Spiral Musküler Atrofi olarak bilinen, kas kaybı ve zayıflığına sebep olan, bebeklerde ölüm nedeni olarak karşımıza çıkan SMA hastalığı sıklıkla batı ülkelerinde görülmektedir. Türkiye’de ise 6 bin ile 10 bin doğumda bir bebekte görülen genetik geçişli bir hastalıktır.
Dünya’da Amerika başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde hastalığın tedavi yöntemleri bulunmaktadır. Tedavi masrafları için gerekli olan maliyetin sadece belirli bir kısmı karşılanmaktadır. Tedavi ücretinin oldukça yüksek olması sebebiyle hem ülkemizde hem de diğer ülkelerde SMA hatası çocuklar için aileleri bağış kampanyaları düzenlemektedir. İlacın maddi olarak karşılanması oldukça zor olduğundan, tedaviyi alamayan çocuklarımızın hastalıkları hızla ilerleyerek hayatlarını kaybetmelerine neden olmaktadır.
Tedavi sürecinin en büyük önemi yaş aralığı ile ilişkilidir. Dört tipi bulunan SMA hastalığının teşhis edilmesi ile birlikte 0-6 ay içinde bebeklerin ilacı almalarının çok yüksek oranda etkili olduğu tıbbi olarak kanıtlanmıştır. Diğer şartlarda ise çocukların yaş, kilo gibi durumları göz önünde bulundurularak tedaviden yararlanma koşulları belirlenmektedir. Bu süreçte çocuklarımızın gelişimlerini tıbbı cihazlara bağlı kalmadan devam ettirmesi oldukça zordur ve bu da maddi, manevi zorlukları beraberinde getirmektedir.
SMA Sanat Platformu, dünyaya gözünü yeni açmış bu canların ve gelecek umutlarımızın yeşermesi adına hastalığa dair engelleri aşmak için tesis edilmiştir. Sanatın insan hayatına, ailelerin yaşamlarına ve hatta toplumların rutinlerine tesir ettiğinde yarattığı olumlu etkiler aşikârdır. Benzer şekilde SMA hastası bebeklerimizin geleceklerine de sanatla dokunmak ve onlara umut olmak mümkün olacaktır.
Bu yaklaşımdan hareketle yola çıkan SMA Sanat Platformu, “90 gün 90 çocuk 90 sanat eseri” sloganıyla harekete geçmiş ve açık çağrı yaparak sanatçılara ulaşmıştır. Sanatçılar büyük bir motivasyonla gönüllü olarak eser bağışı hususunda desteklerini esirgememişlerdir. Alıcılar da sanat eserlerinin platformda yayınlanmasını takip eden en kısa sürede alımlarını gerçekleştirerek SMA hastası çocukların tedavi masraflarına ivedilikle ve heyecanla katkı sağlamışlardır. Bu anlamda SMA Sanat Platformu için çocuklar, sanatçılar ve sanat eseri alıcıları arasında tesis edilmiş olan bu duygusal bağın önemi büyüktür.
Platform aşağıdaki yaklaşım çerçevesinde işleyişini sistemli biçimde sürdürmeye gayret etmektedir.
Açık çağrıya olumlu dönüş gerçekleştiren sanatçıların bağışladıkları eserler, 90 kişilik SMA hastası çocuklarımızın oluşturduğu listeye göre eşleştirildikten sonra SMA Sanat Platformu sayfamızda ilan edilmektedir.
Bu eserler, hasta çocuklarımızın ailelerinin bağışları kabul ettikleri resmi bağış kumbarası sayfalarında da eş zamanlı olarak yayınlanmaktadır. Aileler kumbara sayfalarında bulunan “Shopier platformu linkleri veya IBAN bilgileri” vasıtasıyla tercihlerine istinaden bağışları kabul etmektedir.
Bu şekilde hem SMA Sanat Platformuna hem de ailelerin kumbara bağış sayfalarına ulaşan alıcılar ödemelerini doğrudan ailelerin shopier hesaplarına veya IBANlarına gerçekleştirmektedir. Böylece dolaylı yollardan bağış aktarımı karmaşasından uzak durularak hasta çocukların ailelerinin resmi hesaplarına ödemelerin ivedilikle ve şeffaf biçimde aktarılması sağlanmaktadır.
Satış sonrasında SMA Sanat Platformu sayfasında yine eş zamanlı olarak satılan eser ve bağış dekontu paylaşımları gerçekleştirilmektedir.
Gönüllüler olarak çıktığımız bu yolda Başak İlhan (Sanat Tarihçi-Küratör) ve Gözde Yüksel (Sanatçı-İç Mimar) platformun yürütücülüğünü üstlenmiştir. Sıla Atabay, Murat Berköz, Zeynep Sakız ve Deniz Karakurt Şekerci hem bağışçılarımız hem de sanatçılarımız olarak bize destek vermektedir.
Başından itibaren fikir ortaklığımızı ve hayallerimizi paylaşarak daha fazla çocuğa ve daha fazla kişiye ulaşmaya çalışırken umudumuzu kaybetmedik. Siz de kaybetmeyin.
Geleceğimiz olan bu çocuklarımızın bir gün sanatla ellerinden tutulduğunu bilmeleri dileğiyle…
SYFF2020 seçkisi 1 – 6 Aralık tarihleri arasında çevrimiçi bir festival olan SYFFEVDE ile ücretsiz olarak Surdurulebiliryasam.net adresinde izleyicilerle buluşacak. Festivalde gösterilecek 26 adet kısa ve uzun metrajlı belgesel sürdürülebilir tarım ve gıda sistemleri ile tedarik zincirleri, tohum, onarıcı hayvancılık, su hakkı, müştereklerimizin korunması, iklim değişikliği ve göç, altın madenciliği ve toksik atıklar, mega yangınlar, toplayıcılık kültürü, balıkçılık, biyoçeşitlilik, doğa koruma ve yaban hayatı, sosyal girişimcilik, sürdürülebilir ekonomi gibi çok geniş yelpazede temayı ve yaklaşımı barındırıyor.
Herkes iyiyse biz de iyiyiz…
SYFF2020 seçkisi, sürdürülebilir yaşamın ancak gezegendeki tüm canlıların yaşam ortamı ve koşulları sürdürülebilir olduğunda mümkün olduğunu; iyi olmamız için mevsimin, havanın, suyun, toprağın, yabanın, çiftçinin, tohumun, ormanın, böceğin, domatesin, komşunun iyi olması gerektiğini hatırlatıyor.
Festivalin açılışı 1 Aralık tarihinde, BM tarafından, kuruluşunun 75. yılında ve Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın beşinci yılını kutlamak için yapılmış “Milletler Birleşince: Acil Zamanlar için Acil Çözümler (Nations United: Urgent Solutions for Urgent Times) filmi ile gerçekleşecek.
6 gün sürecek olan festivalde izleyiciler film gösterimlerinin yanı sıra film seanslarının ardından dileyen sivil toplum kuruluşları, topluluklar, eğitim kurumları, vb. kurumlar tarafından gerçekleştirilecek çevrimiçi yan etkinliklere de katılabilir. Filmler, program, kayıtlar ve yan etkinlik organizasyonları ile ilgili tüm bilgiler surdurulebiliryasam.net ve surdurulebiliryasam.org adreslerinden takip edilebilir.
Çevrimiçi gösterimler ücretsizdir.
Film seanslarına surdurulebiliryasam.net adresinden kayıt olmak gerekmektedir.
SYFFEVDE Seçkisi
Ayna / Mirror (Yönetmen: Pierre Reynard 2020, 25′)
Bir Avuç Çöp / A Fistful of Rubbish (Yönetmen: David Regos 2019, 14′)
Birlikte Büyüyoruz / How We Grow (Yönetmen: Haley Thompson, Tomas Zuccareno, 2017, 65′)
Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali Hakkında: SYFF; 2008 yılından bu yana, sürdürülebilirlik kavramının ve birbiriyle etkileşim içinde olan sistemik sorunların daha iyi anlaşılmasını sağlarken dünyanın farklı bölgelerinden topladığı hikayelerle ilham vererek yeni bir yaşam kültürünün oluşmasına katkı veriyor, etki odaklı seçkisiyle izleyiciyi dönüşüm için harekete davet ediyor.
SYFF, Surdurulebiliryasam.net ile işbirliği yaparak film seçkisinin toplumun geniş kesimlerine ulaşmasını sağlıyor. Surdurulebiliryasam.net, festivalin ardından sivil toplum kuruluşlarının, yerel yönetimlerin, eğitim kurumlarının ve şirketlerin faydalanabileceği şekilde SYFF seçkisiyle etkinliklere içerik sağlıyor.
En güçlü şiarımızın yaşamak olması gereken günlerden geçiyoruz. Bu arada maalesef, herkesin güçlüğü kendine zor. Garip bir hal ve hâletiruhiye içinde çevremizde olup biten, ekmek parası derdinden, duvarlarla monolog kurmaya kadar değişen haller içerisinde günlerdir düşünüp söyleyecek iyi bir şeyler arıyorum. Dışarıda, “Güneşli Pazartesiler” filminden bir kesit gibi sonbahar uzanıyor. İçeride, La Fontaine misali tatlı tınılar dolaşıyor. O zaman bu tatlı tınıların üreticilerine ulaşıp, biraz uzak bir komşuluk, biraz hoşbeş içine giriyorum. Böylece yazıya yeni bir albümden, Şapkalılar’ın Hayvanlar Alemi’nden bahsetmenin sevinci kalıyor. Bu sevinç, belki biraz içinizi ısıtır diye umarak anlatmaya başlıyorum.
Şapkalılar
Analog fotoğrafçılıktan müzik üretimine kesişen yollarıyla Mehmet Kazım Şavklıyıldız ve Can Tanrıseven, albümlerini dinleyenin beğenilerine sundular.
Dikkat, bu ikili sizi eğlendirebilir.
Ukulele ve gitara eşlik eden cazibeli şarkı sözleri, kasvete yer bırakmayan ve mizaha göz kırpan tarzlarıyla, bir yeni deneyselliğin içinde oldukları duygusunu uyandıran Şapkalılar’ı dinlerseniz farkı hissedeceksiniz. Aynı fabrikadan çıkmış sözler ve ritimlerin uzağında bir yerde olmalarının insana iyi gelen bir yanı var, müziği biraz da bunun için dinlemez miyiz? Cevabı boş verip Şapkalılar’ın albüm sürecini anlatarak devam etmek istiyorum.
Yollarımızın kesiştiği gün, Mandala Stüdyo’da Şapkalılar kayıtlarını tamamlıyordu. Bir albümün üstlerine düşen kısmını halletmenin haklı coşkusu ve heyecanı içindeydiler. Şöyle üstünkörü biraz sohbet ettik. Albümün mix ve mastering işlerini düzenleyen Mandala Stüdyo, Ömer Erciyes, ortaya çıkan bu ilk albümlerinin müjdesini dinleyenle paylaşırken, o tanıştığımız gün bahsettikleri, İzmir’e taşındığımda yaşadığım ilk mahalle olan Aksoy Mahallesi’ne yapılmış şarkıyı dinlemek istedim sonra şarkılar birbirini kovaladı. Umarım sizde de öyle olur.
Yerlilikten Evrenselliğe
Albüm kapaklarından tutun da şarkı sözlerine varana dek albüm tam bir merhaba niteliği taşıyor. İçinden geçtikleri hayata göz kırpıp, gülümserken, Şapkalılar, bir yandan da dinleyenle kendi oluşlarını besleyen şeylere selamlarını paylaşıyor. Albümlerinde, Kafka’nın Gregor Samsa’sı da var, seküler kediler de.. Bu anlamda Can ve Kazım, ilgi çekici, keyifli, yüzü arayışa dönük, söyledikleriyle kendi hikayelerini anlatan yeni çağın ozanları sayılabilirler. Elbette her şey mükemmel değil. Belki böyle olması da ayrı bir güzel.
Buram Buram İzmir
Yolları İnciraltı Kent Orman’ında kesişen ikili, müzik serüvenlerini, mekanlara, bir kaza sonucu yanana dek çarşamba akşamları Kardıçalı Han’ a, ev provalarına, Mandala Stüdyo’ya ve buralardan da kulaklarımıza taşımayı başarıyor. Albümde sadece İzmir yok ama İzmir’i sevenler için harika bir buluşma olacağı aşikar. İlgilileri için sosyal medya ve albüm künyesini paylaşmadan önce sizi Şapkalılar’la baş başa bırakmak istiyorum. Sağlıcakla kalmanız dileklerimle. Umarım keyifle dinlersiniz.
“Toplumsal cinsiyet, yaratılışını sürekli ve düzenli olarak gizleyen bir inşadır.” Judith Butler
Uçucu Bedenler / Bedensel Bir Feminizme Doğru kitabı incelememden sonra Kaos GL & NotaBene Yayınları birlikteliği ile oluşturulan Queer Teori serininin ilk iki kitabı “Queer Teori: Bir giriş” ve “Queer Marksizme Doğru” kitaplarını da okumak istedim. Niyetim gerçekten sadece okumaktı. Fakat Uçucu Bedenler ile başlayan seriyi okuma serüvenim farklı bağlantı noktalarından, farklı düşünce alt yapılarına ulaşan ve aslında merakımı -çok iyi anladığımı (bildiğimi değil) düşündüğüm bir noktadan konu ile ilgili hiçbir şey bilmediğim (anladığım değil) noktasında beni cezbetmesi ile okuma sınırlarını aştı diyebilirim. Bu aşkınlık Queer Teori kapsamında yazılmış ve yayınlanmış iki kitabı birden inceleme adına beni masanın başına yine oturttu efendim.
Platon’un Şölen adlı eserinde konuşturduğu Aristophanes’in aşkın kaynağını anlatırken aktardığı muhteşem bir mitik öyküyle başlamak istiyorum.*
Mitolojik çağlarda erkek ve dişi olarak ikiye ayrılmayan cinste, her iki cinsiyeti de bünyesinde barındıran androgynos isimli üçüncü bir cinsiyet daha vardı. Sırt sırta verdikleri bedenleri ile yuvarlak bir biçim alıyor dört kolları ve dört bacaklarıyla yuvarlanıyorlardı. Sırt sırta durdukları için ayrı yönlere bakan yüzleri vardı. Erkeklerin güneşten kadınların yeryüzünden gelmesinden sebep oluşan bu üçlü bedene androgynos isimli üçüncü cinsiyet aydan gelerek katkı sağlıyor, bu sayede hem güneş hem de dünyayla ilişki içinde olabiliyorlardı. Bedensel bütünlükleri sayesinde kimseye ihtiyaç duymadıkları için göğe tırmanıp tanrılara kafa tutmaya karar verdiklerinde, Zeus diğer tanrılara bu durumu ivedilikle aktaracaktı elbet. Tanrıların sundukları çözüm önerilerinin yeterli gelmeyeceğine karar verilince Zeus’un “insanları kuvvetten düşürecek” çözüm önerisi uygulamaya konulacak, bütünlükleri içinde güçlü olan bu türü Zeus ortadan ikiye bölecekti. Böylece sayıları çoğalmasına rağmen bütünlüklerini, dolayısıyla güçlerini kaybeden insanlar, artık tanrılara kafa tutamayacak hale gelecekti. Zeus bununla da yetinmeyip Apollon’nun yardımıyla arkaya bakan başlarını önlerine çevirecekti. Tek istediği işledikleri günahların izlerini birbirlerinin yüzünde görmelerini sağlayıp, tanrılarca belirlenen yasalara uymalarını istemesiydi. Zeus başarmıştı.
Zeus’un başarısı bir sonucu değil yeni bir sebebi doğurduğundan mitik hikaye bu şekilde sonlanmıyor, aksine her şey yeni başlıyordu. Apollon bölünen ve başları öne çevrilen insanların yaralarını kapatmak için derilerini çekip göbeklerinin üzerinde düğümleyerek bir kesenin ağzını bağlar gibi bağlıyor derilerinde oluşan buruşuklukları da düzelttikten sonra onları yeni hayatlarına hazırlamış oluyordu. Fakat diğer yarılarından bölünen ve onları kaybeden tüm insanlar asıl yarısının özlemiyle yanıp tutuşuyor ve asıl yarısını bulabilmek adına -erkek veya kadın ayrımı gözetmeksizin- diğer yarımlara tekrar bütünlenebilmek arzusuyla sarılıyor, kenetleniyorlardı. Ne kadar kenetlenirse kenetlensinler bir türlü kurtulamadıkları eksiklik hali onları yeme içmeden kesiyor, eskisi gibi tam bir bütünlüğe kavuşamayan insanlar bu sebeple hızla ölmeye başlıyordu. Bir de bunun üzerine aynı başları gibi cinsel organları da arkaya bakan insanlar üreyememeye başlamış Zeus çözüm olarak -aynı başlarını çevirdiği gibi- cinsel organlarını da önlerine çevirtmişti.
Henüz bitmedi! Bu mitsel hikayenin Queer Teorem’i kapsayıcı şekilde ivme kazandığı noktasına geldik: İnsanlar yeniden çiftleşip çoğalmaya başlamışlardı. Erkek ve kadın bedeninin parçası olan üçüncü tür androgynos tan gelenler “normal” olarak tanımlanan erkek & kadın ilişkisini benimserken, bir dişiden bölünen kadınlar erkeklerle hiç ilgilenmiyor tüm arzularını kadınlara yönlendiriyorlardı. Bir erkekten bölünen erkekler ise daha çocukken kendi erkek parçalarının arayışına girişiyor, arzularını erkeklere yöneltiyorlardı. Bu yönelim karşılığını ahlaksızlık olarak bulsa da bu yönelimi gösteren insanlar ahlaksız oldukları için böyle davranmıyorlardı. Eşcinsel veya değil çiftler arsındaki ilişkinin sadece cinselliğe bağlanmaması gerektiği onları bir arada tutan şeyin bölünmeden önceki bütünlükleri olduğunu ve peşine düştüğümüz sevginin aslında insanın yaratılışındaki bütünlüğünü arzulama ihtiyacından kaynaklandığını anlamamız gerekiyor. Çünkü:
Cinsiyet rollerinin olmadığı, insanların heteroseksüel normallere mahkum edilmediği, arzuların özgürce tatmin olduğu böylesine bir bütünlüğün Tanrılar yoluyla nasıl ikiye bölündüğünü, parçalandığını, hazların gayet planlı şekilde nasıl da baltalanıp al aşağı edildiği bundan daha güzel anlatan bir metin bulamayız.
Şimdi başlayabiliriz.
İki Kitap Bir Teori
Queer sözcüğü ne kadar agresif bir sözcük, öyle değil mi? Ya da agresif bir yerden algılamamız istenen bir sözcük mü demeliyim?! Queer Teori: bir giriş kitabının yazarı lezbiyen/gey ve queer teori alanlarında uluslararası düzeyde çalışmaları bulunan profesör Annamarie Jagose “queer” sözcüğünün daha kibar bir biçimde akademik söyleme dahil edildiğini ve bu sayede geleneksel modellerin parçalandığını göstermektedir diyor. Haklı. Hatta Platon’un Şölen’indeki mitik öyküyü Freud’un tezleri arasında yer alan eksik obje kavramıyla bütünlersek herhangi bir kavramın geliştirilmesi ile ilgili kırılmalar bir yerde başlıyor aslında fakat bizlerin bunu fark etmesi, netleştirebilmesi uzun bir zamana yayılıyor diyebiliriz. Queer Teori kendini yaratan şartları ve düşünce alt yapısını fersah fersah aşarak bugün konuştuğumuz, üzerinde tartıştığımız, düşündüğümüz ve eyleme dönüştürmek istediğimiz konu başlıklarını artık bambaşka bir yerden izah ediyor.
Queer Teori: bir giriş yedi ana bölümden oluşuyor. Queer başlığı altında yürütülmekte olan farklı politik ve teorik çalışmaların ele alındığı kitap boyunca queer kavramı için bir olasılıklar alanı nitelemesi yapılıyor. Bu ne demek? Başta Judith Butler olmak üzere Ed Cohen, David Halpern gibi queer kavram üzerinde çok etkisi olan akademisyenlerin bu kavram ile tırnak içine alınmak istenen “lezbiyen” ve “gey” tanımlamalarının bir tür hizaya sokma meselesinden faklı olmadığının altına çizmek istemeleri queer kavrama yeni olasılıklar alanı açması açısından önemli. Annamarie Jagose’ın altını çizdiği şekilde alıntılayacak olursak: “Lezbiyen ve gey kimliklerinin hizaya konmasının bu kimliklerin programlanmış bir şekilde karşı oldukları heteroseksüel hegemonyayı kazara nasıl güçlendirebileceğine ilişkin bu “derinlemesine kavrayış” kimliğin gerçekliğini sorgulayan ve özellikle güvenli bir kimlik ile etkin bir siyaset arasında olduğu varsayılan nedensel ilişkiyi eleştiren analitik modeller benimsenmesi yönünde bir zorunluluk –ve hatta bir istek- yaratmıştır.”
Kitap bölüm başlıkları itibariyle basit bir noktadan başlayıp Annamarie Jagose’ın “derinlemesine kavrayış” olarak karşılığını bulan noktaya doğru ilerliyor: Eşcinsellik Gerçekte Nedir?, Eşcinselliğin İcadı, Eşcinsellik ve Heteroseksüellik. Kitabın gelmek istediği nokta queer kavramının nasıl bir tanım içinde nereden nereye geldiği. Homofil Hareket, Eşcinsel Özgürleşmesi, Lezbiyen Feminizm ve Kimliğin Sınırları olarak ilerleyen bölüm başlıkları boyunca geldiğimiz nokta bu kitapların ve bu inceleme yazısının yazılma sebebine dayanıyor: Queer.
“Her ne kadar kendini tanımlama terimi olarak görece son dönemlerde yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmış bir fenomen olsa da, “queer”, aslında on dokuzuncu yüzyılda bu yana eşcinselliğin anlamsal kuvvet alanını oluştura gelmiş bir dizi sözcükten sadece biri.”
İnsanlığın gitmek istediği kestirme yolların eninde sonunda uzun yollara bağlanma sebebi kavramların asıl anlamını bulma yolculuğunun bir parçası değil de nedir? Queer bölümünün alt başlıkları, içeriğiyle beraber queer kavramının olasılıklar alanının gelinen noktada ne kadar da genişlediğini bize gösteriyor. Kavramla ilgili bilgilerimizin tazelenmesinin yanı sıra, başlangıç aşamasında ve gelişirken üzerine yıkılmak veya yapıştırılmak istenen normları nasıl parçaladığını ve geldiği noktada kendini ifade eden yeni tanımıyla eşcinselliğin ötesinde artık tüm hayat şartlarına karşı kullanılabilir bir terim olduğunu anlıyoruz. Çünkü queer kapsamına giren teorilerin kaydettiği ilerleme asla çekişmesiz olmamış. Çünkü tüm normlar “normal” olarak atfedilen şeyler üzerine kurulu!
Kitabın adı, Queer Teori: bir giriş olmasına ve bu bilgileri kapsamasına rağmen kavramın klasik lezbiyen, gey oluşumlarından, düşüncelerinden ve akademik anlamda üzerinde söylenen sözlerden, yazılan kitaplardan farklı bir noktaya geldiğini okuyoruz. Queer Teori geldiği noktada tanımını ve anlamını aşar şekilde bireysel ve toplumsal alandaki her bir normale anti tezler üreterek değişimlerde nasıl da etkili olduğunu artık iyice belli etmekte. Kitap dikkatimizi şu yöne çekiyor: queer eşzamanlı olarak hem ileriye hem de geriye yönelik bir hareket olmasıyla, sadece daha geleneksel lezbiyen ve gey çalışmalarının evrimsel genişlemesi değil, aynı zamanda onun illegal öncülü olarak tanımlanmaktadır, denerek ekleniyor; “Bu kitap queeri tartışmasız bir şekilde ilerlemeci ya da gerici olarak tasvir etmek yerine, queerin sabit bir değeri olmadığını savunmaktadır.”
Sabit bir değer olarak savunulmak istenmeyen queer kavramında arzu nasıl şeyleşir, queerin Marksizme giden yollarındaki taşlar nasıl örülmüştür, kavramın Marksizme bakışı nasıldır, nasıl olmalıdır ya da nasıl şekillenmelidir?
Marksist tartışmalar ve queer teori; bu iki kavramı hiç yan yana görmüş müydünüz? Marksizm ve queer teoriyi yan yana getiren, toplumsal cinsiyet ve biyopolitika üzerine araştırmalar yürüten Kevin Floyd iki kavram arasında meydana gelen yakınlık ve uzaklıkları düşünmemizi sağlıyor. İstiyor da diyebiliriz. Kökeninde insanlığın varoluşsal sebeplerini ve zamanla oluşan varoluşsal akışını inceleyen iki düşünsel kavramı zaman zaman birlikte zaman zaman ayrıştırarak inceleyen Floyd; sermaye, cinsellik ve bilginin konumları üzerine giriş yaparak kitaba başlıyor. Fakat Queer Marksizme Doğru kitabının ana izleğini bölüm başlıkları arasında daha fazla ilerlemeden yazmak isterim: 20. Yüzyıl itibariyle başlayan, 21. yüzyıl süresince artık iyice belirginleşen toplumsal cinsiyetin cinsellikten ayrışmasını “arzunun şeyleşmesi” izleği ile açıklayan Floyd, söz konusu ayrışmanın kapitalist tahakküm tarafından dayatılan “toplumsal şeyleşme” dinamiğini nasıl da tetiklediğini konuyu kurumsal bağlamda ele alarak çözümlemeye çalışıyor.
1996 Aralığına gidiyoruz ve Judith Butler’ın bir akşam genel bir oturumda Sol kanat içerisinde yer alan muhafazakarların Marksizmi pekiştiren bazı hizipleşmelere gittiklerini söylemesiyle başlayan tartışmanın, Marksizm ve queer kavramının birbirini etkileyecek şekilde bir arada ve karşılıklı olarak ele alınma fitilinin ateşlendiğini öğreniyoruz. Judith Butler’ın bir akademisyen olarak en önemli özeliği queer kavramının ortaya çıkış sebeplerine ve oluşumuna karşılık maksadını aşar şekilde anlamlar yüklenmesi ve kullanılmasına her daim eleştirel yaklaşıp, söz konusu durumları asla kabul etmeyerek karşı çıkmasıdır. Querr kuramının Marksizm içerisindeki konumunu anti-heteronormatif bir bakış açısından yola çıkarak ele alan Butler, marksizim ile queer kuram arasındaki hizipleşmeye dikkat çekiyordu. Tartışmaya açık, itiraza açık, kavramlar üzerine yepyeni alanlar yaratan bir çıkıştı bu. Marksizmi işin içine katarak, Sol hareket işaret edilerek, altı çizilmek istenen hizipleşme savı cinselliğin sermaye ile ilişkisini özellikle de heteronormatifliğin sermaye ile ilişkisini düşünmenin ve çözmenin yeni yollarının aranması gerekliliğin önemini vurguluyordu.
Arzunun şeyleşmesi queer marksizme doğru gidilen yolda cinsiyetleri özgürleştirebilir miydi? Kevin Floyd Herbert Marcuse’un şeyleşme üzerine söylediği şu sözü hem eleştirir hem de alıntılar: “İnsan, şeyleşme önündeki en büyük zaferini, acı çekişteki en aşırı şeyleşmeyle elde eder.” Sol üzerindeki Marksizm etkisi yeni Sol’un oluşmasıyla ortaya çıkan toplumsal cinsiyet kavramının yeni bir etki yaratmayacağı gerçeği cinsiyetçiliği, arzularımızdaki şeyleşmeyi, queer teoremin, yani söz konusu tüm kavramların hizipleşmesi adına bir davetiyeden başka bir şey değildir.
Çok güçlü, tartışmaya çok açık, su kaldırır taraflarının çokluğuyla önümüzdeki yıllar ve yüzyıllar süresince birçok değişime, dönüşüme uğrayacak olmalarının yanı sıra ters düşecek olmalarına da rağmen yolculuklarına devam etmeleri Marksizm ve Queer Teori’nin neden bir araya geldiğini bize açıklıyor.
Queer Teori’yi Niçin Anlatıyoruz?
Anlatmak zorunda olduğumuz için. Çünkü Queer Teori artık sadece cinsel yönelimlerin (Lezbiyenlik, geylik, transseksüellik vb.) açıklayıcısı, savunucusu değil toplumdaki tüm pozitif ayrımcılıklara; yani cinsiyetçi, kültürel, dilsel, ırksal ayrımcılıklara karşı söz söyleyen, daha da önemlisi eylemde olan yapısıyla, karşı koyuşuyla varlığını sürdürmekte.
Yazının girişinde uzun tutarak alıntıladığım mitsel öyküden itibaren ele alacak olursak üzerine düşündüğümüz, araştırma yaptığımız ve eylem içerisinde olduğumuz tüm kavramlar, fakat özellikle “Queer Teori” kavramı bütünlüğü bozularak heteroseksist bir kültürün içine doğan insanların kaybettiğinin farkına bile varamadığı diğer yarısının, yani homoseksüelitesinin, tutul(a)mayan yasını anlatır. Judith Butler söz konusu durumu; toplumsal, kültürel, politik yapının her an yeniden ürettiği heteroseksist bir kültürün içinde homoseksüelite başından beri kayıp, yasaklanmış olduğu için adlandırılamaz, dolayısıyla da tuttuğu “yas” kalıcıdır diye açıklar. Bu “kalıcı yastan” dolayı hep ve daima özdeşleşmek isteriz. Özdeşiriz evet, fakat yas hiç bitmez. Bütünlüğümüz bozularak kaybettiğimiz yarımız başta olmak üzere, arzumuz hep imkansıza olacaktır çünkü. Bu yüzden queer teoriyi başlatır ve giriş yaparız. Bu yüzden Marksizm ve Queer Kavramı’nın yolları kesişir. Bu yüzden bedenlerimiz uçuş uçuş uçuşmaktadır.
Kaos GL & NotaBene Yayınları’nın başta editörleri olmak üzere tüm ekibine; Queer Teori seçkisiyle yayınlanan tüm kitaplara çevirileriyle değeri hiçbir şeyle ölçemeyeceğimiz katkılar sağlayan Kevser Güler, Ali Toprak, Pınar Büyüktaş ve T.Onur Çimen başta olmak üzere emeği geçen herkese teşekkür ederim.
*Mitik öykü İsmail Gezgin’in Homo Narrans / İnsan Niçin Anlatır kitabından alıntılanmıştır.
Bir kitaba başlamadan önce en çok neye dikkat edersiniz? Muhtemelen yazarına, kitabın adına, konusuna ve arka kapak tanıtım yazısına… İşte Koleksiyoncu da arka kapak tanıtım yazısı ile insanı etkiliyor.
Bu yüzden kitabın arka kapağındaki bir sözle yazarın sözüyle başlamak istedim yazıya;
“Her insan kendisi için bir giz olmalıdır” sözüne inanalar için…
Aslında psikolojik gerilim romanı olan Koleksiyoncu, Bir kelebek koleksiyoncusu ile aşık olup, kaçırarak zindana kapattığı bir resim öğrencisi arasındaki mecburi ilişkinin romanıdır görünürde. Ama romanı okudukça, psikolojik ve sosyolojik etkiler bu kitabı sıradan bir tek taraflı aşk hikayesinden çıkartıyor. Neden mi? Kitabı okurken hikayeden çok karakterlerlere ve onların yaşanmışlıklarına, kişiliklerine daha çok kafa yormaya başlıyorsunuz.
Kitabın kahramanı silik bir adam, hayatı boyunca sevgi görmemiş ve bunun doğal sonucu olarak da insanlara güvenmeyen bir yapısı var. Daha önce bir yerde okumuştum: “Eğer bir insan da sevgi eksikliği varsa o insan kimseye kolay kolay güvenmezmiş.” Kitapta da tam olarak buna yer veriliyor. Hatta kitabın kahramanı bile bunu sık sık dile getiriyor. Yine sık sık yalnız olduğundan ve beni kimse anlamıyor yakınmasında bulunmasından içindeki boşluğu anlayabilmek mümkün. Aslında yaşadığı psikolojik travmanın farkında. Ama kabullenme kısmında sorun yaşıyor. Kitapta “sözde” sevdiği kızı kaçırıyor ve kendine bir uğraş ediniyor. Hayatta insanların bir amacı vardır. Ve bu amaç için çalışırlar. Bazen bu çok küçük bir şey de olabilir. Yeter ki sizi hayata bağlasın, gündelik dertlerinizden arındırsın ve size bir uğraş olsun. Kitabın kahramanı Frederick’te yalnızlığını ve sevgisizliğini Miranda’yı tutsak ederek gidermeye çalışır.
Miranda akıllı, güzel sanatlar fakültesinin resim bölümünde öğrenim gören, yetenekli, özgür ruhlu, yaşından olgun, hayata karşı beklentileri ve istekleri olan, hayat dolu bir genç kız. Mahzene kapatıldığı en umutsuz olduğu anlarda bile bunları dile getiriyor ve kendine moral vermeye çalışıyor. Önünde umut ettiği ve yaşamak istediği bir hayat ve gerçekleştirmeyi planladığı hayalleri var. Ve bir gün bu hayalleri Frederick’in onu kaçırmasıyla elinden alınıyor.
Kitabın ilk bölümünü Frederickt’in kaleminden okuyoruz. İkinci bölümü ise Miranda’nın kaleminden okuyoruz. Bence kitabın duygusunu veren tam olarak bu. Aynı olay iki farklı kişi tarafından iki farklı bakış açısı ile okuyucu ile buluşturuluyor. Hatta ikisi de yaptıkları uyanıklıkları, kurnazlıkları ve en saf duygularını kaleme alıyorlar ve siz okuyucu olarak yaşananları tüm noktaları ile birleştirip, üçüncü bir göz ile okuyorsunuz. Psikolojik durumları yansıtan kitapları seviyorum. Daha doğrusu karakterleri inceleme ve tahlil etme fırsatı veren kitapları… Psikolojik romanlar buna çoğu zaman yer veriyor. Ama bu kitabı okurken bunu daha net anladım. Yazar sizin düşünmenize ve karakterleri anlamanıza fırsat veriyor. Çünkü yukarda da bahsettiğim gibi siz olayları iki karakterin farklı bakış açıları ve anlatımlarından okuyorsunuz.
Ve kitabı okurken bu romanın yazarın ilk romanı olduğuna şaşırıyor insan çünkü çok zekice bir kurgu ile kaleme alınmış. Sürükleyici ve insanı sıkmayan bir anlatım dili var. Psikolojik roman okumayı sevenlerin büyük bir keyifle okuyacağı bir kitap. Yazar Fowles’un, Magnum Opus‘u ve Büyücü adlı romanları da büyük beğeni toplamış eserlerinden. Listeye alınmasında yarar var!
İnsanın varlığını sürdürebilmesi için biyolojik, fizyolojik ve psikolojik gereksinimlerinin karşılanması gerekir. Bunlardan biri uykudur. Uyku süresi ve kalitesi, hafıza, öğrenme performansı, metabolik sistem gibi birçok durumu etkilemektedir. Bunun yanında uyku süresinde azalmanın hormon dengesini etkilediği tespit edilmiştir. Yapılan çalışmalarda; 6 saat ve daha az uyuyan bireyler ile 8 saat ve daha fazla uyuyan bireylerde önemli oranda ölüm tehlikesi oluştuğu kaydedilmiştir. Ulusal Uyku Federasyonları tarafından tavsiye edilen uyku süreleri aşağıdaki gibidir;
0 – 3 aylık ∞ 14-17 saat,
4 – 11 aylık ∞ 12-15 saat,
1 – 2 yaş ∞ 11-14 saat,
3 – 5 yaş ∞ 10-13 saat,
6 – 13 yaş ∞ 9-11 saat,
14 – 17 yaş ∞ 8-10 saat,
18 – 64 yaş ∞ 7-9 saat,
65 yaş, üstü ∞ 7-8 saat
Uyku süresindeki azalmada sorumlu birçok faktör vardır. Bunlar genellikle yapay ışık – beyaz ışık, kafein kullanımı, gece uyku öncesi ekrana bakma, çocuklarda genellikle anne-baba tutumları, aşırı ve ağır yemek tüketimi, çikolata, kola, çay, kahve ve yetersiz protein alımı olarak sıralanabilir. Ülkemizde yapılan bir çalışmada yetişkin bireylerin %47,6’sının 7 saat veya daha az uyuduğu, kadınların %26,3’ünün ve erkeklerin %17’sinin uyku kalitesinin kötü olduğu sonucuna varmıştır. Bir diğer yapılan çalışma çocuk ve ergenler arasında uyku süresinin azalmasının vücut yağlanması ile ilişkisi olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca, çocukluk çağında ortaya çıkan uyku sorunlarının ilerleyen yaşlarda gelişebilecek obezite üzerinde uzun vadeli bir etki yarattığı söylenebilmektedir. Uyku azalmasının obeziteye yol açtığı mekanizma halen tam olarak belirlenememiş olsa da, besin alımında düzensizlik, az oranda sebze tüketimi, yemek yemek için daha fazla zaman ve fırsat yaratılması, psikolojik bazı hastalıklar, uyanık kalma süresini uzatmak için daha fazla enerji almaya meyilli olmak obeziteye temel hazırlamaktadır. Kilo vermek uyku süresini kısalttığı gibi, kilo almak ise uyku süresini uzatmaktadır. Ayrıca yetersiz uyku ile besin seçimlerinde daha hazsal faktörlerin etkisi olduğu düşünülmektedir.
Uyku denildiğinde aklımıza ilk gelen bileşen genelde “triptofan” olmalıdır. Ortada bir uykusuzluk –uyku problemi var ise triptofan eksikliğine yol açabilecek alışkanlıklarımız var mı gözden geçirilmeliyiz. Triptofan, yetişkinlerde azot dengesini sağlayan, bebek ve çocuklarda büyüme gibi birçok işlevselliğe sahip bir proteindir. Bu protein niasin (B3 vitamini), melatonin ve serotonin yapımında görev almaktadır. Melatonin, epifiz bezinde salgılanan bir hormondur. Serotonin ise beyinde sentezlenen mutluluk hormonu da diyebileceğimiz bir hormondur. Bazı besin çeşitlerinin tüketimi, triptofan kullanılabilirliğine etki ettiği gibi serotonin ve melatonin sentezi ile de uykuya yardımcı olur. Bu durumla bağlantılı olarak makro besin öğelerinin (karbonhidrat, protein, yağ) tüketim miktarları da uykuyu etkilemektedir. Yapılan çalışmalarda; yağ oranı yüksek, karbonhidrat oranı düşük kahvaltı öğünlerini tüketen bireylerin, yağ oranı düşük, karbonhidrat oranı yüksek kahvaltı öğünlerini tüketenlere göre daha fazla uykuya meyilli olduğu belirtilmektedir. Yapılan çalışmaların sonucu olarak proteinlerin ve özellikle doktor kontrolünde alınan triptofan suplementlerinin uykuyu destekleyen en iyi besin maddeleri olduğu söylenebilir. Triptofan bakımından zengin besinlerden bazıları; kaju, ceviz, yer fıstığı, badem, susam, ay çekirdeği, pirinç, mısır, badem, soya, mandalina, muz, kakao, susam’dır. Bu tür besinlerin tüketimi vücuttaki triptofan miktarını arttırabilir. Triptofan miktarının artması serotonin miktarının artmasına da neden olacaktır. Ancak vücutta serotonin miktarının artması demek beyin dokusunda da artacağı anlamına gelmeyecektir. Çünkü kan beyin bariyerini geçemediği durumlar olabilmektedir.
B vitamini ve mineral eksiklikleri de uyku bozukluğuna neden olabilmektedir. B 12 vitamini uyku sırasında salgılanan melatonin hormonunun salgılanmasını etkilemektedir. Magnezyum minerali ve uyku arasındaki ilişkiyi inceleyen klinik araştırma sayısı çok azdır. Yapılan iki ayrı çalışmada, düşük oranda serum magnezyum düzeyine sahip bireylere ağız yolu ile magnezyum suplementi verildiğinde uyku kalitelerinde ve toplam uyku sürelerinde iyileşme olduğu gözlemlenmiştir. Eğer birey kendini gergin hissediyorsa, mutsuz ve huzursuz bir ruh haline sahipse, sürekli besin tüketerek kendini rahatlatma çabası ve uyku problemi var ise serotonin seviyesinin yetersiz olduğu düşünülebilir. Uyku düzeni, yeme alışkanlığı ve alınan enerji arasında, birden fazla bağlantı mevcuttur ve uyku durumu, obezite araştırmalarında göz ardı edilmemelidir. Yemek yenilen zaman, besin tüketim sıklığı, bir önceki öğünün ne zaman tüketildiği ve tüketilen miktar da uyku ile ilişkilendirilebilir. Yapılan bir çalışmada düşük uyku süresine sahip bireylerin, normal uyku süresine sahip olan bireylere göre kahvaltı öğününü atlama oranının daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Bu çalışmada ayrıca uyku süresi düşük olan bireylerin öğünlerini akşam geç saatlerde tüketmelerinin veya gece tüketmelerinin sabah tok kalkmalarına, sabah kahvaltısını atıştırmalıklarla geçiştirmelerine ya da öğünü atlamalarına neden olduğu belirtilmiştir. Çalışma sonuçlarına göre uyku öncesi kiraz tüketilmesinin uyku kalitesini arttırdığı belirtilmiştir. Ihlamur, papatya çayı gibi bitkisel çayların da uyku kalitesini arttırmak için kullanımı yaygınlaşmıştır. Yatmadan önce alınan yüksek protein içeren besinler triptofan içerdikleri için uykuya geçişi kolaylaştırmaktadır.
KAYNAKLAR:
Rad, Dyt. Nazanin Heidarzadeh. (2015).Üni̇versi̇te öğrenci̇leri̇nde uyku süresi̇ i̇le di̇yet kali̇tesi̇ ve obezi̇te arasindaki̇ i̇li̇şki̇. T. C. Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Koçakoğlu, D. U. (2019). İlköğretim 3. ve 4. Sınıf Öğrencilerinde Bilgisayar Oyun Bağımlılığının Obezite ile İlişkisi: Konya Örneği. T.C. Necmettin Erbakan Unıversıty
Bozkurt, Osman (2018). Yetişkin Bireylerde Genel Beslenme Durumu, Diyetin Triptofan ve Kafein İçeriği ile Depresyon Durumu, Uyku Süresi ve Kalitesi İlişkisinin Değerlendirilmesi. T.C. Gazi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Deniz, Burcu (2016). Yeti̇şki̇n Kadinlarda Vücut Ki̇tle İndeksi̇ i̇le Gece Beslenmesi̇ ve Uyku Düzeni̇ Arasindaki̇ iİli̇şki̇ni̇n Değerlendi̇ri̇lmesi̇. T.C. İstanbul Medipol Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Bahadır, Fatma Gizem (2018). Yeti̇şki̇nlerde Si̇rkadi̇yen Uyku Ri̇tmi̇ ve Beslenme Arasindaki̇ iİli̇şki̇ni̇n Değerlendi̇ri̇lmesi̇. T.C. İstanbul Medipol Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü
The Queen’s Gambit, Walter Tevis’in 1983 tarihli aynı adlı romanına dayanan NetFlix’de yayınlanan mini dizi. Scott Frank ve Allan Scott dizinin yapımını üstlenirken, diziye Anya Taylor-Joy’un oyunculuğu ayrı bir tesir yüklediğini söyleyerek yazımıza başlayalım.
The Queen’s Gambit 23 Ekim’de NetFlix’te yayınlanır. Kısa süre sonra dikkatleri üzerine çekiyor ve hepimizin bağlı olduğu ağ aracılığıyla bize de geliyor bu bilgi. Nikola Tesla’nın kuşları hala oralada bir yerlerde. Diziye dram demişler ancak dramlık çok bir şey bulamadım. Şu anda dizinin imdb puanı 8.8 biraz daha artması uygundur.
The Queen’s Gambit’in en güzel tarafı size o dönemin atmosferini çok iyi vermesi. Saçlar, kıyafetler, genel yaklaşım, yaşam şekli… Kadının toplumdaki konumu, eril ifadelerin illüzyonu, parasal gerçekliğe bakış, (evin 7 bin dolar olması gibi), müzikleri dansları, makyajı size o zamanı veriyor. Bu işi kim yaptıysa ve işlem genel adı neyse oldukça başarılı. Sahne tasarımı mı acaba?
Satranç sırasında ortaya çıkan yenme/yenilme duygusuna bağlı astral beden dengesizlikleri de güzel verilmiş. Kişilik Egosunun, astral dengesizliği normalleştirmek için kullandığı başlıca araçlar arasında kibir geliyor dizide. Tabi, sonradan işin içine alkol giriyor.
The Queen’s Gambit’in konusu, satranç konusunda en iyisi olmak isteyen genç hanımın hikayesi. Karşısındaki tek rakibi de tabii ki soğuk savaşta oldukları Rusya. Bir de ABD’nin bireyci yaklaşımına karşı, SSCB’nin daha kolektif yaklaşımı var. Dizinin sonunda, Benny bu yaklaşıma hasar veriyor ve olası bütün hamleleri çalışıp Beth’e iletiyor. Geçişler ve karakter gelişimi tadında verilmiş.
Dizide ara ara Beth’in geçmişine yolculuk yapıyoruz. Ancak yolculuklarımızdan çıkaracağımız bir davranış paterni bulunmuyor. Sadece izliyoruz? Beth, yeni evine geçince alkolik ancak minnoş ev hanımı anne ile karşılaşıyoruz. Annenin bir anı, Requiem for a Dream’deki annenin TV başında geçirdiği uzun saatler sonrası delirme anına çok benziyor.
Filmde o zamanlar yasal olan ilacın fazla kullanıma bağlı etkileri de değerlendirilmiş. Nedense, bağımlılık üzerine bazı kareler var. Çok kolay bağımlılık geliştirilebileceğini hissettiriyor. Daha fazla haz için pedala basan fare gibiyiz bir yerde sanırım. Hayvan beden taşıyarak şuur geliştirmeye çalışmanın tekrarla bir ilişkisi oluğu açık? Her gün içmek, cinsellik yaşamak, yemek yemek gibi.
Dizide Rusların taktikleri ve düşüncesel oynamaları güzel işlenilmiş. Bir de duygu durumu çok stabil olmayan ve doğasındaki su ile çok barışık olmayan bir hanım, diğer tarafta susuz bir adamın mental seviyedeki hamleleri. Susuzluk empati eksikliği, sevgi ifadesi eksikliği ile gelirken, fazla sulu olmak da dengesizlikle gelebiliyor. Daha sonra dengesi kaçan astral beden için ver elini uyuşturucu ve cinsellik. BAM! Bedenlerdeki çöpler birikmeye başlar. Beş yıl sonra hastalıklar gelir?
Güzel hanım, cinsel enerjisini rakiplerinin üzerine salmıyor. Erkek baskın topluluk içerisindeki yavaş yavaş yükselişi Ego kırıcı olarak çalışsa da, baskın kadın figürü ile erkek çocukları üzerinde hâkimiyet kurmuyor. Bunu görmek isteyenler olabilirdi? Bu ayrı bir sorun olsa da, ilişkilerin temelindeki güven kavramının nasıl şartlandırıldığını bizlere gösteriyor. Kök çakranın işleri çok temel seviyede kendini ifade eder ve genellikle istediği duyguyu ikinci çakradan alır. Bunun o kadar çok örneği var ki … Dengede bir ilişki kurmak için ciddi çalışma gerekiyor. Bu ilişkiyi partner olarak almayın. Önce kendinle, doğa ile ilişki kurmak.
Her olayı, karşılaşmaları nasıl görmek gerekir? Dizileri, ifadeleri, tutumları, davranışları? Görünen ile görünmeyen arasındaki ilişkileri? Zihinsel olarak haz almadan gözlemek ve soyut nedenselliğe dair gözlem yapabilmek. Evet, bu dizi de bu imkan var. Tesiri vermişler.
Yıl bitmeden güzel işler oluyor. Dikkatimiz kendimizde olarak izleyelim.
Cinsel istismar, kişinin başkaları tarafından cinsel olarak suistimal edilmesi ve istemediği halde başkalarının cinsel yönelimlerine hedef olması durumudur. Çocuk cinsel istismarı büyük ve küçük tüm topluluklarda, tüm kültürlerde ve sosyoekonomik sınıflarda milyonlarca erkek ve kız çocuğuna zarar veren çok yaygın bir olaydır. İstismarcılar erkek ve kadınlardan, yabancı ve yerlilerden, güvenilen arkadaşlardan ya da aileden ve her türlü cinsel yönelimden, sosyoekonomik sınıftan, kültürden olabilir.Çocukluk çağı cinsel istismarı herhangi bir toplumda gerçekleşebilirken, yoksulluk, evsizlik, kayıp ve ırkçılık gibi faktörler riski artırabilir.
Giderek artan cinsel istismarın çocuklar üzerindeki etkisini hepimiz tamamıyla biliyor muyuz?
Çocuk cinsel istismar mağdurları, yaşamları boyunca anksiyete, öfke, suçluluk, utanç, depresyon, travma sonrası stres bozukluğu ile birlikte diğer duygusal ve davranışsal sorunlar açısından yüksek risk altındadır.
Cinsel istismara uğrayan çocukların çoğunun tanıdıkları biri tarafından istismar edildiği görülmektedir.Bazı çocuklar ise daha çok cinsel istismar riski altındadır. Örneğin özel gereksinimli çocukların cinsel istismara uğrama olasılığı daha yüksektir, özellikle de birisine ne olduğunu söyleyemeyen veya başına gelenlerin istismar olduğunu anlamayanlar. Çoğu istismarcı; izole edilmiş, ebeveynleri veya bakıcıları tarafından ihmal edilen çocukları hedef alır.
Çocuklarınıza Anne Baba Olmaktan Ziyade Okul Olun! Cinsel İstismar Hakkında Konuşun.
‘’Çocuklar cinsel istismarın ne olduğunu kendilerine yapılanın suç olduğunu, onlara cinsel amaçla yaklaşan birini reddetmeye, ihbar ve şikâyet etmeye hakkı olduğunu öğrenirse istismara karşı kendilerini koruyabilirler.Çocukların cinsel amaçlı bir yaklaşımı, sevgi amaçlı yaklaşımlardan ayırabilmesi için onlara beden güvenliği, cinsellik, cinsel istismar türleri hakkında açık ve yaşlarına uygun bilgiler vermelisiniz. Bu bilgileri vermeye erken yaşta başlayın (5 yaş) ve farklı zamanlarda konuşma fırsatları yaratın. Çocukları cinsel istismardan koruyamaya yönelik eğitimin anne babalar tarafından verilmesi, çocuk-ebeveyn ilişkisinde güven ve bağlılığı artırır. Ancak cinsel istismar konusunda çocuğa erişimi olan diğer yakınların da eğitilmeleri şarttır. Bu bilgileri çocuğa erişimi olan yakınlarının önünde (baba, ağabey, dede, amca, dayı ve çocuğa yakın diğer yetişkinler) ve eşliğinde anlatın. Çocukların doğru bilgilerle donatılması istismar eğilimi olan ya da istismar girişiminde bulunmuş kişilerin cesaretini kırar. Yaptıklarının ya da yapacaklarının ortaya çıkacağı korkusu istismarcıları eylemlerinden vazgeçirebilir.’’
KARANLIĞI ARALA
‘’Savaşın olmadığı zamanlar dünyanın barış içinde olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz!Evlerde, sokaklarda ve okullarda çocuklarımız cinsel istismara maruz kalıyorsa, bu da bir savaştır veacilenönlenmesigerekir.Cinselistismar bulaşıcıdır, yarattığıutanç ve suçluluk bulaşıcıdır, bıraktığı izlerkalıcıdır!Veönleyemezsekeğerkuşaktankuşağa aktarılarak derin yaralaraçmayadevamedecektir.’’
Klinik Psikolog Ayten ZARA ve kurucusu olduğu World Human Relief ekibi sizden karanlığı aralamanızı rica ediyor ve bunun için“#birşeysöyleyin Hareketi” başlatıldı. Hepimizin desteğiyle toplumdaçocukları cinsel istismardan koruyacak bilinciinşa etmeyi amaçlıyorlar.Çocuk cinsel istismarı tüm gerçekleriyle öğrenilsin, konuşulsun, bilenler bilmeyenlere anlatsın. Artık bu sessizliğin bozulmasının zamanı geldi.Çocukları Cinsel İstismardan Koruma Yollarıadı altında bir kılavuz hazırladılar ancak bu bilgilerin çocuklarla ve yetişkinlerle paylaşılması çok önemli.Doğru bilinçlenerek ve çocuklarımızı bilinçlendirerek hızla artan bu acımasız şiddeti önleyebiliriz. Bu sessiz salgına dur deme, ‘’birşeysöyle’’me zamanımız geldi. Cinsel istismarla mücadele bizim insanlık görevimiz.
Her birimiz bilgi, bu onurlu bir mücadele ile gelecek kuşaklara istismarsız bir ilişkikültürünü miras bırakalım.Sizler debenim gibi #birşeysöyleyin hareketine katılmak ve hareket ile ilgili daha detaylı bilgi sahibi olmak istiyorsanız birliktecinselistismarıonleyebiliriz.org adresine ve sosyal medya hesaplarına bakabilirsiniz.
Hafızanın kara sularında değişmeyen duygular ve duyulara eşlik eden bazı şarkılarımız var. Kültür dediğimiz şeyin harcı diyebileceğimiz tınılar bir de zihnimizin müzik köşesinde durmaktalar. Bir güne sığabilecek efsanelerden tutun da “bu şarkı bizim şarkımız olsun”a uzanan renkli bir yelpaze içinde size bir tavsiyede bulunmak istiyorum. Bugün bir Timur Selçuk şarkısı açın.
Ben de size Bana Bana ile Eurovizyon’lu yıllardan hatta değişmeyen bazı şeylerden bahsedeyim. Elbette bu yazıyı bir sigara yakıp, sokakta yürürken okuyamazsınız. Değişen şeylerden biri bu mesela. Bir de Eurovizyon derken müzik yarışmasından bahsettiğimi belirteyim neme lazım Eurovizyon’dan sadece Euro’yu anlayıp, kaç lira olmuş diye bakmaya kaçarsınız. Ben de kendimi okuru başka bir sayfaya yönlendiren subliminal mesaj gibi hissederim. Sonra da tutup okuru kaybetmekten yakınırım, şık olmaz.
Gelin ve kulak verin hayli tuhaf; ilk defa bir şarkıyı duyduğumda istemsiz bir kahkaha koy veriyorum. Ben ki Grup Vitamin’in İsmail parçasına bile gülmemiş bir kişiliğim. “Ekonomi Tıkırında,” o zamanda da komikti, bu zamanda da… Bu kadar açık, sade, dürüst şarkı bulunur da, inanılır gibi değil, insanlar bir türlü ciddiye almaz. Konuşulan şeyler değişir ama pireler filleri yutmaya devam eder. Eskiden bu durum benim için anlaşılmaz bir durumdu lakin yıllar sadece rakamlardan ibaret değiller.
Gülünce hafifler ya insan, tüm ajit-prop tartışmalarını arkamda bırakıp, kahvaltınıza eşlik etme hayali kuruyorum. Belki metrobüsten yeni indiniz, Pera eski Pera değil. Fırından poğaça aldınız, çay demli, bir kedi geldi yanınıza ayağınızı koymayı düşlediğiniz koltuğa kıvrıldı. Ekranda geziniyor ve belki şimdi bu okumakta olduğunuz satırları okuyorsunuz. Uzakta bir yerde, arka fonda, merdivensiz kör kuyular dönüyor. Efkar basmış birilerini oysa içinizde “Bugün Yarın ve Daima” özlemleri, hava da fena sayılmaz hani. İçinde ilkbaharı yaşama arzusu birden kendini hatırlatıyor. Geçen bahar zaten evden çıkamamışsın. Bu bahar desen, daha Kasım’dayız ama hızla değişen gündem gibi hiçbir açıklaması olmayan bir durumdayız. Eurovizyon’un popülaritesinin yok olması senin umurunda değil. İlgini neyin çektiğini de bilmiyorum ama Pera’da, çayından bir fırt alıp, yazıyı bir müzik yarışmasının tarihi için okumadığını biliyorum. Ayrıca müzik yarışmalarını umursamadığını düşünüyorum. Ben de öyle!
Değişen sadece yıllar, alışkanlıklar, plaklar, cd’ler, müzik listeleri olmuyor. Bir bakıyoruz takvimlere bir not daha düşülmüş. Oysa, altı kasım zaten hatırlanan bir gündü bir zamanlar…
Bir nesil için YÖK’ün yıl dönümü şimdi ellerinde kitaplarıyla gelen gençlerin şarkılarının kiminin her şeyi, kiminin bestecisi, kiminin seslendireni ama her zaman temiz bir sesle, eğitimli bir ustalıkla tınılattığı şarkılarıyla usta bir müzisyenin sadece oğlu olarak gölgesinde kalmadığını gösteren Timur Selçuk’un da ölüm günüydü. Işıklar içinde uyusun. Biraz hüzün kaldı o gün elimize bir de şarkıları.
Herkes kendi şarkısını hatırladı, dinledi, belki içinde çaldı, duydu. Ben de bir ölümün ardından daha yazamayacak kadar üzgündüm sanırım. Ne de olsa kentimizde yaşanan sarsıntıda bir kere daha açgözlülüğe, vurdumduymazlığa ama galiba en önemlisi insanı vicdansızca karartan para hırsına insanlarımızı kurban vermiştik. Yine de Timur Selçuk iyiydi, dinlemeye başladım. Bir albüm dolusu şarkıydı benim için gerisi hamaset, tercihler ve suskunluk belki bilemiyorum. Ne takipçisiydim ne de hayatında olan biri ama yine de yazmadan veda edemeyecektim. Anladım. Gerisi notalar ve bize kalan hatırladıklarımızdı. Umarım bu güzel pazar sabahında güneşin sofrasında hissedersiniz kendinizi ve sağlıcakla kalın; bugün, yarın ve daima.