Ana Sayfa Blog Sayfa 55

Ankara’nın belgeselleri belli oldu

0

3 Eylül’de başlayacak 31. Ankara Uluslararası Film Festivali’nin Ulusal Belgesel Film Yarışması’nın adayları belli oldu. Ali İhtiyar’ın “Sessizliğin Gözyaşları”, Ayşegül Selenga Taşkent’in “Ovacık”, Ayten Başer Yetimoğlu’nun “İçimdeki Küller”, Gökçin Dokumacı’nın “Kuyudaki Taş”, Hakan Aytekin’in “Enstantane”, Hasan Söylemez’in “Tenere”, Şirin Bahar Demirel’in “Kadınlar Ülkesi”, Onur Erkin’in “Ege’nin Son Baharı”, Turgay Kural’ın “Ada’m”, Yağmur Kartal’ın “Oyuncakçı Saklı Yadigarlar” ve Yasin Semiz’in “Asfaltın Altında Dereler Var!” adlı filmleri 20 bin TL değerindeki En İyi Belgesel Film Ödülü için yarışacak. Nihan Gider Işıkman, Rena Lusin Bitmez ve Zeynep Gülru Keçeciler’den oluşan jürinin değerlendireceği 11 film, Ankara’da ilk kez seyirciyle ve sinema salonlarında buluşacak.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğiyle Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından düzenlenen Ankara Uluslararası Film Festivali’nin Ulusal Belgesel Film Yarışması’nda yer alan filmler de belli oldu. 3-11 Eylül tarihleri arasında 31. kez yapılacak festivalde yarışacak 11 belgesel film, Ankara’da ilk kez ve sinema salonlarında seyirciyle buluşacak.

98 belgesel başvurdu

98 belgesel filmin başvuru yaptığı ve yönetmen Hacer Yıldız, akademisyen ve belgesel sinemacı Kurtuluş Özgen ve akademisyen Önder Özdem’in ön jüriliğinde yapılan değerlendirme sonucu 11 film seçildi. Ulusal Belgesel Film Yarışması’nda bu yıl; Ali İhtiyar’ın “Sessizliğin Gözyaşları”, Ayşegül Selenga Taşkent’in “Ovacık”, Ayten Başer Yetimoğlu’nun “İçimdeki Küller”, Gökçin Dokumacı’nın “Kuyudaki Taş”, Hakan Aytekin’in “Enstantane”, Hasan Söylemez’in “Tenere”, Şirin Bahar Demirel’in “Kadınlar Ülkesi”, Onur Erkin’in “Ege’nin Son Baharı”, Turgay Kural’ın “Ada’m”, Yağmur Kartal’ın “Oyuncakçı Saklı Yadigarlar” ve Yasin Semiz’in “Asfaltın Altında Dereler Var!” adlı filmleri yarışacak.

Akademisyen Nihan Gider Işıkman, yönetmen, senarist ve yapımcı Rena Lusin Bitmez ile yönetmen ve belgesel yapımcısı Zeynep Gülru Keçeciler oluşan Ulusal Belgesel Film Yarışması Jürisi, bir filme 20 bin TL değerinde En İyi Belgesel Film Ödülü’nü verecek.

%50 kapasite gözetilecek

Haziran ayında düzenlenmesi planlanan ve küresel salgın nedeniyle ertelenen 31. Ankara Uluslararası Film Festivali, 3-11 Eylül 2020 tarihleri arasında Kızılay Büyülü Fener Sineması’nda yapılacak. İzleyicilerin kendilerini güvende hissedecekleri koşullarda ve Covid-19 tedbirlerinin alınacağı salonlarda yapılacak gösterimler, %50 kapasitede izleyici gözetilerek gerçekleşecek.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteği ile Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından düzenlenen 31. Ankara Uluslararası Film Festivali’nin kazananları 11 Eylül’de festivalin Kapanış ve Ödül Töreni’nde belli olacak.

filmfestankara.org.tr

TWITTER + INSTAGRAM + FACEBOOK

31. Ankara Uluslararası Film Festivali

3-11 Eylül 2020, Kızılay Büyülü Fener Sineması

ULUSAL UZUN FİLM YARIŞMASI 

Aşk, Büyü vs. / Ümit Ünal

Bilmemek / Leyla Yılmaz

Ceviz Ağacı / Faysal Soysal

Kovan / Eylem Kaftan 

Omar Ve Biz / Maryna Er Gorbach, Mehmet Bahadır Er

Şair / Mehmet Emin Yıldırım

Topal Şükran’ın Maceraları / Onur Ünlü

Uzak Ülke / Erkan Yazıcı

Uzun Zaman Önce / Cihan Sağlam

ULUSAL BELGESEL FİLM YARIŞMASI 

Ada’m / Turgay Kural

Asfaltın Altında Dereler Var! / Yasin Semiz

Ege’nin Son Baharı / Onur Erkin

Enstantane / Hakan Aytekin

İçimdeki Küller / Ayten Başer Yetimoğlu

Kadınlar Ülkesi / Şirin Bahar Demirel

Kuyudaki Taş / Gökçin Dokumacı

Ovacık / Ayşegül Selenga Taşkent

Oyuncakçı Saklı Yadigarlar / Yağmur Kartal

Sessizliğin Gözyaşları / Ali İhtiyar

Tenere / Hasan Söylemez

ULUSAL KISA FİLM YARIŞMASI 

Akvaryum / Anıl Kaya, Özgür Önurme

Barê Giran (Ağır Yük) / Yılmaz Özdil

Çamaşırsuyu / Büşra Bülbül

Evde Yok / Murat Emir Eren

Huşbe! (Sus!) / Nursel Doğan

İklim Değişimi / Yasemin Demirci

İyi Yemek Öldürür / Umut Evirgen

Meryem Ana / Mustafa Gürbüz

Münhasır / Yeşim Tonbaz Güler

Servis / Ramazan Kılıç

Topanga / Ayçıl Yeltan

Tor / Ragıp Türk

Veger (Dönüş) / Selman Deniz

Yağmur, Şnorkel ve Taze Fasulye / Yavuz Akyıldız

Yasemin Adında Bir Salon Bitkisi / Erinç Durlanık

ÖDÜLLER

ULUSAL UZUN FİLM YARIŞMASI 

En İyi Film 50.000 TL

Mahmut Tali Öngören En İyi İlk Film 10.000 TL

En İyi Yönetmen

En İyi Kadın Oyuncu

En İyi Erkek Oyuncu

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

Onat Kutlar En İyi Senaryo

En İyi Görüntü Yönetmeni

En İyi Sanat Yönetmeni

En İyi Özgün Müzik

En İyi Kurgu

Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) Ödülü

ULUSAL BELGESEL FİLM YARIŞMASI 

En İyi Film 20.000 TL 

ULUSAL KISA FİLM YARIŞMASI 

En İyi Film 10.000 TL

İpini koparıp kaçan dana

Konuk Yazar: Buse Üçer

Kurban döneminde açığa çıkan bu bariz çatışma aslında hayatımızın en temel çelişkilerinden biri ile bizi yüzleştiriyor. Hissedebilen, duyarlı bir varlığı ihtiyacımız olmadığı halde sömürmek, kullanmak, mal olarak alıp satmak, yemek bu hassasiyet dönemlerinde “tiksindirici” gelebiliyor. İşte bu tiksinme duygusu asıl “normal” olan

Hayvan özgürlüğü kavramı toplu katliam dönemlerinde tekrar tekrar tartışmaya açılıyor. İnsanlar, “ipini koparan dananın” tarafında olduğunu iddia ettikleri bu 4 günlük hassasiyet dönemi bitince türcü hayatlarına geri dönüyor. Çoğu ise sadece hayvanlara “acımak” ile yetinerek bu dört günlük kanlı bayramı geride bırakıyor. Pek çok hayvan hakları aktivisti ise kurbanın aslında dinde yeri olmadığına dair insanları ikna etmeye çalışıyor. Bu yöntem bir denetim mekanizması olan dinleri güzelliyor ve dogmatik bakış açısını pekiştiriyor. Özel olarak dinler, ritüeller üzerine uzun bir yazı yazabilirdim ama böyle bir günde türler arası eşitlik talebini hatırlatan bir yazı yazmak en güzeli olacaktır.

Vegan olmak mümkün mertebe hayvan kullanımlarının tamamını hayatımızdan çıkarmaktır. Bunların içerisinde beslenme, eğlence, deney, kıyafet ve aklımıza gelmeyecek daha pek çok alanda süren tüm kölelik biçimleri dahildir. Bunu yapmak ise basit pratiklerimizi değiştirmekle mümkündür ve kolaydır.

Evet, bal da yemiyoruz.

Ancak veganlık tek başına ne bir diyet ne de bir tüketim boykotudur. İnsan ve insan harici hayvanların özgürlük mücadelesinin asgari şartıdır. İnsanların özgürlük mücadelesinin de şartı olmasını ise kiyerarki kavramı ile açıklamak mümkün. Kısaca kendimiz ezilenken ezen olmaya devam etmeye kiyerarki deniyor.

Will Kymlicka, geçen sene bu zamanlarda çevrilen yazısında sol hareketlerin hayvan hakları hareketlerini görmediğini söylüyor. Bunun ise sadece insan harici hayvanların eşitliğine değil tüm eşitlik anlayışına zarar verdiğine değiniyor.

“Hayvan haklarını gündeme ve dikkate almak, yalnızca insanların kimliklerini ve hayat tarzlarını zora sokmaz; aynı zamanda sol politikanın merkezî yapıtaşlarından birini de zora sokar: hümanizmi.”[1]

Yıllardır kurulu bir şekilde süren insan merkezli hak mücadeleleri için bu yüzleşme ciddi bir değişimi beraberinde getirecektir. Hümanizmin yıkılmasına ve ekosistemin merkeze alındığı bir hak mücadelesi perspektifine acil şekilde ihtiyacımız var. İnsan türünün yüzyıllardır yaşadığı büyük katliamlar, felaketler insanlar arası ayrımcılığı odak noktasına alıyor. Ancak her yıl 56 milyar kara hayvanının öldürüldüğü dünyada gerçek bir eşitlik mücadelesinin olamayacağı sizce de açık değil mi?

İçten içe alaysanan, küçümsenen, “çiçek/böcek işleri bunlar” denen hayvan hakları hareketinin gerçek politik öncüsü veganlar olarak burada bir kapı aralamak istiyoruz. “Hayvan haklarını savunmak veganlıktır” dememizin asıl nedeni şiddet faili konumundayken eşitliği savunamayacağımızdır. Ezen konumumuzu korudukça, konfor alanlarımızı terk etmedikçe çelişkilerle dolu bir özgürlük algımız olmaya devam edecektir.

İnsan türünün bu çelişkisini aşması yıllardır kökleşmiş hak mücadelesi perspektifini cüretkâr bir değişime uğratacaktır. Neoliberal, patriyarkal, ırkçı, heteroseksist dünya ile mücadele ederken odak noktası insan olan hak savunucuları olarak bizlerin eşitlik anlayışımızı sarsmamız, silkelememiz gerekiyor.

İnsanca yaşamak isterken, insan onuruna yakışır bir muamele isterken, aynı zamanda hayvanların insanca katledilmesini istiyoruz. Bu ne büyük çelişki? Yıllardır savunduğumuz; insanlık onuru, insanca muamele sizce öldürmekle, sistematik olarak sömürmekle nasıl yan yana gelebilir?

Oysa hayvanları köleleştirmeden yaşamak mümkün.  Politik bir tutar arıyorsak bütünleşik özgürlük ve eşitlik mücadelesine yüzümüzü dönmeliyiz.

Bu mücadeleye dahil olmak için vegan olmalıyız. Vegan olmak ise hayvan haklarını savunmanın sadece başlangıcıdır. Yüzyıllardır mal, köle olarak görülen hayvanların özgürlüğünü sağlamak ciddi bir mücadele gerektiriyor. Mücadele için senin de bizimle olman gerekiyor.

Kurban döneminde açığa çıkan bu bariz çatışma aslında hayatımızın en temel çelişkilerinden biri ile bizi yüzleştiriyor. Hissedebilen, duyarlı bir varlığı ihtiyacımız olmadığı halde sömürmek, kullanmak, mal olarak alıp satmak, yemek bu hassasiyet dönemlerinde “tiksindirici” gelebiliyor. İşte bu tiksinme duygusu asıl “normal” olan.

Şunu unutmayalım ki bu dünyanın ilk köleleri olan hayvanları özgür ve eşit görmedikçe kölelik tam manasıyla asla bitmeyecektir. Üstelik mal statüsünde görülen hayvanlar burjuva hukukunda bile haklarını kazanabilmiş değiller. Mücadelenin öznesinin içinde yer alamadığı bu direnişte eşitlik ve özgürlük hareketlerinin hayvan hakları hareketini görmesi daha da önem kazanıyor.

Vegan hareket sahici bir hareket olarak büyüyor ve eşitlik kavramını dönüştürüyor. Bu dönüşüme kayıtsız kalan hareketler geçmişin tozlarını yutarken harekete geçenler direnişe ivme kazandırıyor.

Radikal eşitsizliklerin çağında “radikal” bir şekilde eşitliği savunmak sorumluluğumuzdur. Ölümün karşısında yaşamın, kapitalizm karşısında işçi sınıfının, patriyarkal dünyanın karşısında cinsiyet eşitliğinin ve türcülüğün karşısında ipini koparıp kaçan dananın tarafındaysak haydi hemen, şimdi vegan olalım!

Kaynaklar:

  1. veganoluyorum.com
  2. https://www.youtube.com/channel/UC5NE3v0UwRAI1h4zqDsUfhA

Dipnot:

[1] İnsan üstünlükçülüğü: hayvan hakları aktivistleri neden hala solun kimsesizleri https://www.birikimdergisi.com/guncel/9620/insan-ustunlukculugu-hayvan-haklari-aktivistleri-neden-hala-solun-kimsesizleri

Kaynak: sendika63.org

SUSUYORUZ!

Kadıköy Moda Sahnesi önünde susma eylemi gerçekleştiren üç oyuncu ile röportaj yaptım. Elbette önce onlarla oturup susarak… Sohbet edebilmemizi sağlayan kısa ara için teşekkür ediyorum. Geçinemeyen, devlet tarafından görmezden gelinen tiyatrocuların açlığını kanıksamayı reddeden ve ortaya bir tavır koyan bu üç yüreği yürekten destekliyor, yıllardır süregelen yok sayma halinin artık gerçekçi bir çözüme kavuşmasını diliyorum. İvedilikle!

Cenk Dost VERDİ: Oyunculuk mezunu olarak oyunculuk yapamayan halimle buradayım. Şimdiye kadar tüm zorluklara rağmen tiyatro yaparken pandemi süreciyle oluşan o kayıtsızlık ve içe kapanma sırasında haliyle ilk olarak tiyatrolar kapatıldı. Tabii ki halk sağlığı daha önemli ama maçlar yapıldı, birçok sektör işine devam etti. Tiyatrolarsa kapatıldı. Biz bunun yıllardır süregelen bir ideolojik yok sayma olduğunu anladık. Kapandığında bizim hem ekonomik olarak hem moral olarak hayat damarlarımız kesildi. İşini yapmayan bir yığın insan vardı ama bizim farkımız bunun artık normal olmadığını kabul etmek oldu. Bu yüzden önce kendimi dönüştürmem gerekti. Başka işlerde çalışarak günü kurtarmanın normal olmadığını kabul etmem gerekti.

Çok çalışmayı vaaz edenler, çalışmayıp çok kazananlardır. Bunu hepimiz biliyoruz. Patronlar çalışanı uyutup sömürmeyi amaçlar. En azından tiyatroda bunu dönüştürelim istedik. Karşımızdaki tek merci devlet. Aldığım her nefesten vergi kesen devlet… Devlet artık bizim varlığımızı kabul etmeli. Bizim bir statümüz, mesleki tanımımız bile yok. Oyuncu Sendikası hukuki çalışmayı yürütüyor ancak net bir karşılık yok. Yapılan vergi açıklamasında bile kültür-sanat olarak değil birçok sektörle iç içe yer alıyoruz, o da geçici… Bu kadar belirsizliğin ortasında yarınımı göremediğim için çalışmayı bıraktım. Tiyatro dışında bir şey yapmayı bıraktım. Tiyatro yapana kadar, ne yapamıyorsam onu burada yapamamayı tercih ediyorum. Görünüşte pasif bir eylem olsa da bizi çok dönüştüren bir eylem biçimi. Bizi susturan öfkemizdi ama dile getirme biçimlerimiz bizi defalarca kez yarı yolda bıraktı. Örgütlenme çok kıymetliydi fakat karşı tarafın kayıtsızlığı bizi anlamlı olsa da ufak toplanmalara, etkinliklere mecbur bıraktı. Burada bir tehlike var. Ya bunu kabul edecektik ya da başka bir metot deneyecektik. Biz susarak yeni bir dil arıyoruz. Asıl suskunluk kafede çalışmak, bunu normalleştirmek olurdu. Bunu reddediyorum. Kiramı ödeyemiyorum. Kafede çalışırken hiçbir sorunum yokmuş gibi oluyordu. Hayır, elimden alınan her şey yine, her an kafamdaydı.

Bizim gibi çok insan var. Neredeler bilemiyoruz. Tiyatrodan kazanamadığını söyleyenler ailelerinden aldıkları parayla tatile nasıl gidiyorlar? Bu kandırmacayı ben kendime zûl görüyorum. Ben üstünü örtmeden, şartlar neyse onu yaşıyorum ve onu görünür kılıyorum. Artık başka türlü yapamıyorum. Bu kadar yok sayılmanın içinde kendi kişiliğimden taviz vermemeyi seçiyorum. Aynı çevrelerle aynı şeyleri konuşup duruyoruz. Hiçbir değişim olmuyor. Artık sorunlarımız çözülsün diye susuyorum. Kapalı kepenkli bir kültür varlığının karşısında susarak, belki bu sahnede oynadığım bir geceyi hayal ederek, kendi meşruluğumu anlatmak ve yeni bir dil bulmak istiyorum. Buraya gelenler de bizimle susuyor. Konuşurken neyi paylaşıyorsak susarken de onu paylaşıyoruz aslında. Sartre’ın bir sözü var: “Dilsizin sustuğu söylenebilir mi?”. Susmak başka bir dili aramaktır. Kayıtsız kalarak susmayı reddediyoruz. Önce en yakınlarıma bunu anlatmalıyım. İkinci dalga geldiğinde ne yapacağız, kimse bilmiyor. Artık geçici gündemlerle kendimi oyalamak istemiyorum. Tiyatrodan kaynaklanan mutsuzluğumdan mutlu olmaktan utanır hale geldim. Evet, soru işaretleriyle doluyum.

Burada durarak yeni bir dil keşfetmek ve susarak gürültü çıkarmak istiyoruz.

Deniz ELMAS: Yaklaşık altı yıldır Moda Sahnesi’nde çalışıyorum. Beş buçuk aydır işsiziz; sahne kapalı. Tiyatro İnisiyatifi taleplerimizi sundu. Epey imza toplandı. Yalnızca bir maddemiz kabul edildi; vergi ile ilgili.

Burada, kapalı olan, beş buçuk aydır hiçbir destek almayan bir özel tiyatronun karşısında susuyoruz. Yalnızca üç oyuncuyuz. Görünür kılmak istediğimiz şeylerden biri susan çok fazla oyuncu ve yönetmen olması. Belki de korkuyorlar, bilemiyorum. Ama arkasında durmamız gereken bir şey olduğunu düşünüyorum. Tiyatro benim işim. İşimi yapmak istiyorum. Tiyatroya ben sahip çıkmazsam kim sahip çıkacak? Bunların hepsi hafıza. Örneğin Moda Sahnesi’nde seminerler var, oyunlar var. O kadar özel bir mekân ki. Bunu göz ardı ettikçe bir şeyler kanıksanıyor. “Tiyatrocuysan zaten aç kalırsın” egemenin söylemi. Bunu kabul etmemeliyiz. Pandemiyle birlikte bir farkındalık oluştu: “Zaten yaşayamıyormuşuz ki” dedik. Mesleğim olmasına rağmen neden garsonluk yapmak zorunda kalıyorum? Şehir Tiyatrosu ya da Devlet Tiyatrosu oyuncusu değilsem neden maaşsız kalıyorum?

-Tiyatronun eğlence sektörü başlığı altında değerlendirilmesi ve ülkedeki en ufak problemde bile susturulan ilk sektör olması da aşılması gereken bir sorun bence. Sonuçta bu işle ekmeğinizi kazanıyorsunuz. Herkes işini yapmaya devam ederken tiyatrocuların açlığı önemsiz gösteriliyor.

D.E.: Evet. Tiyatro eğlence sektörü değil zaten. Alışveriş merkezlerine tıkılıyor artık tiyatro. Konservatuvar öğrencileri ve yeni mezunlar da birleşmeli ve tiyatroya sahip çıkmalı. Neden bu sistem böyle devam etsin? Güçlü durmalıyız. Şiddetsiz bir şekilde… Egemenin gösterdiği şiddetin aksine susmamız daha derin ve anlamlı. Tabii nerede sustuğumuz da önemli.

Ulaş KAYA: Kurulduğundan beri Moda Sahnesi’nde çalışıyorum. Hiç beklemediğimiz, tanımadığımız bir süreçten geçiyoruz. Tiyatrolar da çok olumsuz etkilendi bu süreçten. Örgütlenen tiyatro faaliyetleri ile birlikte isteklerimizi belirttik ancak yeterli karşılığı alamadık. Devlet tiyatroyu yatırım aracı olarak görmüyor ve tiyatro yapmamızı istemiyor. Bizler Ticaret Odası’na bağlıyız ve güvencemiz yok. Anayasanın 64. maddesi: “Devlet, sanat faaliyetlerini ve sanatçıyı korur. Sanat eserlerinin ve sanatçının korunması, değerlendirilmesi, desteklenmesi ve sanat sevgisinin yayılması için gereken tedbirleri alır” diyor ama biz bunu hissetmiyoruz elbette. Bir tür tahakkümle karşı karşıyayız. Susan birçok insan varken ve bir şiddete maruz kalıyorken dedik ki: “En azından nasıl susmamız gerektiğine biz karar verelim”. Yeni bir dil arayışı içindeyiz burada. Birçok oyuncu kafelerde, barlarda çalışıyor. Bunun artık meselenin kendisinden uzaklaşmak olduğunu, ikiyüzlülük olduğunu düşünüyoruz. Tepki göstererek kendimizi, içimizdeki öfkeyi sağalttığımızı düşünüyorum. Tiyatro da böyle bir şey. Biz burada susuyoruz. Maruz kaldığımız şeyler karşısında en azından layıkıyla susalım. İsteğimiz yerde, istediğimiz şekilde…

Yaşasın kız kardeşliğimiz: Birlikte daha güçlüyüz!

0

Daha önce hiçbir sosyal medya etkinliğine katılmamıştım ama önceki gün beni heyecanlandıran birine dahil oldum. Evet, belki böyle bir sosyal medya hareketi büyük değişimler getirmeyecek ama iyi hissettirdi ve ne kadar çok olduğumuzu bir kez daha hatırlattı. Bir de bu sabah öğrendim ki bazıları ne olacak, ne işe yaradı falan demiş. Bence çok işe yaradı. Yaşamak istediğimizi söyledik, iyi hissettik, tüm fikir ayrılıklarına rağmen yaşam haklarımız konusunda bir aradayız dedik ve tarihe bir not daha düştük: Birlikte daha güçlüyüz!

Aslında #womensupportingwomen etiketi altında dünyanın pek çok farklı noktasından kadın, birbirine seslendi ve farklı sebeplerin ama aslında aynı sistemin yarattığı benzer kaygıların etkisiyle paylaşım yaptı. Şiddete karşı yapılan bu etkinlikte biz Türkiyeli kadınlar da gerçek anlamda uygulanmayan ve geçersiz hale getirilmek istenen İstanbul Sözleşmesini ve şiddetsiz yaşamı savunmak için fotoğraflarımızı paylaştık.

Konuyla ilgili bir paylaşım ise şöyle diyordu; “ben fotoğrafımı paylaşırken yarın, bir gün öldürülürsem hangi fotoğrafımla anılmak isterim diye düşünerek paylaştım.” Ah bu nasıl bir kaygı…

Biri de poz verme biçimlerimize kızmış, yok dudak bükmeli bilmem ne diye ama yetmez mi artık, yaptığımız her şeyi, birilerinin bize bilhassa kadınlara ayar verme merakından kırk kere düşünmek zorunda mıyız? Hem İstanbul Sözleşmesi yaşatır demiyor muyuz? Haydi, salalım birbirimizi. Herkes şiddetsizlik içinde dilediği gibi yaşasın.

Kimileri alay edip değersizleştirse de benim açımdan önemli bu paylaşımlar. İyi ve güçlü hissettirdi bana. Bir de çok mutlu oldum hayata farklı pencerelerden bakan kadınların ‘İstanbul Sözleşmesi yaşatır’ dediğini görünce. Bu hissi yaratmak, çaresiz ve ümitsiz hissetmeyi silkelemeye vesile olmak bile başarı değil mi? Kaldı ki paylaşımınız sayesinde soru soracak, araştıracak kişileri düşünün. O yüzden biz aldırmayalım Türkiye’de atılan her adımı küçümseyenlere, bizi özgür ve umutlu hissettiren duygularımıza kulak verelim!

Ankara’da 15 kısa film yarışacak

3 Eylül’de başlayacak 31. Ankara Uluslararası Film Festivali’nin Ulusal Kısa Film Yarışması’nın adayları belli oldu. Anıl Kaya ve Özgür Önurme’nin birlikte yönettiği “Akvaryum”, Ayçıl Yeltan’ın “Topanga”, Büşra Bülbül’ün “Çamaşırsuyu”, Erinç Durlanık’ın “Yasemin Adında Bir Salon Bitkisi”, Murat Emir Eren’in “Evde Yok”, Mustafa Gürbüz’ün “Meryem Ana”, Nursel Doğan’ın “Huşbe! (Sus!)”, Ragıp Türk’ün “Tor”, Ramazan Kılıç’ın “Servis”, Umut Evirgen’in “İyi Yemek Öldürür”, Selman Deniz’in “Veger (Dönüş)”, Yasemin Demirci’nin “İklim Değişimi”, Yavuz Akyıldız’ın “Yağmur, Şnorkel ve Taze Fasulye”, Yeşim Tonbaz Güler’in “Münhasır” ve Yılmaz Özdil’in “Barê Giran (Ağır Yük)” adlı filmleri 10 bin TL değerindeki En İyi Kısa Film Ödülü için yarışacak. Akademisyen Andreas Treske, yapımcı Bulut Reyhanoğlu ve oyuncu Şenay Gürler’den oluşan jürinin değerlendireceği 15 film, Ankara’da ilk kez seyirciyle ve sinema salonlarında buluşacak.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğiyle Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından düzenlenen Ankara Uluslararası Film Festivali’nin Ulusal Kısa Film Yarışması’nda yer alan filmler de belli oldu. 3-11 Eylül tarihleri arasında 31. kez yapılacak festivalde yarışacak 15 kısa film, Ankara’da ilk kez ve sinema salonlarında seyirciyle buluşacak.

258 kısa filmden 15’i yarışmada 

258 filmin başvuru yaptığı ve festivalin Onursal Başkanı Oğuz Onaran, akademisyen Gizem Akgülgil Mutlu ve sinema yazarı Hasan Nadir Derin’in ön jüriliğinde yapılan değerlendirme sonucu 15 film seçildi. Ulusal Kısa Film Yarışması’nda bu yıl; Anıl Kaya ve Özgür Önurme’nin birlikte yönettiği “Akvaryum”, Ayçıl Yeltan’ın “Topanga”, Büşra Bülbül’ün “Çamaşırsuyu”, Erinç Durlanık’ın “Yasemin Adında Bir Salon Bitkisi”, Murat Emir Eren’in “Evde Yok”, Mustafa Gürbüz’ün “Meryem Ana”, Nursel Doğan’ın “Huşbe! (Sus!)”, Ragıp Türk’ün “Tor”, Ramazan Kılıç’ın “Servis”, Umut Evirgen’in “İyi Yemek Öldürür”, Selman Deniz’in “Veger (Dönüş)”, Yasemin Demirci’nin “İklim Değişimi”, Yavuz Akyıldız’ın “Yağmur, Şnorkel ve Taze Fasulye”, Yeşim Tonbaz Güler’in “Münhasır”,ve Yılmaz Özdil’in “Barê Giran (Ağır Yük)” adlı filmleri yarışacak.

Akademisyen Andreas Treske, yapımcı Bulut Reyhanoğlu ve oyuncu Şenay Gürler’den oluşan Ulusal Kısa Film Yarışması Jürisi, bir filme 10 bin TL değerinde En İyi Kısa Film Ödülü’nü verecek.

%50 kapasite gözetilecek

Haziran ayında düzenlenmesi planlanan ve küresel salgın nedeniyle ertelenen 31. Ankara Uluslararası Film Festivali, 3-11 Eylül 2020 tarihleri arasında Kızılay Büyülü Fener Sineması’nda yapılacak. İzleyicilerin kendilerini güvende hissedecekleri koşullarda ve Covid-19 tedbirlerinin alınacağı salonlarda yapılacak gösterimler, %50 kapasitede izleyici gözetilerek gerçekleşecek.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteği ile Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından düzenlenen 31. Ankara Uluslararası Film Festivali’nin kazananları 11 Eylül’de festivalin Kapanış ve Ödül Töreni’nde belli olacak.

filmfestankara.org.tr

TWITTER + INSTAGRAM + FACEBOOK

31. Ankara Uluslararası Film Festivali

3-11 Eylül 2020, Kızılay Büyülü Fener Sineması

ULUSAL UZUN FİLM YARIŞMASI 

Aşk, Büyü vs. / Ümit Ünal

Bilmemek / Leyla Yılmaz

Ceviz Ağacı / Faysal Soysal

Kovan / Eylem Kaftan 

Omar Ve Biz / Maryna Er Gorbach, Mehmet Bahadır Er

Şair / Mehmet Emin Yıldırım

Topal Şükran’ın Maceraları / Onur Ünlü

Uzak Ülke / Erkan Yazıcı

Uzun Zaman Önce / Cihan Sağlam

ULUSAL KISA FİLM YARIŞMASI 

Akvaryum / Anıl Kaya, Özgür Önurme

Barê Giran (Ağır Yük) / Yılmaz Özdil

Çamaşırsuyu / Büşra Bülbül

Dönüş / Selman Deniz

Evde Yok / Murat Emir Eren

Huşbe! (Sus!) / Nursel Doğan

İklim Değişimi / Yasemin Demirci

İyi Yemek Öldürür / Umut Evirgen

Meryem Ana / Mustafa Gürbüz

Münhasır / Yeşim Tonbaz Güler

Servis / Ramazan Kılıç

Topanga / Ayçıl Yeltan

Tor / Ragıp Türk

Veger (Dönüş) / Selman Deniz

Yağmur, Şnorkel ve Taze Fasulye / Yavuz Akyıldız

Yasemin Adında Bir Salon Bitkisi / Erinç Durlanık

ÖDÜLLER

ULUSAL UZUN FİLM YARIŞMASI 

En İyi Film 50.000 TL

Mahmut Tali Öngören En İyi İlk Film 10.000 TL

En İyi Yönetmen

En İyi Kadın Oyuncu

En İyi Erkek Oyuncu

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

Onat Kutlar En İyi Senaryo

En İyi Görüntü Yönetmeni

En İyi Sanat Yönetmeni

En İyi Özgün Müzik

En İyi Kurgu

Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) Ödülü

ULUSAL KISA FİLM YARIŞMASI 

En İyi Film 10.000 TL

Her beden biriciktir, güzeldir: Beden olumlama hareketi haklı bir direniştir

0

Bu yazıda her ne kadar beden olumlama hakkında konuşmayı amaçlasam da biraz da bedenlerimiz hakkında fütursuzca konuşanlarla ilgili içimi dökmek istiyorum.   Öncelikle beden olumlama kavramını duymayanlar için açıklayayım. Beden olumlama orijinal ismi ile body pozitivi modanın bize dayattığı güzellik kalıplarına karşı çıkar ve şişman, zayıf, kıllı, engelli, beyaz, siyah, uzun, kısa vb. her türlü bedenin güzel olduğunu savunur. Hiçbirinin bir diğerine üstünlüğü olmadığını söyler. Kısaca bedenlerinizi sevmemizi amaçlayan aktivist bir harekettir. Teoride kulağa hoş geliyor. Ama pratikte bu o kadar kolay olmuyor. Neden mi? Çünkü toplum buna izin vermiyor. 

26 yaşındayım. 26 senedir çoğu insana göre zayıf bir bedenim var. Bunu fark etmem çok uzun sürmedi. Çünkü toplumumuzun, bedenlerimiz hakkında bilinçlendirme mekanizması çok gelişmiş. Zira günde 10 farklı kişiden 30 kere ‘aaaoıy çok zayıfsın, öleceksin/gebereceksin zayıflıktan, sen hiç yemek yemiyor musun’ şeklindeki ve zaman zaman daha kaba hatta kırıcı bilgilendirme cümleleri olmasa zayıf olduğumu fark etmem yıllarımı alabilirdi. Buradan kendilerine teşekkür ediyorum. Aslında kilo almak için zannedilenden çok daha fazla emek sarf ettim, mücadele verdim ama olmadı. Problem değil. Hayatta her şeyi başarmak zorunda değiliz. Ama bu insanların fark etmediği bir gerçek var. İyi, ince, sağduyulu ve merhametli insan olmak mücadele gerektirmeyen başarılardır. Ama görüyorum ki az önce bahsettiğim cümleleri kuranlar bunu bile başaramıyorlar.  

Kendi bedenleri ile ilgili yaşadıkları problemleri benim-bizim üzerimizden dışa vuruyorlar. Hatta varlığım-varlığımız bu insanları rahatlatıyor. Kendi içlerinde kendilerine ve kendi bedenlerine duydukları nefreti bana-bize aktararak mutlu oluyorlar. Ama artık bu oyuna gelmemeyi öğrendim. Bunu öğrenmek bir günde olmadı, yıllarımı aldı. Artık sözde iyiliğim için yapılan acımasızca eleştiriler yüzünden kendimden nefret etmiyorum. Kendimi çirkin ve hasta hissetmiyorum. Kesin bir hastalığım var diye doktor doktor dolaşmaktan da vazgeçtim. Çünkü ben sağlıklıyım. Şekerim, gizli şekerim, tiroit bozukluğum yok. Kansız ya da vitaminsiz de değilim. Saçma sapan öneriler üzerine cipse, çikolataya abanıp kilo almaya da çalışmayacağım. Sırf kilo almak için sigaraya başlayıp bırakmayacağım. Çünkü tekrar söylüyorum; bu kişilerin beynimde yarattığı psikolojik rahatsızlık dışında bir hastalığım yok. Sırf kilo almak için sağlığımdan olmaya niyetim de yok.  

İyiliğim için söylendiği iddia edilen ‘gebereceksin zayıflıktan’ şeklindeki eleştirileri o kadar çok duydum ki ‘kesin bir hastalığım var’ diye düşünerek ve buna inanarak doktor doktor gezmeye başladım. Tahliller yaptırdım. Sağlıklı olduğum sonucunu aldıkça başka bir doktoru denedim. Sonra tahliller ve başka doktorlar ve tahliller… Çünkü tatmin olmuyordum. Doktor bana ‘gayet sağlıklısın, şekerin, vitamin değerlerin gayet normal’ dediğinde üzülüyordum. Keşke normal çıkmazsa, ilaç verse ve kilo alsam’ diyordum. Psikolojimi bu kadar bozmuşlardı yani; sağlıklıyım diye üzülüyordum. Bakın bu çok acı bir şey.  

Sırf kilo almak için bir sürü saçma sapan ilaçlar kullandım. İştahla ilgili hiçbir problemimin olmadığı halde iştah şurupları kullandım. Üstelik kullandığım iştah şurubunun reçetesindeki tüm yan etkileri görmeme rağmen. Halüsinasyonlar, çarpıntılar, sebepsiz ağlamalar…  Doktor bana ilacı yazmak istemedikçe rica minnet ilaç yazdırıyordum. Çünkü öleceğimi bilsem bile kilo almalıydım.  

En son bir doktora gittim. Tahlil yaptırdım, kilo almama engel bir hastalık buldurmayı kafama koymuştum çünkü. Tahlillerimi yaptı. Yine her şey yolundaydı. Ama bu doktor diğerlerinin aksine bende ki asıl sorunun ne olduğunu anlamıştı. Bana ‘ailende başka zayıf insan yok mu?’ diye sordu. Düşündüm halam, halamın beş çocuğu, onların çocukları, amcam…zayıf. Babaannem ve dedem de zayıftı. Babam ve abim de kilolu insanlar değiller… Doktor ‘demek ki bu genetik bir şey, bu kadar üzerinde durmana gerek yok, genetik yapın böyle’ dedi. Orada ikna oldum bir hastalığımın olmadığına, kompleks ve obsesif bozukluk dışında… 

Haftalarca dışarı çıkmadım. Günlerce yataktan çıkmadım. Saatlerce ağladım ‘ben neden kilo alamıyorum’ diye. Kaçtım olmadı, savaştım olmadı, onlara onlar gibi cevap verdim olmadı. Zayıf olduğumu söylemekten asla vazgeçmediler. Biliyorum ki asla vazgeçmeyecekler.  Üzüldüğümü söylüyorum ‘çocuk musun’ diyorlar. Kırıldığımı söylüyorum ‘ne var bunda, ben senin iyiliğin için söylüyorum’ diyorlar. Benim iyiliğim için bana bunu yapıyorsa Allah yapacağı kötülükten korusun demek geçiyor içimden. Alındığımı söylüyorum ‘benimle de şişman diye dalga geçiyorlar hiç takmıyorum’ diyorlar. Hayır takıyor. Ve o kişiye cevap veremediği için gelip benimle zayıfım diye dalga geçmeye çalışıyor. Oysa ‘sen hiç yemek yemiyor musun diye alay ettiklerinde’ onlara ‘Yoo yiyorum. Hem de senin o koca kıçın daha da kocaman olmasın diye yiyemediğin her şeyi öyle de güzel yiyorum ki. Ama kilo almıyorum’ diye yanıt versem çok mu mutlu olacaklar? Bunu söylemeyi akıl edemediğimi mi sanıyorlar? Ama hayır. Ben onlara haddini bildirmek için haddimi asla aşmayacağım. 

 Ben herhangi bir uzvumu beğenmeyip estetik ameliyatlarından bahsedince ‘Allah’ın yarattığını beğenmeyip değiştirmek günahtır’ diye vaaz vermeye kalkıyorlar. Bana kendi bedenimi beğenmeme hakkını vermiyorlar fakat benim bedenimle dalga geçme hakkını kendilerinde bulabiliyorlar. Ve ben bu insanların çokluğuna rağmen kendimizi sevmeye çalışıyorum. 

 Zayıf olmak benim genetik kodlarım ile alakalı bir şey, yani benim suçum değil. Kaldı ki bu bir suç da değil. Ama bu kişilerin cahil ve görgüsüz birer insan olması kendi suçları. Kimsenin yüzüne çizgi film karakteri gibi görünüyorsun den-mez. Ağzın niye öyle, burnun ne garip, boyun çok kısa den-mez. Bu ayıptır. Bir hastalığın mı var, niye bu kadar zayıfsın den-mez. Çünkü gerçekten bir hastalığı olabilir. Bir ara sosyal medyada gündeme gelen Larissa’nın çocuk sahibi olma mevzusu gibi… Bir saniyede ağızdan çıkan şeyler başka birinde büyük yaralara neden olabilir.  

İnsanların bunları klavye başında rahat rahat yazmalarına alıştık. Ama yüz yüzeyken bunu nasıl utanmadan söyleyebiliyorlar? Anlamıyorum. Ben küçücük bir çocukken bile insanların dış görünüşleri hakkında yorum yapmamam gerektiğini biliyordum. Bunu bana kimse öğretmedi. Ama biliyordum. Fakat görüyorum ki koca koca insanlar milletin kol ve bacak kalınlıklarını yüzlerine vurabilmenin derdine düşmüş. Şaşırıyorum. Daha iyi bir işleri yok sanırım.  

Bitki yetiştiriyorum. Hayvan besliyorum ve tedavi ediyorum. Kitap okuyorum. Film izliyorum. Bitkisel ürünler yapmayı deniyorum. Fotoğraf çekiyorum. Psikoloji, tarih, edebiyat gibi konularla ilgileniyorum. Kuş gözlemliyorum. Yani insanlarla konuşabileceğim onlarca konu var. Ama o kadar sığ düşünceli ve cahiller ki beni yüzlerce kez görseler bile hep aynı konu başlığını açabiliyorlar. Aıııy ne kadar zayıfsıııon.   

Evet her beden biriciktir. Evet her beden güzeldir. Evet beden olumlama hareketi haklı bir direniştir. Fakat bir kadın size herkesin içinde ‘karşımda oturma, canım sıkılıyor, kemiklerini görmek içimi daraltıyor’ diyorsa…Başka bir kadın heyecanla aldığınız mezuniyet kıyafetiniz için ‘keşke daha kapalı bir şey alsaydın, elbise üzerinde askılığa asmışsın gibi durmuş’ diyorsa… Bir arkadaşınız ‘ya sanki gerçek bir insan değilsin, çizgifilm karakteri gibisin’ diyorsa…Başka bir arkadaşınız onu özlediğiniz için sarıldığınızda ‘yaa sarılma kemiklerin batıyor’ diyorsa… Ve bunlar yıllarca sürekli olarak tekrarlanıyorsa kendinizi sevmeniz nasıl mümkün olabilir ki?  Gerçekten ne kadar zor bir şey olduğunun farkındayım. Yine de yapabileceğimiz şeyler olduğuna inanıyorum.  

Önce kendimizi eğiteceğiz.  Sonra çocukları. Çocuklar aklına geleni düşünmeden söyleyebilirler. Ama onlara kesin bir dilde bu yaptığının yanlış olduğunu söylersek bizi anlayacaklardır. Eminim siz de kilonuz, boyunuz, saç renginiz, ten renginiz yüzünden ötekileştirildiniz ve zorbalığa uğradınız. Sizden ricam bu özelliklerinizi sevin. Bedeniniz hakkında kimseye laf söyletmeyin. Bu kişiler anneniz, babanız, kardeşiniz, sevgiliniz, kocanız, arkadaşınız olsa da kimseye vermeyin bu hakkı.  Siz de bu insanlardan olmayın. Altta kalmamak için bile olsa. Bunun yerine onlara ve kendinize şunları hatırlatın; 

 -Kişi kendi bedeniyle ilgili sorunlar yaşıyor diye bizim bedenimizle ilgili konuşma hakkına sahip değildir. 

-Kimse kimsenin bedenini aşağılayarak kişiliğinizi yaralama hakkına sahip değildir.   

-Kimse kimseye nasıl göründüğü hakkında hesap vermek zorunda değildir.  

-Herkes güzeldir ve kimse güzel olmak zorunda da değildir. 

Ve bana bu yazıyı yazmamda ilham olan insanlar;  

Lütfen yapmayın. Sözde iyiliğim için yüzünüzü buruşturup ne kadar zayıf olduğumu söylemekten vazgeçin. Gerçekten iyiliğim için bir şey yapmak istiyorsanız, cahil fikirleriniz ve yılan dillerinizle benden uzak durun. İnsanları görünüşleri yüzünden yargılayıp nefessiz bırakarak yavaş yavaş öldürebileceğinizi anlayın. Potansiyel George Floyd katilleri olmayın. Bedenin geçici ruhun kalıcı olduğunun farkına varın. Ve bir gün çürüyüp gidecek olan bedenlerimiz için sonsuza kadar var olacak ruhlarımızı incitmeyin.  

Pınar’ın gülüşü ve İstanbul Sözleşmesi

Her zaman olduğu gibi zor zamanlardan geçiyoruz. Her yeni günde berbat haberlere uyanıyoruz ve henüz hayatın içine karışmadan tüm yaşam enerjimiz bir anda yok olup gidiyor. 

Artık ülkede neyi koruyacağımızı şaşırdık. Yaşamımızı güzelleştiren her ne varsa hepsi işgal altında. Kadınlar, çocuklar, hayvanlar, ağaçlar, tarih… Burası, tüm diğer işlerimizi bir kenara bırakıp full time eylemci olabileceğimiz kadar acımasız bir ülke… Pazartesi kadın cinayetleri, Salı çocuklara taciz, Çarşamba rant uğruna ormanların yakılıp yok edilmesi, Perşembe tarihi yapıların korunması, Cuma hayvanlara karşı şiddet, Cumartesi; Cumartesi anneleri ve Pazar LGBTİ hakları için tüm meydan ve sokakları hınca hınç doldurabiliriz.

Uzun yıllardır; kadını her fırsatta aşağılayan, fıtrat gereği kadın ve erkeği eşit görmeyen, çocuk tacizcilerini koruyan, beton dikmek için ağaç kesmekten haz duyan, tarihi yapıların şuursuzca içine eden yöneticiler tarafından idare ediliyoruz. Durum böyle olunca her yıl daha fazla kadın öldürülüyor, ülke yeşil yerine her yıl daha fazla griye dönüyor, daha fazla çocuk hayattan koparılıyor ve bunların sonucunda ruhumuz her geçen gün daha da kararıyor. Sürekli bir şeyleri korumak zorunda bırakılıyoruz. Fakat biz artık korumak değil yaşamak istiyoruz. Biz aşık olmak, bir ağaç gölgesi altında dinlenmek, tarihin görkemine hayranca bakmak istiyoruz. Aşkımızı, ağaçları ve tarihi her an elimizden alabilirler korkusu yaşamadan yaşamayı istiyoruz.

Geçen hafta Pınar Gültekin’in öldürüldüğünü öğrendik. Olayın detaylarını öğrendikçe boğazımız düğümlendi.  Genç bir kızın hayatı kendi isteği dışında sona erdirildi.  Ve ardında “Ben bir baba olarak kızımı teşhis edemedim. Bu benim yüreğimi yakıyor. Bu acıyla ben yaşayamam zaten. Bu yalnız kızımı öldürmedi, hepimizi öldürdü.“ diyen bir baba bıraktı. Evet, hepimizi öldürdü. Pınar’ın gülüşü kaldı aklımızda…

Gelelim İstanbul Sözleşmesi’ne… Kadını koruyan ve her tür aile içi şiddetin önüne geçmek amacıyla hazırlanan bu sözleşmeye nasıl karşı çıkılır ve iptali istenir gerçekten anlamak çok mümkün değil. Sözleşmenin iptalini isteyen düşüncenin gerekçesi sözleşmenin gelenek ve inançlara uygun olmadığı yönünde. Yani asıl sorun sözleşmede bulunan “cinsel tercih”, “cinsel yönelim” ve “toplumsal cinsiyet eşitliği” gibi kavramlar. Çünkü onlara göre “cinsel tercih” diye bir şey söz konusu değil. Fıtrata ters! Bu sözleşmeyle birlikte her türlü cinsel sapkınlığın “cinsel yönelim” adı altında meşrulaştırıldığını düşünüyorlar. Bu meşrulaştırmanın amacının da aile kurumunu yok etmek olduğuna inanıyorlar.

Oysaki İstanbul Sözleşmesi her türlü dil, din, cinsiyet, örf ve adetlerin üstünde bireylerin yalnızca şiddetten korunmasını amaçlayan bir sözleşme. Yani bu sözleşmeye karşı çıkanlar LGBTİ bireylerin şiddete uğramasından hiç rahatsızlık duymayacaklar mı? Pınar Gültekin’in başına gelenler trans bir bireyin başına gelse “zaten sapkın” mı diyecekler? Şiddete uğramasını olağan bir şey olarak mı görecekler? Yani kısaca “geleneklere uygun adam gibi erkek” ve “geleneklere uygun edepli kadın” değilsen şiddet görmende de bir sakınca yok mu diyorlar? 

Herkese eşit mesafede yaklaşan ve haklarını koruyan bu sözleşmede geçen “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramı inanın ki ne ahlakımızı bozar ne de aile kurumuna zarar verir. Bu sözleşme yıllardır yürürlükte ve ben bir gün bile “hazır meşrulaşmışken ben bir gay olayım” demedim. Ya da hiçbir kız arkadaşım bana “duydun mu ya lezbiyenlik iyice meşrulaştı, ben de olacağım” demedi. Tüm yönelimler içten gelir ve sonradan ortaya çıkmaz. Neyse odur…

Sözleşmede “Devletler, mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirleri; cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, dil, siyasi veye başka tür görüş, ulusal ve sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen ya da mülteci statüsü veya başka bir statü gibi, herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını temin edeceklerdir.” hükmü yer almaktadır. Yani bu hüküm; ne olursan ol, kim olursan ol devlet tarafından koruma altındasın diyor.  Doğal olarak bu koruma LGBTİ bireyleri de kapsıyor. İşte bu sözleşmenin iptalinin istenmesinin temel nedenelerinden biri de tam olarak bu! LGBTİ bireylerin korunması… 

Sözleşmenin iptalini isteyenler buna bağlı olarak bir büyük kaygı daha yaşıyorlar. O da şu; “toplumsal cinsiyet eşitliği” adı altında yapılan bu “cinsel yönelim” meşrulaştırmasıyla kadın erkek dışında üçüncü bir cinsiyet yaratılmasından korkuyorlar. Hatta bu sözleşmeyi dış güçler tarafından sinsice dayatılan ve örf, adet, inanç ve değerlerimizi altüst etmeye yönelik bir proje olarak görüyorlar. 

Sözleşmenin iptaliyle, aynı evde yaşayan heteroseksüel olmayan bireylerin yaşadığı birlikteliklerin yanı sıra yine aynı evde yaşayan heteroseksüel nikahsız birliktelikler de hukuki korumadan çıkarılmak isteniyor. Kısacası evli olan kadın ve erkekler dışında herkesi kapsamdan çıkartarak şiddet görmeleri açıkca destekleniyor. Evli değilsen şiddet göreceksin, koruma moruma yok!

İstanbul Sözleşmesi’nin iptalini isteyen ve cumhurbaşkanına sunulan raporda geçen bir bölüm şu şekilde; “İstanbul Sözleşmesi “cinsel yönelim” ifadesiyle LGBTİ bireylerin bu cinsel tercihleri nedeniyle sadece şiddete uğramasını yasaklamakla kalmamakta, aynı zamanda bu tercihlerini uluslararası hukukun himayesine alarak tanınması gerekliliğini ortaya çıkarmaktadır.” Sözleşmenin iptalini isteyen düşünce LGBTİ bireylerin şiddet görmesinin yasaklanmasına karşı çıkıyor. Şiddete uğramaları “yasaklanmasın” diyor yani. Evet, yanlış okumadınız. Akıl alır gibi değil!

Aile kavramına yeniden dönersek… Bu ülkede aile kavramına zarar veren şeyler elbette var. Bir devlet memurunun devleti kuran kişiye lanet okuması, Hasankeyfe yapılanlar, yaklaşan İstanbul depremi için bir şeyler yapmak yerine farklı projelere kaynak aktarılması, aynı ülkede yaşayan ve siyaset eliyle kutuplaşan insanların sokakta birbirlerini öfkeyle karşılaması ve daha bir sürü… Heteroseksüel bir erkek olarak tüm bunlar benim bu ülkede aile kurmamı engelliyor ve aile kurumuna ciddi anlamda zarar veriyor. Oğlum gay olursa onu korumayacaksınız, kızıma şiddet gösteren erkeğe de ceza indirimi uygulayacaksınız. 

Evet, isyan ediyoruz, öfkeleniyoruz ve direniyoruz. Bazen direnmekten yorgun düşüyoruz hatta vazgeçebiliyoruz. Peki direnmek, öfke ve isyan bir işe yarıyor mu? Direnmek, gelecekte daha iyi bir dünya yaratacak mı? Evet, yaratacak!

1970’ler Amerikasını düşündüğümüzde bir siyahinin Amerikan başkanı olabileceğine hiç ihtimal verir miydik? Baldwin, Malcolm X ve Martin Luther King direnmeseydi Obama başkan olabilir miydi?

‘Öteki’ Kadınların Edebiyatı e-kitap olarak yayında!

Yazmanın gücüne hep inandım. Şu an dünyanın her bir noktasında yaşanan tüm bu kötülüklere inat, sözcükler bir araya geldiğinde pek çok şey yapabilecekmiş gibi geliyor bana hala. Evet, belki dünya üzerinde çok büyük değişiklikler meydana getirmeyecek yazı ama hisdaş olduğun kişilere yalnız olmadığını göstermek, hislerde dayanışmak iyi değil mi, değmez mi yazmaya?   

‘Öteki’ Kadınların Edebiyatı için ise en büyük tetikleyicimiz, tüm yok sayılmalara inat kalem ile bir iz bırakmak, biz de varız demek oldu. Bu yüzden aylar önce bin bir heyecan bir edebi düşün peşine düştük. EEEH Dergi Editörü Meral Sözen ile yayınladığımız çağrı metnini buradan da paylaşmıştım.

Şiirlerin, öykülerin ve denemelerin bir araya geldiği ‘Öteki’ Kadınların Edebiyatı öyle sıcak ve sevdiğimiz bir e-kitap oldu ki editöryal düzenlemenin ardından hemen paylaşmak istedik. O yüzden öz-yayıncılık platformu olan Publitory’e ekledik. E-kitabı ücretsiz olarak indirebilirsiniz; ‘Öteki’ Kadınların Edebiyatı

‘Öteki’ Kadınların Edebiyatı’na gelenleri öyle sevdik ki her biri, Karantina Günlerinde ‘Öteki’ Kadınların Edebiyatı bağlantısındaki wordpress hesabı üzerinden de paylaşılacak ayrıca. Siz hem kitabı indirip hem blogu takip edebilirsiniz. Yazıları okumak eminim size de iyi gelecek.

Engelli kadınlar, LGBTİ ve farklı etnik kimlikleri taşıyan kadınlara yaptığımız çağrının ardından toplanan yazılar sonucu ikinci kitabın hayallerini kurmaya başladık. Düşüncemiz, ikincinin daha kapsamlı olması.

Kitabın tanıtımını aktararak bir kez daha belirteyim. Öteki hissettirilen kadınlar olarak eteğimizdeki taşları döktük. Kelimelerimize, dizelerimize, öykülerimize eşlik etmeye, ‘biz de varız’ dediğimiz sesimize kulak vermeye gelin…

Ayasofya Camii ve Bali Tapınakları

0

Ayasofya, 537 yılında Doğu Roma imparatoru tarafından, İstanbul’a yaptırılan bir kilise olarak, içerisinde önemli tarihi bilgileri saklar. Bu eser, İstanbul’un fethedilmesiyle birlikte yapılan eklemelerle, Ayasofya Camii olarak tarihte yer almaya devam eden bir eser olmuştur. 1930’lu yıllarda müzeye çevrilen Ayasofya’nın tekrar ibadete açılması ise uzun süredir gündem olan bir konudur.

10 Temmuz 2020 itibariyle Ayasofya’da ilk ezan okunmuş ve 24 Temmuz 2020 tarihi itibariyle ilk namaz kılınmış, bu eser tekrar ibadete açılmıştır.

1500 yıllık tarih

Ayasofya, günümüzde ayakta duran en önemli tarihi eserlerden biridir. Birçok yerli ve yabancı turistin ziyaret ettiği Ayasofya, ibadete açılmasıyla birçok soruyu da akla getirmekte… Bundan sonra ne olacak?

Öncelikle bir İstanbullu olarak Ayasofya’yı hiç Ayasofya Müzesi olarak duymadığımı belirtmek isterim. Ayasofya, Ayasofya Camii olarak bilinir ve 600 yıldır da öyledir. Ayasofya, yaşayan bir tarihtir ve hala yaşıyor. Bu yüzden insanların onu görmeye ihtiyacı ve hakkı var. Böyle bir eser hem ibadete açık hem de birçok insanın girdiği ve gezdiği bir turistik alan olarak kalabilecek mi?

Ayasofya’nın ibadete açık olmaması, buranın bir cami olduğu gerçeğini etkilememekle birlikte müze olması birçok insanın bu tarihi görmesini sağlamaktaydı. Yani buranın müzeye çevrilmesi dinsizlikten değil, aslına bakılırsa kamu yararınadır. Fakat son zamanlarda ortalıkta öyle bir hava var ki sanki İstanbul yeniden fethedildi ve bir gayrimüslim eser, tekrar dinimize katıldı…

Bali Tapınakları

Aslında benim merakımı çeken konu ise yukarıda da sorduğum gibi, bundan sonra ne olacak? Bir süre önce Bali hakkında okuduğum bir yazı sırasında şu bilgiyle karşılaşmıştım. Balililerin binlerce yıllık tarihi geçmişe sahip bazı ibadethanelerinin turistlerden kaynaklı olarak ziyarete kapatılması durumu… Nedense bir anda bu aklıma geldi. 

Bali halkı tarımla uğraşan ve hasata kadar bol vakti bulunan bir halk… Bu boş vakitler ise tapınaklarda geçirilen zamana, dini festivallere kadar uzanan kapsamlı bir şölene çevrilmiş. Herkesin evinde bir tapınağı ve Bali’nin sayısız tapınağı bulunuyor. 

Bali halkı bu tapınakları görmek için gelen turistlerden zamanla sıkılmışlar ve hal ve hareketlerinden rahatsız olmuşlar. Tapınakta uygunsuz hareketler yapılmasının saygısızlık olduğu düşüncesinden hareketle bazı kısıtlamalara gitmişler ziyaretçilerle ilgili… Bu da zamanla daha fazlası gerek daha da fazlası denerek birçok önemli tarihi içinde barındıran, 1000 yıllık bu tapınakların bazılarını ziyarete kapatmaya kadar gitmiş. Bali’de günümüzde çok önemli ve turistlerin gitmeyi arzuladığı bir kısım tapınak şu an sadece çevresinden gezilerek görülmekte ya da içeri girmek için uygun kıyafetlerin alınması ile mümkün olmaktadır.

Aynısı Olur Mu?

Ayasofya çok önemli bir tarihi eser… Bir yıl içerisinde aldığı yerli ve yabancı turistin haddi hesabı yok aslında… Peki içerisinde ibadet edilen bir yerde zamanla gezinen insanlardan rahatsızlık duyulmaya başlanır mı? Yüzlerce insan içeride gezerken, diğer yüzlerce insan rahatça ibadet edebilir mi? Ya da ibadet saati ile ziyaret saati ayrı mı olur? 

Zamanla Bali yerlilerinin saygısızlık olarak gördüğü farklı kültürlerin hareketleri, farklı kültürlerden Ayasofya’ya gelen kişiler tarafından yapılırsa, bizim yerli halkımız bu duruma ne tepki verecek? Yoksa Ayasofya’da Bali’deki bazı tapınaklar gibi, ibadet yerine saygısızlık ediliyor diye içeriye ziyaretçi alınmaması durumunu yaşayacak mı? Hatta yerli olunsa bile ibadet dışında sırf içeriyi görmek için girişlere izin çıkacak mı?

Mozaik ve Fresk Çizimlerine Kısmi Kapatma

Peki Ayasofya’nın duvarlarına yapılmış, 1500 yıllık resimlerin altında ibadet etmek zamanla rahatsızlık verecek mi? Başka bir dinin gerektirdiği çizimler altında rahatça dua edilebilecek mi? Yoksa zamanla onların üzerinin çinilerle kapandığı haberlerini mi okuyacağız? soruları aklıma takılıyordu ki, bu zaten en başta düşünülmüş. Başta namaz sırasında ışıklar ile bu resimlerin karartılması düşünülmüş. Sonra ise bunun zamanda çizimlere zarar vereceğine karar verilmiş ve raylı ve elektronik olarak çalışan bir sistem ile namaz sırasında bu resimlerin perde yardımıyla kapatılmasına karar verilmiş.

Yerlere Zarar Verilmeden (!) Halı Döşenmiş

Yüzlerce yıl önce, imparatorların taç giyme töreninin gerçekleştiği bin yıllık omphalion döşemenin ki türünün en önemli örneği olarak biliyor, ise halı altına alınması gerçekleşmiş. Halı ile kaplanan bu döşemeler, zarar görmesin diye gerekli önlemler alınmış… Böyle bir tarih, halı altına çoktan süpürülmüş anlayacağınız.

Bu yazıda soruların hepsi bir varsayım tabii ki… Daha azı da olabilir, daha çoğu da… Zamanla göreceğiz ülkemizin açık ara en çok ziyaret edilen bu müzesine neler olacağını…