Ana Sayfa Blog Sayfa 563

Sepetlerdeki mor iğneler ile başlayan kadın hakları hareketi 26. yılında

0

26 yıl önce sepetleri mor iğne dolu kadınlar doğmuştu.

28 yıl önce 1987’de, Çorum’da bir hâkimin, şiddet nedeniyle boşanmak isteyen üç çocuklu kadının talebini, Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin” gerekçesiyle reddetmesi üzerine kadınlar çeşitli kampanya ve eylemler düzenledi. Kadınların Yoğurtçu parkında düzenledikleri dayağa karşı ilk eylem mücadelesi “İlk feminist eylem” olarak tarihe geçebilir. Birçok kadının katılımıyla gerçekleşen ve o zamana kadar hep metinler üzerinden takip edilen feminizm, “Dayağa karşı kadın yürüyüşü”nde vücut bulmuştu. 12 Eylül eylemlerinden sonra en çok ses getiren kadın hareketiydi aynı zamanda.

2

Mor iğne hareketi de bu olayın devamında feminist kadınlar tarafından 2 Kasım 1989’da “Bedenimiz bizimdir, cinsel tacize hayır” sloganıyla sokakta başlattıkları en önemli kadın dayanışma eylemlerinden biri hâlini almıştır. Filiz Karakuş 2 Kasım 1989’da Kadıköy-Karaköy vapurundaydı ve elindeki mor iğneyi kaldırarak şu sözlerle başlattı bu kadın hareketini:

“Elimde gördüğünüz bu mor iğne paslanmaz çelikten, nikel-krom alaşımlı olup, 7 cm uzunluğundadır. Üzerinde bulunan mor kurdele tüm giysilerinizle kullanabileceğiniz bir aksesuar görünümündedir. Bu şık aksesuarın aynı zamanda size sarkıntılık edenlere karşı savunmanızda bir araç olduğunu şimdi size göstereceğiz. Hareket şu… Hiç acımadan batırın, korkmanıza gerek yok, tetanos yapmaz. Bu iğne, mor iğne kampanyasının bir ürünüdür. Kampanya grubumuz kadınlardan meydana gelmiş olup elle, sözle, gözle yapılan sarkıntılığa karşı etkin ve kalıcı önlemler geliştirmeyi amaçlamaktadır.”

4

Şiddet amaçlı değildi bu hareket. Mor iğne bir uyarıcıydı. Tacizciyi uyarıyordu ve şöyle diyordu mor iğne: “Tacizine karşı susmuyorum, seni teşhir edebilirim, bu utanç bana değil sana ait.”

Mor iğneler kadınlar tarafından kolektif şeklinde çeşitli buluşmalarla hazırlanıyor, bu buluşmalarda kadınlar çeşitli kötü deneyimlerini birbirlerine anlatıyorlardı. Bu da kadınların daha bir arada olmasını sağlıyordu.

2008 yılında yılbaşı kutlamalarında bir kadının tacize uğraması ve tacizcinin 57 TL para cezasıyla serbest kalmasının ardından yeniden canlanan hareket 7-8 ay devam etti. O yıllarda her cuma akşamı, sepetlerinde mor iğneli kadınlar (yukarıdaki) mor iğne metnini okuyarak ve “Giysim sarkıntılığa davetiye değildir!”, “Geceler ve sokaklar kadınların da hakkı!”“Sarkıntılık gözle, elle, sözle tecavüzdür”, “Birimize yapılan sarkıntılık hepimize yapılmıştır”, “Sarkıntılığı örtbas etme, teşhir et!”, “Utanma haykır, susma iğneyi batır!” sloganlarıyla, 20:00-22:00 saatleri arasında, İstiklâl Caddesinde toplanıyorlardı.

8

Daha sonra aynı kadın hareketi, feminist ilkelerle kurulmuş bir sığınak hedeflerini gerçekleştirerek “Mor Çatı Kadın Sığınma Evi”ni kurdular ve yine aynı kadınlar TCK’nın 438’inci maddesinin (Fahişeye tecavüzde, tecavüzcünün cezasında üçte iki oranında indirim sağlayan madde) değiştirilmesine yönelik yürütülen kampanyalar sonucunda maddenin iptalini sağladılar.

Hâkim bir konuştu, mevzu buralara geldi. Çünkü kadın gücünden bir haberdi ve bilmiyordu birimize yaptığı bir haksızlığı aslında hepimize yapmış olduğunu.

Başlık Fotoğrafı: Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü, 17 Mayıs 1987, Kadıköy Yoğurtçu Parkı. Arşiv: Murat Çelikkan

70 dolarlık “feminist” tişörtler, saati 1 dolara çalışan kadınlar tarafından üretiliyor

0

Geçtiğimiz yıl The Mail On Sunday’de yayınlanan bir araştırma yazısına göre, Mauritius’da üzerinde “Bir feminist, işte buna benzer” yazan tişörtleri üreten kadın işçiler, 16 kişilik koğuşlarda kalıp saati neredeyse bir dolara çalışıyor.

Mottosu “Kadınların hakları için 1886’dan beri çalışıyoruz” olan Fawcett Cemiyeti aracılığıyla satılan tişörtler, komedyen Simon Pegg’den Britanyalı politikacılar Nick Clegg ve Harriet Harman’a herkesin üzerinde. Üretenler ise Mauritius’daki ortalama aylık maaşın çeyreği kadarıyla çalışan göçmen işçi kadınlar.

Uluslararası Tekstil, Mücevherat ve Deri İşçileri Sendikası başkanı Fayzal Ally Beegun, konuyu: “Bu fabrikada çalışan işçilerin durumları çok kötü ve İngiltere’de politikacıların bu tişörtleri giyerek beyanatlar vermesi dehşet verici. Burada çalışan bir kadının o tişörtlerden birini alması için yaklaşık iki hafta çalışması gerekiyor. Feminizm bunun neresinde? Bu kadınların hiçbir şeyi yok bu dünyada. Üç kuruşa çalışıyorlar ve aldıkları bütün parayı memleketlerine gönderiyorlar. Çalışma saatleri çok uzun ve işten başka hayatları yok. Dört yıllık kontratlara bağlılar ve bu süre içerisinde ailelerini görmelerinin imkanı yok” sözleriyle anlatıyor.

tişört

Fabrikada yaptığı gezi sırasında The Mail muhabiri, fabrikada günde 300 “feminist” tişört üretildiğini öğreniyor. Bu üretimin maliyeti kabaca 14 dolarken, tişörtler Britanya’da yaklaşık 70 dolara satılıyorlar.

tişört2
Fawcett Cemiyeti, bu haberin ardından geçtiğimiz cumartesi günü bir bülten yayınladı:

“Mauritius’daki fabrikanın, Fawcett Cemiyeti olarak adımızı taşıyan ürünlerin üretiminde şart koştuğumuz etik standartara uymamasından ötürü oldukça hayal kırıklığına uğradık. Bu noktada, Mail on Sunday muhabirinin iddialarına çözüm üretmek için kanıtlara ihtiyacımız var. Ancak, kadınların ekonomik eşitliğine dair kampanyalar yürüten bir hayır kuruluşu olarak, bu iddiaları had safhada ciddiye alıyoruz ve araştırılması için elimizden gelenleri yapacağız.”

Bültene göre Whistles, Fawcett Cemiyeti’nin tişörtleri sattığı mağaza, üreticinin “tamamen denetlenmiş, sosyal ve etik açılardan uyumlu” olduğunu; fakat Cemiyet’in konuyu araştırmaya devam edeceği belirtiliyor.

Kaynak: Gawker

Ekoloji okuryazarlığı eğitimi gençleri bekliyor!

Soluduğun havanın kıymetini biliyor musun? Dokunduğun yaprağın önemini? Peki ya insan ve doğa arasındaki ilişkinin etkilerinin farkında mısın? Ya da yaşam destek sistemlerinin karşılaştığı sorunlar için neler yapılabileceğini?

Eğer bu sorulara evet diyebilmek istiyorsan, ekolojik okuryazarlık eğitimi sizleri bekliyor! Nedir bu ekolojik okuryazarlık dersen de, aşağıdaki videoyu mutlaka izlemelisin.

2013’den beri Toplum Gönüllüleri Vakfı (TOG) ve Yuva Derneği ortaklığında yürütülen, Türkiye’nin gençlere yönelik ilk ekolojik okuryazarlık projesi olan Doğal Olarak Genciz! Ekolojik Okuryazarlık Projesi eğitimlerine devam ediyor. En az 15 – en fazla 30 kişilik gruplar oluşturup, ekolojik okuryazarlık eğitimi talep edebilirsiniz.

Eğitim istemek için en az 15 gün öncesinden talep formunun doldurulması gerekmektedir.

İletişim: [email protected]

Çin işkencesi: Canlı hayvanlardan anahtarlık

Çin, küçük plastik balonlarda mahsur kalmış kaplumbağa, balık, semender ve kurbağa gibi canlı hayvanların anahtarlıklarının yıllardır satışını yapıyor.

Küçük hayvanlar boncuk ve diğer süslemeler ile birlikte, parlak renkli bir sıvıda zar zor hareket ediyorSu, hayvanlar birkaç gün canlı durabilsin diye sözde oksijen ve besin maddelerini içeriyor.

canlı hayvan anahtarlıkları 2

Hayvan hakları savunucuları, hayvanları oksijenin yavaş yavaş tükendiği plastik küçük bir yerde kaçınılmaz ölüme terk eden bu zalim anahtarlık modasına tepki gösteriyorlar.

Küçük bir kaplumbağanın bu çıkışı olmayan küçük plastik yerden kaçmak için nasıl uğraştığını aşağıdaki videoda görüyoruz.

canlı hayvan anahtarlıkları 3

Ne yazık ki bu, hayvanların anormal modalara kurban gitmesi ilk olay değil. Güney Amerika’da, canlı böcekler değerli taşlarla kaplanıp broş niyetine kullanılıyor. Bu yılın başında ise bir saat şirketi canlı karıncalarla kaplı bir saatini tanıttı. Ardından halkın tepkisini alınca bunun 1 Nisan şakası olduğunu söyledi.



Aşağıdaki videoda, çaresiz küçük anahtarlık hayvanlarını izleyebilirsiniz.

Kaynak: The Dodo

Rusya homofobide sınır tanımadı: Kamu alanlarında “yakınlaşan” eşcinsel erkeklere hapis cezası

0

Yeni yasayla birlikte, özellikle eşcinsel çiftler toplum içinde “el ele tutuştukları ya da öpüştükleri için” para cezasına çarptırılacak ya da 15 güne kadar hapis cezası alacak. Rusya’nın homofobiye attığı ilk adım bu değil: “Eşcinsel propagandasına” karşı kabul edilen yasa ile çocukların görebileceği yerlerde eşcinsel çiftlerin bulunması ve “yakınlaşması” da suç olarak kabul ediliyordu.

antigaybill2
Yasa tasarısını sunan meclis üyelerinden biri Ivan Nikitchuk, bir gazeteye yaptığı açıklamada Komünist Partisi milletvekillerinden Nikolay Arefyev ile bu tasarıyı sunma nedenlerini 2013’te kabul edilen LGBTİ karşıtı yasanın etkisine dayandırdı ve homofobik açıklamalarını sürdürdü: “Çocuklarımızı ve torunlarımızı etkileyerek soyumuzu tehlikeye atan eşcinsellik, normal insanlar için ciddi bir tehdittir.” 

Nikitchuk, kadınların bu konuda daha “makul” davrandıklarını ve duygularıyla hareket ettiklerini söyleyerek yasanın onlar için geçerli olmayacağını, bunun bir “saygısızlık” olduğunu da ekledi. Yani yeni homofobik yasa kabul edilirse yalnızca eşcinsel erkekler “cezalandırılacak.”

A protester in Berlin, Germany demonstrating against Russian anti-gay law
İnsan Hakları Gözlemevi araştırmacılarından Tanya Cooper ise yasa tasarısına karşı çıktı: “Ayrım gözeten bu yasa, eşcinsel bireyleri oldukları gibi davrandıkları için sınırların dışında bırakıyor, bu kabul edilemez.”

Tasarının gündeme gelmesinin ardından bir televizyon programında konuşan Devlet Başkanı Vladimir Putin ise eşcinsellik karşıtı yasaların “zulüm” olmadığını ekleyerek şunları söyledi: “Etnik kökenleri, inançları ya da cinsel tercihleri ilgilendiren haklar cezalandırılmamalı.”

Kaynak: Pink News 

Daha fazla alışveriş yapmanıza neden olan 15 süpermarket tuzağı

Süpermarketlerdeki her türlü raf dizaynı, kafanızın içindeki cüzdanınız hedef alınarak planlanmıştır. Daha önce kaç kere sadece yiyecek bir şeyler almak üzere girdiğiniz bir markette tuvalet kağıdı almak için de durdunuz? Muhtemelen bu durumla çok sık karşılaşıyorsunuz. Endüstriyel araştırmalar, süpermarketlerde yapılan alışverişlerin yaklaşık yüzde 55’inin önceden planlanmamış olduğunu göstermektedir.

Temelde süpermarketleri; size iyi niyetle yiyecek temin eden bir yer olarak değil de, ihtiyaç duyduğunuzdan çok daha fazlasını almanız için aklınızı çelen, tuzaklarla dolu bir psikolojik engeller parkuru olarak düşünmeniz daha doğru olacaktır. Bir süpermarketin her tarafı, ürünlerin nereye yerleştirildiğinden tutun da ortamda çalan müziğe kadar, müşterileri çok, daha çok ve daha çok şey satın almaları için cesaretlendirme üzerine planlanmıştır. Müşteri için bu durum sıklıkla; besin değeri düşük, pahalı ve sonucunda besinlerin ziyan olması potansiyelini barındıran bir alışveriş anlamına gelmektedir.

Süpermarketlerin iç yüzünü görmek; alışveriş ızdırabından kurtulmak için kullanacağınız silah olmalıdır. İşte dikkat etmeniz gerekenler:

1. Stratejik müzikler

Daha fazla alışveriş yapmanızı sağlayan 15 supermarket tuzağı-4

Süpermarket müzikleri, kendi içinde başlı başına birer sanattır. Araştırmalar gösteriyor ki yüksek sesli müzik marketin daha hızlı gezilmesine neden olur ve bu mağazaların hiç de istemediği bir durumdur. Bunun yanı sıra, düşük tempolu müzikler insanları daha yavaş gezmeye ve daha çok alışveriş yapmaya teşvik eder. Klasik müzikler ise insanları daha pahalı ürünler almaya yönlendirir.

2. Tanıdık bir trafik akışı

Genelde süpermarketlerin girişleri solda olur ve mağaza içinde trafik soldan sağa akar. Mağaza içinde soldan sağa olan bu trafik, yüzde 70-90 oranında sağ elini kullanan popülasyonun kendisini daha doğal hissetmesini sağlar ve bu durum yapılan alışveriş miktarını arttırır. Bu durum aynı zamanda insanları koridorlar arasında zikzak çizmeye yönlendirir.

3. Çiçekler sizi havaya sokar

Daha fazla alışveriş yapmanızı sağlayan 15 supermarket tuzağı-2

Eğer bir süpermarkette çiçek satılıyorsa, bu çiçekler genelde giriş kısmında konumlandırılır ve bunun aslında birçok amacı vardır. Müşteriler bu sayede ilk olarak çiçek gibi çok da gereği olmayan ürünlerle alışveriş sepetlerini doldurur. İkinci olarak da alışveriş sepetinde çiçek görmek ruh halinizi iyileştirir ve mutlu müşteriler daha çok alışveriş yaparlar.

4. Baştan çıkarıcı kokular

Girişe yakın reyonlardan birini de genellikle fırın veya şarküteri ürünleri oluşturur. İştah açıcı kokular acıkmanıza neden olur ve hiçbir şey alışveriş sepetini aç bir mideden daha güçlü dolduramaz.

5. Ürün paradoksları

Alışveriş rotanızın başında yer alan ürün reyonunun birkaç amacı vardır. Parlak renkleriyle meyve ve sebzeler, ruh halinizde çiçeklerin yaptığına benzer değişiklikler yapar. Aynı zamanda yapılan bazı çalışmalarda sağlıklı ürün alma niyetiyle süpermarkete giden insanların abur cubur ürünleri alma eğilimlerinin daha yüksek olduğu gösterilmiştir. New York Times “Sepetinizde ne kadar ahlaklı ürün bulunursa baştan çıkarıcı ürünlere yenilme arzunuz o kadar şiddetli olur” diye belirtmiştir.

6. Çetrefilli yolculuk

Alışveriş yapmayı kolaylaştıran bir market düzenin aksine, süpermarketlerde müşterilerin en çok ihtiyaç duydukları ürünler birbirine uzak reyonlara yerleştirilmiştr. Bütün bunların yanında makarna gibi en çok talep gören ürünler marketin ortalarında herhangi bir yerdedir. Burdaki mantık müşterileri marketin her yerini gezmeleri için zorlamaktır. Bu sayede kişiler pazarlama tuzaklarına çok daha faza maruz kalacaktır.

7. Raf seviyesindeki öncelikler

Sağlıklı tahıllar ve markasız ürünler ya da ucuz ürünler genellikle rafların ya çok üstündedir ya da çok altındadır. Peki, pahalı ve seçkin ürünler? Onlar göz seviyesinde ve erişimi kolay olarak yerleştirilmiştir, almak için durmanıza ve uzanmanıza gerek yoktur.

8. Raf seviyesindeki öncelikler çocuklar için

Daha fazla alışveriş yapmanızı sağlayan 15 supermarket tuzağı-3

Yukarıda bahsedilen hilenin istisnai durumu çocuklardır. Parlak renkleriyle şeker deposu mısır gevrekleri, makaroniler ve çizgi roman karakterleriyle bezeli kutular genelde aşağıdaki raflarda yerlerini almıştır. Rudd Center’ın da dediği gibi çocuklar için olan şekerli mısır gevreklerinin 10’da 9’u aşağıda ya da orta seviyedeki raflarda bulunmaktadır. Bu sayede çocuklar bu ürünleri görür ve ısrarlı yakarışlarla ruhunuzu parçalamaya başlar.

9. Davetkar birliktelik

Tortilla için salsa sosu ve havuçlu fancy dip sos sadece sizin kolaylığınız için birarada bulunmamaktadır. Ayrıcalıklı ürünler kendileriyle ilişkili diğer ürünün yanına koyulur. Kritik birlikteliğe sahip ürünleri yan yana koyarak, marketin herhangi bir yerinde bulunan daha ucuz seçenekli ürünleri aramanızın önüne geçerler.

10. Eğlenceli matematik

Görünüyor ki süpermarket yöneticileri matematik konusunda pek de iyi değil. Örneğin; bir ürünün 10 dolar olması kulağa hoş gelebilir. Ancak sonunda hesap kitap yaptığınız zaman anlıyorsunuz ki aslında hiç de tasarruflu bir alışveriş olmamış.

11. Kaygan etiket

Raflardaki indirim etiketlerini dikkatli okuyun. Daha cazip fiyatlı bir ürün muhtemelen diğer ürünlerin arasına karışmıştır ve onun pahalı bir benzeri olan (ve indirimde olmayan) diğer ürün, indirimdeki ürünün tam sağında bulunmaktadır.

12. Toplu ürün yanılsaması

Genellikle toplu aldığımız ürünlerin daha ucuza denk geldiğine inanırız. Ama bu durum her ürün için geçerli değildir, özellikle de meyve-sebze reyonlarında. Örneğin; biberler ve avakadolar tek tek alındığında paketli hallerine göre daha ucuzdur.

13. Aşırı büyük alışveriş arabaları

Daha fazla alışveriş yapmanızı sağlayan 15 supermarket tuzağı-1

Alışveriş arabaları, marketten çıkarabileceğiniz ve bir arabanın içine sığdırabileceğiniz kadar çok ürünü alacak büyüklükte tasarlanmıştır. Ve ne kadar büyük olursa insanlar da onu o kadar çok doldurur. Pazarlama danışmanı ve yöneticisi olan Martin Lindstrom’ün dediğine göre alışveriş arabalarını iki katı boyutuna çıkardığınızda insanlar yüzde 19 daha fazla ürün alıyorlar. İşte bu yüzden alışveriş arabalarının boyutları gün geçtikçe büyüyor.

14. Ödeme kasalarının darlığı

Müşterilerin yüzde 60’ından fazlası alışveriş sepetindeki ürünlerden bazılarını ödeme kasasından hemen önce bırakmaktadır. Akıllı marketler, küçük bir odayla ayrılmış dar ödeme kasalarıyla insanları istemediği ürünleri bırakmaktan caydırmaktadır.

15. Çekici şeyler

Şekerler genelde ödeme kasalarında bulunur. Ödeme kasalarının önü müşterilerin bekleyerek en çok zaman geçirdiği yerdir ve böylece dikkatleri şekerlere çekilir. Bütün o güzel kokular ve renklerle sarhoş edildikten ve alışveriş esnasında pazarlama hileleriyle karşılaştıktan sonra bir Snicker barı alma dürtüsüne direnmek zor olabilir. Kim bu süpermarket denen düelloyu kazandıktan sonra bir ödülü hak etmez ki?

Kaynak: Mother Nature Network

Suriye’deki savaşı bir de taşlardan izleyin

Suriyeli taş ustası ve sanatçısı Nizar Ali Badr, Suriye’de yaşadıkları savaş ortamını kendi ustalığıyla anlattı. “Taş üstünde taş kalmayan” Suriye’yi taşlarla betimleyen Badr’ın çalışmaları gerçek anlamda can yakıcı.

Lazkiyeli taş ustası aynı zamanda bir heykeltraş. Badr heykeltraşlığın yanında taşları kullanarak portreler de resmediyor. Badr eserlerinde genellikle soyut yapıları ve aşkı ele alıyormuş. Ancak yaşam alanında gerçekleşen değişimler gün geçtikçe eserlerine de yansımış. 

taş 2taş 4Nizar-Ali-Badr-taşlartaş 3taş 7taş 5taş 6taş 9taş 10taş 12taş 11taş 13ü

Kaynak: Kedistan

Nizar Ali Badr’ın facebook hesabı 

ZADistler COP 21’deki “kapitalist haydutların” söylemlerine karşı Paris’e yürüyor

Fransa’da ekoloji mücadelesi sürdüren mis kokulu direnişçiler, ZADistler; insana, hayvana ve yeryüzüne özgürlük için Paris’e, COP 21’e karşı yürüyor.

Fransa’nın başkenti Paris’te 190’dan fazla ülke temsilcisinin bir araya gelip en kısa ve net şekilde, dünyanın geleceği hakkında konuşacağı COP 21 ekoloji temalı olsa da pek çok ekolojistin kuşkuyla yaklaştığı bir toplantı. Bu bağlamda ZADistler de sessiz kalmadı. Fransa’nın güneyindeki Sivens barajı inşaatına karşı direnirken kolluk kuvvetleri tarafından öldürülen Remi Fraisse‘den Gezi Parkı direnişi sırasında hayatını kaybedenlere kadar pek çok insanın sebebi de COP 21’de buluşacak devletler ve onların politikaları değil mi zaten?

(Fotoğraf: Sadık Çelik)
(Fotoğraf: Sadık Çelik)

Fransa’nın “zad otonomlarından” bisikletlerle ve yaya olarak yola çıkan ZADistlerden biri, Türkiye’li göçmen aktivist Sadık Çelik, kimi yerlerde polis engellemelerine rastlasalar da Paris’e doğru yol almaya devam ettiklerini belirtti. Asıl konvoyun Notre Dames De Landes otonomundan beklendiğini bildiren Çelik, traktörlerle ve bisikletlerle yola çıkılacağını ve Paris’teki büyük buluşmada da yer alacaklarını söyledi.

FRANSA’DA ÇEVRE İÇİN DİRENENLER: ZADİSTLER

Sadık Çelik ZADistlerin programını şu sözlerle özetledi:

“COP 21’i organize eden dünya kapitalist haydutlarının ekosisteme dair sahte vaadlerle dolu söylemlerinin tersine, ZADistler sürdürülebilir ekosistem için alternatif başka bir dünyanın yaşam deneylerini ve mücadelelerini anlatacaklar. Kapitalizmin sürdürülebilir ekosistemin önünde ne kadar büyük bir engel ve tehlikeler içerdiğini; dünyamızın doğal yaşam kaynaklarını endüstriyel aygıtlarıyla ve militarize güçleriyle nasıl talan ettigini vs. anlatacaklar. Dahası, sürdürülebilir, alternatif başka bir dünya için bu kapitalist haydutlara karşı topyekûn mücadelenin öneminden ve dayanışmadan söz edecekler… ‘zad partout! (zad her yerde!)’ diyecekler.”

COP 21; Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (United Nations Framework Convention on Climate Change, UNFCC)

Paris’te yapılması planlan COP 21 kararı, Peru’nun başkenti Lima’da gerçekleştirilen 20’nci Taraflar Konferansı’nın sonunda çıktı. Taraf ülkelere karbon emisyonunu azaltmaları konusunda geniş yelpazeli bir çağrı niteliğindeki Lima Çağrısı (Lima Call for Climate Action) kapsamında küresel sıcaklık artışının 2 derece ile sınırlandırılması için karbon yükünün ülkelere paylaştırılmasına yönelik sözleşmeyle (Paris COP 21) yeni bir dönemi başlatma hedefi gündeme alındı.

Hendo ikinci nesil hoverboard’unu üretti

0

Geleceğe yolculuk filminden bu yana, meraklılarının aklında “Günün birinde gerçekten de hoverboard (havada giden kaykay) üretilecek mi?” sorusu vardı. Hendo şirketi geliştirdiği ikinci nesil hoverboard ile gönülleri fethedecek ürünlerin yolda olduğunu gösteriyor. Arx Pax şirketinin, kaykay üreticisi Tony Hawk ile ortak çalışması sonucu üretilen bu ikinci jenerasyon hoverboard, sınırlı sayıda üretildi ve ürünler Kickstarter destekçilerine gönderildi.

“Manyetik alan mimarisi” teknolojisinin anahtar rol oynadığı cihaz, daha güçlü, daha verimli performans sahibi ve daha dengeli hâle getirildi. En büyük gelişme ise manyetik motorların cihaza eğimli olarak yerleştirilmeleri; böylece binen kişi ağırlığını farklı şekilde yükleyerek cihazı yönlendirebilecek. Arttırılmış pil ömrü, daha önceki gürültünün kaldırılmış olması, USB bağlantısı, arttırılmış çekme ve control performansı, güvenlik için kablosuz açma kapama özellikleriyle ikinci versiyon, ilk versiyonunundan oldukça farklı. Ayrıca, ilk versiyondaki mevcut geniş yüzey daraltılarak, ağırlık merkezini dengeli dağıtmak mümkün kılınmış, dolayısıyla bu versiyonda dengede durmak daha kolay. Cihaz bu üretimde, tutma bandı ve kaykaya oldukça benzer yapısıyla sunuluyor.

Hendo ikinci nesil hoverboardunu uretti (3)

Arx Pax’ın ortaklarından Jill Henderson, “İkinci jenerasyon güçlendirilmiş motorlarla, insanların ve eşyaların taşınmasında yeni olasılıklar yaratıldığını” dile getiriyor ve zeminden bağımsız hareket özelliği sebebiyle, teknolojinin deprem bölgelerinde farklı uygulama potansiyelleri sunduğu düşünüyor. Öte yandan, bu teknolojinin geleceğin araba tasarımlarını da değiştirebileceği düşünülüyor.

Üretilen bu ikinci nesil araç, gelişimde önemli bir aşama olarak kabul ediliyor. Bir yandan bir sonraki nesili merak ederken, bir yandan da bu ve benzeri cihazların gelecekte nasıl bir öneme sahip olacakları merak ediliyor. Belki de günün birinde hoverbord’lar bisikletler kadar yaygınlaşacak, araçlar tekerleksiz manyetik sistemlerle çalışacak…

Hendo hoverboardun ilk versiyonu

Kaynak: The Verge, Phys

Uyumsuz’un öyküsü: Albert Camus

“Dostlarım, şimdi ben size büyük bir şey söyleyeceğim. Son Yargılama gününü beklemeyin. O, her gün olmaktadır. ” (Düşüş, 1956)

17’nci yüzyılın modern felsefenin başlangıcı olduğu yönünde ortak bir kanı vardır. Eğer böyle geleneksel bir yoruma girişilecekse, 19’uncu yüzyılın da “yeni” felsefenin başlangıcı olduğunu söylemek gerekir. Buradaki “yeni” tanımlaması, bir moderniteden ve aydınlanmadan çok, modernitenin ve aydınlanmanın getirdiği bazı ön kabullerin, artık felsefe disiplini içerisinde kendisine yer bulamamasını ifade ediyor.

Örneğin; aklın artık tanrısallaştırılmıyor olması, Tanrı’nın felsefe disiplini içerisindeki hakiki yerinin sorgulanması veya ahlâk kavramına getirilen yeni ve özgün bakış açıları bu “yeni” felsefenin ilk göze çarpan nitelikleridir. 19’uncu yüzyılda, Soren Kierkegaard (1813-1855), F. Wilhelm Nietzsche (1844-1900), Arthur Schopenhauer (1788-1860) gibi bazı filozoflar, bu “yeni” felsefenin temellerini attılar. 20’nci yüzyılda ise bu felsefeye genel olarak eksistansiyalist-varoluşçu felsefe denildi. J. Paul Sartre (1905-1980) belki bu felsefenin en önde gelen ismi olarak gözüktü ama, eksistansiyalizm içinde kalarak, kendi fraksiyonunu yaratabilen bir isim olan Albert Camus, felsefe tarihine en az Sartre kadar büyük bir iz bıraktı.

7 Kasım 1913 tarihinde, Cezayir’de dünyaya gelen Albert Camus’nün pek sağlıklı bir çocukluk geçirdiği söylenemez. Yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldiği yetmezmiş gibi, 1914’te babasını kaybetmiştir. Annesi, Albert’in okuması için tüm sorumluluğu üstlendiyse de, o, kendi kendine yetebildiği ân, çok sevdiği özgürlüğünün peşinden giderek evden ayrılmıştır. Önce lise eğitimini tamamlayan Albert Camus, daha sonra Cezayir Üniversitesi’ndeki eğitimine başlar. Ama çocukluğundaki şanssızlık, gençken de onun peşini bırakmamış görünür ve Albert Camus henüz 27 yaşında iken verem hastalığına yakalanmıştır.

albert-camus

Hastalığı sebebiyle çok sevdiği futboldan da uzaklaşmak zorunda kalan Camus, 1936 senesinde eğitimini ancak tamamlayabilir. 1934 senesinde yaptığı evlilik pek de uzun sürmeyerek bitmek zorunda kalmıştır. Bu evliliğin sonrasında Camus, 1940’da bir evlilik daha yapmış ve bu evlilik ilkine nazaran daha başarılı olmuştur. Bu yıllarda Camus’nün politikayla iç içe olduğunu ve çeşitli işlerde çalıştığını da eklemek gerekir. Çeşitli sol fraksiyonlarda aktif olarak bulunan Camus’nün, bu siyasiliği bir anlamda dönemin bir gerekliliğidir. Ve elbette Camus gibi bir entelektüelin bu siyasi atmosferden kendini soyutlaması çok mümkün değil gibidir.

albert-camus 4

Camus, çoğu felsefe tarihçisi tarafından “edebiyatçı bir filozof” olarak anılır. Bu, aslına bakılırsa bir 20’nci yüzyıl geleneğidir. Filozofların hatrı sayılır bir kısmı edebiyat yoluyla felsefe yaparlar. Camus, bu edebiyatçı felsefeci gürûhun en başarılı isimlerinden birisidir. Nitekim 1957’de kazandığı Nobel Edebiyat Ödülü bunun bir kanıtı niteliğini taşır. Camus, bu ödülü kazanan en genç edebiyatçılardan birisi olarak da tarihte saygın bir yere sahiptir. Camus’nün bir eksistansiyalist olduğu doğrudur: Her ne kadar bu sınıflamalar felsefe tarihçilerinin yakıştırmaları olsa da. Ama asıl önemli olan nokta, Camus’nün eksistansiyalist felsefe içerisinde, farklı bir yere sahip olan Absürdizm’in kurucusu olduğu yönündeki kanıdır. Bu felsefede, Camus saçma” ve “uyumsuzluk” gibi kavramları işler. O, dünyaya fırlatılmış bir varlık olarak insanın tümüyle “uyumsuz” olduğunu, evrendeki tüm işleyişin de, her kademede saçma ve anlamsız olduğunu düşünmüştür. Hatta daha da ileri giderek, Antik Grek’ten beri sorulan “mutluluk soru”suna da bu yollu bir cevap vermiş, ünlü eseri Sisifos Söyleni‘nde “…evet belki de mutluluğun sırrı saçmanın anlamsızlığını keşfetmemizdir” diyerek absürdist felsefenin mutlulukçu yorumunu da vermiş gibidir.

Camus’nün edebi eserlerinde göze çarpan şey, “saçma”nın en yalın şekilde ortaya koyulmasıdır. En ünlü eseri olarak kabul edebileceğimiz Yabancı‘da ana karakter Meursault’nun, kendisini ölüme götüren süreci kayıtsız bir şekilde izlemesi, “saçma”ya karşı koymayan bir karakteri imliyor gibidir. Kitabın en başında bulunan şu pasaj, aslında oldukça direkt bir mesaj verir bize: Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum. Huzurevi’nden bir telgraf aldım, “Anneniz öldü. Cenazesi yarın kaldırılacak. Saygılar” diyordu. Bundan pek bir şey anlaşılmıyor. Belki dün ölmüştür. Meursault’nun annesinin ölümüne dahi bu denli kayıtsız kalması, bize saçmanın yalnızca bir yönünü gösterir. Saçmaya karşı koymama biçimi olarak kayıtsızlığı. Ama “saçma”nın doğurduğu bir başka soru alanı vardır ki o her anlamda çok daha can alıcıdır: Bu soru ise basit bir yolla “intihâr” sorusudur.

albert-camus 4

Sisifos Söyleni eserinin başında Camus, intihârın felsefenin temel problem olduğu yönünde ilginç bir düşünce paylaşır. Bunu temellendirirken ise yaşam ve ölüm arasındaki bir seçimin felsefi bir seçim olduğunu ekleyen Camus’nün, buradan hareketle intihârı savunduğunu çıkarmak oldukça yanlış olur. Her ne kadar Camus felsefesinin en karakteristik kavramı intihâr olsa da ve felsefesi içinde büyük bir yer kaplıyorsa da, o, hiçbir zaman bir intihâr savunucusu olmamıştır. Saçma’yı aşmak için önerisi ise sanat ve sanatın hemen her dalıdır. “Dünya aydınlık olsaydı, sanat olmazdı” diyerek saçmanın karanlığına karşı sanatı ortaya koyan Camus’nün bu önerisi pek yabana atılacak gibi değildir. Ama Camus’ye rağmen bile sanat ve intihâr arasındaki bağ da düşünülmeye değerdir. Çünkü bu anlamda bir terazi söz konusu bile değildir.

Başarılı bir edebiyat ve felsefe yaşamının ardından, hayatı boyunca şanssızlıklarla boğuşan Camus, bir başka şanssızlığı da bir trafik kazasıyla yaşamıştır. İyi haber, bu Camus’nün son şanssızlığıdır, kötü haberse Albert Camus bu trafik kazasında ölmüştür. Tarihler 4 Ocak 1960’ı göstermektedir… Ardında bıraktığı düşünceler, romanlar, oyunlar, denemeler ve başlı başına bir felsefe, hâlâ hatırı sayılır bir öneme sahiptir.

“Bana her şeyi açıklayan öğretilerin aynı zamanda beni zayıflatmalarının nedenini şimdi anlıyorum. Kendi yaşamımın ağırlığından kurtarıyorlar beni, oysa onu yalnız başıma taşımam gerek.” (Sisifos Söyleni)

Bazı eserleri:

Sisifos Söyleni
Yabancı
Veba
Düşüş
Tersi ve Yüzü
İlk Adam
Mutlu Ölüm