş olmasına ve bu bilgileri kapsamasına rağmen kavramın klasik lezbiyen, gey oluşumlarından, düşüncelerinden ve akademik anlamda üzerinde söylenen sözlerden, yazılan kitaplardan farklı bir noktaya geldiğini okuyoruz. Queer Teori geldiği noktada tanımını ve anlamını aşar şekilde bireysel ve toplumsal alandaki her bir normale anti tezler üreterek değişimlerde nasıl da etkili olduğunu artık iyice belli etmekte.  Kitap dikkatimizi şu yöne çekiyor: queer eşzamanlı olarak hem ileriye hem de geriye yönelik bir hareket olmasıyla, sadece daha geleneksel lezbiyen ve gey çalışmalarının evrimsel genişlemesi değil, aynı zamanda onun illegal öncülü olarak tanımlanmaktadır, denerek ekleniyor; “Bu kitap queeri tartışmasız bir şekilde ilerlemeci ya da gerici olarak tasvir etmek yerine, queerin sabit bir değeri olmadığını savunmaktadır.”

Sabit bir değer olarak savunulmak istenmeyen queer kavramında arzu nasıl şeyleşir, queerin Marksizme giden yollarındaki taşlar nasıl örülmüştür, kavramın Marksizme bakışı nasıldır, nasıl olmalıdır ya da nasıl şekillenmelidir? 

Marksist tartışmalar ve queer teori; bu iki kavramı hiç yan yana görmüş müydünüz? Marksizm ve queer teoriyi yan yana getiren, toplumsal cinsiyet ve biyopolitika üzerine araştırmalar yürüten Kevin Floyd iki kavram arasında meydana gelen yakınlık ve uzaklıkları düşünmemizi sağlıyor. İstiyor da diyebiliriz. Kökeninde insanlığın varoluşsal sebeplerini ve zamanla oluşan varoluşsal akışını inceleyen iki düşünsel kavramı zaman zaman birlikte zaman zaman ayrıştırarak inceleyen Floyd; sermaye, cinsellik ve bilginin konumları üzerine giriş yaparak kitaba başlıyor. Fakat Queer Marksizme Doğru kitabının ana izleğini bölüm başlıkları arasında daha fazla ilerlemeden yazmak isterim: 20. Yüzyıl itibariyle başlayan, 21. yüzyıl süresince artık iyice belirginleşen toplumsal cinsiyetin cinsellikten ayrışmasını “arzunun şeyleşmesi” izleği ile açıklayan Floyd, söz konusu ayrışmanın kapitalist tahakküm tarafından dayatılan “toplumsal şeyleşme” dinamiğini nasıl da tetiklediğini konuyu kurumsal bağlamda ele alarak çözümlemeye çalışıyor.

1996 Aralığına gidiyoruz ve Judith Butler’ın bir akşam genel bir oturumda Sol kanat içerisinde yer alan muhafazakarların Marksizmi pekiştiren bazı hizipleşmelere gittiklerini söylemesiyle başlayan tartışmanın, Marksizm ve queer kavramının birbirini etkileyecek şekilde bir arada ve karşılıklı olarak ele alınma fitilinin ateşlendiğini öğreniyoruz. Judith Butler’ın bir akademisyen olarak en önemli özeliği queer kavramının ortaya çıkış sebeplerine ve oluşumuna karşılık maksadını aşar şekilde anlamlar yüklenmesi ve kullanılmasına her daim eleştirel yaklaşıp, söz konusu durumları asla kabul etmeyerek karşı çıkmasıdır. Querr kuramının Marksizm içerisindeki konumunu anti-heteronormatif bir bakış açısından yola çıkarak ele alan Butler, marksizim ile queer kuram arasındaki hizipleşmeye dikkat çekiyordu. Tartışmaya açık, itiraza açık, kavramlar üzerine yepyeni alanlar yaratan bir çıkıştı bu. Marksizmi işin içine katarak, Sol hareket işaret edilerek, altı çizilmek istenen hizipleşme savı cinselliğin sermaye ile ilişkisini özellikle de heteronormatifliğin sermaye ile ilişkisini düşünmenin ve çözmenin yeni yollarının aranması gerekliliğin önemini vurguluyordu.

Arzunun şeyleşmesi queer marksizme doğru gidilen yolda cinsiyetleri özgürleştirebilir miydi? Kevin Floyd Herbert Marcuse’un şeyleşme üzerine söylediği şu sözü hem eleştirir hem de alıntılar: “İnsan, şeyleşme önündeki en büyük zaferini, acı çekişteki en aşırı şeyleşmeyle elde eder.” Sol üzerindeki Marksizm etkisi yeni Sol’un oluşmasıyla ortaya çıkan toplumsal cinsiyet kavramının yeni bir etki yaratmayacağı gerçeği cinsiyetçiliği, arzularımızdaki şeyleşmeyi, queer teoremin, yani söz konusu tüm kavramların hizipleşmesi adına bir davetiyeden başka bir şey değildir.   

Çok güçlü, tartışmaya çok açık, su kaldırır taraflarının çokluğuyla önümüzdeki yıllar ve yüzyıllar süresince birçok değişime, dönüşüme uğrayacak olmalarının yanı sıra ters düşecek olmalarına da rağmen yolculuklarına devam etmeleri Marksizm ve Queer Teori’nin neden bir araya geldiğini bize açıklıyor.   

Queer Teori’yi Niçin Anlatıyoruz?

Anlatmak zorunda olduğumuz için. Çünkü Queer Teori artık sadece cinsel yönelimlerin (Lezbiyenlik, geylik, transseksüellik vb.) açıklayıcısı, savunucusu değil toplumdaki tüm pozitif ayrımcılıklara; yani cinsiyetçi, kültürel, dilsel, ırksal ayrımcılıklara karşı söz söyleyen, daha da önemlisi eylemde olan  yapısıyla, karşı koyuşuyla varlığını sürdürmekte.

Yazının girişinde uzun tutarak alıntıladığım mitsel öyküden itibaren ele alacak olursak üzerine düşündüğümüz, araştırma yaptığımız ve eylem içerisinde olduğumuz tüm kavramlar, fakat özellikle “Queer Teori”  kavramı bütünlüğü bozularak heteroseksist bir kültürün içine doğan insanların kaybettiğinin farkına bile varamadığı diğer yarısının, yani homoseksüelitesinin, tutul(a)mayan yasını anlatır.  Judith Butler söz konusu durumu; toplumsal, kültürel, politik yapının her an yeniden ürettiği heteroseksist bir kültürün içinde homoseksüelite başından beri kayıp, yasaklanmış olduğu için adlandırılamaz, dolayısıyla da tuttuğu “yas” kalıcıdır diye açıklar. Bu “kalıcı yastan” dolayı hep ve daima özdeşleşmek isteriz. Özdeşiriz evet, fakat yas hiç bitmez. Bütünlüğümüz bozularak kaybettiğimiz yarımız başta olmak üzere, arzumuz hep imkansıza olacaktır çünkü. Bu yüzden queer teoriyi başlatır ve giriş yaparız. Bu yüzden Marksizm ve Queer Kavramı’nın yolları kesişir. Bu yüzden bedenlerimiz uçuş uçuş uçuşmaktadır.

Kaos GL & NotaBene Yayınları’nın başta editörleri olmak üzere tüm ekibine; Queer Teori seçkisiyle yayınlanan tüm kitaplara çevirileriyle değeri hiçbir şeyle ölçemeyeceğimiz katkılar sağlayan Kevser Güler, Ali Toprak, Pınar Büyüktaş ve T.Onur Çimen başta olmak üzere emeği geçen herkese teşekkür ederim. 

*Mitik öykü İsmail Gezgin’in Homo Narrans / İnsan Niçin Anlatır kitabından alıntılanmıştır.

#queer #teori #loveislove #marksizm #Queer #judithbutler

İki kişinin bildiği bir hikaye: Koleksiyoncu

Bir kitaba başlamadan önce en çok neye dikkat edersiniz? Muhtemelen yazarına, kitabın adına, konusuna ve arka kapak tanıtım yazısına… İşte Koleksiyoncu da arka kapak tanıtım yazısı ile insanı etkiliyor.

Bu yüzden kitabın arka kapağındaki bir sözle yazarın sözüyle başlamak istedim yazıya;

“Her insan kendisi için bir giz olmalıdır” sözüne inanalar için…

Aslında psikolojik gerilim romanı olan Koleksiyoncu, Bir kelebek koleksiyoncusu ile aşık olup, kaçırarak zindana kapattığı bir resim öğrencisi arasındaki mecburi ilişkinin romanıdır görünürde. Ama romanı okudukça, psikolojik ve sosyolojik etkiler bu kitabı sıradan bir tek taraflı aşk hikayesinden çıkartıyor. Neden mi? Kitabı okurken hikayeden çok karakterlerlere ve onların yaşanmışlıklarına, kişiliklerine daha çok kafa yormaya başlıyorsunuz.  

Kitabın kahramanı silik bir adam, hayatı boyunca sevgi görmemiş ve bunun doğal sonucu olarak da insanlara güvenmeyen bir yapısı var. Daha önce bir yerde okumuştum: “Eğer bir insan da sevgi eksikliği varsa o insan kimseye kolay kolay güvenmezmiş.” Kitapta da tam olarak buna yer veriliyor. Hatta kitabın kahramanı bile bunu sık sık dile getiriyor. Yine sık sık yalnız olduğundan ve beni kimse anlamıyor yakınmasında bulunmasından içindeki boşluğu anlayabilmek mümkün. Aslında yaşadığı psikolojik travmanın farkında. Ama kabullenme kısmında sorun yaşıyor. Kitapta “sözde” sevdiği kızı kaçırıyor ve kendine bir uğraş ediniyor. Hayatta insanların bir amacı vardır. Ve bu amaç için çalışırlar. Bazen bu çok küçük bir şey de olabilir. Yeter ki sizi hayata bağlasın, gündelik dertlerinizden arındırsın ve size bir uğraş olsun. Kitabın kahramanı Frederick’te yalnızlığını ve sevgisizliğini Miranda’yı tutsak ederek gidermeye çalışır.

Miranda akıllı, güzel sanatlar fakültesinin resim bölümünde öğrenim gören, yetenekli, özgür ruhlu, yaşından olgun, hayata karşı beklentileri ve istekleri olan, hayat dolu bir genç kız. Mahzene kapatıldığı en umutsuz olduğu anlarda bile bunları dile getiriyor ve kendine moral vermeye çalışıyor. Önünde umut ettiği ve yaşamak istediği bir hayat ve gerçekleştirmeyi planladığı hayalleri var. Ve bir gün bu hayalleri Frederick’in onu kaçırmasıyla elinden alınıyor.

Kitabın ilk bölümünü Frederickt’in kaleminden okuyoruz. İkinci bölümü ise Miranda’nın kaleminden okuyoruz. Bence kitabın duygusunu veren tam olarak bu. Aynı olay iki farklı kişi tarafından iki farklı bakış açısı ile okuyucu ile buluşturuluyor. Hatta ikisi de yaptıkları uyanıklıkları, kurnazlıkları ve en saf duygularını kaleme alıyorlar ve siz okuyucu olarak yaşananları tüm noktaları ile birleştirip, üçüncü bir göz ile okuyorsunuz. Psikolojik durumları yansıtan kitapları seviyorum. Daha doğrusu karakterleri inceleme ve tahlil etme fırsatı veren kitapları… Psikolojik romanlar buna çoğu zaman yer veriyor.  Ama bu kitabı okurken bunu daha net anladım. Yazar sizin düşünmenize ve karakterleri anlamanıza fırsat veriyor. Çünkü yukarda da bahsettiğim gibi siz olayları iki karakterin farklı bakış açıları ve anlatımlarından okuyorsunuz.

Ve kitabı okurken bu romanın yazarın ilk romanı olduğuna şaşırıyor insan çünkü çok  zekice bir kurgu ile kaleme alınmış. Sürükleyici ve insanı sıkmayan bir anlatım dili var. Psikolojik roman okumayı sevenlerin büyük bir keyifle okuyacağı bir kitap. Yazar Fowles’un,  Magnum Opus‘u ve Büyücü adlı romanları da büyük beğeni toplamış eserlerinden. Listeye alınmasında yarar var!

Uykusuzluğumuzun nedeni belki de beslenmemizdir…

İnsanın varlığını sürdürebilmesi için biyolojik, fizyolojik ve psikolojik gereksinimlerinin karşılanması gerekir. Bunlardan biri uykudur. Uyku süresi ve kalitesi, hafıza, öğrenme performansı, metabolik sistem gibi birçok durumu etkilemektedir. Bunun yanında uyku süresinde azalmanın hormon dengesini etkilediği tespit edilmiştir. Yapılan çalışmalarda; 6 saat ve daha az uyuyan bireyler ile 8 saat ve daha fazla uyuyan bireylerde önemli oranda ölüm tehlikesi oluştuğu kaydedilmiştir. Ulusal Uyku Federasyonları tarafından tavsiye edilen uyku süreleri aşağıdaki gibidir;

0 – 3 aylık   ∞ 14-17 saat, 

4 – 11 aylık  ∞  12-15 saat, 

1 – 2 yaş     ∞  11-14 saat, 

3 – 5 yaş     ∞  10-13 saat, 

6 – 13 yaş   ∞ 9-11 saat, 

14 – 17 yaş ∞  8-10 saat, 

18 – 64 yaş   ∞  7-9 saat, 

65 yaş, üstü ∞ 7-8 saat

Uyku süresindeki azalmada sorumlu birçok faktör vardır. Bunlar genellikle yapay ışık – beyaz ışık, kafein kullanımı, gece uyku öncesi ekrana bakma, çocuklarda genellikle anne-baba tutumları, aşırı ve ağır yemek tüketimi, çikolata, kola, çay, kahve ve yetersiz protein alımı olarak sıralanabilir. Ülkemizde yapılan bir çalışmada yetişkin bireylerin %47,6’sının 7 saat veya daha az uyuduğu, kadınların %26,3’ünün ve erkeklerin %17’sinin uyku kalitesinin kötü olduğu sonucuna varmıştır. Bir diğer yapılan çalışma çocuk ve ergenler arasında uyku süresinin azalmasının vücut yağlanması ile ilişkisi olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca, çocukluk çağında ortaya çıkan uyku sorunlarının ilerleyen yaşlarda gelişebilecek obezite üzerinde uzun vadeli bir etki yarattığı söylenebilmektedir. Uyku azalmasının obeziteye yol açtığı mekanizma halen tam olarak belirlenememiş olsa da, besin alımında düzensizlik, az oranda sebze tüketimi, yemek yemek için daha fazla zaman ve fırsat yaratılması, psikolojik bazı hastalıklar, uyanık kalma süresini uzatmak için daha fazla enerji almaya meyilli olmak obeziteye temel hazırlamaktadır.  Kilo vermek uyku süresini kısalttığı gibi, kilo almak ise uyku süresini uzatmaktadır. Ayrıca yetersiz uyku ile besin seçimlerinde daha hazsal faktörlerin etkisi olduğu düşünülmektedir. 

Uyku denildiğinde aklımıza ilk gelen bileşen genelde “triptofan” olmalıdır. Ortada bir uykusuzluk –uyku problemi var ise  triptofan eksikliğine yol açabilecek alışkanlıklarımız var mı gözden geçirilmeliyiz. Triptofan, yetişkinlerde azot dengesini sağlayan, bebek ve çocuklarda büyüme gibi birçok işlevselliğe sahip bir proteindir. Bu protein niasin (B3 vitamini), melatonin ve serotonin yapımında görev almaktadır. Melatonin, epifiz bezinde salgılanan bir hormondur. Serotonin ise beyinde sentezlenen mutluluk hormonu da diyebileceğimiz bir hormondur. Bazı besin çeşitlerinin tüketimi, triptofan kullanılabilirliğine etki ettiği gibi serotonin ve melatonin sentezi ile de uykuya  yardımcı olur.  Bu durumla bağlantılı olarak makro besin öğelerinin (karbonhidrat, protein, yağ) tüketim miktarları da uykuyu etkilemektedir. Yapılan çalışmalarda; yağ oranı yüksek, karbonhidrat oranı düşük kahvaltı öğünlerini tüketen bireylerin, yağ oranı düşük, karbonhidrat oranı yüksek kahvaltı öğünlerini tüketenlere göre daha fazla uykuya meyilli olduğu belirtilmektedir. Yapılan çalışmaların sonucu olarak proteinlerin ve özellikle doktor kontrolünde alınan triptofan suplementlerinin uykuyu destekleyen en iyi besin maddeleri olduğu söylenebilir. Triptofan bakımından zengin besinlerden bazıları; kaju, ceviz, yer fıstığı, badem, susam, ay çekirdeği, pirinç, mısır, badem, soya, mandalina, muz, kakao, susam’dır. Bu tür besinlerin tüketimi vücuttaki triptofan miktarını arttırabilir. Triptofan miktarının artması serotonin miktarının artmasına da neden olacaktır. Ancak vücutta serotonin miktarının artması demek beyin dokusunda da artacağı anlamına gelmeyecektir. Çünkü kan beyin bariyerini geçemediği durumlar olabilmektedir. 

B vitamini ve mineral eksiklikleri de uyku bozukluğuna neden olabilmektedir. B 12 vitamini uyku sırasında salgılanan melatonin hormonunun salgılanmasını etkilemektedir. Magnezyum minerali ve uyku arasındaki ilişkiyi inceleyen klinik araştırma sayısı çok azdır. Yapılan iki ayrı çalışmada, düşük oranda serum magnezyum düzeyine  sahip bireylere ağız yolu ile magnezyum suplementi verildiğinde uyku kalitelerinde ve toplam uyku sürelerinde iyileşme olduğu gözlemlenmiştir. Eğer birey kendini gergin hissediyorsa, mutsuz ve huzursuz bir ruh haline sahipse, sürekli besin tüketerek kendini rahatlatma çabası ve uyku problemi var ise serotonin seviyesinin yetersiz olduğu düşünülebilir. Uyku düzeni, yeme alışkanlığı ve alınan enerji arasında, birden fazla bağlantı mevcuttur ve uyku durumu, obezite araştırmalarında göz ardı edilmemelidir.  Yemek yenilen zaman, besin tüketim sıklığı, bir önceki öğünün ne zaman tüketildiği ve tüketilen miktar da uyku ile ilişkilendirilebilir. Yapılan bir çalışmada düşük uyku süresine sahip bireylerin, normal uyku süresine sahip olan bireylere göre kahvaltı öğününü atlama oranının daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Bu çalışmada ayrıca uyku süresi düşük olan bireylerin öğünlerini akşam geç saatlerde tüketmelerinin veya gece tüketmelerinin sabah tok kalkmalarına, sabah kahvaltısını atıştırmalıklarla geçiştirmelerine ya da öğünü atlamalarına neden olduğu belirtilmiştir. Çalışma sonuçlarına göre uyku öncesi kiraz tüketilmesinin uyku kalitesini arttırdığı belirtilmiştir. Ihlamur, papatya çayı gibi bitkisel çayların da uyku kalitesini arttırmak için kullanımı yaygınlaşmıştır. Yatmadan önce alınan yüksek protein içeren besinler  triptofan içerdikleri için uykuya geçişi kolaylaştırmaktadır.

KAYNAKLAR:

Rad, Dyt. Nazanin Heidarzadeh. (2015).Üni̇versi̇te öğrenci̇leri̇nde uyku süresi̇ i̇le di̇yet kali̇tesi̇ ve obezi̇te arasindaki̇ i̇li̇şki̇. T. C. Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü

Koçakoğlu, D. U. (2019). İlköğretim 3. ve 4. Sınıf Öğrencilerinde Bilgisayar Oyun Bağımlılığının Obezite ile İlişkisi: Konya Örneği. T.C. Necmettin Erbakan Unıversıty

Bozkurt, Osman (2018). Yetişkin Bireylerde Genel Beslenme Durumu, Diyetin Triptofan ve Kafein İçeriği ile Depresyon Durumu, Uyku Süresi ve Kalitesi İlişkisinin Değerlendirilmesi. T.C. Gazi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü

Deniz, Burcu (2016). Yeti̇şki̇n Kadinlarda Vücut Ki̇tle İndeksi̇ i̇le Gece Beslenmesi̇ ve Uyku Düzeni̇ Arasindaki̇ iİli̇şki̇ni̇n Değerlendi̇ri̇lmesi̇. T.C. İstanbul Medipol Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü 

Bahadır, Fatma Gizem (2018). Yeti̇şki̇nlerde Si̇rkadi̇yen Uyku Ri̇tmi̇ ve Beslenme Arasindaki̇ iİli̇şki̇ni̇n Değerlendi̇ri̇lmesi̇. T.C. İstanbul Medipol Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü

The Queen’s Gambit: Sicilya Savunmasındaki Güzel Kadın

0

The Queen’s Gambit, Walter Tevis’in 1983 tarihli aynı adlı romanına dayanan NetFlix’de yayınlanan mini dizi. Scott Frank ve Allan Scott dizinin yapımını üstlenirken, diziye Anya Taylor-Joy’un oyunculuğu ayrı bir tesir yüklediğini söyleyerek yazımıza başlayalım.

The Queen’s Gambit 23 Ekim’de NetFlix’te yayınlanır. Kısa süre sonra dikkatleri üzerine çekiyor ve hepimizin bağlı olduğu ağ aracılığıyla bize de geliyor bu bilgi. Nikola Tesla’nın kuşları hala oralada bir yerlerde. Diziye dram demişler ancak dramlık çok bir şey bulamadım. Şu anda dizinin imdb puanı 8.8 biraz daha artması uygundur.

The Queen’s Gambit’in en güzel tarafı size o dönemin atmosferini çok iyi vermesi. Saçlar, kıyafetler, genel yaklaşım, yaşam şekli… Kadının toplumdaki konumu, eril ifadelerin illüzyonu, parasal gerçekliğe bakış, (evin 7 bin dolar olması gibi), müzikleri dansları, makyajı size o zamanı veriyor. Bu işi kim yaptıysa ve işlem genel adı neyse oldukça başarılı. Sahne tasarımı mı acaba?

The Queen's Gambit: Thomas Brodie-Sangster Is TVs New Fit King

Satranç sırasında ortaya çıkan yenme/yenilme duygusuna bağlı astral beden dengesizlikleri de güzel verilmiş. Kişilik Egosunun, astral dengesizliği normalleştirmek için kullandığı başlıca araçlar arasında kibir geliyor dizide. Tabi, sonradan işin içine alkol giriyor.

The Queen’s Gambit’in konusu, satranç konusunda en iyisi olmak isteyen genç hanımın hikayesi. Karşısındaki tek rakibi de tabii ki soğuk savaşta oldukları Rusya. Bir de ABD’nin bireyci yaklaşımına karşı, SSCB’nin daha kolektif yaklaşımı var. Dizinin sonunda, Benny bu yaklaşıma hasar veriyor ve olası bütün hamleleri çalışıp Beth’e iletiyor. Geçişler ve karakter gelişimi tadında verilmiş.

Dizide ara ara Beth’in geçmişine yolculuk yapıyoruz. Ancak yolculuklarımızdan çıkaracağımız bir davranış paterni bulunmuyor. Sadece izliyoruz? Beth, yeni evine geçince alkolik ancak minnoş ev hanımı anne ile karşılaşıyoruz. Annenin bir anı, Requiem for a Dream’deki annenin TV başında geçirdiği uzun saatler sonrası delirme anına çok benziyor.

Filmde o zamanlar yasal olan ilacın fazla kullanıma bağlı etkileri de değerlendirilmiş. Nedense, bağımlılık üzerine bazı kareler var. Çok kolay bağımlılık geliştirilebileceğini hissettiriyor. Daha fazla haz için pedala basan fare gibiyiz bir yerde sanırım. Hayvan beden taşıyarak şuur geliştirmeye çalışmanın tekrarla bir ilişkisi oluğu açık? Her gün içmek, cinsellik yaşamak, yemek yemek gibi.

Dizide Rusların taktikleri ve düşüncesel oynamaları güzel işlenilmiş. Bir de duygu durumu çok stabil olmayan ve doğasındaki su ile çok barışık olmayan bir hanım, diğer tarafta susuz bir adamın mental seviyedeki hamleleri. Susuzluk empati eksikliği, sevgi ifadesi eksikliği ile gelirken, fazla sulu olmak da dengesizlikle gelebiliyor. Daha sonra dengesi kaçan astral beden için ver elini uyuşturucu ve cinsellik. BAM! Bedenlerdeki çöpler birikmeye başlar. Beş yıl sonra hastalıklar gelir?

Does Beth beat Borgov in The Queen's Gambit? The final match of Netflix's  chess series explained – HITC

Güzel hanım, cinsel enerjisini rakiplerinin üzerine salmıyor. Erkek baskın topluluk içerisindeki yavaş yavaş yükselişi Ego kırıcı olarak çalışsa da, baskın kadın figürü ile erkek çocukları üzerinde hâkimiyet kurmuyor. Bunu görmek isteyenler olabilirdi? Bu ayrı bir sorun olsa da, ilişkilerin temelindeki güven kavramının nasıl şartlandırıldığını bizlere gösteriyor. Kök çakranın işleri çok temel seviyede kendini ifade eder ve genellikle istediği duyguyu ikinci çakradan alır. Bunun o kadar çok örneği var ki … Dengede bir ilişki kurmak için ciddi çalışma gerekiyor. Bu ilişkiyi partner olarak almayın. Önce kendinle, doğa ile ilişki kurmak.

Her olayı, karşılaşmaları nasıl görmek gerekir? Dizileri, ifadeleri, tutumları, davranışları? Görünen ile görünmeyen arasındaki ilişkileri? Zihinsel olarak haz almadan gözlemek ve soyut nedenselliğe dair gözlem yapabilmek. Evet, bu dizi de bu imkan var. Tesiri vermişler.

Yıl bitmeden güzel işler oluyor. Dikkatimiz kendimizde olarak izleyelim.

BİRLİKTE CİNSEL İSTİSMARI ÖNLEYEBİLİRİZ

Cinsel istismar, kişinin başkaları tarafından cinsel olarak suistimal edilmesi ve istemediği halde başkalarının cinsel yönelimlerine hedef olması durumudur. Çocuk cinsel istismarı büyük ve küçük tüm topluluklarda, tüm kültürlerde ve sosyoekonomik sınıflarda milyonlarca erkek ve kız çocuğuna zarar veren çok yaygın bir olaydır. İstismarcılar erkek ve kadınlardan, yabancı ve yerlilerden, güvenilen arkadaşlardan ya da aileden ve her türlü cinsel yönelimden, sosyoekonomik sınıftan, kültürden olabilir. Çocukluk çağı cinsel istismarı herhangi bir toplumda gerçekleşebilirken, yoksulluk, evsizlik, kayıp ve ırkçılık gibi faktörler riski artırabilir.

Giderek artan cinsel istismarın çocuklar üzerindeki etkisini hepimiz tamamıyla biliyor muyuz?

Çocuk cinsel istismar mağdurları, yaşamları boyunca anksiyete, öfke, suçluluk, utanç, depresyon, travma sonrası stres bozukluğu ile birlikte diğer duygusal ve davranışsal sorunlar açısından yüksek risk altındadır.

Cinsel istismara uğrayan çocukların çoğunun tanıdıkları biri tarafından istismar edildiği görülmektedir. Bazı çocuklar ise daha çok cinsel istismar riski altındadır. Örneğin özel gereksinimli çocukların cinsel istismara uğrama olasılığı daha yüksektir, özellikle de birisine ne olduğunu söyleyemeyen veya başına gelenlerin istismar olduğunu anlamayanlar. Çoğu istismar; izole edilmiş, ebeveynleri veya bakıcıları tarafından ihmal edilen çocukları hedef alır.

Çocuklarınıza Anne Baba Olmaktan Ziyade Okul Olun! Cinsel İstismar Hakkında Konuşun.

‘’Çocuklar cinsel istismarın ne olduğunu kendilerine yapılanın suç olduğunu, onlara cinsel amaçla yaklaşan birini reddetmeye, ihbar ve şikâyet etmeye hakkı olduğunu öğrenirse istismara karşı kendilerini koruyabilirler. Çocukların cinsel amaçlı bir yaklaşımı, sevgi amaçlı yaklaşımlardan ayırabilmesi için onlara beden güvenliği, cinsellik, cinsel istismar türleri hakkında açık ve yaşlarına uygun bilgiler vermelisiniz. Bu bilgileri vermeye erken yaşta başlayın (5 yaş) ve farklı zamanlarda konuşma fırsatları yaratın. Çocukları cinsel istismardan koruyamaya yönelik eğitimin anne babalar tarafından verilmesi, çocuk-ebeveyn ilişkisinde güven ve bağlılığı artırır. Ancak cinsel istismar konusunda çocuğa erişimi olan diğer yakınların da eğitilmeleri şarttır. Bu bilgileri çocuğa erişimi olan yakınlarının önünde (baba, ağabey, dede, amca, dayı ve çocuğa yakın diğer yetişkinler) ve eşliğinde anlatın. Çocukların doğru bilgilerle donatılması istismar eğilimi olan ya da istismar girişiminde bulunmuş kişilerin cesaretini kırar. Yaptıklarının ya da yapacaklarının ortaya çıkacağı korkusu istismarcıları eylemlerinden vazgeçirebilir.’’

KARANLIĞI ARALA

‘’Savaşın olmadığı zamanlar dünyanın barış içinde olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz! Evlerde, sokaklarda ve okullarda çocuklarımız cinsel istismara maruz kalıyorsa, bu da bir savaştır ve acilen önlenmesi gerekir. Cinsel istismar bulaşıcıdır, yarattığı utanç ve suçluluk bulaşıcıdır, bıraktığı izler kalıcıdır! Ve önleyemezsek eğer kuşaktan kuşağa aktarılarak derin yaralar açmaya devam edecektir.’’

Klinik Psikolog Ayten ZARA ve kurucusu olduğu World Human Relief ekibi sizden karanlığı aralamanızı rica ediyor ve bunun için “#birşeysöyleyin Hareketi” başlatıldı. Hepimizin desteğiyle toplumda çocukları cinsel istismardan koruyacak bilinci inşa etmeyi amaçlıyorlar. Çocuk cinsel istismarı tüm gerçekleriyle öğrenilsin, konuşulsun, bilenler bilmeyenlere anlatsın. Artık bu sessizliğin bozulmasının zamanı geldi. Çocukları Cinsel İstismardan Koruma Yolları adı altında bir kılavuz hazırladılar ancak bu bilgilerin çocuklarla ve yetişkinlerle paylaşılması çok önemli. Doğru bilinçlenerek ve çocuklarımızı bilinçlendirerek hızla artan bu acımasız şiddeti önleyebiliriz. Bu sessiz salgına dur deme, ‘’birşeysöyle’’me zamanımız geldi. Cinsel istismarla mücadele bizim insanlık görevimiz.

Her birimiz bilgi, bu onurlu bir mücadele ile gelecek kuşaklara istismarsız bir ilişki kültürünü miras bırakalım. Sizler debenim gibi #birşeysöyleyin hareketine katılmak ve hareket ile ilgili daha detaylı bilgi sahibi olmak istiyorsanız birliktecinselistismarıonleyebiliriz.org adresine ve sosyal medya hesaplarına bakabilirsiniz.

Sabriye EREN

Bazı Şarkılar ve Bir Pazar Günü

Hafızanın kara sularında değişmeyen duygular ve duyulara eşlik eden bazı şarkılarımız var. Kültür dediğimiz şeyin harcı diyebileceğimiz tınılar bir de zihnimizin müzik köşesinde durmaktalar. Bir güne sığabilecek efsanelerden tutun da “bu şarkı bizim şarkımız olsun”a uzanan renkli bir yelpaze içinde size bir tavsiyede bulunmak istiyorum. Bugün bir Timur Selçuk şarkısı açın.

Ben de size Bana Bana ile Eurovizyon’lu yıllardan hatta değişmeyen bazı şeylerden bahsedeyim. Elbette bu yazıyı bir sigara yakıp, sokakta yürürken okuyamazsınız. Değişen şeylerden biri bu mesela. Bir de Eurovizyon derken müzik yarışmasından bahsettiğimi belirteyim neme lazım Eurovizyon’dan sadece Euro’yu anlayıp, kaç lira olmuş diye bakmaya kaçarsınız. Ben de kendimi okuru başka bir sayfaya yönlendiren subliminal mesaj gibi hissederim. Sonra da tutup okuru kaybetmekten yakınırım, şık olmaz.

Gelin ve kulak verin hayli tuhaf; ilk defa bir şarkıyı duyduğumda istemsiz bir kahkaha koy veriyorum. Ben ki Grup Vitamin’in İsmail parçasına bile gülmemiş bir kişiliğim. “Ekonomi Tıkırında,” o zamanda da komikti, bu zamanda da… Bu kadar açık, sade, dürüst şarkı bulunur da, inanılır gibi değil, insanlar bir türlü ciddiye almaz. Konuşulan şeyler değişir ama pireler filleri yutmaya devam eder. Eskiden bu durum benim için anlaşılmaz bir durumdu lakin yıllar sadece rakamlardan ibaret değiller.  

Gülünce hafifler ya insan, tüm ajit-prop tartışmalarını arkamda bırakıp, kahvaltınıza eşlik etme hayali kuruyorum. Belki metrobüsten yeni indiniz, Pera eski Pera değil. Fırından poğaça aldınız, çay demli, bir kedi geldi yanınıza ayağınızı koymayı düşlediğiniz koltuğa kıvrıldı. Ekranda geziniyor ve belki şimdi bu okumakta olduğunuz satırları okuyorsunuz. Uzakta bir yerde, arka fonda,  merdivensiz kör kuyular dönüyor. Efkar basmış birilerini oysa içinizde “Bugün Yarın ve Daima” özlemleri, hava da fena sayılmaz hani. İçinde ilkbaharı yaşama arzusu birden kendini hatırlatıyor. Geçen bahar zaten evden çıkamamışsın. Bu bahar desen, daha Kasım’dayız ama hızla değişen gündem gibi hiçbir açıklaması olmayan bir durumdayız. Eurovizyon’un popülaritesinin yok olması senin umurunda değil. İlgini neyin çektiğini de bilmiyorum ama Pera’da, çayından bir fırt alıp, yazıyı bir müzik yarışmasının tarihi için okumadığını biliyorum. Ayrıca müzik yarışmalarını umursamadığını düşünüyorum. Ben de öyle!

Değişen sadece yıllar, alışkanlıklar, plaklar, cd’ler, müzik listeleri olmuyor. Bir bakıyoruz takvimlere bir not daha düşülmüş. Oysa, altı kasım zaten hatırlanan bir gündü bir zamanlar…

Bir nesil için YÖK’ün yıl dönümü şimdi ellerinde kitaplarıyla gelen gençlerin şarkılarının kiminin her şeyi, kiminin bestecisi, kiminin seslendireni ama her zaman temiz bir sesle, eğitimli bir ustalıkla tınılattığı şarkılarıyla usta bir müzisyenin sadece oğlu olarak gölgesinde kalmadığını gösteren Timur Selçuk’un da ölüm günüydü. Işıklar içinde uyusun. Biraz hüzün kaldı o gün elimize bir de şarkıları.

Herkes kendi şarkısını hatırladı, dinledi, belki içinde çaldı, duydu. Ben de bir ölümün ardından daha yazamayacak kadar üzgündüm sanırım. Ne de olsa kentimizde yaşanan sarsıntıda bir kere daha açgözlülüğe, vurdumduymazlığa ama galiba en önemlisi insanı vicdansızca karartan para hırsına insanlarımızı kurban vermiştik. Yine de Timur Selçuk iyiydi, dinlemeye başladım. Bir albüm dolusu şarkıydı benim için gerisi hamaset, tercihler ve suskunluk belki bilemiyorum. Ne takipçisiydim ne de hayatında olan biri ama yine de yazmadan veda edemeyecektim. Anladım. Gerisi notalar ve bize kalan hatırladıklarımızdı. Umarım bu güzel pazar sabahında güneşin sofrasında hissedersiniz kendinizi ve sağlıcakla kalın; bugün, yarın ve daima.

Metin Turan’ın yeni öykü kitabı üzerine: Ama Bir Gün Bir Şey Olur

0

“Baskısı 2018 Temmuz’unda yapılan, Metin Turan’ın ilk öykü kitabı ‘Siyah Gökkuşağı’ üzerine yazılan bu metin, bir kitabın ötesinde bir bütün olarak edebiyatın gücü ve etkisini ortaya koyması yönüyle anlamlı. Sınırsızlığıyla yolları, yılları aşıp köprüler kuran; sese, resme, fotoğrafa dönüşüp sözcükleri kanatlandıran ve nihayet bizi bizle buluşturup kucaklayan, sarıp sarmalayan, etkilemekle kalmayıp değiştiren edebiyata şükranla… Jacques Ranciére’in ifadesiyle; zamana sahip olmayanlara, dil dışında kalmışlara ses, söz, yazı sunan edebiyata; alkışlarla…”

Sevgili Metin,

Bunca yıl geçmişken öykülerin aracılığıyla da olsa sesini duymak beni hem heyecanlandırdı hem de duygulandırdı. Birçok kişi gibi ben de nerede, hangi durumda olduğunu, gözünün durumunu öğrenmiş oldum. Bir çırpıda da “Siyah Gökkuşağı”nı edinip okumaya başladım. Okudukça da seninle paylaşma isteğim arttıkça arttı. Amacım yazdıklarını değerlendirmek değil, cümlelerinin bende yarattığı duyguları paylaşmak arzusu sadece. Belki bu sayede seni göremesem, sesini duyamasam bile görüp duymuşçasına bir özlem giderme olur dedim kendi kendime. 

Röportajında da sık sık vurguladığın gibi bizim dışarıda neredeyse teslim olduğumuz, uyumlu olduğumuz verili zamanı evirip çevirmiş, eğip bükmüş ve fizik dışı boyutunun kendine özgü zamanı haline getirmişsin. Öykülerinin hemen hepsinde bu zamanın geçmiş şimdiki gelecek halleri, düşünce sınırlarımızın ötesinde duygu halleriyle bezeli.

Pek çok öykünde ama özellikle Siyah Gökkuşağı’nda hikâyenin içine direkt değil, yavaş yavaş giren bir anlatımın var. Bu da okudukça merak duygusunu besliyor. Sık sık yaşadığım gibi, gecenin bir yarısında aniden uyanmış ve yatakta dönüp dururken, sabahın altısında elime aldım kitabını. Senin de vurguladığın “sessizliği” kendimce yaşarken “iyi ki uyuyamamışım” dedirten bir sürpriz gibiydi ilk öykün.

  “Bir saat sadece bir saat değildur hapishanede…” Onlarca filozofun, düşünürün elinden değil de, hapishane memurunun güngörmüşlüğünden duymak böyle bir cümleyi, o cümlenin anlamını başka bir boyuta taşımış; salt güzel bir cümle olmaktan kurtarmış. Bu boyutun sadece dörtduvarla sınırlı olmadığını anlıyor insan okudukça. Okudukça cümleler mahpusluktan çıkıyor, “yaşamak” isteyen herkesin cümlesine dönüşüyor: “Aslında bu lanet yerde, bir şekilde seni hayatla buluşturan hatta seni hayata bulaştıran her anı değerlendur evlat…”,”… yağmurda ıslan. Karda biraz üşü. Biraz güneş yaksun seni…”.

“Ufak bir adımımın yankısıyla sessizliğin o anki büyüsü bozulacak diye adımlarımı erteliyordum.” diyor öykündeki mahpus. O mahpus hayalimde önce sen sonra tanıdık tanımadık birçok insan yüzüne dönüştü. Şu “dışarısı” denilen koca dörtduvar içinde bir o yana bir bu yana savrulurken koşaradım, nefeslerimiz tıkanırken bu koşuşturmacada, sessizliğin büyüsünü yaratmak mümkün mü acaba? Sessizlik, tıpkı yalnızlık gibi bir ihtiyaca dönüşebiliyor bazen. Hapishane Çağı diye bir kitap okumuştum. “Yalnızlığın” içine sürüklendiğimiz değil, ihtiyaç duyup kullanabildiğimiz, kendimize ait bir tasarruf olması gerektiğini söylüyordu özetçe. Öykündeki mahpusun, bu tasarrufu yaratma sürecine de tanık oluyor insan hikâye sürdükçe; tüm hırpalanmışlıklarına rağmen.

 Şist… şşiişştt… Benim abim!” diyerek mahpusa seslenen Yurtsuz Selim, bugünün insanlığın “alabildiğine yorgun, alabildiğine kırgın, alabildiğine küskün, ezik ve alabildiğine kanayan, kanatan” yanı gibi hikayeye dahil oluyor; her birimizin bir yanı gibi. Vücudundan ter boşalması yerine, vücudunun ter boşaltması, sadece bir cümle oyunu değil, Selim’i tarifleyen bir cümleye dönüşmüş. “Ne olur bana güzel bir şey söyle!” derken Yurtsuz Selim Mahpus’a, keşke biz de kaldırabilsek başımızı gökyüzüne, yaratabilsek ve değdirebilsek gökkuşaklarımızı birbirimizin hırpalanmış, küskünleşmiş içlerine.

Daha ilk satırlarla birlikte, nedense Turist Ömer filmlerinden fırlamış bir Sadri Alışık tavrıyla ve sesiyle girdim “Bir Çay Daha Alayım O Zaman” öyküne. Kaçıp kovalamaca, helikopterler, sis duman arasında nefes nefese haller içinde hikayene dahil olurken Ender, Leydi Meydi ve trans Ceyda bu dehşet haline hiç de aykırı kaçmayan bir mizahi dil ise sürükleyicisi oluyor hikayenin. Şehir ise, içinde türlü insanların ve hallerin yaşandığı değil, basbayağı yaşayan bir şehir olarak merkezde duruyor. Evin kapısı bile yaşıyor: “Evin zavallı kapısı hala dövülüyordu.” Hikâyenin kahramanı bir “sıradışılık” içinde şaşkın ördek durumundayken ve “öteki” birinin karşısında halden hale girerken, tüm bu saftirik halleri Sadece “kâbusla” nitelendirilseydi, onu yaşayanın değil okuyanın da önyargısı işler hale gelebilirdi. Sadece  ”rüyayla” nitelendirilseydi, bir çelişki iki satırda kolaycılıkla çözümlenmiş gibi olabilirdi. Oysa kitaplar devirmiş birçoğumuz “öteki” olana karşı hala çelişkilerle doluyuz; tıpkı hikâyenin kahramanı Ender gibi. Ender’in kendine sorusu da çelişkisindeki yerini buluyor: “Hala inanamıyorum. Rüya mı yoksa kâbus muydu bu?” Ender bir zamanlar Adanalı Nejat olan Ceyda karşısında kalın kafalılığını, “erkek”liğini “Bir çay daha alayım o zaman!” diyerek kırmaya çalışırken, “umarım” dedim kendi kendime, “şekerli ya da şekersiz çaylar içeriz karşılıklı her ‘öteki’ denilenle.” Belki o zaman hayatı da Sadri Alışık sesiyle ve keyfiyle karşılarız.

Hayatımızdaki ötekileri sadece farklı milliyetler, azınlıklar, mezhepler, cinsiyetler olarak bırakmamışsın öykülerinde. Bugün kaba sabalıkla, güvensizlikle, korku ve kuşkuyla, çıkarcılıkla örülü hale gelmiş ilişkilerimiz çok uzak olmayan geçmişimizin nezaketle, anlayış ve paylaşımla, karşılıksız yardımla, şefkat ve vefayla ifadesini bulan dostluklarını, komşuluklarını ezip geçmiş durumda. Öykülerinin neredeyse tamamında artık öteki haline gelmiş güzellikler, asaletli bir dille önümüze seriliyor:

“Burda Hayat Var”da Emekli memur Vedat Bey, yitirdiği eşi Maide’yle hala sohbetler ediyor bu “ötekileşmiş” yaşamında. “Hayat” kanat çırpıyor ve Maide daha çok hayat buluyor Vedat Bey’in zihninde, yüreğinde.

“Eskiden Leylak Kokardı Evleri”nin Çınarlı Sokak’ında “içi dışı bir zamanlar fulya, altın sarısı zerrin, sümbül, şebboy, begonya, fesleğen ve menekşe, akşamsefası ve kasımpatılarla bezeli bu evlerden ikisine de bahar mor salkım ve leylaklarla gelir; çiçekli kokular tüm sokağı sarardı. Sokakta boylu boyunca çocukların baharlı kahkahaları yankılanır; kemerli, basamaklı kapıların gölgesinde âşıklar öpüşür; çınarın altında kahve höpürdetip söyleşenlerin kahkahaları, pencereden pencereye bağrışan kadınların sesine karışırdı” Daha çocukluklarında birbirlerini koruyup kollayan Aynur’la Madam Eleni, kazandıkları bu görgüyü ilerleyen yaşlarında da adeta inatla sürdürüyorlar. Yaşamın asaletli hali öykülerinin dilini de sarıp sarmalıyor. Bazen de dinamik bir film tadında okutuyor kendini. Madam Eleni’nin evden çıkıp Aynur’a gitme süreci sanki tek planlık bir film karesi gibi anlatımına yansımış. 

Benzer dinamiklikteki anlatım dili “9 No’lu Gişe”de de kendini gösteriyor. Öykünde ele aldığın ofis yaşamının tasvirinde, tıpkı hayatlarımız gibi hızla, soluksuz bırakırcasına akıyor kelimelerin; uzunca bir süre noktasız, duraksamadan. Sanki bir şarkının sözlerini es geçip sadece müziğini dinler gibi öykün okunan değil dinlenen oluyor adeta.

Asıl olarak detaylar değil midir hayatımızı özet olmaktan, cv’lere sığdırmaktan kurtaran? “Ense Traşı”nda iş görüşmesine yetişmeye çabalayan delikanlının paniği, ayaküstü girdiği berber dükkânında sakinleşiyor, dinginleşiyor, nefes buluyor. Çok şeyin rahatlıkla konuşulduğu berber dükkânı, fabrika, devlet dairesi, atölye, ofis yaşamlarının ve yollarının kaosundan çekip çıkarıyor delikanlı gibi bizleri de; içtenliğin dünyasına sokuyor.

Öykülerinde yaratmış olduğun ve öz benliğinle sarmaladığın kendine özgü zaman ya da zamansızlık “Tozu Gitsin Yalnızlığımın”da olduğu gibi okuru da çekiveriyor içine. Bildiğimiz zamanla birkaç dakikayı geçmeyecek bir süre, önceki yaşanmışlıkların izleriyle dolu ayları yılları içeriyor. Hesap kitapla dolu zihnimize rağmen, hele ki niyetliysek, kendi sokağımızın yalnızlığına içerleyip, “bu kez de yüksek sesle Merhaba!” diyebiliriz biz de in cin top oynayan Kuş Sokak’larımızda. “Kirloş’un Aynası”ndaki gibi biz de bir köpekle sahibi olma güdüsüne girmeden sevgi akışında olabiliriz. “Mavili Beyazlı”da olduğu gibi savaşın ve tükenmişliklerin dünyasında biz de çocukluk hallerimizin saflığından yararlanıp yeniden yaratabiliriz iç dünyalarımızı. Biz de kendimizle ve geçmişlerimizle konuşmayı becerebilir, bugünümüze ve yarınlarımıza umutla bağlanabiliriz.

Kişisel geçmişimizi yalnızca yaşımız kadar geriye giderek açıklamak, zihinsel bir hastalık gibi geliyor bana. Albümlerimizin bile evimizin hangi köşesinde olduğunu unutmuşken, eski ve soluk fotoğrafları “Benim Avare Gölgelerim” diye tanımlamış olman, köklerimize muhteşem bir saygı duruşu gibi… Hayatlarımız, “öldüğümüz zaman pazara düşmesin” diye, solgun fotoğrafların arkasına düşülen notlarla zaman bu biçimde birbirine “teyellenirken”, öykünün dili gene yüreğimizi sarıyor.

“Ölemeyecek kadar yaralı” haller içindeyiz. Ya ellerimiz kulaklarımızda kalacak ve “çayı tazeleme” gücünden yoksun bırakacağız kendimizi, ya da “Bir Çay Daha Alacağız O Zaman” O zaman hayat senin öykülerindeki unutulmuş kadim bir lisan gibi yalansız bir dilden akacak.

Sevgili Metin, ellerine sağlık öykülerinle kurduğun hayatlar için. O hayatlarla okuyana bir şeyler anımsattığın için.

Şimdi merakla “Her İnsan Bir Zamandır’ın yoluna koyulacağım. Ne yalan söyleyeyim, hiç de kaygı duymuyorum gecenin bir yarısı sıçrayarak uyanıp sabahı dar etmekten, koskoca bir roman bekler durur yanıbaşımda.

Seni özlemle, hasretle, sevgiyle kucaklıyorum canım arkadaşım.

05 Ağustos 2020 /  Latif TİFTİKÇİ

Bourgeois’in Ağlarından Heykele Bakmak

Günümüze yakın karasularında, konusu rahatlıkla ciltler doldurabilecek, Dünya’nın kitaplara sığmaz gerçekliğinin otobiyografik bir parçası olarak da okunabilecek heykel deryasına ağlarımı bırakıyorum. Bereketli bir gün, ağı çektiğimde içinden heykelin üç güzeli çıkıyor. Sanatın izleğinden bakıldığında birbirinden bağımsız varoluşların, bağımlı oldukları; çağın, zamanın, coğrafyanın, toplumsal yapının, ekonomik ilişkilerin sonucu oluşan konjonktürün sularında, bir görünüp, bir kaybolan yakamozlar gibiler. O halde diyorum, “ağı çekmeli ve onları içinde yüzdükleri ışıltılı sulara yeniden bırakmadan önce imgelerle, sözcüklerle avımı tamamlamalıyım.

Ait oldukları denizden koparılırken, güçlü kuyruk darbeleriyle bana sirenleri ya da denizkızlarını değil Moby Dick’i hatırlatıyorlar. İlk doğanları Camille Claudel, ağın içinde delice çırpınıyor. Bana imgelerin diliyle konuşmayı bırakıp gerçeklerden bahsetmemi söyleyen ise Kollwitz. Bunları boş verip, ağı çekmemi ve sözcükler okyanusuna yelken açmamı fısıldayansa Bourgeois. Hepsine kulak veriyor. Denize çarpan kuyruklarının çıkardığı rüzgârda pupa yelken ilerliyorum.

Kadının ve Kadınlığın Seyri

Toprak Ana kültünden resimde sadece bir seyir nesnesi olarak konumlanmış kadın gerçekliğine evriliyoruz. Bu gerçekliği aşarken heykelde Bourgeois’in Kırılgan Tanrıça yapıtında adlandırdığı kırılganlığı bırakmıyor. Duyguların gücüyle beslenen doğal geçişkenlik ve aynı zamanda organik bir oluşun yakın geçmişte sabit bir form olan heykelde yansıması.

Bu üç kadının sanat serüvenine tanık olmak, aşkın gücüyle sanatın içinde kendisine biçilen rolden çıkmaya cesaret eden Claudel’i, cephelere sürülenlerin yerini dolduran kadınların bir daha asla dönmemecisine ayaklarının üstüne bastıklarında bunu bir yakarış, tutunma, hakkını teslim etme ve el uzatabilme gücüyle başka bir boyuta taşıyan Kollwitz’i, kendi var oluşunu başka dişlilerin ızdırabıyla kimliksizleştirilmeye çalışanlara ses vererek devam ettiren Bourgeois’i görünür kılıyor.

Geleceğe Uzanmak

Sanat tarihi aynı zamanda tarih okumanın farklı bir biçimini sunmasından dolayı da etkileyici bir malzemedir. İlkel Çağda temel dayanaklarını var etmek için günlük yevmiyesini kazanma uğraşındaki zanaatkarlardan Rönesans’ta rüştünü kabul ettiren sanatçılara uzanan zorlu, uzun, grift yola bakınca bu serüvenin günümüze yaklaştığında bin yılları birkaç yüzyılda cebinden çıkardığı görülür. Bu görünürlükte en belirgin değişim de kadınların varoluşlarıyla ilgilidir.

Bourgeosi’in Anne adlı eseri, Guggenheim Müzesi’nin bahçesindeki altı metrelik dev örümcek, paslanmaz çelik ve bronz gövdesinin altında taşıdığı mermerden yapılmış yumurtalarıyla, gelecek inşasının doğayla bağını sembolize ettiği şeklinde okunabilir. Bu eser, kendinden kendini doğuran sanatın, dünyanın atlaslara sığmaz güzelliğine katılan bütünsel bir statükodur. Aynı zamanda geleceği bir örümceğin ağ kurarkenki içgüdüsüyle örmeye işaret eden hayranlık uyandıran bir temsili sunar.

Bitmeyen Tarih

Bu üç kadın ve heykelleri, imgesel, hayali, bir o kadar da gerçek bir hikâye olarak sunulan sanat tarihinde, adları, kaldırım taşları altına gizlenmiş yıldızlar gibi gizlenmeye çalışılmış diğer hemcinslerinin de serüvenini aşikâr kılacak cinsten bir bütünlük sunar. Rönesans’la başlayan uyanışın girift yansımaları, aşkla vücut bulan Claudel heykellerinden Kolwitz’in kana susayan dişlilerin kurban aldığı oğluna saygı olarak yaptığı kadın ve erkek heykellerine ve oradan günümüze çok yakın zamanlara imgesel yansımalara taşınıyor.

Sağlıcakla kalmanız dileklerimle, ağlarımı yeni yazılar için yeniden sulara bırakıyorum.

Uçucu Bedenler / Ayrıcalıklı Terimden Farklı ve Öteki Olarak; Cinsel Fark

0

Yerçekimi kuvvetiyle bedenlerimizin yeryüzüne sıkıca bağlandığı kozmik düzende Uçucu Bedenler nitelemesiyle karşılaşmak önünüzde sonsuzluğa doğru uzanan okyanusa ayaklarınızı sokma isteği uyandırıyor. Merakınız öyle bir noktaya geliyor ki yüzme bilmediğiniz halde tüm bedeniniz okyanusun içinde, suyun kaldırma kuvvetini, bedeninizi yeryüzüne bağlayan çekim kuvvetine karşı (rağmen) deneyimlemeye başlıyorsunuz. Yüzmeyi suyun kaldırma kuvvetinden dolayı değil bu karşıtlığı merak edip, anlama isteğiyle gerçekleştirmek istiyorsunuz. Bir de işin “uçma” kısmı var. Yerçekimine maruz kalan bedenimizin uçuculuk kavramıyla nitelenmesi bizi ilk etapta merak okyanusuna soksa da kafalarımızı gökyüzüne doğru kaldırmamıza sebebiyet veriyor.

Uçucu Bedenler / Bedensel Bir Feminizme Doğru kitabı için düşünmeye ve üzerine yazmaya ısınmaya çalışıyorum. Ki -kitap üzerine düşünme- tarafında daha fazla kalma isteğimi hemen belirtmek isterim.  Böyle bir kitap için önce ayağa kalkmam, adım adım yürümeye başlamam, sonra kaslarımı ısıtmak adına bazı bedensel hareketleri yapmaya başlamam gerektiğinin de farkındayım. Herhangi bir müsabakaya hazırlanır gibi. Fakat dimağımı da aynı şekilde hazırlamam gerektiğini biliyorum. Düşünme tarafını uzatmak istemem bu yüzden ağır basıyor. Çünkü bir kitapla karşı karşıyayım. Bedenimi, bedenlerimizi, cinsel kimlikleri olan, cinsel farkları olan bedenlerimizi yazan bir kitapla.   

Bir Elizabeth Grosz kitabı olan Uçucu Bedenler ilk olarak arka kapak yazısıyla merakımı cezbetti. Fakat bundan önce Grosz’un kitabın Giriş Ve Teşekkür bölümünde kitap ile ilgili dikkat çekmek istediği noktayı alıntılayacağım: “Bu kitap bedeni çeperden alıp, incelemenin merkezine çekecek ve böylece bedenin öznelliğin ana “maddesi” olarak kavramasını sağlayacak bir yeniden düşünme çalışmasıdır.” Bedeni çeperden almak ve yeni bir düşünce çalışmasıyla yeniden var etmek! Heyecan verici gerçekten. Ama bitmedi. Arka kapağa geçelim. Bendenizin üzerinde okyanus ve gökyüzü çağrışımları yapan, “uçucu beden” nitelemesinin doğmasına sebebiyet veren, merakımı kamçılayan bir tanımla     -kendisini hiçbir zaman doğrudan tartışamadığımız bir şey hakkında- olduğu bilgisini veren arka kapak paragrafı şöyle: “Bu kitap, aynı zamanda, kendisinin doğrudan tartışmadığı bir şey “hakkında”. Bu kaygan ve muğlak terimin tüm zengin titreşimleriyle birlikte, bu kitap cinsellik “üzerine”. Bu terimin, kitap kapsamında ilgilenilen meseleler bağlamında geçerli olan en az dört farklı anlamı var.”

Burada kesiyorum. Ki paragrafın devam eden kısmında cinselliğin dört farklı tanımı sıralanmakta. Ben ilk üç maddeyi atlayıp dördüncü maddeye ışınlanacağım. İlk üç madde o kadar tanıdık, bildik, kurulan düzenin “normal” olarak nitelendirdiği, bizlere de “Olması gereken normal bu!” dayatmasıyla kabul ettirdiği cinsel öğretilerden, tanımlardan, deneyimlerden oluşmakta ki, sıkılmış olmanın ve yeni olanın heyecanıyla dördüncü maddeye ışınlanmaya hızla “yöneliyorum”: “Ve dördüncü, cinsellik çoğunlukla, öznelerin arzularının, farklarının ve bedenlerinin haz arayışlarının belli biçimleri olduğunu belirten bir dizi yönelime, konumlanmaya ve arzuya işaret eder.”

Evet, şimdi Elizabeth Grosz tarafından yazılan Uçucu Bedenler / Bedensel Bir Feminizme Doğru kitabı incelemesine geçelim mi? Buyurun lütfen.

Bedeni Yeniden Düşünmek

Bir konu ile ilgili, özellikle betonu dökülmüş, temeli atılmış, kolonları ve kirişleri tamamlanmış konular ile ilgili, tüm bilgileri revize etmek zordur. Tekrar başa dönmeniz, tüm ayrıntıları tekrar incelemeniz, metnin önemli sayılabilecek yerlerini silmeniz, daha iyi savlarla yeniden yazmanız gerekebilir. Herkesin yeltenmek istemeyeceği, belki ufak birkaç değişiklikle “yeniden revize ettim” diyerek “aynı” bilgiyi dimağınızdaki ezberin üstüne ekleyebileceği böyle bir duruma Uçucu Bedenler kitabında maruz kalmıyorsunuz. Şunu çok iyi biliyoruz; bedenlerimizin hayranlık uyandırıcı, tapınma nesnesine dönüştürüldüğü (Spor yapma, fit görünme, sağlıklı yaşam, uzun ömür vb.) günümüz dünyasında beden dili, beden felsefesi, beden psikolojisi, beden sağlığı başlıklarıyla okuduğumuz metinler birbirinin aynı ve su buharı misali son derece uçucu. Bununla beraber Uçucu Bedenler vasıtasıyla yüzeyselde kalmayıp, derine dalmayı düşündüğümüzde, aslında beden konusunun felsefe, psikoloji ve feminist teorilerde hala ve halihazırda kör nokta olmayı sürdürdüğü gerçeğini okumak zihin açıcı yepyeni bir düşünce deneyimi. Özellikle de “doğrudan tartışmadığımız” cinsellik, cinsel fark üzerine yüzleştirme deneyimi tartışılmayacak derecede farklı bir düşünce olanağı sunmakta.

Beden, “… ayrıcalıklı terimden farklı ve öteki olandır.”

Çağımızda bedenimize bu kadar tapınmamıza ve buna karşılık bedenin kavramlar karşısında hala kör bir nokta olarak konumlanmasına karşı gelecek şekilde  farklı ve öteki olma tanımı yapılması beden ile ilgili önümüzde yepyeni düşünce koridorları açmakta.  Elizabeth Grosz feministlerin ve filozofların, insanı, karşıt görüşlerden yola çıkarak tanımlanan bir varlık olarak gören bakışını paylaşarak, -yani zihin ve beden, düşünce ve uzam, akıl ve duygu, psikoloji ve biyoloji- terimler arası meseleyi zorunlu bir hiyerarşisi olarak algılansa bile insan varlığın böylesine bir çatallanma eşliğinde bütünüyle kapsayıcı olamayacağını, buna istinaden de tarafsızca bölünemeyeceğini söylüyor. Elizabeth Grosz, “Beden, bu yüzden, zihin olmayandır, ayrıcalıklı terimden farklı ve öteki olandır.” (Sayfa:29) dedikten sonra, “Beden pahasına zihni ayrıcalıklı kılmayı reddeden bir felsefe geliştirmek, Nietzsche’nin keşfettiği gibi, felsefi girişimin karakterini toptan değiştirecektir ve büyük olasılıkla, beden, başka bilgi biçimleri için de yok sayılan koşul olduğundan, bu değişiklik onlar içinde geçerli olacaktır.” (Sayfa:49) diyerek beden üzerine şahane, yepyeni bir yeniden düşünme izleği oluşturuyor.

Yeniden düşünme izlekleri eşliğinde Uçucu Bedenler’in yazılmasının en önemli dürtüsüne geçmek istiyorum. Doğrudan tartışamadığımız “şeye”: Cinsellik, cinsel fark, bir kavram olarak cinselliğe ve cinsellik “üzerine” bir dizi yönelim, konumlanma ve arzuya…

Hareketli, zengin titreşimli, uçucu bu tanımlamalar cinsellik ile ilgili olan her şeye ne kadar uyuyor, öyle değil mi? Elizabeth Grosz, cinsellik teriminin dört farklı anlamı üzerine duruyor: Birincisi, psikanalitik bir değerlendirme olarak bir özneyi bir nesneye yönelten cinselliğin bir dürtü, bir implus veya bir tahrik olma biçimi olarak anlaşılması. İkincisi, cinselliğin bedenleri, organları, hazları ile orgazmı içeren bir edim, bir dizi pratik veya davranış olarak anlaşılması. Üçüncüsü, cinselliğin bir kimlik olarak anlaşılması. Ve dördüncüsü, -benim için de yeni bir söz söylemesi, düşünme biçimi oluşturması açısından- en önemli madde olarak cinselliğin çoğunlukla, öznelerin arzularının, farklarının ve bedenlerinin haz arayışlarının belli biçimleri olduğunu belirten bir dizi yönelime, konumlanmaya ve arzuya işaret etmesi açısından anlaşılması.

Elizabeth Grosz –cinsel fark- adına bütün bu tanımları bir araya getirdikten sonra, “cinsellik verili sınırlar içinde tanımlanmaya direnir” tespitinde bulunuyor ve Uçucu Bedenler’in nirengi noktasını oluşturur nitelikte bir dizi tespitle devam ediyor: “Önceden belirlenmiş alanlarda kalmayı reddeder, kendisine ait değilmiş gibi görünen alanlara sızar. Bir dürtü olarak, tüm diğer alanları arzu yapılarıyla sarar. Arzu etmeme arzusunu ya da dini nedenlerle cinsel ilişkiden uzak durmayı dahi cinselleştirir; Freud’un yüceltme olarak tanımladığı mekanizma sayesinde görünüşte dürtü ile ilişkili olmayan etkinliklere sızar, her etkinliği kendi tatmin arayışına dönüştürebilir.”

Uçucu Bedenler’in bilgi dağarcığımın içine sızıp şimdiye kadar öğrendiğim ne varsa her şeyi ters-düz edişi, daha doğrusu bir kavramla ilgili okuyanı yeni bir düşünceye sevk etme biçimi, ezber bozması, bu anlamda izlediği yol ve açtığı yeni düşünce koridoru heyecan verici.

Bu heyecanla devam etmek istiyorum.   

İçten Dışa – Dıştan İçe

Öncelikle üzerine ne söylenirse söylensin, hakkı teslim edilip, birçok araştırmaya konu edinilse de, çeşitli sebeplerle baskı altında tutulan bedenin ruhsal içi ile ilgileniyor Grosz. Tabii ki psikanaliz boyutuyla ve ruhsal topografiler eşliğinde. Freud’un beden üzerine imgeleri, algılama biçimi, öne sürdüğü kavramlar önemli bir veri Grosz için. Şimdiye kadar beden ile ilgili içten dışa doğru sunulan bu verileri çok iyi özümseyerek bizlere aktaran Grosz tabii ki dıştan içe doğru olanı da irdeliyor. Grosz bunu yaparken kitap boyunca uyguladığı, konu edindiği savlarla ilgili tam karşıtında duranı masaya yatırıp inceleme kolaylığı yaratma yerine  yeni düşünme alanları yaratmayı tercih ediyor.

Öznenin bedeniyle ilgili bir içe yansıtma mekanizması kullanması Grosz için yeni bir düşünme deneyimi çünkü, dıştan içe gerçekleşecek olan bu düşünme alanında Grosz; Nietzsche, Foucault, Deleuze, Lingis yapıtlarını inceliyor ve bedeni toplumsal bir nesne olarak ele alıyor.  

Dıştan içe varoluşta toplumsal bir nesne olan beden ile ilgili en çok ilgimi çeken başlık Bir Yazı Yüzeyi Olarak Beden oldu. İlkel bedenin işaretlenmesi veya yaralanarak iz bırakılması Batı toplumların kendini beden üzerinde ifade ediş biçimi dövme ile karşılaştırıyor bizleri. Elizabeth Grosz, Alphonso Lingis’in Taşımalar: Eros ve Kültür yapıtının Yabanlar bölümünde bedeni libidinal ve erojen yoğunlukların yüzeyi olarak, yazımın bir ürünü ve toplumsal normlar, pratiklar ve değerlerle daha çok yazılmaya ve yeniden yazılmaya açık bir malzeme olarak ele aldığına dikkatimizi çekiyor. Bedeni bin bir çeşit ifadenin yüzeyi olarak kullanmak ve bunu yazı vasıtasıyla yapmak konusuna Grosz’un bakmak istediği açı ve izlediği yol yine düşünce kaslarımızın doğru çalışmasına sebebiyet veriyor.

Cinsel Fark / Bedensel Feminizme Doğru

Elizabeth Grosz akademik metinlerde, felsefi metinlerde, femininst manifestolarda, söylemlerde şimdiye kadar yazılan savlarla, tezlerle konunun ele alınış biçiminin dışına çıkmak istiyor. Başarıyor da. Fakat bu başarısını sağlamlaştırabilmesindeki en önemli unsur, dışarıya çıktığı halde odakta kalmayı gerçekleştirebilmesinde. Klasik beden söyleminin, klasik zihin söyleminin, düşünce söyleminin ve bunların yaratığı cinsellik tanımının odağından ayrılmadan fakat tüm bu klasik tanımlara ayrı “düşerek” Uçucu Bedenler metnini yaratıyor. 

Elizabeth A. Grosz, Avustralyalı bir filozof, feminist teorisyen ve ABD’de Duke Üniversitesi’nde Jean Fox O’Barr Kadın Çalışmaları Profesörü. Şunu söylemek gerekiyor, Uçucu Bedenler gibi kitaplar birkaç ayda veya birkaç yılda yazılmıyor. Uzun zamana yayılan bir alt yapı ile kendini yetiştirme ve öğrenmeye hiçbir zaman ara vermeksizin geçirilen zamanlardan sonra  ortaya çıkıyor. Elizabeth Grosz’u takip edeceğiniz akademi yazarları arasına alabilirsiniz gönül rahatlığıyla.

NotaBene Yayınları, Ouerr Kavramı, Kaos GL ve Çeviri Üzerine

Kaos GL & Notabene Yayınları’nın ortaklığında hazırlanan, Uçucu Bedenler / Bedensel Bir Feminizme Doğru kitabı Queer Teori kapsamında yayınlanan kitaplar arasında üçüncü kitap. Birincisi; Annamarie Jagose kitabı olan Queer Teori Bir Giriş. İkincisi; Kevin Floyd kitabı olan Queer Marksizme Doğru – Arzunun Şeyleşmesi.   

NotaBene’nin Queer Teori odağında başlattığı  serinin içerik odağını yayınevinin tırnak içi açıklamasını aynen alıntılayarak yapmak istiyorum.  “Queer kavramının, yurt içinde ve yurt dışında teori ve pratikte yaptığı sıçramaya ve queer kavramıyla ilişkili var olan ya da ortaya çıkabilecek mikro politikalara temas etmeyi hedefleyen bu seri, queer teoriyi LGBT’lere özgü bir kimlik politikası olmanın ötesine taşıyarak teorileştirmeyi de sorgulamanın peşinde olacaktır. Queer Teori ile iktidar, marjinallik, ayrıcalık ve normativiteyi ele alan diğer sosyal ve kültürel teorilerarasındaki ilişkilere ya da anlaşmazlık noktalarına odaklanacak olan bu eserler, eleştirel ırk ve kimlik teorileri, antropoloji, Marksizm, Anarşizm, Postyapısalcı Teori, Feminist Teori, erkeklik çalışmaları, güncel sanat ve görsel kültür teorileri Queer kavramının kapsamına giren her türden metinle kesişecektir.”

Yayın dünyamız adına, akademi düzeyinde araştırma kitaplarının okuyucuya ulaşması adına, bu türde kitapların yeni oluşmakta olan edebi anlayış, görüş ve algılarına kapıları ardına kadar açacak olmasının katkısı yadsıyamayacağımız kadar değerli olacak. NotaBene/Kaos GL Seri Editörü Aylime Aslı Demir’e ve arkadaşlarına böylesine nitelikli bir seriyi yayın dünyamıza kazandırdıkları ve okuyucuyla buluşturmayı başardıkları için teşekkür etmek istiyorum.

Uçucu Bedenleri okumamızı sağlayan çok önemli bir etken olarak Kevser Güler’e çeviri için teşekkür ediyorum. İçinde akademik terimleri barındıran, anlatımını bunun üzerine kuran, henüz kapı aralıklarından bakmakla yetindiğimiz anlatımları dilimize aktarırken arkeolog titizliğiyle çalıştığı ve çalışmasını okuyucudan esirgemediği belli olan Kevser Güler, bu çok güzel metnin bize ulaşmasında önemli aracılardan biri oluyor.

NotaBene’nin Queer Teori odağında başlattığı serinin takipçisi olun lütfen. 

Fotoğraflar: Yannick D’orio