Ana Sayfa Blog Sayfa 583

Bukowski’den John Martin’e mektup: “Kölelik hiçbir zaman kalkmadı”

Charles Bukowski, Amerika’nın en büyük yazarlarından biri olmadan önce alkol problemi olan, yüzü sivilce izi dolu, mavi yakalı bir çalışandı. Rüyasında yaşamın tek düzeliğini bozman için yazı yazıyordu.

Bukowski, bütün edebi klişelerle dalga geçip tüm yazın dünyasına harikulade bir renk katmadan önce Amerika Posta Hizmetleri şirketinde çalışıyordu. Burada çalışmadan önce ise bir turşu fabrikasında işçi olarak hizmet verdi.

1969 yılında Bukowski 49 yaşındayken, yayıncısı John Martin, aylık 100 dolar yazarlık maaşı önerene kadar her gün işe gitmeye devam etti ve bu tekliften sonra işini bırakıp ölene kadar yazarlık yaptı.

Bukowski bu konuyla ilgili şöyle yazmıştı “İki tercihim vardı – ya postanede kalıp kafayı yiyecektim ya da yazarlığa terfi edip açlıktan ölecektim… Ben açlıktan ölmeyi tercih ettim.” Bukoswki, ilk kitabını John Martin’in yayınevinden çıkardı. Altı roman ve binlerce şiir yazdı.

9-5 mesaisi ile ilgili aşağıdaki mektubu da yazarlığa adım attıktan 16 yıl sonra yayıncısı John Martin‘e yazdı.

*CORRECTING NAME IN THE OBJECT NAME**This 1980 photo, supplied by the

8 Aralık 1986

“Merhaba John,

Güzel mektubun için teşekkür ederim. Bazen, nereden geldiğini hatırlamak insanı acıttığını sanmıyorum. Nereden buralara geldiğimi biliyorsun. İnsanlar bunun filmini bile çekmek istedi veya bu konuda yazmayı da denediler, fakat tam anlamadılar konuyu. Diyorlar ki ‘Dokuzdan beşe kadar çalışmak.’ Asla bu, saat sabah dokuzdan akşam beşe kadar çalışmak değil. Bu gibi çalıştığım yerlerde öğle tatili yok. Birçoğunda mesai bile vermezler ve eğer bu konuda şikâyet edersen yerini alacak bir zavallı her zaman vardır.

Eskiden beri derim ki ‘Kölelik hiç bir zaman kalkmadı, sadece tüm ırkları kapsayacak şekilde genişletildi.’

charlesbukowski.3jpg Asıl acıtan da insanlığı kararlı bir şekilde küçülten de; bu kişilerin sevmedikleri işlerini kaybetmemek için ellerinden geleni yapıp, daha kötüsüne düşerim deyip, alternatif işe geçmekten korkmaları. İnsanlar kelimenin tam anlamıyla boşlar. Bedenleri İtaatkar ve korkak zihinlere sahiptir. Gözlerinin feri kaçar, sesleri çatallaşır ve beden, saç, tırnaklar, ayakkabılar, her şeyleri böyledir.

charlesbukowski-5

Genç bir adamken bu insanların bu şartlar altında hayatlarını adamalarına inanamazdım. Şimdi yaşlı bir adam oldum ve hâlâ inanmıyorum. Niye yapıyorlar bunu? Seks? TV? Aylık otomobil taksitleri için? Çocukları için? O çocuklar ileride onlar ne yapıyorsa aynısını yapmayacaklar mı?

Eskiden, ben daha çok gençken bir işten diğer işe atlarken bazen aptal gibi iş arkadaşlarımla konuşur onlara şöyle derdim ‘Hey, patron buraya her an gelebilir ve gelip hepimizi işten çıkarabilir, bunu hiç düşündünüz mü?’
Bana öylece bakarlardı. Onların zihinlerini sokmak istemedikleri bir şeyi anlatıyordum.

Şimdi üretim yerlerinde birçok toplu işten çıkarmalar oluyor (Çelik fabrikaları öldü, teknik değişti) . Yüzlerce, binlerce kişi işten atıldı ve hepsi de şaşkın bir ifade ile şunları söylüyor: ‘35 yılımı verdim. Bu doğru değil. Ne yapacağımı bilmiyorum.’ Kölelere hiçbir zaman yeterince ücret vermezler ki özgür olmasınlar. Ölmeyecek kadar ve işe gelecek kadar öderler hep. Bunu görebildim. Onlar neden yapamadı? Bar fedaisi olmanın ve bankta yatmanın da daha iyi olduğunu anladım. Onlar beni buralara atana kadar neden bekleyeyim?

Bu köle düzenine karşı gelmek için sadece yazdım ve yazıyorum. Boşa geçen ilk 50 yıldan sonra sözde bir profesyonel yazarım artık.”

Bir illüstrasyonla acıyı göstermek: Sanatçı Jana Schirmen’in mesajı var

Birçok esere sahip Jana Schirmen, Almanya’da yaşayan bir grafik sanatçısı. Facebook‘ta paylaştığı çalışması ile ilgili anlamlı yorumu ise okunmaya değer.

“Bu benim için çok kişisel bir çalışma, belki de bugüne kadar yapmış olduklarımın en kişiseli. Umarım vermek istediğim mesaj gitmesi gereken yerlere ulaşır.

Lütfen bu gezegendeki vahşetin ve boşa harcanan kaynakların durdurulmasına yardımcı olun. Bir sorunun çözülmesi veya o sorunun bir parçası olmak bizim seçimimiz. Kirlenmeye en çok sebep olan zalimce ve acı vererek üreten endüstriyi desteklemeyerek, bu sektör dışından bir şeyler alarak bir farkındalık yaratabilirsiniz. Güç sizin paranızın gittiği yerde. Paranızı duygu ile var olan şeylere işkence eden ve öldüren insanlara vermeyiniz. Hayvanlar da evinizdeki kedi ve köpekler kadar akıllı ve cana yakındırlar.

Son 20 yılda hayvanların düşünceleri ve hissettiklerinin anlaşılması üzerine çok fazla bilimsel araştırma yapıldı, bir meta gibi davranılmayı hak etmiyorlar. Hayvan endüstrisi üzerine o kadar fazla tartışma var ki bir kez içine girdiniz mi aklınızı kaybedecek gibi oluyorsunuz. Ama hayvan ürünleri tüketimindeki tartışma konusu ne? Tadı mı? (Vegan yemeklerin de tadı harika bu arada) 10 dakika harcayarak yediğiniz yemek bir başkasının hayatından önemli değil.

abuse animal 2 İnekler zorla hamile bıraktırılıp, 9 ay sonunda yavrularının kendilerinden alınmasını hak etmiyorlar. Onların da bebeklerine karşı hisleri var ve yulaf, badem, soya, fındık ya da onun yerine koyabileceğimiz her şeyin sütünü içebilecekken sadece biz süt içmek istiyoruz diye bebeklerini öldürüyoruz. Üstelik bu ürünleri tüketmeye alışmak çok kolayken.

abuse animal

Erkek doğan civcivler yumurta sanayinde işe yaramadıkları için parçalanmak üzere ayrılıp öldürülüyorlar. Üstelik doğar doğmaz! Sadece biz sabah kahvaltımızı yapabilmemiz için. Buna gerçekten değer mi? Üç yaşındaki çocuğun zekasına eş değer zekaya sahip domuzlardan bahsetmeyeceğim bile.

Bunları düşünmek beni gerçekten hasta ediyor ve biliyorum ki gözlerinizi açarsanız bu konuyu çok önemseyeceksiniz. Hayatımın 26 yılını gözlerim kapalı olarak yaşadım. Ama değişmek için asla geç değildir ve birçok insan farklılık yaratabilir. Çok iyimser olabilirim ama her birey, bir şeyi değiştirebilecek güçte.”

Demokrasi karşıtı bir ülkede LGBTİ adayı olmak: Barış Sulu

LGBTİ ve seçim: “Sen yoksan hakların da yok” başlıklı yazısı LGBTİ’lerin seçim sürecindeki durumunu özetliyor. Bu konuyu daha iyi anlamak için Trans Danışma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi, LGBTİ hakları savunucusu ve 7 Haziran seçimlerinde 6’ıncı sıradan HDP Eskişehir milletvekili adayı Barış Sulu ile konuştuk.

Yeşim Özbirinci: AA’ya verdiğiniz demece göre; milletvekili seçilmeseniz bile adaylığınızın gelecek dönemlerde diğer LGBTİ’leri cesaretlendirip onların yollarını açacağını belirtmiştiniz.

Radikal’den Serdar Korucu’nun sorularını yanıtlarken de “Kim bilir erken seçimle daha da hızla Meclis’e giren bir LGBTİ milletvekilimiz olur” açıklamasını yapmıştınız.

Tekrar seçim sürecinde siz ve sizin dışınızda aday başvurusu yapan da yok. Facebook’taki kişisel hesabınız üzerinde şu açıklamayı yazmıştınız.

T24’ten Michelle Demishevich’in haberine göre; toplum eşcinsel vekile hazır değil söylemi için “LGBTİ bireylerinin güçlenmemesi için uydurulmuş bir yalan olduğunu” ifade etmiştiniz. Yine kişisel facebook hesabınızda bir yazışma sırasında yorum olarak “Ülke hazır değilmiş” diye not düşmüştünüz.

Seçim öncesi ve sonrası söylediklerinizi karşılaştırdığımızda şunu sormak istiyorum: Umutlarınız kırılıp, fikirleriniz mi değişti? Bu süreci nasıl yorumluyorsunuz?

Barış Sulu: Öncelikle bu süreci, çok güzel toparlamışsın. Böyle bir bütün olarak bakınca daha da bir anlam kazanıyor. Tahmin edersin ki bunun yanıtı çok uzun olacak. Söyleyeceklerim sadece LGBTİ kişileri ilgilendirmiyor; tüm hak savunucularının bu konulara kulak kabartması lazım.

Birincisi; insanların cesaretlendirilmesi konusunda beceriksiz bir toplumuz. Teşekkür, rica ve tebrik etmeyi çok öğrenememişiz. Bunlara bakınca çok minik kelimeler ama o kadar da büyük anlamları var ki bunları duymadan yaşamaya çalışınca bir de bakmışız duyarsız kişilere dönüşmüşüz. Umudu kırık bireyler olmuşuz, gücümüzün farkına varmak zorlaşmış… Yani fikirlerim değişmedi, umudum da kırılmadı, bildiğim bir durumun sağlamasını yapmış oldum.

Bildiğim diyorum çünkü buna benzer bir durumu dört sene önce de partnerimle yaşamıştık. Evlilik için resmi olarak başvurduğumuz zaman, Aras ile yaşadığımız ayrımcılıklara maruz kaldık; açtığımız davalarda yalnız bırakılmıştık. Ancak mücadelemiz hâlâ devam ediyor, evlilik davamız sürüyor.

Ne yazık ki Türkiye’dekiler bu süreci de anlayamadılar. Ne LGBTİ örgütler ne de feminist örgütler anlamadı. Birkaç doktor, avukat, akademisyen konuyu ayrımcılık olarak nitelendirdi ve dava sonucunu merakla bekliyorlar çünkü kâğıt üzerinde kaybetsek de kazansak da kazanmış olacağız. Bu dava, bir devleti evlilik ve cinsiyet üzerinden köşeye sıkıştırmak anlamına geliyor.

Barış Sulu

Bilmeyenler için özet olsun, bizim evlilik sürecimize engel olan toplumsal cinsiyet rollerimiz yani ikimizin de performans olarak erkek görüntümüz ama resmi evraklarımızda böyle değil. Yani kimlik kartlarımız devletin doğum anında bize verdiği kimlik kartları. Birimizin mavi, birimizin pembe. Yani evlendirilmememiz bir hak ihlali. Bunun üzerine beden olarak erkek mi kadın mı olduğumuzu kanıtlamamızın istenmesi başka bir hak ihlali. Hatta bunu bir üniversite hastanesinden belgelememize rağmen evlendirilmememiz bambaşka bir hak ihlali ve beden bütünlüğümüze karşı işlenmiş bir suç. Bu süreçte suçlu çok fazla; doktor var, kraldan çok kralcı denen kişiler ve ne yazık ki kurumlar var. Çankaya Ana çocuk Sağlığı Merkezi, Mamak Sağlık Ocağı, Çankaya Belediyesi, Sağlık Bakanlığı gibi “çok resmi” kurumlar…

Kazanma mevzusuna gelince de, burada iki önemli kazanç var. LGBTİ kişilerin medeni hakları tanınabilir, evlenmemizin onaylanması, devletin bir trans ve bir eşcinseli evlendirmesi anlamına gelecek ve bu, heteroseksüel olmayan bir evlilik olacak. İkincisi, trans kişilerin kimlik rengini değiştirmek için saçma sapan prosedürlerden geçmek zorunda kalmamalarına vesile olabilir. Eğer kaybedersek ortaya çıkan bir sonuç da olacak. Aras’ın erkek görünmesi devlet tarafından kimlik ibraz etmeden onaylanmış olacak. Yani Aras ameliyat olmadan devlet tarafından erkek olarak kabul edilmiş olacak. Bu da, görüntüne göre kimlik istemeyebilme açısından bütün translar için bir devrim niteliği taşıyabilir.

Elbette tüm bunlar birçok kişinin bu davayı sahiplenmesiyle olabilecek şeyler. Aynen seçim sürecinde olduğu gibi ben tek başıma aday olmuş durumuna düştüm. Türkiye’de başka eşcinsel yokmuş gibi davranıldı. Buna LGBTİ’lerin ses çıkartmaması da bana göre bunu onaylamak gibi. LGBTİ derneklerinin bazıları, bana gelen tehditlere basın açıklaması yaparak ses çıkarttılar ama insan hakları örgütleri, feminist örgütler yine sınıfta kaldı. Düşünsenize 84 milyonluk bir ülkede başka eşcinsel olmayabilir mi? Bu nasıl bir tuhaflıktır? Bir insan bu kadar yalnızlaştırılabilir mi?

İşte bu noktada, kırgınlık katsayım arttı. Bir taraftan tehditler bir taraftan da ne tesadüftür ki kurucusu olduğum Trans Danışma Merkezi Derneği’nin yönetim kuruluna yurtdışından bağış almaktan, dernek defterlerinde imza atılan yerin üstünde bir paragraf boşluk bırakılmasından, böyle tuhaf şeylerden cezalar kesildi. Soruşturma açıldı ve 2013’te bizimle çalışmayan muhasebecimize bile 2013 yılından para cezası verildi.

Kısacası çevremizde kim varsa korkutulmaya çalışıldı. Devlet sistematik olarak tehdit algıladığı insanları yalnızlaştırıyor ve sosyal olarak öldürüyor. Bunu azınlıklar her iktidar döneminde yaşadılar, azınlıklarla bir türlü barışmak istemeyen zihniyetler iktidarda ve HDP de bu nedenle tehdit olarak algılanıyor. Tüm azınlıklar birleşince iktidarın sarsıldığı fark edildi. Ama ben, bu süreçte LGBTİ’ler ile barışması gereken daha büyük bir kitle olduğunu yaşayarak gördüm. Kırgınlık, umudun kırılması adlandırılabilecek bir durum değil yani. Daha ağır, devlet istediğini de elde etti. Tüm bu olanlardan dolayı, ben şu an Almanya’dayım.

barış sulu 2

Yeşim: HDP neden resmi bir açıklama yapmadı?

Barış: Bunu HDP´ye sormak daha doğru olur. Bir beklenti olması elbette güzel ancak Meclis’te sandalyesi olan hiçbir parti açıklama yapmadı. Tüm partilerin LGBTİ politikaları ile ilgili açıklama yapması gerekiyor; çünkü iyi ya da kötu, destekleyici ya da karşı çıkan LGBTİ seçmenleri var.

Yeşim: Aday olma ve adaylık süresince ne gibi tehlikeler ile karşılaştın?

Barış: Tehditler, küfürler, ağza alınmayacak fanteziler, aday adaylığımı açıkladıktan sonra başladı. Cumhurbaşkanı’nın bizzat Diyarbakır’da hedef göstermesi ile de tavan yaptı. Yandaş denilen medya organlarında algı operasyonu ile bel altı vurulmaya çalışıldı. En son, IŞİD’in dergisinde “Kürtlerle neden savaşmak zorundayız?” başlıklı bir makalede de fotoğrafım kullanıldı. “Tamam bunlar oldu da sen ne yaptın?” diye sorabilirsiniz. Ben de hukuk sistemi el verdiğince dava açmaya çalıştım ve ne yazık ki şu ana kadar sonuç alamadım. “Ülke hazır değilmiş” dediğim kısım da buydu. Bir LGBTİ hakkını aradığı zaman devreye ne yazık ki adalet kurumları giremiyor. Ne resmi olarak tanınıyorsunuz ne de sizi koruyan yasalara sahipsiniz. Seçim sürecinde de hep bunları; LGBTİ haklarının, insan haklarının olduğunu öne çıkarmaya çalıştım. Benim üzerimden nefret söyleminin karşılıksız kaldığını uygulam olarak görmüş olduk.

Yeşim: Siyasi partilerin böyle riskli durumlarda ne gibi önlemi olabilir? Siyasi Partiler ve LGBTİ örgütler ne yapmalılar?

Barış: Baskıya, nefrete, yalana karşı ses çıkartmak gerekiyor. Ne utanç vericidir ki günü modası, teknoloji ile gerçeklerin anında ısıtılıp, görülüp, inanılmaz hızla yayıp gereken tepkiyi alamamasıdır. Ayrıca, insan haklarının hiyerarşisi olmamalı ama olduğunu görüyoruz. Konu LGBTİ olunca herkes sus pus oluveriyor. Bence bu konunun irdelenmesi gerekli. Hakların hiyerarşisi her kesimde var. Belli konular öncelikli. Bir transın, eşcinselin öldürülmesi sadece LGBTİ’lerin sorunuymuş gibi davranılıyor. Sadece LGBTİ örgütlerinden açıklama yapması bekleniyor; insan hakları örgütlerinin LGBTİ cinayetleri ile ilgili bir basın açıklamasını bulmakta bile zorlanırsınız. Homofobi, transfobi, LGBTİ’lerin sorunu değil, halbuki tam da LGBTİ olmayanların sorunu.

Barış Sulu 3

Onu bırakın, LGBTİ hakları konusunda bile öncelik var. Bizim evlilik davasında LGBTİ’ler tarafından bile yalnız bırakılmamızın açıklaması budur. Biz öldürülürken medeni hakların konuşulması çok doğru değil yaklaşımı. LGBTİ hakları için sadece ve öncelikle LGBTI’lelrin sesinin çıkmasını beklemek bizi bir yere götürmüyor.

Yeşim: Siyasi partiler LGBTİ bireylerin katılımı konusunda daha mı davetkâr olmalılar? Tek neden elbette sayılamaz lakin siyasi patilere daha büyük bir iş mi düşüyor?

Barış: Elbette, bu kadar çok sosyal dışlanmayı yasayan bir gruba kulakları tıkamak yerine, el vermek gerekiyor.

Adaylığımın açıklanması ile Türkiye’de kaç LGBTİ’nin umudu yükseldi? Bunun bir anket çalışması yada verisi elbette yok elimde ancak çok fazla kişinin umutlandığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Siyasi partilerin bunları görmesi gerek.

Yeşim: Peki, vekil seçilmemenizin nedeni sadece toplumsal önyargılar mı? Toplumdaki bu önyargı nasıl kırılabilir?

Barış: Bir kitlenin önyargısı olması fikri bana iyi gelmiyor. Böyle şeyler olmamalı yani buna faşizm demek yanlış olmaz o zaman. Düşünsenize, bu cümleyi irdelersek LGBTİ’ler toplumun parçası değilmiş gibi olmuyor mu? Ama gayet de toplumun içindeyiz, başka toplumdan ithal edilmedik ya da transfer ile ülkeye gelmedik ya da ayrı okullarda okumadık, farklı sokaklarda yürümedik, toplumun içinde olmak için illa heteroseksüel mi olmak gerekiyor? Önyargı dediğiniz bireyin kendisinin halledebileceği bir durum. Konuşmak, diyalog sağlamak, temas etmek, iletişim kurmak önyargıları kırabilecek ilaçlar.

Ölmekte olan insanların son dileklerini yaşama hikâyeleri kalbinize dokunacak

0

Bilinmezliği korkutuyor ölümün ama hepimizin beklediği son ve belki de yeni bir başlangıçtır ölüm. Toprağa kavuşmadan önce bu dünyada en çok sevdiğimiz şeyi son bir kez daha yapmak güzel olmaz mıydı? Peki, yerimizden kalkamayacak kadar hastaysak son dileğimiz gerçekleşmeyecek miydi?

Zamanının büyük çoğunluğunu hastanede yatağına bağlı geçiren Mario Stefanutto, sedye ile başka bir hastaneye nakledilmeye ihtiyaç duyulduğu zaman olduğu yerden sadece ayrılıyordu. Kasım 2006’da ise hastane naklinde bir gecikme oldu. Üç ayını geçirdiği aynı yatağa geri dönmeye hiç istediği olmadığından Stefanutto, Kees Veldboer‘e hem suyun yakınında olabilmek hem de Rotterdam limanına da hoşçakal diyebilmek için kendisini Vlaardingen Kanalı’na götürüp götürmeyeceğini sordu.

Bunun üzerine Veldboer, Stefanutto’ya sordu “Tekrar denize açılma imkânına sahip olmak ister miydin?” Ölümcül derecede hasta olan emekli denizci ise “İmkânsız” diye cevapladı. O an Veldboer, onun dileğini gerçekleştirmek için gücü dahilindeki her şeyi yapacağını fark etti.

Veldboer, meslektaşlarından ve bir tekne turu şirketinden de yardım alarak bir hafta sonra Streffanutto’nun son kez kanala açılmasını sağladı.

Ölmekte olan insanların son dileklerini yaşama hikâyeleri kalbinize dokunacak 1Strefanutto’dan aldığı duygusal karşılık ile Veldboer, Ambulans Dilek Vakfı‘nı yarattı. Merkezi Hollanda’da olan kuruluşun 230’a yakın gönüllüsü ve şimdiye dek verilmiş 7 bin civarı dileği var. Bu yardım kuruluşunun şartları ise kişi, ölümcül hastalığa sahip olmalı ve sadece sedye ile nakledilebilmesi gerekiyor. Ayrıca bu merkez, günde her yaştan dört insana yardım ediyor. 

Ölmekte olan insanların son dileklerini yaşama hikâyeleri kalbinize dokunacak 4
Sürücülük yapan emekli asker Roel Foppen’ın BBC‘ye verdiği demeçte şöyle ifade ediyor: “Eğer insanlar bizim geldiğimizi biliyorlarsa kendilerine yeni enerji kaynakları buluyorlar. Çoğunlukla aileler iptal etmek üzere olduklarını çünkü hastanın çok hasta olduğunu söylüyorlar fakat vardığımızda günü dışarıda geçirmeye hazır biçimde ışık saçıyorlar.”

Ölmekte olan insanların son dileklerini yaşama hikâyeleri kalbinize dokunacak 2

Yardım kuruluşunun yardım ettiği en genç hasta sadece 10 aylık bir bebekti. Çocuklar için bir bakımevinde kalan bu bebek kendi evini hiçbir zaman göremedi. Ailesi onu bakımevinden çıkartıp, onunla birlikte evlerinde oturmayı diledi.

Ölmekte olan insanların son dileklerini yaşama hikâyeleri kalbinize dokunacak 3
Bir ambulansı olan ve komple medikal yardım sağlayan Ambulans Dilek Vakfı, tamamen eğitimli bir hemşire ile birlikte polis ve itfaiye geçmişi olan özel sürücüleri her zaman yanlarında bulunduruyor. Ambulans, hastalara dışarıyı görebilme imkânı sunuyor. Bütün bunlara ilham olan Stefanutto’yu anmak adına her hasta, Mario adında bir ayıcık da alıyor.

Kaynak: The Plaid Zebra

Terör nedir? Terörist kime denir?

0

Bulunduğumuz çağın en çok kullanılan ifadelerinden biridir terör. Daha çok politikacıların diline pelesenk olmuş bir biçimde hafızalarımıza kazınmıştır. Hükûmet yetkililerine göre terör; devletin bekasına karşı gösterilen tutumların bütünüdür. Küçük bir çocuk, çıplak bir kadın, öpüşen eşcinsel bir çift, hatta bazen polis arabasına işeyen bir köpek terör ile yan yana getirilebilir. Terör unsuru yeri geldiğinde taş, sopa, flama veya bir baret dahi olabilir. Peki, gerçekte terör nedir? Terörist diye kime denir? Teröristlerin amacı veya hedefi nedir?

Terör kelime anlamıyla herhangi bir amaç uğruna, konu ile ilgisi olmayan bireylere yöneltilmiş şiddet eylemlerinin bütünüdür. Teröristin dil derneği sözlüğündeki açıklaması ise “Siyasal davasını kabul ettirmek için karşı tarafa korku salacak davranışlarda bulunan, eylemler yapan kimse” olarak ifade edilmektedir.

Bizler bu coğrafyanın çocukları olarak, terör ve terörist kelimesini; ailelerimiz, okullarımız, televizyon kanallarımız, politikacılarımız, arkadaş ortamlarımız, iş yerlerimiz ve daha birçok yer aldığımız topluluk ya da organizasyon tarafından o kadar çok duyarız ki kanıksanmış bir biçimde, adeta yaşamın bir parçasıymış gibi algılarız.

O kadar normalleştirilen bir olgudur ki bizim için çoğu zaman değer yargılarımızın sağlıksız oluşmasına sebebiyet verir hâldedir.

10 Ekim 2016’da, Ankara’nın orta yerinde yüzden fazla kişinin yaşamını yitirmesine ve yüzlerce kişinin de ciddi biçimde yaralanmasına neden olmuş bir saldırı gerçekleştirilmiş ve gerçekleştirilen saldırıya dair birçok olasılık ortaya sunulmuştur. Olasılıklar içerisinde farklı amaçları düstur edinmiş silahlı örgütler ve oluşumlar bulunmaktadır. Hangi topluluk olursa olsun gerçekleştirilen eylemin terörün kelime anlamını fazlasıyla karşıladığı ortada.

Terörizm

Yaşanan olay sonrası polislerin yaralı ve ölü bireylere karşı olan tutumu ise devlet ile terörün çok uzak kavramlar olmadığını düşünmemize olanak sağlıyor. Bu eylem dışında devletin ve yine farklı toplulukların sorumluluğunda birçok katliam niteliğinde eylem, son yıllarda fazlasıyla gündemimizde yer almakta ve bizleri derinden etkilemektedir. Gezi olayları, Reyhanlı, Roboski/Uludere, Suruç, Diyarbakır ve örnek teşkil edecek pek çok olayda, insanlar yaşamını yitirmekle kalmamış, üzerine birçok siyasi tartışma da yaşanmıştır. Siyasal tartışmalardan yapılan çıkarımlar her ne olursa olsun yaşanan olayların açıklanması için yeterli bir sonucu bizlere sunamayacağı aşikâr.

Bulunduğumuz coğrafyada bu kadar çok terör ve terörist ifadesinin yer alması konuya gerçekten vakıf olabilmemizi maalesef sağlayamamış, aksine nasırlaşmış vicdani yaklaşımlar, kör söylemler ve düşüncesiz sonuçlar ile de mücadele etmek zorunda bırakmıştır. 14 yaşındaki bir çocuğun polise taş atıyor oluşu bir terör unsuru olarak görülebilirken, aynı 14 yaşındaki çocuğu öldüren bir polisin gerçekleştirdiği eylem, meşru bir biçimde algılanmıştır. İşte tam burada terör ve terörist ifadelerinin irdelenmesi ve üzerine düşünülmesi gerekliliği ortaya çıkmakta.

Kimyasal TayyipSon yıllarda toplu ölümlerle sonuçlanan birçok vakaya şahit olduk ve bu vakaların bazıları devletin bizzat kendi askeri güçleri tarafından gerçekleştirildi. Roboski‘de askeri savaş uçaklarından (F-16) yapılan bombardıman sonucunda 34 kişi yaşamını yitirmiş, aynı şekilde insan politikasından bihaber katırlar da ilgili olayda can vermiştir.

Yaşanan olaylar, toplum arasında ve devletle ilişkili bürokrat çevrelerde, öldürülen bireylerin an itibarıyla gerçekleştirdikleri kaçakçılık eylemleri ile ilişkilendirilerek, katliam niteliği taşımasına rağmen, vicdani bir durumun oluşamayacağı gibi yansıtılmaya çalışılmıştır. Bir bireyin kaçakçılık yapıyor olmasını, bombalanabilir kategorisine sokmaya gayret etmişlerdir.

Peki, silahsız bireylerden oluşan bir topluluğun üzerine yağdırılan bombaları haklı çıkarabilecek bir siyasi olgu mevcut mudur? Asla! Peki, bu yaşanan olayları terör eylemi olarak nitelendirebilir miyiz? Fazlasıyla bu nitelikleri taşıyan bir eylemdir.

(Fotoğraf: AP Photo/Mohamed Sheikh Nor)
(Fotoğraf: AP Photo/Mohamed Sheikh Nor)

11 Eylül’de El-Kaide örgütünün gerçekleştirdiği öne sürülen ikiz kuleler saldırısı gerçek anlamıyla bir terör eylemidir. Fakat aynı şekilde Amerika Birleşik Devletleri’nin gerçekleştirdiği Afganistan ve Irak çıkarmaları, gerçekleştirilen eylemden daha büyük bir terör eylemidir. 11 Eylül saldırılarında 2 bin 996 kişi yaşamını yitirmiş, sonrasında Amerika Birleşik Devletleri’nin gerçekleştirdiği Afganistan ve Irak savaşlarında; Afganistan’da yaklaşık 5 bin, Irakta ise tahmini 1 milyon sivil yaşamını yitirmiş, binlercesi yerlerinden olmuş ve farklı ülkelere göç etmek zorunda kalmıştır.

Günümüzde ilgili ülkeler hâlâ iç karışıklıklarla boğuşmakta ve yönetim boşluklarıyla halklar yaşam mücadelesi vermeye çalışmaktadırlar. Yaşanan savaşlar sonrası bölge halkları eli kanlı dayatmacı toplulukların kollarına bırakılmış, kan ve acısız bir gün dahi geçirmeden yaşam savaşı vermeye zorlanmışlardır.

Savaşlar terörün ta kendisidir ve arkasındaki bireyler ise terörizmin gerçek kaynağı. Kısacası; terörist olmak için eline silah alıp veya beline bomba bağlayıp eylem yapmak gerekmez. Takım elbise içerisinde emirler vererek insanların yaşamlarına müdahale eden birey veya topluluklar da pek âlâ terörist olarak nitelendirilebilir. Hatta gerçek teröristler savaşan yığınlardan ziyade, emir komuta zincirinin en üst mevkilerinden ellerini hiçbir şeye sürmeden sadece kendi yaşamlarını gözeterek, hayatlarına devam etmektedir.

(Fotoğraf: Cem Öksüz - AA)
(Fotoğraf: Cem Öksüz – AA)

Soma‘da 301 madencinin ölümüyle sonuçlanmış maden kazası; münferit bir olaydan çok, maden işletmesi ile ilgilenen kurumun para hırsı sebebiyle, tüm teknik eksiklere rağmen kapasitesinden fazla işçinin çalıştırılması sonucu meydana gelen planlı bir katliamdır. Görüldüğü üzere yaşanan olay, herhangi bir silah kullanılmamasına rağmen planlı bir cinayetler dizisi olarak karşımıza çıkmakta.

Şirketlerin, kâr amacı uğruna insanların yaşamlarını göz ardı etmekle kalmayıp, benzer olayların zeminini de umarsız bir biçimde hazırlamaya da devam ettiklerini; sonrasında Mecidiyeköy, Ermenek, Şırnak gibi bölgelerde yaşanan iş ve maden kazalarındaki can kayıpları ile fazlasıyla bizlere sunmaktadır.

Peki, bu yaşanan olaylar terör olarak nitelendirilebilir mi? Pek fazlasıyla nitelendirilebilir. Bir bireyin gerçekleştirdiği bombalı saldırıdan çok daha fazla insanın, dayatma yaşamlarına çıkar yol bulabilmek için iş kazalarında öldüğü gerçeği, şirketlerin umarsız tavırlarının sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Yani toplum üzerinde terör etkisi yaratmak için silah kullanılmasına gerek olmadığını bizler açık bir şekilde görebiliyoruz.

Kutuplarda gerçekleştirilen petrol aramaları, petrokimya ürün sektörü, hayvansal gıda üretimi sektörü, kereste imalatı ve kağıt sektörü, hayvan kaçakçılıkları ve izinsiz avcılıklar, endüstriyel tarım ve planlı orman yangıları da terörün yalnızca insanlara yöneltilen bir silah olmadığını bizlere göstermektedir. Her birimizin normal olarak karşıladığı birçok sektörel yapı; günümüzün en büyük problemi olduğunu düşündüğümüz iklim değişikliği sorununu ortaya çıkarmakla kalmayıp, tüm verilere ve analiz sonuçlarına rağmen, gerçekliklere sırt çevirerek dünyanın kanını emmeye de devam etmektedir.

Günümüzde ilgili sektörel yapılara karşı gerçekleştirilen birçok tepki eylemi terör ile yan yana anılmakta. Doğa katliamlarına ve birçok hayvanın neslinin tükenmesine sebebiyet veriyor olmak, canlıların toplu ölümlerini şahsi veya şirket çıkarları uğruna gerçekleştirmek, dünya üzerindeki birçok toplumu sağlık problemleriyle yüz yüze bırakmak gibi eylemler peki nasıl değerlendirilmelidir?

Bu iki topluluktan hangisi gerçek teröristtir? Dünyanın sonunu getirenler mi, yoksa buna tepki gösterip maddi zararlar veren topluluklar mı? Yasal düzenlemelere göre, şahıs ya da organizasyonların şahsi mal varlıklarına verilen zarar suç olabilir ama terör eylemi olarak nitelendirilemez. Çünkü masum canlılara zarar veren topluluklar, kâr amaçlı kurulmuş kuruluşlardan başkası değildir.

Fok kutup Örgütlü kurumların üniformalı tetikçileri tarafından sokaklarda ve cephelerde binlerce hatta milyonlarca masum sivil, her yıl yaşamını yitirmekle kalmayıp geride kalan topluluklar üzerinde de ciddi psikolojik çöküntüler yaratmaktadır. Yaşanan bir patlamada yalnızca ölen insanlardan bahsedilmesine rağmen ömrü boyunca yaşananları hafızasında barındırarak yaşamak zorunda kalan kişiler, ölen hayvanlar ve bitkiler de fazlasıyla önem taşımakta.

Milliyetçilik, din, cinsiyet ayrımları, tür ayrımları, statü farklılıkları ve daha birçok dogmayla uyuşturulmuş yığınlar, kendilerine göre oluşturdukları değerler uğruna savaşmaya devam ederken, ilgili savaşları finanse eden, silah, politika ve söylemlerle destekleyen sermaye ve devlet ikilisi; bu topluluklardan çok daha fazla teröre bulaşmış biçimde bizlere kendi masumiyet çizgilerinden gülümsüyorlar.

Bireyleri köle, dünyayı hammadde, hayvanları ve bitkileri meta, toplumları ise yönlendirilmesi gereken organizmalar olarak gören ve bu uğur için politik yapılanmaları, yasaları, hukuk anlayışlarını kabul etmek zorunda bırakan topluluklar terörist değilse kimler teröristtir? Planlı yok oluşumuza rağmen sonradan öğretilen kavramlara boyun eğmek teröre davetiye çıkarmak değildir de nedir? Peki, kim bu gerçek teröristler? Her bir birey potansiyelini içinde barındırsa da dünyanın üzerinde gerçek hak sahibi olması gereken çocukların ve hayvanların hiçbir zaman terörist olmadıkları kesin…

Police-Brutality

Geçmişten günümüze hak edilmemiş Nobel Ödülleri

0

Irkçılar, sahtekarlar, kadın düşmanları, savaş yanlıları ve daha niceleri… Nobel Ödülü, birçoğunuzun bildiği üzere Alfred Nobel‘in kurduğu dernek tarafından 1901 yılında verilmeye başlandı. Fakat günümüze değin fizik, kimya, edebiyat, barış ve tıp alanında verilen bu ödülü kimlerin hak edip etmediği tam anlamıyla bir tartışma konusu.

Başarılarında büyük katkıları olan kadın meslektaşlarını yok saymalarından tutun da bilgi adı altında ırkçılıklarını empoze etmeye çalışanlara kadar birçok bilim insanı bu ödüle layık görülmüş. Yine ödülü alan bazı isimler ise ünlerini sahte bilimi desteklemek için kullanmış.

Bilimi inkâr eden bilim insanı: Kary Mullis

KARY MULLIS

Bilimi inkar eden bir isim ile başlayalım. 1993 Nobel Kimya Ödülü’nü alan Kary Mullis, aykırı olarak tanınmaktan zevk alıyor ve AIDS’i inkar etmek aykırı fikirlerinin başında geliyor. Nobel sahibi olmanın ününü, insanlara AIDS’in aslında eğlence amaçlı bir uyuşturucu olarak kullanıldığını ve HIV virüsünün zararsız olduğunu hatta AIDS’in HIV ilaçları yüzünden ortaya çıktığını anlatmakta bir araç olarak kullanmıştır.

Bir bilim insanı olarak ırk üstünlüğünü savunmak

2. william_shockley

Ödülü hak etmediği gözler önünde olan bir diğer isim William Shockley, Silikon Vadisi’ne silikonu getirmesiyle bilinir fakat bu tam anlamıyla bir ırkçı olduğu gerçeğini değiştiremez. Öyle ki genetik alanında hiçbir resmi eğitimi olmadığı halde soy arıtımı olarak bilinen ırkçı bir fikri benimsetmek için bu bilim dalını kullanmıştır. 1956 yılında aldığı Nobel Ödülü’nün ününü kullanarak beyazların, siyahilerden daha hızlı çoğaldığına inandığı için tersine evrim uyarısı yapmıştır. Çözüm olarak ise yine ırkçı bir fikir üretmiş ve siyahilere yönelik tüm sosyal yardımların kaldırılmasını, ayrıca “genetik dezavantajlı” bireylere kısırlaştırılmayı kabul etmeleri karşılığında mali destek verilmesini önermiştir.

Bilimi ile savaşa katkıda bulunan isim: Fritz Haber

3. FRITZ HABER

Nobel Ödülü tarihine baktığımızda savaşa aracı olanlara bile bu prestijli sayılan ödülün verildiğini görüyoruz. “Havadan Ekmek Yapan Adam”ı bilir misiniz bilmiyorum, bu ad gübre olarak kullanılmak üzere nitrojen ve hidrojenden amonyak sentezi yapan Fritz Haber’e ait. Ancak Haber’e ait olan başka bir şey daha var: Endüstriyel toplu katliam. Birinci Dünya Savaşı sırasında kloru geliştirip cephelerde silah olarak kullanılmak üzere bir buluş yapmıştır. Bu buluş, 1915’te Belçika’da on dakika içinde bine aşkın askerin ölümüne sebep olan 6 bini aşkın gaz tüpünün kullanılmasına olanak sağlamıştır.

Bilimde cinsiyet ayrımcılığı ve emek hırsızlığı

ESTHER LEDERBERG

Nobel Ödülü’nü hak etmeyen isimler arasında bir de cinsiyet ayrımcıları var. Yaptıkları araştırmalarda ve buluşlarda göz ardı edilemez derecede önem arz eden kadın çalışma arkadaşlarını arkada bırakan birçok hak hırsızı bu kategoriye girmekte. İngiliz biyokimyacı Sir Tim Hunt, Haziran 2015’te Seul’da verilen bir yemekteki konuşmasında kadın gazeteciler ve bilimciler için, kadınlar ile erkeklerin aynı laboratuvarda çalışmaları halinde onlara aşık olunduğunu veya kadınların kendilerine aşık olduğunu ayrıca eleştirildiklerinde kadınların sürekli ağladıklarını söyleyerek çok bariz bir şekilde cinsiyetçiliğini ortaya koymuştur. Hatta bunu daha da üst seviyeye taşıyarak kadınlar ve erkekler için ayrı bir laboratuvar mı yapılmalı sorusunu konuşmasına eklemiştir.

Nobel’in tarihinde yadsınamayacak derecede cinsiyet ayrımclığı ve hak hırsızlığı yatıyor. Bunlardan bir diğeri de hiç kuşkusuz eşi Esther Lederberg ile birlikte yaptıkları araştırma nedeniyle 1958 Nobel Fizyoloji veya Tıp ödülünü alan Joshua Lederberg. Esther Lederberg, bir bakteri keşfetmiş ve eşiyle birlikte bakteriyi petri kapları arasında taşımak için bir yöntem geliştirmişti. Deneylerinin ilk aşamalarında Esther’in pudra ponponunu kullanmıştır. Günümüzde halen bazı bilim insanlarınca bu yöntem kullanılmakta iken Joshua Lederberg, ödülü alırken eşinin tüm katkılarını bir yana bırakmış ve ödülde ondan sadece bir kere söz etmekle yetinmiştir.

Hatalı olduğu halde Nobel almak: Johannes Fibiger

Johannes Fibiger

1926 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü alan Johannes Fibiger de ödülü gerçekten hak etmemiş. Çünkü Nobel almasını sağlayan kansere yol açtığını düşündüğü parazit aslında kanserin asıl sebebi değilmiş. Yabani sıçanları inceleyen Fibiger, onlarda gördüğü siğil biçimindeki kistlerin parazitlerin yol açtığı bir kanser türü olduğuna inanmıştı ve komite de bu buluşundan dolayı “kuşağımızın tıbba yaptığı en büyük katkı” diyerek ona Nobel’i layık görmüştü. Ancak daha sonra yapılan araştırmalarda parazit etkili de olsa asıl sebebin parazit değil artan parazitler ile azalan A vitamini olduğu ortaya çıkmıştı. Johannes Fibiger’e hata kurbanı mı dersiniz yoksa birtakım komite üyesi tanımanın faydaları mı dersiniz o size kalmış.

Irkçılık ve cinsiyetçilik bir bilim insanında toplandı: James Watson

Nobel laureate Dr. James D. Watson, Chancellor, Cold Spring Harbor Laboratory.

James Watson’ı herhangi bir kategoriye sokmak Watson’ı çok incitir (!) sanıyorum. Fakat DNA yapısının kaşifi olan Watson, insanlarını incitmekten hiç mi hiç kaçınmıyor. Berkeley’de yaptığı bir konuşmada cinsel libido ile deri rengi ve kilo ile hırs arasında biyokimyasal bir ilişki olduğunu öne sürdü. Bir başka söylemi ise antisemitizmde bir haklılık payı olduğu şeklinde. X ışını ile ilgili çalışmalar yapmasını olanaklı kılan Rosalind Franklin’i ise asla tanımadı. Aksine Franklin’i dış görünüşü ve kıyafet seçimi nedeniyle eleştirmek en büyük hobisi haline geldi. Artık daha ötesi ne olabilir diye düşündüğümüzde ise Watson karşımıza Afrikalı insanların diğer insanlardan kat be kat daha düşük zeka seviyesine sahip oldukları görüşüyle çıkmakta. Tüm bunlar dolayısıyla James Watson, geçtiğimiz yıl vicdan duygusuyla Nobel madalyasını açık arttırmayla 4,1 milyon dolara sattı.

Angela Merkel, Nobel Barış Ödülü’ne layık mı?

Angela Merkel

Bugünlerde Nobel ile ilgili bir tartışma da oldukça gündemde: Savaştan kaçan yüz binlerce mülteciye Almanya’nın kapılarını açan Başbakan Merkel’in Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmesi. Alman halkı, Merkel Nobel’i hak edecek ne yaptı diyerek bu duruma tepki gösteriyor. Birçok insan Pakistan ve Afganistan’a insansız hava araçları göndererek savaşı destekleyen Angela Merkel’in böyle bir ödülü hak etmediği düşüncesinde. Barışın günümüzde engellenmeye çalışıldığı, barış isteyen insanların katledildiği düşünülürse Nobel Barış Ödülü’nün Merkel’e verilmesi nasıl bir karar olur?

Kaynak: National Geographic, Haberler

Doğanın içinde hayvanlar tarafından büyütülmüş çocukların sıra dışı hikâyeleri

0

Fotoğrafçı Juia Fullerton-Batten’in tarih kitaplarından ve iletişime geçtiği antropolog Mary-Ann Ochota ile derlediği hikâyeler, doğada hayvanlar tarafından yetiştirilmiş bazı çocukların açlık, hava koşulları ve hastalıklara karşı nasıl yaşamaya devam ettiğini anlatıyor. 

Hikâyelere göre fotoğrafları canlandıran Fullerton-Batten, bu çocukların inanılmaz hikâyelerini bizlere sunuyor.

Oxana, Malaya, Ukrayna 1991

Oxana 1

1991 yılında köpeklerle yaşarken bulunan Oxana’nın 6 yıldır köpeklerle birlikte yaşadığı anlaşıldı. Oxana’nın ailesinin alkol sorunu olduğu ve küçük kızı evin dışında bıraktıktan sonra kızın kaybolduğu öğrenildi. Köpekler kıza sahip çıkarak onu yetiştirdi. Sadece evet ve hayır kelimelerini söyleyebilen Oxana, bir klinikte tedavi edildi.

Shamdeo, Hindistan, 1972

Shamdeo 1

Shamdeo’nun hikâyesi biraz daha farklı. O yiyeceği için hayvanlarla savaşmak zorunda kaldı. Vahşi ortamda hayatta kalmayı başardı. İnsanlarla hiçbir iletişim kurmadı. 1972’de Hindistan’da bir ormanda bulundu. 4 yaşındaydı ve kurt yavrularıyla oynuyordu. Dişlerini bileylemişti, uzun turnakları vardı. Hiç konuşmayı öğrenemedi. 1985’te öldü.

Marina Chapman, Kolombiya, 1959

Marina Chapman

Bu projeye esin veren kişi Marina Chapman’dı. 1954’te ailesinden kaçırıldı. Kaçıranlar onu bir ormanda serbest bıraktı. Marina burada bir maymun ailesiyle birlikte 5 yıl yaşadıktan sonra avcılar tarafından bulundu. Avcılar tarafından bir geneleve satılan Marina, buradan kaçıp sokaklarda yaşamaya başladı. Bir mafyanın kendisini ele geçirmesiyle yine kölelik hayatına dönen Marina’yı kurtaran aile, onu yetiştirdi ve hayata kazandırdı. Marina daha sonraları evlendi ve bir çocuğu oldu. Vahşi yaşam üzerine kızıyla birlikte bir kitap bile yazdı.

John Ssebunya, Uganda, 1991

john ssebunya

John, 1988’de 3 yaşındayken gözü önünde babasının annesini öldürmesiyle evinden uzaklaştı. Bir daha da kimse görmedi. Ormanda maymunlarla yaşayan John, 1991’de yakalandığında 6 yaşındaydı. Bir maymun gibi yürümeyi öğrenmişti. Tedavi sürecinden sonra konuşmaya ve öğrenmeye başladı. Güzel bir sesi olduğu farkedilen John, şimdilerde bir koro için şarkı söylüyor.

Madina, Rusya, 2013

Madina 1

Madina doğumundan 3 yaşına kadar köpeklerle yaşadı. Yemeklerini köpeklerle paylaştı, onlarla oynadı, uyudu. 2013’te çıplak ve dört ayak üstünde yürürken bulundu. Annesi bir alkolikti, babası ise doğduğunda onu terketmişti. Zorlu bir dönem geçiren Madina, doktorlar tarafından tedaviye alındı. Rapora göre, fiziksel ve ruhsal olarak oldukça sağlıklı. İyi bir tedaviden sonra her şeyin yoluna gireceğini belirtiyorlar.

Sujit Kumar, Fiji, 1978

Sujit Kumar

Sujid bulunduğunda 8 yaşındaydı ve bir tavuk gibi davranıyordu. Sujit’in ailesi tarafından bir tavuk çiftliğinde tavuklarla kilitlendiği ortaya çıktı. Ailesi psikolojik olarak normal bireyler değildi. Annesi intihara teşebbüs etmişti, babası ise cinayet sonucunda öldürüldü. Bulunduğunda oldukça agresif tavırlar sergiliyordu. Yaşlı bir çift tarafından bakıma alındı. Şu an 30 yaşında ve Elizabeth Clayton isimli kadın tarafından bakılıyor.

Ivan Mishukov, Rusya, 1998

Ivan Mishukov

Ivan kendi kararıyla evinden kaçtı. Ormana gitti. Evde olmak yerine ormanda yaşamayı tercih etti. Köpeklerle birlikte yaşadı.

Kaynak: The Plaid Zebra, CNN Türk 

Hazırlayan: Burak Avşar

Dehşetin gölgesinde ölüm, yas ve yaşam üzerine düşünceler

Katliamdan iki gece önceydi. Parka doğru yürüyorduk. Bir arkadaş odasının balkonuna sürekli güvercinlerin gelip yumurtladığını söyledi. İki üç ay önce yumurtadan çıkan güvercinleri, saksağanlar gagalarıyla öldürmüştü. Konuşmanın benim hayvanları yemememi anlamsız çıkarmak üzere hayvanların birbirine karşı acımasız ve vahşi olduğu, bunun da “şiddetin” hatta “keyfi şiddetin” doğal ve dolayısıyla kabul edilebilir olduğunu göstermeye doğru ilerlediğini hissediyordum. Her gün defalarca önüme çıkarılanlara benzer bayat argümanlarla uğraşmak istemediğimden konuyu değiştirmek için sordum: “Ölen güvercinlere ne oluyor, anneleri alıp götürüyor mu?” Arkadaşım “Hayır” dedi, “Aylardır oradalar, kendi kendilerine çürüyorlar. Ben onlara bakıyorum, onlar da bana.” 

Tuhaflık olsun diye ya da ölüm ve yaşam üzerine derin tefekkürlere daldığından bunu yapacak biri olmadığını biliyordum. Ölümle ve dolayısıyla yaşam ve canlılıkla bu denli kayıtsız bir ilişki beni dehşete düşürmüştü. Arkadaşım inançlı biriydi; Dinin ölülerin gömülmesini emrettiğini sanıyordum dedim. Çok şaşırdı, “ölü” ve “gömülme” gibi kategorilerin hayvanlar için geçerli olabileceği hiç aklına gelmemişti herhalde. Ben de ona küçükken evde beslediğimiz hayvanlarımız öldüğünde annemle bahçeye çıkıp onları gömdüğümüzü, mezarlarını çiçeklerle süsleyip, topraklarına su döküp, başında dua okuduğumuzu anlattım. Bana oldukça küçümseyici bir bakışla Siz hangi dine inanıyorsunuz?” diye sordu.

Dinler ve Ölüm

Şaşkınlığa düştüm: Onun yaşamın kutsallığına olan çok temel, çok çocukça inancımızdan kaynaklanan cenaze ritüelimizi küçümseyebilmesine o kadar şaşırmamıştım da kendi naifliğime inanamıyordum. Bunca yıldır bu toplumda yaşayan, kurban bayramlarına uzaktan da olsa tanık olan, felsefe okuduğundan en azından bir ruh sahibi olmanın üç büyük dinde (ve pek çok seküler değer sisteminde de) yalnızca insanlara layık görüldüğünü dolayısıyla insanların ölümsüz bir ruha sahip olmaktan ötürü öldükten sonra hak ettikleri saygı ve dini ritüelleri ruh sahibi olmadıklarından hayvanların hak etmediklerini biliyor olmam gerekiyordu. Ama bilmiyordum ya da zihnim tüm o gördüklerinden, maruz kaldıklarından ve okuduklarından bu sonuca ulaşmamıştı o ana dek ya da o sonucu hep reddetmişti. Bir sürü lafı, şaşkınlığı, üzüntüyü, öfkeyi ağzımın içinde geveledim durdum, bir şey diyemedim.

O sırada parktaki köpekler ayaklanıp bize havlamaya başladılar. Aylardır ölü güvercinlere bakan arkadaş köpeklerin üzerine koşup –tabii ki çok yaklaşmadan- bağırarak, havlayarak ve uluyarak onları tahrik etmeye başladı. Diğer arkadaşım köpeklerden korkuyordu, eline taş aldı. “Ne yapıyorsun, taş mı atacaksın” dedim. “Sana ne” dedi. O an düşüncemde bir kırılma oldu. Köpeklerden bana ne? Köpeklerin yaralanabilme ihtimalinden bana ne? Köpeklerin yaşamından bana ne? Hayvanlara karşı işlenen çeşit çeşit suçlardan bana ne? Dünyadan, yaşamdan bana ne? Ölümden bana ne? Kendim dışında kalan her bir şeyden bana ne? Bunların hiçbirine tek kelimelik hazır cevaplar sunamazken kayıtsızlığımıza, körlüğümüze, acımasızlığımıza tek bir açıklama sunabilir miydik? Elbette bunun korkudan kaynaklı refleksif bir cevap olduğunu biliyorum, ama nasılsa o “sana ne” içime işledi, hafızamdaki pek çok acı bağlantıya takıldı kaldı.

Sokak köpeği 333

Dört gündür sürekli bu konuşmayı düşünüyorum, katliamdan beri rüyamda ölü güvercinlerle Ankara Garı’nın, Sıhhiye’nin, tüm Ankara’nın kaplandığını; güvercinlerin ölü bedenleriyle hepimizi boğduğunu görüyorum. Bu anlatımı güçlendirecek bir metafor değil; aklımdan bu görüntüler çıkmıyor. Dün bir adli tıpçı, canlı bombanın etkileri üzerine yazısında bomba patladığında onlarca kuşun iç organları patlayarak saniyeler içinde öldüğünü yazıyordu. İnsanların bombaları, yalnızca başka insanları değil, bomba yapmak için gerekli “akli yetileri” ve “alet yapma becerileri” olmayan diğer tüm canlıları hedef alıyor. Ve biz tam da nasıl kullanıldığından bağımsız olarak bu yeti ve becerilerimiz sayesinde geri kalan canlılardan üstün olduğumuza, dolayısıyla onları manipüle edebileceğimize, yiyebileceğimize, sömürebileceğimize inanıyoruz. Yavru güvercinleri gagalayan saksağana asla yöneltilemeyecek suçlamaları ve sıfatları da tam da bu yüzden hak etmiyor muyuz?

İlk andan beri ne olduğunu anlayamıyorum. Galiba yakınını, tanıdığını kaybetmeyen çoğu insan, benim gibi sadece dehşete düştüğünü, çok korktuğunu, sarsıldığını, şaşırdığını hissedebiliyor. Dehşet, adaletsizlik ve öfkeyle boş gözlerle bakıyoruz. Herkes durmadan Neden?”, “Nasıl?”, “Kaç kişi?” ve “Kim?” diye soruyor. Bu aklın, anlağın sınırlarını aşan travmatik her olayda ortaya çıkabilecek bir savunma mekanizması. Bilicimizin yarıldığı, olayların alışılageldik akışının, dünyada varlığımızı sürdürebilmek için temel bir gereksinim olan güvenimizin kırıldığı böyle bir olayda tekrar korunaklı sınırların içine çekilmek istiyoruz. Açıklama istiyoruz. Normal akışın, olaylar zincirinin, nedenselliğin, akılcılığın işlediği o güvenli alana kaçmak istiyoruz. Sayılar, komplo teorileri, politik analizler o denli korunaklı ki… Bu biraz Hitchcock izlerken teknik detaylar dışında hiçbir şeye kendini ver(e)memek gibi bir şey. Gerilimin, anlaşılmazlığın, akılla kavranamayacak bir tehditin bizi sarmasındansa “neden”, “nasıl” ve “kim” sorularına, yani aklın ve kavramlarının, eşyanın bilindik kanunlarının geçerli olduğu, zamanın ve olayların çizgisel akışının işlemeye devam ettiği o korunaklı ve konforlu alana geri çekilmek istiyoruz.

Ölüm ve yas 5

Fakat bir savunma mekanizması olarak bu tutum geçici olmalı; çünkü savunma mekanizmaları kalıcılaştığında patolojikleşir de. Yavaş yavaş ölümle, kayıpla karşılaşabiliyor olmamız gerekiyor. Acı duyabiliyor, olması gerektiği gibi yasımızı tutabiliyor olmamız gerekiyor. İsyan ederken yas tutmaya devam edebiliyor olmamız gerekiyor. Tekrar sağlıklı olmak, tekrar güvenmek, güvenle dışarı çıkabilmek; okula, işe, alışverişe gidebilmek için değil sadece! Yaşamın, hiçbir kriterle değerlendirilemeyecek, hiçbir idealle yarıştırılamayacak denli yüksek bir değeri olduğunu, diğer her şeyin ancak yaşam varsa, yaşıyorsak değer kazandığını anlayabilmek, hatırlayabilmek için. Yaşamın kutsallığını, en yüksek değer olduğunu hissedebilmek, anlayabilmek ve anlatabilmek için. Bunu hissetmeden yükseltilen örgütlü ya da örgütsüz öfkeyi, isyanı yaşamı hedef almaktan alıkoyacak bir güç olabileceğini sanmıyorum. (Hakikaten, bir insan nasıl canlı bombaya dönüşür?)

Bizi bu olaydan haberdar etmesi, bununla başa çıkmamız, toplumsal bir yas süreci geçirebilmemiz için bize olanak ve araç sağlaması gereken, adalet duygumuzu tekrar inşa etmesine ihtiyaç duyduğumuz kurumlar tarafından bu çok temel, hayvani savunma mekanizmamız kalıcı bir tutuma dönüştürülüyor. Bu bir strateji değil mi peki? Üretim ve tüketime indirgenmiş yaşam denilemeyecek sonsuz ve anlamsız tekrarın devam edebilmesi; değişmez taraflara ayrışmış ve bir arz-talep ekonomisi ekseninde dönen politikanın eski dengelerinin değişmemesi; yasın ve öfkenin belli gruplara yönelen bir hınca dönüşmesi için kullanılan bir strateji. O büyük kırılma anından sonra, duyguların belirli bir ekonomisi ve yatırımı ile sağlayıp pekiştirdikleri güçlerini korumak için de bu stratejiye ihtiyaçları var. İşte biraz da bu yüzden “hangi iç ve dış mihrakların bu olayı gerçekleştirdiği ve bu olaydan çıkar sağladıkları” sorusu şu anda hiç de masum değil. Çünkü bu soru, adaleti yeniden tesis etmek için sorulmuyor! Adaletsiz düzenin kalıcılığını sağlamak üzere insanları paranoyaklaştırmak, hissizleştirmek; düşünceyi komplo teorilerine teslim edip vasıfsızlaştırmak için devamlı durmaksızın yineleniyor.

Tüm bunlara karşılık biraz durmalıyız, kaybımızı anlamaya çalışmalı, kendimizi zorlamalı, yitirilen canlara tek tek bakmalıyız. Sayılara ağıt yakılır mı hiç? Sayılar bize yaşamın kutsiyetini hissettirebilir mi?

Belki de en azından şunları sorabiliriz kısacık bir an için bile olsa: Politikanın, duyguların politikasının, ilkelerden, değerlerden yoksun bir hesap kitap meselesine dönüşmesi; değer biçmeye, vizyon belirlemeye yazgılı olması gereken düşüncenin hesap makinesine indirgenip yozlaşması kimin çıkarınaydı? Şimdiye dek kimin çıkarına oldu?

Ölüm ve yas 3

Ulusal yas ilan ediyorlar, “katliamda ölen insanlarımız için ve aylardır ölen asker ve polisler için”. Yani torba yas! Sonra televizyonlara çıkıp belli bir grubu hedef alan demeçler veriyorlar; her biri biricik olan canlıların kaybı için yas tutacak yere nefretle hınçla katledilenleri ve onların sesi olanları suçluyorlar. Bu katliam kimin çıkarına olacak diye soruyorlar? (Herkes neyin ne olduğunu bilmiyor mu aslında? Diyarbakır’da, Suruç’ta bilmiyor muyduk? Biliyor muyduk?) Peki, yas nedir? Yas nasıl tutulur? Ölümle nasıl başa çıkılır? Peki ya katliamla? Canlı bomba gerçeği nasıl anlaşılır? Canlı bomba olmak için nasıl bir değer ve inanç sistemine sahip olmak gerekir? Bunlara formüle edilmiş cevaplar sunabilir miyiz? Elbette sunabiliriz, o korunaklı alana çekilmek için, her şeyin net kategorilerle anlaşıldığı, kâr-zarar ekonomisine indirgendiği konforlu tüketiciler dünyasına çekilmek istiyorsak her şeye önceden sunulmuş bir formül var. Fakat anlamlı ve değerli bir yaşam için bir süreliğine de olsa kendimizi, duygu ve düşünce dünyamızı anlaşılmaz olana, hesaplanamaz olana açmamız gerekmez mi? Kaybettiklerimiz en azından böyle bir çabayı hak etmiyor mu?

İki katliam arası gerilla mezarlarının bombalandığını gördük, bir insanın katledilip akrebin arkasında sürüklendiğine şahit olduk. İnsanların ölmesinin, 70 yaşında dedeyle 3 yaşında çocuğun sokakta katledilmesinin yanında bu neydi ki? Ya da gencecik askerler yaşamlarını kaybederken? Pek çokları için normaldi hatta bazıları için gerekliydi mezar bombalamak, ölü bir bedeni sokaklarda sürüklemek. Fakat şunu düşünmemiz gerekmiyor mu: ölümle böyle bir ilişki ve kim olursa olsun bir zamanlar yaşamış olan birinin mezarına böyle bir saldırı yaşamla kurulan nasıl bir ilişkinin, nasıl bir anlam ve değer dünyasının göstergesi olabilir? Bu anlam ve değer sistemi üzerine nasıl bir toplum inşa edilebilir?

Ölüm ve yas 2

Yunan tragedyasından öğrendiklerimiz bize ölüye ve mezara saygısızlığın Antik Yunan’da en büyük günahlardan biri olarak kabul edildiğini söylüyor. Antigone’yi hatırlayalım. Oedipus öldükten sonra oğulları Eteokles ve Polyneikes, Thebai’ye hükmetmek için birbirleriyle savaşırlar. Polyneikes, diğer Yunan devletlerinden topladığı bir orduyla Thebai’ye saldırır. Savaşta iki kardeş de ölür ve yönetim amcaları Kreon’a geçer. Kreon vatan haini olduğu için Polyneikes’in cesetinin usülünce gömülmemesini, açıkta yabani hayvanların yemesi için bırakılmasını emreder. Emrine karşı gelen, ölüm cezasına çarptırılacaktır. Antigone bir adamın keyfi yasasına boyun eğmektense ölmeyi kabul ederek tanrıların ve geleneğin buyurduğu üzere abisini gömer ve ölüm cezasına çarptırılır. Ancak ölüye saygısızlık, Kreon’un ve onunla birlikte bütün Thebai’nin de felaketini getirir.

Burada işitmemiz gereken bir bilgelik var: ölümle karşılaşma ve başa çıkma şekillerimizin yaşama dair anlayışımızda belirleyici olduğuna dair bir bilgelik. Bunun için tanrılara ya da (büyük harfle) Tanrı’ya inanmamıza gerek yok. Ruhun ölümsüzlüğüne de! (Hatta ölümlülüğümüzü olabilecek en radikal şekilde duyumsadığımız zaman yaşamı başka dünyalara kaçmadan kucaklayabilir, kırılganlığımızı hatırladığımız zaman diğer yaşamlara saygı duyabiliriz. Ancak böyle bir yas deneyimi ile ideallerimiz için, öte dünyalar için yaşamı katletmeye bir son verebiliriz). Ölümle her bir karşılaşmamız ve ilişkilenişimiz aynı zamanda yaşamı nasıl anlamlandırdığımızı ona nasıl değer biçtiğimizi gösteriyor. Ve her kayıptan sonra ölümlülüğümüzün, kırılganlığımızın yüzümüze vurmasıyla yaşadığımız sarsılma ve bununla başa çıkış şekillerimiz yaşamamıza imkân veren değerleri yeniden tesis etmemizde en belirleyici etken oluyor. Ölen kişi kim olursa olsun kaybımızı nasıl yaşadığımız yaşamın anlamını ve değerini tekrar nasıl inşa ettiğimizi ve edeceğimizi belirliyor.

Fakat nasıl ki “hayvanlar ölmüyor telef oluyorlarsa; ruhları yoksa gömülmeyi bile hak etmiyorlarsa” gerillalar da etkisiz hâle getiriliyorlar, ölmüyorlar. Gerillalara bu muameleyi reva görebilmek için önce onları insanlıktan çıkarmak, canavarlaştırmak gerekiyor. O yüzden devamlı televizyonlarda “bebek katili”, “vatan haini” gibi sıfatlarla anılıyorlar. Ankara’daki katliamdan sonra sosyal medyada hayatını yitirenler için “Allah’a inanan HDP mitingine gitmez, teröristleri desteklemez” denildiğini okuduk. Yası tutulamaz olanlar önce insanlıktan çıkarılıyor. Yalnızca insanı ya da insanlığın belli bir bölümünü yasa ve dolayısıyla yaşamaya değer gören tüm düşünce ve inanç sistemlerinin oklarını herhangi bir gruba çevirmesi yalnızca an meselesi! Çünkü bunların üzerine kurulduğu değerler sistemi hiyerarşik, ayrıştırıcı ve bir tarafa değer vermek için ötekinin değerini gasp etmeye dayalı (insan onu hayvandan farklılaştıran aklı veya özgür istenci sayesinde temelinde değerlidir!). Temelini yaşamdan değil yaşayan belli bir türden, sınıftan, cinsten ya da soyut kavramlardan alan hiçbir değer sistemine güvenemeyiz.

Ölüm ve yas

Elbette bilerek yapmıyoruz, katliamın boyutunu gözler önüne sermek istiyoruz; ama benzer bir durum ölen insanları sayılarla hesapladığımız her durum için geçerli değil mi? Kaybı sayıyla ifade eden bir insan, canlılığı, yaşamı ve özel olarak kendi yaşamını o noktadan sonra nasıl duyar, nasıl anlamlandırır; başka bir canlının yaşamına nasıl saygı duyabilir? Böyle bir yaşam algısı üzerine nasıl barışçıl, yaşama saygılı ve yaşamı temel alan değerler üzerinde ortaklaşabilecek bir toplum inşa edilebilir?

Evet normal-sıradan ölümler, kayıplar yaşamadığımızın farkındayım. Hesap sormamız, adalet aramamız gerektiğinin de. Fakat katliamların, canlı bombaların olmadığı bir dünya için her şeyden önce neyi kaybettiğimizi, nasıl kaybettiğimizi, ne yaşadığımızı anlamaya (mümkün olmasa da) çalışmamız, biraz susmamız ve gerçek anlamda yas tutmaya başlamamız gerektiğine inanıyorum.

Annemle yaptığımız cenaze törenlerini düşünüyorum. Bizle yaşayan kaplumbağaları, balıkları, muhabbet kuşlarını ve tavşanları… Annemin her biri için ayrı ayrı uydurduğu çocuk dualarını. Diğer çocukların da merakla gelip anma törenimizi önce şaşkın şaşkın izlediğini, sonra dualarımıza katıldığını, çiçek toplayıp mezara attıklarını… Bunun daha sonra apartmandaki tüm çocukların yaptığı bir ritüele dönüştüğünü… Bir çocuğun yaşamı, nasıl ölümle birlikte anlamaya başladığını ve ölüme dair bir ritüelin çocuklar arasında oluşturduğu bağı… Ölümü anlayamasa da saygı göstererek onun karşısında şaşırarak yaşamın kutsiyetini, yaşamın her bir unsurunun biricikliğini sezmeye başladığını… Çocuk acımasızlığının empatiye, sevgiye dönüşmesini…

Ölüm ve yas 4

Kendime hayvansever (hele hele hümanist) diyemiyorum, anneme de öyle. Biz tanıdığımız, birlikte yaşadığımız, sokakta göz göze geldiğimiz her bir hayvanın kendine has bir “ruhu” olduğundan emindik ve bu karşılaşmalarda onlarla bir bağ kuruyor onları sevebiliyorduk. Yaşamın tekilleşme ilkesi bizim için gizemini korusa da yaşamın her zaman bir canlının tekilliğinde karşımıza çıktığını ve her bir canlıyla ancak tekil ve kendine özgü bağlar kurulabildiğini biliyorduk. Yasımız da sevgimiz gibi tekildi ve ancak tekil olabilirdi. Sayılara, şemsiye kavramlara yas tutulamayacağını biliyorduk. Belki bunları asla açıkça söylemedik, kavramsallaştırmadık ya da bir inanç sistemine dönüştür(e)medik; aklımız, duygularımız böyle işlemiyordu. Canlılığın kutsallığını çok derinden sezdiğimizi ve bize bambaşka değerleri dayatan bu ekonomik ve toplumsal ilişkiler ağında bile yaşamın kaynağıyla bağımızın halen kopmamış olduğunu düşünüyorum. Yoksa ölü güvercinlerin de cenazeyi hak ettiği inancıma dair naifliğimi nasıl açıklayabilirim? Nasıl ağlayabilirim? Korkudan değil, hatta yalnızca acıdan da değil; yaşama ve ölüme dair derin bir bilgeliğin paylaşılamıyor olmasının yarattığı hayal kırıklığından umutsuzluktan ağlamıyor muyuz biraz da?

Antigone’yi düşünüyorum, abisi “hain” de olsa onu gömebilmek için ölümü kabullenmişti. Bu bilgeliği ve cesareti alışık olduğumuz kavramlarla anlatamam ancak hissedebilirim. Yaşamın kutsiyetine dair derinlere kök salmış inancımızdır bizi kız kardeş yapan. Peki o büyük düşünürler, kendi düşünce sistemlerinde eriterek Antigone’yi okuyanlar… Antigone’nin edimindeki bilgeliği acaba bile isteye mi görmek istememişlerdi, yoksa zaten onlara çoktan kendini kapatmış bir bilgelik miydi bu? Umarım ölü güvercinlerin gözlerine hiçbir şey hissetmeksiniz bakabilenler, mezarlıkları bombalayanlar ve ölümün büyüklüğünü ancak sayılarla algılayabilenler (belki hepimiz) için her şey çok geç değildir.

Hazırlayan: Kıvılcım İlbaşı

Kendi kendini şarj edebilen cep telefonlarını mümkün kılan teknoloji geliştirildi: Wysips

0

Akıllı telefonların ve tabletlerin yaygınlaşmasıyla birlikte şarj sorunu, kullandığımız elektronik cihazların belki de en büyük problemi hâline geldi. Yeni geliştirilen bir teknoloji bu sorunu ortadan kaldırmak üzere: Wysips teknolojisi.

Wysips, yapay ışığı ve güneş ışığını elektriğe çeviriyor. Bu teknolojide kullanılan ışığı toplayan camlar, telefon, tablet ve akıllı telefon ekranlarının üstüne ya da altlarına yerleştirilebiliyor. Yerleştirilen cam, suni ışığı ya da doğal güneş ışığını elektriğe çevirerek telefonun ya da tabletin sürekli şarj olmasını sağlıyor.

SunPartner tarafından üretilen bu teknolojide; ince fotovoltaik katman, mikro merceklerle birlikte yerleştirilerek ince şeffaf bir tabaka oluşturuluyor. Optik işleme tabanlı çalışan Wysips teknolojilerinde, yarı silindirik mercek katmanı, fotovoltaik şeffaf bir katmana bağlı olarak çalışıyor. Fotovoltaik teknolojiler, güneş enerjisini elektriğe çevirirken, oluşturulan optik etki ile fotovoltaik hücrelerin güneşe maruziyeti en üst seviyeye çekiliyor.

kendini şarj eden telefon1

Şeffaf fotovoltaik yapı, enerji dönüşümü ve üretimini de elektronik bir çiple sağlıyor. Işıktan elde edilen bu enerji, mobil cihazların pillerini şarj ediyor. Elektrik, doğal ışık ya da suni ışıktan sağlanabiliyor.

0,1 mm kalınlığındaki Wysips cam yapısı, endüstri standartlarına göre yüzde 90 şeffaf. SunPartner bu tabakanın telefonunun kontrastını, okunabilirliğini, görüş açısını ya da aydınlanma ayarlarını etkilemediğini ifade ediyor.

kendini şar eden tel 5

Işığı elektrik enerjisine çeviren bu tabaka, telefon şarj ünitesi aracılığıyla elektrik şebekesine bağlıymış gibi telefonu şarj ediyor. Bu şeffaf tabaka ince olması sebebiyle cep telefonu ekranlarına, e-kitaplara, tabletlere ve saatlere takılabiliyor. Bu teknoloji ekranlar kadar pencerelere de uyumlu. Üreticiler bu teknolojinin her yüzeyi enerji kaynağı hâline getirebileceğine inanıyorlar.

kendini şarj eden tel 2

Prototipler güneşe maruz bırakıldığında santimetre kare başına 5 mW güç üretebilen ürün, 10 dakikalık ışık enerjisini 4 dakikalık pile çevirebiliyor. Yeni jenerasyon fotovoltaik malzemelerle üretilen enerjinin iki katına çıkması bekleniyor.

kendini şar eden tel 3

Wysips cam teknolojisi 2011 yılında CTIA’nın seçkin “E-Tech” elektronik teknoloji ödülünü aldı. O zamandan bu yana da şeffaf yüzeydeki esneklik, incelik ve şeffaflık arttırıldı. SunPartner’la anlaşan Kyocera şirketi ürettikleri ilk ürünlerini bu yıl Mart ayında, mimarisi kadar güneşiyle de meşhur Barselona’da yapılan Mobil Dünya Kongresi’nde tanıttı. Fransız üretici SunPartner Grup, elde edilen enerji miktarını arttırmayı, bu sayede geleceğin ürünlerinde bu teknolojinin kullanımını yaygınlaştırmayı hedefliyor.

Güneş enerjisi ve teknolojiyi birleştirerek sunan SunPartner, Wysips kelimesini “What you see is photovoltaic surface” yani “Görmekte olduğunuz fotovoltaik yüzeydir” cümlesinin baş harflerinden üretti. Bakalım önümüzdeki günlerde gördüğümüz yüzeylerin ne kadarı fotovoltaik yüzey olacak?

kendini şar eden tel 6

Wysips teknolojisi, şu anki hâliyle yüksek enerji tüketimi yapan akıllı telefonları kendi kendilerine yeter duruma getiremeyecek olsa da daha düşük güçle çalışan e-okuyucuları, saatleri ve daha basit telefonları tamamen şarjdan bağımsız hâle getirebilecek. Yani bu cihazların şarj olma ihtiyaçları ortadan kalkacak. Öte yandan, yeni çıkacak fotovoltaik malzemelerin de etkisiyle, akıllı cep telefonlarının da kendi kendine yeteceği ve şarja hiç ihtiyaç duymayacağı günlerin de çok uzakta olmadığı aşikâr.

Günümüzde kullanıcılara sağlayacağı pratiklik ve enerji tasarrufu adına etkileyici olan bu haber, yakın yüzyıllarda kendini göstermesi beklenen enerji sıkıntısı düşünüldüğünde, insanlık adına ayrıca güzel bir haber özelliği taşıyor.

Kaynak: Daily Mail, SunPartner Technologies, 21st Century Tech, Digital Trends, GizMag

Artvin’de selden etkilenen anaokulu binası graffiti ile renklendi

24 Ağustos 2015 tarihinde tüm Türkiye, Artvin’de gerçekleşen sel felaketi ile uyandı güne. Sağanak yağış sonucu oluşan sel ve heyelanda sekiz kişi hayatını kaybetti. Yerel kaynaklara göre can kaybının daha fazla olduğu söylendi. Birçok hane zarar gördü ve bazıları da yıkıldı. Köylere ulaşım sağlanamadı… Rant üzerine kurulu kent politikaları, doğanın ayarını bozarak umutları ve hayatları yok etti. Acıları kapatmasa da bu graffiti projesi, belki biraz da olsa çocukların yüzünü güldürdü.

Sokak ismi Rob. 27 yaşında ve ortaokuldan beri graffiti ile uğraşıyor. İstanbul’un sokaklarından sonra sanatını, Ağustos ayında gerçekleşen sel felaketinde yıkılan ve sonrasında yeniden inşa edilen okulun duvarlarına işledi.

Özel bir firmanın Artvin‘de düzenlediği sosyal sorumluluk projesi kapsamında etkinliğe davet edilen Rob, okulun içindeki anaokul binasının duvarlarını sanatı ile renklendirdi. “Keşke her zaman anaokuldakiler kadar saf kalabilsek” diye ifade eden Rob, eğitim sisteminin çarpıklığına dikkat çekmeye çalıştığının altını çiziyor.

Daha öncede benzer projelerde de yer aldığını ekleyen Rob, çocukları mutlu ettiği için bu mutluluğu paylaşmanın büyük bir keyif olduğunu da dile getiriyor.

instagram/rob_colour

Rob, graffiti, artvin 5 Rob, graffiti, artvin 1 Rob, graffiti, artvin 6 Rob, graffiti, artvin 9 Rob, graffiti, artvin 4 Rob, graffiti, artvin 3 Rob, graffiti, artvin 2