Başkan Leung Chun-ying, Hong Kong yönetiminin fildişi ticaretini durdurmayı planladığını duyurdu. Bunun için birtakım mevzuat değişiklikleri de yapılması gerekiyor. Yönetim aynı zamanda, nesli tükenmekte olan hayvan türleriyle yapılan ticarete çok daha ağır cezalar uygulayacak.
Hong Kong’da fildişi ticareti kanunen yasak. Buna rağmen yaklaşık 400 kişi lisansa sahip olduğu için 1989 yılında uygulanmaya başlanan yasaktan “etkilenmeyen ganimetlerin” ticaretini serbestçe yapabiliyor.
CNN’e göre bu sözde yasa, avcıları cesaretlendirirken ticaretin üstü örtülü şekilde devam etmesine de neden oluyor.
Filler, avcılar tarafından ganimet sayılan dişleri için öldürülüyor. Afrika’da koruma altında olanlar içinse aynı durum söz konusu. Kaçak yollarla Asya’ya ulaşan dişler, mücevherlerde ya da dekoratif eşyalarda kullanılmak üzere işleniyor. Afrika’daki fil nüfusu son 40 yılda yüzde 58’e düşmüş durumda, her yıl 10 binden fazlası ise avcılar tarafından katledilmeye devam ediyor.
National Geographic’e göre, mevcut yasanın işlemediği bir gerçekken, ticaretin tamamen durdurulma süreci birkaç yıl alabilir: “Öyle görünüyor ki, Hong Kong öncelikle mevcut cezaları ağırlaştıracak ve av ganimetlerinin ithal edilmesini yasaklayacak. Daha katı cezalar fildişi kaçakçılığının ciddi bir suç olarak kabul edilmesini sağlayabilir. Mevcut stoklara el konulması gibi farklı önlemler ise daha sonra gerçekleşecektir.”
Geçtiğimiz yılın eylül ayında Çin ve ABD bir anlaşma yaparak fildişi ticaretini yasakladıklarını duyurmuştu. Yasağın ardından Çin’deki ticaret oranı yüzde 50’ye düşmüş durumda, buna rağmen ülke fildişi kullanımında birinci sırada yer alıyor. Fil ve gergedan gibi nesli tehlikede olan türler katledilmeye devam ederse, önümüzdeki 25 yıl içinde yeryüzünden silinmiş olacaklar.
Televizyon tarihinin en başarılı yapımlarından biri Friends, ilk kez 1994 yılında karşımıza çıkmış ve 10 sezon boyunca izleyiciyi ekrana kilitlemeyi başarmıştı. Yayınlandığı sürede Altın Küre, Emmy dahil olmak üzere pek çok farklı ödüle layık görülen dizi David Crane veMarta Kauffman‘ın direktörlüğündeki ekiple unutulmaz bölümlere imza atmıştı.
Günümüzde dahi, değişik yaş grupları arasında popülerliğini korumaya devam ediyor. Gelelim, geçtiğimiz haftalarda açıklanan “Friends dönüyor” haberlerine. Evet, yanlış duymadınız! Hayranlar, Türkiye’de Central Perk açma hayalleri kurarken, NBC dizinin iki saatlik özel bir bölümle aramıza döneceğini duyurdu.
Söz konusu bölümün senelerce kamera arkasında çalışan yönetmen James Burrows‘a saygı niteliğinde çekilmesiyle birlikte, bahsettiğimiz geri dönüş sandığımız kadar havalı olmayabilir. Zira efsanevi karakter Chandler Bing‘i canlandıran Matthew Perry programının yoğunluğu sebebiyle etkinliğe katılamayacak. Bunun yanı sıra David Schwimmer ”Bana iletilen mesaja göre; sahneye çıkacağız, James ile ilgili konuşma yapacağız. Olay bundan ibaret” şeklinde konuşarak, beklediğimiz gibi bir birleşmenin olmayacağını söyledi.
Tüm bunlara rağmen Schwimmer, Lisa Kudrow, Matt LeBlanc, Courteney Cox ve Jennifer Aniston’ın özel bölümde yer alacağı doğrulandı. Her ne kadar yayın tarihine dair net bilgiler bulunmasa da oyuncuların Şubat 2016‘da izleyiciyle buluşması bekleniyor. O zamana dek size Friends’i ne kadar özlediğinizi hatırlatacak aşağıdaki videoya bir göz atın deriz:
Psyfactor Project 2016 yılının ilk projesi olan Psyfactor – Parvati in Valentines‘de dünyanın sayılı Darkpsy Record şirketlerinin başında gelen Parvati Records’un en önemli isimlerinden İtalyan DJ Mikel Parvati‘yi ilk defa Ankara’da yer alan Kite sahnesinde ağırlayacak.
Psy Factor projesi şimdiye kadar İzmir’de iki, Ankara’da dört, İstanbul’da ise iki indoor etkinlik gerçekleştirdi. Ankara’daki Parvati in Valentines etkinliği ile dokuzuncu projesine imza atıyorlar. Daha önceleri de Dj Shane Gobi, Ascent, Tesla, Principle, Pick gibi isimlerle çalıştılar. Ayrıca ufaktan çıtlatmakta fayda var; 2016 yaz sonu ya da 2017 sezonunda bir festival ile devam etmeyi planlıyorlar. Butik bir festivalle daha özenli daha detaylı bir etkinlik planlıyorlar. Aynı zamanda etnik kültürümüzü doğunun güzelliklerini ve doğasını psychedelic dekorla yansıtmayı hedefliyorlar. Elbette en başta iyi müzik Psy Factor Project ekibini bu işe baş koymaya itmiş.
13 Şubat günü 9 saat sürecek psychedelic müzik keyfini kaçırmayın! Etkinlikle ilgili detayları Facebooksayfasından öğrenebilirsiniz.
Geçtiğimiz yılın Mayıs ayında Cannes Film Festivali’ndeki “Yönetmenlerin 15 Günü” bölümünde gösterilmesi ve festivalden Europa Cinemas Label ödülüyle dönmesiyle ismini duyuranMustang, beş kız kardeşin özgürlük serüvenini anlatıyor. Deniz Gamze Ergüven‘in imzasını taşıyan film geçtiğimiz günlerde de “Yabancı Dilde En İyi Film” dalında Fransa’ya Oscar adaylığı getirdi.
Uluslararası festivallerden çokça ödülle dönen bu film, yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olmasıyla da dikkat çekiyor. Filmin diğer bir altı çizilecek yanı da başroldeki beş genç kadının performansı.
Ankara doğumlu olan fakat daha sonra Paris’e taşınan Ergüven, Johannesburg’da tarih okuduktan sonra Fransa’nın saygın sinema okullarından La Fémis’te yönetmenlik eğitimi aldı. Mustang filmiyle “Türkiye’de kadın olabilmenin” zorluklarına değinmeye çalışan yönetmen, bunu yaparken kendi çocukluğundan ve deneyimlerinden aldığı esini kullanmayı ihmal etmiyor.
Yönetmen, filmin temellerini gerçeklere dayandırırken oyunculuklarda, diyaloglarda ve senaryoda yaptığı tercihlerle tam anlamıyla bir gerçeklikten uzak duruyor. Filmin “kadın olma hissini” anlattığını belirtiyor.
Adını Amerika’nın çayırlarındaki yabani atlardan alan Mustang, isminin de çağrıştırdığı gibi bir özgür olmak hikâyesi. Film Karadeniz kıyısında bir kasabada yaşayan beş kız kardeşin (küçükten büyüğe Lale, Nur, Ece, Selma ve Sonay) yaz tatillerinin başladığı gün deniz kenarına gidip, erkeklerle suda deve güreşi yapmasıyla başlıyor. Bu oyunun kasaba halkı için bambaşka bir anlam kazanması (“Erkeklerin enselerine sürtünmüşsünüz!”) babaanneleri ve amcaları tarafından evlerinin bir hapishaneye dönüştürülmesiyle sonuçlanıyor. Bu hapishane sadece psikolojik olarak yaratılmış bir hapishane de değil; filmde çitlerle, tellerle vücut buluyor. Fakat bu beş kardeş için aynı zamanda baskıya karşı direnmenin ve özgürlük çabalarının başlangıcı anlamına geliyor.
Beş genç kadının canlandırdığı farklı karakterler ve farklı duruşları, filmin değindiği pek çok hassas konuda daha geniş bir perspektiften bakmamızı sağlıyor. Erken yaşta evlendirilme, ensest, bekâret, kadınların hayat tarzına yapılan işgaller, sosyal hayatta yer almamaları yönündeki baskılar filmde ele alınan konular arasında yer alıyor. Ailelerin “edepli”, “terbiyeli” kız çocuğu yetiştirme kalıbı filmde yer bulurken bir yandan da Erdoğan ve Arınç atıflarıyla bu konudaki siyasi yönlendirme ve medyanın aracılığı da eleştiriliyor.
Filmde ele alınan konuların ciddiyetine karşın yönetmen bolca ışığa, sıcak renklere ve Karadeniz’in görüntülerine sıklıkla yer veriyor ve hikâyenin ağırlığıyla bir karşıtlık yaratıyor. Yönetmenin yaratmak istediği masalsı anlatım bazı anlarda da karakterlerin kahramanlaştırılmasıyla sonuçlanıyor ve günlük hayatta susmak zorunda bırakılan birçok kadının da boğazında düğümlenenleri çözüyor. Bu yönüyle Türkiye sinemasında fazla rastlamadığımız “cesur kadın” figürü filmi özel kılıyor.
Türkiye’de özellikle muhafazakâr aile yapısını ve Türkiye’yi yanlış tanıttığı iddiasıyla eleştirilen film 88’inci Akademi Ödülleri’nde Yabancı Dilde En İyi Film dalında 28 Şubat’ta yarışacak. Mustang’ın kategorisindeki diğer filmlerse şöyle: Embrace of the Serpant, Son of Saul, Theeb, A War.
Merhaba. Dün gece balkonda o malum klişeyi konuşuyorduk: Ankara’ya kar ne de yakışır. Tam, bunu bir de Yılmaz Erdoğan‘dan dinleyelim derken bizim karşıdaki parkta bir insan gördük. Park ıssız, karanlık, hava soğuk ve karlı. Kapüşonu kafasına geçirmiş yürüyor, üşüdüğü belli.
Bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sormak için seslendik. “Var tabii” dedi. “Üşüyorum.” Evden kalın birkaç parça kıyafet, bir miktar da yiyecek alıp gittik yanına. Hâlâ kar yağıyordu, hava da oldukça soğuktu. Romantizmi pencereden bakanlara bırakıp parka gittik.
Adım Kemal, dedi. “4 çocuğum var, eşim vefat etti. Çocuklara annemler bakıyor, onlar başka şehirde yaşıyor.” Kemal parkta kendine küçük bir yaşam alanı kurmuş. İki tarafı demirlerle kaplı yaklaşık 3 metrekarelik bir alanı naylonla kapatıp içine de sokakta bulduğu veya insanların ona armağan ettiği eşyalarla kendine göre hazırlamış. Sokakta yaşıyor Kemal.
Neden dersiniz? Kemal neden çocuklarının yanına gidemiyor? Çocuklarına bakan annesi kendi oğluna, Kemal’e mi bakmayacak? “Benim bir kötü alışkanlığım var, yanlarına gidersem çocuklar da görür, gidemiyorum, kurtulamadım bu illetten” diyor. İlleti sorduğumuzda “peynir” diyor, “Peynir içiyorum ben.”
Peynir, eroinin halk dilinde söylenişlerinden biri. Eroin ise büyük bela. Bu noktada Kemal’e bir küçük ara verip bazı ayrımlardan bahsetmek istiyorum. Esrar ile eroin aynı şey değil. Esrar savunculuğu yapmak istemem ama bir insan sigara için neyini feda edecekse esrar için de onu feda eder. Ama bir eroin bağımlısının feda edeceği, 15-20 liradan çok daha fazlası. Ailesi, hayatı, yaşam alanı, sahip olduğu her şey hatta benliği… O yüzden bir geçiş maddesi mi değil mi diyerek esrarı gündemin baş köşesinde sorunmuş gibi esir almaktansa gerçekten insanların hayatını bitiren uyuşturuculara/uyarıcılara karşı savaş açmak ve doğru bilgi yayıp gündemi doğru yaratmak çok önemli.
Kemal eroin bağımlılığından ötürü ailesinin yanına gidemediğini anlattıktan sonra ona neden tedavi olmadığını sorduk. Çünkü Kemal tedavi olmak, bu bağımlılıktan kurtulmak ve artık normal, sağlıklı yaşamak; en önemlisi de sokakta değil hepimiz gibi normal şartlarda yaşamak istiyor. “AMATEM‘e gittim, şimdi sıra bekliyorum. Ne zaman gelecek sıram bilmiyorum. Bu ilacı bırakmamın yolu bir ilaç. onu almak için de sıramın gelmesi gerek” diyen Kemal bir de acı gerçek anlatıyor bize.
Mevzu bahis ilaç kırmızı reçete ile satılıyor. Yani eczaneye gidip ben eroin bağımlısıyım ölmek istemiyorum dediğiniz zaman size hayatınızı kurtaracak ilacı vermiyorlar. Kemal bu ilacı almanın doktor reçetesinden başka bir yolu daha olduğundan bahsediyor: “Eroin 10 lira, eroini aldığım kişiler ilacını da satıyor o da 25 lira. İlacı alsam hem daha çok param gidecek hem de tek seferde iyileşemeyeceğim.” Krize giriyor Kemal, eroin bulması lazım, para istiyor, veremiyoruz ellerimizle onu nasıl yollarız o torbacıya?
10 lira. Hayatınızı karartmaya yetecek 2-3 nefes. Denemekten zarar gelmeyecek pek çok şeyin yanında eroin, deneyince dahi sizi kendine mahkûm bırakabilecek bir zehir. Zehri satan güya yardım ediyor, ilacını da satıyor. Kara borsa. Kim bilir kimler ne amaçla alıp içiyor o ilaçları. Daha önce kırmızı reçete ilaç kullananlar bilirler, eğer kontrollü kullanılmazsa bu ilaçlar da “kafa yapar.” Yani siz o ilaçlardan birini içip üzerine alkol alırsanız “haplanmış” sayılabilirsiniz.
Kemal, bir eroin bağımlısı. parayı nereden bulduğunu sorunca “sinyal yapıyorum” diyor. Sinyal demek de şu, biri size yol param yok bir lira verir misiniz der, biraz daha dürüstü şarap param yok bir katkı yapar mısın der, daha zor durumda olanı çalar. Çaldığını satar, ihtiyacı olanı çalar. Eroin çaldırır, sattırır, hiç eder bütün öğrendiklerini o eroinsiz yıllarında. Eroin Kemal’i de bitirmiş. Kemal’in bir gözü bir acayip, etrafa değişik bakıyor, eli kolu titrek ne yapacağını bilmiyor. Kemal sokakta yaşıyor. Kemal yaşamak için sıra bekliyor.
Romantizmi bıraktığımız balkonumuza geri döndüğümüzde ağlamaklıydık. Her gün abluka altına alınan mahalleleri düşündük. Neden Kemal o ablukalara hiç rastlamadan, hiç tutuklanmadan rahatça eroinine ulaşabiliyor, nasıl olur da başkentin göbeğinde bir parkta bunları yaşayıp kendini öldürebiliyor ve en önemli soru: Polis bu arada ne yapıyor?
Ablukaları düşünüyorum, gözlerim kapalı. İstanbul’u veya Ankara’ya yakışan karı düşünemiyorum şimdi. Kemal’i düşünüyorum. Abluka altındaki doğu kentlerini. Polisler, özel harekatlar hatta gerekiyorsa ki gerektiği apaçık ortada, neden biraz da Ankara’nın Çinçin‘ini, Hıdırlık Tepesi‘ni, Gülveren‘ini ablukaya almıyor? Neden uyuşturucunun satıldığı yerleri taramıyor mesela, neden uyuşturucudan hapse girip dizi çekebilen Deniz Seki tutuklu da Ankara’daki uyuşturucu tezgahları ve sahipleri öylece duruyor, zenginliklerine zenginlik katıyor? Mesela o semtlerden birinde çok ünlü, çok pahalı bir araba var, üstelik elektrikli inanır mısınız, hem de hepimiz birleşip para toplasak alamayız aynısından… Yoksa torbacılar sürdürülebilir bir iş mi yapıyor?
Çinçin, Ankara (Fotoğraf: cekimetkisi.com)
Uyuşturucu sağlığa zararlıdır. Uyuşturucu bağımlılık yapar. Uyuşturucu satmak yasal değildir, polislerin “torbacıları” gördükleri yerde kayıtsız şartsız tutuklaması gerekirken torbacıların kol gezdiği, insanların eroinden öldüğü, tedavi için aylarca sıra bekledi bir coğrafyada, lütfen kendinize dikkat edin. Zira insan dört dörtlük değildir. Hata yapabilir, bir hatanız hayatınıza mâl olabilir. Bu durumda devlet yanınızda değil karşınızda olacak, sizi bekletecektir. Lütfen kimseye güvenmeyin, kendinize güvenin.
Ayrıca uyuşturucu hepimize aynı muameleyi yapmaz bunun farkına varmakta fayda var. Her bağımlı Amy Winehouse olmuyor, ama her bağımlı kurtulmazsa aynı şekilde ölüyor. İlham bağımlılıkla değil bağımsızlıkla gelir. Bir şeyler denemeden önce bunları düşünmenizi dilerim. Kemal mi? O şimdi geldi parka. Balkondan bakıyorum, o içerde mum ışığında. Belki eroiniyle belki de acı hatıralarıyla baş başa…
Türkiye’de gençlik ve otonomi bağlantısından bahsetmeden önce gençlik ve otonomi kavramlarının üzerinde durmak, kavramlar arasında ilişki kurarken bizi oldukça rahatlatacaktır. Bu gerekçeyle ilk olarak gençlik ve otonominin kısaca tanımlarını yaparak başlamak gerek.
Gençliğin çocukluk ile yetişkinlik arasında bir“geçiş” dönemi olduğu tanımı yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu tanımın yanı sıra Türk Dil Kurumu (TDK), gençliği “insan hayatının ergenlikle orta yaş arasındaki dönemi” olarak tanımlar. İlk tanımdaki “geçiş dönemi” ve TDK’nın tanımındaki “ergenlikle orta yaş arasındaki dönem” vurguları bizlere bazı bilgiler vermektedir.
(Fotoğraf: Aytekin Gezici)
Gençliğin geçiş dönemi olarak görülmesi, gençlik politikası yapılmasının önünü gizli olarak kapatmaktadır, çünkü geçici olan üzerine politika geliştirmek veya yapmak çoğu zaman “yararsız” olarak görülmektedir. “Ergenlik ve orta yaş arasındaki dönem” olarak kurulan bir cümlede ise ergenlik dönemini ve orta yaş döneminin gençlik tanımı içerisine girmediği münferittir. Bu tanım ergenlik ve gençliği birbirinden ayırmaktadır. Fakat gençliğin sabit bir yaş aralığı olmadığına da dikkat edilmesi gerekmektedir. Gençlerin kendi içerisinde homojen bir yapısı yoktur. Bu nedenle gençlerin farklı ihtiyaçları olduğu göz ardı edilmemelidir.
Gençlik; modernitenin, kentleşmenin ve endüstri toplumunun bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Modern sanayi toplumunun ortaya çıkmasıyla beraber gençlik de bir sosyal kategori olarak görülmeye başlanıyor. Gerekçelendirmek gerekirse sanayi toplumu, makineleşmenin yanı sıra kol gücünün -emeğinin- kullanımı üzerine kurulu ve üretimi arttırmak için sürekli olarak yeni çalışanlara –işçilere- ihtiyaç duyan bir toplum modelidir. Bunun yanında gençlik, ulus-devletlerin kurulma aşamasında hem potansiyel iş gücü hem de toplumları inşa eden aktörlerden biridir.
Kendi yasalarını koyup hürriyetini belirleme
Otonomi ise TDK’da özerklik olarak tanımlanmaktadır. Özerklik olarak tanımladığımız zaman kavramımızın merkezi örgüt yapısını reddettiğini yani âdem-i merkeziyetçi bir yapıya sahip olduğunu görmekteyiz. 18’inci yüzyıla bakarsak eğer Montesquieu’da olan teslimiyet teorisine karşı bu kavramda Rousseau’cu bir duruş vardır diyebiliriz.
(Fotoğraf: YIA)
Otonomi kavramını yalnızca özerklik olarak tanımlamak yeterli olmayacaktır. Etimolojik olarak Yunanca –doğru ifade etmek gerekirse Grekçe- kökenli olan “auto” yani öz-kendi gibi anlamları olan kelime ile “nomos” yani yasa-kural veya norm gibi anlamları olan bir diğer kelimenin birleşmesi ile oluşmuştur otonomi kavramı. Buradan hareketle otonomi kavramı insana kendi kurallarını-yasalarını koyabilme hürriyetini vermektedir. Ufak bir not olarak diyebiliriz ki Kant ahlak anlayışını otonom olan insandan başlatır. Buradan hareketle ödev –insanın kendisine verdiği sorumluluk- etiğini veya bir başka ifadeyle niyet etiğini açıklar. Bu etik türüyle deontolojik etik olarak da karşılaşılabilir.
Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu’nun 2014 yılında ortaya koyduğu rapora göre dünya üzerinde 1,8 milyar genç bulunmaktadır. Gençler gerek yasal düzlemde gerek toplumsal algıda bir tahakküm ve kontrol altında tutulmaya çalışılmaktadır. Gençlerin buna “muhtaç” olduğunu düşünen bir yapı olduğunu söylemek bu bağlamda pek de yanlış olmaz. Türkiye’de 15-29 yaş arası genç nüfus, Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2013 raporuna göre 18 milyon 978 bin 78 olarak belirlenmiştir. Bu verilerden hareketle gençliğin otonomisinden bahsedilmesi sonucu zorunlu olarak çıkmaktadır.
Otonom bir gençlikten şu an söz edemiyoruz
Peki, günümüz toplumunda otonom bir gençlik olduğundan bahsetmek mümkün müdür? Bir eğitim kurumunda eğitim gören, bir işte çalışan, bu iki alanda da bulunan veya bu iki alana da dahil olmayan gençler vardır. Bu alanlardaki gençlerin reel durumu baz alındığında otonom bir gençlikten bahsetmek pek de mümkün değildir.
(Fotoğraf: Aytekin Gezici)
Gençlerin otonomisinden bahsedebilmek için öncelikle gençlerin farkına varmak gerekmektedir. Toy, gelişmemiş, deneyimsiz olarak tanımlanan gençlerin otonom varlıklar olarak kabul edilebilmeleri ve kendilerini otonom bir varlık olarak tanımlayabilmeleri için öncelikle söylemde ciddi bir revizyon gerekmektedir. Kendi yasalarını kendisi koyan veya konulmuş yasaları kendi iradesi ile kabul eden bir gençlik tanımının salt olarak özel alanda değil, kamusal alanda da gerçekleşmesi gerekmektedir.
Gençler; eğitim, sağlık, çalışma, adil gelir gibi ikinci kuşak haklar olarak tanımlanan haklardan yararlanırken bu hakların kapsamı hakkında değerlendirmeler yapan ve yargıya varan karar mekanizmasının bizzat içerisinde olmalıdırlar. Bu da gençlerin, politikanın bir öznesi olması ile mümkündür. Gençliğin bedenen ve zihnen eğitilmeye muhtaç olduğu anlayışının yerini, güçlü argümanlarla sağlam bir zemini olan ve gençlerin bizzat içerisinde olduğu gençlik politikaları almalıdır. Bu nedenle gençlerin politik alan içerisinde olması teşvik edilmelidir. Gençlik politikasının içeriği hakkında konuşmak ise başka başlık/lar altında daha verimli olabilir.
Gençleri toplumsal değişimin öznelerinden birisi olarak görmek yaşadığımız dünyayı daha müşterek bir hale getirecektir.
Uluslararası Uzay İstasyonu astronotlarından olan Scott Kelly, Twitter hesabından uzayda yetiştirilen çiçeğin ilk kez açtığını bildirdi.
NASA’nın yaptığı açıklamada Uluslararası Uzay İstasyonu’nda açılan çiçeğin zinya çiçeği olduğu belirtildi.
Astronotların Mars ve diğer gezegenlere yapacakları seyahatlerde gıda ihtiyacını karşılama programı içerisinde yetiştirilen uzay sebzeleri ilk olarak ağustos ayında denenmişti.
Yerçekimsiz ortamda yetiştirilen marulu tadan ilk insanlardan birisi yine Scott Kelly olmuştu. Kırmızı, mavi ve yeşil LED ışıklar altında sebze biriminde yetişen marulların yenmeyen kısımları analiz edilmesi için Dünya’ya gönderilmişti.
Yapraklarda üreyerek çoğalan bakteriler uzay bitkilerini yetiştirme sürecindeki en önemli sorun olarak gösteriliyor. Üreyen bu bakterilerin bağışıklık sistemi zayıf olan insanlarda ciddi hastalıklara neden olabileceği belirtiliyor.
Soğuk kış günleri geçiren İstanbul’da birçok hayvanın sokakta donma tehlikesi geçiriyor olmaları söz konusuyken Genç imam Mustafa Efe herkesin içini ısıtıyor.
Üsküdar’da bulunan Aziz Mahmut Hüdayi Camisi’nin genç imamı Mustafa Efe’nin sokaklarda başıboş dolaşan kedileri bu soğuk günlerde sıcak tutabilmek için geçen seneden beri caminin kapılarını açtığı öğrenildi.
İmam Mustafa Efe, misafirlerinin evde gibi hissetmesini sağlıyor hatta kediler kendilerini o kadar güvende ve rahat hissediyorlar ki bir anne kedi tek tek yavrularını getirmiş ve yün yumaklarını kürsüye yerleştirmiş! Mustafa Efe ise kendi Facebook sayfasına “Kedi kalbin şefkatini ve merhametini buldu” yazarak yaptığı güzelliği kendisi betimliyor.
Pixar’ın en başarılı animasyonlarından biri olmaya aday İyi Bir Dinozor, ortaya attığı varsayım ile birlikte aşılanan yüksek dozda sevgi kavramı sayesinde her kesim animasyon tutkununu fazlasıyla memnun edebilir.
Günümüzde çekilen animasyon filmlerinin hedef aldığı kitlelere karşı sergilemiş oldukları tutumların sürekli dengesizleştiğini söyleyebiliriz. Öyle ki önceki dönemlere oranla saniyede 24 kareden çok daha kısa tutulan sahne sekansları, anlatılan konuların arasına bir takım gizli mesajların rahatlıkla yerleştirilmesini sağlayabilmektedir.
Bizler ise bu duruma subliminal mesaj ya daİlluminati tarikatı gibi benzetmeler yaparak sadece seyirci kalmakla yetiniyoruz. Lakin canımızı sıkan mevcut işleyişin geçmişini deşmeye kalktığımızda, karşımıza çıkacak ilk çizgi metrajlar Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, Dumbo ve Bambi gibi yapımların merkezini de bu tarz küçük yetişkin oyunlarının şekillendirdiğini fark edebilmemiz mümkündür.
Bu sebepten dolayı GGI teknolojinin zirveye ulaştığı son model animasyonları çocuklarınıza izletmemek yerine, onlara esas gerçekliğin sinema perdesindeki değil kendi hayatlarında oluşturacakları dünyalarda var olduğunu anlatmak çok daha iyi bir çözüm olacaktır. Böylece çocuğunuzdaki kurgulama ve somut hayata aktarma eylemleri olgunlaşan hayal güçleri sayesinde nitelikli bir şekil alabilir. Tabii bu aşamaların da ne yazık ki belli bir noktaya kadar etkinliğini koruyacağını belirtmek gerek…
İyi Bir Dinozor (The Good Dinosaur) animasyonu ise 65 milyon yıl önce dinozor ırkının yok olmasına sebep olan asteroidin aniden yörünge değiştirerek Dünya’yı teğet geçmesiyle başlıyor. Üstelik bu başlangıç sayesinde bizler dinozorlar ile insan yaşantıları arasında oluşabilecek olası etkileşimi çocuksu bir gözle inceleme fırsatı yakalıyoruz.
Filmin genel işleyişine değinmeden önce Disney – Pixar ortaklığının ortaya atmış olduğu bu varsayımın İyi Bir Dinozor’a çok yakıştığını söylemek isterim. Özellikle de kimlik arayışlarıyla şekillenen öykünün mevcut temaya sırtını dayamaktan ziyade, filmin temeline yerleşen sevgi kavramının üzerine gitmesi oluşabilecek saçma absürtlüklerin önüne geçmiş. Lakin ilk paragrafta değinmiş olduğum can sıkıcı mesaj kaygısı ve şiddet sahneleri bu filmin de belli başlı noktalarında fazlaca kendisini gösteriyor.
Bu noktada garip bir yemiş yiyerek kafayı bulan ana karakterlerin pişkinleştiği anların ardından sevimli bir hayvanın kötü kalpli bir yırtıcıya yem gitmesi bazı çocukları çeşitli kafa karışıklıklarına sürükleyebilir; ki burada en fazla üzerinde durulması gereken mesele ölüm kavramının ani bir karakter değişimiyle anlatılmasıdır. Zira, avcı olan yırtıcı dinozorun ilk bakışta kendisini dost canlısı olarak benimsetip aniden saldırıya geçmesi, ikinci sınıf korku filmlerinde bile yetişkin izleyicileri ürkütebilecek bir etkiye sahip. Yine de korkusuz bir birey olma yolunda hayatın güçlükleriyle mücadele etmeye çalışanotçul Dinozor Arlo ile yol arkadaşı Benek’in kısa süren serüveninden kaliteli duygusal çıkarımlar da yakalayabilirsiniz.
“Dünya’da dinozorlar yaşamaya devam etseydi nasıl olurdu?” sorusuna daha önceleri tecrübeli yönetmen Steven Speilberg’in Jurasick Park serilerinde defalarca alternatif cevaplar bulduk. Ancak İyi Bir Dinozor filminde bu soruyla birlikte kendi evi, tarlası ve aile yaşantısına sahip olan bir dinozor öyküsünün günümüzdeki insani yaşantılarla ilerleyiş göstermiş olması hayli dikkat çekiyor. Üstelik filmde Arlo’nun ona seslendiği isim ile tanıdığımız Benek karakteri de insan ırkının ilk dönemlerindeki gelişim süreci ve evrim teorisi savları üzerine belli başlı özelliklere sahip.
Korkularının üzerine gitmesi konusunda kendisine yardımcı olmaya çalışan babasını kaybeden Arlo, yaşadığı talihsizliğin ardından özgüven sorunlarına yenilerini ekliyor. Ancak o üzücü kazanın yaşanmasına sebebiyet verdiğine inanan garip yaratıkla yeniden karşılaşınca işler çok daha farklı maceralara sürüklenmeye başlar. Geçmiş ya da şimdiki zaman içerisinde Dünya’nın her daim kötü bir düzenin etkisi altında olabileceğinin vurgusunu yapan film, her şeye rağmen dayatılan kötülüklerin sevgi ile yok edilebileceğini aşılamakta. Filmin takındığı bu tutum sayesinde de az önce bahsetmiş olduğumuz bütün tedirgin edici yönlerini görmezden gelebiliyoruz.
Teknik anlamda diğer Pixar – Disney yapımlarına oranla çok daha sade bir betimleme ile ilerleyen filmde, kalabalık bir dinozor atmosferinden ziyade, birkaç karakter üzerinden ilerleyen öykü genel bütünlüğü de dengede tutmuş. Bunun dışında yönetmenlik koltuğuna ilk kez oturmuş olan Peter Shon’ın belli başlı noktalardaki Aslan Kral anımsamaları dışında filmine gayet hızlı bir tempo aşılamış.
Oluşturulan sevimli karakterleri, üzerine uzunca çalışıldığı apaçık ortada olan hikâyesi ve en önemlisi de aşılanan yüksek dozda sevgi; İyi Bir Dinozor’u en özel Pixar yapımları içerisine dahil ediyor. 2015 senesinin animasyon bereketini de göz önünde bulundurduğumuzda yeni seneye başarılı bir yapımla başlamak her kesim animasyon tutkununu mutlu edebilir. Üstelik kısa kesilmeye özen gösterilen kurgusal anlatım da bizleri yormadan sonuca ulaşmamızı sağlıyor.
Süt ürünlerinin hayatımızın normal, sağlıklı ve samimi bir parçası olduğuna inanıyoruz ve tüketiyoruz. Süt endüstrisi tarafından pazarlaması çok iyi yapılan süt ürünlerinin hayvan hakları açısından olumlu olan bu görünümün ne kadarı gerçek? Çünkü yazının devamını okurken ve videoyu izlerken elinizde tuttuğunuz içeceğin süt bazlı olmamasını dileyebilirsiniz.
1. Her yıl tüm dünyada yaklaşık 21 milyon buzağı, ucuz dana ya da sığır eti için katlediliyor.
2. Tüm memeliler gibi, inekler de süt yapmak için doğurmak zorundalar. Tıpkı insanlar gibi onlar da dokuz ay boyunca bebeklerini taşırlar, daha sonra belki de yegâne amaçları olan bebeklerini beslemek için sütlerini salgılıyorlar.
3. Geniş ölçüde yapılan genetik manipülasyondan dolayı günümüzde inekler bir buzağıyı doğal olarak besleyebilecek kadar ürettikleri sütten 12 kata kadar daha fazlasını üretebiliyorlar.
4. Ancak ne kadar süt üretseler de hemen hemen tüm süt buzağıları kârı maksimize etmek için doğumdan birkaç saat sonra annelerinden çalınıyor. Yeni doğan süt buzağıların yüzde 97’si ilk 12 saat içinde annelerinden zorla alınıyor, geri kalanlar da birkaç gün sonra alınıyor. Anne ve bebek buzağıların bağ oluşturulmasına izin verilmeyen sözde insancıl süt çiftliklerinde, inekler genellikle aşağıda yer alan videoda da göreceğiniz gibi doğumdan ilk bir saat içinde alınıyorlar.
5. Maksimum düzeyde emzirmelerini sağlamak için, inekler zorlu yollarla ve suni olarak gebe bırakılıyor. Sabit bir döngü ile yapılan zorlu gebelik ve doğumlar büyük artı oluşturuyor.
6. Bazı dişi buzağılar sağım sürüsüne dahil ediliyor. İnsanların onlardan süt içmeleri için genellikle ilk 2 -3 aylarını yalnız bir şekilde barakalarına terk ediliyorlar ve ikame süt ile beslenerek geçiriyorlar.
7. Erkek buzağılar ve fazla olan dişiler ucuz dana ya da sığır eti için kesilerek satılıyor. Dana sanayisi süt endüstrisi olmadan var olmaz.
8. ABD’de yüzde 90’ı aşkın inek, kapalı mekanlarda hapsediliyor, yüzde 60’tan fazlası ahırlara boyunlarından bağlanarak, doğaları gereği en basit hareketleri bile yapmaktan aciz bırakılıyorlar.
9. İnekler doğal koşullarda 20-25 yıl yaşayabiliyor. Zorunlu olarak maruz kaldıkları sürekli emzirme, aşılanma, hamile bırakılma, hapsedilme onların 4-5 yaşlarından sonra daha az süt üretmelerine neden oluyor ve bu yaşlardan sonra da genellikle katlediliyorlar.
10. ABD’de bulunan 9 milyon ineğin 3 milyonu yaşam döngülerinin bir kısmını yaşadıktan sonra katlediliyor. Kesilen etleri, restoranlarda kullanılmak üzere hamburger eti ve bifteğe dönüşüyor.
Farm Sanctuary gibi hayvan kurtarma örgütleri ineklerin ve diğer çiftlik hayvanlarının haklarını gözeterek, acı çekmedikleri ve sömürülmedikleri bir hayata sahip olmaları için uğraş veriyor. Bu tür kuruluşlara vereceğiniz destekler, zulüm gösterilen hayvanlara yardım etmenin en kolay ve iyi yolu olabilir. Ayrıca beslenme düzeninizden süt ürünlerini çıkarmak zor değil aksine bitkilerle doğal yollardan elde edilen süt ve peynir ürünleri düşündüğünüzden daha lezzetli gelebilir.
Editör Notu: Hayvanlar birçok sektör içinde en acı şekilde sömürülmeye devam ediyor. Buna ortak olma. Gerçekleri bil ve vegan olmak için adım at. Sanıldığı gibi hiç de zor değil dostlar.