Ana Sayfa Blog Sayfa 54

Pandemi Döneminde Online Alışveriş

Küresel olarak salgın ilan edilen COVID-19 hastalığı, dünya genelinde 2020 yılının en belirleyici olayıdır. Salgının yayıldığı günden sonra, günlük yaşantımız da büyük bir hızla değişmeye başladı!

Tek bir yerde toplanması güvenli kabul edilen insan sayısı, binlerden yüzlere, hatta onlara düştü. Restoranlar, barlar, sinema ve spor salonları kapandı. Ofis çalışanları, tam zamanlı olarak uzaktan çalışmanın zorlukları ile karşı karşıya kaldı. 

Aslında, bu dönemde insanlar, birbirine bağlı dünyamızın gerçekleriyle ve bu bağlantıları diğer insanlarla geçici olarak da olsa ayırmanın ne kadar zor olduğuyla karşılaştı. Bu yalnızlık ve belirsizlik döneminde, insanların alışveriş davranışları da kısa bir sürede gelişmeye başladı. Tüketiciler, artık neredeyse tüm alışverişini çevrimiçi ortamlardan gerçekleştirmeye başladı. 

Pandemi Alışveriş Alışkanlıklarımızı Nasıl Değiştirdi?

Hepimiz, bir noktada şuanda ihtiyacımız olmayan bir şeyi ya da bir alışveriş yapma niyeti olmadan, etrafa bakmak için mağazalarda dolaştık. Bunu bazen bir ürün hakkında bilgi toplamak, bazen de sadece zevk için yaptık. Mağaza dolaşma alışkanlığı aynı zamanda bir kaçış, sosyalleşme ve basit bir eğlence aracı olarak da fayda sağlamaktadır. 

Fiziksel mağaza alışverişini doğasında, göz atma arzumuz da büyük rol oynamaktadır. Ürünlere dokunma, görme, hissetme ve deneyimleme deneyimleri de ödüllendiricidir. Çevrimiçi mağazalar ise, gezinme fırsatı sunmaktadır. Bir üründen diğerine giderken, kendinizi başlangıçta satın almayı düşünmediğiniz bir şey için ödeme yaparken bulabilirsiniz. Bu göz atma, aslında çevrimiçi mağazalar için önemli bir gelir sağlamaktadır. 

Pandemi Döneminde Online Alışveriş Hakkında Bilinmesi Gerekenler

Tüm dünyanın tuvalet kağıdı stokları ile ilgili paniğe kapıldığını gördüğümüz günlerde olduğu gibi; bireylerin bu küresel salgına verdikleri ana tepkilerden birinin, alışveriş alışkanlıklarını değiştirmektir. 

Daha fazla insan online alışveriş yaptıkça, güvenlik konusu da giderek daha önemli hale geliyor. Bu bölümde, pandemi döneminde online alışverişin avantajlarından yararlanırken, güvenlik konusunda size yardımcı olabilecek bazı ipuçlarından bahsedeceğiz:

  • Bir siteyi güvenlik göstergeleri açısından inceleyin

Bir online alışveriş mağazasında, ürünleri ilk elden görme avantajına sahip olursunuz. Öncelikle, ziyaret ettiğiniz mağazanın yasal olup olmadığını kontrol edin. Sertifika bilgilerini ve firmanın ayrıntılarını görüntülemek için, anasayfada yer alan asma kilidi tıklayabilirsiniz. En azından, şifreleme kullanmayan sitelerden alışveriş yapmayın. 

Ek olarak, bir sitenin güvenilir olup olmadığını belirlemek için aşağıdaki sorulardan birkaçını sorabilirsiniz:

  • Bu sitenin bir iade politikası var mı?
  • Dil bilgisi ve yazım hataları var mı?
  • Takip edilen bir sosyal medya hesapları var mı? 
  • Siparişiniz hakkında iletişime geçebileceğiniz iletişim bilgileri var mı?

Bu tür sorular, dolandırılmayacağınızı garanti etmese de, bir siteye güvenip güvenmemeniz gerektiğini belirlemenize yardımcı olacaktır.

  • Verilerinizi koruyun 

Online alışveriş yaptığınız bir siteye, ihtiyacınız olandan daha fazla bilgi vermeyin. Çok fazla kişisel bilgi isteniyorsa, müşteri hizmetlerini arayın. Ayrıca, kişisel bilgilerinizi şifre olarak kullanmayın ve önemli hesaplarınızda kullandığınız şifreleri kullanmaktan kaçının. 

  • Gerçek olamayacak kadar iyi kampanyalara dikkat edin

Bir şey gerçek olamayacak kadar iyi görünüyorsa, muhtemelen öyledir. Online alışveriş dolandırıcılığına karşı en güçlü savunma, sağduyudur. Ayrıca, tehlikeli reklam aboneliklerine karşı da dikkatli olun. 

  • Siparişiniz ulaşmazsa, harekete geçmeye hazır olun

Makbuz ve sipariş onay bilgilerini kaydedin. Siparişiniz elinize geçmezse, iletişim bilgilerinden ulaşım sağlayın. Kimseye ulaşamıyorsanız ve kötü bir oyun olduğundan şüpheleniyorsanız, yetkili yerlere bunu bildirin. 

İnsanlar evde kalmaya ve kalabalıklardan zuak durmaya giderek daha fazla teşvik edildikçe, online alışveriş yapanların sayısı da büyük olasılıkla artmaya devam edecektir. 

Pandemi Döneminde Online Alışverişin Avantajları

Neredeyse bir gece, tüketicilerin satın alma davranışları önemli ölçüde değişti. Artık, tüketicilerin neredeyse yarısı kalabalıktan kaçıyor ve her 3 tüketiciden 1’i, daha az evini terk ediyor. Bir anket çalışmasında, katılımcıların %30’unun artık daha sık online alışveriş yaptığı bulunmuştur. Peki, pandemi döneminde tüketicilerin online alışverişe yönelmesinin en önemli avantajları nelerdir?

  • Her şeyden önce, online alışveriş kolaylığı diye bir şey vardır ve tüketicilere aynı anda daha geniş bir seçenek sunulmaktadır. 
  • Alışveriş eğlenceli olabilir. Çünkü, yeni ürünler bulursunuz. 
  • Ayrıntılı ürün bilgileri aracılığıyla, online alışveriş daha fazla şeffaflık içerir. Bu da, daha fazla açıklık ve dürüstlük hissi sağlamaktadır. 
  • Aynı kategoriye ait farklı ürünlere çok daha hızlı bir ulaşım süresi vardır. 

Pandemi Döneminde En Çok Ne Alındı?

Salgın döneminde; tuvalet kağıdı ya da makarna gibi ihtiyaçların yanı sıra, evde kalmak zorunda olmanın gerekliliğiyle; hobi ürünlerine, kişisel bakım ve kişisel gelişim ile ilgili ürünlere olan talep de arttı.Evden çalışmanın esnekliği ve artık siparişlerin günün hangi saatinde ulaştığının değişmesi de online alışverişe olan talebi arttırdı. Peki, kullanıcılar en çok ne satın aldı? 

  • Çalışma masası, ofis koltuğu, yazıcı, kırtasiye malzemeleri ve web kamera gibi ofis malzemeleri
  • Çocukları oyalamak için lego ve puzzle
  • Bahçe dekorasyon, inşaat malzemeleri ve boya
  • Ağırlık bandı, fitness malzemeleri
  • Gıda takviyeleri ve vitaminler
  • Oyun konsolları
  • Dil öğrenme kitapları
  • Bilgisayar ve konsol oyunları
  • Mutfak gereçleri
  • Müzik aletleri

Satışı yavaşlayan alışveriş kategorileri ise; tatil ürünleri %70 azaldı, motorlu ürünlerin satışı %20 azaldı ve moda ve aksesuar ürünlerinin satışı da %35 oranında azaldı. Elbette bu, insanların iyi görünmekten vazgeçtikleri anlamına da gelmiyor. Yukarıda listelenen ürün grupları hakkında en güncel kampanyalar ve indirim fırsatları için dilerseniz kupon.net adresini ziyaret edebilirsiniz. 

Bayramlar, kişisel tarihimiz ve yetişkinlik

Muazzez İlmiye Çığ “Sümer tabletlerinde ‘Bu gençlik nereye gidiyor?’ diye gördüğümden beri gençleri sorgulamıyorum…” diyor.

Bu fotoğraf anneannemin de büyüdüğü annesinin evinde çekildi. Ev önce satılmış, sonra depremde yıkılmış, ardından yarı harabeye dönen haliyle sahipleri tarafından depo olarak kullanılmaya başlanmış. Evin yanından geçerken sahiplerine rastlayıp ailecek misafir olduk, onların depoları bizimse anneannemin doğduğu yer olan kıymeti göreceli evi gezdik, annemin küçükken eriklerini yediği ağaçtan erik yedik.

Köyde gezmeye çıkarken anneannem giydiklerimize laf etti ve asırlardır süregelen “bu gençlik nereye gidiyor” temalı üst jenerasyon yetişkin söylenmesi böylece tekrar hayat buldu. Bu gerçeklik üzerine Seneca ya da Sokrates’e ait anneannemsel söylemeler de mevcut.

Öyle ki asırlar önce aşağıdaki satırları Sokrates’e yazdıran

“Gençliğimiz artık lüksten, zenginlikten hoşlanıyor. Görgü kurallarına hiç uymuyorlar. Otoriteye karşı aşağılayıcı, küçümser bir tavırları var ve ileri yaştakilere, büyüklerine hiç saygıları yok. Anne, babalarına karşı çıkıyor, ters düşüyor, büyüklerin önünde gevezelik ediyor, hızlı hızlı görgüsüz biçimde atıştırıyor ve öğretmenlerini ezmeye çalışıyor, onlara zorbalık ediyorlar.” 

ya da Seneca’ya “Genç erkeklerimiz son derece tembeller. Yeteneklerini kullanmıyor, işlemiyorlar. Onurlu ve saygın bir biçimde gece gündüz emek verecekleri, çalışacakları tek bir uğraş, meslek yok. Uyuşukluk, bitkinlik, isteksizlik ve bunlardan daha da kötüsü, kötüye karşı ilgi duyma gönüllerinde yer etmiş, kanlarına girmiş. Şarkı söyleyip dans ediyor, kadınsı davranıyor ve kıvırcık olsun diye saçlarını sarıyor, kadınların konuşurken kullandıkları küçük oyunları, cambazlıkları öğreniyorlar. Kadınlar kadar güçsüzler ve hiç yakışmayan, uymayan süsler takıp takıştırıyorlar. Güçten, azimden ve enerjiden yoksun, doğuştan sahip oldukları kazanımlara, çeşitli yeteneklerine yaşamları süresince hiçbir katkıda bulunmuyor, ardından da kendilerine sunulmuş nimetlerden yakınıp duruyorlar.” dedirten zaman tanımayan bir genç nesil yargılayıcılığımız mevcut. 

Bir diğer mevzu ise bayramdaki büyük ziyaretleri ve bitmeyen “okul bitti mi, işe girdin mi, evleniyor musun, biri var mı?” soruları. 

Aslında bu sorular “üzerine araştırma yapılıp tanımı yapılmış yetişkin kavramını” nın sonu gelmez toplum ağzından çıkan bir dışavurumu. Sosyolog Tom Smith’in 2003 yılında 1398 denekle yaptığı araştırma sonucu insanların yetişkinliğe geçişi “okul başarısı, para kazanmak, aileye destek olmak, evlenmek ve çocuk yapmak” ile tanımladığı sonucuna varılmış. 

Peki yetişkinliğe geçiş ne zaman tamamlanır? Araştırmaya göre ortalama yetişkinliğe geçiş yaşı 26. 

Üniversite okumayan grup 20 yaşından önce okulu bitirip takribi birkaç yıl içinde yetişkinlik kavramının gereği okul, iş, evlilik ve çocuk sahibi olma adımlarını tamamlarken gelir durumu daha yüksek insan grubunun okulu bitirdikten sonra eğitimlere ve kişisel gelişime devam edip bu süreyi 10 yıl kadar uzattığı tespit edilmiş ve toplum gözündeki yetişkinlik tanımının gerekliklerini ancak 30’lu yaşlarda tamamladığı görülmüş.

Yetişkinlik nedirin toplum üzerinden okumasının da yer aldığı bu araştırma kafamızdaki bazı boşlukları, önceki jenerasyonlarla ya da diğer insanlarla kendi yetişkinlik başlangıç dönemimiz arasındaki makası ve nedendir bilinmez ısrarla bize böyle sorular soruyorları da biraz anlamlandırır nitelikte.

Kişisel tarih demişken benden size ilgili kitap önerisi ise “Vamık Volkan – Hayvan Katili” olsun, keyifli bayram sonrası dinlenmeler dilerim.

Müzisyenlerden Yine Müzisyenlerle Dayanışma İçin OLTA

2020’de mizahla teselli bulduğumuz salgın günleri yaşattıklarıyla tüm insanlığı etkilerken bir yandan da bazılarımıza rutinin dışında iyi şeyler olabileceğini de gösteriyor. Günler, heybemize biraz hoşluk koymamıza neden olacak güzel şeyler de barındırıyor. Evet, güzel olduğu kadar kıymetli de şeyler. Son günlerde gerçekleşmiş kıymetli şeylerden birisi müzisyenlerden gelen yeni bir albüm: Olta.

Bir Albüm Serisi

Yazımın konusu olmasa da önce okuyan kimilerinin bildiği bir albüm serisinden bahsetmek istiyorum. Aylarca, yıllarca müzikleriyle günlerimize eşlik etmiş bir karma albümler serisidir, Salkım Söğüt. Ne çok isim bir aradadır ve içinde ne hoş parçalar vardır. Mesela ben, Kazım Koyuncu’yu ilk defa Salkım Söğüt’te Dido’suyla dinlemiştim. Enfesti. Sesi ve yorumuyla beni büyülenmişti. Umay Umay, bu şarkıyı duyduktan sonra “kalbinin acıdığını.” düşünmüş. Müzik işte çarpıyor bazen insanı. Hani bir şairimizin “bir kalbiniz vardı/ onu hatırlayınız” dediği yerden kalbimizi tüm sıcaklığıyla hatırlatıyor. Sarıp sarmalıyor, tutup kaldırıyor. Mutlandırıyor, kıpırdatıyor, coşturuyor ama sanırım en önemlisi eşlik ediyor.

Bir dönem ben ve çevremdeki pek çok insan için Salkım Söğüt hayatlarımıza eşlik eden bir albüm serisiydi. Olta bana Salkım Söğüt’ü hatırlattı. Müzik formları farklı olsa da tıpkı Salkım Söğüt gibi hayatlarımıza eşlik etmesini umuyorum. Umuyorum çünkü Olta’yı nereye attığımız çok önemli.

Umuda Atılan Olta

Aslına bakarsanız, Olta albüm serisini kıymetli kılan içinde birbirinden güzel parçaların yer alıyor/alacak olması değil. Onu böyle değerli kılan yapılış amacı. Hayatımıza eşlik eden müziğin üreticileri salgın günlerinde sahnesizlikle başlayan nice olumsuzluk yaşadı. Yaşıyor.

Kimi zaman, geçimini sağlamakta zorlanan, oldukça sıkıntılı dönemler geçiren müzik insanlarının ne yaptığını merak ettik. Bu ve benzer şeyleri düşünüp ne yapacağımızı bilemiyorduk. Peyk’den İrfan Alış’dan bir fikir, müzisyenlerin müzisyenlerle dayanışmasına yol açacak, sadece dinleyerek ve paylaşarak katkı sunabileceğimiz bir projeyi hayata geçirdi. Olta albüm serisine dönüştü. Oltanın doğuş serüvenini böyle özetlemek mümkün sanırım. 

İlk albüm içinde yer alan on iki şarkıyla dinleyenle buluştu. İçinde kuracağınız gönül bağıyla defalarca dinleyeceğiniz kim bilir kaç şarkı var?

Olta serisinin diğer albümlerinin sonbaharda dinleyenle buluşmaya devam edeceğini düşünürsek kim bilir kaç şarkı hayatımıza eşlik edecek?

Bundan Sonrası

Dayanışmak dinleyene kalmış. Gelirinin tamamı ihtiyaç sahibi müzisyenlere aktarılacak olan Olta albümlerini sadece dinleyerek ve paylaşarak bir zerre de olsa dayanışmaya katılmak mümkün. Ne kadar çok dinler ve paylaşırsak, dayanışmanın o kadar büyüyeceği de bir gerçek. Demek sadece dinleyerek de olsa yapabileceğimiz bir şeyler var. Kulağa hoş geliyor değil mi? O zaman belki dinlemeye ve paylaşmaya başlamak istersiniz. Sağlıcakla kalmanız dileklerimle.


Ece Balkuv Söyleşisi / Beyniniz Hayatınızı Nasıl Şekillendirir?

Uzman Doktor Ece Balkuv ile Beyniniz Hayatınızı Nasıl Şekillendirir? kitabı üzerine yapmış olduğum söyleşi; insan, insan hayatı, beynin çalışma şeklinin insan hayatına etkisi, hayatımızı etkileyen nörolojik unsurlar ve bu yöndeki çalışmalar, DNA dizilimimizin artıları-eksileri üzerine aklınıza gelebilecek ne varsa tüm detayları kapsıyor. Bu anlamda başından sonuna büyük bir merak duygusuyla ve öğrendiğim her yeni bilgi ile büyük heyecan duyarak yapmış olduğum bu söyleşiyi sizlerle paylaşıyorum.

Beyniniz Hayatınızı Nasıl Şekillendirir? insana dair sorulan bir sorunun tüm detaylarıyla ele alındığı bir cevaplar silsilesi olarak karşımızda. Kaynak kitap olarak değerlendirebileceğiniz Uzman Doktor Ece Balkuv kitabı Beyniniz Hayatınızı Nasıl Şekillendirir? kitabını almanız dileğiyle. Söyleşi için buyurun lütfen.  

Aynur Kulak: Beyniniz Hayatınızı Nasıl Şekillendirir kitabını yazmaya nasıl karar verdiniz ve neden kitabın ismi bir soru cümlesi olarak şekillendi?

Ece Balkuv: Hayatta tecrübe ettiğimiz her şey eletrokimyasal sinyaller sayesinde gerçekleşiyor. Gerçeklik algımız dış dünyada olandan ziyade kafamızın içinde olanla alakalı. Bu nedenle ünlü biyolog Francis Crick’in ‘’İnsanlar için kendi beyninin incelenmesinde daha hayati bir araştırma konusu olamaz’’ sözüne kesinlikle katılıyorum. Yıllar önce ilk defa nöroloji asistanlığına başladığımda kıymetli Hocam Prof. Dr. Nihal Işık neden nöroloji bölümünü seçtiğimi sormuştu. Ona verdiğim cevap sizin sorunuz için de geçerli. ‘’Çünkü hayatımın yazılımını tanımak istiyorum’’.

Kitabın adının bir soru cümlesi olmasının nedeni üzerinde daha önce düşünmemiştim. Ancak biliyorsunuz her şey bir soruyla başlar. Örneğin tüm medeniyet ‘’Eğer böyle yaparsam ne olur ?’’  sorusuna yanıt ararken kuruldu. Benim kitabım da beynimizin hayatımızı nasıl şekillendirdiği sorusu üzerine kurulu.

Aynur Kulak: Nörolojinin tanımı tam olarak nedir? Tıp bilimi içerisinde nörolojiyi karmaşık aynı zamanda özel kılan sebepler neler?

Ece Balkuv: Nöroloji sinir sistemini inceleyen hekimlik dalıdır. Nörologların diğer branş hekimlerinin kafasını karıştıran problemleri hızlıca teşhis etme konusunda bir şöhreti vardır. Çünkü nörolojiden nörolog dışında kimse anlamaz. Muayene yöntemleri çok uzun ve özeldir. Görüntülemeleri yorumlamak tecrübe ister. Kısacası karmaşık ve sofistikedir. Sinir dokusu tüm vücuda yayılır ve bu durum da poliklinikte ve serviste gördüğümüz hasta çeşitliliğini arttırır. Nörolojiyi bu kadar özel kılan şey ise nörologların, kim olduğumuzu belirleyen, insan vücudundaki en ilginç yapıyla ilgileniyor olması.

Aynur Kulak: Yukarıdaki soruyu biraz da şunu için sordum: Hastalıklarımızla ilgili interneti açıp tüm bilgilere rahatlıkla ulaşırken beynin işleyişiyle ilgili, nörolojik yapısıyla ilgili tam bilgiye ulaşmak güç çünkü son derece gizemli ve uçsuz bucaksız bir dünya. Beyniniz Hayatınızı Nasıl Şekillendirir? kitabınızı okurken de görüyoruz ki, bedenimizin hareketlerinden, duygularımıza, iyi düşünmekten, kötü düşünmeye varana kadar her şey beynin doğuştan gelen yapısıyla ilgili. Böyle bir yapının kontrolünü tam olarak sağlayabilir onu tüm fonksiyonlarıyla %100 kapasiteyle kullanabilir miyiz? Mümkün mü böyle bir şey ya da ilerde, kim bilir 2100 yıllında falan mümkün olabilir mi?

Ece Balkuv: Günün birinde belki daha sofistike beyinli canlılara evrilebiliriz ama insanoğlunun varlığının o kadar uzun süreceğinden şüpheliyim. Bu işin biyolojik olarak gerçekleşmesini beklemek istemeyenler var. Örneğin Elon Musk. Musk’ın Neurallink şirketi beyin-bilgisayar arayüzleri geliştirip süper beyinler yaratmak hedefinde. Korteksin üzerine dijital bir katman yerleştirip yapay zeka ile simbiyoza ulaşmak hedefleniyor. Gerçekten aynı anda hem heyecan hem de endişe verici. Zaten doğal kaynakların tükenmesi ve aşırı nüfusun yol açtığı tüm diğer problemler iyice ayyuka çıkınca tüm futuristik projeler endişe verici hale geldi. Benim çocukluğumdaki uçan arabayla gezen Jetgiller ütopyaları Black Mirror distopyalarına dönüştü.

Aynur Kulak: Kitap 12 bölümden oluşuyor. Bilinç ve Beyin ile başlayıp Ölüm bölümüyle biten kitap boyunca beynin ve bilincimizin bilinçaltımızı, hafızamızı, duygularımızı, çocukluğumuzu  -ölümümüzü hatta- çok çarpıcı örneklerle nasıl etkilediğini okuyoruz. Bu karmaşık görünen sarmal yapı nasıl böylesine mükemmel bir uyumla çalışıyor? 

Ece Balkuv: Sinir sisteminde pek çok yolak vardır. Kimi aktivasyon (uyarım) kimi inhibisyon (baskılama) yapmaya yarar. Bu yolaklar da nörotransmitter denilen bir nevi sinir dokusuna özel hormonlar sayesinde uyarılır veya baskılanır. Beyinde herkes birbirini kontrol eder. Bu kontrol mekanizmaları bozulunca hastalıklar ortaya çıkar. İnanılmaz sofistike bir yapı.  

Aynur Kulak: Kitapta yaşanan bazı mucizelerle beyin yapısının nasıl çalıştığına dair yeni bilgiler elde edildiğini okuyoruz. Mesela Phineas Gage olayı ya da 1864 yılında Avusturya-Prusya savaşında görev yapan Alman Doktor Gustav Fritch’in parçalanmış kafa taslarının altındaki beyin dokusuna müdahale ederken şaşırtıcı bulgular tespit etmesi gibi. Hala bu tür mucizelerden beyinle ilgili veya nörolojik yapı ile ilgili yeni bilgiler elde ediliyor mu? Bir de beyin haritası oluşturmakla ilgili bir bilgi veriyorsunuz. Bunu da biraz açabilir misiniz?

Ece Balkuv: Nöroloji çok aktif bir alan. Örneğin anatomi alanında kolay kolay yeni bir keşif yapamazsınız. İnsan vücudundaki en küçük kemiğin en küçük çıkıntısı bile atlaslarda mevcut. Fakat nöroloji ve nörolojik yapılar tüm keşiflere rağmen hala bilinmezlerle dolu.  O yüzden evet nörolojik yapılarla ilgili sürekli yeni bilgiler ediniliyor. Sizin dediğiniz gibi beyin haritalandırma projeleri var. Beyin haritalandırılması demek, kısaca, beyin ve uzantısı olan omuriliğin anatomi, fonksiyon ve sinirsel bağlantılarının tümünün ve ilişkilerinin tanımlanması çalışmasıdır. Bu konuda, Avrupa Birliği tarafından finanse edilen Human Brain Project 2013 yılında başlatıldı ve AB’nin en yüksek fon ayrılmış, yani en pahalı, bilimsel projesi ünvanını taşıyor. Avrupadaki 100’den fazla üniversite ve araştırma merkezi projeye dahil. Amerika Birleşik Devletlerinde yürütülen Human Connectome Projesi var. 40 milyon dolarlık fonu olan bu proje ile beyin veritabanı oluşturulmaya çalışılıyor. Obama’nın 2013 yılında duyurduğu BRAIN Inıtiative var. Seattle’daki Allen ve Beyin Bilimi Enstitüsünü 100 milyon dolarlık bağışla başlatılan Allen Beyin Atlası projeleri var. Kanadada yapılan bir takım beyin haritalandırma çalışmaları mevcut. Tüm bu çalışmaların sonucunda ‘beyin simülasyonu (bir nevi dijital zihin), nöroinformatik (birinin beynindeki bilgiye ulaşım), zihnin dışardan kontrolü ve dış dünyanın zihinsel kontrolü vb. ‘’ konuları tartışacağımız bir gelecek bizi bekliyor.

Aynur Kulak: Nörolojik hastalıklar boyutunda özellikle alzheimer, epilepsi, şizofreni, parkinson, çalışmalar ne boyutta? Özellikle bu hastalık semptomları beyniniz hayatınızı nasıl şekillendirir sorusuna cuk oturuyor sanki. Ve tabii şunu da sormak istiyorum: İlerde tam olarak çaresi bulunur ve bu tür hastalıklara yakalananlar tamamen iyileşebilir denilebilir mi?

Ece Balkuv: Özellikle Alzheimer Hastalığı ile ilgili ciddi çalışmalar yapılıyor. Çünkü insan ömrü uzadıkça bu durumun ciddi bir halk sağlığı problemi haline gelmesi kaçınılmaz. Şu anda Dünyada yaklaşık 50 milyon Alzheimer hastası mevcut. Genetik çalışmalardan, bu hastalıkta biriken amiloid beta ve tau proteinlerinin oluşumunu ve birikimini engelleyen moleküllere kadar pek çok çalışma var. Bunun haricinde özellikle multipl skleroz anlamında son 10 yılda çok olumlu gelişmeler oldu. Çok etkili ilaçlar piyasaya sürüldü. Nörolojik hastalıklar ancak teşhisi konulan tedavisi olmayan hastalıklar olarak bilinir. Ne yazık ki bu kanı tamamen yanlış değil fakat değişmeye başlamalı. Artık inme bile erken evrede yakalanmasıyla çoğu zaman tamamen tedavi edilir hale geldi. Epilepsi ve parkinsonda cerrahi seçenekler ortaya çıktı. Şu an ölüme dahi çare arayan çok ciddi çalışmalar mevcut. Teorik olarak nörolojik hastalıkların kesin tedavisinin bulunmasına mani hiçbir durum yok. Eninde sonunda gerçekleşecektir diye düşünüyorum.

Aynur Kulak: Nörolojinin geleceği ile ilgili bölümde telepati, gen terapisi, yapay zeka… çok şaşırtıcı ve merak uyandırıcı bilgiler veriyorsunuz. Bu bölümle ilgili tüm alt başlıkları göz önünde bulundurarak bir gün gerçekten zihnin dışardan kontrolü sağlanabilir mi?

Ece Balkuv: Çevresel felaketlerle insanlığın sonu gelmezse bu konudaki çalışmalar elbet bir sonuca varacak. Teorik olarak bunların hepsi mümkün. Beyni bir yazılım gibi düşünebilirsiniz. İyi bir kodlamacı bir yazılım üzerinde istediği değişikliği yapabilir.

Aynur Kulak: Türkiye’nin dünyadaki yeri nörolojik çalışmalar boyutunda nasıl bir yerde? Araştırmacı genç tıp öğrenciler için, akademisyenler için gerekli kaynaklar sağlanabiliyor mu?

Ece Balkuv: Araştırmacı genç tıp öğrencileri TUS tan, nöbetten kafasını kaldırıp araştırma yapamıyor. Türkiye’de sağlık sistemi araştırma üzerine değil hizmet üzerine kurulu. Her başı ağrıyanın nöroloğa başvurduğu, acillerin acil olmayan hastalarla dolup taştığı bir sistemde sağlık hizmeti sunmak dışında pek bir şey yapılmıyor. Yapılamıyor. Bunun haricinde kaynak bulmak çok zor. Ayrıca bir çalışmanın etik kuruldan geçmesi de hiç kolay değil. Bir sürü evrak toplayacaksınız. Etik kurul dediğin habire toplanmaz. Sonra ret gelir. Sil baştan yine başvur..

Aynur Kulak: Son olarak dünyada patlak veren korona virüs ve pandemi süreciyle ilgili ne düşündüğünüzü sormak istiyorum. TV’de her gün gördüğümüz sağlıkla ilgili kendinde söz hakkı bulan herkes bir an da yok oldu. Zaten çok değerli olan bilim, bilim dünyası, bilim kurulları, gerçekten konularında uzman doktorlar ve gerçek tıp yeniden değer kazandı. Keşke gerçek tıbbın ve sağlık çalışanlarının değerini bu şekilde anlamasaydık ama sizce ne oldu da tüm dünya pandeminin ateş çemberinden geçiyor? Dünya bu süreci nasıl atlatacak?

Ece Balkuv: Dediğiniz gibi tıp camiasında bilinmeyen, kongrelerde çalışmaları sunulmayan bizim adını sanını bilmediğimiz ama ne hikmetse sağlık camiası dışından herkesin çok iyi doktor ilan ettiği bir takım popüler sağlıkçılar var. Pandemi haliyle gerçek hekimlik bilgisi gerektiren bir durum olduğu için artık bizim kendi camiamızdan bildiğimiz ve saygı duyduğumuz hocalar TV’lerde boy göstermeye başladı. Tabii isteyen TV’ye çıkar istediğini anlatır kimseyi eleştirmek haddim değil. Televizyon kanalları da hayır kurumu değil ki onların amacı izlenmek. E gerçek hocalar hiç eğlenceli değil. Tıp çok sıkıcı. Ne oldu da pandeminin ateş çemberinden geçiyoruz sorusuna gelecek olursak. Hiç bir şey olmadı. Zaten biz bu pandemiyi bekliyorduk. Üniversitedeki asistanlıktaki tüm mikrobiyoloji hocalarımız yaklaşık 100 yılda bir ciddi pandemi yaşandığını ve yakında tekrarlanma ihtimalini yüksek olduğunu söylüyorlardı. Tabii vahşi yaşama fazla burnumuzu sokmamız ve yabancı virüslerle karşılaşmamız bu süreçleri tetikliyor. Daha önce pek çok pandemi yaşandı. Herkes öğrendi artık en yakın örnek ‘İspanyol gribi’. İşte virüsü Amerikalılar yaptı, yok onlar yapmadı Almanlar yaptı, siz bilmiyorsunuz Japonlar yaptı, ne münasebet baz istasyonları yüzünden oldu ‘geyiği’ bence tamamen bilgisizlikten kaynaklanan bir saçmalık.  Bunun yanında Dünya bu süreci nasıl atatacak bilmiyorum. Daha önce de pandemiler oldu ama o zamanlar dünyanın bir ucundan diğer ucuna binlerce insan sadece birkaç saatte gitmiyordu. Muhtemelen her krizde olduğu gibi bir grup azınlık çok zenginleşecek geri kalan çoğunluk ise fakirleşecek. Aklıma bir Temel fıkrası geldi. Temel bir gün çocuklarıyla yürüyormuş ileride bir muz kabuğu görmüş. ‘tikkat edin uşaklar birazdan düşeceğuz’ demiş. Yani Temel’in aklıyla o muza basmadan geçmek çok zor. Bizim de virüse yakalanmamız öyle. Dünya bir kapalı kutu, bizde çok hareketliyiz. Eninde sonunda çoğumuz virüse yakalanacağız.  

Amerikalı Jeanne d’Arc Elizabeth Cady Stanton

0

Elizabeth Cady Stanton, 19. yüzyıl yurttaşlık hareketinin etkileyici isimlerinden biridir. Stanton köleliğin sonlandırılması, kadınlar ve Afro-Amerikanlar için eşit hakların tanınması hususunda mücadele vermiş bir isimdir. Amerikan İç Savaşı’ndan sonra, kadın hakları ve feminizm konularına ağırlık vermiştir. Alkol karşıtı hareketleri desteklemiş ve Hristiyanlıkta kadının konumunu alçaltan girişimlere karşı duran bir tavır sergilemiştir. Yankı uyandıran eserler yazmıştır; 1848 yılında Declaration of Sentiments and Resolutions (Duygular Bildirgesi ve  Çözüm Önerileri), 1866 yılında A Petition for Universal Suffrage (Genel Oy Hakkı için Bir Dilekçe), 1881 yılında History of Woman Suffrage (Kadınların Oy Hakkı Tarihi) ve 1895 yılında The Womans Bible (Kadının İncili). Cady Stanton, Amerikan tarihinde kadın hakları hareketinin kilit isimlerinden biri olarak anılmaktadır.

Elizabeth Cady Stanton

Devrim sonrası süreçte, Birleşik Devletler’de toplumun önünde olan bir insan olarak ülkenin genel refahının, kendi mutluluğu üzerinde de etkili olduğunu anlamıştır. Dolayısıyla kendi zenginliğini, toplumun zenginliğinde bulur. Ona göre, bir Amerikalı ülkesinde olup biten her şeyle ilgilendiğinden, ülkesiyle ilgili olarak eleştirilen şeyleri savunmanın da kendisini ilgilendirdiğine inanır; zira hedef alınan şey yalnızca ülkesi değil, bizzat kendisidir. Amerika’da sıradan insanlar siyasal haklar konusunda yüksek bir fikir sahibidir. Fakat konu kadınlar ve kölelere geldiği zaman Tocqueville’in hiçbir tezi geçerli olmamaktadır; bu noktada ise Cady Stanton gibi Amerikalı pek çok kadın, kendi hak ve özgürlüklerinin mücadelesini verirken, aynı zamanda köleliğe karşı sağlam bir duruş sergilemişlerdir. 

Cady Stanton 12 Kasım 1815 tarihinde New York’ta doğmuştur. Babası, Daniel Cady dönemin öne çıkan avukatlarından biridir ve New York Yüksek Mahkeme Yargıçlığı’na yükselmiştir. Babasının mesleki yaşantısı Cady Stanton’un hukuğa olan ilgisini arttırmış ve her fırsatta babasının kütüphanesinden faydalanmıştır. Döneminin diğer hemcinslerine göre şanslı olan Cady Stanton, Afro-Amerikanlar’a ve kadınlara karşı yapılan ayrımcılığı idrak edebileceği, cinsiyetler arası önyargıları kavramasını sağlayan, sağlam bir eğitim almıştır. Eğitimini, New York’ta Troy Female Seminary ile tamamlar. Dönemin Amerikası’nda Kuzey daha gelişmiş iken, Güney büyük sıkıntılar içindedir. Özellikle güneyli kız çocuklarının eğitim alabilmeleri imkansızdır; çünkü çoğu çocuk ve kadın topraklarda çalıştırılmak üzere ucuz işçi olarak istihdam ettirilmişlerdir. Cady Stanton gibi iyi ailelerden gelen kuzeyli kız çocukları oldukça şanslıdır. 

Yeniden Yapılanma sürecinde güneydeki herkes ve her şey değişecektir. Yalnızca insanların kişisel hayatları, evlilikleri ve aileleri değil;  ayrıca iş hayatları, çocukların oynadıkları oyunlar, hatta evler, kiliseler ve üniversiteler gibi fiziksel çevre unsurları da olumlu bir değişim sürecine girer. Özgürlüğüne kavuşan eski köleler başka yerlerde yaşayabilecek ve aileleri ile beraber yalnız kalabilecekleri kulübeler inşa edebilecektir ve ilk defa kendi kiliselerini seçebileceklerdir. Savaştan önce bir şeyler okurken yakalanan kölelere kırbaç cezası verilirken, Yeniden Yapılanma sürecinde kuzeyli öğretmenler ve misyonerler güneye giderek okullar, üniversiteler açar. Bu olumlu gelişmeler kölelik karşıtı cumhuriyetçi kadın ve erkeklerin beraber çalışmaları ile gerçek olmuştur. 

Üniversiteden mezun olduktan sonra Cady Stanton, diğer yaşıtları gibi boş vakitlerini gezerek ve ziyaretler yaparak geçirir; en çok zaman geçirdiği yer ise kölelik karşıtı hareketi destekleyen kuzeni Gerrit Smith’in evidir. Onun sayesinde, başka bir kölelik karşıtı olan gelecekteki kocası Henry B. Stanton ile tanışır. Babasının tüm karşı çıkmalarına rağmen 1840 yılında Henry ile evlenir ve onda büyük bir ilgi uyandıran politika dünyasına doğru çekilir. Balayında Londra’ya Dünya Kölelik Karşıtlığı Kongresi’ne katılmak üzere giderler. Orada Amerika’nın önde gelen kölelik karşıtı isimlerinden biri olan Lucretia Mott ile tanışır ve birlikte Anglo-Amerikan geleneklerde kadın hakları üzerine çalışmaya başlarlar. Lucretia Mott, döneminin kölelik karşıtı feminist kadınlarından biridir. Quaker gelenekleri ile büyümüş olan Mott, Philadelphia’da “Kadın Kölelik Karşıtı Derneği”nin kurucularındandır. Amerikalı kadınların eşit işe eşit ücret ve oy hakkı için büyük mücadeleler vermiştir.

Lucretia Mott

Savunduğu feminist ve kölelik karşıtı fikirlerine rağmen, politik anlamdaki ilk eylemi “Alkol Karşıtı Hareket”e dahil olmaktır. Uzun süren evliliğinden altı çocuk sahibi olan Cady Stanton’un kocası ile fikir ayrılığı yaşadığı tek konu kadın haklarıdır. Evlilikleri onları, Boston’un önde gelen entelektüel ve kölelik karşıtı cemiyeti ile kaynaşmalarını sağlamıştır. Böylece köleliğe karşı ünlü aktivistler olan Frederick Douglass, Louisa May Alcott ve Ralph Waldo Emerson ile tanışma fırsatı yakalarlar. Özellikle Ralph Waldo Emerson, Abraham Lincoln ve Horace Greeley gibi isimler feministleri yalnız bırakmamışlar ve kadın hakları için çalışarak toplumlarına yön vermişlerdir. Amerika tarihinde kadın hakları ve kölelik karşıtı eylemler için çalışmalar yapan feminist kadınlar açısından durum paralellik gösterirken, kölelik karşıtı erkeklerin tümü aynı hassasiyeti kadın hakları için göstermemişler ve görmezden gelmişlerdir. Kadınların yanında yer alıp destek olan erkeklerin sayısı, kölelik karşıtı eylemlere katılmış olan erkeklerden haylice azdır. 

Kölelik sorunu 1830 yılında bölgeler arasında ayrılmayı tetikler boyuta ulaştırmıştır. Kuzey devletlerinde köleliği kaldırma eğilimi gittikçe güçlenmektedir. Aynı zamanda “özgür toprak” hareketi de baş göstermiştir. Güneyliler için kölelik, İngilizce dilleri, temsil müesseseleri, düşünce ve gelenekleri ile kendilerine iradeleri dışında kalan bir mirastır. 1845 yılından itibaren kölelik sorunu Amerikan politikasında önemli bir yer işgal etmeye başlar. Aynı yıl Teksas’ın alınması ve sonrasında Meksika Savaşı sonucunda Güneybatı’da elde edilen topraklar, şimdiye kadar manevi bir durum gösteren kölelik sorununu siyasi bir dava haline dönüştürmüştür.

Cady Stanton ve eşi 1847 yılında Seneca Falls’a taşınır. İlk yılında mütevazi bir hayat süren Cady Stanton, 1848’te Mott’un yardımı ile ilk defa düzenlenecek olan “Dünya Kadın Hakları Toplantısı”nı organize etmiştir. Mott’un tüm isteksizliğine rağmen, programa “Kadın Hakları Kararnamesi”ni eklemekte kararlıdır. 1851 yılında ise geri kalan hayatı boyunca arkadaşlığının devam edeceği Susan B. Anthony ile tanışır ve birlikte kadınların özgürleştirilmesi için çalışmalar yapmaya başlarlar. Üç yıl sonra Cady Stanton, New York Meclisi’ne kadın hakları ile ilgili bir tanıtım kitabı gönderir. Bundan sonraki hedefi kadınlara oy hakkının tanınmasıdır. Cady Stanton ve arkadaşlarının bu çabaları hemen sonuç vermeyecektir; fakat ilerleyen yıllarda kadınların haklarını azimle savunmaları hususunda Seneca Falls Toplantısı bir kilometre taşı olarak değerlendirilmelidir.

Kadınlar, 1848 senesinde, Seneca Falls’ta düzenlenen Kadın Hakları Toplantısı’ndan beri oy verme hakkı elde etmek üzere çabalamışlardır. Batı eyaletlerinden bazıları 1890’lara gelindiğinde kadınlara oy kullanma hakkı tanımıştır. Ancak Doğu ve Güney eyaletleri kadınlara oy verme hakkı tanımamak için direnmiştir. “Sessiz Gözcüler” olarak adlandırılan yeni nesil genç kadınlar, hükümeti protesto etmek için Beyaz Saray’ın önünde günlerce nöbet tutar. Quakers Tarikatı’na mensup olan Alice Paul ve takipçilerinin Washington’da polisler tarafından tutuklanarak, elbiseleri çıkarıldıktan sonra, çıplak bir şekilde hapse atılmaları olayları alevlendirir. Kamoyu artık yavaş yavaş ikna olmaya başlar ve 1920 senesinde, 19. Anayasa Değişikliği ile kadınlara tüm seçimlerde oy kullanma hakkı tanınır. Yetmiş iki yıl önce, Seneca Falls’ta düzenlenen toplantıya katılan kadınlar arasından yalnızca biri hayatta kalmıştır: Charlotte Woodward Pierce.

İç Savaş sonrasında, Afro-Amerikan ve Amerikan erkeklerine tanınan genel oy hakkı Cady Stanton’u hayal kırıklığına uğratır. Kadınlara oy hakkının verilmeyip Afro-Amerikan erkeklere tanınan bu hakkı kabul edilemez olarak nitelendiren Cady Stanton, artık sadece kadın konuları üzerinde çalışmaya karar verir. 1866 yılında diğer kadın hakları savunucuları ile birlikte, cinsiyet ve ırk gözetmeksizin oy hakkının verilmesini talep eden A Petition for Universal Suffrage’i tasarlar. ABD Kongresi’ne Thaddeus Stevens adında cumhuriyetçi bir meclis üyesi sunar. Fakat 14. ve 15. Anayasa Değişikliği’nde yine kadınlara oy hakkı tanınmaz. Ancak sonraki yıllar için bu döküman kadın hakları mücadelesinde önemli bir kaynak sağlayacaktır. Yaşanan bu gelişmeler ışığında, kadınların kendi taleplerini sunmak üzere meclise giremediği görülmektedir. İstekleri ve şikayetlerini ancak onları temsilen erkek bir meclis üyesinin sunması, sistemin ataerkilliğinin altını çizmektedir.

Anthony ve Cady Stanton 1869 yılında The National Woman Suffrage Association’ı (Ulusal Kadın Hakları Derneği) kurmuşlardır. Bu kurumun açılışı kadın hakları mücadelesinde bir sıçrama etkisi yaratmıştır. Çünkü bu dernek Kadın Hakları kabul edilene dek, 15. Anayasa Değişikliği’ne karşı çıkmıştır. Cady Stanton ayrıca boşanma hakkı, doğum kontrol desteği ve toplumdaki tüm kadınlar için eşitlik konularını içeren daha kapsamlı bir kampanya başlatmıştır. O zamanlar için bu talepler oldukça radikaldir, ama Stanton’un ilhamı derneğin tüm bu maddeleri ajandasına almasına yetmiştir. Solitude of the Self (Kendi Yalnızlığın) konuşmasında kadınların erkeklerden daha bağımsız olmaları gerektiği vizyonunu açıkça dile getirmiştir. Verdiği tüm mücadele sonucunda Meclis’ten aldığı olumsuz yanıt, onun ateşleyici gücü olmuş ve kadın hakları konusunda daha kapsamlı ve uluslararası çalışmalar yapmaya yöneltmiştir.

Kadınların yüzyıllardır yaptıkları katkılar, sadece bilinçli bir ayrımcılık yüzünden değil, bu katkının malzemesi ve biçimi, geliştirilmiş olan kabul edilebilirlik ölçütlerine uymadığı için göz ardı edilmiştir. İçinde yaşadığı kültürün gereklerine uymadığı için bazı demokrasi mücadelesi verenler kendi çağlarında hiç tanınmazlar. Söz konusu olan sadece dışlanmak değildir; kelimenin tam anlamıyla görünmez olmaktır. Cady Stanton  ve onun gibi düşünen kadın hakları savunucuları Meclis tarafından aynı gerekçelerle göz ardı edilmişlerdir. Cady Stanton görünmez olmamak için kurduğu dernekler ve yazdığı kitapçıklarla/kitaplarla kendinden sonra gelecek olan kadın hakları savunucularına adeta bir miras bırakmıştır.

Cady Stanton’un dini görüşleri de Hıristiyanlık alemi için oldukça radikaldir. Kadınların Hıristiyanlık dini içindeki konumunu eleştirmiş ve 1895 yılında, kadınların eşitliği ve dini açılardan kadının konumunu eleştirdiği The Woman’s Bible’i yazmıştır. Bu eser, American Woman Suffrage Organisation’ı (Amerikan Kadın Haklarını Koruma Örgütü) ikiye bölmüştür. Kendisine yapılan itirazlara karşın, bölünen bu grup  bir araya gelir ve Cady Stanton başkan olarak seçilir. Zamanı izin verdiği sürece, özellikle Avrupa’ya seyahat eden Cady Stanton İngiltere’deki süfrajetler ile iletişim kurmayı başarır. Emily Pankhurst ile tanışma fırsatını yakalar. 1888 yılında ise International Council of Women’ın(Uluslararası Kadın Meclisi) kurulmasına yardım eder. 1902 yılında, evinde bir kalp yetmezliği ile yaşama veda edene kadar, kamusal alanda aktif bir şekilde kadın hakları için çalışır. New York’ta doğup yine doğduğu şehirde ölen, tüm dünyada kadın hakları ve kadının özgürleşmesi için mücadele veren Elizabeth Cady Stanton, Amerikan süfrajetleri için önemli bir isimdir. Hiçbir zaman ırk, din, dil ve cinsiyet ayrımı gözetmeyen, her anlamda eşitlik yanlısı bu aktivist kadın, kadın hakları adına büyük işler yapmasına rağmen hakkında oldukça sınırlı bilgi bulunmaktadır.

KAYNAKÇA

Collin, Françoise ve Kaufer, Irène. Feminist Güzergah. Çev. Gülnur Acar Savran, Dipnot Yayınları, Ankara, 2016.

Davidson, James West. Kısa Amerika Birleşik Devletleri Tarihi. Çev. Can Evren Topaktaş, Say Yayınları, İstanbul, 2017.

Elizabeth Cady Stanton, http://www.history.com/topics/womens-history/elizabeth-cady-stanton  

Pettinger, Tejvan. Biography of Elizabeth Cady Stanton. http://www.biographyonline.net/women/elizabeth-cady-stanton.html

Tocqueville, Alexis de. Amerika’da Demokrasi I, çev. Özcan Doğan, Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2015.

Tuncalı, Müzehher. Amerikan İhtilali. İstanbul: Kitapçılık Limited Ortaklığı Yayınları, 1966.

Düşünürlerin Ufkunda Yürümek Eylemi

Konuk Yazar: Prof.Dr. Metin Karadağ

Bulaşı zamanlarının kilitli/tecritli ânlarında bilim insanları ruh ve beden sağlıklarının korunmasına yönelik çeşitli önerilerde bulundular. Her gün farklı platformlarda bu konuya ilişkin farklı açılımlarla karşılaşmamak olanaksız gibi. Yılların profesyonel dağcısı ve doğa yürüyüşçüsü olarak Frederic Gros’un Yürümenin Felsefesi [1] kitabını okuduktan sonra yürümek eyleminin farklı boyutlarını görmenin, salt devinimsel bir olgunun ötesinde düşünsel açılımları da içeren bir yelpazesini duyumsamanın keyfini paylaşmak istiyorum bu sınırlı yazımda. Kitabın da referanslarından olan Henry David Thoreau’nun Yürümek adlı eserine de ulaşınca bireysel izlenim ve etkilenişlerin paylaşımı olanaksız hâle geldi. 

Her şeyden önce yalnızlıkla bağdaştırılan yürüyüş anlayışı egemen bu kitaplarda. Yalnızlığın yaratıcı düşüncenin en önemli kaynaklarından biri olduğunu savunan düşünürlerin yaşamlarında yürümek, vazgeçilmez bir eylem. Duyularımızın 18 saat uyarıldığı, bilgi fırtınalarının dimağımızı alt üst ettiği bilgi çağının bireyi için yalnızlık ve zihinlerimizi sakinleştirmenin her zamankinden daha önemli olduğunu ileri sürebiliriz. Yürüyüş bize fikirlerle oynama, kavramları keşfetme ve başkalarının düşüncelerimizin özgürlüğünü görmesinden endişe etmeden düşünmemize izin verir. Bu yazarlara göre yürümek bir spor değildir. Spor, uzun bir eğitim gerektiren teknikler, kurallar, skorlar ve rekabet meselesidir: Kuralları bilmek, doğru hareketleri öğrenmek, bitevi antrenmanlar… Evveliyatında da doğaçlama ve yetenek ister. Spor skor tutuyor: Sıralamanız nedir? Senin zamanın kaç? Sonuçlardaki yeriniz? Utku, sporun mutlak hedefi gibi.. – Savaş ve spor arasında, savaşı onurlandıran ve spora onur veren bir akrabalık vardır: Düşmana saygı; ya da düşmanın nefreti… Spor aynı zamanda, dayanıklılık, çaba sarf etmek, disiplin düzeni demek. Bir etik çerçeve. Bir emekler manzumesi… Bu yüzden yürümek spor değildir, diyor yazarlarımız haklı olarak. Bir ayağını diğerinin önüne koymak kadar basit, minik  bir çocuk oyuncağı. 

Bireysel ya da grupla yürürken skor yoktur, derece aranmaz, nerede hangi manzaraya ulaşılır, doğa en güzel şarkılarını nerede fısıldar’ı ararsınız. Yürüyüşle askıya alınmış bir hayatın özgürlüğünü tadarız. Ofisinizi, asırlar gibi yaşlı evinizi yerlerinde bırakarak özgürleştirme sürecinde rutinin boyunduruğundan kurtulursunuz. Zihne atılmış düğümler, kentin yorgunluk geleneği, doğanın sınırsızlığında güzellik bolluklarıyla zirvelerde çukurlara atılır, dürtülerimize ilham dalgaları yayılır. Çünkü yürüyüş bizi yaşamın dikey eksenine sokar.

Kitaplar bu düşünü kaynaklarından yola çıkarak filozofların yürümekle ilgili tutumlarını bize aktarıyor. Söz, Nietzsche’nin: “Mümkün olduğunca az oturun; açık havada doğmayan ve kasların da canlanmadığı serbest dolaşımda herhangi bir fikre inanmayın. Tüm önyargılar bağırsaklardan kaynaklanır. Hareketsiz oturmak, gerçek günahtır” (Ecce Homo). Bu düşünür, önemli eserlerini yazdığı süreçlerde günde sekiz saat yürüyerek küçük defterine notlar alır, düzeltmeler için sadece dururdu. Birkaç satırı hariç, kitabın tamamı yolda düşünülmüş ve oluşturulmuştur. “Sadece kitaplar artasında düşünebilenlerden, aklını kitapların dürtüklemesini bekleyenlerden değiliz biz. Bizim ethosumuz açık havada, tercihen yolların bile tefekküre daldığı ıssız dağlarda veya deniz kıyılarında yürüyerek, sekerek, tırmanarak, dans ederek düşünmektir”  der Nietzsche ve sorar: “Bir kitabın, bir insanın veya bir müzik kompozisyonunun değerini anlamaya yönelik ilk sorumuz şudur: Yürürebiliyor mu?”  (Gros, 23). O’na göre yürürken düşünmek, düşünürken yürümek; sonra da yazmayı kısa bir mola ânına indirgemek, yürürken bedeni geniş, açık mekânları seyreylerken dinlenmeye bırakmak üretkenliğin çıkış noktasıdır. Şiddetli migren ve diğer hastalıklarının yoğunlaşmasıyla yürüyemenin ızdırabını gören ünlü düşünür, “Işık kalmadı” sözüyle 1894 yılında son yürüyüşünü sonsuzluğa yapar.

Doğa ile bedenin armonisi hakkında Gerarda de Nerval de “ormanlardaki patikalar –düz labirentler- ve alçak düzlükler, ‘yürüryen bedeni uysallığa, rehavete davet eder ve anılar sis gibi usul usul zuhur ederler” diyor (Gros, 27).

Gros, “Yürümek, düşüncenin ideal alanıdır, yürürken yaz çünkü yürüyüşteki beden geniş açık alanların tefekkürüne dayanıyor” diyor. Nietzsche’nin çalışmak için Kant’ın ise kaçış için yürüyüşü seçtiği ileri sürülür. İlki münzevi alanlarda, dik bayırların yorucu rotalarında düşüncelerinin gemlerini salarken Kant “Felsefe yürüyüşü” adını verdiği rotasını hayatında sadece iki kez değiştirmişti. 

Gros, “yürürken otantik güvence işareti iyi bir yavaşlıktır” der, sonra devam eder:

“Hız yanılsaması, zaman kazanma inancıdır. İlk bakışta basit görünüyor: Bir şeyi üç yerine iki saat içinde bitirin, bir saat kazanın. Yine de, günün her saati, saatte bir saat gibi, kesinlikle eşitmiş gibi yapılan soyut bir hesaplamadır bu. Ancak acele ve hız, daha hızlı geçen zamanı hızlandırır ve bir gün iki saat daha erken kısalır”.

Nietzsche, Thoreau ve Rousseau yalnız yürümemiz gerektiğini düşünmüşler. Onlara göre; yürürken kendi temel ritminizi bulmanız ve sürdürmeniz önemlidir. Doğru temel ritim, size uygun olandır, bu öylesine işlevseldir ki bedeni yormazsınız ve on saat boyunca yürümeye devam edebilirsiniz. Bu ilke son derece spesifik ve kesindir. Böylece, bir başkasının hızına alışmaya, normalden daha hızlı veya daha yavaş yürümeye zorlandığınızda, vücut kötü bir ritme uymak için sizinle didişir.

Yürümenin öncelikle erteleme sanatı olduğunu savunan Gros, şöyle bir gezintiye çıkmanın bile endişelerin ağırlığını hafifletmeyi, işleri ve sorunları, bir süreliğine de olsa unutmayı sağladığını vurgular. Yürüyüşçü için özgürlük bir lokma ekmek, bir yudum su, uçsuz bucaksız kırlardır.

Tırmanan bedenin güç harcayarak sürekli bir baskı oluşturduğu; irdeleme hâlindeki düşüne ivme kazandırarak onu biraz daha ileriye, yükseğe giderek sınırsızlığa iletir. 

Gros’a göre verimli yürümenin büyülü anahtarı yavaşlıktır.  Yavaşlık saniyelerin, bozuk bir musluktan pıt pıt düşen su damlaları gibi teker teker, damla damla aktığı o noktada zamanla hemhal olmaktır. Zamanın esnemesi mekânı derinleştirir. Yürümenin sırlarından biridir bu: Manzaraya, onu her adımda biraz daha tanıdık kılan bir yavaşlıkla yaklaşmak. Tıpkı bir dostluğu derinleştiren düzenli görüşmeler gibi… Bizi çevreleyen manzara tatlar, renkler, kokularla dolu bir kâsedir, beden de onun içinde demlenir.

Yürümeyi yaşamın ve sanatın kaynağı ve amacı görenlerden biri de Arthur Rimbaud. Fırtınalı, çalkantılı bir yaşamda yürüyüşün çok farklı bir anlamı var O’nun için. Çocukluk ve gençlik yıllarında başladığı “rakip tanımayan bacaklarıyla” yeryüzünün büyüklüğünü ölçme arzusu, hayatını da biçimlendirmiştir. Yürümek ve ilerlemek için ona göre öfke gerekir. Rimbaud’da her zaman bir coşku nidası, bir nevi öfkeli neşe mevcuttur (Gros, 47). Bir bacağını kaybettiğinde bile takmasıyla hep yürüme hülyaları kuran şair, en uzun yolculuğuna çıkmadan önce, vedasını bırakır geleceğe:

Nereye gidersek gidelim, hoşça kal burası…

Yalnızlıkların ve sessizliklerin muhtelifliğine vurgu yapan Gros, doğanın sakin ama her an tetikte ve istirahatta olduğunu anımsatarak orman sessizliğinin ürkek ve tedirgin ırasını anlatır. Gecelerin yalnızlığı ise emsalsiz ve kıpırtısızlıkla kuşatılmış bir yay gibi gerilidir. 

Bu büyülü atmosferin bir başka kâşifi olan J. J. Rousseau, sadece yürürken gerçek anlamda düşünebildiğini, yaratabildiğini ve esin bulabildiğini söyler. Şafak, öğle ve akşamüstü yürüyüşlerini yaşamının bir rutini haline getiren düşünür, Yalnız Gezerin Düşleri adlı yapıtında akşamüstü yürüyüşlerinde unutulmuş anılarının bilincinde canlandığını duyumsar. Andığımız yapıtında yürüyüşünün renklerini ortaya koyar: “ Ben keyfimce yürümeyi, canım istediğinde durmayı severim. Bana seyyar bir yaşam gerek. Güzel bir havada, güzel bir ülkede telaşa gelmeden yol yürümek ve yürüyüşün sonunda da hoş bir manzarayla karşılaşmak, onca yaşam tarzı arasında zevkime en uygun olanı” (Gros 76).

Yürümek kitabının yazarı Henry David Thoreau, yürümenin doğayla iç içeliğindeki kutsiyete vurgu yaparak, “çağdaşlığın” görünenin arkasındaki çirkinliklerini ifşa eder: “ Günümüzde evler inşa eden, ormanları ve koca koca ağaçları kesip biçen insanların ilerleme adını verdikleri bu şeyler manzarayı düpedüz çirkinleştiriyor ve onu günden güne daha yavan ve değersiz hâle getiriyor. Ah keşke bir halk ormanları tutuşturmak yerine çitlerini yakabilse! (Thoreau, 19-20). Thoreau için yürümek kendini bulmak değil, kendine yeniden şekil vermek için imkân yaratmaktır. Çünkü ona göre:

Hakiki yaşam büyük bir yolculuktur (Gros,95).

Eski Yunan düşünürlerinin yürümekle ilgili düşünce ve tezlerini irdeleyen Gros, Sokrates’in sürekli gezen biri olduğunu, Platon’un yürüyerek ders anlattığını, Aristoteles’in de yürüyüş tutkusu sebebiyle “Gezinti” (Peripatosçu) lakabını aldığını aktarır kaynaklarıyla. Ancak gerçek anlamda yürüyüşçü oldukları söylenebilecek Yunan düşünürlerin ise kinikler olduğunu vurgulayarak Diogenes’ten bir anekdot aktarır:  “Bir gün bir çeşmede suyu avuçlarıyla içen bir çocuğa rastlayan Diogenes, bir an durduktan sonra şaşkınlıkla ‘Diogenes’ der ‘ aldın mı boyunun ölçüsünü?’ Heybesindeki ahşap kupayı çıkarıp muzafferane bir gülümsemeyle uzağa fırlatır. Mutludur, çünkü bir yükten daha kurtulmuştur”  (116- 121). Kiniklere göre yürüyen kraldır, dünya da onun krallığı.

Yürümek ve doğa gezintilerine yapıtlarının ana motiflerinden biri olarak kabul etmiş sanatçılardan biri olan  Gerard de Nerval, insanları bol bol yürürütür, dolaştırır, doğayla örgülenmiş şarkılar söyletir. Onun yürüyüşlerinde melankoli olduğunu vurgulayan Gros, hep muğlak ve düzensiz bir ışıkta Nerval’le yapılan yürüyüş, zihni itinayla kucağına alır ve canlanan anılar onu sarar, der (131). Melankolinin yürüyüşlerinde rehber olduğu Nerval’in gerçek hüzün peşindeki arayışlarının mı onu intihara götürdüğü ise hâlâ yanıtı bilinmeyen gizemli bir sorudur.

Gerçek bir entelektüel örneği olan Immanuel Kant, hüzünlü varoluşun ortasında tam bir düzenlilik timsalidir de. Nietzshe gibi onu da yazmak ve okumak dışında iki şey meşgul etmişti: Yürümek ve ne yemesi gerektiğini bilmek… Onun gündelik yürüyüşleri, her gün çalışarak geçirdiği saatlerin simgesi ve refakatçisidir. Kaçınılmaz düzenliliğin simgesi olan düşünürün, hayatı boyunca öğleden sonra beşte yürüyüşe çıkacağını herkes bilirdi. 

Alman felsefeci Karl Gottlob Schelle’nin  “Die Promenade als Kunstwerk” (Yürüme Sanatı) adlı kitabında vurguladığı yürümenin bedeni kesinlikle gevşettiğini fakat asıl bayram edenin zihin olduğu görüşünü aktaran Gros, yürümenin insan ruhunu dinlendirdiğini, özellikle masa başında çalışırken önümüzdeki meselenin esiri olduğumuzu, göreve odaklanırken, hareket etmeyen bedenin kas eşgüdümünü yitireceğini vurgular.  

Walter Benjamin’in kentli flâneur (aylak gezinen) kavramını yürümek eylemi içinde irdeleyen Gros, bu stilin yalnızlık, hız, çıkarcılık ve tüketimciliği yıktığını ileri sürer.  

Kitabının son bölümünde yürümenin mistik siyasetçi M. K. Gandi tarafından bir devletin bağımsızlığa giden yolda mucizevî bir sonuç yarattığını vurgulayan yazar, Gandi’nin ünlü  “Ardımıza dönmeyeceğiz” sözünü anımsatarak O’nun yürüyüşün ruhani ve siyasi önemini uzun yıllar öncesinden bildiğini aktarır. Bu yürüyüşün sabır azim ve irade gücü gerektiren karakterini Satyagraha diye adlandıran Gandi, temelde bireyin kendine hakim olması koşulunu saptar. Gandi, dünya siyaset tarihinin insan onuruyla taçlandırılmış bir utkusuna imza atarken her sabah Rabindranath Tagore’nin çarpıcı mısralarıyla yola çıkmıştı:

Yalnız yürü.

Çağrına kulak vermiyorlarsa eğer, yalnız yürü;

Korkar da dehşet içinde duvara dönerlerse yüzlerini, 

Ah sen, kara bahtlı,

Aç zihnini ve yalnız konuş.

Yoldan cayar da bırakırlarsa yabanda seni,

Ah sen, kara bahtlı,

Yolun üstündeki dikenleri çiğne ve

Kana bulanmış o yolda yalnız yürü. 

Gros’un kitabının sonundaki bir anekdotun anlam çerçevesi hem kitabın tümünü hem de bu sınırlı satırların aktarmak istediklerini yansıtmakta bana göre:

“Alexandra David-Neel, Himalayalar’da yaptığı bir uzun yürüyüşte, ıssız bir ovadayken uzaklardan kendisine doğru hızla yaklaşan siyah bir nokta gördüğünü anlatır. Derken onun bir adam olduğunu anlamış. Yol arkadaşları bu adamın lung-gompa olduğunu, onunla konuşulmaması ve yürüyüşünün engellenmemesi gerektiğini, çünkü O’nun vecd hâlinde olduğundan uyandırılırsa ölebileceğini söylemiş, geçip gitmesini izlemişler; yüzü ifadesiz, gözleri açık, koşmayan ama her adımda rüzgârın uçurduğu hafif kumaşlar gibi yükselen bir insan”

Yürüyüşün gücü, mistik ve ruhsal merkezli olduğunda gerçek bir mutluluğun da kaynağıdır bence…

Yürümenin keyfine varmış birey, adına “mutluluk” dediğimiz bir şeyi yakalar. Bir karşılaşma meselesi olan ve yoğunluğu hep tartışılagelmiş olan mutluluğu yazarlar, şairler, kuşkusuz büyük düşünürlerden daha iyi anlatmışlardır. Yürümek de bir manzarayı yakalayarak o ortamın alıcısı olabilme ruhsallığını sağlar. Tekrarlanamaz olan bu mutluluk belki kırılgandır, nadirdir ve dünyaya incecik ipliklerle iliştirilmiştir.  

O zaman ne duruyoruz, haydi dışarı.. Yürümeye…

[1] Gros, Frederic: Yürümenin Felsefesi. (Türkçesi: Albina Ulutaşlı), 6. Baskı İstanbul; Kolektif.

İstanbul Sözleşmesi’nden Vazgeçmeme Mücadelesi Gösterdi ki…​

0

Anlamamakta, okumamakta, anlamaya çalışmamakta ısrar edenleri ya da kadınlardan farklı çıkarlarda olduğu için karşımızda duranları bir yana bırakırsak kadınların yürüttüğü kampanyalar, örgütledikleri eylemler, yazılan yazılar, yapılan açıklamalar sayesinde artık çoğumuz İstanbul Sözleşmesi’nin anlamını ve önemini biliyoruz. Çok uzun süredir gündemde olan ve mücadelemizle kazandığımız İstanbul Sözleşmesi herkesin bildiği gibi tehlikede. 

Adlarını Türkiye Düşünce Platformu koymuş bir grup muhafazakâr erkek önce İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmemiz gerektiği ile ilgili AKP’ye bir rapor sunuyor. Genel Başkan vekili Numan Kurtuluş da günlerce ailenin kutsallığını, bu kutsamanın devamı için sözleşmeden çekilmemiz gerektiğini anlatıp duruyor. Demek ki evde döven, söven, tecavüz eden, öldüren kocalar da onların kutsal ailelerine dahil. Evde çocuğunu istismar eden babalar da. Biz de diyoruz ki tacizin, tecavüzün, çocuk istismarının olduğu aileler kökünden yıkılsın. Yaşamasın zaten. 

2000’lerde Türkiye’de örgütlülüğü ve sokakta hesap soran çizgisiyle yükselişte olan feminist hareket ve kadın hareketi aslında İstanbul Sözleşmesi’nin hazırlanması ve imzalanmasında en büyük paya sahiptir. Bu sayede uygulanmasa da 6 yıldır kadınları ve LGBT+ları şiddete ve ayrımcılığa karşı korumayı taahhüt eden bir İstanbul Sözleşmesi var. 

O dönem 2002’de AKP’nin “ileri demokrasicilik” zamanlarında, Ayşe Paşalı’da olduğu gibi uygulanan şiddet ve cezasızlıklar, durdurulamayan kadın cinayetleri sebebiyle Türkiye dünya çapında baskı ve basınç altında kalmıştı. Ve mevcut iktidar da “bu şiddet sadece bize ait değil” diyerek tüm dünyaya seslenmiş ve kendilerine ait bir çeşit taktikle aklanmaya çalışmışlardı. Kadına yönelik şiddet tüm dünyada aynı biçimlerde yaşanıyor evet ama sözleşmeden çekilme uyanıklığı nereden çıktı? O dönem sözleşmeyi ilk imzalayan AKP, bugün cepheden karşı çıkan yine AKP. Bakmayın siz KADEM denen kadın örgütü kisvesi altında örgütlenenlere.Bugün KADEM’e “İstanbul sözleşmesini destekliyoruz” açıklamasını yaptıran da kadınların imzadan çekilmeye topyekûn itirazı, isyanı ve verdiği mücadeledir. Türkiye Düşünme Platformu’nun yıprandık açıklamaları da aynı kararlılığın sonuçlarıdır. Varsın ana akım medyası, yandaş medyası erkeklerle stüdyoları doldurup doldurup tartışsınlar. Biz de alanları, meydanları dolduruyoruz.

“Bu kadar çok kadın cinayeti olduğuna göre İstanbul Sözleşmesi demek ki yaşatmıyormuş diyen”ler patriarkadan aldığı güçle tarafını ortaya koyuyor ve bir de bayağı ve dümdüz bir çıkarımla büyük oyunu çözmüş edalarına kapılarak İstanbul Sözleşmesi’ni boşa çıkarmaya çalışıyorlar. Gevezelik yapıyorlar. Biz de hatırlatalım. İstanbul Sözleşmesi eğer uygulanırsa kadınlar yaşar. Erkek adalet taraftarlığıyla sözleşme uygulanmazsa, sözleşmeden çekiliyoruz denilerek katillere cesaret verilirse elbette kadın cinayetleri engellenemez. Ama biz biliyoruz, sözleşmeyi yaşatacak olan da uygulatacak olan da bizleriz ve vazgeçmeye de niyetimiz yok.

Tüm hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmaya çalışıldığı, toplumun mevcut siyasi iktidarın uygulamalarına aynı cenahta olsa dahi karşı çıktığı anda terörist ilan edilebildiği günler… Ekonomik krizin, yoksulluğun, işsizliğin tahribatının sonuçlarını yaşamaya başladığımız günler. Ama biz kadınlar haklarımız için nöbetteyiz. Kadınların kazanılmış haklarını savunmaya devam edeceğiz. Sözleşmeyi yaşatacak, İstanbul sözleşmesini ve 6284’ü uygulatacağız. Bu günlerde İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmeme mücadelesi de gösterdi ki muhalefetin başında kadınlar var ve hatta başka muhalefetin olmadığını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü haklarımıza sıkı sıkı sarılıp, en gür sesimizle itiraz etmekten ve haklarımıza sahip çıkmaktan vazgeçmiyoruz. 

Saçlarını kökünden tutup sürüklediğiniz kadınların kız kardeşleriyiz, şiddetinizi asla unutmayacak ve kabul etmeyeceğiz. Siz şiddeti savundukça, mor isyan da daha çok dalgalanacak.

Kadının insan haklarına sahip çıkan ve İstanbul Sözleşmesi yaşatır demeye devam eden kadınlar iyi ki var.

Neslihan Önderoğlu Söyleşisi / Zordur İnsanın Kendisiyle Baş Başa Kalıp Yüzleşmesi

0

Neslihan Önderoğlu öyküleriyle karşı karşıya gelmek demek hayatla ilgili verilmiş zor bir sınava şahitlik edeceksiniz demek. İnsan hikayelerini kendi anlam dünyalarını esas alarak kurgulayan Önderoğlu okuyucuya ilk cümle ile birlikte naif öyküler okumayacağının garantisini veriyor. Çetrefillerle dolu hayatın insan hikayelerini ne hale getirdiğini, nasıl da zorlaştırdığını, karmaşıklaştırdığını tahmin etmeyeceğimiz bir bakış açısından bizlere aktaran Önderoğlu, bunu yaparken Türkçe’nin benzersiz anlatım olanaklarını çok iyi kullanıyor.

Yakınlık Korkusu ve Mevsim Normalleri öykü kitaplarını odağa alarak gerçekleştirdiğim söyleşi boyunca Neslihan Önderoğlu’nun verdiği cevaplar kapsamı geniş bir söyleşinin ortaya çıkmasına olanak sağladı. Buyurun lütfen.

Aynur Kulak: Okuma ve yazma meselesinden başlamak istiyorum. Sizi ilk etkileyen ve okuma evreninin içine çeken kitap veya kitaplar hangisiydi? Ve okuma yolculuğunuzun hangi noktasında yazı ile buluştunuz? Yazma konusunda sizi tetikleyen unsurları merak ediyorum.

Neslihan Önderoğlu: Ben yazmaya geç başlamış bir yazarım. Ancak bu konuda bir sıkıntım yok. Doğru bir zaman var herkes için. Kimi yirmi yaşında kimi altmış yaşında hazır hale gelir. Benim durumumda kendimi tamamen yazmaya verebileceğim şartların oluşması gerekiyordu, yani başka bir işte çalışma, eş olma, anne olma vs. gibi süreçlerin aşılması gerekiyordu ki bunlar ancak kırklı yaşların başında mümkün olabildi. Öte yandan çocukluğumdan beri kendimi çok iyi bir okur olarak tanımlarım. Yazmaya vakit bulamayacak kadar yoğun olduğum her dönemde okumaya mutlaka vakit ayırdım. Disiplinli ve meraklı bir okurum. Ve eğer bu olmasaydı, emin olun yazamazdım. Yeterince okumadan yazmaya kalkışmak henüz olgunlaşmamış bir meyve iken dalından koparılmaya benzer.

Aynur Kulak: Sizinle ilgili bilgileri taradığımda yazı atölyelerinden tutun, okuma programları, dergilerde öykülerinizin yayınlanmasına kadar  edebiyatla ilgili tuttuğunuz yol son derece bilinçli. İşletme mezunusunuz. Ayrıca bir işle meşgul müsünüz bilemiyorum fakat hem aktif ve bilinçli olarak edebiyat  dünyasının içinde olmak hem de ayrıca mesleki anlamda başka bir iş icra etmek mümkün olabiliyor, öyle değil mi?

Neslihan Önderoğlu: Yukarıda da anlattığım gibi ben şu anda okumak ve yazmak dışında başka bir işle meşgul değilim. Çok erken yaşta emekli olma gibi bir şansım oldu. Çocuklarım büyüdü. Boşandım. Bir kadın olarak bu tür sorumluluklarla kol kola yazıyı götürmek bana göre mucizevi bir şey. Ben yapamazdım. Nitekim ne zaman omuzlarımdan bu yükleri attım ve yalnız yaşamaya başladım ondan sonra yazabildim. Kendimle baş başa olmak yaratmak ve yazmak için önemli bir süreç. Bu açıdan bakıldığında hem kadın hem yazar olmak bence çok güç. Kendine ait bir oda meselesine geliyoruz galiba😊

Aynur Kulak: Yakınlık Korkusu öykü kitabınızdan başlamak istiyor ve yekten şunu sormak istiyorum: İnsan neden yakınlık korkusu içine düşer?

Neslihan Önderoğlu: Bence insan olarak hayatımızda teknoloji kullanımı artıp insan ilişkileri azaldıkça gelişen bir şey yakınlık korkusu. İnsan insana ilişki kurma fırsatı bulamamak , uygar insana ait o derin yalnızlık hali bizi empati kurma yeteneğimizden de mahrum bırakıyor aslında. Başka hayatlara dokunamıyoruz, dokunmak da istemiyoruz. Oysa kendimizi tanımanın ve bulmanın yolu başkalarının hayatından geçmekle mümkün.

Aynur Kulak: Yakınlık Korkusu kitabınızdaki öyküler kaybetme korkusu, vedalaşma korkusu, yeni bir şeylere başlama korkusu, sorumluluk alma korkusu vb, insani korkular üzerine kurgulanmış halleriyle çok etkileyici. Mahrem öykünüzde şöyle bir cümle var: “Çıt çıksa sıçrayacak türden bir korku onunkisi.”  Yakınlık Korkusu kitabınızdaki öyküleri yazarken birey üzerine sizi en çok düşündüren şey neydi?

Neslihan Önderoğlu: Bireyin içsel yalnızlığı herhalde. Anne evlat, karı koca, sevgili,  arkadaş, meslektaş, okuldaş vs. içinde olduğumuz ikili veya çoklu ilişkilerde insanların aslında son derece sınırlı yönlerini birbirlerine gösterdiklerini, buzdağının asıl suyun altında kalan kısmının en yakın ilişkilerde bile çok zor ortaya çıktığını gözlemliyorum.

Aynur Kulak: Mahrem öykünüzden devam edeceğim Toplumun korkusunu, çaresizliğini birey üzerinden ele aldığınız Mahrem öykünüz ayrıca konuşulmalı. Korku üzerinden bireylerin hali ortada zaten. Toplum ne hale getiriliyor? Kolektif bilinç, düşünce yapısı üzerindeki tahribat sandığımızdan daha derin ve hiç kapanmayacak bir yara mı açıyor toplumun üzerinde?

Neslihan Önderoğlu: Mahrem öyküsünde oğullarını kaybetmiş yaşlı bir ana babanın onun parçalarını toplayıp uygun bir cenaze haline getirebilmek için durdukları yerden kıpırdamadan sürdürdükleri bir bekleyiş var. Bu elbette ki otoritenin hoşuna gitmiyor. Komutan onların oradaki bekleyişinden rahatsız. Ancak tepkilere baktığınızda yaşlı adamın biraz daha sinik ve her şeye boyun eğmiş haline karşın kadının daha dirençli ve kolay boyun eğen cinsten biri değil.

Aynur Kulak: Yakınlık Korkusu kitabınızdaki öyküler üzerine sormadan geçmek istemediğim kadınlar ve kadınların korkuları mevzuu var. Hem eşlerine hem ailelerinin bütününe hem de topluma karşı kadının geliştirdiği korku belki de bahsettiğimiz korku çeşitleri arasında en gerçeği. Kadın şiddet unsurunun ta kendisine, korku nesnesine dönüştü ve bu duruma ciddi bir direnç gösterdi. Son dönemdeki öyküler ve kitaplar da bunun üzerine şekilleniyor. Kadınlık ve Korku meselesi gittikçe daha alacakaranlık bir hal alıyor. Ne dersiniz?

Neslihan Önderoğlu: Bir toplumun gelişmişlik, uygarlık düzeyini kadının konumuna bakarak rahatça değerlendirebilirsiniz. Ne yazık ki Türkiye’de mevcut iktidar kadını eş/ana konumuna indirgeyip nesneleştiren, onu eve kapatmaya çalışan, itaatkar oldukça ödüllendiren bir anlayışla kadını bundan on yıllar öncesinden çok daha güçsüz, korkak ve şiddete açık hale getirdi. Bugün baktığınızda her türlü erkeklik hali üzerinden kadına toplumun her kesiminde büyük bir şiddet uygulanıyor. Bunun sonucunda bir korku gelişmesi doğal değil mi?

Aynur Kulak: Mevsim Normalleri. Biraz benzetme yoluyla meselenin etrafından dolanacağım. İklim krizinden dolayı artık mevsim normalleri diye bir tamlamayı yerli yerinde kullanamayacağımız gibi insana dair duyguları da tam manasıyla  yerli yerince anlatamayacağız sanki. Mevsim Normalleri kitabınızdaki öyküler çabalamamıza rağmen bir türlü anlatmakta başarılı olamayacağımız duygu yoğunluklarıyla dikkatimi çekti.  Ne tür gözlemleriniz sonucu ortaya çıktı Mevsim Normalleri kitabınızdaki öyküler?

Neslihan Önderoğlu: Her yazarın dönem dönem aklına taktığı ve meselesi haline getirdiği konular vardır. Mevsim Normalleri benim ikinci öykü kitabım. Her zamanki sert üslupta yazdığım öykülerden oluşuyor. Yine insan ilişkileri, içsel yalnızlıklar, görülüp de görmezden gelinenler, içsel çatışmalar ön planda.

Aynur Kulak: Mevsim Normalleri kitabınızı Gezi Parkı’nın isimsiz kahramanlarına ithaf ediyorsunuz. Kitabın açılış öyküsü Gecenin Ayazında ifade edilmemiş duyguları, Bir Yerde öykünüz duyguların mekân ve doğayla bütünleşip akışa geçmesini, Kestane Ağacı duygunun ortadan kalkıp mecburiyetlerin devreye girişini (ki son derece çarpıcı/sarsıcı bir öyküydü) yani Gezi Parkına karşı ortaya çıkan reaksiyonlar gibi insanın duygusal tepkilerinin çevresindeki meselelerin  şartlarına göre oluştuğunu okuyoruz. Duygularımız nasıl evrelerden geçiyor ve bu evrelerden geçerken ne şekilde bir erezyona maruz kalıyor?

Neslihan Önderoğlu: Duygularımız bir nehir gibi aslında. Kendine akacak uygun bir yatak bulduğunda gürül gürül akıveren ama bazen de akacak yer bulamayıp durgun bir göl gibi durulan. Gezi bize yıllardır durgun bir göl halinde içimizde büyüyen bir isyanın kendine bir yatak bularak çılgın bir nehre dönüşebileceğini gösterdi. 

Aynur Kulak: Öykü asla konforlu bir alan değil. Roman gibi tüm verileri bize tepsi içinde sunmuyor. Son zamanlarda öykünün bu denli öne çıkmasının nedeni bir bütün olarak düşünürsek dünyadaki hayat şartlarının çok zorlayıcı ve belirsiz oluşuna bağlayabilir miyiz? Neden bir anlatım ve ifade aracı olarak daha çok öykü yazımı tercih ediliyor?

Neslihan Önderoğlu: Hem öykü hem de roman yazmış biri olarak şunu söyleyebilirim, öykü benim için  daha zor bir tür. Çok kısıtlı bir alan içinde bütün maharetinizi sergilemeniz gereken, matematikle çok iç içe gördüğüm bir yazı türü. Sadece son dönemde değil, epey bir süredir öykü öne çıkmış durumda. Şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim, Türkiye’de iyi öykücü sayısı kadar iyi romancı yok bence. Ama bildiğiniz gibi roman okur tarafından daha ilgi gören ve talep edilen bir tür. Ne yazık ki bu nedenle pek çok iyi öykücü kendini romana geçmek zorunda hissediyor ve çoğunlukla yazdıkları öyküler kadar iyi romanlar çıkmıyor ortaya

Aynur Kulak: 2020 pandemi yılı oldu. İnsanlık böylesine bir iletişim çağında tüm kapılarını kapadı. Ne oldu da böyle bir dönem yaşıyoruz sizce? Sizde çoğu çevre gibi hayat adına, ekonomi adına, toplumsal dengeler adına, edebiyat adına, yayıncılık adına bir milat olarak değerlendiriyor musunuz bu süreci? Bu süreç yatıştığında nasıl hikayelerle karşılaşıp, ne türde hikayeler okuyacağız?

Neslihan Önderoğlu: Evet, bazı şeylerin asla eskisi gibi olmayacağına inanıyorum ama bunu abartıp bütün insanlık için yepyeni bir evreye giriyoruz gibi köktenci bir anlayışa da sahip değilim. Bence en büyük değişiklik eğitim ve çalışma yaşamı konusunda oldu. İnsanlar işe ve okula gitmeden de öğrenip görülüp çalışılabileceğini deneyimlediler. Bunun kısmi de olsa uygulamaya geçirileceğini düşünüyorum. Mesai gün ve saati kavramı değişecek bana göre. Daha fazla evde bulunacak insanlar. Bu sürecin sonunda ortaya çıkacak üretimler de bence daha çok bireyi öne çıkaran, varoluşun anlamını sorgulayacak şeyler olur herhalde. Zordur insanın kendisiyle baş başa kalıp yüzleşmesi.

Aynur Kulak: Tüm değişimler ve kırılmalar adına belki bu sürecin sonunda siz de roman yazmayı düşünüyorsunuzdur. Var mı yeni bir roman projeniz?

Neslihan Önderoğlu: Benim zaten dört romanım var. Yani hiç roman yazmamış biri değilim. Bundan önceki kitabım bir romandı örneğin, Yeryüzü Yorgunları ve geçen yıl Melih Cevdet Anday Edebiyat Ödülü’ne değer bulunmuştu. Şimdi üstünde çalıştığım da bir roman. Hatta sizin yukarıda gündeme getirdiğiniz Mevsim Normalleri kitabındaki “Kestane Ağacı” öyküsünden yola çıkan bir roman.