Ana Sayfa Blog Sayfa 60

İTEF İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali ekranlarımıza geliyor!

Sabah heyecan verici bir habere denk geldim. İTEF İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali dijital ortamda edebiyat severler ile buluşacak ve şahane isimleri dinleme fırsatı verecek.

Festivalin hikayesi ise sitesinden aldığım bilgiye göre şöyle; “İTEF İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali, edebiyatın geniş kitlelere hitap eden bir sanat dalı olarak konumlandırılmasını amaçlamaktadır. İTEF İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali, Kalem Telif Hakları Ajansı’nın girişimiyle 2009 yılından bu yana, kâr amacı gütmeyen bir kurum olan Kalem Kültür Derneği tarafından düzenlenmekte ve hem İstanbul’da hem de Anadolu’nun pek çok şehrinde yerli ve yabancı yazar ile edebiyat profesyonellerini Türk edebiyatıyla, Türkiye’deki kültür sahneleriyle, ülkemiz edebiyatçıları ve yayıncılarıyla buluşturmaktadır. Bu güne kadar 48 ülkeden 467 yazarı ve 32 ülkeden 124 edebiyat profesyonelini ağırlamıştır.

12. yılını kutlayan İTEF-İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali bu yıl Günebakan Edebiyat temasıyla önce dijitalde edebiyat severler ile buluşacak. 15-19 Haziran tarihlerinde yapılacak festivalde, Amin Maalouf’tan Eva Meijer’e, Alejandro Zambra’dan David Nichols’a pek çok yazarla söyleşi yapılacak.

Ücretsiz olarak düzenlenecek festivale kayıt olmak ve programı görmek için kullanılacak link ise şöyle: https://www.itef.com.tr/

Kaynak: İTEF

Genç. Kadın. Pazarcı. 💪🏽

0


Butik açmayı düşünen ancak pandemi süreci nedeniyle planlarını erteleyen, hayallerini gerçekleştirmek için pazarcılık yapmaya başlayan Zeynep ile çok keyifli bir röportaj yaptım. Okuyan birçok insanı yüreklendireceğine inanıyorum.

-Sizi tanıyabilir miyiz?

İsmim Zeynep Tilki. 24 yaşındayım. Uzun bir zamandır özel sektörde çalışıyordum. Ardından işimden istifa edip kendi işimi kurmaya karar verdim. İşimden istifa etmeden evvel bir butik açmanın temellerini atmıştım. Tüm hazırlığımı yapıp ürünlerimi almışken salgın süreci başladı. Şimdilerde pazarcılık yapıyorum. 

-Pazarcılık yapmaya nasıl karar verdiniz? Çevrenizden gelen tepkiler nasıldı? Cesaretlendirdiler mi yoksa engel olmaya mı çalıştılar?

Aslında ailem ve yakın çevrem bu işi asla yapamayacağımı söylediler. Pazarcılık mesleğini beğenmedikleri için değil, benim bu işe uygun olmadığımı düşündükleri için… Zorlanacağımı, beceremeyeceğimi düşündüler. Olumsuz geri dönüşler aldım. Kimse “Başaramasan bile en azından denemiş olursun” bile demedi. 

-Sanırım ihtiyaç duyduğumuz şey içimizdeki cesaret. Kendimizle dost olmak, kendimize inanmak… Dünyanın her yerinde, her meslekten, birçok kadının bu tip yargılar nedeniyle cesareti kırılıyor. Toplumların kalıplarına ve kurallarına uygun yaşadığımızda kendimizi gerçekleştirmemiz imkânsız hâle gelebiliyor. Belki pazarcılık yerine başka bir sektöre yönelmek istediğinizi söyleseniz de aynı olumsuz dönüşleri alacaktınız.

Kesinlikle öyle. Bu noktada cinsiyet rollerinin çok büyük payı var. Bütün iş kollarında cinsiyet ayrımını yaşıyoruz. Pazarcılıktan geçimini sağlayan birçok kadın var. Benimle ilgili yargılar yaşımın genç olmasından ve planlarım arasında pazarcılık olmamasından da kaynaklanıyor aslında. Benim sürecim biraz çaresizlikten dolayı bu yönde ilerledi.

Çaresizlik olarak tanımladınız ama sosyal medyada epey ses getirdi ve yenilikçi bir duruş olarak yer edindi pazarda tezgâh açmanız. Belki de sizin yaşınızdaki insanlara ya da ekonomik özgürlüğünü eline almak isteyen kadınlara ilham olmuştur hikâyeniz. 

Pazarda çok kadın emekçi var. Ancak birçoğu oğluyla ya da eşiyle oluyor tezgâhta. Yaş ortalaması da biraz yüksek elbette. Ben genç kalıyorum birçok pazarcıya göre. 

Ekonomik olarak çok zor bir süreçten geçiyoruz ve özellikle gençlerin maddi olarak çok zorlandığını görüyorum. Üniversite mezunu, geleceğini kurmak isteyen birçok genç insan var. Hepsinin bir şekilde bu zorluklara takıldığını görüyorum. İnsanlar benim hikâyemi gördüklerinde “Evet, zor ama yapılabilir. Ben neden yapamayayım?” dediler ve kendilerini bana bu yüzden yakın hissettiler bence. 

Pazarcılarla iletişiminiz nasıl?

Pazarda büyük bir dayanışma var. Kurulmuş bir ağ var. Herkes herkesi tanıyor. Bana destek olmasalar ben pazarda iş yapamazdım. Herkesin yeri belli ve ben de o dayanışmanın içindeyim artık. Başlarda neden orada olduğumu sorgulayan bakışlar ve şaşkınlıklar oldu. Beni tanıdıktan sonra sahiplendiler. Destek oldular. Yardımcı oluyorlar.

Önyargılı olmamak, denemekten korkmamak lâzım öyle ise.

Kesinlikle. Ailem de pazarın erkek egemen bir ortam olmasından dolayı sorun yaşayacağımı düşündü ama öyle olmadı. Pazardakiler bir süre sonra sizin abiniz, ablanız, kardeşiniz oluyor. Dışarıdan pazar ortamına karşı önyargı var. Müşterilerden de “Yanında erkek yok mu? Tek mi duruyorsun burada?” gibi sorular aldım. Benim için aşılmayacak sorunlar değil bunlar. Ailemin kafasındaki tabuyu yıktım, insanların da algısı değişecektir.

-Bundan sonra hayatınızı pazarcılıkla mı idame ettireceksiniz? Yoksa butik açmak için bir birikim süreci mi pazarcılık?

Ekonomik olarak toparlandıktan sonra butik açmak istiyorum. Bu yola çıkma sebebim buydu. Kendime ait, küçük bir butiğim olsun istiyorum. Pazarda şu anda çok mutluyum. Keyifli ve eğlenceli bir meslek; zorluklarına rağmen. Bana çok tecrübe katıyor. Kendime ait bir yer açsam da haftanın yedi günü olmasa bile birkaç günü yine pazarda tezgâh açarım. Bu süreçte çok mesaj aldım. Birçok insan bu işi yapmak istediğini söyledi. Butik açsam da belki genç arkadaşlarımla dayanışma içinde yine pazarda olurum. Bir arada bir şeyler yaparız. Benim gibi düşünen insanlarla omuz omuza çalışıp kazanırız. Pazara genç bir enerji geldi. Daha çok genç insan görmek istiyorlar. Bunu 60 yaş üstü insanlar bile söylüyor. Her kesimden destek aldım. İnsanlar hayatın zorluklarını bildiği için, sınıf ayrımına ya da cinsiyetçiliğe maruz kaldığı için beni kendilerine yakın gördüler. Bu beni çok mutlu ediyor.

-Peki, pazarda bir gün nasıl geçiyor? Saat kaçta tezgâh açılır, tezgâha ne kadar para ödenir?

Ben Güngören, Esenler çevresindeki pazarlarda tezgâh açıyorum. Sabah 06.00’da gidiyorum. Çünkü kiralar sürekli değişiyor. Bir pazara gidip yer bulamazsam başka bir pazara gidiyorum. Saat 08.00 gibi yerim netleşiyor. Evime dönüp ürünlerimi alıyorum. Saat 11.00 gibi tezgâhım açılmış oluyor. Tezgâh kiraları 70-100 lira arasında değişiyor. Tek bir tezgâh açmak ürünler için yetmeyebiliyor tabii. Ben ürünleri halka uygun fiyatlara satıyorum. Bazen zararına satıyorum. Ekonomik zorlukların farkındayım ama kendi işimi yaptığım için mutluyum. Başkasının işinde çalışmaktansa kendi işimden kazanıyorum. 

-Kadın istihdamıyla ilgili, ekonomik özgürlüğün önemiyle ilgili birçok girişim söz konusu. Kendi adıma söyleyebilirim ki attığınız adım çok değerli ve ilham verici. Bu ülkede birçok kadın isteğini sesli olarak ifade dahi edemiyor. Deneyiminizden yola çıkarak kadınlara öneriniz nedir?

O kadar çok dokunamadığımız hayat var ki… Adını bile duymadığımız bir kasabada hâlâ kız çocukları okula gönderilmiyor veya aile zoruyla evlendiriliyorlar. Şehirlerde boşanmış kadınlar baskıya uğruyor. Kadınlara hem anneliğin hem de iyi bir kariyerin aynı anda yürütülemeyeceği empoze edilmek isteniyor. Toplum hâlâ kadınların gücünü yok saymak, kadınları engellemek istiyor. Her sınıftan kadınlar bir şekilde aile ve toplum baskısıyla engelleniyor. Artık kadınların gücüne inanmamız gerekiyor. Bir kadın anne olabilir; aynı zamanda kariyer sahibi olabilir. Evlenmeden tek başına yaşayabilir. Ne istiyorsa onu yapabilir. Bunun cinsiyetle bir ilgisi yok. Bazı kadın müşterilerim eşleri, babaları tarafından nasıl mağdur edildiğini anlatıyor. Neden anlatıyorlar biliyor musunuz? Çünkü bir ışık bekliyorlar. İnsanların hayatına dokunmamız gerekiyor. Birbirimizle dayanışma içinde olmalıyız. Kadınların kendi ayakları üzerinde durabildiğini göstermemiz gerekiyor. 

-“Kadın kadının yurdudur” diyerek röportajı sonlandırabiliriz öyle ise. İlham verdiğiniz birçok kadın, birçok genç adına teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim. Umarım okuyan ve cesarete ihtiyacı olan insanların hayatına dokunur. 

İngiliz Devrimi’nin Püritan Aktivisti Katherine Chidley

0

Leveller hareketinin öne çıkan isimlerinden olan Püritan aktivist Katherine Chidley, İç Savaş sürecinde aristokrasiye karşı parlamenter sistemi destekleyen mücadeleci bir kadındır. Chidley’nin hayatından bahsetmeden önce püritanizmden bahsederek, onun ideallerine ve inancına yön veren hususları değerlendirmek daha kolay olacaktır. 

Püritanizm, dini bir reform hareketi olarak Kraliçe I. Elizabeth döneminde başlamıştır. Anglikan kilisesinin yozlaşmış formlarından arınmak isteyenlerin oluşturduğu bir topluluktur. Kalvinizm’den doğan Püritanizm, ilahi takdiri vurgulamış ve toplu ibadetlerde kutsal kitabın rehberliğini talep etmiştir. İlk Püritanlar, Elizabeth dönemi dini kurumu siyasi bulmuşlar ve dini hiyerarşide fazlasıyla katolik olduğunu öne sürmüşlerdir. Temel olarak ayinlerin daha sade olması ve dinin birey ile Tanrı arasında yoğun bir ruhsal ilişki içermesi gerektiğine inanmışlardır. Oysa o dönemde İngiltere’de ruhban sınıfı ile hükümet, birey ile Tanrı arasındaki ilişkide aracılık etmektedir. Püritanlar ise bu duruma karşı çıkanlardır. Bu sebeple Püritanlar’ın bir kısmı, İngiltere’de cezalandırılmaya başlanınca, ülkeyi terk ederek Amerika’ya göç etmiştir.

Katherine Chidley’nin 1598 yılı civarında doğduğu bilinmektedir. 1616 yılında Shewsbury’de bir terzi olan Daniel Chidley ile evlenir. Aynı yıl ilk çocuğu olan Samuel’ı ve takip eden on üç yıl boyunca ise yedi tane daha çocuk dünyaya getirir. 1626 yılında kendisi ve kocası hakkında kiliseye gitmedikleri için dava açılmıştır. Hatta kendisi hakkında doğumdan sonra çocukları, vaftiz töreni yapılmak üzere, kiliseye getirmediği için rapor tutulmuştur. Aile, kilise ile yaşadığı bu çatışma ve baskılar sonucunda yaşadıkları yeri terk ederek Londra’ya göç etmiştir. Londra’da, Chidley kendisini Independentlar’ın tarafında destekçi olarak bulacaktır. Püritan anlayışa sahip olan Chidley ailesinin inançlarını bireyselleştirmesi sebebiyle yaşadıkları köyden kovulması dönemin İngilteresi’ndeki dini baskıları ve Kilise’nin siyasi ilişkileri şekillendirmedeki gücünü kanıtlar niteliktedir. Chidley ailesi gibi pek çok İngiliz yaşadıkları bölgeyi değiştirerek iç savaş döneminde Independentlar’a katılmışlar ya da Presbyterianlar’ın yanında yer almışlardır. 

İç Savaş

O dönemde İngiltere’de parlamentonun gayriresmi radikal kanadında yeni bir siyasi yapılanma ortaya çıkmıştır. Kent yetkilileri ve parlamento üzerinde baskı kurmak isteyenlerden oluşan, radikal dinsel tarikatlara karşı baskıcı önlemler alınmasını ve Kilise’nin İskoç modeline yakın, başka bir deyişle Presbiteryen çizgide reform yapılmasını isteyen bir grup bulunmaktadır. Özellikle Londra’da, Presbiteryen harekete karşı olarak, yeni ortaya çıkan ayrılıkçı kiliselerden ve kuşkusuz radikallerden oluşan “Toplumsal Eşitlikçi” diğer bir grup da (Independent) bulunmaktadır. Chidley bu gruba dahil olarak çalışmalara aktif bir şekilde katılmıştır. 1632 yılında Lilburne ailesi ile tanışacak olan Katherine Chidley, ilerleyen yıllarda kadın hakları için mücadele eden  toplumsal bir figür haline gelmiştir.

Chidley, Londra’da kırklı yaşlarının sonlarında, Stepney bölgesinde vaazlar vermeye başlar. O zamanlar bir kadının böyle bir görevde yer alması alışılmış bir durum değildir ve Aldgate’in St. Botolph Kilisesi’nden Thomas Edwards’ın dikkatini çeker. Edwards, Püritan gruplara tamamen karşı olan ve ortadan kaldırılmasını isteyen bir yazardır. Kadınların eğitilmesine karşı çıkan Edwards, evde eşlerinin ve çocuklarının yanında sessizlik içinde olmaları gerektiğini savunan fikirleri ile bölgede toplantılar düzenlemeye başlar. Chidley, buna karşılık olarak Kasım 1640 yılında “İsa’nın Bağımsız Kiliselerinin Gerekçelendirilmesi” (The Justification of the Independent Churches of Christ) adlı kitapçığını yayımlar. Bu eser Edwards’ın iddialarına yanıt olarak seksenbir sayfalık bir kitapçıktır. Chidley, “Tanrıların insanları vaat edilmiş topraklara getirdiği zaman, puta tapanlardan ayrılmalarını” iddia ederek, herkesin inancında özgür olması gerektiğini, hastalıklı fikirleri olan rahiplerden uzak durulması gerektiğinin altını çizer. Son olarak, Edwards’ı dini ayrımcılık yapmakla suçlar. Bu durum ikili arasında ciddi bir gerginlik yaratır ve uzun süren bir fikir çatışması başlar. 

Leveller

Kadınlar, cinsler arasında varolan eşitsiz ilişkilerin kökenleri hakkında soru sormaya başlar başlamaz; ister evrimci, ister pozitivist – işlevselci, isterse de Marxist yaklaşımdan kaynaklansın, biyoloji tarafından belirlenmiş bir sorun olarak toplumsal bir önyargı şeklinde görülür. Kadınların ezilmesi ve sömürülmesinin nedenlerinin analizi önündeki en köklü engel, gizli ya da açık biyolojik determinizmdir. Özgürlük mücadelesi veren kadınlar, biyolojik determinizmi reddettikleri halde, kadınlarla erkekler arasında eşit olmayan, hiyerarşi ve sömürüye dayalı ilişkinin toplumsal, esasında tarihsel faktörlerden kaynaklandığını söylemek yanlış olmaz. Asıl problem ise, bu biyolojik determinizmin temel kavramlara da tesir etmiş olmasıdır. Edwards ve onun gibi düşünenlerin, kadınların toplum içindeki konumunu biyolojik nedenlere bağlayarak farklı görevlerde yer almalarını engellemelerini, biyolojik determinizm kavramı ile açıklayabiliriz. Chidley gibi daha pek çok kadın, devrimsel süreçlerde hem ülkeleri hem de kendileri için mücadele ederlerken, aynı zamanda toplumsal önyargılara da göğüs germek zorunda kalmışlardır. Bu durum hedeflerine ulaşmalarındaki en büyük engellerden birisidir.

Chidley, 1645 yılı Ocak ayında “Thomas Edwards’a Bir Yeni Yıl Hediyesi” (A New Years Gift to Mr. Thomas Edwards) adlı eserini yayımlar. Edwards’ın saldırılarına karşı yazılmış bir başka kitapçıktır. Thomas Edwards ise, bu esere karşılık olarak Chidley’i “arsız ve cesaretli yaşlı kadın” olarak tanımlar. Stepney’den ayrılarak oğlu Samuel ile birlikte ayrılıkçı bir kilise kuracakları Bury St Edmunds’a taşınır. Sonraki yıllarda da Chidley, Leveller grubu ile çalışmaya başlar. 

Parlamento’nun Londra ve civarında 1645 – 46 yılları arasında radikal destekçileri olan Leveller üyeleri, Avam Kamarası’nın tam bağımsızlığı ve tam bir eşitlikçi politik anlayışı destekleyen bir gruptur. Fakat Leveller hareketi hiçbir zaman tüm ulusun desteğini alamamıştır; halkı alışkanlıklarından kopararak Kilise ve iyice nüfuz etmiş aristokrasinin dayattıklarından uzaklaştırmak kolay değildir.

John Lilburne, Elizabeth Lilburne, Richard Overton, Mary Overton, Thomas Prince, John Wildman ve William Walwyn aralarında olduğu gruba Chidleyler de dahil olur. 1647 yılı Eylül ayında grubun lideri Walwyn, Londra’da reform talep eden bir dilekçe sunar. Politik açılımları; tüm yetişkin erkeklere oy verme hakkı, yıllık seçimlere katılma hakkı, tam bir dini özgürlük, yazılı basında sansürün sona ermesi, monarşi ve Lordlar Kamarası’nın terk edilmesi, jürili mahkemelerin oluşturulması, yılda 30£’dan daha az kazananların vergi vermemesi ve maksimum faiz oranının %6 olması gibi taleplerde bulunur. Leveller hareketinde Chidley gibi cesur kadınların yer aldığı grupta, ilk olarak yazılan bu dilekçede, kadın haklarına değinilmemesi büyük talihsizliktir. Fakat ilerleyen yıllarda Chidley ve arkadaşları kadınların sesi olmak üzere bir dilekçe hazırlayacaklardır. 

Kamusal alanda var olmayan, sadece evlerinde çalıştırılan, devlet işlerinden tamamen dışlanmış, oy hakkı gibi vatandaşlık haklarından mahrum bırakılan, evlendiklerinde mülkler üzerinde hak sahibi olamayan kadınlar için, Chidley ve diğer Leveller veya Quaker kadınlarının mücadelesi, dönemin İngilteresi’nde çölde vaha görmek gibidir. Kocalarının kadınlara uyguladığı şiddet, “sopanın elden daha ağır olmayacağı” yaklaşımıyla bir ceza olarak meşrulaştırılan bir anlayışın hüküm sürdüğü, Kilise’nin kadınların yerinin ev olduğu ve evdeki huzuru, sükuneti ile sağlayacağı dogmalarının dalga dalga yayıldığı bir ülkede, kadınların sesi olabilmek için oldukça cesur olmak gereklidir.

Katherine Chidley, Elizabeth Lilburne ve Mary Overton İngiltere’nin ilk kadın hakları dilekçesini hazırlayan isimlerdir. Bu görev esasında onlar için en zor olanıdır; çünkü o zamana dek ikincil konumlarını benimsemiş ve göz ardı edilmiş, haklarını hiç sorgulamamış kadınlar için atılan ilk adımdır. Tüm önyargı ve korkulara rağmen on binden fazla kadına bu dilekçeyi imzalatırlar ve 25 Nisan 1649 tarihinde Avam Kamarası’na dilekçeyi sunarlar. Aldıkları cevap yine evlerine ve eşlerine, ev işlerine geri dönmeleri yönünde olur. Bunun üzerine davasından vazgeçmeyen Chidley, 5 Mayıs 1649 tarihinde “Alçakgönüllülük Dilekçesi”ni (Humble Petition) hazırlar. Leveller kadınlarının tasavvur ettikleri Tanrı ve din anlayışı ile kadın – erkek eşitliğini tanımlar ve bu eşitliğin mülk paylaşımları üzerinde de uygulanmasını talep eder. Leveller hareketi istediği desteğe ulaşamayınca öncüleri mahkemeye çıkarılmaya başlanır. 1653 yılında John Lilburne mahkemeye çıkarıldığında, Chidley onu savunmak üzere Barebone Parlamentosu’na altı bin kadına imzalattığı dilekçeyi sunar; fakat dilekçe sadece kadınlara imzalatıldığı için geçersiz sayılır. Kadınların konumunun perçinlendiği ve bu fikrin Kilise ve aristokrasi tarafından yıllarca benimsetildiği düşünüldüğünde, haklarına kavuşmak için ciddi ve uzun mücadeleler vermek zorunda olmaları olağan bir sonuçtur. Bu sebeple haklarına kavuşmak için ilk olarak 1918 tarihini beklemeleri gerekmiştir. Bu tarihte 30 yaşını doldurmuş kadınlar oy verme hakkına sahip olacaktır. On yıl sonra ise kadın – erkek eşitliği oy hakkı hususunda sağlanacaktır.

Daniel Chidley 1649 yılında ölür ve Katherine Chidley, kocasının konfeksiyon işini devralır. Ölümüne dek işini başarıyla yönetir ve İrlanda’da bulunan parlamento ordusuna malzeme gönderilmek üzere en az iki büyük anlaşma imzalar. Ölüm tarihi ve sebebi konusunda kesin bir bilgiye ulaşılamamıştır. Katherine Chidley, bir kadının kocasının arkasına sığınmadan, hem kendi hem türdeşlerinin hakları için ve hem de ailesi için, zaman zaman tek başına mücadele vermiş ve ataerkil önyargılara asla boyun eğmemiş bir kadındır. 

 KAYNAKÇA

Mies, Maria, Bennholdt_Thomsen Veronika ve Von Werlhof Claudia. Son Sömürge: Kadınlar. çev. Yıldız Temurtürkan, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008.

Öğretir, İsmail. Püritanizm ve Dini/Ahlaki Yozlaşma: Nathaniel Hawthorne’un Kızıl Damga’sı, İlahiyat Akademisi Dergisi (Gaziantep Üniversitesi İlahiyat Fakültesi), Cilt 2, Sayı 3, 2016. 

Parker, David. Batı’da Devrimler ve Devrimci Gelenek 1560 – 1991. Çev. Kemal İnal, Dost Kitabevi, Ankara, 2003.

Simkin, John. English Civil War, History of Socialism, Katherine Chidley, Spartacus Educational, http://spartacus-educational.com/Katherine_Chidley.htm  

Walby, Sylvia. Patriyarka Kuramı. çev.Hülya Osmanağaoğlu, Dipnot Yayınları, Ankara, 2016.

Kara Kitap ve Kara Kitap’ın İzinde: Lütfen Biraz Yavaş!

Kara Kitap’ı ilk yayımlanışından otuz yıl sonra okudum. Kitabın sonuna eklenen Kitabın Yazılış Hikâyesi’nde, Nobel jürisini en çok etkileyen kitabın Kara Kitap olduğunun belirtilmesine işin aslı pek de şaşırmadım. Tüm külliyatını kişisel pek çok sebepten hâlâ okumadığım daha doğrusu okumayı hep ertelediğim Orhan Pamuk’la uzun bir aradan sonra Kara Kitap’la buluşmak oldukça hoş bir deneyimdi. Hoş deneyimleri paylaşmak güzeldir.

Kara Kitap’ın Olması Gereken Sırrı

Uzundur düşünüyordum; bizde kahramanın yolculuğu neredeydi? Kahramanın yolculuğuyla birlikte onun değişiminin gizli tanıkları olacağımız o belirgin edebi hazza ne olmuştu? Kara Kitap bende o belirgin kavrayışı ve hazzı yarattı mı? Biraz; daha çok edebi bir bize bakma duygusuyla, unuttuğumuz ayrıntıları, kavrayışları ve kendi sorularını aslında herkesin sorularını detaylandırışıyla beni büyüledi. Ki burada büyü sözcüğünü sanat nesnesinin yaratması gereken illüzyon olarak kullandığımı belirtmek istiyorum.

“Yüzyıllardır aradıkları altını hiçbir zaman bulamayacaklarını bilmemeleri de simyacıların mutsuzluğu değil, varlık nedeniydi çünkü. Modern illüzyonist, istediği kadar seyircisine yaptığı işin bir hilesi olduğunu söylesin, onu heyecanla izleyen seyirci, bir an olsun, bir hileyle değil, bir büyüyle karşılaştığı için mutlu oluyordu.” diyen Kara Kitap karakterlerinden Saim gibi düşünüyordum ben de. Romanın gizi de bu illüzyonu fazlasıyla sağlamasında bulunuyordu.

Okur yani daimi okur şunu bir yerden sonra hissetmeye başlıyordu. Okudukları arasında gerçekten okuma keyfini hücrelerinde hissederek eline aldığı yapıt sayısı bir yerden sonra okuduklarına ters orantılı olarak azalıyordu. Bazen öyle bir hâl alıyordu ki; artık okuma eyleminin kendisini bile sorgulatıyordu. Ama meselem bu değil. Meselem, bu az bulunan edebi hazzın Kara Kitap’ta çokça yer aldığını anlatmak da değil meselem tam burada susacakken kitaptan şu alıntıyı hatırlamam:

“Acaba bu neyin işareti diye soracaktı belki de bana, ama fazla konuştuğu, kendi dertleriyle dünyayı fazla işgal ettiğini hissediveren vatandaşlarımızın kapıldığı o çaresiz ve hüzünlü sessizliğe kaptırmıştı kendini.”

Evet, sonuçta bu yazıyı yazmayıp da kendimi bu çaresiz ve hüzünlü sessizliğe bırakacaktım ve ne olacaktı?

Kitabın Sularında

Ben de yine kitapta belirtilen bir elbiseyi değil, bir hayali satın alan müşteri değil miydim sonuçta? Hayalini satın aldığım bu okuma hazzından bahsederek hayalin içinde tam da kitabın kahramanı Galip’in ve kitabın da ana eksenlerinden birisi olan bir tür kendisi olmayı çıkarmıyor muydum?

“Her şeyden önce, babam bizi bir yapan hareketlere dikkat etmemiz gerektiğini söylerdi!”

Bizi biz yapan hareketlerimizden biri de kimi daimi okurun yiten edebiyat keyfi değil miydi? Başka bir okurun da pekâlâ benim gibi o hazzı yeniden yakalayacağı kitapların peşinde olduğunu düşünerek bu yazıyı yazıyor ve Kara Kitap’ın sularında yüzüyordum.

“Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz!” dedi gururla Saim, bu şaşkınlık ve sessizlik ânında. “Yazı hariç.”

Yazarın Gitgide Galip’e Benzemesi

Kara Kitap’ın Yazılması Hikâyesi’nde Orhan Pamuk, gitgide Galip’e benzemesinden bahsediyor.

“‘O’ tabii ki, göz’dü. Olmak istediğim kişiydi göz. Ben önce ‘göz’ü değil, O’nu yaratmıştım, olmak istediğim kişiyi. Olmak istediğim ‘O’ da kendinden bana uzanan o korkunç, boğucu bakışı salıvermişti üzerime. Özgürlüğümü kısıtlayan ‘göz’ her şeyimi görüp yargılayan o insafsız bakış, üzerimden hiç ayrılmayan lanet olası bir güneş gibi tepemde asılıp kalmıştı. Sözlerime kanıp şikâyet ettiğimi sanmayın sakın. ‘Göz’ün bana sunduğu pırıl pırıl manzaradan hoşnuttum.”

Okur da o söylemese bilemeyeceği bu bilginin yanında yazarın kitabın sonunda araya giren sözlerinden olmasa da yukarıdaki alıntı gibi kimi yerlerde onun izleriyle karşılaştığını düşünmekten memnun oluyordu belki benim gibi. Belki de kitapta tam da Godot’u bekler gibi bir kurtarıcı bekleyen bizi, “kendi olma” tartışmalarını ve sonra bir başkası ve bir başkası daha olmayı, manayı, gizi, arayışıyla bizi biz yapan evimizde kalmayı sevecekti. Ne de olsa hepimiz bir yerde romanda geçen Şehrikalp Apartmanı’nın çatı katından sokağa bakmıyor muyduk? Oradan kovuluyor ve oraya dönmüyor muyduk? Hepimiz bitmeyen bir İthake yolculuğu içinde kendimiz olmaya çalışmıyor muyduk?

Yeşil Tükenmez Kalemle Altını Çizmeden Geçemeyeceğim 

İçindeki hikâyeleri ve hikâyeler içindeki hikâyeleriyle zevkle okunan Kara Kitap, her şeye rağmen değişmeyen Galip’i ve her şeye rağmen değişmeyen bizi aynalayarak roman içinde defalarca karşılaştığımız yeşil tükenmez kalemle de aramızda bir bağ kuruyor. Kitabın aynasına bakan okur da yine kitabın bir yerindeki keramati kendinden menkul aynada farklı şeyler görülmesi gibi belki de altını yeşil mürekkeple çizeceği nice farklı şey görüyor. 

Kitabın bir yerinde parantez içinde (lütfen biraz yavaş) denmesi boşuna değil. Bu hız çağında, okumanın hazzını yeniden bulabilmek için de okuma eylemiyle bir çeşit oyuna girmek için de biraz yavaşlamak şart. Bu yavaşlığın içinde yeşil mürekkeple altını çizerim ki; Kara Kitap’ta her şey toz pembe değil. Galip’in karşılaştığı ve kendinin Rüya olmasını düşleyen arkadaşı Belkıs, daha sonraki bir karşılaşmada aslında sınıflarında öyle biri olmadığı söylenerek, kim olduğu ve o zaman o karşılaşmada aslında ne olduğu belirsiz bir halde kitabın sayfaları arasında kayboluyor. Yoksa kitabın dediği gibi insanın kendi olmasına izin vermedikleri bu yerlerde, bunca zenginlik barındıran Kara Kitap da Belkıs’ın kendi olmasına izin vermemiş miydi? Ne de olsa Galip, minareye çıkan Belkıs’ı takip etmişti ve bir kadın karakteri takip eden roman kahramanlarına bu coğrafyada hâlâ oldukça az rastlanıyordu.

Alıntılar: Orhan Pamuk, Kara Kitap, YKY Yayınları, 13. Baskı, Şubat, 2020, s. 79, 49, 63, 76, 108

Meet Merlijn Wolsink: A Drag Queen from Amsterdam, Catalyzer of Consciousness and More Beyond!

Photo Credit: @jitskenap

Amsterdam is a crazy city! I was there for 1 month thanks to the artist in residence program that i was involved. And every moment has passed with plenty of art and shows. I was inspired by the many streets, museums and many people of the city before presenting my own conceptual/contemporary happenings… One of these people was Merlijn, who encouraged many people around him.
Let’s get to know him a little bit!

Photo: @vin_visuals


Diren Demir: Hello Merlijn! How would you introduce yourself?

Merlijn Wolsink: Oh, good question. I am just a boy… (Hahah!) from the Netherlands. –That’s what I used to think… I had to change my point of views about myself, what I do in this world and what I can create to contribute other people on the world. 

 But you know… in essence I come from the Theatre. I have done so many things related to creative expression. At the moment I am running an Access Consciousness® business, this is mostly about coaching, facilitating people to get more clear on their life and choices. And actually through clarity, they become more creative and they keep choosing to create their lives. It’s powerful.

 I love many things. I actually love being on the earth right now!

 I am a boy, but other than that, I am anything that I choose to be. Mostly I just pick the boy version of me, and sometimes I pick the drag version of me. Basically, when I am with people I am okay with any energy that I can be in order to create something with that person, or create something in that situation.

 In stead of saying “I am a boy”, I am more like living in the question. That has been a very liberating point of view, because for me, there is a big difference between our body and our being. I am not defined by my body but that does not mean that I have to put myself to another box, and it does not mean that I have to give myself to another definition. So, I just play with all, with all definitions.

Photo Merlijn: @isabeaubbosscher Photo Merlot: @Stef Lohstroh


 DD: How is your academic background in theater, and how did it effect you to have a deeper connection with your body?

MW: I kinda grew up as a singing-moving type of person. I have been raised with music. Then I had the point of view that I wanted to theater and my dancing was not good enough… So actually, I had a pre-education for both conservatory and dance academy, and I got into the both education and chose to study full time dance academy with a minor in singing. And after a certain point dance academy took over. Next to it being a great place to develop my body and life as a dancer, It also kinda bashed out a lot of theatricality because it was so technical and so academic. So, it took a while for me to re-gain that. I did all my studies, my pre-education and my dance bachelor for performing arts at İn Rotterdam Dance Academy, Codarts – a wonderful school.


DD: What kind of super powers do you have?

MW: One of my super powers is to melt the judgments in people’s reality. I never really realized that was a super power, but apparently, that is what it is.

 I never knew what to do with that kind of feeling I get when those judgments change… because it can be kind of awkward when you have a conversation and you notice that someone has a fixed point of view or judgment and then it can get more and more intense, this what I would call energetic intensity. But when I got more clarity on that, by just noticing it throughout my life, using and working with the tools and the information from Access Consciousness and actively facilitating sessions and trainings as well– I realized that I was pulling a lot of judgment into my world, into my head and I was having a lot of weird thoughts anytime that would occur. But then I started asking some questions about it like ‘what is this…?” “is there a capacity in this?” and there actually was. So, one of the biggest capacities that I know to have is to melt judgment. İn other words, “changing the ground of judgment in this world that we live on and in.”

 What I have been noticing ever since I’ve been actively doing drag and have been engaging in drag and the LGBTQIA+ communities, is that there’s a lot of possibilities and also there is a lot of judgment. -I never actually knew why, but then I knew- I was avoiding this energy of intense judgment… mostly what people carry about themselves. Like the idea of “I am gay, I am this, I am that… I am defined so I can fit in this world and have the right to exist” which might sound a it bold… but now I don’t have a lot of points of view about ‘being gay’ anymore so I can just go and be anywhere and have conversations with people. Through the eyes of this world I could see myself as gay also because I live a more ‘gay’ lifestyle and I think it’s just a life choice, also next to discovering and owning certain preferences.

  I noticed that when I just show up, people often relax, or they smile or they don’t know what to say and go giggling. But I know something is opening up in their World, whatever that is.

 Super powers… everyone has them but it has really been misunderstood. That’s why I would love people to claim it for themselves too. Melting judgments a weird super power though… it’s kind of Being a space that allows us to change to occur. And in that space of awareness there are so many things, so many energies.

I was feeling and having so many thoughts, emotions and projections that people have about themselves and others, it can be really confusing to receive all that information without realizing that that is what you and don’t really know what to do with all of it. It was very confusing for me for a long time but then I asked “is anything about this is actually true for me? Or am I just being aware of it? Who does this belong to? Am I picking this up from other people ” Noticing and acknowledging that transforms is at the same time. So it is kind of like, we are all musicians and energy transformers when we are just being us. That was just a big “AHA!” moment for me and it usually is a big “AHA!” for the people I worked with too.

You know, it can be very hard to find the things in our character that we are already are very used to Be and carry around. The same counts for personal potential that we already have, but we often cannot find it or see it ourselves, just because we are already very used to do it and to be it.


Photo: @Stevie.p84


DD: How was the process of becoming and being aware of it for you?

 MW: That was a choice, then the rest follows I was about to die in 2015. Hardly anyone knows it, but I was. But those thoughts I had about dying were not mine. I had just picked up on those and I created my life based upon them. Funny huh? Like a big AHA! Those were the moments that I found myself struggling. But I knew somewhere that I would be able to change this. Then the tools of Access came along, which was like… very liberating! And after my near death –Hahah! That was close…- and getting clear on this I was like “okay, I am still here now” and I was just so grateful to be alive. You know, in that process of nearly dying, you just get clear on so many things at the same time. Like, nothing is significant anymore if you just really wanna live. So that was life-changing for me. Everyone has the choice to die or choice to live, sounds simple and it might take a little more that just a choice, I’ve experienced that it starts with the choice to live. Now I am just so grateful to be physically alive and healthy.


DD: What is the story of Magic Merlot? How did she appear in your life?

MW: ‘Magic Merlot’ has always been there. This creative energy was and is like a part of me. I never really identified myself as a male or female when I was a kid and would also play with ‘girly’ things like make-up, wearing dresses and all that stuff. We have Access tools and questions for everything, so I just started to ask “what energy that I can be to contribute to world?”, “what else is possible?” and “what I would like to create in a 5 years?” And it just brought this energy, which started to invite more. For example I started to see more drag in my Facebook feed, I went to see more drag performance and all of a sudden I said “ok, let me go check it out again” And then my friend Crystel from Amsterdam was like “Oh! How about to start drag again…? What could you create…?” Before that I had never really claimed a drag act, I did play in a drag musical and had a lot of undefined drag gigs but I never claimed it for myself.

 Magic Merlot was born in an Uber taxi. We were driving into Amsterdam Centre coming from a drag performance and two Irish guys carpooling with us asked me “what is your drag name?” and Crystel just blurted out “Magic Merlot!” I laughed so hard, i was like “oh my god this is so funny”. I had to get used to the name and then I found it so charming and irrational, so I claimed it, haha!

 Then it started evolving and coming to the life. And it is still a creative energy. Magic Merlot is a little bit different then Merlijn. Also, when I am Merlot, the projections I get are very different then the ones I get as Merlijn, so then I create something different with that. Merlijn is more like… easy, relaxed, a bit autistic… Merlot is relaxed too but she is very much in control, very knowing… she is not a controlling bitch, she is kind… and she is sexy. And she allowed me to be more ‘sexy’ as a boy as well, because all the female energy gets acknowledged in her and when I’m just my boy-self and I can relax into that too. Also it has inspired a lot of the women and men in my Access coaching practice as well.

 I just like to play with both possibilities. Its whatever you define the ‘female’ and ‘male’ – and then, I play with the projections of the world. This is the funniest part.

 Anyway, Merlot came to life because I wanted to expand my life and create something different.

Photo: @vin_visuals


DD: As I see, Merlot is very helpful and creative energy for your life and self-acceptance…

MW: Yes! And for me it is even beyond self-acceptance… Acceptance is more like something you use to make things ‘right’. What Merlot actually does is allowing me to be more creative in different areas and allows me to be different energies. It’s an easier way to be for me to Be in such an artful creation of drag and it keeps it flexible to not conclude too much about it. So, I would rather say “allowance” than “acceptance”. Allowance is more like going beyond right and wrong. Just allowing it to be what it is – and what I choose to make it.

 I don’t even really define ‘me’ or ‘Merlot’ as ‘real’ anymore. It is more like… pure inspiration in a body, or with the body… Our body and our choices are our tools.

 There is also another creative side to this. She mostly shows up in my online programs and classes, usually at least one morning at the live trainings. İt is quite a lot of work to put that bitch on but it’s worth it, because I see that people’s worlds open up, the harshness kind of melts away and they start giggling… you know, they are men and women, and they think like “oh my god, am I making myself so real? I am creation! And what else can I be? What else can I do? What else can I have? ”


Photo: @jonhaywooduk

DD: A lot of people can define being a Drag Queen as a form of show that is separated from “normal” life and belongs only to the stage. But I can see that this is very different for you. How is that for you?

 
MW: Well, I am not sure that I am really a lot different with that… It is more like: I do not need Merlot to live a happy life and I kinda see life in itself as a performance. It’s one big show, haha! I don’t need to dress up as a woman to feel that I exist. What it does for me; I can use all those possibilities and it’s fun to play with. Sometimes my body even seems to be able to do the feminine appearance easier than the masculine, yet it fluctuates. That is why I love the genderfluid idea so much. It allows you to play and explore yourself.

 But everything I do is either a creation or facilitation. İf I am in front of a crowd I want them to be receiving. That works the same in theatre. People come for an experience. In day to day life that might be a little less active. Showing up in Drag is a tool to embody more possibilities and to take action on it while doing it. A lot of things show up in the performances and it opens up people’s world… or people just judge it, but I don’t resist those judgments.

 I think a lot of people resist when they are being judged, or when they feel that judgment. I think we should just get over that… it’s not wrong that someone is judging, it’s just a judgment. Why don’t you just let it in, let it through and let it change? Just have it as an awareness… What Merlot really taught me is to receive the judgement and let it change by receiving it. It changed my entire life. Receiving someone’s energy or judgment is like… a superpower.


DD: You are an active participant of the Drag community in Netherlands. What kind of contribution has that been for you?


MW: I’ve felt very welcomed so far. Usually people talk about competition between each other. I don’t believe in competition, it is not my reality.  And as a drag queen, in my point of view… you would not really do it without having some sort of wider or deeper purpose. There is always some sort of drive, whatever that is, otherwise proaly you couldn’t really do it. And I put a lot of my time, work and energy into my drag and I have a lot of admiration for everyone even choosing to do some form of drag.

When I started I realized “I should just go out and show up”. That’s what it usually is; just dress up and go to some events and be open to receive everything. I went to Lady Galore’s Drag Night and immediately Galore gave me a stage when she saw me. She just asked “do you wanna do a number?” and i said “Umm, i didn’t prepare anything.” So, I just did a kind of lousy lip sync. It was still good enough but i was kinda “uhmmm”… haha. However –I knew I had to be there and it got the ball rolling, without expectations.

  What I have found with the Queens and people that I worked with so far; I ask for fun and great people to show up, and they do! They are super supportive, especially if you are willing to look beyond their own insecurities. Also there are a lot of drag houses and drag kings, clubkids… Everyone has a great space to develop their style. There are stages at some bars, clubs and restaurants. We didn’t have open stages for a while but that is happening again soon.

DD: Political LGBTQIA+ jargon which changes and growing everyday also changes the drag practices and making it more queer, sexless and free… Now women can do drag queen and men can do drag king performances… What do you think about the point where drag practices will evolve in future generations?

MW: I think it’s a way to more like genderfluid, non-binary… and everyone still has the choice to choose a specific style or not.  That creative energy wants to express itself through all of us physically and energetically…  And what are the infinite possibilities? I think I would ask this question. “What are the infinite possibilities for the drag in the planet and for the next generation?” I guess we will see.

 There is al lot of people diving into this hole of creative possibilities. This is what it is; it is a creative possibility. And I think it is going more and more beyond that you only do it just because when you are a man and want to be a woman or you are a woman and you want to be a man. It is beyond that.

Photo: @maxzoulek


DD: How you combine your spiritual potential with your drag performances?

 
MW: Consciousness includes everything, it includes spirituality, it includes earthly stuff, it includes people…  And I can combine everything.

 What I actually enjoy about performing -and I didn’t realize that this is what we do as performers- is, we change the energy of the people when they are receiving from us, when they ‘let us in’. That’s why they are there. We are change makers and color bringers. A lot of times people feel happier after a performance or after meeting us. It makes them -and me- feel more alive. And even if they become mad inside their head or confronted with something when they see my show, then there is also something changing, haha!

 This energy that has built up around Magic Merlot is like beyond what I could imagine, people are so inspired. And what else is possible…?

Photo: Stef Lohstroh


 DD: Can you tell us about the shows, the zooms or the trainings that you are planning to do soon?  

MW: I have a really cool Call on my website… “Judgment, Are You Get Any?”

 A lot of people shy away from any judgment, either negative or positive… You know, like “You look good” or “you look bad” or “Oh my god you are amazing” or “oh my god you are so terrible”…

 Usually those judgments are energetic and a lot of time things get to feel heavy and people don’t know what to do with it… So I did a call about that. That is free for everyone to download and it’s life changing for many people.

 And i have some calls coming up about sex and the creative possibilities of sex, because it goes more beyond than what we think it is. A lot of it is about receiving and a lot of it is about creation. A lot of people aren’t empowered to be creative in their relationships… You can find the more on my social media and website.

 DD: In order to contribute to LGBTQIA+ individuals and everyone else who read this interview, what question would you send to them?

MW: Woww, ok… “If I would not judge myself, what would I choose…?” Or, “If I would not judge this, what would I choose…?”

DD: Thank you for your time!
MW: You are welcome!

Websites of Merlijn;
www.handsonaccess.nl

https://linktr.ee/merlijnwolsink/

https://linktr.ee/themagicmerlot/

Sesiyle sınırları aşmak, coğrafyaları büyülemek: Leyla Gencer

Leyla Gencer, tam anlamıyla öncü kelimesini karşılayan bir isim. Kadın olmanın mücadeleyi beraberinde getirdiği bir sistemin ortasında, sanat tutkusunun peşinden gitmekle kalmadı, bu toprakların hiç alışık olmadığı bir sanat türünün bu coğrafyaya taşınmasına, operanın daha çok konuşulmasına vesile oldu. O, başka coğrafyalarda La Diva Turca diye adından söz ettirip opera aşkının izinde devleşirken doğduğu topraklara da bu sihrin etkisini işledi.

Geç keşiflerimden ve haliyle bu yüzden pişman olduğum isimlerden olan Leyla Gencer, 10 Ekim 1928’de İstanbul’da doğdu. Gencer’in babası, Hasanzade İbrahim Çeyrekgil, annesi ise aslen Polonyalı olan Alexandra Angela Minakovska’dı.

Gencer’in çocukluk yılları İstanbul’da Boğaz, Polonezköy ve Yeşilköy civarlarında geçti. Çocukluk yıllarında annesi ve babası dışında hayatını etkileyen kişi ise bakıcısı Madame Lejeune adlı Fransız bir kontes oldu. Leyla Gencer, ondan çok şey öğrendi, içinde bir yerde kendisini bekleyen tutkusuyla tanıştı.

Leyla Gencer, İstanbul Konservatuvarına başladığı ilk zamanlarda, eşi dışında pek destekçi bulamadı, ailenin ileri gelenleri tarafından eleştirildi. Ama tutkularından geri adım atmayan Gencer, daha konservatuvardaki ilk eğitim gününde La Scala’da sahneye çıkmayı hedef olarak belirledi. Bu arada konservatuvardaki eğitimi süresince, alanındaki en iyi hocalarla çalışma şansı yakaladı. Cemal Reşit Rey’den armoni, Reine Gelenbevi ile ses ve solunum teknikleri ve Muhiddin Sadak’tan solfej eğitimi aldı.

Hayatındaki dönüm noktalarından biri İstanbul’u bırakıp Ankara’ya gidişi oldu. Bir dönemin ünlü opera sanatçılarından Arangi Lombardi’nin şan hocalığı yapmak üzere Ankara’ya gelmesi, Leyla Gencer’in performansını göstermek için hocayı ziyarete gitmesi ve orada kalmasının teklifi üzerine Gencer, çalışmalarına Ankara’da devam etme kararı aldı. 

Leyla Gencer Ankara’da ilk olarak 1950 yılında ‘Cavalleria Rusticana’ operasının ‘Santuzza’ rolüyle sahneye çıktı. Bu performans çok sevildi ve Gencer bundan sonra birçok resmi devlet resepsiyonunda sahne aldı.

Başarılarının birbirini izlemeye başladığı Gencer’in 1949 ile 1953 yılları arasındaki Ankara’daki yaşamı ve mesleki hayatı 1953 yılıyla tamamen değişti. 1953 yılında Türkiye ile İtalya arasında gerçekleştirilen kültür antlaşması sonucunda Leyla Gencer Roma’da bir resital vermesi için görevlendirildi.

Roma, Leyla Gencer için bir başka dönüm noktası oldu. Sesiyle dünyanın kapılarını araladı, sayısız opera oyunu sahneledi, dünya temsilleriyle sınırları aşıp dört bir yanı büyüledi. Leyla Gencer, 1950 yılından 1983 yılına kadar dünyanın en önemli sahnelerinde temsiller verdi, en önemli opera kurumlarında görev yaptı.

1983 yılında sahneleri bırakan Leyla, ışığını başkalarına yaymaya karar verdi ve eğitimci olarak yola devam etti. Eğitimin yanı sıra opera üzerine sayısız seminer verdi.

Leyla Gencer’in sanat ve üretkenlikle dolu hayatı 10 Mayıs 2008’de son bulurken geride sayısız ilham verici kayıt ve bir hayat hikayesi bıraktı. Bu dünyaya değişi o kadar değerliydi ki İKSV belgeselindeki şu sözler fazlasıyla derindi o yüzden; “[…] İstanbul Boğazı sessiz bir tekneyi ağırlıyordu. İtalyanlar La Diva Turca’ya nice isimler takmıştı. Bunlardan biri de Il Fiore di Bosforo-Boğazın çiçeği. Ve şimdi, ağır ağır ilerleyen teknede boğazın çiçeği, yeryüzünün en güzel şehri dediği İstanbul’una veda ediyordu. Teknenin emaneti ve görevi çok değerliydi. La Diva Turca’nın vasiyetini yerine getirmek üzere yola çıkmıştı. Küller rüzgâr olup uçuyor, havalanıyor ve gümüş sulara karışıyor. Küller, dramatik soprano bir ses oluyor. Aida’nın, Violetta’nın, Leonora’nın, Tosca’nın, Norma’nın, Lucia’nın, Leyla’nın sesi. Aşkın, azmin, cesaretin, tutkunun, evrenselliğin, çağdaşlığın sesi küller, tüm bir yaşama ve sonsuzluğa dönüşüyor.”

Kaynak:

İKSV Leyla Gencer Belgeseli

Rıza Utku Madak, TÜRK OPERASINDA ÜÇ ÖNCÜ KADIN: SEMİHA BERKSOY, SAADET İKESUS ALTAN, LEYLA GENCER, Yüksek Lisans Tezi.

Görsel kaynağı: İKSV

Bir Vicdani Ret Hikayesi: Asker Doğmayanlar

0

Vicdani ret dünyada savaş dolayısıyla ölen, sakat kalan insanlardan daha çok tartışıldı. Asla aklın ucundan dahi geçmeyen bir şeydi çünkü ülken savaşa girdiyse eğer bir erkek olarak senin o savaşı ret etmen. Yani aslında askerliği ret edip, gitmemen. Asker doğanlar kadar olmasa da, asker doğmayanların varlığı, vicdanları rahatsızlık verici düzeylere ulaşıp tartışma ve kavga konusu dahi oldu çoğu zaman. Tabii ki edebiyatın ve sanatın diğer dallarının da konusu oldu vicdani ret.

DeliDolu Yayınları tarafından yayımlanan bir John Boyne kitabı olan Asker Doğmayanlar konusu itibariyle gözden kaçmaması gereken fakat, tek sebep bu olmaksızın konuyu hikayelendirme biçimiyle de son derece çarpıcı ayrıntılar içeren bir kitap olarak raflardaki yerini aldı. İrlandalı yazar (hatta Dublin’li) John Boyne’a Çizgili Pijamalı Çocuk romanından aşinayız zaten. Bu romanında da Yahudi soykırımına maruz kalmış iki çocuğun hikayesini anlatan yazar için dramatik anlatının ustalarından diyebiliriz.

Asker Doğmayanlar henüz 17 yaşında orduya gönüllü yazılarak  Birinci Dünya Savaşı’nda Fransa’nın kuzeyinde Almanlara karşı savaşan Tristan Sadler’in hayatı ile tanıştırıyor bizleri. Son derece içe dönük, zor bir hayatı olan Tristan’ın şahit olduğumuz yolculuğu bir trende başlıyor. Savaştan iki yıl sonra Eylül 1919’da çantasındaki bir deste mektupla Londra’dan Norwich’e giden Tristan’ın omuzlarında taşıdığı yük mektuplardan kat ve kat ağır.  Tristan yanındaki mektupları Norwich’e vardıktan bir gün sonra cephede silah arkadaşı olan ve hayatını kaybeden Will’in ablası Marian Bancroft’a verecektir. Bu bir tür itiraf yolculuğu onun için, sonunda yüklerinden kurtulma umuduyla çıkmış olduğu bir yolculuk.  

John Boyne hikayeyi anlatırken iki cephe kurmuş. İlki savaş ortamı, cephede yaşananlar, cephe gerisinde olup bitenler, bilinmeyen gerçekler olurken, ikincisi savaş sonrası insanların taşıdığı ağır fiziksel ve ruhsal yükler, içsel muhasebeler, vicdani retlerin insan üzerinde silinmeyen damgasından doğan haksız yargılar.  İki cephe arasında kurulan anlatım bağı ve Tristan’ın çocukluk dönemine kadar giden olaylar hikayenin güçlü destekçisi niteliğinde. İlk cepheden başlarsak henüz yaşı tutmadığı halde askeri birliğe gönüllü yazılan Tristan’ın birliğinde 20 asker var. Savaş sonunda içinde Will’in de olduğu 18 kişi hayatını kaybederken içlerinden bazıları aslında cephe gerisinde gerçekten neler olup bittiğini bildikleri için ellerine silah almayı ret ediyorlar. Yargılanıyorlar. Ya orduda belirli lojistik görevlere atanıyorlar ya da toplum hizmetinde zorunlu çalışmaları şartıyla  ülkeye geri gönderiliyorlar. Fakat bildiğimiz gerçek dışında vicdani retçiler haklarındaki karar açıklanana kadar orduda zorunlu olarak eğitiliyorlar ve gönüllü olarak orduya katılan kişiler tarafından maddi, manevi, vicdani tüm konularda eziliyorlar. Tristan ve Will’in birliğinde olan Wolf bir vicdani retçi olarak mahkemenin kararını beklerken öldürülüyor mesela ve bu olay Tristan’ın psikolojisini derinden sarsıyor. Bir de cephede savaş esnasında bir Alman askerine yapılanları da görünce gönüllü olarak geldiği ordudan vicdani retçi olarak ayrılmak istiyor. Tüm bunlar sonucunda Tristan’ın çocukluğuna gidiyor, cinsel yönelimlerinin gerçeklerini okuyor, Will’e karşı olan karşılıksız tutkusuna şahitlik etmeye başlıyoruz. Olup bitenlerin neredeyse doğal bir sonucu olarak Tristan’ın Norwich’te yaşayan ailesi toplum tarafından dışlanıyor. 

1919 sonrası oluşan ikinci cephe, yani Tristan’ın Will’in ablası Marian Bancroft ile buluşması işte tüm bu ağır yükler eşliğinde gerçekleşiyor. Roman savaşanlar mı yoksa savaşmayı ret edenler mi sorusunun cevabını aramıyor. Sorguya suale yer vermeksizin toplumlar tarafından belirlenen oluşturulan kuralların, kaidelerin, savaşların, ölümlerin, kaosların bazı kişilerin üzerinde oluşturduğu amansız baskı, vicdani muhasebe ve depremlerin ne boyutlara ulaşabileceğini çarpıcı detaylarla okuyoruz.    Asker Doğmayanlar içinde bulunduğumuz pandemi dönemi ve hemen arkasından patlak veren ırkçılık, ölüm, vicdansızlık konuları koridorundan geçerken alıp okumanızı kesinlikle tavsiye edebileceğim bir kitap.

Asker Doğmayanlar

Yazar: John Boyne

Yayınevi: DeliDolu

Türü: Roman

Yayın Tarihi: Nisan 2020

Sayfa Sayısı: 298

Geleceğe Yardım Etmek: Madam Blavatsky

Madam Blavatsky, tam adıyla Helena Petrovna Blavatsky. Geleceğe yardım etmek için, fedakarlığı görünür kılmış yolun Üstatlarından ayrıca Teozofinin de kurucularından.

Neden Madam Blavatsky’i anıyoruz? Onun adına bir şeyler yazıyoruz?

Kitaplarının çoğu Türkçeye çevrildi. Çevirilerle ilgili konuşmaya gerek yok, ancak şu kadarı söylenebilir ki ezoterik kitaplar, ki bunlarda çok değil, başlığının “ezoterik” olmasına da gerek yok, kademe kademe yazılmıştır . Ezoterik kavramı, yazarın bu yolla aldığı bilgi nasıl elde ettiğini de bize gösterir. Bilgiyi “dışa” açarken de, bunu yaparken yasalara, izinlere tabi olduğunu bilmesidir. Neyi ne kadar açacağını bilmesidir. En önemlisi yarınlara ışığı nasıl saklayacağını bilmesidir. Gurdjieff’te de benzer bir şeyi görebiliriz. Dolayısıyla gömülü olanı ve açık olanı daha da açmak için de izinleri bilmek gerekir. Bu günün kapalı olanı, elli/yüz yıl sonra herkese açılacağını da hatırlatalım.

Ezoterik olarak yazılmış olan bir metnin, görünenden daha iç kavramları olduğu anlaşılır. Görünenin arkasındakini kim açabilir? Konuyu ezoterik yazılara ve yazarlara getirmeden Madam Blavatsky’e geçelim.

Gelişimin entelektüel olduğunu öğrendik. Batının maddenin dışını araştırmasına bilgelik dedik. Ya mikroskopla inceledik ya da teleskopla inceledik. Doğaya aletler koyduk gözledik. Bilgeliği topladık, tasnif ettik ve porsiyonlara bölüp ilk okullara, orta okullara, liselere dağıttık. Dünya üzerinde yürüyecek insanlığa maddenin dışını öğrettik. Maddenin dışı da gereksiz demiyorum ancak öncelikli mi ya da ne kadarı bu olmalı ? Kendisine dair çok az fikri olmayan insanlığı geçişlere nasıl hazırlayacağız?

Bu içsel bir acıdır. Başı göğe uzanan insanın, araçlarla bir şeyler gözlemesi ve bunu yine biriktirmesi. Peki, içi görecek araçlar nerede? Neden insanın gelişmesini unuttuk? İşte burada bir değişme var.

İnsanlığın şuur alanlarına tohumlar ekilir ve zamanı geldiğinde o tohumlar canlanır. Bu hayatta olmayabilir de olabilir de. Eğer olursa diğer etkenleri de hayatımıza çekmemiz gerekir. Batının zihni, bu çekme halini daha fazla kitap okumak ve “bilmek” ile özdeşleştirdi. Tohumu ekenler ile tohumun bizlerde büyümesine yardım edenlerin bilgeliğini çalışmak gerekir. Bunun bir adı da ruhsal hiyerarşidir.

Bu bilgelikler nerede? Hiyerarşi, bilgeliğini üstatlarla görünür kılıyor. Bunun arkasındaki sistemi merak edenler bana yazabilir. Nasıl oluyor da tohumlama gerçekleşir ya da üstatlar ile hiyerarşi arasındaki akışı nasıl anlarız diye. Bu sorular şu anda bu yazının tanımı dışında kalıyor.

Madam Blavatsky ile başlayan bilgelik doğru bir şekilde ve temeli vererek aktarılmaya başlandı. (öncesinde yok demiyorum, lütfen böyle anlaşılmasın, bir toplanma noktası olarak vermeye gayret ediyorum). Madam Blavatsky, Alice B. Bailey ve Master DK, sonrasında Bodo Bailey’in kitapları geliyor. Bu üçlü yüzyıldan fazla bir zamandır dünyanın son dönem realitesine yardım edecek bilgeliği veriyor. Bu bilgeliği biz, insanlık ailesi olarak çoktan geliştirmemiz gerekiyordu.

Bu aynı zamanda şunu da gösteriyor; insanlık ailesi olarak ilk inisiyasyonumuzu da almamız gerektiğini de anlıyoruz. Biraz geç kaldığımız ortada, çünkü başka planlarda bize bağlı. Geçiş dönemlerine süreci hızlandırmak için daha da görünür olacak. Avatar, dinlerde de kendini birçok isimde gösteren departman aramızda görünür olacak. Görünürlük fiziksel seviyede olmasa da yüksek mental seviyede görünür olması yeterlidir. İllaki dünya gözüyle ” İsayı” görmemize gerek yok?

Hiyerarşi ve insanlık

Ortadaki üçgeni başka bir yazıda açıklayacağım. Hiyerarşi, inisiyeler ve insanlık ailesi.

Madam Blavatsky hiyerarşinin bilgeliğini bize açarak, gelecek bilgisini bize indirdi. İnsanlık olarak bilmemiz gerekenleri, mesela ilk seviyede ne vardır dersek; ben bir beden değilim, bedenlenmiş formlar aracılığıyla maddeyi deneyimliyorumdan başlar ve, beden nasıl oluştu? Krallıklar neler, gezegenlerde neler oluyor gibi insanın unuttuğu bilgisini tekrar ona açıyor. Bu bilgelik bizde entegrasyona neden oluyor ve birçok şeyi çok hızlı değiştirmemize olanak veriyor.

Yazıyı çok uzun tutmak istemiyorum. Arayanlara bir fikir vermek istiyorum. Yolda yürüyenler giderek kalabalıklaşıyor, birbirimize merhaba demek kadar güzel bir şey var mı?

İlahi Bilgelik: Teozofiyi Anlamak

Teozofi, Yunanca θεοσοφία (theosophia) teriminden, θεός  (teos), “tanrı”, “tanrılar” veya “ilahi” ve σοφία (sophia), bilgelikten türetilir. İlahi bilgelik, Tanrı ya da tanrıların bilgeliği ya da ilahi şeylerdeki bilgelik olarak tercüme edilir. Terim ilk olarak Neo-Platonik okuluna mensup tanınmış bir İskenderiye filozofu olan Porfiri’nin (AD. 234 – 305) yazılarında bulunur.

Helena Petrovna Blavatsky, kısaca Madam Blavatsky, teozofinin doğru anlamı için Tanrı bilgisi değil, Tanrılar, yani İlahi olan, insanüstü bilgi demiştir.

Madam Blavatsky ve Henry Steel Olcott

Teozofik Terimler Sözlüğünde, terimi daha sonra şu şekilde tarif eder: Teozofi (Gr.). Bilgelik-Din veya “İlahi Bilgelik”. Dünyadaki tüm din ve felsefelerinin alt yapısı ve temelidir. İnsan bir düşünce varlığı haline geldiğinden beri, sayılı üstatlar tarafından öğretildi ve uygulandı. Teozofi pratikte tamamen ilahi ahlaktır”

Uzun yıllar Teozofi cemiyetinde bulunmuş Geoffrey Farthing Teozofi konusunda bize yardım eder. Teozofi bunlar değildir;

(1) Şöyle bir din değildir; kesinlikle başka herhangi birinden veya başka birilerinde türetilmiş değildir;
(2) spiritüel ya da psişik bir tarikat değildir;
(3) bir dogma, inanç veya mezhep değildir; kimse tarafından uydurulmamış veya icat edilmemiştir;
(4) spekülatif bir felsefe değildir; herhangi bir felsefe okulundan veya herhangi bir felsefe okulunun bir karışımı değil;
(5) kesinlikle kara büyücülük, kehanet ya da sihir sanatları sistemi değildir;
(6) bir düşünce sistemi veya belirli bir fikir kümesi değildir;
(7) bir görüş, inanç veya kavram meselesi değildir; ne sizin, ne de bir başkasının;
(8) kendi kendini yükseltmek, kişisel istekleri, arzuları, talepleri ve hatta kişisel ihtiyaçları karşılama aracı değildir;
(9) kasten gizli tutulan herhangi bir şey değildir; kimseden saklanamaz;
(10) Doğada herhangi bir gerçek ya da hakikat değildir; ne ahlaki, nezih, kibar ya da yardımsever, ne de akılcı ve makul herhangi bir şeyle bağdaşmaz.

Madam Blavatsky ile başlayan, 1875 yılında kurulan cemiyet sonrasında dünyanın hemen hemen her yerine yayılıyor. Erken dönem Teozofistlerin kitapları yavaş yavaş Türkçeye çevriliyor. Doğu bilgeliğini Batıya getiren Madam, Hiyerarşinin dışsallaşmasında görev alıyor diyebiliriz. Bilgeliği bu kadar açık ve yüksek seviyeden vermesi, bilginin de korunmasına yardım etti. Yukarıda parlayan ışığı aşağıya çekemedik, hala da birçoğumuz çekemiyoruz. Yukarıda kaldığı sürece ışığından az da yararlansak, o temiz kalması sürdürüyor. Ancak yine de çeviriler ile anlam kaymaları oluyordur.

Teozofik kitapları inisiyelerin çevirmesi gerekliliği de ayrı bir konu. Üstadın yüksek benliği ile bağlantı kurup ya da kurmayı niyet edip, meditatif olarak hassasiyet içinde bilginin aktarılması gerekli. Yoksa, şahane bir karmanız olur. Böyle büyük ışıksal hareketlere sadece yukarısı dahil olmaz, yanlış ya da başka türlü bilgi vermek isteyen birçok değişik planda vardır? İsa’nın Dünya’nın Prensi ile karşılaşması gibi?

Sizde ona verecek bir şey varsa Prens gelir, geldiğinde bilgelik de getirebilir sonra kitabı birlikte çevirirsiniz. Karma üstüne karma.

Bu girişten sonra Teozofiyi nasıl çalışabileceğimize bakalım. Kalp merkeziyle ilgili olan yazı burada faydalı olabilir.

Sizinle birlikte atan en az dokuz kalp diyor Üstat DK. Yani bir grup olarak çalışılır. Diğer türlüsü, kişi kendi zihni ile çalışır. Zihnini akıllandırır, eğer şansı yaver gider grubun içine girerse sonra akıllı zihnini devreden çıkarmak için uğraşır. Bilmek, bilginin illüzyonuna, cazibesine kapılmamak için uğraş ister, kendini bilmek ister. Birbirini izleyen öğrenilerin, inisiye adaylarının birbirini takip etmesi gerekir, Hocanın, göreceli olarak önde olan inisiyenin yönlendirmelerini tabii ki akışın içerisinde olur.

Hiyerarşinin dışsallaşması ve bilgeliğin doğru bir şekilde yayılması ciddi bir sorumluluktur. İnsanın evrimi, maddenin ve düşüncenin evrimi, gelişimi bizi tamamlayıcı başlıklardır. Ancak öncelik yine bilgi değildir. Keşfetmeye, aramaya ve öğrenmeye olan hevesimizdir. Bu heves bizde süreklilik oluşturur. Süreklilik, bir şeylerin şekillenmesine olanak verir. Şekillenmiş olan şeyler bizim görünmeyen ile, Üstatlar ile bağ kurabilmemize olanak verir.

O aşamadan sonra artık aday kendi ışığının kapladığı alan kadar hiyerarşinin planlarını gerçekleştirmeye çalışır. Bu konuda daha yazılacak çok şey var. Bu girişten sonra bazı önde gelen teozofistleri inceleyelim.