Ana Sayfa Blog Sayfa 584

Salinger’den Goethe’ye: Acıyı edebiyata katmak, edebiyatla yoğurmak

‘’Bir şeylere üzülüyorsam tuvalete gitmem gerekse bile git-mem. Üzülmekten gidemem. Üzülmeyi bırakıp gidemem.’

J. D. Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar adlı romanındaki müthiş satırlardan yalnızca bir tanesi bu.

Dünya, içinde insan yaşayan yapayalnız bir gezegendir. İnsan ise içinde acılar, ihtiraslar, üzüntüler, dargınlıklar, sevinçler, başarılar, kızgınlıklar yaşatan yapayalnız bir dünyadır. Bizim talebimiz dışında iki insanın bir araya gelerek bir planlama yapması sonucu dünyaya adım atıyoruz hepimiz. Hepimiz bir başkasının, bir başkasıyla olan ortak talebiyiz.

Çocukluk, gelişme çağı, gençlik, yetişkinlik, yaşlılık ve ölüm…

Bu sistematik döngü içerisinde belirli coğrafyalarda belirli zamanlarda ve belirli nedenlerden dolayı acı çekiyoruz.
Acı çekmenin her bünye üzerindeki etkisi farklı mıdır?

Kimisi acı çekmeyi eline yüzüne bulaştırır, kimisi acılarını savmak için yine kendi içinden bir şeyleri feda etmek için çabalar ki bu, cepten harcamanın dik alasıdır.

Bazısına ise acı çekmek yakışır. Öyle güzel acıları vardır ki onların, buram buram incelikler kokar. Acı çektikçe güzelleşir, acı çektikçe üretir ve değer yaratırlar. Acıyı sırtlanıp usulca yürümek, sırtındakine göre yaşamak, acının doğurduklarını büyütmek yalnız onlara bahşedilmiş hususi bir nitelik gibidir.

J. D. Salinger
J. D. Salinger

Edebiyat da acı çekenlere yakışır en çok. En iyi onların elinde şekil alır ve en iyi onlar belirler acının dozunu. Ayak tabanının altına sızan ve saç tellerinin üzerine çıkan her acı ölümcüldür çünkü.

Cem Mumcu, edebiyat ve acı üzerine yazdığı bir makalesinde, “Edebiyat kendini tekmeleyen bir edepsiz at mıdır? Öyledir, çünkü acıya bulaşmıştır, acıya değmiş, acının içine kendine acı dolamıştır. Derdi budur biraz da. Derdi dertsizlik yalanına son noktayı koymak için sürü sepet söylemektir biraz da. Önce içine bakar olan biten acıyı görmek için.

Fotoğraf: suffering-pain.netBakarken gözleri de acır ve eklenir gördüğü acısına bu da. Acıya bakmak için daha da çok acıtır baktığı yeri, bakan yerini ve bakma biçimini. Çünkü, bulacak ve itiraf edecektir acısını. Bilir ki kendine itirafla başlar iktidarla savaşı. O iktidar en çok kendindedir, önce onun ezmeli kafasını. Ki sonra ancak dışarıdaki iktidarın topuna, güllesine, cezasına, acı veren belasına gülümseyebilsin umarsızca. Acı iktidarsızlıktır. İktidarsızlıktan başka hiçbir güç iktidarın karşısında direnme iktidarına sahip değildir çünkü. İktidarsızlık başkadır iktidarsızlıktan. Asıl bela acısız kalmak, olan acıyı görmemektir. Kalem bir bıçağa döner ve keser ve yarar derinlere ulaşmak için ve keskindir ucu. Kepçe dibe daldırılır ve acının sözcükleri yukarı çekilir. Ondandır ki surete ve kağıdın gövdesi ne bulaşır acı ve görünür bakması bilenlerce’’ der ve ekler, “Acı başka olasılıkların olası olduğu bir duruma yani hayata işaret eder.”

Cem Mumcu
Cem Mumcu

Gerçekten de yaşanılan her acı, bünye içerisinde derin matematiksel hesaplara bağlı kalmadan, hayatın bir başka yönünü ifade eder. Edebiyata bağlanan her acı, panzehiri üretilip çoğaltılabilen bir acı türüdür.

Edebiyat, diğer birçok şeyde de olduğu gibi acıyı alır yeniden, yeniden ve yeniden doğurur.

Yaşanılan acı ancak doğru yerinden kavranıp, yüklenildiğinde değerlenir. Salinger’in tasvirinde olduğu gibi acı çekerken başka meşguliyetler olmamalı. Yalnız acıya odaklanmalı ve yalnız onu muhatap almalı.

Örneğin; Genç Werther’in Acıları, sanıldığı üzere Werther’i azaltmamış, aksine olabildiğince çoğaltmıştır. Zaten Goethe de Alman Yüksek Mahkemesinde asistan olarak görev yaptığı sırada aşık olduğu nişanlı bir kadına duyduğu karşılıksız hislerinin, ızdıraplarının sonucunda yaratmıştır Werther’i. Ardından onlarca Werther, acının doğurganlığıyla üremiş ve şekil almıştır.

Acıyı edebiyata katmak, edebiyatla yoğurmak 2
Fotoğraf: suffering-pain.net

Raskolnikov’un acılarını çok azımız sezmiş ve onun acılarına ortak olmuş, omuz vermiştir.

Bahar Ateşi romanının gerçek acılarla boyanmış karakteri Helen, o boyadan sıçratmıştır bazılarımızın alnının tam ortasına.

Acı zaferdir.

Birlikteliğin, üretimin, çoğalmanın ve var olabilmenin zaferi. Bu zaferin tadını çıkarabilenler bir köşe başında acıyla karşılaştıklarında, onu oracıkta yüz üstü bırakıp kaçmayanlardır. Alıp edebiyata teslim edenler ve kendi bileklerini, acınınkilerle kenetlendirenlerin zaferidir bu.

Edebiyat, acıların kalesidir.

Edebiyat, acıyan yerlerimizin aynası.

Bu aynayı alıp içinize tutmak ya da acının derin sularında yapayalnız boğulmak yine size kalmış kritik bir tercihtir.

“Anne, ağaç nasıl bir şeydi?”: Üçüncü nükleer santral İğneada’ya yapılacak

Yapımı devam eden Akkuyu ve yapım aşamasında olan Sinop nükleer santrallerinden sonra üçüncü nükleer enerji santrali, Longoz Ormanları’nın bulunduğu İğneada’ya yapılacak.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, üçüncü nükleer enerji santrali için Kırklareli-İğneada bölgesinin planlandığı söylendi. AA’ya santralin yapımına ilişkin bilgi veren Bakan Alaboyun, “Şu an ilk gelenler Çinliler ile Amerikalıların Westinghouse firması. Mutabakat zaptı imzalandı. Japonların da ilgisi var” dedi.

haritada iğneadaTrakya’da Kırklareli’nin Demirköy ilçesine bağlı bir belde olan İğneada, yalnızca Türkiye için değil, dünya için de sayılı eşsiz bölgelerden. Birinci derece doğal sit alanı olması ve coğrafi yalıtılmışlığı sayesinde çok fazla bozulmadan günümüze ulaşabilmiş bir doğallıktaki İğneada; sayısı bilinmeyen endemik türleri, subasar ormanları, tatlı ve tuzlu gölleri, bataklıkları, kıyı kumulları, Karadeniz’e kıyısı ile zengin bir ekosistem.

Bulgaristan-Türkiye sınırındaki, Istranca (Yıldız) Dağları’ndan Karadeniz’e ulaşan derelerin taşıdığı alüvyonların birikmesi ile oluşan İğneada Longoz Ormanları, 2007 yılında Milli Park ilan edilmişti.

Güneydoğu Avrupa’ya has meşe-kızılağaç-dişbudak ağaç türleri ile Türkiye’de yaşayan memeli hayvan, sürüngen ve kuş türlerinin önemli bir kısmını içerisinde barındıran İğneada Longoz Ormanları; bazı nesli tükenmekte olan memeli, sürüngen ve kuş türlerinin izlenmesi açısından oldukça önemli.

iğneada 1


İğneada’nın çektiği çileleri biraz hatırlamak için geçmişe gidecek olursak:

  • 70’lerden beri yoğun bir şekilde sanayileşmeye ve kentleşmeye maruz kalan Ergene Havzası, tarım arazisi olma vasfını neredeyse yitiriyor. Ergene Nehri’nden artık sanayi atıkları ile evsel atıklar akıyor. Bu yaşananlar yağışı da etkilediği için, bölgede özellikle 5-6 sene kadar önce ciddi bir kuraklık baş göstermişti.
  • Birkaç sene öncesinde İstanbul’daki baraj doluluk oranlarının azalması sebebiyle İğneada’dan İstanbul’a su taşınması gündeme gelmişti.
  • 11 Mart 2011’de Japonya’daki Tōhoku depremi ve tsunamisi sonrasında meydana gelen Fukuşima I Nükleer Santrali kazaları sonrası birçok ülke nükleer santral projelerini askıya alırken Türkiye tam tersi bir şekilde “dik” durarak Akkuyu Nükleer Enerji Santrali yapımını devam ettirmişti. Dönemin hükûmeti Sinop ve üçüncü santral projelerinde de geri adım atmamıştı.
  • 19 Mart 2011’de ise üçüncü santralin İğneada’ya yapılacağı konusu yeniden gündeme geldiğinde dönemin Enerji Bakanı Taner Yıldız: “İçimin rahat olmadığı hiçbir işe imza atmam. 1986 yılında yaşanan Çernobil kazasının ardından dünyada 140 nükleer santral yapma kararı alındı. Yani burada herkes bu kararı alırken ben niçin almayayım. Bu kararı cesaretle almamız lazım” ifadelerinde bulunmuştu.
  • 2012 yılında İğneada’nın Beğendik Köyü sınırları içerisinde Trakya Entegre Termik Santral Projesi gündeme gelmiş, bunun üzerine Orman Bakanlığı ÇED süreci için olumsuz görüş verilmediğini, ancak projenin sosyal baskı yaratabileceğini açıklamıştı.

iğneada

Nükleer santral yapımında gerekli olan malzemeler için, yapılacak yollar bile bölgedeki birçok ağacın kesilmesine yol açacağından nükleer santralin bölgede büyük bir tahribata sebep olacağını ön görmek yanlış olmayacaktır. Klasikleşmiş ama çok doğru bir ifadeyle: Doğa kendinden alınanları bir gün mutlaka geri alır.

Katliamlar coğrafyası Türkiye: Zilan Deresi’nden Ankara’ya

Türkiye coğrafyası, yaşadığımız şu soğuk toprak parçası, yüz yıldan az bir zaman içerisinde, hepsi birbirinden vahim onlarca katliama sahne oldu. Bu katliâmlara maruz kalanlar, kimi zaman etnik kimlikleri yüzünden, kimi zaman ekseri görüşe aykırı bir görüş benimsemelerinden, kimi zamansa sırf ailesine bir ekmek daha fazla götürmek isteminden dolayı katledildiler. Ama hepsinin ortak bir çatısı vardı elbette: Azınlık olmaları, güçlünün karşısında konumlanıyor olmaları ve güçlünün gücünü sekteye uğratacak bir tehdit olarak görülmeleri.

İşte bu vahim tablonun kısa bir özetini çıkaralım istedik ki, vahametin boyutlarını biraz olsun kavrayabilelim ve kavradığımız şeyi biraz olsun aktarabilelim. Bir dipnot olarak eklemek gerekir ki, Türkiye coğrafyasında birçok katliam yapılmıştır ve yazıda ele alacağımız katliamlar bunların sadece bir kısmıdır.

Zilan Deresi Katliamı

Zilan Deresi Katliamı

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 1930 senesinde düzenlediği harekâtta 15 bin civarı Kürt kökenli insan Zilan Deresi’nde öldürüldü. Köyler yakıldı ve bazı insanlar göç etmek zorunda bırakıldı. Türkiye tarihinin en büyük katliamlarından birisi olan Zilan Deresi katliamı Cumhuriyet gazetesinde şu şekilde nakledildi: “Ağrı Dağı tepelerinde tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk’ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Zilan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur.”

Dersim Katliamı

Dersim Katliamı

1937-1938 senelerinde, Dersim’de devletin mutlak hâkimiyetini sağlamak amacıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yaptığı ve 13 bin sivilin ölümü ve 10 binden fazla insanın zorunlu göçü ile sonuçlanan katliam. Türkiye tarihinin en ağır bilançolarından birisi olan katliam, hâfızalardaki yerini hâlen koruyor.

Kanlı 1 Mayıs

Kanlı 1 Mayıs

1 Mayıs 1977’de, İşçi Bayramı’nı kutlamak üzere Taksim Meydanı’nda toplanmış kalabalığın üzerine çeşitli yerlerden ateş açıldı. Gürûh panik hâlinde iken Panzer’ler devreye girerek kalabalığı Kazancı Yokuşu’na doğru itti. Ve büyük kayıp da burada yaşandı. Yokuşun başında bir kamyonet yolu kesmişti ve onlarca insan burada ezilerek can verdi. Toplamda ise ölü sayısı 34 olarak belirlendi. Katliamı kimin yaptığı hakkında kesin bir bilgi bulunmamakla beraber, organize ve erk dahilinde bir katliam olduğunu tahmin etmek zor değildir.

Maraş Katliamı

Maraş Katliamı

1978 senesinde, Alevi kesime yönelik gerçekleştirilen saldırılar silsilesinde 105 kişinin öldüğü belirlendi. Bunun yanı sıra Alevilere ait birçok ev ve işyeri kundaklandı. Katliamın faillerinin aşırı sağ kesim olduğunu tahmin etmek güç değildir. Nitekim olayın yargılanma sürecinde, aşırı sağ görüşlü birçok insan idama ya da müebbet hapse mahkûm edildi.

Çorum Katliamı

Çorum Katliamı

1980 senesinde Ülkücü kesimin, Alevi mahallesi olarak bilinen Milönü’ye saldırması sonucu, Alevi ve sol görüşlü 57 kişi yaşamını yitirdi. Bunun yanı sıra da yüzlerce insanın yaralandığı bildirildi. Olayda TRT’nin ve polisin provokatif tavrı da tarihe not düşüldü.

Madımak Katliamı

Sivas Katliamı 1

2 Temmuz 1993’te, Sivas’ta, Pir Sultan Abdal Şenlikleri’nin yapıldığı sırada, aşırı sağ bir grup Madımak Oteli’nin önüne gelerek içeride bulunan Aziz Nesin dahil birçok aydının ve ozanın katledilmesi yönünde fikir birliğine vardılar ve en sonunda otel grup tarafından ateşe verildi. Olayın görüntülerinde gruptaki birçok kişinin bu anı zevkle izlediği görülürken, olayın sonucunda çoğu aydın, ozan ve şair olmak üzere 37 kişi yaşamını yanarak ve boğularak yitirdi. Aziz Nesin ise hem yanan otelden, hem de otelden çıkarıldıktan sonra linç edilmekten son anda kurtuldu. Türkiye tarihine ise 2 Temmuz 1993, kara bir leke olarak işlendi.

Uludere Katliamı

Uludere Katliamı 1

28 Aralık 2011’de, Türk Hava Kuvvetleri, Uludere’de bombardıman yaptı ve 34 Kürt sivil katledildi. Daha sonra devlet, ölen sivillerin ailelerine tazminat ödemek istedi ama aileler bunu kabul etmediler.

Reyhanlı Katliamı

Reyhanlı Katliamı

11 Mayıs 2013’te, Hatay, Reyhanlı’da iki ayrı bombalı saldırı düzenlenmiş, saldırının sonucunda 52 kişi ölmüş ve 100’ü aşkın kişi yaralanmıştır. Olayın şüphelileri ise Nasır Eskiocak liderliğinde Baas Partisi hükûmeti yanlısı El Muhaberat bağlantılı bir silahlı grup ve El Nusra’dır. Dönemin hükûmeti (ki hâlen iktidardalar) olayı provokasyon ya da çözüm sürecini baltalamak olarak yorumlamışlardır.

Suruç Katliamı

Suruç Katliamı

20 Temmuz 2015’te, IŞİD Kuşatması’ndan kurtulan Kobanê’nin yeniden inşâsı için yola çıkan SGDF üyesi gençler, Şanlıurfa, Suruç’ta, Amara Kültür Merkezi’nin bahçesinde basın açıklaması yaparken canlı bomba saldırısına uğradılar. Katliamda 34 kişi yaşama veda ederken yüzü aşkın kişi yaralandı. Saldırının failinin IŞİD bağlantılı Şeyh Abdurrahman Alagöz olduğu belirlenirken katliama dahil olanlar konusundaki şüpheler sürüyor.

Ankara Katliamı

Ankara Katliamı

Suruç’taki katliamın üzerinden çok geçmeden, bu kez Türkiye’nin başkentinde, Ankara’da, aralarında DİSK, KESK, TTB, HDP gibi grupların da bulunduğu çok sayıda insan Sıhhıye’de düzenlenecek Barış Mitingi için toplandılar. Ama grup Ankara Garı kavşağında canlı bomba saldırısına uğradı. En az iki patlama yaşandı ve resmi açıklamaya göre 97 yurttaş yaşama veda ederken çok sayıda yurttaş yaralandı. Katliamın failleri konusunda tartışmalar sürerken, olayın ardından İçişleri Bakanı, “Güvenlik zaafiyeti yok” açıklamasını yaptı. Hükümet ve hükümete yakın isimler, saldırının PKK ve HDP bağlantılı olduğunu imâ eden açıklamalar yaparken, katliama mâruz kalan halk, katliamın meydanlarda katliamın devlet tarafından yapıldığını haykırdı.

Ayrıca: Zirve Yayınevi Katliamı, 16 Mart Katliamı, Piyangotepe Katliamı…

Nano robotlar, karbondioksit seviyesini düşürmeyi başardı

Mühendisler, deniz suyundaki karbondioksit seviyesini yüzde 88’e kadar düşüren nano robotlar geliştirdiler. 

Kaliforniya Üniversitesi’nde sıkı bir çalışmanın eseri olarak deniz suyundaki karbondioksit oranı daha önce hiç olmadığı kadar düşürülebildi. Laboratuvar sonuçlarına bakılırsa nano robotlar kontrollü şartlar altında deniz suyundaki karbondioksitin yüzde 90’ını dönüştürebildi.

Robotlar; insan saçı kadar ince, tüpe benzer yapıda ve mikro motorlar sayesinde fonksiyonlarını yerine getiriyor. Robotlar aynı zamanda karbondioksiti, birçok hayvanın kabuk yapısında bulunan kalsiyum karbonata çevirmeye yardım eden karbonik anhidraz enzimi ile kaplı.

Gizmag’a göre; karbonik anhidraz kaplaması, karbondioksit ve su arasındaki reaksiyona hız vererek iki taraflı yan ürün olan bikarbonatı oluşturuyor. Çalışmadaki robotlar, otonom hareketi ile su içerisinde saniyede 100 mikrometre hareket ederek beş dakika içerisinde deniz suyundaki karbondioksiti yüzde 88 oranında azaltmaktadır.

Okyanuslar, karbondioksiti atmosferden alırlar ve çeşitli süreçlerle asitleştirirler. İnsan aktivitelerinden kaynaklanan karbondioksitin tahminen yüzde 30 veya 40’ının sonu okyanus, nehir ve göller oluyor. Karbondioksitin neden olduğu asidifikasyon sudaki oksijen seviyesini düşürüyor, bazı organizmaların biyolojik süreçlerini geciktiriyor ve zaten kirlilik ve aşırı avlanma tehdidi altındaki mercanlarda renk ağarmasına sebep oluyor. Okyanuslardaki biyolojik yaşamı tehdit eden karbondioksitin aynı zamanda sera etkisi yapan ve küresel ısınmaya sebep olan bir gaz olduğu artık birçok kişi tarafından kabul edilmiş durumda.

Nano Robotlar

Bu çalışmada henüz robotların kendiliğinden hareketi tam olarak sağlanmadıysa da bu çok uzun sürecek bir problem gibi görünmüyor. Mühendisler, suya hidrojen peroksit ekleyerek su kabarcıkları elde ettiler. Bu sayede robotlar kabarcıkların devinimi ile hareket edebiliyor. Fast Company’nin araştırmacı Kevin Kaufmann’dan öğrendiğine göre ise çalışma son zamanlarda çok daha umut verici bir aşamaya gelmiş. Tuzlu suda dışarıdan yakıt takviyesi olmadan kendi kendine hareket etme yeteneğine sahip magnezyum bazlı mikro motorların, okyanus sularındaki karbondioksit oranını düşürmede çok daha kullanışlı olacağı düşünülüyor.

Başlık Fotoğrafı: Mercan resiflerinde sıcaklık ve karbondioksit seviyesinin artmasının etkileri (Fotoğraf: Coral Reef Targeted Research and Capacity Building for Management Program)
Kaynak: The Plaid Zebra

Özgürlükler ve demokrasi ülkesi: Türkiye

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Finlandiya Cumhurbaşkanı Sauli Niinistö ile görüştü. Görüşmenin ardından düzenlenen basın toplantısında Finlandiyalı gazeteci Erdoğan’a “Diktatör müsünüz?” diye sordu. Erdoğan cevap olarak önce “Hangi gazete?” dedi, sonra da gazeteciye diktatörün yönettiği bir ülkede bu soruyu soramayacağını söyledi.

Cumhurbaşkanı, gazetecinin sorusuna verdiği altı dakikalık yanıtta hitabet ve yaratıcılık yeteneğini epey zorladığı anlaşılan “Özgürlüklerin sınırsız yaşandığı ülke Türkiye’dir” cümlesini de kurdu. Ayrıca Erdoğan iktidara seçimle ve hatta yüzde 52 oy ile geldiğini söyledi, hangi diktatörün seçimle işbaşı yaptığını sordu. 

Tarih tekerrürlerden ibaret. Yaşanan olaylar paralel, insanlar değişiyor, zaman geçiyor ama bazı olaylar, bazı sıfatlar, bazı davranışlar benzerlik gösteriyor. Tarih ne yazık ki seçimle iktidar olmuş “uzun”, sert, hükmeden “adam”larla dolu.

Özgürlükler ülkesi: Türkiye

Adalet Akademisi Meslek İçi ve Hizmet İçi Eğitim Daire Başkanı Mahmut Akgün, Avrupa Konseyi’nde düzenlenen ifade özgürlüğü konferansında Türkiye’de ifade özgürlüğünün fazlaca olduğunu iddia etti. Akgün hiçbir gazetecinin ifade özgürlüğü kapsamında tutuklu olmadığı, tutuklu bulunan 105 gazetecinin 5 tanesinin basın kartı taşıdığını söyledi. İşi ilerleten Akgün geri kalanların da gazeteci değil, çaycı, amele ya da başka ülkelerin ajanı olduğunu söyledi. 

O kadar özgür bir ülkeyiz ki, IŞİD militanlarına YURTKUR battaniyeleri verilebiliyor...
O kadar özgür bir ülkeyiz ki, IŞİD militanlarına YURTKUR battaniyeleri verilebiliyor…

Söz konusu konferansta Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan da konuştu. Arslan, “Terör eylemleri hayat hakkına ve ifade özgürlüğüne karşı eylemdir. Orada bulunanlar aslında sadece barış istiyorlardı, kendilerini özgürce ifade etmek istiyorlardı, bu hakları ellerinden alındı” dedi. 

Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütü, 2014 Dünya Basın Özgürlüğü Sıralaması’nda Türkiye’yi, 180 ülke içerisinde 154. sırada gösterdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a göre ise durum tamamen farklı. “İddia ile konuşuyorum. Ne Avrupa’sında ne de diğer ülkelerinde, Türkiye’deki basın kadar özgür bir medya yoktur. Bunların hepsini gördük. Sıkıysa siz oralarda kalkın, Cumhurbaşkanına, Başbakana saldırın, saldıramazsınız. Amerika’da, Almanya’da, Rusya’da yapamazsınız. Bunların yüzüne yüzüne, onların görsel medyada çıkan şeylerini önlerine koymanız lazım.”

Fotoğraf: Rüçhan Akcan Selim
Fotoğraf: Rüçhan Akcan Selim

Kaddafi’den Hitler’e, Çavuşesko’dan Mussolini’ye…

Tarihin tozlu sayfalarında gezinirken kahramanlık öykülerinin yerini kısıtlayıcı kimliklere bıraktığını ve sonucunda da uzun süren iktidarların yine o tozlu sayfalara bıraktığını görüyoruz. Büyük hasarlar bırakıp giden diktatörlerin büyük kısmı sevgiyle anılmazken bir kısmına olan hasret ve içgüdüsel tapınma sona ermiyor. Bazı diktatörlerin adını söyleyemiyoruz, kimi hayatta kimi çoktan toprak oldu. Ancak anlaşılan o ki, seçim yalnız başına bir demokrasi sağlayıcısı değil.

Çavuşesko, Hitler ve daha ismini anamadığımız onlarca erkek lider var. Seçimle işbaşına gelmiş, bir süre de olsa halkın bir bölümünün sevgisini ve inancını kazanmış liderler… Sonunda gerçekler bir gün ortaya çıkıyor mutlaka. Gerçeklerden uzaklaşmamak ise bir lider sıfatını taşırken zor olsa gerek.

Muammer Muhammad Abu Minyar el-Kaddafi (7 Haziran 1942, Sirte – 20 Ekim 2011, Sirte), eski Libya lideri. 1969 yılında yapmış olduğu darbe sonucu iktidara gelip, 1970’ten 1972’ye kadar Libya başbakanlığı, 1972’den 1979’a kadar ise Libya devlet başkanlığı görevini yürütmüş olan Kaddafi, 1979-2011 yılları arasında Libya Arap Halk Sosyalist Cemahiriyesi’nin Kardeşçe Lideri ve Bir Eylül Büyük Devriminin Rehberi unvanını kullanarak, resmî bir görevi olmadan toplam 42 yıl boyunca Libya’yı yönetmiştir. Her ne kadar dünya kamuoyu tarafından bir diktatör olarak görülmüş olsa da Kaddafi bunu reddetmiş ve kendisinin Libya halkı için sadece bir rehber ve yol gösterici olduğunu söylemiştir. 2011 Libya İç Savaşı sonucunda rejimi devrildi ve Kaddafi de linç edilerek öldürüldü.

Saddam Hüseyin: Irak’ın beşinci cumhurbaşkanı. Devlet başkanlığının yanı sıra Devrim Komuta Konseyi başkanlığı, başbakanlık ve Baas genel sekreterliği görevlerini de üstlendi. Yaygın bir gizli polis ağı örerek, yönetimine karşı her türlü iç muhalefeti bastırdı; halk arasında yoğun bir propagandayla da adının çevresinde bir efsane oluşturmaya çalıştı. Saddam Hüseyin yönetiminin başlıca hedefleri, Arap dünyasının önderliğini Mısır’ın elinden almak, Basra Körfezi üzerinde egemenlik kurmak ve petrol gelirlerine dayanarak ülkenin yaşam standardını yükseltmekti. İktidar olduğu yıllarda sık sık Asurluların torunu olmakla övünmüştür. Saddam Hüseyin, 30 Aralık 2006 tarihinde Kurban Bayramı’nın ilk gününde asılarak idam edildi.

Tarihteki diğer diktatörler için buraya bakabilirsiniz.

Ünlü karikatüristlerin gözünden katliam…

Ankara’da, TTB açıklamalarına göre en az 105 kişinin hayatını kaybettiği “Kara Cumartesi” katliamına dünyadan karikatüristler de kayıtsız kalmadı. İnadına Haber’in derlediği karikatürler:

Ankara Katliamı Karikatür 1 Ankara Katliamı Karikatür 2 Ankara Katliamı Karikatür 3 Ankara Katliamı Karikatür 4 Ankara Katliamı Karikatür 5 Ankara Katliamı Karikatür 6 Ankara Katliamı Karikatür 7 Ankara Katliamı Karikatür 8 Ankara Katliamı Karikatür 9

Ben mi? Bomba mı? Hiç tarzım değil...
Ben mi? Bomba mı? Hiç tarzım değil…
Karikatürdeki polis, parmak izi bulamadıklarını söylüyor...
Karikatürdeki polis, parmak izi bulamadıklarını söylüyor…

Kaynak: BBC Türkçe, Wikipedia, İnadına Haber, Diken

LGBTİ ve seçimler: “Sen yoksan hakların da yok”

Türkiye’de LGBTİ hareketi, özelikle 90’ların başından itibaren örgütlü bir şekilde kendini ifade etmeye başlasa da kat etmemiz gereken hâlâ çok uzun bir yol var. LGBTİ bireyleri öldürüldüklerinde katilleri cezai indirim alıyorken kendileri toplumdan dışlanıyor… Fiziksel ve sözlü şiddet, hayatlarının her adımında onları izliyor. Ayrımcılığa ve nefret söylemine karşı onları koruyacak bir yasaları bile yok.

TBMM’nin yazılı ve sözlü soru önergelerini görebildiğimiz internet sitesine tıkladığımızda, CHP ve HDP dışında Meclis’te soru önergesi veren başka siyasi bir parti de yok. “Genel Ahlak” veya “Türk aile yapısı” ifadeleri, karşılarına sürülüyor. Haklarını savunmak, yaşamak çok zor!

barış sulu
Barış Sulu

HDP, CHP ve Anadolu Partisi dışında cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine yönelik ayrımcılığa karşı olduklarını seçim bildirgesinde açıklayan başka bir parti yoktu. Keza AKP’in HDP’ye karşı yürüttüğü seçim propagandasının bir kısmı da eşcinsellik üzerinden ilerledi. Diken’in haberine göre; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Diyarbakır’da sözde müftü, Eskişehir’de eşcinsel aday… Bizde böyle bir şey yok” sözleriyle işaret ettiği LGBTİ aday Barış Sulu’nun HDP tarafından aday gösterildiği Eskişehir’de, parti bürosu, gece saatlerinde silahlı saldırıya uğradı.

2007 yıllında ÖDP’den aday gösterilen Demet Demir’den sonra LGBTİ bireylerini, 1 Kasım seçimlerinde görebildik. Son seçimlerde LGBTİ bireylerin katılımı şöyleydi: 4 tane aday adayı ve 1 tane aday HDP’den çıkarken, CHP’den 1 tane aday adayı ve 1 adet de Anadolu Partisi’nden aday vardı.

Barış Sulu da onlardan biriydi ve ne yazık ki Meclis’e giremedi fakat tekrar seçim süreci konuşmaları başlayınca dikkatler, siyasi partilerin LGBTİ adaylıkları konusundaki son durumlarına çekildi.

“HDP, gelen tepkiler üzerine 1 Kasım için eşcinsel bir aday göstermedi” diye kamuoyunda iddia gezse de 7 Haziran seçiminin 6’ıncı sıradan Eskişehir milletvekili adayı Barış Sulu, eşcinsel hiçbir bireyin adaylık başvurusu yapmadığı için HDP, eşcinsel bir aday gösteremediğini ifade etti.

sedef çakmak
Sedef Çakmak

Mecliste LGBTİ internet sitesinde yer alan haberde, eşcinsel kimliğiyle CHP Beşiktaş Belediye Meclis Üyesi ve LGBTİ aktivisti Sedef Çakmak, “Sen yoksan hakların da yok şiarıyla yola çıkarak Mecliste LGBTİ kampanyasını organize ettik. LGBTİ olma halinin, saklanması, ayıplanması, tedavi edilmesi ve yok edilmesi gereken bir durum olmadığını her karar alıcının algılaması gerekir. LGBTİ’lere yönelik yasalar ve toplumda yer alan olumsuzluk halini giderebilmemiz için açık LGBTİ kimliklerimizle daha aktif bir şekilde siyasete katılmalıyız. Kimliklerini saklamadan siyasete atılan bireylerin varlıkları bile önyargıların hızlıca azalmasına sebep olur. Ancak bu sayede toplumda, mecliste ve partilerde gerçek anlamıyla katılımcı demokrasinin yeşermesini sağlayabiliriz” şeklinde ifade ederek durumun önemini belirtti.

Söylemleri doğrudan topluma iletmek ve diğer vekillerdeki farkındalığı arttırmak için LGBTİ bireylerin Meclis’te olmaları çok önemli bir konu. Bir gün, Meclis’te LGBTİ bireylerini de görmek umuduyla… Bir gün, tüm hayvanların, kadınların, çocukların, LGBTİ’lerin özgürce nefes alması umuduyla… Çünkü bir kişi bile bir umuttur. 

Okumalar:

İşte AKP’nin 2001’den 2015’e LGBTİ tarihi!
LGBTİ’ler Hakkında Önyargılar ve Gerçekler
Mecliste LGBTİ

Kaynak: Cumhuriyet, T24, Facebook

“Medeniyetten uzaklaşmak” isteyenlere ilham veren 18 fotoğraf

Feature Shoot ve ImageBrief’in başlattığı yeni projeyle şehir hayatından uzaklaşmak ve doğanın bir parçası olduğunu hatırlamak isteyen herkesi bir araya getirmeyi hedefliyor.

Fotoğrafçılık sitesi Feature Shoot, profesyonel fotoğrafçıları ve fotoğrafseverleri buluşturan alternatif galeri ImageBrief’le birlikte başlattığı “Off The Grid” (Medeniyetten Uzakta) isimli projeyi tanıttı. Projede uzaklardan ve doğadan ilham alan profesyonel fotoğrafçılar çektikleri kareleri paylaşarak başka bir yaşamın da mümkün olduğunu gösteriyor.

ImageBrief, projeye dahil olan bütün fotoğrafçılara bazı özel imkânlar da sunuyor. Fotoğrafçılar, site üzerinden fotoğraflarını satışa çıkarabiliyor ve alıcıyla doğrudan iletişime geçebiliyor.

Dünyanın her yerindeki fotoğrafçılara açık olan projeye katılmak için ise ImageBrief‘e üye olmanız ve kendi galerinizi oluşturmanız yeterli.

© William Woodward / ImageBrief.comThis image has been licensed solely for PERSONAL, NONCOMMERCIAL use and TEST or SAMPLE use, including COMPS and LAYOUTS and may not be used in any final materials distributed inside or outside the licensee or any related entity. License granted for a period of 30 days from date of download from www.imagebrief.com. Image IMG-425196-004316. Copyright William Woodward/ImageBrief.com

© Christopher Rubey / ImageBrief.com© Christopher Rubey, 2015 - www.chrisrubey.com
© Jess Arnold / ImageBrief.comJess-Arnold1

© Prajit Ravindran / ImageBrief.com3Prajit-Ravindran
© Justin Paget / ImageBrief.com4Justin-Paget
© Berta Tilmantaite / ImageBrief.com
6Berta-Tilmantaite
© Dustin Penman / ImageBrief.com7Dustin-Penman
© Gracie Ryan / ImageBrief.com
8Gracie-Ryan
© Greg Mionske / ImageBrief.com9Greg-Mionske

© Jenna Genio / ImageBrief.comThis image has been licensed solely for PERSONAL, NONCOMMERCIAL use and TEST or SAMPLE use, including COMPS and LAYOUTS and may not be used in any final materials distributed inside or outside the licensee or any related entity. License granted for a period of 30 days from date of download from www.imagebrief.com. Image IMG-898477-627770. Copyright Jenna Genio/ImageBrief.com

© Justin Paget / ImageBrief.com10Justin-Paget-2
© Kevin Faingnaert / ImageBrief.com
Nicolas
© Kevin Faingnaert / ImageBrief.com
Jürn's House
© Rhombie Sandoval / ImageBrief.com13Rhombie-Sandoval
© Ryan Walkerq / ImageBrief.com14Ryan-Struck

© Sean Cook / ImageBrief.com
medeniyetten uzaklaşmak isteyenlere
© Thomas Wilson / ImageBrief.com
medeniyetten uzaklaşmak isteyenlere

© Sash Alexander / ImageBrief.commedeniyetten uzaklaşmak isteyenlere

Kaynak: Feature Shoot

60 milyon yıllık olağanüstü yaşamın ardından, deniz kuşları için tehlike çanları

Yeni yapılan bir çalışmaya göre deniz kuşlarının popülasyonu sadece 60 yıl içerisinde yüzde 70 oranında azaldı.

Deniz kuşları, 60 milyon yıldır her gün, akıllara durgunluk veren cüretkâr devinimle dinlenmeksizin dünyanın etrafını denizler üzerinden dolaşıp, 200 metreden fazla yükseklikten korkutucu denizlere dalıyorlar. Bir parça yemek için çekilen bu zahmetin ardından, dünya üzerinde en öngörülmez hava şartlarına sahip okyanuslarda eğer varsa bir işaret yardımıyla evlerinin yollarını buluyorlar. Ama şimdi deniz kuşları da diğer birçok tür gibi makus talihleriyle yüz yüzeler.

Çevreciler uzun zamandır birçok deniz kuşunun popülasyonun düştüğünü biliyorlar. Ancak PLOS ONE tarafından yapılan araştırma, durumun sanılandan da kötü olduğunu gösterdi. Araştırmacılara göre deniz kuşlarının sayısı son 60 yılda yüzde 69,7 oranında düştü. Bu izafeten 230 milyon kuşun öldüğü anlamına da gelmektedir.

Utah Eyalet Üniversitesi’nden araştırmanın yazarı Edd Hammil, “Sonuçlara baktığımda o kadar şaşırdım ki bu benim tahmin ettiğimden oldukça büyük bir miktar. Bu sonuç, okyanuslarda bir şeylerin ciddi anlamda ters gittiğini gösteriyor bize” diyor.

deniz kuşları için tehlike çanları çalıyor 2
Kahverengi sümsük kuşu da (Sula Leucogaster) Asgari Endişe verici sınıfındadır ve pantropik okyanuslarda yaşar. Ancak bazı popülasyonlar, bu kuşların sürdürülemez kullanımı ve yaşam alanlarına aşırı müdahale nedeniyle şüpheli bir şekilde düşmektedir. Fotoğraf: Ben Lascelles/Birdlife International

Ben Lascelles, yani Birdlife International’ın kıdemli deniz memuru, sözü geçen araştırmaya dâhil değil ancak çalışmanın sonuçlarını, popülasyonlardaki düşüşün gelişigüzel olması dolayısıyla ürkütücü bulduğunu ve “çok fazla türden çok fazla aile” için vurucu bir darbe olduğunu düşünüyor.

Deniz kuşlarının her biri deniz ortamına bağlıdır ve dünya çapında neredeyse 350 farklı türü vardır – şaşırtıcı bir çeşitlilikten bahsediyoruz-. Örneğin; yorulmak bilmez gezgin kuş albatros ki dünyanın en uzun kanat genişliğine sahip kuşu olmakla ünlüdür, imparator penguenler -Antarktika’nın soğuk ikliminde yetişebilen kuş türüdür- ve mini mini ortalık karıştırıcımız fırtına kuşu. Suyun üstünde hoplayıp zıplayarak beslenirler ve bu sebeple St. Peter olarak adlandırılırlar.

Tüm bu deniz kuşları, açık okyanusları ve kıyı şeritlerini mesken tutarlar. Tüm canlılar gibi onlar da başlıca insan kaynaklı birçok tehdit altındadırlar. Deniz kuşlarını tehdit eden başlıca sebepler; aşırı avlanma, olta ve ağlardan kaynaklı boğulma, plastik kirliliği, yuvalama alanlarındaki sıçan gibi istilacı türler, yağ ve gaz oluşumu ve besin zinciriyle hareket eden toksik kirlilik. Tüm bunlar yetmezmiş gibi asıl çifte darbeyi, iklim değişikliği ve okyanus asiditesinin sel ve tufanlarla yuvalama alanlarına taşınması ve besin kaynaklarını bozması vuruyor.

Britanya Kolumbiya ve Deniz Çevresi Projesi’nden araştırmanın baş yazarı Michelle Paleczny, “Deniz kuşları deniz ekosisteminin sağlıklı olduğunun önemli bir göstergesidir. Deniz kuşları sayısında önemli bir düşüş gördüğümüzde anlıyoruz ki deniz ekosisteminde ters giden bir şeyler var. Bu bize, dünya üzerine etkilerimiz konusunda kapsamlı bir fikir veriyor” diye açıklıyor.

Böylesine büyük miktardaki tür çeşitliliği içerisinde tüm bu çalışmalardan bahsederken aklınıza haklı bir soru gelebilir: Bilim adamları bu kadar çok kuşu nasıl sayabiliyor?

Kuş sayımı

Bu çalışma için araştırma ekibi öncelikle bütün mevcut popülasyon datalarını sıkıca taradılar. 3,213 popülasyonun üzerinde bir demografik data elde ettiler. Ancak çevreciler, bu çok fazla bölgeye yayılmış popülasyonları bir ya da iki kez gözlemeden bu sayıları kullanmadılar- gerçek eğilimi göstermeye yetmediğinden.

Ekip en sonunda kendine daha önce asgari beş kez sayılmış 513 popülasyon belirledi. Tüm bu popülasyonlar dünya çapında bulunan deniz kuşlarının yüzde 19’unu temsil etmekteydi.

Ekibinin bulduğu sonuçların “dünya çapında neler olduğuna kesin olarak temsil ettiğine inanan” Hammil, “Çalışma, tüm popülasyonları içermemesine rağmen, tüm deniz kuşu ailelerini ve dünyadaki başlıca tüm sahil şeritlerini içeriyordu” diyor.

Paleczny de izlenen ve izlenmeyen popülasyonlara baktıklarında izlenen popülasyonların daha fazla düştüğüne dair bir kanıt bulamadıklarını ekliyor.

deniz kuşları için tehlike çanları çalıyor 3
Siyah ayaklı albatros (Phoebastria nigripes) Neredeyse Tehdit Altında (NT) sınıfında olan bir tür ve Kuzey Pasifikte balıkçılık sırasında yan av olarak avlanması karşı karşıya olduğu en büyük tehditlerden. Bununla birlikte basit önlemler alındığında deniz kuşlarının balık ağlarından kolaylıkla kurtulabildikleri kanıtlanmıştır. Fotoğraf: Ben Lascelles/Birdlife International

Bulgular aynı zamanda geçmişteki araştırmalarla da desteklenmiştir. 2012’de yayınlanan bir raporda Bird Conservation International, deniz kuşları türlerinin yüzde 28’inin neslinin tehlike altında olduğunu, yüzde 47’sinin ise düşüşte olduğunu ortaya koymuştur.

“Birçok deniz kuşu türünün sayısı bir süredir düşme eğilimindedir ve bu çalışma bu konuda çok büyük bir kanıt niteliğindedir” diyor Lascelles.

Paleczny ve Hammil’in çalışması ise deniz kuşları hakkında daha da endişe verici bir tablo çiziyor. Örneğin; onlara göre deniz kırlangıcı familyası yüzde 85 oranında düşerken, fırtına kuşu ve yelkovan kuşu yüzde 79, albatros yüzde 69 oranında düşmüştür.

Böylesine üzücü bulgular gösteriyor ki okyanus kuşları -albatros, fırkateyn kuşu, fırtına kuşu ve yelkovan kuşu- kıyılara bağımlı yaşayan kuşlardan çok daha kötü durumdalar.

“(Açık Okyanus) deniz kuşları, özellikle yayıldıkları geniş aralıktaki coğrafya nedeniyle bu durumdan çok daha sert etkileniyorlar. Çünkü bu kuşlar, çok uzun yollar kat ediyor ve çok çeşitli tehlikelerle daha fazla karşı karşıya kalıyorlar” ifade eden Hammil, aynı zamanda kıyısal kuşların bazı durumlarda üreme alanlarını deniz kuşlarından daha iyi yönetebildiklerini ve avlanma özelliklerini geliştirebildiklerini söylüyor.

Tehditler minimize edilse bile Lascelles’e göre, tüm bu zararın telafisi için birçok önlem alınması ve sabırla çalışılması gerekiyor: “Birçok deniz kuşu çok uzun ömürlüdür ve çoğalma hızları düşüktür. Bu da demek oluyor ki en düşük sayıdaki ölümler bile popülasyonun büyük oranda düşmesine sebep olabilir ve popülasyonun yeniden eski haline gelmesi uzun zaman alır” 

deniz kuşları için tehlike çanları çalıyor 4
Bir sümsük kuşu gagası ile bir balığı yakalıyor, 2014, Shetland, İskoçya. Sümsük kuşları ve diğer deniz kuşları, varlıklarını sürdürebilmek için balık popülasyonlarının bolluğuna bağımlıdırlar. Fotoğraf: Richard Shucksmith/BarcroftMedia

Bazı durumlarda geniş alanlara dağılmış şekilde yaşayan kıyı kuşlarının sayılarındaki düşüş de ağır olabiliyor. Örneğin; yapılan bir araştırma karabatak ve tepeli karabatakların popülasyonun yüzde 73 oranında düştüğünü göstermiştir.

İleriye dönük yapılabilecekler

Deniz kuşlarının karşı karşıya olduğu tüm bu tehlikeler göz önüne alındığında dürüstçe sormak lazım: Koruma çalışmalarına ne zaman başlayacağız?

Lascelles’a göre “Biz hâlihazırda birçok tehlikeye karşı çözüm üretmiş durumdayız… Bu çözümlerin endüstriler ve coğrafyalar arasında uygulamalara ve çoğaltılmaya ihtiyacı var. İstilacı türlerin uzaklaştırılması, balık avlamada yan av olarak avlamanın önlenmesi, balık ağlarına yakalanmaların azaltılması ve koruma tesislerinin kurulması konusunda çabalar artmalıdır.”

Paleczny ayrıca, uluslararası deniz koruma alanları oluşturarak çok çeşitli deniz kuşlarının korunması çağrısında bulunuyor.

Okyanus koruma alanları karadaki koruma alanlarının çok gerisindedir. Şu anda, sadece dünyadaki okyanusların yüzde 2’lik kısmında bazı koruma biçimleri uygulanabilmektedir ve bu da topu topu av yasağı şeklinde bir koruma olabilmektedir. Buna karşılık, dünyadaki karasal alanların yaklaşık yüzde 15’i koruma altındadır.

Okyanusların çok küçük bir kısmı teorik olarak balıkçılığa kapalıdır- yüzde 1’den az- bu sebeple birçok deniz kuşu aşırı avlanmanın etkisi altındadır. Nitekim 2012’de yapılan aydınlatıcı bir çalışma göstermiştir ki maksimum balık seviyesinin üçte birine düşmesine karşılık olarak deniz kuşları popülasyonu da düşmeye başlamıştır.

2012’de yapılan çalışmanın yardımcı yazarı Ian Boyd, Mongabay’a “Deniz kuşları ortalamanın üzerindeki beslenme koşullarına göre evrimleşmişlerdir. Bu sebeple popülasyonlardaki bu düşüşler hiç şaşırtıcı değil, ancak kanıtlar gözümüze sokulmadan bazı şeyleri açık ve net bir şekilde göremiyoruz” şeklinde açıklıyor.

O dönemlerde Boyd de buldukları sonuçların belirtilen başlıkla yeni bir koruma kampanyası ile sonuçlanması gerektiğini düşünüyordu; “Su ürünlerinin üçte biri deniz kuşlarının” (ve diğer deniz avcılarının).
Ancak Hammil’e göre “en acil konu” yine de plastik kirliliği.

Çevreciler tarafından uzun süre ihmal edilen –belki de sorunun inatçılığı yüzünden- okyanuslardaki plastik kirlilik konusunun farkına çok yavaş varıldı. Geçtiğimiz ay yayınlanan bir çalışmaya göre dünyadaki deniz kuşlarının yüzde 90’ının midesinde plastik var.

CSIRO’dan yardımcı yazar Denise Hardesty, Associated Press’e verdiği açıklamada, “Sigara çakmağından, model arabaların toz lastiğine her şeyi gördüm midelerinde… Bir deniz kuşunun bağırsağında plastik oyuncak bile gördüm” diye açıklıyor

Deniz kuşları sürekli aynı hataya düşerek plastikleri balık yumurtası zannediyor ve bunlarla beslenmeye çalışıyorlar. Hayvanların midesindeki plastik sadece öldürücü toksinlere sebep olmakla kalmıyor, hayvanların bağırsaklarını tıkayarak beslenme yetersizliğine sebep oluyor. Kuşlar ayrıca yavrularını da plastikle besliyor ve bilmeden onları topluca öldürüyorlar.

Sonuç olarak, yorgun deniz ekosistemimizi temizlemek ve deniz kuşlarına yardım etmek için büyük ölçekli ve uzun süreli eylemler gerekmektedir.

Lascelles’e göre “Okyanuslar ne yazık ki koruma altına alınmalı, ciddi yaptırımlar getirilmeli. Tüm bu aktivitelerin yürütülmesi için tüm dünyadaki yöneticilerin yatırım ve desteğine ihtiyaç var. Tüm bu eylemler kısa zamanda deniz kuşları popülasyonlarında hızlı bir artış sağlayacaktır, ayrıca iklim değişikliği tehdidi içinde acilen önlem alınmalıdır.”

deniz kuşları için tehlike çanları çalıyor 6
Neredeyse Tehdit (NT) altında olan Adelie Penguenlerinden (Pygoscelis adeliae) başka hiçbir kuş dünyanın bu kadar güneyinde yavrulayamaz. Ross denizinde sayıları artarken, Peninsula bölgesinde azalmaktadır, küresel nüfusu ise artmaktadır. Ancak diğer penguen türleri bu kadar şanslı değil. Fotoğraf: Ben Lascelles/Birdlife International
deniz kuşları için tehlike çanları çalıyor 8
Ustura gagalı alk (Alca torda), Kuzey Atlantik’in sınırlı bir bölgesinde bulunur ve kutup martısı ailesinin bir üyesidir. Üreme alanları kayalıkların üzerindedir ve büyük koloniler halinde yaşarlar. Bazı alanlarda bu kuşların ana besin malzemesi olan kum balıkları azalmakta ve bu kuşların hayatı da tehlikeye girmektedir. Fotoğraf: Ben Lascelles/Birdlife International
deniz kuşları için tehlike çanları çalıyor 1
Kuzey sumrusu (Sterna paradisaea) tüm hayvanlar içerisinde bilinen en uzun göç yolunu kat eder. Her yıl kuzey kutbundan güney kutbuna gider ve geri dönerler. IUCN Kırmızı Listesi’ne göre Asgari Endişe sınıfında olsa da popülasyonu düşüştedir. Fotoğraf: Ben Lascelles/Birdlife International

Kaynak: The Guardian

“Barış İnsanları”: Tarihin ibresini iyiliğe çeviren 16 barış aktivisti

0

Gezegendeki adaletsizliklere, ayrımcılıklara, savaşa, özgürlük karşıtlarına, faşistlere, diktatörlere ve kötülüğe karşı barış ve barışçıl aktivizmi seçerek elimizde kalan umutları yeşertmeyi sağlamış 16 tarihi kişilik:

14. Dalai Lama Tenzin Gyatso

Dalai Lama

Barış kavramı söylendiğinde akla ilk gelen isimlerden biri olan 14. Dalai Lama Tenzin Gyatso, Tibet Budizmi’nin Gelug okulunun başrahibi ve hayatı boyunca dünyadaki Tibetlilerin özgürlüğünü ve temel haklarını korumak için mücadele etti. Gyatso, mutlu bir hayatın merhametten ve şiddet içermeyen gösterilerden geçtiğine inanıyor. 1989 yılında Nobel Barış Ödülü’nü kazanan Gyatso, tüm dünyayı dolaşarak Budizm öğretilerini insanlarla paylaşmasıya biliniyor.

Albert Einstein

Albert Einstein - 1879 - 1955 German - born theoretical physicist . He is best known for his theory of relativity and in 1921 he won the Nobel Prize for Physics
Albert Einstein – 1879 – 1955 German – born theoretical physicist . He is best known for his theory of relativity and in 1921 he won the Nobel Prize for Physics

Modern fizik hakkında yaptığı devrimsel çalışmalar ile tanınan Albert Einstein, kendisini “militan” bir barış yanlısı olarak nitelerken şu sözleri hafızalardan hiç çıkmıyor:

“Sadece barışçı değil, militan bir barışçıyım. Barış için savaşmaya hazırım.”

Sophie Scholl

Sophie Scholl

1940-1943 yılları arasında Nazi Almanyası’nda anti-faşist ve katolik bir hareketin üyesi olan Sophie Scholl, pasif direnişin önemli simgelerinden biri. Diğer insanları da Nazilere karşı pasif direnişe çağıran ve savaş karşıtı propaganda için bildiri dağıtmaya teşvik eden Sophie, Nazi askerleri tarafından yaptığı çalışmalar sebebiyle infaz edildi. Ölüm anına kadar yaptıklarının arkasında dururken birilerinin diktatöre karşı ayağa kalkması gerektiğini belirtti.

Mahatma Gandhi

Mahatma Gandhi 1

Dalai Lama’nın barış konusundaki ününe sahip bir diğer isim de Gandhi. Hindistan’daki pasif direnişin lideri Gandhi, hayatı boyunca şiddet içermeyen gösterileri savundu. Tüm hayatını Hindistan’ın özgürlük mücadelesine adayan Gandhi, bir suikast sonucunda yaşama veda etti, ancak öğretileri tüm dünyada büyük yankılar uyandırdı.

George Bernard Shaw

George Bernard Shaw

İrlandalı oyun yazarı George Bernard Shaw da barışın önemli savaşçılarından. Oyunlarına ve radyo yayını sırasında konuşmalarına kattığı sosyalist düşüncelerinin yanı sıra Shaw, dostlarını ve düşmanlarını sevmenin öneminden bahsetti.

John Lennon

John Lennon

Ünlü İngiliz grubu Beatles ile gelen ün bir tarafa, Vietnam Savaşı’na karşı konuşan en güçlü barış yanlılarından birisi de John Lennon. Barış ve sevgi düşüncelerini şarkılarıyla duyurmayı hedefleyen Lennon’ın Imagine ve All You Need is Love şarkıları en bilinenlerinden. Ölümü hakkında pek çok komplo teorisi ortaya çıksa da Lennon, kaldığı otelinden çıktığı 8 Aralık günü silahlı saldırı sonucu yaşama veda etti.

Leo Tolstoy

Leo Tolstoy

Anna Karenina ve Savaş ve Barış kitaplarının yazarı Leo Tolstoy da sıkı bir barış yanlısıydı. Kendisini daha çok yazarlık alanında bilmemize rağmen ezber bozan eserlerinden çok daha fazlasını yaptı. 1800’lü yılların ortalarında gerçekleşen Kırım Savaşı’nda cephede bulunan Tolstoy, bu savaşın etkileriyle birlikte kendisini bir barış yanlısı olarak tanımladı. 

Martin Luther King, Jr.

Martin Luther King Jr

Zamanımızın en ünlü barış yanlılarından Martin Luther King, Baptist cemaatinde papazdı. “Bir hayalim var” diyerek yaptığı konuşma dünya tarihinde çok önemli bir yer elde etti. Amerika’daki sivil haklar mücadelesinde kilit bir rol oynayan King, barışçıl gösteriler ile adalet kurbanlarını savunan bir yaşam geçirdi. King 4 Nisan günü, öğleden sonra saat saat 6’da bir otelin balkonundayken uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürüldü. 

Nelson Mandela

SOUTH AFRICA MANDELA

Hayatını eşitlik, adalet, barış ve özgürlüğe adayan Nelson Mandela, hayatını adil olmayan koşullar ve büyük cezalar ile geçirdi, ancak hiçbir zaman ırkçılığa ırkçılık ile karşılık vermedi. Misyonundan hiçbir zaman vazgeçmeyen Mandela, Güney Afrika’da yürüttüğü ayrımcılık karşıtı düşünceleri ile hem dünyanın daha iyi bir yer olmasına ön ayak oldu hem de dünyayı değiştirmek isteyenlere ilham kaynağı görevini üstlendi.

Mother Teresa

Mother Teresa
Mother Teresa

Hayatının büyük bir kısmını Calcutta’da geçiren Katolik rahibe Mother Teresa, yoksul bireylere yardım eden Order of the Missionaries of Charity organizasyonunun kuruculuğunu yaptı. Hayatı boyunca yoksul ve hasta bireylere yardım etmek için çalışan Teresa, 1979 yılında yaptığı çalışmalar sayesinde Nobel Barış Ödülü’nü kazandı.

Linus Pauling

Linus Pauling

ABD’li kuantum kimyageri ve biyokimyager Linus Pauling, Nobel Kimya Ödülü ve Nobel Barış Ödülü ve Lenin Barış Ödülü’nü kazanmasıyla tanındı. Nükleer silahların test edilmesini yasaklamak için yaptığı çalışmalar ile tarihe adını barış yanlısı bir şekilde kazıyan Pauling, Manhattan Projesi için Oppenheimer tarafından davet almıştı. Ancak barışsever olduğunu söyleyip bu daveti geri çevirdi. 

Helen Keller

Helen Keller 1

Pedagog, aktivist ve yazar olan Helen Keller’i meslektaşlarından ayıran en önemli özelliği kör, sağır ve dilsiz olmasıydı. Pek çok insanın engel olarak gördüğü durumlara rağmen başardıkları, onu efsanevi bir kişilik hâline getirdi. Amerikan Görme Engelliler Vakfı olmak üzere pek çok sayıda organizasyonda görev alan Keller, dünyadaki pek çok insana ilham kaynağı oldu.

Anne Frank

Anne Frank

Yahudi Soykırımı sırasında saklanarak 2 yıl geçiren ve bu 2 yılı bir günlük tutarak değerlendiren Anne Frank, 15 yaşında Nazi toplama kampında yaşamını yitirdi. Frank’in yazdıklarını Diary of a Young Girl isimli kitap ile bizlere ulaştırmasını sağlayan babası sayesinde soykırım günlerini yaşayan en ünlü isimlerden biri oldu.

Bob Marley

Bob Marley 1

Pek çoğumuz Bob Marley’i dünyaya tanıttığı reggae müziği ile biliriz. Ancak şarkılarının sözlerine dikkatlice baktığımızda Marley, düşüncesini barış, özgürlük, eşitlik gibi kavramlar etrafında çevrelemiştir. Yaptığı çalışmalar ile Jamaika hükümetinden Order of Merit’e, Birleşmiş Milletler’den de Barış Madalyası’na layık görülmüştür.

Jane Addams

Jane Addams 1

Kadın hakları konusunda çalışmalar yürüten ve Nobel Barış Ödülü’nü kazanan ikinci kadın olarak tarihe geçen Jane Addams, Barış ve Özgürlük İçin Uluslararası Kadın Cemiyeti’ni kurdu. Addams aynı zamanda hayatını çocuk işçilerin hakları için mücadele ederek geçirdi.

Anna Politkovskaya

Anna Politksovkaya

Çeçen Savaşı hakkında söyledikleri ve Putin’e karşı muhalif duruşu ile tanınan Anna Politkovskaya gazeteci ve insan hakları aktivistiydi. Rusya’daki şiddete karşı farkındalığın artmasını sağlayan Politkovskaya, 2006 yılında evindeyken suikaste uğrayarak yaşamını yitirdi. 

Hazırlayan: Burak Avşar

Yüreğimin bir parçası: Janis Joplin

“Hayatımdaki tek erkeğin sen olduğunu hissettiremedim mi sana? Sana bir kadının verebileceği her şeyi vermedim mi? Tatlım, biliyorsun hepsini yaptım ve her seferinde kendime dedim ki (Evet, elinden geleni yaptın) ama sana bir kadının ne kadar güçlü olduğunu göstereceğim. Eğer seni mutlu ediyorsa? Al, al kalbimden bir parça daha! Kopar! Kopar kalbimden bir parça daha”

Bu sözler, Janis Joplin‘in en ünlü şarkılarından biri sayılan “Piece of my heart” (Yüreğimin parçası) şarkısının ilk mısraları.

JonisJaplin1

Gelmiş geçmiş en başarılı psychedelic rock ve blues şarkıcılarından Janis Joplin 19 Ocak 1943 yılında Port Arthur, Teksas, ABD’de dünyaya geldi. Kendisinden iki küçük kardeşi ile birlikte Texaco şirketinde mühendis olan babası ve bir ticaret lisesinde kayıt memuru olan annesiyle birlikte 20 yaşına kadar Port Arthur’da kaldı. Ailesinin verdiği bilgilere göre diğer iki kız kardeşine nazaran Janis, daha çok ilgi isteyen ve fazla ilgi görmediği zaman mutsuz, tatminsiz birine dönüşüyordu.

İlk kayıt 18 yaşında

Daha küçük yaşlarda Janis, ailesinin mensubu olduğu “Church of Christ” kilisesi korosunda şarkılar söylemeye başladı ve Bessie Smith, Ma Rainey, Lead Belly gibi şarkıcıların albümlerini alıp dinlemeye başladı. Daha sonra ise Billie Holiday ve Big Mama Thorntonu, hayran listesine ekleyip onları da dinlemeye başladı.

Lise yıllarında fazla kiloya sahipti ve bu kiloları yüzünden okul arkadaşları tarafından çeşitli hareketlere uğrayıp, aşağılanıyordu. Bu duruma çok üzüldüğü için onlardan kaçtığını söyleyen Janis, ilk kaydını 18 yaşında Texas’ta yaparak, şarkı söylemeye başladı.

1963 yılında Texas Üniversitesi’ne başlamasına rağmen okulu bırakıp kendini müziğe verdi. Otostopla San Fransisco’ya geldi ve çeşitli barlarda şarkı söylemeye başladı. İki yıl San Fransisco’da kalan Janis; alkol, amfematin, meskalin gibi uyuşturucularla kontrolünü iyice kaybedip bu kötü alışkanlıklarından kurtulmak için tekrar memleketi olan Texas, Port Arthur’a döndü. Lakin küçük rafineri kasabasında da yapamadı.

JonisJaplin4

Ailesine yazdığı mektuplardan anlaşıldığı kadar, ailesinden ilgi ve sevgi bekliyordu ama onları kırmak istemeyen bir yanı da vardı. İntihar etmemek için elinden geleni yapan Janis, doğru insan olmak için çabaladığını mektuplarında anlatıyordu. Ailesine sitem ederek neden cevap yazmadıklarını ve ondan ümidi kesmemelerini istiyordu.

27 yıl süren yaşamı boyunca dört tane stüdyo albümü yaptı. 1968 yılında, grubun menajerliğini üstlenen Albert Grossman, Columbia Records plak şirketiyle bir anlaşma imzalamayı başardı ve aynı yıl grubun “Cheap Thrills” albümü bu şirketin etiketi ile yayınlandı. Bu albümde, “Piece of My Heart”, “Ball and Chain” ve “Turtle Blues” gibi klasikleşmiş blues şarkılarının canlı versiyonları da yer aldı. Bu albümün başarısı sayesinde sekiz hafta boyunca listelerde üst sıralarda kalmayı başaran grubun adı artık “Janis Joplin with Big Brother and the Holding Company” olarak anılmaya başladı.

UNSPECIFIED - CIRCA 1970: Photo of Janis Joplin Photo by Michael Ochs Archives/Getty Images
Fotoğraf: 1970, Michael Ochs Archives/Getty Images

Woodstock’ta beğeni topladı

Arka arkaya gelen büyük başarılar, grubun uyuşturucu ve alkolle olan bağını daha da arttırdı; sıklıkla pahalı uyuşturucularla yapılan alemler, grubun performansını ve iş ilişkilerini kötü yönde etkiledi. 1968’in sonunda, Big Brother and the Holding Company son bir performans gerçekleştirdikten sonra dağıldı.

Sonraki sene kariyerine tek başına devam etme kararı alan Joplin, 1969 yılının Haziran ayında gerçekleştirilen Woodstock festivalinde sahne alarak yeniden büyük bir beğeni toplamayı başardı. Blues’un yanında caz müziğine de her zaman ilgi duyan Joplin, aynı yıl “The Cozmic Blues Bandi” grubunu kurdu ve “I Got Them All’ Kozmic Blues Again Mama!” albümünü yayınladı.

Big Brother and the Holding Company and Janis 2

Kazandığı başarılarla birlikte artan stresini bastırmak isteyen Joplin, eroin kullanmaya başladı. Kullandığı diğer uyuşturucuların ve alkolün miktarını gün geçtikçe arttırdı. 1969 yılının sonunda bu gidişatının doğru olmadığını fark ederek tüm bağımlılıklarına son verdi ve yeni bir başlangıç yapmak için “The Full Tilt Boogie Band” adlı grubu kurdu.

1969 yılında, “Pearl” albümün kayıtları için stüdyo çalışmalarına başladı ancak ihtiyaç duyduğu ilhamı bulmak için yeniden eroine başvurdu. 4 Ekim 1970 günü, henüz 27 yaşındayken, Los Angeles’taki Landmark Motor Hotel‘de aşırı dozda eroin yüzünden hayatını kaybetti.

NEW YORK - JUNE 1970: Blues singer Janis Joplin on the roof garden of the Chelsea Hotel in June 1970 in New York City, New York. (Photo by David Gahr/Getty Images)
Fotoğraf: David Gahr/Getty Images

Ölümünün ardından yayınlanan albümünde yer alan “Me and Bobby McGee” ve “Mercedes Benz” gibi şarkıları ile haftalarca listelerde üst sıralarda yer aldı.

Big Brother and the Holding Company and Janis-3

Janis Joplin, yaşadığı zamanda olduğu gibi günümüzde de gelmiş geçmiş en iyi kadın blues şarkıcılarından biri olarak kabul ediliyor.