Topraklarının büyük bir kısmı hiç el değmemiş, dünyanın en izole ülkelerinden biri Bolivya’da, tam da göl kenarında konumlanmış doğa dostu bir hostel var. Bu hostel bildiklerinizden biraz farklı. Bu plastik kullanılarak yapılmış bir “eko-hostel”.
Hermana Libertad, kendi inşa ettiği ve gezginlerin her zaman uğrayıp sadece 2,5 dolara geceyi geçirebilecekleri bu eko-hostel’e “Kasa cultural Sol y Luna” (Güneş ve Ay Kültür Evi) adını vermiş. Deneysel tasarlanmış bu hostel, Güney Amerika yerlilerinin yaşam kültürünü yansıtıyor ve burada sadece yerel üretilmiş yiyecekler tüketiliyor.
Hostel, Peru’nun hareketli Copacabana şehrinden 20 dakika uzaklıkta ve Bolivya’nın Peru ile sınırını oluşturan gölün kenarında bulunuyor. Böylece, Bolivya’daki en turistik yerlerden biri olan Titicaca Gölü’nün manzarasına sahip. Titicaca Gölü, “Tanrı’ların oyun bahçesi” olarak biliniyor ve kutsal sayılıyor.
Dini bir merkez olmasının yanında burası; büyüleyici göl manzarası ve canlı gece hayatı sayesinde gelişen turizmin de merkezi haline gelmiş. Ancak göl kenarındaki turizm artışı; ekonomideki gelişmelerin yanında, tarımı ve içme suyunu dahi etkileyen çevresel kirlilik artışını da beraberinde getiriyor. Bolivyalılar, Titicaca’yı temiz tutmanın yollarını arıyorlar. Libertad da işte bu koruma çalışmaları ile gölün kutsallığının devam etmesi için uğraşıyor.
Copacabana’nın bütün o tüketim odaklı yaşam tarzının tersine, Sol y Luna’nın inşa ve tüm günlük işlerinde geri dönüştürülmüş atık malzemeler kullanılıyor.
Libertad 36 farklı yerel topluluktan çocuk, kadın ve yaşlılar ile çalışarak temizlediği sahilden topladığı atık plastik şişe ve lastikleri hostelin bir yerlerinde tekrar kullanmış. Plastik şişeler seranın duvarlarında ve yine Libertad’ın kendi yaptığı tuvaletin çatısında kullanılmış. Eski lastikler ise ya yemeklik sebzelerin yetiştirileceği saksılara dönüştürülmüş ya da basamak olarak kullanılmış. Cam şişeler de çamurla güzelce kaplanıp banyo duvarını oluşturmuşlar.
Libertad vegan yaşamıda fasülye, marul, karnabahar ve roka gibi bitkiler yetiştirerek destekliyor.
Yağmur suları toplanarak bitkilerin bakımı ve tuvaletlerde kullanıyor, yani burada hiçbir şey boşa harcanmıyor.
Doğa dostu hostelin bir diğer özelliği de göle nazır hamaklarda, havadaki okaliptüs kokusunu teneffüs ederek, istediğiniz kadar dinlenebilmeniz. Ayrıca hostelin altı odası da göl manzaralı.
Libertad burada vegan yemek yapımı ve Güney Amerika kültürünün tarihi gibi konularda atölyeler düzenliyor. Hostele yeni şeyler katmaya yardımcı olabilecek gönüllülere de kapısı hep açık.
Tüm bunlar Sol y Luna’yı; hem kültürel bakımdan zengin hem de çevreye karşı duyarlı kılarak, Bolivya’ya gittiğinizde görmek isteyeceğiniz özel bir yer haline getiriyor.
Yenebilen mantar tüketimi sağlık açısından iyi bir seçim. Sadece garip göründükleri ve alışılmadık yerlerde yetiştikleri için kötü ilan edilip uzak durulan yenebilen mantarlar, aslında potansiyel birer ilaç ve sağlıklı bir beslenme düzeni için lezzetli takviyelerdir. İşte daha çok mantar yemek için 4 neden:
1. Kanserle mücadelede yardımcı faktör olarak chaga mantarı:
Uluslararası Tıbbi Mantar Dergisi’nin bulgularına göre, chaga mantarı (Inonotus obliquus), kansere neden olan tümörlerin gelişimini inhibe ediyor. Chaga, Asya’da ve Kuzey Avrupa’da birtakım rahatsızlıkların önlenmesine karşı geleneksel, tıbbi bir ilaç olarak kullanılıyor. Mantarlar ağaçlarda -çoğunlukla Amerika, Kanada, Avrupa ve Asya’daki kuzey ormanlarında yetişen huş ağaçlarında- büyüyor. Doğal olarak insan vücudunda üretilen ve vücudu UV ışınlarının zararlarına karşı koruyan melanin, ağaç gövdelerinde büyüyen mantarların siyah kümeler şeklinde görünmesine neden oluyor.
Zorlu iklim koşullarına adapte olabilmek için besin maddelerini (B vitamini, peroksidaz, nükleaz gibi enzimler, fenol, bakır, çinko, demir, kalsiyum, potasyum gibi mineraller vs.) kendinde toplayan chaga mantarı bu nedenle çok güçlü bir mantar. Ayrıca üzerinde büyüdüğü ağacın ömrünü bu şekilde uzatmış oluyor. Sadece ağaç değil, insan ömrünü de uzattığına dair birtakım bilgiler mevcut.
Chaga mantarından yapılan içecek Sibiryalılar tarafından düzenli olarak tüketiliyor ve bu içeceği tüketen insanların ömrünün 85-100 arasında değiştiği söyleniyor. Japonya, Kore, Rusya ve Doğu Avrupa’da da bu içecek günlük tüketilen temel besin kaynaklarından biri. Nitekim chaga mantarı için Sibiryalılar “Ölümsüzlük mantarı”, Çinliler “Bitkilerin Kralı”, Japonyalılar ise “Ormanın Elması” gibi tabirler kullanıyor.
İlginç bir bilgi: 1950’lerde Sovyet Rusya’da yapılan, 500 bin insanı ve 3 bin deneyi kapsayan çalışmalarda adaptojen (vücudun çeşitli stress faktörlerine karşı tepkisini düzenleyen maddeler) etkisi araştırıldı ve bu çalışmalar 40 yıl boyunca gizli tutuldu. Chaga mantarının da dahil olduğu adaptojenler Sovyet hükûmetinin emriyle atletler, astronotlar ve diğer seçkin meslek sahipleri tarafından, bedensel ve zihinsel aktiviteleri artırmak amacıyla tüketilmeye başlandı.
Bir diğer araştırma da Çin’de yapıldı ve chagadan izole edilen polisakkaritin, U251 adı verilen ve insan beyninde gelişen tümör hücreleri üzerinde inhibe edici rolünün olduğu gözlemlendi. Ayrıca bu polisakkarit, zamanla ve artan konsantasyonuyla beraber tümör hücrelerinin çoğalmasını daha etkili bir şekilde engelliyor.
Amerikan Koleji Besin Dergisi’nin yayımladığı araştırma, mantarların bağışıklık fonksiyonunu güçlendirdiğini söylüyor. Bilim insanları kurutulmuş, bütün shiitake (Lentinus edodes) mantarı tüketiminin bağışıklık fonksiyonunu artırıp artırmadığını görmek istiyor. Shiitake mantarları doğu Asya’ya özgü olmasına rağmen büyüyen popülasyonlarından dolayı kültür mantarı üretimde en çok kullanılan mantar türlerinden biri aynı zamanda. Ayrıca sahip olduğu yoğun füme tadı sayesinde birçok ülke mutfağı için tamamlayıcı nitelikte.
Yaşları 21-41 arasında değişen kadın ve erkekler üzerinde yapılan dört haftalık bir çalışma sonunda, düzenli shiitake mantarı tüketiminin bağışıklığı güçlendirdiği görüldü. Hücrelerin çoğalma oranındaki artış ve daha aktif çalışan, daha fazla miktarda üretilen IgA (bağışıklık sisteminde rol oynayan bir antikor), shiitake mantarının, bağışıklığın güçlenmesini sağlayan iki temel etkisi.
3. Popüler seçeneklerden bir diğeri olan Reishi mantarları, beyin ve sinir sistemini korumada rol alıyor:
Meksikalı araştırmacılar, nöbet geçirmeyi engelleyici ve sinir sistemini koruyucu özellikleri olup olmadığını belirlemek için reishi mantarının (Ganoderma lucidum) bileşimini test ettiler. Uluslararası Tıbbi Mantarlar Dergisi’nde yayımlanan bu çalışmaya göre mantar tüketimi, nöbetleri inhibe ediyor ve beyindeki bazı bölgelerde meydana gelen deformasyonları azaltıyor. Bu da araştırmacılara göre şu sonuca çıkıyor: Reishi mantarı, nöbet geçirmeyi engellemede ve sinir sistemini korumada güvenilir bir seçenek. Adaptojen özelliği de olan bu mantar türü, vücut dengesini koruyucu ve hastalık önleyici etkisi yıllardır Geneleksel Çin Tıbbı tarafından belirlenmiş ve sağlık açısından güvenilirliği deneyimlerle ve gözlemlerle test edilmiş.
4. Mantarlar lezzetli olduğu kadar birden fazla işleve de sahip:
Mantarlar, yemeklerde etin yerini kolayca alabilir, ayrıca çorbalarda, yahni türü ve körili yemeklerde nefis bir ek malzeme olarak kullanılabilir. Soslara konulduğunda zengin bir lezzet çeşitliliği sağlaması ve vegan yaşam tarzını desteklemesi de mantarların diğer işlevlerinden sayılabilir.
Geniş bir çeşitliliğe sahip olan yenebilen mantarlar, meyve-sebze satan dükkanlarda bulunabilir. Sağlık için oldukça yararlı olan bu mantarların yaşadığınız bölgede yetişmese bile size ulaşımı bu şekilde sağlanmış olur. (Türkiye’de marketlerde ya da manavlarda bulunma ihtimali çok düşük olan bu mantar türlerini satan bazı internet siteleri var, araştırmak ve orijinalliğini kontrol etmek de biraz bizim çabamıza bağlı tabii.)
Ormanda dolaşırken çoğumuz gördüğü mantarları toplamaktan zevk alır, fakat bu işi mantar türlerini tanımada uzmanlaşmış ve mantarların toplanmasını, mantar ekosisteminin sürdürülebilirliğine zarar vermeden yapan kişilere bırakmamız daha iyi olur. Diğer bir seçenek de bir bilene danışıp, mantar türleri hakkında bilgi alabileceğimiz ve pratikte bu bilgileri beraber uygulama şansı bulabileceğimiz bir atölyeye katılmak da olabilir; zira görsel anlatımlı kitaplar, mantarların kompleks ve tuhaf şekilde güzel olan dünyasını anlamak için pek yeterli sayılmaz.
erktolia ekibi TV8 adlı kanalda yayınlanan “Böyle Çok Daha Güzelsin” adlı programın yayından kaldırılması için imza kampanyası başlattı.
Eşlerini yeterince “güzel” ve “çekici” bulmayan erkekleri mutlu etmek ve eşlerine “yeniden aşık olmalarına” yardım etmek amacıyla kadınların mevcut görünüşlerine ve bedenlerine şuursuzca müdahale etmek üzerine kurulu bu programın kapatılmasını isteyen erktolia, “Elini bedenimizden çek” ve “Kadınlar şekillendirebileceğiniz nesneler değildir! Reyting malzemeniz hiç değildir!” ifadelerini kullandı.
Destek olmak için lütfen kanal ve program hakkındaki görüşlerinizi gözden geçirin,kampanyayı imzalayın, kadın sömürüsüne ortak olmayın!
Yapımcı Acun Medya, “Böyle Çok Daha Güzelsin” adlı bir yarışma programı yayımlamaya başladı. Programa katılan kadınların kıyafetlerine, saçlarının modeline ve hatta fiziksel olarak nasıl görünmeleri gerektiğine eşleri kendi beğenilerine göre karar veriyor ve erkeklerin istekleri doğrultusunda estetik operasyonlar da dahil olmak üzere kadınlar bir dizi çok ciddi değişikliğe maruz kalıyorlar.
“Tepeden tırnağa değişmenin tam zamanı!” sloganıyla yayın hayatına başlayan “Böyle Çok Daha Güzelsin” adlı program, eşlerini yeterince “güzel” ve “çekici” bulmayan erkekleri mutlu etmek ve eşlerine “yeniden aşık olmalarına” yardımcı olmak amacıyla kadınların mevcut görünüşlerine ve bedenlerine şuursuzca müdahale etmek üzerine kurulu. Bu bakış, “kadının görünüşüyle erkeği memnun etmek” zorunda olduğu sanrısını yeniden ürettiği gibi, uygulamayı bir adım ileri götürerek kadınların bedenlerini kendi maddi çıkarları uğruna yapboz tahtası gibi kullanmakta, kadınlara birey değil, eşyaymış gibi davranmaktadır!
Kadınları var oldukları halleriyle kabul edemeyen ve medya tarafından dayatılan güzellik kalıbına sokmaya çalışan eril ve kapitalist zihniyetin, kadını aşağılayarak değiştirmesinin ve kadın bedenini bir erkeğin talepleri doğrultusunda kozmetik ve estetik müdahalelerle “düzeltmeyi” kendine görev edinmesinin insan haklarına aykırı olduğunu düşünüyoruz. Hiçbir kadının bedeni bir erkeğin kararlarıyla değiştirilemez! Bunun üzerine kurulu bir program açıkça kadınların bedensel bütünlüğünü hiçe saymaktadır!
Kadınlar olarak eril zihniyetin kurguladığı imaja, dayattığınız güzellik algısına, fantezilerinizdeki beden ölçülerine uymak zorunda değiliz! Kadın bedenleri kadınların kendi fikirlerini yok sayarak, kararı tamamen bir erkeğe bırakarak şekillendirebileceğiniz nesneler değildir! Reyting malzemeniz hiç değildir!
erktolia ekibi olarak kurgusal olan programlara ve dizilere yönelik eylem yapmama kararımıza rağmen Tv8 kanalında yayınlanan bu programa karşı daha fazla sessiz kalamadık ve eylem başlatma kararı aldık.
Kadın bedeninin bir pazar alanı değil, fiziksel varoluşumuzundan daha fazlasıyla birer birey olduğumuzu TV8 yapımcılarına hatırlatıyoruz. Bizleri seyirlik, kapitalizmin sapkın güzellik normuna uyana kadar yeniden yapılandırılması gereken objeler olarak kurgulayan eril tahakküme karşı çıkıyor, Acun Medya ve TV8’in ellerini bedenlerimizden çekmelerini söylüyoruz!
Rtük, Tv8 ve Acun Medya’dan bu cinsiyetçi ve insan onurunu hiçe sayan programı yayından kaldırmalarını talep ediyoruz. Sizler de eylemimize imzanızla destek olabilirsiniz!
Darwin. Bizim canımız kedi arkadaşımız. Bir soğuk Ocak akşamı, henüz 3 yaşındayken hayata gözlerini yumdu Darwin, bir hastalığa tutuldu ve kanındaki enfeksiyona yenik düştü. Ona olan sevgimiz, artık aramızda yok diye bitecek değil pek tabii. Anılarımız o denli kabarık ve unutulmaz ki…
Gaia’yı Gaia yapmaya karar verdiğimizde Darwin yanımızdaydı. Tüm karar aşamalarımızda, kırgınlıklarımızda ve mutluluklarımızda bizimleydi. Uykusuzluklarımıza ortak oldu gecelerce. Alanını işgal edip redaktelerce çıldırdığımızda da bizimleydi. Mırıltılı tasarımlarımız ve bıyık dokunuşu görsellerimizde bir kere olsun yanımızdan ayrılmayan Darwin’e bir vefa gösterelim dedik. Siz de tanıyın Darwin’i, o tam da adını aldığı gibi, bir evrim harikası idi. Şimdi arşivlerimizde ve zihnimizin baş köşesindeki yerinde. Güzel gözlü, değişik kedi Darwin, seni hiç unutmayacağız.
Fotoğraflar, Darwin’i üç yıl önce hayat arkadaşı kabul edip bizimle tanıştıran, ona çok iyi bakan, yeri geldiğinde kendisi yemek yemeyip Darwin’e mama alan dostumuz, eski gönüllümüz Sasun Bazaryan’a aittir.
Domates artık önümüze tozlu, topraklı, yaralı bereli, ezik ya da çürük olarak gelmiyor. Genetiği ile oynamanın ya da zirai ilaçkullanmanın sağlığımız için zararlı olduğu söylenedursun, şekilleri eskisinden daha mükemmel, yarası beresi ya da üzerindeki benekleri artık yok. Ancak kokusunu kaybetti, tadını kaybetti. Besleyiciliği azalırken, daha çok kimyasal yüklendi.
Doğal olan, hem vitaminli olması hem bazen minik kurtçukları da içinde yaşatmasıydı… Hem şeklinin kusursuz olmaması hem mis gibi kokması…Doğal olan hem ezilebilmesi hem de yenebilecek kadar sağlam olmasıydı. Doğal olan aslında çürüyebilmesiydi, çürümeden yemekti bize düşen.
İneği şişiren, tavuğu tek kişilik hücrelere hapseden, elmadan kurdu domatesten kokusunu alan bizler, peki, kendimize neler yaptık?
Çok daha güzel giyiniyor, daha çok bakım yapıyoruz. Gençlik dönemi sivilcelerimizin izini fondötenle kapatıyor, yılların izini cerrahi müdahalelerlesiliyoruz. Tüylerimizi artık o şekilde temiz hissettiğimiz için değil de mükemmel görünme kaygısı ile alıyoruz. Elbet şık giyinmek ve bakımlı olmak değil mesele, ama bizi tanımlayan başlıca etmen mükemmel görünmemiz olunca ne olduğumuza yabancılaşıyoruz. Çünkü bir parçamız eksik, bir parçamız kötü, bir parçamız başarısız, aynı zamanda bir yanımız iyi, bir yanımız başarılı… Reyonda mükemmel durması beklenen domatesler gibi kendimizden de aslında mükemmel görünmesini bekliyoruz. Bu da ne olduğumuzla ilgili gerçekçi olmayan algılara neden oluyor ve kendimizi kabulde zorlanıyoruz.
Başarısız olmak mesela. O artık kendimizde hiç görmek istemediğimiz bir şey. Başarının kendisi bir kaygı kaynağına döndü bu yüzden. Ve üzülmek, ağlamak ya da kırılmak için çok daha az zamanımız var sanki. Derinlerde bir yerlerde başkalarının yanında ağlamanın, üzülmenin ya da eksikliğimizi ifade etmenin kendilik değerimizi düşüreceğine inanıyoruz. Bu yüzden bizi ifade eden şeyler güçlü olmak, başarılı olmak, kazanmak gibi şeylere döndü. Fark etmeden içimizde bir yerleri fanus içine koyduk. Tıpkı kokusunu, tadını kaybeden domatesler gibi biz de bir yerlerde tadımızı kaybediyoruz.
Reyonlardaki domatesleri uzaktan hoş yakından tatsız bulduğumuz gibi, artık birbirimizi yakından sevmek de daha zor. Fanus içine hapsettiğimizkırgınlıklarımız, kızgınlıklarımız yahut yaralı yanlarımız kendimize tanıklığımızı düşürüyor ve kendimizi daha az tanıdığımız noktada ötekini tanımakta, görmekte ve duymakta zorlanıyoruz. Haliyle kendimizde bile görmeye tahammül edemediğimiz duyguları ötekinde görmek istemiyoruz.
Sadece doğaya değil, kendimize ve ötekine de yabancılaşıyoruz. Kötü ve ya pis (?) olan artık caddelerde, sofralarda, evimizde kısacası gündelik yaşamda görünürde daha az, ama bir o kadar da daha çok merkezde. Tıpkı her başarının bizi daha çok kaybetme korkusuna sürükleyebilmesi gibi….
İnsan bir müzikle gelir dünyaya, evren bir nota ritmiyle akmaya devam eder. Bu akış bazen kuşun ötüşü, ağaç dallarının çıkardığı hışırtı, kalbimizdeki ritim, aldığımız nefes, yağan yağmur olarak yansır var olan her şeye. Sağır ve dilsizler dahi bu tınıyı bilirler çünkü aldıkları nefes, dokundukları nesneler ses olarak, müzik olarak yansır koca bir bedene ve ruha…
Yaşam ise bir müzikle boyut değiştirerek hatırda hep bir tını bırakır. Bu kadar büyük bir yere sahip müzik, doğal tıpaçısından da şifa kaynağıdır. İnsan vücudundaki tüm organların kan akışının bir frekansı ve müziği vardır. Genel olarak insanların yağmur, dalga, akarsu, cıvıldayan börtü böcek ve kuş sesinde huzur bulmasıtamamıyla doğal müziğin dinliği ve şifasıdır. Tarihin her döneminde müzik insanların sevinçli günlerinde, hastalıklarında, doğumlarında ve ölümlerinde ağıt olarak yer bulmuştur. İnsanlar müzikle sevinçlerini paylaşıp ölüm gibi olaylarda güçlenme hali olarak ağıt yakıp anahata (Kalp Çakrası) çakrasını uyararak bedenlerine ve ruhlarına güç katarlar.
Yaşamın şu ana kadar getirdiğimiz şekliyle kendine ait bir iç ritminin varlığından bahsettik. Bunun yanında fast-food mağazalarında çalan hızlı pop müzik hızlı yemek kültürünü ve kapital satışı geliştirirken, hastanelerde ve restoranlarda çalan klasik dingin müzik o sıra panik durumunu aşmayı ve dingilleşmeyi sağlar. Bunların hepsi aslında müziğin davranışlarımıza, hislerimize nasıl hizmet ettiğine işarettir. Bu doğrultuda bakınca ritmin, iyileştirmeyi hızlandırmada etkisi olabileceği yadsınamaz. Müzik hayatımızın içinde bu kadar varken, müziği tedaviden ve koruyucu hekimlikten uzak tutmak da doğru olmaz…
Müzik, şifanın ses ile vücuda ve organlara nüfus etmesidir. Müzik tarihin birçok döneminde arp, kopuz gibi mitolojik enstrümanlarla tedavilere yardımcı olarak kullanılsa da modern zamanda ilk müzik ile tedavi uygulaması, 1947’de Michigan Devlet Hastanesi’nde tedavi programları içinde yer almıştır. 1949 yılından beri de Fransa’da müzik terapi çalışmaları yapılmaktadır. II. Dünya Savaşı sonrası İsveç’in Stockholm şehrinde bir müzik terapi enstitüsü kurulmuştur.
1977’de Amerika müzikle terapiyi bir bilim dalı olarak kabul etmiştir. Müzik terapisi psikiyatri, kardiyo vasküler, nörolojik ve onkolojik temelli hastalıklarda 1950’lerden bu yana etkin olarak kullanılmaktadır. Bugün dünyada Amerika ve diğer ülkelerin pek çok kliniğinde, araştırma merkezinde, sanat merkezinde, hastanelerde, kreşlerde ve bağımsız alanlarda müzik terapi uygulamaları yapılmaktadır. Yalnızca tedavi amaçlı değil doğadaki seslerle bütünleşmek ve doğru sesleri dinlemek başta psikolojik ve dolaşım bazlı hastalıklar için önleyici niteliktedir.
Müzik ile terapi birçok şifa yönteminde olduğu gibi ülkemizde en çok kapitalizme hizmet eder. İnsanlar cd’lere çekilmiş klasik müzikle, Türk sanat müziği ile şifa adı altında sermayetarafından sömürülmeye çalışılıyor. Oysa müzik başta doğanın tüm canlılığa bahşettiği bir enerjidir ve bu enerjiyi sömürü için kullanmakta doğru değildir.
Müzik terapisinin etkinliğini sınamak için uygulanan EEG çalışmaları sonucunda; üzüntü, endişe, korku, mutluluk gibi duyguların farklı dalgalar yarattığı ve bunun dinlenen müziğin oluşturduğu etkiyle paralellik gösterdiği izlenmiştir. Terapötik müzik endorfin salgısını ve olumlu duyguları artırıp, korkuyu ve kaygıyı azaltır, solunum hızını ve kalp ritmini düzenler, kan basıncını düşürür, kasları gevşetir, bağışık sistemini güçlendirir, bağımlılık seviyesini düşürür ve hiperaktiviteyi sakinleştirir. Bununla beraber, hareket reflekslerimizi uyararak özgür ve sağlıklı hareket etmemizi sağlar.
Slovakya’da özel bir hastanede yeni doğan bebeklere, Mozart‘ın “Eine Kleine NachtMusik” adlı eseri, doğum stresini azaltmak için uygulanıyor. Aynı zamanda müzik doğal doğum sürecinde de annenin daha rahat ve sancısız doğum yapmasını ve konsantrasyonunu arttırmasını sağlıyor. Buradan müziğin aslında bebeklikten hatta anne karnındayken bile faydalı olduğunu anlayabiliriz. Kulak oluşumu gebeliğin 18. haftasında tamamlar ve bunun beyin gelişimi için çok büyük bir etkisi vardır. Sinir sisteminin oluşumunda, akustik belirleyiciler rol oynar. Kulağın oluşumuyla beraber çocuğun dinleme arzusu oluşur ve anne sesi onun için duygusal bir besin kaynağı ve yaşam enerjisi durumuna gelir. Bu sebeple hamilelik döneminde annenin yumuşak sesle konuşması bebeği huzurlu ve güvende hissettirir.
Müziğin ritmik ve duygusal uyarımı çocuğun duygularını ifade etmesini, iletişim yeteneğini ve ritmik hareketlerini geliştirir. Aynı zamanda, konuşma ve dil becerilerinin beynin her iki yarı lobunda da uyarılmasıyla iyileştirilebileceğine dair bazı kanıtlar da mevcuttur. Tıpkı yetişkinlerde olduğu gibi, duruma uygun olarak seçilen müzik stres, anksiyete ve ağrıyı azaltır. Hastane ortamında hastalara, ameliyata hazırlanan ya da ameliyat sonrası iyileşen kişilere müzik terapisi uygulamak uygun ve yararlıdır. Çocuklar aynı zamanda, başarılı olmalarına olanak sağlayan müzikal aktiviteler yoluyla özsaygı da kazanabilirler.
Rembrandt Harmenszoon van Rijn- Musical Allegory (Müzik Dersi)
Yeni doğanlar bile müzikten çok fazla yararlanabilir. Prematüre bebekler, müzikle henüz tanışmamış olan akranlarına oranla daha çabuk kilo almakta ve hastaneden daha çabuk tahliye olmaktadır. Aynı zamanda, prematüre bebeklerin müzik dinlemekten dolayı bilişsel fonksiyonlarında düzelmeler olduğunu gösteren anekdotsal kanıtlar da mevcuttur.
Yaşlı nüfus, özellikle de huzurevlerinde kalan kişiler anksiyete, depresyona, Alzheimer vedemansa yatkındır. Kronik ağrılara da en çok yaşlılık döneminde rastlanır. (Eklemlerdeki deformasyon ve vücuttaki dehidrasyon vs kaynaklı) Müzik neşe, rahatlama, ağrıdan kurtulma ve sosyalleşme imkânı ve kişi için özel olan müzikler yoluyla da anıların tazelenmesini sağlar. Alzheimer hastalığı olan kişiler üzerinde, hatta bazen onlara bir anlığına odaklanma ve duyarlı olma imkânı vererek çarpıcı bir etkisi vardır. Müziğin aynı zamanda bu hastalıkta epey yaygın olan ajitasyonu azalttığı gözlemlenmiştir. Yapılan bir çalışma, bir müzik aleti çalan yaşlı kimselerin fiziksel ve duygusal olarak, müzikle ilgilenmeyen akranlarına göre daha sağlıklı olduğunu ortaya koymuştur.
Yaşamınızı bir müzik sağladı, sizin de isteğinizle bir müzik değiştirecek…
Not:Tedavinin; müzik, farmakolojik ve fitoterapik ilaçlar ve benzeri hiçbir yöntemi hastanın psikolojik ve tıbbi öz geçmişi alınmadan, görülmeden reçete edilemez.
İnsanın çocukken ilk kez deneyimlediği anlar, üzerinden kaç yıl geçerse geçsin, aklından bir türlü çıkmıyor. Benim için öyle en azından. Ki her Hasankeyf dendiğinde, oraya yapılmak istenenlerin bahsi her geçtiğinde içim cız ediyor. Nasıl etmesin?
Mavinin, yeşilin ve tarihin bir aradalığını ve bunun nasıl bir güzelliği meydana getirdiğini ilk kez orada gördüm. Suyun şarkısını ilk kez orada duydum. Fakat bittabi genç bir kadının kişisel anılarından ibaret değil Hasankeyf. Yüzyıllar öncesine dayanan bir yaşanmışlık, tarih beşiği. O yüzden önce bir zaman yolculuğu yapmak istiyorum, neyin yok edileceğini anlamak adına. Zira kim diyebilir ki tarih, sadece eskiye ait bir anlatıdır ve yaşananların izi bugüne değmemiştir?
Anadolu’da Ortaçağ’a ait bütünlüğünü koruyabilen tek kent olma özelliğini taşıyan Hasankeyf’in, Geç Asur ve Urartu devirlerine kadar inen bir geçmişi olduğu biliniyor. Hatta bazı tarihçiler tarafından antik kentin tarihi günümüzden 10 bin yıl öncesine kadar dayandırılıyor. Roma İmparatorluğu zamanında çağın iki süper gücü olan İran İmparatorluğu ile Romalılar için bir ileri karakol özelliği sergileyen Hasankeyf, MS 2’nci ve 3’üncü yüzyıllarda Bizanslılarla Sasaniler arasında el değiştirdi, MS 4’üncü yüzyılda Hasankeyf’e sağlam bir kale yapan Bizanslılar, bu tarihten sonra kenti ellerinde tutmayı başardılar.
MS 5’inci yüzyılda Süryani Piskoposluğu’nun başkenti konumuna gelen kent, 6’ncı ve 7’nci yüzyıllarda doğu ülkelerine özgü Hıristiyan kiliselerinin ilk merkezlerinden birine dönüştü. Bizans’ın hâkimiyeti Müslümanların burayı ele geçirdiği 7’nci yüzyılın başlarına kadar sürdü. Kent, ikinci halife Ömer döneminde Müslümanların hâkimiyetine geçti. Halifeler döneminin ardından sırası ile Emeviler, Abbasiler, Hamdaniler ve Mervaniler’in yönetimine geçen kent, 1101- 1232 tarihleri arasında Artukoğulları’nın başkenti yapıldı. Hasankeyf kentinin, tarihi önemini kazanması da Artuklular’ın 1101 yılında buraya hâkim olması ile mümkün oldu. Bu tarihten itibaren o günkü ismi ile Hısn Keyfa, Ortaçağ’ın önemli şehirlerinden biri haline gelir. Kuzeyden güneye doğru akan Dicle Nehri üzerinde yer alması ve o günlerde ticaretin önemli bir kısmının nehir yoluyla yapılması nedeniyle Hasankeyf, ticari ve ekonomik açıdan da gelişti. Aynı zamanda savaşın ve talan edilmelerin dışında kalan kent, kültürel yapısının ve doğasının bozulmadığı bir huzurun zenginliğine sahipti.
Köklü bir geçmişe sahip olan Hasankeyf,iki yıkım yaşadı. İlki, kent Eyyubilerin kontrolündeyken oldu. Bunda Moğolların etkisi vardı. Bu tahribatın ardından kentin eski sakinleri, yeniden eski dokuya kavuşmak için çalışmaya başladılar. Kent, ikinci yıkımını ise 1966 yılında yaşadı. 1966’da Hasankeyf’e gelen Süleyman Demirel, kalenin içindeki mağaralarda yaşayan insanlara konut yapılması için emir verdi. Bu emir çerçevesinde ihaleyi alan firma Hasankeyf’te tarihi eserlerle dolu bir alanı inşaat çalışmaları sırasında tahrip etti.
Hasankeyf, 50’lerden bu yana bir yıkımla daha karşı karşıya. Ilısu Barajı Projesiile ilgili çalışmalar, sayısızca insanın göç etmesine neden oldu. Bu göç halen devam etmekte fakat dağılan ve dağılacak olan sadece insan yaşamı değil. Kültürel yapı ve ekolojik yaşam da dağılacak olanlar arasında. Bu HES projesi gerçekleştiğinde yok olacak güzellikleri tek tek saymak mümkün değil. Kent, sular altında kaldığında bin 500 canlı türü, endemik bitki, höyükler, antikçağa ait yerleşim yerleri de zarar görecek. Bir şehir, tarih sular altında kalırken doğal yaşam da yok olacak.
Benim Hasankeyf’i görmem ise 1999 yılında oldu. Üzerinden uzun yıllar geçti, çocuktum ama hâlâ hatırlıyorum o an kentin bana hissettirdiklerini. Şaşırmıştım önce bu kadar tonun bir aradalığına. Sonra da güzelliğin tadını çıkarmıştım sevdiklerimle beraber. Bir sesi vardı Hasankeyf’in. Hâlâ anımsamaya çalıştıkça o günü, bu ses kulağıma geliyor. Gürültü değildi, cıvıltılı bir sesti. Düşünün renk cümbüşünde, tarihin ortasında, doğanın ve insanın neşesi yankılanıyor. Haliyle bu da yaşınız kaç olursa olsun size hayat veriyor. Ben de çok mutluydum o gün. Maviye dokundum, suyun şarkısını dinledim, sonradan fark ettim, yaşanmışlıkların izini ilk kez o gün gördüm. Çok kalabalıktık. Bugün olmayan ve çok sevdiğim insanlar da vardı. Yani daha eksilmemiştik. O yüzden bu kentin sular altında bırakılışı, benim de anılarımın, bir HES projesiyle yok edilecek doğayla birlikte kaybolacağını hissettiriyor bana.
Ilısu Barajı
Geçtiğimiz günlerde projenin gerçekleştirilmesi için gereken prosedür tamamlandı. Bu tabiat ve kültür birleşiminin yok edilmesine kesin olarak karar verildi. Bu tahribatın gönüllüsü çok ama aynı zamanda mücadelecisi de mevcut.İmza kampanyaları ve çeşitli çalışmalar ile Hasankeyf’e ses olmak istiyorlar. Biliyorlar, bu bin yıllık yaşantının, doğanın yok edilişi ile pek çok şey yok olacak. Bir kültürün ve doğanın yok oluşunu izlemeyi kim ister ki? O yüzden her şeyin bittiği görüntüsü veren şu noktada dahi ses olmalı, bırakmamalı. Mücadele yanlısıyım ben de. Zira Hasankeyf’in sesini duymak istiyorum. Dicle’nin şarkısını dinlemek, yeşilin ve tarihin bir aradalığını görmek…
Kaynak: Evren Haspolat, Hasankeyf: Tarihi, Tarihi Eserleri, Yasal Konumu ve Geleceği, THM, 2005.
Koşabilirdi ama yakalanacağını biliyordu. Bunun yerine fotoğrafçı, anne çita ona yaklaşırken sakin kaldı. Daha sonra çita, fotoğrafçının ayak parmağını yaladı.
FotoğrafçıKim Wolhuterbu fotoğrafları Botsvana’daki Mashatu Game Reserve’de çita ve yavrularıyla geçirdiği altı haftadan sonra çekti.
Bu süre zarfında, anne çitanın güvenini kazanan Wolhuter, evcil dostlarına nazaran bu büyük kedinin hareketlerinden hiç korkmuyordu. Daily Mail’e konuşan Wolhuter: “Adeta bir evcil kedinin sahibine yaptığı gibi o da beni test ediyor gibi görünüyordu. Davranışlarında tehditkar bir hava sezmiyordum” dedi ve ekledi “Meraklı ve güven doluydu, o halde benim de aynı duyguları ona hissettirmem ve ne yaparsam yapayım kendimden emin olmam çok önemliydi.”
Wolhuter hayvanları korkutmadan ve kendilerini tehdit altında hissettirmeden çitaların iki tanesiyle selfie çekmeyi bile başardı. Aslına bakarsanız üçü de gayet rahat görünüyor.
Sıfırdan 96 km/saat hıza 3 saniyede erişebilme ve 112 kilometreye kadar devam edebilme yeteneğiyle bir çita arabanızı otoyolda çok kolay yakalayabilir. Ama bugün, çitaların hızları ve çevikliği vahşi yaşamın tehditleriyle karşılaşınca kaçmalarına pek yardımcı olamıyor.
Son 100 yılda vahşi çita popülasyonu çok azaldı. 1900’lü yıllarda Afrika’daki çita popülasyonu 100 binlerdeyken habitat kaybı, ödüllü avlanmalar ve yasadışı vahşi yaşam ticareti nedeniyle, bugün 9 bin ila 11 bine düştüğü tahmin ediliyor. Afrika’nın dışındaki vahşi yaşamda çok sayıda seyrek popülasyonlar var ama bu popülasyonlardaki hayvanların sayısı da ciddi derecede az. Defenders of Wildlife’a göre İran’daki vahşi çitalar 200’den daha az sayıda.
Wolhuter fotoğraflarında vahşi hayvanlarla iyi bir iletişim kurulabileceğini ve vahşi yaşamın güzelliğini kanıtlıyor.
Tabii ki herkes Wolhuter’ın fotoğraflarda yaptığını yapamaz. Vahşi yaşam ile ilgilenmek büyük bir sabır ve sakinlik gerektiriyor ama Wolhuter hayati risk içeren durumlarla ilgili tecrübesi olan biri.
İşte Wolhuter’ın 2013’te bir gergedanla olan arkadaşlığının videosu:
Fast Company internet sitesinde yayınlanan haberde İspanya’daki Granada Üniversitesi’nin ortaya koyduğu bulgulara göre; kızartma, sebzeleri daha lezzetli yaptığı gibi suda haşlamadan daha sağlıklı hale getiriyor. Bu araştırma, klasik pişirme tekniklerinin Akdeniz mutfağının önemli bir bölümünü oluşturan sebzelerdeki fenollerin ve antioksidanların yok olup olmadığını test etmek için tasarlandı. Pişirmenin beta karoten ve fenollerle birlikte C ve E vitaminini azalttığı düşünülüyor ki araştırmanın baş yazarı Jessica del Pilar Ramirez Anaya’ya göre bunlar önemli bir besleyici değeri olmayan antioksidanlar.
Test için patates, domates, patlıcan ve kabak kaynatıldı; sızma zeytinyağı (EVOO: Extra virgin olive oil) ile kızartıldı; yağ ve su içeren bir karışımla haşlandı. Nem, yağ, kuru madde ve fenol içeriği seviyeleri, antioksidan kapasiteleriyle birlikte pişirme öncesi ve sonrası ölçüldü.
Sonuç? Sızma zeytinyağında kızartma, besindeki fenol seviyesini arttırdı çünkü ekstra fenoller yağdan besine geçti. Araştırmaya göre “Pişirmede sızma zeytinyağının varlığı oleuropein, pinoresinol, hidroksityrosol ve tyrosol olarak çiğ gıdalarda tespit edilen fenolikleri ve klorojenik asit ve rutin gibi bitkisel fenolik içeriğini arttı.”
Diğer bir şaşırtıcı bulgu ise klasik pişirmenin antioksidan seviyelerini düşürmemesidir. Saf sızma zeytinyağının kullanılan sebzelerin kendi tatlarına katkıda bulunurken suda haşlamanın sebzeyi olduğu gibi sunduğu en kötü söylenebilir, Alton Brown’un söylediği gibi herhangi bir şey artı sağlamaz.
Yağda kızartmanın olumsuz yanı tabii ki alınan kalorilerdir. Araştırmanın yardımcı yazarı Christina Samaniego-Sanchez “Sızma zeytinyağda kızartmayı, pişirme sürecinde bir gelişme olarak kabul edilebilir olduğu sonucuna varabiliriz” ek olarak “Aynı zamanda emilen yağ miktarı nedeniyle besindeki kalori yoğunluğu artar” açıklamasını yapar.
Yani alacağınız kaloriler sizin için bir sorun teşkil etmiyorsa, kızartmanız akşam yemeğinizi sadece daha lezzetli kılmakla kalmayıp daha sağlıklı ve daha fazla antioksidan içere hale getirecektir. Yazarımız Charlie Sorrel yazıyı sonlandırmadan önce zeytinyağına “Extra Virgin” denilme tuhaflığına da açıklık getiriyor.
İspanya’da, ”extra” kelimesi kullanım alanına göre “yüksek kalite”yi ifade ediyor. Örneğin; İspanya’da marketlerde “fresas (çilek) extra” tabiriyle karşılabilirsiniz. Birleşik Krallık’ta sebze ve meyveler için birinci sınıf, ikinci sınıf isimlendirilmesiyle hemen hemen aynı anlamdadır.
Zeytinyağın faydalarının her geçen gün arttığı aşikar. Tüketimi teşvikten önce zeytini korumalı ve ona sahip çıkmalıyız.
Bill Gates ile birlikte Microsoft’u kuran Paul Allen aynı zamanda ekoloji çalışmalarına bağış yapan ve destekte bulunan bir doğa dostu olarak anılıyor. Bir de devasa teknesiyle Cayman Adaları’nın altını üstüne getirmeseydi daha güzel olurdu.
Paul Allen yıllar boyunca mercan resifleri ve köpek balıklarının korunması için milyon dolarlar bağışlamış bir insan; fakat sahip olduğu milyon dolarlık M/V Tatoosh gemisiyle Cayman Adaları’nın West Koyu’na demirlemeye kalktığında beklenmedik bir utanç yaşadı.
Koydan kalkış esnasında ekipteki bir dalgıcın dikkat etmesiyle, çapalardan birinin tabana takıldığını fark eden gemi mürettebatı, anında gemiyi durdursa da verilen hasarın önüne geçilemedi. Koyda bulunan mercan resiflerinin yüzde 80’inin zarar gördüğü belirtiliyor. Olayın üzerine Allen’in yatırım şirketi Vulcan kendi sitesinde bir bildiri yayınlayarak gemiyi yerel deniz işletmesinin kendilerine gösterdiği yere demirlediklerini; fakat kazanın öngörülemez bir biçimde gerçekleştiğini ifade etti. Allen’ın ise kaza olurken gemide olmadığı bilgisine ulaşıldı.
Cayman Adası’nın West Koyu’ndaki mercanlar, mercan resifleri içerisinde biyoçeşitliliği en yüksek olanlardan biri. Verdiği zararın Allen’a 600 bin dolara mâl olması düşünülüyor; fakat yaklaşık 18,1 milyar dolar serveti olan Allen için bu miktar “devede kulak”.
Allen’in devasa gemisiyle orada ne aradığını ise öğrenemedim; ama mercan araştırmaları için bile gitmiş olsa, o kadar kıyıya demirlemek zorunda değildi. Büyüklük sıralamasında dünyanın 49’uncu gemisi olan koca cüsseyi neden ve neye güvenerek koruma altındaki mercan resiflerinin orta yerine demirlediğini anlamıyorum. Böyle bir geminin dalgası bile doğal yaşamı rahatsız etmeye yeterlidir. “Nasıl olsa ben bu işlere para veriyorum, ne yaparsam yaparım” şımarıklığı mı bu? Gemiyi daha açığa demirledikten sonra, küçük bir kayıkla da kıyıya ulaşması mümkün olan Allen’in yaşadığı utançbüyük olmalı.
Mercanların onarımı için, daha önce Florida’da da kullanılan bir yönteme başvurulacak. Bebek mercanları okyanusun tabanına tutturmayı amaçlayan bu yöntem umarım işe yarar. Zaten okyanus asitleşmesi sonucunda mercanların beyazlıyor olması yeterince büyük bir problemken böyle düşüncesizlikler umarım bir daha yaşanmaz.