Berkeleye Sanat Müzesi ve Pasifik Film Arşivi yardımı ileWalker Sanat Merkezi‘nin düzenlediği “Hippi Modernism: The Strugle for Utopia” (Hippi Modernizmi: Ütopya Mücadelesi) sergisi, 1960’lar ve 1970’ler karşıkültürünün sanat, mimari ve tasarım kesişmesini sergiliyor.
Bu, küratör Andrew Blauvelt‘ün Walker ile yaptığı en büyük ve son sergisi.Timothy Leary‘nin “turn on, tune in, drop out” mantrası etrafında yapılanmış bu sergi, toplumsal farkındalığın ve bilincin genişlemesini inceliyor.
Aslında “Hippi Modernism” sergisinde görülecek ve deneyimleyecek çok şey var. Sergi; 60’lar ve 70’lerde gençlik dönemlerini geçirmiş veya bu dönemde siyasi hareketler içinde aktif olmuş kişilere nostalji turu yaptırırken bu dönemde yaşamamış olanların ise “Eğer dijital çağın retrospektifi duvarlara asılacak olsaydı, Walker’ın duvarlarında neler görebilir? Antika akıllı telefonlar? Arşivlenen Facebook ve Twitter feed’leri? Artık var olmayan, Instagram doğa fotoğrafları? Hangi gruplar hatırlanacak?” gibi rahatsız edici soruları aklına getirebilir.
Eğer şu an bizden uzaklarda, dünyanın bir ucunda 28 Şubat 2016’ta kadar devam edecek bu sergiye yakınsanız uğramadan buralara dönmeyin.
Leonidas doğduğunda, genç Goliath gerçekten çok hastaydı. Süt şişesinden içmeye yeterince gücü bile yoktu. Yardıma ihtiyacı vadı. Shayle Hubbsise onu evlatlık edindi. Sağlığına dönmesi için çok çaba gösterdi. Aile köpeği Leonidas da yardım etti. Hubbs CountryLiving‘e şöyle açıklama yaptı: “Leonidas, buzağının suratını yakaladı ve ayağa kalkması için hafifçe dürttü. Ona sadece destek olmak için buzağı ile birkaç saat boyunca yattı. Sevgili Dane ve Goliath en iyi arkadaş oldular.”
Bir sabah Hubbs, hayvanları beslemek için birkaç dakikalığına evden ayrıldı. Geri döndüğünde Goliath’ı hiçbir yerde bulamadı.
Panikleyerek her yere bakındı. Büyün açık kapıları kontrol etti. Her şey normal görünüyordu. Daha sonra eve girdiğinde, kanepenin üstünde büyük bir keyifle yatan Goliath’ı buldu.
Köpeğin mamasını yemeyi çok seven Goliath, çenesinin altından kaşınmayı da çok seviyor.
Mayınsız Bir Türkiye Girişimi ve Uluslararası Mayın Yasaklama Kampanyası (ICLB) tarafından çocuklara yönelik düzenlenen Mayın Risk Eğitimi, Diyarbakır’dan başlatıldı.
Ülkemizde çocuk haklarını konuşmak için çok seçkin bir grupla bir araya gelmek gerekiyor. Farkındalığı çok yüksek olması gereken bu grup dışındaki insanların büyük kısmı ise çocuk haklarından habersiz. Oysaki çocuk hakları da bir insan hakkı kategorisi değil mi? Çocuklar da insan değil mi? Evet insanlar, ama büyük bir kalabalığın fikrinde, çocuk hâlâ ebeveynlerinin bir “malı.”
Peki, neydi çocuk hakları? Mesela yaşamak en doğal hak, eğitim, barınma, şiddet ve işkenceden korunma… Çok tanıdık değil mi? Evet, her insan gibi çocukların da hakları var. Ancak biz Türkiye’de bu aşamaya henüz tam anlamıyla gelemedik. Hâlâ yaşama hakkına el konulan çocuklar söz konusu; hem de oldukça resmi, aşikar ve pervasız şekilde. Buralardan yola çıkarak Diyarbakır’dan başlatılan mayın risk eğitimi de çokça anlam kazanıyor.
Diyarbakır‘da çocuklar kendilerinin çok dışında olduğu, henüz anlayamadığı ve iradelerinde gelişmeyen konular nedeniyle sağa sola döşenen mayınların kurbanı oluyor. Kurban deyince aklınıza herhangi bir kutsallık gelmesin. O küçücük çocuklar mayınlara basıp birer istatistiğe dönüşüyorlar.
Unutturmayacağız, affetmeyeceğiz. Evet, ama neye yarar? Çocuk ölüp gittikten sonra onu her gün de konuşsak ne yazık ki geri gelmeyecek. E, mayın döşeyene de engel olunamıyor. Bu nedenle en kutsal, en kutlanası ve katılınası işi yapan bu mayın risk eğitimini düzenleyenler.
Direnişteyiz.net‘in haberine göre, Diyarbakır Belediyesi’nin de desteklediği eğitim ilk önce IŞİD saldırıları nedeniyle Şengal’den kaçmak zorunda kalan ve şimdi Diyarbakır’daki kampta yaşayan çocuklara verildi. 7-12 yaş aralığındaki 100 çocuğun katılımıyla gerçekleşen eğitimde çevirmenler eşliğinde çocuklara yabancı cisim gördüklerinde ona dokunmamaları gerektiği anlatıldı. Ayrıca çocuklara; Mayın Risk Eğitimi, Yaşam Hakkı, Mayınlardan Nasıl Korunuruz, Riskli Durumlarda Neler Yapmalıyız konulu hikâyeleştirilmiş çizgi animasyon kitapları ve Arap alfabesinde Kürtçe hazırlanmış broşürler dağıtıldı.
Mayınsız Bir Türkiye Girişimi Koordinatörü Muteber Öğreten, yüzde 25’i çocuk olmak üzere mayınlardan en çok sivillerin etkilendiğini belirtti.
Her geçen gün yeni bir çocuk ölümüyle sarsılmamak için tek çözüm çocukları eğitmek değil ne yazık ki. Çünkü onlar çocuk, eğitim görmüş de olsalar yanılıp yabancı bir cisme dokunabilirler. Bu yüzden tüm gücümüzle silahlanmaya, savaşmaya ve kan dökmeye karşı durmalıyız. Bir gün ölümümüz bir savaştan olacaksa da bu savaş, savaşa hayırdiye bağırdığımız ve savaşmak isteyenlerin daha güçlü, merhametsiz ve fikirsiz olduğu bir savaş olmalı.
Günümüz şehir hayatının karmaşalığından ve düzenin bir parçası olmaktan kurtulduğunu söyleyebileceğimiz bir kasaba Marinaleda. Bizler ötekileştirme, yolsuzluklar ve bilumum çirkinliklerle boğuşaduralım dünyanın başka bir yerinde, üstelik de Avrupa’nın göbeği diyebileceğimiz İspanya’da bambaşka yönetim ve yaşam biçimleri hayat bulmuş.
Marinaleda’nın bu şekli almasının temelinde Franco rejiminin yıkılması sonrasında yapılan serbest seçimi, kasabada kurulan Endülüs Cephesi’nin kazanması var. Franco rejiminde cüzi miktarlarda fakat ağır şartlarda çalıştırılan kasaba halkı, serbest seçimden sonra“tarlalarda kim çalışıyorsa tarlalar onundur” mottosuyla örgütlenip protestolara başladılar. Protestoların amacı kasabadaki tüm toprakları kamulaştırmaktır. Bu protestoların başında gördüğümüz kişi ise eski öğretmen Juan Manuel Sánchez Gordillo’dur. Gordillo ve destekçilerinin eylemleri en nihayetinde başarıya ulaşır ve Marinaleda tamamen değişir ve 1200 hektarlık çiftlik 1991 yılında kamulaştırılır.
Kamulaştırılan bu çiftliklerde Akdeniz iklimine uyan zeytin ve turunçgiller ile birlikte buğday, brokoli, biber gibi tarım ürünleri de yetiştiriliyor. Kasabada çalışma süresi 6 saat olarak belirlenmiş ve işçiler bu 6 saatin sonunda 47 Euro kazanıyor. Elde edilen gelirin kalanı ise spor tesisleri, yeşil alanlar inşa etmek ve “Kendin İnşa Et” projesi için kullanılıyor.
Kendin inşa et projesi sayesinde artık yapılan her iş kooperatif üzerinden yapılıyor. Eğer ev sahibi olmak istiyorsanız size gerekebilecek her şeyi kooperatif sağlıyor. Tek bir şartla: Eviniz yapılırken inşaatında bizzat çalışmanız gerek. Fakat şunu bilmeniz gerekir ki bu ev hiçbir zaman sizin olmayacak. Siz uzun süre oturmak için kiralayabiliyorsunuz. Sadece 15 Euro’ya!
Serbest seçimden sonra, Gordillo’nun yadsınamaz başarısı ile eğitimde de devrim diyebileceğimiz bir gelişme yaşanmış. Artık Marinaleda’da eğitim tamamen ücretsiz! Tüm masraflar yine kooperatif tarafından karşılanıyor. Bu noktada Gordillo’nun kim olduğuna değinmek, bu kasabanın nasıl bu şekilde değişebildiğini çok daha iyi açıklayacaktır.
2008’de seçilen Belediye Başkanı, makam arabası olmayan hizmet insanı, aldığı maaşı ise direkt kooperatife aktaran yüreği güzel bir insan sıfatıyla karşımıza çıkar Gordillo. Ayrıca etkilendiği isimler sorulduğunda Marx, Lenin, Che ve Gandhi‘yi sayan Gordillo, başardığı işler dolayısıyla kasabada Don Kişot, Robin Hood gibi lakaplarla anılıyor.
Demokrasinin günümüzde en çok tartışılan konulardan biri olduğu su götürmez bir gerçek. Kasabasını “liberal komünist” olarak tanımlayan Gordillo, demokrasiye bambaşka bir bakış açısı getirdiğini düşündürüyor. Şöyle ki, kasabada Halkın Evi denilen bir meclis var. Bu mecliste kimlerin çalışacağı, ne kadar çalışılacağı, ne kadar ücret alacakları gibi genellikle ekonomik odaklı konular ele alınılıyor.
Marinaleda’yı bu denli ilginç yapan en önemli özelliklerinden biri de polisin olmaması! Belediye bir polis teşkilatına sahip değil. Buna karşın herhangi bir suç veya ayrımcılık da yok. Marinaleda halkı ve belediyesi bu durumu “baskıyı değil bilinci önemsedikleri” şeklinde açıklıyorlar. Ayrıca bir polis teşkilatı kurmayarak senede 350.000 Euro tasarruf ediyorlar.
Bencillik, güç elde etme hırsı, para gibi unsurların savaşlara yol açtığı günümüzde gerçekten başka bir dünya kurmayı başaran Başkan Gordillo’nun bizlere mesajı da yok değil. “Bizim değerlerimizi yeniden düşünmeye ihtiyacımız var. Tüketim toplumu, para, bencillik ve bireycilik üzerine yeniden düşünmeye ihtiyacımız var. Marinaleda sadece küçük bir örnek. Biz bu deneyimi dünya çapında genişletmek istiyoruz.”
Ankara’da bir pazar öğleden sonrası duvarlarında yoga duruşlarının ve mandala figürlerinin olduğu huzur dolu bir mekânda, doğalı özleyen, kırsala dönüş planları yapanya da kentte doğalı yaratma hevesindeki insanlarla çember kurup yiyeceklerimizi ve umutlarımızı paylaştığımız, katılımcı bir karar alma yöntemi olan sosyokrasiyi deneyimlediğimiz keyifli bir zaman geçirdik.
Bu toplanmanın nedeni ise Ankara’da sürdürülebilir yaşam ve permakültür çalışmalarına dair derli toplu bir topluluk oluşturma çabalarını hayata geçirmekti. Hâlihazırda Ankara’da sürdürülebilir yaşama dair bir dizi etkinlik gerçekleştirilmesine karşın bunlar yeterince duyurulmadığı için arzu edilen kitleye ulaşamıyor. Ayrıca Ankara’da yönünü toprağa çevirmiş, doğa ile uyumlu yaşam sistemlerini hayata geçirmek isteyen insanlar bir permakültür kolektifinin eksikliğini hissediyor. İşte bu nedenlerle yola çıkan Filiz ve Doğukan, sosyal medya üzerinden bir çağrı yaparak Ankara’da kırsalda yaşamayı deneyimlemiş, şehirde balkonunda bir yaşam sistemi oluşturmuş, ODTÜ bostanlarında üretimin hazzını yaşamış ve tüm bunları gerçekleştirmek isteyen insanlarla bir araya gelmemize vesile oldular.
Çemberin, çemberleşmenin ve ben diliyle konuşmanın önemine vurgu yapılarak başlayan toplantı, çemberde hiç tanışık olmadığımız insanlarla eşleşerek tanışma faslıyla devam etti. Saatler ilerledikçe sohbet koyulaştı, konuya dair istekler, beklentiler, umutlar, serzenişler paylaşıldı. Çembere sonradan katılanlar ve çemberden daha erken ayrılmak zorunda kalanlar olsa da çemberin adabı bozulmadı hiç.
Çemberde topluluğun ismi, şiddetsiz iletişim, armağan ekonomisi, yapılacak etkinlikler, kimlerin bu oluşama nasıl destek olacağına kadar birçok konu sosyokrasi yöntemiyle ele alındı. Aşina olmadığımız bir kavram olan sosyokrasinin topluluk oluşturmada kullanılan, ortaklaşa karar alırken problemleri çözebilme, ortaklaşa öneri oluşturabilme ve oy çokluğuyla değil oy birliği ile karar alma gibi konularda işe yarayan bir yöntem olduğunu bu sayede öğrenmiş ve deneyimlemiş olduk. Şimdilik Ankara Yaşam Çemberi adıyla yola devam etmeye karar veren topluluğun dört saat süren toplantının sonunda çemberdekilerin hislerini ve şükran duygularını sunmasıyla çember kapatıldı.
Önümüzdeki zamanlarda film gösterimleri, çeşitli söyleşiler, atölyeler ve arazi çalışmaları, permakültüre giriş eğitimleri gibi bir dizi etkinlik gerçekleştirilmesi planlanıyor. Kasım ayı için Armağan ekonomisi, Permakültüre giriş, Şiddetsiz iletişim, Ağaç Tanıma Gezisi gibi etkinlikler öne çıkıyor.
Kim bilir belki de bir kent bostanı oluşturulup bu bostanda hep birlikte toprağa dokunmanın, doğadaki diğer canlılara zarar vermeden bir bütün içerisinde üretmenin hazzı yaşanır. Çemberde bulunan hevesli ve umutlu insanları gördükten sonra bunun gerçekleşeceğinin ışığını kalbimin derinliklerinde hissedebildim. Mekânın da verdiği huzurla birlikte bu çemberleşme gerçekten bir nevi grup terapisi oldu herkes için. Bu vesileyle de Mandala Yaşam Atölye’sine ve emektarlarına şükranlarımızı sunmuş olalım.
Siz de bu yeni oluşuma destek olmak ve kar altında kalan buğday tanesini yeşertmeye niyetlenirseniz Ankara Yaşam Çemberi sayfasını takip edebilir, yeni yapılacak toplaşmalara ve atölye çalışmalarına katılabilirsiniz.
“Müzik gerçekten de, Tanrı’nın karanlıkta amaçsızca gezinen insanlığa sunduğu tüm hediyeler arasında en güzel olanıdır.”
Besteleri ile gönlümüzü fethetmiş, pek yalnız pek bir mutsuz, ama yüreği yaşamı boyunca hep sevgi dolu olmuş canımız Çaykovski’mizi, biraz tanıyalım biraz da dinleyelim. Ne dersiniz?
7 Mayıs 1840’da dünyaya gelen Çaykovski, çocukluk yıllarını, abisine piyano dersi veren öğretmenden nota bilgileri öğrenerek geçirdi. Kısa süre sonra müziğe olan yeteneğini fark etseler de, “daha” geçerli bir mesleğe sahip olmasını isteyen babası, onu memurluk eğitimi alacağı bir okula gönderdi. Ailesinden uzakta, yalnız, yatılı bir okulda okuyan Çaykovski çok zor günler geçiriyorken bir yıl sonra da annesinin ölümü ile ağır bir depresyona girdi. Çaykovski’nin ilk eserini, o günlerde annesi için yazdığı söylenir.
Devlet memuru olarak çalıştığı dönemde Saint-Petersburg Müzik Akademisi’ne kaydoldu. İki yıl süren eğitiminin ardından, her zaman destekçisi olan Rubinsteinyardımı ile Moskova Konservatuar’ına atandı.
İlk büyük eseri olan 1. Piyano Konçertosu’nu bitirdikten sonra eseri Rubinstein ve arkadaşlarına dinlettiğinde, eserin bu şekilde yayınlanamayacağını ve birçok yerin değiştirilmesi gerektiği cevabını aldı. Tek bir notayı bile değiştirmeyeceğini söyleyip ve eserin dünya prömiyeri için tarih verdi. Gerek döneminin gerek de piyano konçertolarının arasında, dünyanın en güzellerinden kabul edilecek olan bu eser, Rubinstein’a bir kitabında Çaykovski için “dahi besteci” olarak söz ettirmiştir.
Piyano Konçertosu No. 1 – Finnish Radio Senfoni Orkestrası / Piyanist: Nikolai Lugansky
Çaykovski’nin muhafazakârlığı; kederli, utangaç, melankolik tarzı ve eşcinsel olması, müzikal kimliğinin önüne geçirilmiş, kendisi yönetim ve halk tarafından her zaman görmezden gelinmiştir. Zamanın Rusya’sında eşcinselliğin suç sayılması ile birlikte “suçlular” tüm kamu haklarından yoksun bırakılıyor bir de sürgüne gönderiliyordu. Uzun süreli bastırılmışlığı ve her zaman karşı karşıya geldiği kendini değiştirme uğraşından yorulan Çaykovski, kendisine sürekli aşk mektupları yazan eski bir öğrencisi ile evlenmeye karar verdi. Ancak evlilikleri pek de uzun sürmedi.
Fotoğraf: Natalia Kolesnikova / Getty Images
Hayatına girmiş en önemli kadın olan soylu bir Rus ailesinden gelen Nadejda von Merck, Çaykovski’ye her zaman maddi açıdan destek olmuş, istediği rahatlıkta beste yapabilmesini, istediği ülkede konserler verip farklı tarzları, yeni bestecileri tanımasına imkân sağlamıştır. 1886 yılında Trabzon ve İstanbul’a, 1889 yılında da İzmir ve İstanbul’a gelmiştir.
Çok sevdiğimiz 6. Senfoni, yıllardan beri bir güç gösterisi ve intihar notuymuş gibi görülür. Bir yenilgi ile biten yavaş finali, özgürlüğünün zaferidir adeta. Peşinden gelen bir sürü benzer eser olmasına rağmen hiçbir büyük eser bu denli çaresizlik içerisinde sonlanmamıştır.
6. Senfoni Finali
Yaşamının son yıllarında her açıdan onurlandırılan Çaykovski’yi, çar tarafından verilen nişan ve ülkesinin en büyük bestecisi olarak sayılması, onu daha önce daha önce hiçbir Rus besteciye nasip olmayan uluslararası üne kavuşturdu.
Henüz 53 yaşında, daha yeni yeni sahiplenilmişken ve yeteneğinin, yaratıcılığının, gücünün zirvesinde iken aramızdan ayrıldı. Ölüm sebebi hala, intihar mı yoksa kolera hastalığı mı diye araştırılıp dursa da ardında bıraktığı binlerce mektup, yüzlerce eser onun karmaşık dünyasını ve çektiği büyük acıları anlamamıza pek de yetmez gibi.
“Geçmişe pişmanlıkla, geleceğe umutla bakmak; şimdiki zamanla asla tatmin olmamak. Bütün hayatımı böyle yaşıyorum.”
Seçimler bir geçsin hele diyenlere duyrulur. Seçimler geçti. Hayat üç beş güne kalmaz, olağan akışına dönecek. Hiçbir şey olmamış gibi mi davranacağız? Hayır, her şey daha yeni başlıyor.
Aslında zor olmayacak. Olağan akış içinde nelerin bulunduğunu herkes biliyor. Bombalar, kaçak yapılaşma, renk renk yalanlar, geçim derdi, asgari ücret, kaçak yapılaşmanın üzerine yıkıldığı insanlar, bizzat yıkımda görevli insanlar, iş güvenliksiz işçiler ve sömürülen tüm canlı hayat üyeleri.
Unutacağız. Unutulan diğer 3-5 şey gibi, 3-5 günde unutacağız ve devam edecek artık alıştığımız o akış. Bazı erkeklerin televizyonlarda, meclis denen yerdeki ceylan derisi koltuklarda oturmak ve bağırmak suretiyle düzenledikleri kavgalarının bize, evlilik ve “hayatta kalabilenlerden misiniz, biliyorsunuz hayat bir survivor” programlarıyla eş zamanlı empoze edilmesi süreci ile devam eden akışa, kadın cinayetleri ve çocuk işçiliği eklenecek. Her türe dahil canlıların başına gelebilecek muhtelif tecavüzler ve ardından ana haberin kapanışında birbirine sarılan köpek ile iki gözü farklı renkli kedi.
Mecliste dört sene kadar görev yapacak 550 kişiden 83’ü kadın kişisi. Mecliste görev yapacak kişiler arasında vegan, eşcinsel biri de yok. Eğitim sistemi de sürekli değişiyor zaten. Ne yapmaya çalışıyorlar, her yer imam hatip, her yer değişik grup sempatizanı. Basın özgürlüğü desen hak getire, esnaf da kan ağlıyor habire. Durum bu kadar kötü mü? Ne yapalım, hayata küsüp mücadeleyi bırakalım mı?
Hiçbir insanın yaşama amacını, yaşadığı ülkedeki siyasi şartlar, siyasi şahıslar ve kanunlar belirleyemez. Yaşama amaçlarımızı, içselleştirdiğimiz fikirler belirler. Neyi içselleştireceğimiz de tam olarak vicdanımızla aklımızın kesişimi tarafından belirlenir. İçselleşen yaşam amacı da öyle her umutsuzsuz durumda hemen değişkenlik göstermez. Akıl ve vicdansa hepimizde var, kullanmak bize kalmış.
Hayvan özgürlüğü insanın da kurtuluşu olacak. Ormanlar asgari ücret veya sigortalı çalışmaktan daha fazla önemli yaşamın devamı için. Yaşlılıkta hastaneye gitme gereği olmasını neye borçluyuz acaba? Bencilliğimiz olabilir galiba… Bu yüzden özgürlük düşlerimizi bencilliğimizden ayrıştırarak gerçeğe dönüştürebileceğimizin bilincine varmalıyız. Artık üzülmek ve dövünmek yerine, aydınlık günlere duydugumuz isteğin, gerçeğe dönüşmesini umduğumuz hayallerimizin peşinden daha da hızlı koşabilmek için bir kırbaç darbesi bu. Arkasında, içinde insanların olduğu bir araba çeken atın mutsuzluğundan keyif alan faytoncu gibi birileri. Artık arabaya kahretmektense daha hızlı koşmaya ihtiyacımız var. Koşarak, çok çalışarak ve çok konuşarak durdurabiliriz ancak yalanları.
Faytona binmeyin, atlar sahiden mutlu değil bu düzenden. Daha çok empati yapın. Ve lütfen artık birbirinizi suçlamayın. Olgunlaşmamış bir toplumun çocuklarıyız biz. Çocuklarla, dayatarak değil oyunla ve sabırla konuşulduğunda hem öğrenme süreci hızlanacak hem de akılda kalma süresi.
Suçu ortamıza alıp yakan top oynamak çözümün de sürecin de parçası değil, hiç olmadı. Sistemin düzenlediği bir kurmacadan daha fazlasını beklemek belki de bizim hatamızdı. Sistemde köklü değişiklikler yapmalıyız gerçek ve manalı bir toplum düzeni için. Bu da huniyle insanların beynine bilgi, fikir ve pratik akıtarak olmayacak elbet. Saygı, eğitim ve çok çalışmak bizim en geçerli dostlarımız olmalı önümüzdeki pek çok yıl.
NASA, bir zamanlar Dünya’ya benzeyen Mars atmosferine ne olduğunu açıkladı.
Mars’ta tuzlu su bulunmasıyla birlikte, milyarlarca yıl önce üzerinde yaşam olabileceği fikriyle tekrar ilgi odağı hâline gelen “kızıl gezegen”, uzun süredir araştırmacıların odak noktası. Bilim insanları “özellikle atmosferde bulunan metan gazının gezegenin biyolojik ve jeolojik açıdan hâlâ yaşadığını gösterdiğini” ifade ediyorlar.
Mars’taki araştırmaları yoğunlaştırmak için NASA, hâlihazırda astronot alıyor. Bu çalışmaların gelecekte, Mars’ta yaşam konusunda da ışık tutması bekleniyor. Mars atmosferine ne olduğunun tam olarak anlaşılması durumunda, “gezegendeki suya ne olduğu” sorusu da cevaplanabilecekti.
Dün akşam Türkiye saatiyle 10:00’da, NASA tarafından yapılan açıklamayla “4 milyar yıl önce bol miktarda su bulunan ve Dünya’yı oldukça anımsatan yapısıyla yaşanabilir bir gezegen olan Mars’ın, yaşanılamaz hale gelmesinin sebebinin, yoğun güneş fırtınalarıolduğu” belirtildi.
NASA’nın 2014 yılından beri Mars atmosferini inceleyen MAVEN adlı uzay aracı tarafından toplanan verilerden elde edilen bilgilere göre, “yüzyıllar önce Mars kalın bir atmosfere, sıvı hâlde okyanuslara, gezegeni ısıtacak kadar gaza sahipti.” Oysa Mars’ın şimdiki atmosferi ince ve kupkuru. MAVEN, Mars’ta gerçekleşen atmosfer kaybının, bariz iklim değişimindeki rolünü araştırıyor ve anlamayı hedefliyor.
NASA: Güneş Mars’ın atmosferini nasıl kaybettirdi?
5 Kasımda Science ve Geophysical Research Letters bilimsel dergilerinde yayınlanan bu çalışma, “Mars’ın bir zamanlar, hâlen Dünya’nın etrafını saran manyetik alana benzeyen bir manyetik alanı olduğunu, ancak güneş fırtınalarının bu alana zarar verdiğini ve günümüzde Mars manyetik alanının Dünya’nınkinin 40’ta biri kadar zayıf olduğunu” gösteriyor. Ayrıca, “Mars’ta kaybolan yüksek orandaki okyanus suyuyunun da kaybolan atmosferle birlikte buharlaşıp uzaya gittiği” de belirtiliyor.
Güneş fırtınalarında (diğer adıyla Kutup Işıkları ya da Aurora Borealis), Güneş üzerinde meydana gelen kuvvetli manyetik patlamalar sonucu uzaya enerji ve parçacıklar saçılıyor. Bu patlamalar sonucu, yayılan yüksek enerji ve manyetik alan içeren plazma uzayda saatte milyonlarca kilometre mesafe kat edebiliyor. Güneşte bu patlamalar belli aralıklarla oluyor, ancak “Mars atmosferinin güneş çok daha aktifken, yani; güneş fırtınaları çok daha yoğun ve sıkken zarar gördüğü” belirtiliyor. Bu sebeple, günümüzde Dünya’yı güneş patlamalarından koruyan atmosfer, Mars’ta neredeyse kaybolmuş durumda.
Simülasyonla gösterilen Mars atmosferi önceki ve sonraki hâliyle
Bilim insanları, Mars atmosferine güneşin yanı sıra yerçekiminin de zarar verdiğini ekliyorlar. Mars’ta normalde dengede olan yerçekimi ve hava basıncı bazı durumlarda bozuluyor ve atmosferdeki yoğun hava, daha az yoğun havanın üzerinde olmaya zorlanıyor. Bu durumda şiddetli yerçekimi dalgaları oluşuyor. The Guardian’ın haberine göre Mars’ta bulunan ve Dünya’ya kıyasla çok daha büyük olan dev kanyonların ve dağların da güçlü yerçekimi dalgalarının oluşmasında payı vardı ve bu dalgalar atmosfere zarar veriyordu.
NASA’ya bu heyecan verici bilgi için teşekkür ederken, “Dünya’nın atmosferinin kıymetini bilmekte fayda var” demeden geçemiyor insan…
Birçok başarılı ismin eski fotoğrafları ile fotoğrafların çekildiği mekanın şimdiki hâlikolaj yapıldı. Esquire Moda Direktörü Nick Sullivan, ünlülerin geçmiş fotoğraflarını günümüz görüntüleri ile birleştirdi. Ortaya çıkan sonuç gerçekten harika! İşte Picasso’dan Rolling Stones’a kadar nostalji ve günümüzün birleşmesi:
Muhammad Ali, Washington Meydan Park, NYBob DylanLiz ve Dick, Lungarno Amerigo Vespucci, Floransa, İtalyaPablo Picasso, the Rue Ravignan, Montmartre 1905Serge ve Jane Rue RoyaleMr Delon, Le Samourai 1967Jean-Paul Sartre, the Pont Des ArtsSimon & GarfunkelThe Rolling Stones, James Sokağı, Covent Garden, 1964Jane Birkin ve Serge Gainsbourg, the Ecole des Beaux ArtsCary GrantA Dalek, London
UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan Bursa ilinin İznik ilçesindeki “İznik Gölü” üzerinde Tarihi Kültürel Mirası Tespit ve Havadan Fotoğraflama Çalışmaları yapılırken tesadüf eseri kameralara yansıyan Aziz Neophytos Bazilikası’nı sualtı müzesine dönüştürme çalışmaları tüm hızıyla devam ediyor.
Geçtiğimiz günlerde; sualtı müzesi projesi ile ilgili Euronews’e açıklamalarda bulunan Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, “Amacımız burayı herkesin ziyaret edebileceği, girip gezebileceği bir yer hâline getirmek. Çevresini belirli yapılarla çevirerek, ki biz tabi bunların cam yapı olmasını istiyoruz. Evet, su altı müzesi, insanlar içine girip gezebilsin, daha ilginç olsun ve o tarihi yaşasın, o ambiyansı yaşasın. En geç 2 yıl içinde ve daha önce burayı açabilmek” ifadelerini kullandı.
Geçen senenin başlarında İznik’te havadan fotoğraf çekimi yapılırken göl içinde bir bazilika görüntülenmiş ve gündem olmuştu. Aziz Neophytos Bazilikasıolduğu anlaşılan bu bazilikanın 2015 nisan ayında sualtı müzesi olacağı Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından açıklanmıştı. Kültür Bakanlığı onaylı projenin ilk ayağında Orcan Gemi Kurtarma ve Deniz İnşaat ile Geomarine Kara ve Deniz Araştırma Şirketleri tarafından bazilikada sismik değer ve batimetre ölçümü çalışmaları yapılmış ve başka arkeolojik bulguların olup olmadığı incelenmişti.
Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mustafa Şahin tarafından sualtı araştırmaları yürütülen bazilika, dünyada büyük yankı uyandırmış ve Amerikan Arkeoloji Enstitüsü’nün hazırladığı “Dünyadaki En Önemli 10 Arkeolojik Keşif”listesi arasında Aziz Neophtyos Bazilikasıda yer almıştı.
Roma İmparatorluğu sınırları içerisinde Hıristiyanlığın daha yasak olduğu zamanlar dünyaya gelen Neophytos; İznik bölgesinin bilinen ilk azizlerinden birisi.
İnanışa göre, Neophytos henüz dokuz yaşındayken yanına kadar gelen bir güvercini (Hristiyanlığa göre kutsal ruhun temsilcisi) takip ederek Olympos Dağı’na gider ve burada inzivaya çekilir. 15 yaşına geldiğinde ise İznik’e giderek Hristiyanlık adına misyoner faaliyetlerde bulunur. Romalı askerler tarafından yakalanan Neophytos, türlü işkencelere maruz kalır ve 16 yaşında 303 yılında öldürülür. Roma’nın imparatorları Constantinus ( I. Konstantin) ve Licinius arasındaki anlaşma sonucu 313 senesinde ortaya çıkmış olan Milano Fermanı ile beraber, Roma İmparatorluğu’nda Hıristiyanlığa karşı hoşgörü kurumsallaşır. Bu Ferman’dan sonra, Aziz Neophytos’un anısına göl kenarında bir kilise inşa edildiği bilinmektedir.
Kilisedeki mezarlardan birinin kapağının açık olması antik kaynaklarda geçen, Aziz Neophytos’un mezarının taşınmasıkonusunu da doğrular nitelikte. Bazilika, 740 yılında bir deprem sonucu gölün altında kalarak unutulur.
Bursa ve çevresi tarihöncesi çağlardan günümüze kadar iskan görmüş bir“açık hava müzesi”olarak dikkat çeken bir bölge. Orhaneli ilçesindeki Şahinkaya Mağarasıbölgede bilinen ilk Paleolitik Çağ buluntu yeri olarak göze çarpıyor. İznik Gölü seviyesinin Paleolitik Çağ’ın başlarında daha yüksek olduğunu gösteren katmanlar da mevcut. İznik Gölü’nün 2 km batısındaki Ilıpınar Höyüğü ise Son Neolitik Çağ’dan Roma ve Doğu Roma (Bizans) dönemlerine kadar devam eden neredeyse kesintisiz bir tabakalanmayı göstermesi açısından oldukça önemli.
İznik’in MÖ 2500’lerde (Tunç Çağı) Helikare diye adlandırıldığı bilinir. MÖ 316 yılında Makedon etkisi ile beraber Antigoneia adını alan kent, III. Aleksandros’un (Büyük İskender) ölümünden sonra Yunan etkisi altına girerek Nikea adını alır. Kent, MÖ 293’te Bitinya Krallığına bağlanır. Roma Dönemi’nde de önemli bir kent olan Nikea’nın hakimiyeti 11’inci yüzyıldan 14’üncü yüzyıla kadar Selçuklular ile Doğu Romalılar arasında gidip gelir. Nikea, 1328-1331 yıllarında gerçekleşen bir kuşatmayla Osmanlı İmparatorluğu’nun kontrolü altına girer. İznik adının “sur içinde”anlamında olan is ile Yunanca adın birleşimi ile oluştuğu düşünülmektedir. (İsnikea = İznik)