Ana Sayfa Blog Sayfa 56

Covid 19 ve Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği

0

Birleşmiş Milletler’e göre pandeminin negatif etkileri – sağlıktan, ekonomiye, güvenlikten sivil savunmaya – özellikle kadınlar üzerinde fazlasıyla hissedilmektedir. Kadınlar, bu durumu tersine çevirecekleri yollar aramaktadırlar. 

“Elde edilen ilk verilere göre COVID 19 virüsünün ölüm oranı erkeklerde daha yüksek seyretmektedir. Ama sosyal ve ekonomik sonuçları ise kadınlar için fazlasıyla çetin bir süreç yaratmıştır” Nisan ayında yapılan “COVID-19’un Kadınlar Üzerindeki Etkisi” röportajında bu ifadeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, António Guterres kullanmıştır. BM’nin 2020 planlarındaki toplumsal cinsiyet eşitliği uygulamaları ve yaptırımlarından da anladığımız üzere, özellikle “eşitlik” konusunda çok istikrarlı bir duruş sergilediğini/sergilemeye çalıştığını hepimiz biliyoruz. Bu planlarına göre 2020’nin cinsiyet eşitliğine yaptırımlar hususunda, büyük bir güç ve ivme kazandırması beklendiğinden, BM’nin ısrarı oldukça yerindedir. Birleşmiş Milletler Dördüncü Dünya Kadın Konferansı’nın 25. Yıldönümü programında, Uluslararası Pekin Beyannamesi ve Eylem Platformu paylaşılmıştır. Yaptırımların yaygınlaştırılması bir yana, COVID-19 salgınının yayılmasıyla, son yıllarda elde edilen sınırlı kazançlarda bile büyük bir gerileme beklenmektedir. 

Uzun zamandır görülmekte olan bir duruma işaret eden verilere bakmak esasında mevcut durumu kavramak için yeterli olacaktır: Cinsiyetler arasındaki ücret farkı hala %16’dır ve kadınlara bazı ülkelerde erkeklerden %35 daha az ödeme yapılmaktadır; cam tavan sendromunun yaygınlaştığı ve “eşit işe eşit ücret” politikasından uzaklaşıldığı görülmektedir; 740 milyon kadın (küresel olarak) kayıt dışı olarak çalış(tırıl)maktadır. 2017 yılında kadınların %65’inin bir finansal kurumda, erkeklerin %72’sine kıyasla bir hesabı bulunduğu ve 25 ile 34 yaş arası kadınların aşırı yoksulluk içinde yaşama oranı %25 daha fazla olduğu kayıtlara geçmiştir. Kadın istihdamının büyük çoğunluğunun -%70’inin – işten çıkarılmaya karşı çok az koruyucu hakkının olması, ücretli hastalık izni ve sosyal güvenlik haklarına ya sınırlı olarak erişmesi ya da erişememesi, kayıt dışı istihdamın gelişmekte olan ülkelerdeki artışı, genel tabloyu daha da kötüleştirmektedir. Ebola virüsü, karantinaların kadınların ekonomik ve geçim aktivitelerini nasıl önemli ölçüde azaltabileceğini, yoksulluk oranlarını artırdığını ve gıda sıkıntısını olumsuz yönde etkilediğini zaten göstermişti. Örneğin, BM, Liberya’da, perakende pazarlarındaki işgücünün %85’inin kadın olduğunu ve tedbir amaçlı alınan karantina ve kısıtlayıcı diğer önlemlerin, ekonomik özgürlükler ve psikolojik boyutlarda da yıkıcı etkilere sahip olduğunun altını çizmişti.

Covid-19 da başka bir pencereden bakmamız gerekliliğini de hatırlatmıştır: Pandemi ile mücadelenin ön saflarında yer alanların çoğu kadınlardır; çünkü kadınlar küresel olarak tüm sağlık ve sosyal hizmet çalışanlarının %70’ini temsil etmektedir. Ayrıca hasta bakımı, çamaşırhane, catering gibi sağlık tesislerinin servis personelinin çoğunluğunu oluşturmaları sebebiyle, virüslere maruz kalma olasılıkları da paralel olarak daha yüksektir. Yine de, bazı bölgelerde kadınların kişisel koruyucu ekipmanlara veya yeterli büyüklükteki ekipmanlara daha az erişiminin olduğu söylenmektedir(!). Ayrıca, uzaktan çalışma durumunda bile, iş kabiliyetlerini/yeterliliklerini olumsuz yönde etkileyebilecek olan çok fazla dış unsur bulunmaktadır; maalesef okula gidemeyen çocuklardan başlayarak evde bakım hizmetlerinin çoğu ile kadınlar ilgilenmektedirler. 

Elbette, virüsün ekonomik etkileri herkesi sarsacak. Karantina sırasında piyasalar ve tedarik zincirleri kesintiye uğradığı, birçok işletme faaliyetlerini kapatmak veya küçültmek zorunda kaldığı için milyonlarca insan işlerini ve geçim kaynaklarını ya kaybetti veya kaybedecekler: Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) toplam veya kısmi karantina önlemlerinin dünya işgücünün yaklaşık %81’ini ve yaklaşık 2,7 milyar işçiyi etkilediğini tahmin ederken, 2020 yılı küresel üretim için ise, Uluslararası Para Fonu önemli bir daralma bekliyor. BM, COVID-19 salgınının, dünya ekonomisini geçmiş ekonomik krizlerden şaşırtıcı bir şekilde farklı olacak küresel bir resesyona sürüklediğinin uyarısını yaptığını biliyoruz. Ancak zaten ilk geçici veriler, kadınlar için etkilerin olumsuz yönde güçlendi(rildi)ğini göstermektedir. Devlet politikaları, ataerkil yapının benimsendiği ülkelerdeki farklı türlerden (ekonomik, psikolojik, fiziksel) baskının artması/sıklaşması, medyanın sansürlenmesi ve düşünce özgürlüğünün tam olarak sağlan(a)madığı yapılarda, kadınlar dezavantajlı grubun başını çekmektedir. 

Birçok ülkede, işten çıkarmanın ilk etkileri, kadınların yüksek temsilinin olduğu özellikle perakende ve turizm de dahil olmak üzere, hizmet sektöründe şiddetli olmuştur. (küresel olarak yüzde 55,8’dir). Dünya Bankası blogunda yayınlanan bir makalede, ekonomist Caroline Freund ve kıdemli özel sektör uzmanı Iva Ilieva Hamel, pandeminin ilk aşamasıyla ilgili bazı ön veriler paylaşmıştır. “Mart ortasına kadar Amerika Birleşik Devletleri’nde kaybedilen işlerin neredeyse     %60’ında kadın istihdamı, Birleşik Krallık’ta sosyal mesafe önlemleri nedeniyle kapatılan sektörlerde ise %17’sini kadınlar, %13’ünü erkekler oluşturmaktaydı. İspanya’da, kadınların %90’ı ve erkeklerin %64’ü, ulusal karantina nedeniyle işten çıkarılmanın daha hızlı arttığı hizmet sektöründe çalışmaktaydılar. Yakın tarihli Birleşmiş Milletler araştırmasına göre, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki kadınların bölgedeki toplam işlerin üçte birini kaybedeceği ve işgücünün yalnızca beşte birini temsil edeceği öngörülüyor”. 

Bu nedenle BM, krizin kadınlar üzerindeki etkisini azaltmak, ekonomik fırsatlara erişimini ve daha sonraki esnekliklerini arttırmak için siyasi önlemlerin alınmasından başlayarak hükümetlere bazı tavsiyelerde bulunuyor; eşit haklara erişimi, istihdamda ve emeklilikte eşitliği ve kadınlar için güvenli ve elverişli bir çalışma ortamı, tacizden korunma, çocuk bakımına erişim ve izinden yararlanma politikalarını teşvik etmek gibi bir dizi uygulama yapılmasını gündemine taşıyor. Temelde “kadınları COVID-19’dan kurtulma çabalarının merkezine koymayı” hedefliyorlar, ancak yolun uzun ve meşakkatli olduğunu biliyorlar. Son olarak sizlere şöyle bir tablodan bahsederek konuyu noktalayacağım;  75 ülke, ILO tarafından ücretli doğum izni için belirlenen 14 haftalık izni karşılayamıyor ve 85 ülkede babalar için ücretli izni yok, 38 ülkede hamile çalışanların işten çıkarılmasını yasaklayan yasalar yok, 50 ülke ise kadınlarını işyerinde cinsel tacizden korumuyor. 

Kaynak: http://www.vita.it/it/article/2020/05/15/covid-19-e-il-virus-globale-della-disuguaglianza-di-genere/155502/

Tatuta Belgeseli ve Deneyim Takası

0

Transsibirya yolculuğu gezmeyi seven pek çok kişinin hayallerini süsler. Malum salgın günlerindeyiz. Kapıdan dışarıya, çarşıya, pazara, memleket içinde başka bir yere giderken bile kırk kere düşünüyoruz. Bu nedenle şimdilik böyle bir yolculuk yapmak mümkün değil gibi görünüyor. Hal böyle olunca ben de daha önce de severek izlediğim Transsibirya belgeselini yeniden izlemeye karar verdim. İyi ki de böyle yapmışım. Çünkü belgeselin bölümlerinden birini ararken yine Filmfarika’nın yaptığı başka bir belgeseline rastladım: Tatuta.

Tatuta Nedir?

Tatuta, şimdilerde de gönüllü arayan Tarım, Turizm ve Takas kelimelerinin bir araya gelmesiyle oluşmuş, ekolojik çiftliklerde tarım turizmi ve gönüllü bilgi, tecrübe takası projesinin kısa adıdır.

Projeyle ilgili bir yazıyı buradan bulabilirsiniz.

Tatuta Belgeseli

Belgesel, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin bir projesi olarak doğmuş Tatuta içinde yer alan Bayrak Çiftliği’ni ve oradaki yaşamı anlatıyor. Gönüllülerin bu projeye neden katıldığını, çiftlikte neler yaptıkları, Bayrak Çiftliği’ndeki yaşamı keyifli bir seyirle sunan belgesel, ekolojik yaşama dair izlenimler edinmek için kısa ama etkili bir araç. Yönetmenliğini Fatih İşçi’nin yaptığı yirmi altı dakikalık belgeseli izledikten sonra belki siz de benim gibi ağaçtan meyve koparmayı ne kadar özlediğinizi düşünebilirsiniz ya da domatesin, biberin kokusunu, tadını unutmaya başladığınızı ama belki de siz, Tatuta’nın sunduğu zengin deneyimi edinmek için gönüllü olmayı tercih eder ve rutinin kısır döngüsünden, ufku kesen betonlardan, sınırlarımızı çizen duvarlardan, kokusuna duyarsızlaştığımız egzoz gazından, kentlerin uğuldayan işlek gürültüsünden uzaklaşmaya gidersiniz. Düşünmesi bile güzel.

Doğaya daha yakın olabildiğiniz deneyimlerinizin çoğalması dileklerimle.

Sözleşmeden çekilmeyin, görmezden gelmeyin: İstanbul Sözleşmesini uygulayın!

0

Attığım başlıkla ilgili yazmadan önce bu yazıya denk gelmeleri umuduyla dün beni şaşırtan, kıran hatta öfkelendiren bir gruba seslenmek istiyorum. Sevgili ‘duyarlı’ insanlar, bir insan cinsiyeti yüzünden öldürüldüğünde akıl vermez, tavsiyede bulunmaz, neredeyse cinayeti meşrulaştıracak tavra bürünmezsiniz. Eğer böyle şeyler söyleyecekseniz, susarsınız. Çünkü kadınlar olarak o an tavsiyeniz en son ihtiyacımız olan şey. Çünkü o an bambaşka hislerin ortasında debeleniriz. Sadece acı yapışmaz yakamıza. Üzüntünün yanı sıra kaygıyla da boğuşuruz. Ya bir gün bu yüz, arkadaşımın, kız kardeşimin yüzü olursa? Olmasın, çok fazla kişi sevdiğini yitirdi. Artık ölmeyelim, yitirmeyelim. İşte bu hislerin ortasında sizin akıl vermelerinize gerçekten tahammül edemiyoruz. Ne olur susun. Bulunmayan Gülistan Doku’nun, yaşamını yitiren Pınar Gültekin’in, Ceren Damar’ın, Emine Bulut’un, her gün yaşama hakkı çalınan sayısız kadının hatırına susun. İlla konuşacaksanız, şunu söyleyin: İstanbul Sözleşmesini uygulayın!

Sözleşmeden bahsetmeden önce bir de şu soruyu sormak istiyorum. Her kadın cinayetinin ardından yine bir kadını, anneyi suçlamayı nasıl beceriyorsunuz? Yani koskaca sistemin devam ettireni sadece kadın mı? Susun lütfen ya, yettiniz artık! Tüm uzak kalmalarıma, nefret etmemeye çalışmalarıma rağmen şişirdiniz içimi. Ben ki yıllardır haber izlemiyor, dünyanın keşmekeşinden uzak kalma çabası içinde yaşıyorum. Bunun yanı sıra aylardır meditasyonla, yin yoga ile ruhumu sakinleştirmeye, huzurlu ve iyi hissetmeye çalışıyorum ama arkadaşımın da dediği gibi bu ülkede iyi hissetmek ne mümkün…

Hem uygulanmayan hem de imzacısı olmaktan vazgeçilmek istenen İstanbul Sözleşmesine gelince dedikleri gibi eğer uygulanırsa yaşatan bir sözleşme. Sözleşmenin önemli yanlarında biri de sözleşme, kadınlar tarafından tüm kadınlar için yaşam hakkımıza sahip çıkmak üzere yazıldı. Sözleşme, kadına yönelik şiddette tamamen kadının yanında. O yüzden çok önemli ve mutlaka savunulmalı.

Elbette sözleşmenin önemi sadece bu değil. Eğer uygulanırsa kadına yönelik şiddeti önler, ev içi şiddette bireyleri korur, toplumsal cinsiyet eşitliği ve toplumsal eşitlik kavramlarını tanımlar, şiddete maruz kalanları korur.

Şunu da belirtmek gerekir ki sözleşme insanların sadece iki cinsiyet kimliğinden ibaret olunduğunu düşünmez. Şöyle ki gölge raporlar aracılığıyla lgbti bireylerin uğradığı şiddetin tanınması ve önlem alınması belirtilir.

Sözleşmenin dört ana başlığı şöyle özetlenebilir; kadına yönelik şiddetin temelinde yatan toplumsal cinsiyet eşitsizliğine neden olan cinsiyetçi tutum ve davranışları değiştirmeyi hedefleyerek şiddeti önlemek. Şiddete uğrayan kadın şikayetten vazgeçse dahi şiddet suçu karşısında faillere gerekli cezayı vermek. Dayanışma merkezi, sığınak, cinsel şiddet kriz merkezi gibi destek mekanizmalarını kurarak şiddet riski altındaki kadınları korumak. Ülke çapında kadına yönelik şiddet ile mücadele edebilmek için kurumlar arasında gerekli koordinasyonu kurmak.

İstanbul Sözleşmesi, bizler için su gibi. Yönetenlerin sözleşmeye yaklaşımı da tıpkı su krizinde olduğu gibi; göstermelik. İhtiyacımız olan ise barışmaya ikna eden, kadını suçlayan mekanizma ve kişiler değil, sözleşmenin gerçekten uygulanması.

Kaynak: Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı

Sözleşmenin tamamı için: https://rm.coe.int/1680462545

CİNSEL İSTİSMAR YAZI DİZİSİ – 3 Cinsel İstismar Hakkında Yanlış Bilinenler

4 yazıdan oluşan Cinsel İstismar konulu yazı dizisinin üçüncü kısmını, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nin sitesinden herhangi bir değişiklik yapmadan ve kendilerinden izin alarak sizlerle paylaşıyoruz:

Her toplumda çocukların cinsel istismarı hakkında yaygın yanlış inanışlar bulunur. Bu inanışlar birbirini besleyerek büyür ve cinsel istismarla etkin mücadelede engeller oluşturur. Cinsel istismar konusunda toplumda var olan sessizliği kırmak için ilk adım doğru bilgi ve yaklaşıma sahip olmaktır. Yetişkinler; cinsel istismarın kapsamı, sebepleri ve etkileri ile ilgili doğru ve bilimsel bilgiye sahip olmalı ve istismarın önlenmesinde sorumluluk almalıdır. 

Hazırladığımız bu listede çocuğa yönelik -özellikle temas içeren- cinsel istismar türlerine dair yaygın yanlış inanışları ve neden yanlış olduklarına dair açıklamaları okuyacaksınız. Cinsel istismar denilince akla çoğunlukla temas içeren türler geldiği için mitler de bu istismar türleri etrafında toplanıyor, yine de cinsel istismarın temas içermeyen türleri de olduğunu unutmayalım. 

“Cinsel istismar benim çevremde gerçekleşmez.”

Aslında her yanlış inanışın temelinde bu düşünce yatar. İstismarın bizim çevremizde gerçekleşmeyeceğine inanmak isteriz; fakat gerçekte istismar bizim çevremizde de gerçekleşir. İstismar sosyo-ekonomik durum, etnik köken, eğitim seviyesi, statü, yaş ve yerleşim yeri fark etmeksizin toplumun her kesiminde gerçekleşebilir. Siz farkında olmasanız da bugüne kadar cinsel istismara maruz bırakılmış bir çocukla karşılaşmamış olma oranınız sandığınızdan daha düşüktür. 

“Cinsel istismar; parklar, ıssız sokaklar, boş inşaat alanları gibi tehlikeli bölgelerde ve çoğunlukla yaşlı, yabancı, hırpani erkekler tarafından gerçekleştirilir.”

“Çocukları şeker ve çikolatayla kandıran tehlikeli yabancılar” miti eskiden olduğu kadar yaygın değil ama hala geçerliliğini koruyor. Sanıldığı gibi cinsel istismar sadece parklar, ıssız sokaklar, boş inşaat alanları gibi tehlikeli bölgelerde ve çoğunlukla yaşlı, yabancı, hırpani erkekler tarafından gerçekleşmez. Cinsel istismar çocukların ve güç dinamiklerinin bulunduğu her ortamda; evde, okulda, sokakta, serviste, ibadethanede, parkta, sosyal medyada ve kadınlar tarafından da gerçekleştirilebilir. Bu nedenle çocuklara ‘yabancılarla konuşma’, ‘tanımadığın kişilere güvenme’ gibi mesajlar vermeniz istismarı önlemede yeterli ve kapsayıcı değildir. İstatistikler, istismarın en çok çocukların tanıdığı ve yakın hissettiği kişiler tarafından, güven bağının kurulduğu uzun süreli ilişkilerde, zamana yayılarak gerçekleştiğini gösteriyor. 

“İstismar eden kişiler sapık ya da pedofildir.”

Bu inancı sürdürmek cinsel istismar olaylarını kendimizden uzaklaştırmamızı sağlar. Ancak cinsel istismar failleri hayatımızın içinde, çevremizde, aramızda bulunan, sıradan kişilerdir. Fail biz de olabiliriz. Her cinsel istismar eylemini gerçekleştiren kişi pedofil değildir. İstismar; her daim kişilerin cinsel dürtülerini kontrol edememesi, hasta ya da sapık olmalarıyla ilgili değildir. İstismar eden kişiler güç, otorite, statü ve ayrıcalığa sahip kişiler olabilecekleri gibi; evli, çocuk sahibi, sıradan insanlar da olabilirler. Cinsel şiddet, cinsellikle değil güç ile ilgilidir. 

“Cinsel istismar her zaman fiziksel şiddet ve zorlama içerir.”

Cinsel istismar her zaman çocuğu korkutarak, tehdit ederek, zorlayarak ve ona karşı güç uygulayarak gerçekleşmez. Çoğu istismar olayında yetişkin; çocuğun ona duyduğu güven, hayranlık ve sevgiden faydalanır. Çocuklar istismar eylemi esnasında fiziksel ve cinsel olarak uyarılabilir. Fakat bu kesinlikle eylemin istismar olduğu gerçeğini değiştirmez. Çocuklar, evlilik yoluyla istismarda olduğu gibi onayları inşa edilerek ya da başka seçenekleri bulunmadığını düşünerek de istismar eylemine sessiz kalabilir.  

“İstismarda çocukların dış görünümleri ya da davranışları sebep olur.”

İstismar eylemleri çocukların cinsiyetleri, dış görünüşleri, sevimli ve tatlı oluşları, sosyallikleri ve davranışlarından bağımsız, farkı dinamiklere bağlı olarak gerçekleşir. Çocuk izin vermiş, isteyerek hareket etmiş ya da cinsel temas içeren oyun talebinde bulunmuş olsa dahi; bu yetişkinin sürdürdüğü bir cinsel eylemin bahanesi olamaz. Sınır koymak ve hayır demek her zaman yetişkinin sorumluluğudur. Yetişkinden çocuğa yönelen bir cinsel eylem söz konusu olduğunda ‘onay’dan bahsedilemeyeceğini unutmayın. İstismara sebep olan her zaman failin kendisidir.

“Sadece kız çocukları istismara maruz bırakılır.”

İstismara maruz bırakılan oğlan çocuk sayısı azımsanmayacak kadar yüksektir. Toplumda var olan cinsiyet rolleri ve normları erkekleri güçlü ve dayanıklı olarak gördüğü ve istismarı kırılganlık, zayıflık ve güçsüzlükle ilişkilendirildiği için, istismara sadece kızların maruz kaldığı algısını oluşturur. Bu algı da, oğlan ve toplumsal cinsiyet rollerine sığmayan tüm diğer çocukların maruz bırakıldığı istismarı görünmez kılar. 

“Ergenler çocuklardan farklıdır, onların yaşadığı istismar sayılmaz.”

Söz konusu ergenler olduğunda medyada ve toplumda cinsel istismara dair algının farklılaştığını görürüz. Cinsel ve bedensel gelişimin hızlandığı bu dönem, çocukların masumiyetini yitirdiği ve kolayca suçlanabildiği bir algıyı beraberinde getirir. Oysa 18 yaşına kadar her birey çocuktur. Zihinsel gelişim 25 yaşına kadar devam eder. Ergen cinsel eylemi talep eden, yetişkinlere yönelik romantik duygularını ifade eden bir konumda olabilir. Bu, sınır çizmesi gereken kişinin yetişkin olduğu gerçeğini değiştirmez. Ergenlerin de sınırlara ve desteklenmeye ihtiyacı vardır. Ergenliğe dair algımızla yüzleşmeli, yetişkinin dahil olduğu hiyerarşi barındıran her türlü cinsel eylemin istismar olduğunu unutmayarak tüm çocukların haklarını savunmalıyız.

“Çocukların hayal güçleri çok geniştir, bu nedenle cinsel istismar ile ilgili hikayeler uydururlar.”

Çocukların hayal güçleri geniş olduğu için cinsel istismarla ilgili de hikâye uydurduğunu düşünürüz, çoğu zaman da böyle düşünmek bizi rahatlatabilir. Hele de çocuğun anlattığı kişi bildiğimiz, tanıdığımız, ummadığımız biriyse…  Fakat çocukların cinsellikle ilgili kelime hazneleri ve deneyimleri istismarla ilgili hikâye uydurabilecek kadar geniş değildir. Çoğu zaman bu konuda yalan söylemezler. Söylüyorlarsa da gerçek olmayan bir eylemin ardında mutlaka araştırılması gereken başka bir ihmal ya da istismar yatar. Bizler çocuklara inanmadıkça da bu eylemleri açıklamaları zorlaşacak, istismarı saklama oranları yükselecektir.  

“İstismarı bildirmek çocuğun geleceğini mahvetmektir. Yaşanan bir-iki ufak olay önemli değildir, çocuklar olanları çabuk unuturlar.”

Çoğu zaman istismarı bildirirsek çocuğun geleceğini mahvedeceğimizi düşünürüz. Yaşanan bu olayın önemsiz olduğunu ve çocukların nasıl olsa çocuk oldukları için bunu kolayca unutacaklarına inanmak isteriz.  Oysa bildirilmeyen istismar olaylarının sonucunda istismar eden yetişkinler başka çocuklara zarar vermeye devam eder. Unutmamalıyız ki istismar çocuğun değil uygulayan kişinin hatasıdır ve bunu bildirmek biz yetişkinlerin sorumluluğudur. Çocukları korumak ve onların mutlu ve üretken bir yaşama sahip olabilmelerini sağlamak için sessizliği kırmak ilk adımdır. 

“Cinsel istismar öyle ya da böyle olacaktır, engellemek için bizim elimizden bir şey gelmez.”

Cinsel istismarla ilgili elimizden bir şey gelmeyeceğini, ne yaparsak yapalım durduramayacağımızı düşünebiliriz. Fakat devletten, yargıdan, toplumda çözüm talep ederek, bu konuda mücadele eden sivil toplum örgütlerini destekleyerek, bildirim yükümlülüğünü unutmayarak, en başta kendi dilimizde cinsel şiddeti sonlandırarak, en önemlisi cinsel şiddetle mücadelenin bizimle başladığını her zaman kendimizi hatırlatarak cinsel istismarı durdurabiliriz. Sadece bu yanlış inanışlarımızı gözden geçirerek ve doğru bilgileri yaygınlaştırarak dahi çok şeyi değiştirebiliriz. 

31. Ankara Uluslararası Film Festivali Ulusal Uzun Metraj Yarışma Filmleri Belirlendi!

Dünya Kitle İletişim Araştırma Vakfı tarafından düzenlenen, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından desteklenen ve bu yıl 31’incisi 3-11 Eylül 2020 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan Ankara Uluslararası Film Festivali’nin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda yarışacak filmleri belirlendi!

COVID-19 sebebiyle ertelenen ve 3-11 Eylül 2020 tarihlerinde düzenlenmesine karar verilen festivalin yarışma filmleri, Ali Karadoğanİrfan Demirkol ve Zeynep Ünal tarafından yapılan ön değerlendirme sonucunda belirlendi. Filmler, Yönetmen Yeşim Ustaoğlu‘nun başkanlığında kurulan ve oyuncu Berkay Ateş, oyuncu Tuğçe Altuğ, kurgucu Aylin Zoi Tinel ve sinema yazarı Uğur Vardan‘dan oluşan jüri tarafından belirlenecek!

T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından desteklenen 31. Ankara Uluslararası Film Festivali kapsamında En İyi Film Ödülünü alan filme 50.000 TL, ilk filmlere verilen Mahmut Tali Öngören Özel Ödülünü kazanan filme ise 10.000 TL ödül verilecek. Toplam 13 ödülün verileceği yarışmada en iyi filmlerin, yönetmenin, oyunculukların, senaryonun, görüntünün, özgün müziğin, sanat yönetiminin, kurgunun değerlendirileceği sinema filmlerinin gösterimi, “Kontrollü Normalleşme Sürecinin” tüm tedbirlerinin alınacağı Kızılay Büyülü Fener Sineması’nda %50 kapasitede izleyici alınarak gerçekleştirilecek.


Ön jürinin değerlendirmesinden sonra belirlenen 9 yarışma filmi şu şekilde belirlendi:


1. Aşk, Büyü, vs. – Ümit Ünal
2. Bilmemek – Leyla Yılmaz
3. Ceviz Ağacı – Faysal Soysal
4. Kovan – Eylem Kaftan
5. Omar ve Biz – Maryna Er Gorbach, Mehmet Bahadır Er 
6. Şair – Mehmet Emin Yıldırım
7. Topal Şükran’ın Maceraları – Onur Ünlü
8. Uzak Ülke – Erkan Yazıcı
9. Uzun Zaman Önce – Cihan Sağlam

Yeni Albümü “İnjustice” ve Enzo İkah

Enzo İkah, bir müzisyen ve çok daha fazlası… Onunla ilk albümü Rainbow ile tanışmıştık. O, bu albümün ardından yedi albüm daha yaptı ve şimdi “İnjustice” ile dinleyiciyle buluşuyor.

Yeni albüme adını veren İnjustice’in sözleri adaletsizlikten bahsediyor.

“İnjustice / Adaletsizlik
birine yapılan haksızlık herkese yapılmıştır
hepimiz hür ve eşit doğduk
kimse ast değil
kimse üst değil
kimse yalnız doğmaz
kimse ast değil
kimse üst değil
kimse yalnız değil
güneş herkes içindir (we can say “herkes için parlar”, like sun shines for everyone, i used “herkes içindir” to shorten the sentence)
bana siyah demeyi bırak ben sana beyaz demiyorum
aptal olan renk değil insandır
demem o ki
beyazsan haklısın
siyahsan bir adım geri atarsın”

Enzo İkah da kendi hayatında adaletsizlik mağduru olmuş ve ülkesini terk etmek zorunda kalmış bir müzisyen. Söyleşiye buradan başlamak istedim.

Merhaba Enzo, bize biraz Türkiye’ye geliş sürecini anlatabilir misin? Neden ülkenden ayrılmak zorunda kaldın?

Müzik benim için hep sosyal mücadelemde bir araç odu. Ülkemde de rejimin hoşuna gitmeyen sözlerimden ötürü 10 yıl hapse mahkûm oldum. Bir arkadaşımın desteği ile Fransa’ya kaçacakken, bürokratik nedenlerle 13 yıl önce Türkiye’de alıkondum ve maceram bu şekilde başladı.

Türkiye’de yaşıyor olmak müzik serüvenini nasıl etkiledi?

Müzik benim dünyayı anlamak ve anlatmak için kullandığım bir yol. Burada çok çeşitli insanlar tanıdım, ama yaşadığım yerin önemi yok, benim için esas olan inançlarımı iletebilmek.

Sen, müziğinle sadece insan olmanın altını çiziyorsun ve buradan bakıyorsun ama Dünya’da yaşananlar farklı olabiliyor. Son günlerde hepimiz George Floyd’un öldürülüşüyle sarsıldık biliyorsun. Bunu en iyi gözlemleyebileceklerden birisi sen olduğun için soruyorum; ırkçılık bizim topraklarımıza da bulaşmış mı?

Ben sadece dünyanın bir köşesinde yaşamak, ya da oralı olmak için doğmadım. Müziğim bir Kongo, bir Hindistan ya da Türkiye için değil. Vizyonum daha global, daha evrensel. Hepimiz için. Farketmeden, hepimiz ırkçılık yapabiliyoruz. Örnek vereyim, birisi için siyah ya da zenci, ya da o Alman kız, ya da yabancı dediğimiz anda ırkçıyız zaten. Birini etiketlediğimiz anda ırkçıyız. Zenci kelimesini zincir ya da kölelikle çağrıştırabiliriz. Zenci köleliği anımsatır. Oysa ben kölelik zamanında gelmedim dünyaya, ben özgür bir insanim. Birisi seni tanımadan fikir yürütürse, bu bir tür ayırımcılıktır. Ben ‘o beyaz adam’ dersem de ırkçılıktır. Benim için ırkçılık, önündeki insanı farklı görmekten ibaret aslında, bu kendi başına ayırımcılıktan geçer. Sen bana zenci demekten vazgeçersen, ben de sana beyaz demem. Hepimiz sadece insanız. Ama bu ülkede Afrikalılar iş bulmakta, okula hastaneye gitmekte oldukça zorlanıyor.

Çok kullanılan kavramlardan biri de “öteki”dir. Senin bu kavrama bakışın nasıl, ötekilikle ilgili ne düşünüyorsun?

İnsanlığa bakmanın sadece bir yolu var benim için. Kimse ailesini, teninin rengini, nerede doğduğunu, ana dilini seçerek doğmuyor. Hepimiz sadece insan soyuyuz. Bir kedi siyah da olabilir beyaz da, birbirlerini umursamazlar bu yüzden. Öteki diye de bir şey yok aslında.

“Mülteci İşte Buradayım” belgeselini yaptınız. Biraz bu süreçten bahsedebilir misin?

Bu filmi yapma amacım ümit vermekti, hayallerimize şartlar ne olursa olsun ulaşabileceğimizi göstermekti. Göç ettiğimizde, başka yerlere gittiğimizde, kalbimizle birlikte gideriz ve hayallerimizi kimse elimizden alamaz. Hayal kurmaya izin var. Rüyanız neyse asla vazgeçmeyin demek istedim ve kendi örneğimi sundum.

Jakarta, Endonezya’da 2015 Humaniteryen Altın Ödülü’ne layık görüldük. Bana da ayrıca “Star of Peace” (Barış Yıldızı) takdim ettiler, dünyada bastırılmış insanlar adına yaptığım müzik için.

Sık sık ülkendeki Koltan madenlerine değiniyorsun. Bundan dolayı yaşananlar nedir? Neler oluyor?

Ülkemde durumlar aslında daha kötüye gidiyor. Dünyadaki koltan rezervlerinin %80’i Kongo’da. Ülkenin zenginliği aslında neredeyse aynı zamanda bir lanet. Bu maden plazmalardan cep telefonlarınıza, playstationlarınızdan, bilgisayarlarınıza kadar kullanılan bir hammadde,  ancak yasal ve adil yollarla işlenmiyor madenler. 5.4 milyon çocuk çalıştırılıyor ve o bölgede su ana kadar 2 milyon kadın tecavüze uğradı. Bunlar maalesef çok paylaşılan haberler değil.

Evet maalesef…

Amacım, değişimin her birimizde başladığını belirtmek, dünya barışı için, çevre sorunları için, ayrımcılıkla mücadele için müzik yapıyorum. İnsanlara ulaşmak ve onlara anlatabilmek için.

Herkesin bahsetmesi gereken şeyler aslında, iyiye doğru değişim için bireysel çaba, bunları dile getirdiğin için teşekkürler Enzo.

Bana zaman ayırdığınız için ben teşekkür ederim.

Tendertwin ile Tanışalım: Merhaba Triangles

Yaratım devam ediyor. Hayatın sürekliliği bizi kendisine hayran bırakırsa yolumuz Tendertwin ile kesişiyor. Uzağı yakın eden müziği dinlemek ister misiniz?

Tender-twin. Sizi dinlemek ne hoş. Seçtiğiniz isim ile sesin yolu nasıl kesişti?

Narin ikiz. İkizim de yok, çok soran oldu. İsmi ben seçmedim, Bilge’den ayrık bir karakter düşünmeye çalışırken iyi kötü sonsuz aday icat ettiğim arafta bir dönem oldu. Philadelphia’da bir sergi açılışının girişinde performans sanatı olarak ayaküstü insanlar hakkında kısa şiirler yazan daktilolu bir adam vardı. Dedim ki, “Şiir değil ama bir mahlas önerini alırım, lütfen”. Bana bir iki soru sordu, bir de burcumu sordu… O an orada “Tamam bu.” dedim ben de. İyi konsonans, hem de çok iyi bir Blur şarkısı.

TendertwinBilge Nur Yılmaz

Tendertwin. Merhaba, sizin hakkınızda en çok merak edilen şey ne olabilir?

Kimin merak ettiğine göre epey değişir! Sanırım bir önceki sorunun cevabı sık merak edilenlerden.

Tri-Angle-S, hem çok tanıdık hem de anahtar deliğinden bakmak gibi. Neden Triangle? Aklıma Tesla geliyor. Aklım doğru bir yerde mi acaba?

Tesla… Benim aklımda Tesla yoktu — ama kapım açık, Tesla da gelebilir elbette. Triangles üçlerden ve üçlülüklerden payını bolca almış bir şarkı. Bir üçgen, şekillerin aynı isim altında en çok çeşitlenebileni aynı zamanda. Sen, ben, ve o. Geçmiş, şimdi, gelecek. Burası, orası, bir de ötesi.

Triangles bizi çağırıyor. Kaybedeceğimiz şey, beklentilerimizdir gibi bir önerme geliyor şarkıdan. Sevgi, beklenti ve kaybetmek üçlemesini nasıl anlamalıyız?

Sevindim. Üçgenin içinde bir döngüsellik gibi oldu böyle söyleyince, aslında biraz da öyle belki. Beklediğimiz hiçbir zaman birisi değil — beklediğimiz biziz, kaybeden yine biziz. Bir düzlem üstündeki noktaları birleştiren de biziz.

Kraliçe ve Covid-19. Bu süreç senin için nasıldı? Dört tarafında sular olduğunu biliyorum. Başka neler diyebilirsin bize?

Ha! Kraliçeden çok şarlatanlarını gördük aslında. Dünyanın geri kalanından çok farklı değildi, ama dünyanın geri kalanında olduğu gibi oldukça gerçeküstü bir deneyimdi. Bilgilerimi taze ve doğru tutmaya uğraştım epey, kendimle de yıpratıcı derecede uğraşmamaya çalıştım. Galiba en yorucu kısmı dişimizi sıkma sürecinin sıkılı dişlerle yaşamaya alışma haline evrilmesini kabul etmekti. Her gün her hücrenle yaşadığın Londra’nın bir anda hayalet bir şehre dönmesini izlemek, bomboş bir Millenium Bridge’den yürümek gibi devasa kontrastlar da unutması zor olacak anılardan. Sulara gelirsek, Thames’i saymazsak büyük bir illüzyon aslında dediğin. Bodrum’u hep tercih ederiz.

TendertwinBilge Nur Yılmaz

Biraz da Bilge Nur’u konuşalım. Yollar ile arası iyi sanırım? Saksıdaki çiçek mi yoksa bahçedeki çiçek midir Bilge Nur?

(Bana genelde öğretmenlerim Bilge Nur derlerdi, hah!) Bilge’nin yollarda olmadığı zaman yok gibi. Yapabildiğim andan itibaren hep başka bir yerlerde olmak istemişim gibi bir senaryo çıkıyor geriye baktığımda. Rutinin ve sabitliğin kıymeti de bu verilen aralarla anlaşılıyor gibi. Gerçi şu an kaçınılmaz duraksamadayım. Okul, seyahat, merak, ve kurtlanmaktan ötürü hareket halinde olmak kendiliğinden geliyor. Yolculuk sırasında aklımızın en berrak olduğunu düşünüyorum bir de, yolun hengamesiyle meşgul ama durmadan düşünüyor. İki saat yürüdüğümüzde de hissederiz mesela bunu. Uyku gibi, o hal bir sindirim süreci bence. Uçaklar, trenler, akıp giden manzaralar.

Tendertwin – Triangles dinlemek için tıklayınız. Sanatçıyla ilgili detaylı bilgiler ve sosyal medya hesapları için:

facebook.com/tendertwin/
instagram.com/tendertwin/
soundcloud.com/tendertwin
youtube.com/user/BilgeNY/

31. Ankara Uluslararası Film Festivali Heyecanı Başlıyor!

Dünya Kitle İletişim Vakfı ve T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığının desteğiyle düzenlenen ve bu yıl 31’incisi gerçekleştirilecek olan Ankara Uluslararası Film Festivali 3-11 Eylül 2020 tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Daha önce Haziran ayında yapılması planlanan festival, COVID-19 sebebiyle ertelenmişti.

Festivalin gösterim seçkisinde yer alan Ulusal Yarışmalar ve Dünya Sineması filmleri,  Kızılay Büyülü Fener Sinemaları’nın en büyük üç salonda “Kontrollü Normalleşme Sürecinin” tüm tedbirleri alınarak gerçekleştirilecek. %100 temiz hava alma özelliğine sahip salonlara %50 kapasitede izleyici alınması planlanıyor. Ayrıca film arası olmayacak, , salona yiyecek içecek ile girilmeyecek, film boyunca maske kullanılacak. Günde 3 seans film gösterilecek olan festivalin seans saatleri ise 14:00, 17:00 ve 20:00 olarak belirlendi.

Festivalin her yıl düzenlenen “Afiş Tasarım Yarışması” na başvuran 318 eser, Prof. Dr. Filiz Yenişehirlioğlu (Koç Üniveristesi, VEKAM), Aziz Yayla (Reklamcı), Ekin Kılıç Ezer (Grafik Sanatçısı, Öğretim Görevlisi), İnci Demirkol (Festival Başkanı), İrfan Demirkol (Dünya KİV Başkanı) tarafından değerlendirildi. Jüri, katılımcılar arasından Esin Güler’in eserini 31. Ankara Uluslararası Film Festivali‘nin afişi olarak belirledi.

1998 Bursa doğumlu, Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik bölümünde lisans eğitimini tamamlayan Esin Güler afişi tasarlarken neler düşündüğünü şöyle aktardı: “Afişimi tasarlarken, izlenilen her filmin, seyircinin gözlerinden başka bir filme kaydolduğunu düşünmüştüm. Seyircinin gözleriyle birlikte fırlamış filmleri illüstre ederek dolu dolu geçmesini beklediğim festivale göndermede bulunmuştum.”

İstanbul Modern Sinema’da bu hafta sonu: “Ildikó Enyedi Hakkında Her Şey”

Covid-19 salgını sebebiyle programlarına ara veren İstanbul Modern Sinema, kontrollü sosyal hayat sürecinde kapılarını yeniden açtı. Salgın sebebiyle ara verilen “Ildikó Enyedi Hakkında Her Şey” adlı program 18-19 Temmuz’da sinemaseverleri bekliyor

İstanbul Modern Sinema, Covid-19 salgınıyla mücadele kapsamında izleyicilerin salonda güven içinde film izleyebilmeleri için bir dizi tedbir ve kurallarla kapılarını yeniden açtı. Yeni dönemin ilk programında çağdaş Macar sinemasının usta yönetmenlerinden Ildikó Enyedi’nin filmleri yer alıyor. Usta yönetmen için Türkiye’de ilk kez hazırlanan retrospektif, Türk Tuborg A.Ş.’nin katkıları ve Macar Kültür Merkezi işbirliğiyle gerçekleştiriliyor.

Michael Haneke ile başlayan, Krzysztof Kieślowski, Chantal Akerman, François Ozon ve Agnès Varda ile devam eden serinin altıncısı “Ildikó Enyedi Hakkında Her Şey” retrospektifi kapsamında yönetmenin filmografisinden filmler gösteriliyor.

Sinemasında evren ile insan ruhunun esrarlarını çözmeye çalışan yönetmen bilimkurgudan büyüye, Yunan mitolojisinden halk masallarına farklı kaynaklardan beslenerek geleneksel Macar sinemasının sosyal gerçekçi üslubuna karşı ülke sinemasının tarihine yeni bir anlatı ve anlatım getirdi.

Enyedi kimdir?

1955 doğumlu Ildikó Enyedi, Budapeşte’de önce ekonomi, sonra tiyatro ve film akademisinde okudu. 1979 yılından itibaren kısa filmler ve belgeseller çekmeye başladı. İlk uzun metrajı Köstebek (Vakond, 1987) dünya gezegenindeki insanların yaşamlarını anlamaya çalışan bir ajan üzerine fantastik ve romantik bir film. Cannes’da Altın Kamera ödülüne layık görülen ve 20. yüzyılın şekillendirdiği yeni, modern dünyada kaderin cilvesiyle birbirlerinden ayrılan ikiz kız kardeşlerin hikâyesini masalsı bir dilde anlattığı Benim 20. Yüzyılım’ın (Az én XX. Századom, 1989) ardından dört film yaptı: David Bowie’nin Benim 20. Yüzyılım’ın büyüsüne kapılarak uygulayıcı yapımcılık rolünü üstlendiği ve şeytan tarafından yedi sihirli kurşun verilen bir avcının hikâyesini anlatan Büyü Avcısı (Büvös Vadász 1994), 31 Aralık 1999 gecesinde buluşmak için sözleşen madenci bir oğlanla onun yaz aşkı arasında geçen melankolik bir aşk filmi olan Tamás ve Juli (1997) ve Paris polisinin içinden çıkamadığı bir cinayet vakasını çözmek üzere şehre davet ettiği doğaüstü güçlere sahip bir büyücüyü anlatan Büyücü Simon (Simon Mágus, 1999).

Enyedi bu filmden sonra sinema ekranlarına ara verdiği 17 yıllık dönemde Macar televizyonu için çalışmaya başladı, HBO Macaristan için Terápia adlı Macar dizisini çekti, üniversitede sinema dersleri verdi.

2017 yılındaki geri dönüş filmi Beden ve Ruh (Testről és lélekről) ile Berlin’de Altın Ayı’yı kazandı ve Oscar yarışında ülkesi adına aday oldu. Romantizmin pek beklendiği bir yer olmayan mezbahada geçen yine rüyamsı bu aşk hikâyesi, Enyedi’yi daha genç bir kuşakla buluşturdu.

Güvenli bir sinema keyfi

Müze genelinde alınan önlemlere ek olarak, İstanbul Modern Sinema da her gösterim günü sonunda düzenli olarak dezenfekte ediliyor. Her seans sonrası salondaki koltuklar özel dezenfektanlarla siliniyor ve salon havalandırılıyor. Tüm çalışanların sağlık durumu yakından takip ediliyor. Salona sınırlı sayıda (26 kişi) ve sadece maskeli izleyici kabul ediliyor.

Ildikó Enyedi Hakkında Her Şey Programı

BEDEN VE RUH (TESTRÖL ÉS LÉLEKRÖL), 2016

18 Temmuz 16.00

Macaristan

Yönetmen: Ildikó Enyedi

Oyuncular: Géza Morcsányi, Alexandra Borbély, Zoltán Schneider

Beden ve Ruh, içine kapanık bir adam ve kadın arasındaki mistik aşk hikâyesini konu alıyor. Budapeşte yakınlarında bir mezbahada finans müdürü olan Endre, denetime gelen Mária için daha ilk karşılaşmadan itibaren yoğun duygular beslemeye başlar. Ancak hislerini ne kendisine ne de Mária’ya açabilir.Aşırı detaycı ve titiz, bir o kadar da çekingen Mária ile Endre bir süre sonra tesadüfen aynı rüyayı gördüklerini fark eder. Gerçek hayatta dışa vuramadıkları aşkları, her gece buluştukları bu masalsı ortamda derinleşir. Enyedi’nin ara verdiği sinemaya 17 yıl sonra geri dönüş filmi olan ve şiirsel anlatım ile sert gerçekliği ustaca harmanlayan film, 2017’de Berlin Film Festivali’nde büyük ödül Altın Ayı’ya layık görülmüştü.

TAMAS VE JULI (TAMÁS ÉS JULI), 1997

18 Temmuz 14.00

Macaristan, Fransa

Yönetmen: Ildikó Enyedi

Oyuncular: Márta Angyal, György Barkó, Csaba Czene

İldikó Enyedi, bu filmini Fransız televizyonu için, on farklı ülkeden yönetmenin katılımıyla gerçekleşen ….’nın Gözünden 2000 yılı (2000 Vu Par) adlı proje kapsamında çekti. Enyedi, farklı yönetmenlerin gözünden 20. yüzyılın getirdiği değişimleri işlemek isteyen bu seriye, madenci Tamas ile utangaç yuva öğretmeni Juli’nin engellerle dolu aşkını perdeye taşıyarak katıldı. Dönemin ulusal ve küresel endişelerini bir kenara bırakarak temelde insanın ihtiyaçlarına odaklanan yönetmen, 1999’u 2000 yılına bağlayan yılbaşı gecesinde buluşmak için sözleşen bu iki sevgilinin kasabadaki barda buluşma öyküsünü anlatıyor. Bir yüzyılın dönümünde biten, masum ama bir o kadar da çetrefil olan bu aşk öyküsü Enyedi’nin kendine has sosyal gerçekçi üslubuyla, büyülü bir görsellikle perdeye taşınıyor.

BÜYÜCÜ SİMON (SIMON MÁGUS), 1999

19 Temmuz 16.00

Macaristan, Fransa

Yönetmen: Ildikó Enyedi

Oyuncular: Péter Andorai, Julie Delarme, Péter Halász

Paris polisi, bir cinayeti aydınlatmaya yardımcı olması için doğa üstü güçlere sahip büyücü Simon’dan yardım ister. Simon, Paris’e adım attığı anda dikkatini çeken genç Jeanne’ı bir türlü aklından çıkaramaz. Cinayeti kolayca çözdükten sonra Paris’te kalmaya devam eder ve Jeanne’ı yeniden bulur. Bu ikili birbirleriyle aynı lisanı konuşamasalar da aralarında bir aşk doğar. Jeanne üç günlüğüne sınavlarına girmek için okula gittiği sırada, Simon’u kendisinin baş rakibi olarak gören Peter hazırlanmakta olduğu yeni bir numaraya Simon’u da dahil ederek onu düelloya davet eder. İldikó Enyedi, bu filminde İncil’de doğa üstü güçleri olduğu anlatılan “Büyücü Simon” (Simon Magus) hikayesini günümüz Parisi’ne uyarlayan fantastik bir drama imza atıyor.

KISALAR

19 Temmuz 14.00

İLK AŞK (ELSÖ SZERELEM), 2008

Macaristan

Yönetmen: Ildikó Enyedi

Oyuncular: Juli Droste, Pálma Pásztor, Anna Kis

Genç kız, daha önce hiç tanışmadığı bir erkekle karanlık ve ıssız bir otoparkta buluşur. İzleyici kendisi için garip, ama kız için hiç de şaşırtıcı olmayan bir durumla karşı karşıyadır. Kız aşık olmuştur, 16 yaşındaki biri için tek önemli şey bu aşktır…

FLÖRT: HİPNOZ (FLİRT: HİPNÓZİS), 1979

Macaristan

İldikó Enyedi, ünlü bir Macar doktor tarafından hipnotize edilir. Daha önceden oraya konumlandırılmış kamera ise bu süreci kaydeder. Enyedi, “Bir yönetmenin, ‘yokluğunda’ da kendisini sinema yoluyla ifade edebileceğini” kanıtlamak için bu filmi yaptığını söyler.

İSTİLA (INVÁZİÓ), 1986

Macaristan

Filmde kurmaca bir ülkenin kurmaca bir şehri ilkel görünümlü bir yaratık ordusu tarafından istila edilir. Onları ışıksız ve ısısız bırakmak için ana güvenlik binası dışında tüm elektrik hatları kapatılır. Ancak şehir çoktan istila edilmiştir. Şehrin sakinleri, büyük kürklü giysiler giyen, modern bir lisan konuşamayan bu yaratık istilasından korunmak için yerin altına saklanırlar.

AVRUPA’DAN AVRUPA’YA / FROM EUROPE INTO EUROPE: SEGMENT 8 (EURÓPÁBÓL EURÓPÁBA), 2004

Macaristan

Bu sıra dışı film, Macaristan’ın Avrupa Birliği’ne girişini belgeliyor. Macar sinemasının öne çıkan on yönetmeninin katılımıyla ortaya çıkan filmde, her yönetmen kendi kültürel mirasının Avrupa’ya neler katacağına ve Avrupa’nın da kendi kültürlerine katkılarından bahsediyor. Filmin İldikó Enyedi’ye ait bölümünde ise toplumun farklı kesim ve mesleklerinden kadınlar ön plana çıkıyor.

Dark Biterken: İllüzyonu Anlamak

0

Dark bitti. Yaratıma dair bir fikir elde ettik. Başlangıç sondur, son da başlangıçtır dedik. Peki, hikayenin ortasında gelip geçilen “kapı” var. Üzerinde de “Sic Mundus Creatus Est” yazıyor. Biraz bakalım mı kadim bilgelikte zaman nedir?

Dark dizisini daha önce de incelemiştik şimdiyse konu biraz daha farklı. Nasıl basitleştirebiliriz diye düşünüyorum. Entelektüel olarak şu şudur demekten ziyade, günlük hayatımızdaki karşılığına oturtmaya çalışıyorum. Yoksa bu bilgi unutulur gider ve şuurumuzda bir değişiklik olmaz.

İlahi Nizam ve Kainat Sayfa 212’den alınmıştır.

Bunun için İlahi Nizam ve Kainat’a gideceğiz. Özetle, zamanın iki boyutlu bir kesit içerisindeki üç boyutlu spiral hareketini bize açıklar. Hayatlarımız boyu bu spiralde döneriz. Nereye kadar dersek Şekil F’ye bakalım. |CD| aralığında başladığımız şuur gelişimine |FG| aralığına kadar devam ederiz. Hayatlarımızın ulaştığı en yüksek derecedir. Bu aşamadan sonra dünya okulunda alacağımız bir şey kalmaz ve başka alanlara gideriz?

İlahi Nizam ve Kainat Sayfa 223’den alınmıştır.

Şimdi böyle yazdık ama ne değişti? Değişmesi için soru sormak ve gözlemek gerekiyor. İki boyutlu OPSR düzlemi içinde yatayda da hareket edebiliriz ya da dikeyde de. Düzlem, asli zamanı bir noktada kesiyor. İşin en can alıcı yeri burası. OPSR’nin içinde ne kadar hareket etsek de asli zamanda bir noktadayız hala. Sen düzlem içinde ilerledim diyorsun ancak OPSR, tek bir noktadan kesmiş oluyor. Dolayısıyla bizler asli zamandaki görünürlüğümüz için zamanı dikeyde kesmemiz ya da ilerlememiz gerekiyor.

Bu yataylık/dikeylik konusunda birçok sembolizim var. Bu dünya/öteki dünya, elektrik ve magnetik, cennetler, cehennemler… Hepsi çıkışların içeriğiyle ilgili. Buradaki uğraşlarımız eğer yataydaysa spiralin içinde döneriz. Eğer dikey çıkabilirsek o zaman “ilerleriz”. Yolu arayan kişi, yatay ile dikey arasındaki ilişkiyi gözlemeli ve kendine uygun yollar bulmalı. Çok kolaylıkla dinleşebilir. Hareketler yatayda gibi gözükür ancak sen o yataylık içinde yükselişi ararsın. Mesela namaz kılarsın, fizikselde yatay bir hareket gibidir ancak onun aracılığıyla yükselebilirsin? Yoga yaparsın fiziksel bir hareket gidiyor ve onun aracılığıyla yükselirsin? Savaş sanatları, chi’ çalışmaları ne varsa buraya girer. Bunu kurallaştırırsak eğer dinleştiririz.

Dikey çıkış yapmış ve burada onu anlatan birine gidip nasıl çıktın bana da söyle diye sordunuz ve o da size, şu baltayı/kılıcı aldım şu şu hareketleri yaptım ve o an şu çıkışı yaşadım dediğini farz edelim. O zaman düz bağlantı ile zekamız, o hareketleri yapıp çıkış yakalamak ister.

İş metotlara mı geliyor? Gurulara, isimlerinin önlerinde en az 4-5 sıfat almış ruhani liderlerin bize verdiği reçetelere mi uygulayacağız? Sadece metot mudur olayımız?

Fiziksel olarak işlenmeden önce, kompleksimize dair fikirler elde etmek güzel bir başlangıç olabilir. Oradan hareket’e ve benliklere, dolayısıyla da öz’e, ruh’a geleceğiz. Bir süre sonra zaman masamızda olacak. Artık fiziksel olarak hareketlerimizde biraz daha tutarlı olabiliriz. Yaptığımız hareketsel/fiziksel işlerde yükselmenin yollarını arayabiliriz.

Yoga’yı verenlerin, yoga ile ilgili yorumlarını okuyabilirseniz eğer neye ihtiyacımız olduğuna dair daha güçlü fikir elde edersiniz. Bunu kapalı söylemek durumundayım. Spiraller dairesel olarak dönmeye çok isteklidir. Bizi de döndürmek isterler. Biz de onaylanmış hareketler ya da öğretileri takip ediyoruz diye dönmeye devam ederiz. Bizi aydınlatan kim, kimin yanına çıkıyoruz sorusunu her zaman sormakta fayda var. Eğer cevabı bulabilirseniz, hızlanmanız çok kolay olacaktır. Uygulayacağınız metot da kendini hemen belli eder.

Realitesi geçmiş, mevcut ihtiyaçlara cevap vermediği söylenen öğretileri bırakıp Üstatların söylediklerine geçersiniz. Taşıdığımız benlikler ekranımıza sürekli ihtiyacımız gibi gözüken şeyleri sunar.