Ana Sayfa Blog Sayfa 59

Microblading Kaş Uygulaması Nasıl Yapılır?

0

Etkileyici bir bakışın olabilmesi için gözler kadar kaşların da kusursuz olması gerekli. Maalesef birçoğumuz kaşlarımızın görünüşündeki kusurları göz ardı ediyoruz. Kaşlardaki problemlerin makyaj ile giderilmesinin zor olması ve ekstra özen gösterilmesinin gerekliliği kaşlarımızın muhteşem bir görünüme sahip olmasını engelliyor. Bahar Arslan Akademi bünyesinde gerçekleştirilen microblading işlemi bizleri bu sorunlardan kurtaracak.

Kaşlarınızın harika bir görünüme kavuşması için Bahar Arslan Akademi’den randevunuzu aldığınızda işlemler renk seçimleri ile başlar. İlk olarak kendi kaş renginiz ile aynı rengi belirlemeniz gerekmektedir. Bu aşamada isterseniz tüm kaşlarınız farklı bir renge çevrilebilir. Ancak uzmanlar her zaman doğal kaş renginizin kalmasını önerecektir. Vereceğiniz karara göre uzmanlar tarafından en uygun renkler ortaya çıkar.

Gerçekleşecek olan işlemde yüksek bir acıdan söz edilemez. Yalnızca kaş bölgesinde bir batma hissi yaşanır. Bu durum bazı kadınları rahatsız edebildiği için ilk olarak bölgenin uyuşturulması için kremler kullanılmaktadır. Çok yüksek bir acı olmadığından kremlerin sunduğu uyuşturucu etki yeterli olur. 10-15 dakika beklendikten sonra kremler bölgeyi yeterince uyuşturmuş olur ve microblading işlemine başlanır.

İşlemde tamamen steril enjeksiyon malzemeleri kullanılmaktadır. Bu malzemeler sayesinde belirlenen renkleri verecek olan organik boyalar derinin yarım milimetre altına enjekte edilecektir. Gerçekleşen enjeksiyonlar kaşlarınız ile aynı yönde ve kaşlarınız ile tamamen aynı renkte olur. Basitçe tarif edilmesi gerekirse derinin alt kısmına yeni kaşlar çizilecektir.

Microblading Kaş Uygulaması Kaşın Şeklini Değiştirir mi?

Kadınlar genel olarak kaşlarının istenen şekle kavuşması için kaş aldırma işlemini gerçekleştirmektedir. Gerçekleştirilecek olan microblading kaş işlemi sonrasında bu duruma gerek kalmaz. Operasyon öncesinde kaşların alacağı yeni şekle de karar verilecektir. Birçok kaynakta bu işlem gürleştirme operasyonu olarak gözüküyor olsa da hiç kaş bulunmayan bölgeye de uygulanarak kaşın farklı bir şekle bürünmesi sağlanabilir.

Microblading Kaş Uygulaması Sonrasındaki Süreç

Kadınlar uygulamanın nasıl yapıldığı kadar uygulama sonrasındaki süreci de merak etmektedir. İşlem sonrası süreçte merak edilen konuların başında tabii ki kaşların alacağı yeni görüntü gelir. Bahar Arslan Akademi gibi profesyonel merkezler işlem öncesinden gösterimlerini gerçekleştirirler. İşleme henüz başlanmadan, işlem sonrasında kaşların nasıl bir görüntüye kavuşacağı ayrıntılı bir şekilde belirtilir.

İyileşme süreci de kadınların merak ettiği aşamalar arasında yer alır. Microblading işlemi tamamlanıp merkezden ayrılan kişiler direkt olarak normal hayatlarına dönerler. Uygulama sırasında dahi yüksek seviyede bir acıdan bahsedilemediği için işlem sonrasında da devamlı bir acı söz konusu olmaz.

Bazı uygulamalar ilk yapıldığı anda küçük yaralara sebep olabilir. Bazılarında ise ilk gün rengi tam tutmayıp birkaç gün içerisinde rengi oturtulacaktır. Ancak Bahar Arslan Akademi gibi profesyonel merkezlerde gerçekleşen bu uygulamada böyle durumlar da söz konusu olmaz. Merkezden dışarı çıktığınızda kimse kaşlarınızda ekstra bir işlem yapıldığını anlamayacaktır. Direkt olarak çok bakımlı gözüken kaşlarınız ile hayatınıza devam edebilirsiniz.

Suyun sonu görünürken sadece hane halkı mı önlem almalı? -I

Öncelikle belirtmeliyim, elbette biz de önlem almalıyız. Bireysel adımlar, her zaman çok değerli. Suyun israfını önlemek için biz de elimizden geleni yapmalıyız. Zira zaten başımıza gelen her şey, bu tüketme merakından. Bu yüzden elbette su tüketimine de dikkat edelim evet ama peki ya büyük işletmeler, fabrikalar, resmî kurumlar? Onlar ne söz veriyor suyun sonu görünürken? Bize bunu da söylemeleri gerekmez mi?

Reklamların cinsiyetçi, sağlamcı ve aslında türcü tutumu, pek çoğumuza fenalık geçirtirken şimdi bahsedeceğim reklam, bu konuda tabir-i caizse kombo yapmış durumda. Siz bakmayın sevildikleri için erkek oyuncuları da reklama taşıdıklarına, verilen mesaj belli; ev işi üzerine yığılan, tabii bu benim ifadem, onlarınki görevi ev işiyle ilgili her şey olan kadınlar, mutfakta tükettiğiniz suya dikkat edin. Çünkü evet, ev işlerinin sorumlusu olduğunuz gibi su krizine de katkı sağlıyorsunuz!

Yanlış bir çıkarımda bulunma payımı bırakıyorum elbette ama benim reklama denk gelince hissettiklerim bunlar. Hislerimi bir yana bırakıp su meselesine ve reklama dönersem reklam, evin dışına çıkmıyor. Haliyle fabrikaların, işletmelerin ne sözler verdiğinden pek haberdar olmuyoruz. Tabii burada şunu belirteyim, reklamın güncel hali nedir bilmiyorum. Belki de ev dışına çıkılmıştır, sadece kadın bulaşık yıkamamıştır. Ve mutfaktaki musluk için söz vermesi istenen kadının dışında, yeme-içme, giyim sektörünün, tarım ve sanayi alanının da sözlerini duymuşuzdur.

Kişisel olarak yani evlerimizde kullandığımız, dünyadaki herkesin içmek, yıkanmak ve sifon çekmek için harcadığı su, her yılki kullanımımızın %8’ini oluşturuyor. Geri kalan ve suyun sonunu getiren sanayi kuruluşları, yeme-içme ve giyim gibi diğer tüm büyük tüketim kanallarında ise su, tarımda %70, sanayide %22 harcanıyor. Bu arada şunu da belirtmeli, evet evlerde %8’lik bir kullanım söz konusu ama yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz ve kullandığımız her şeyle suyun sonunun gelmesinde katkımız oluyor bir şekilde.

Bununla ilgili izlediğim bir belgeselden aldığım notlar şöyle; birada 74 litre, bir fincan kahvede 130 litre, tişörtlerimizin her biri için 2500 litre, muzda 160 litre su harcanıyor. Ama verilere göre hiçbir şeyde etteki -bu kelimeyi sevmiyorum. Gözü, kalbi, hisleri olan bir canlının yenildiğini unutturmaya çalışıyor– kadar su yok.

Ve evet, görüldüğü gibi yine bize çok iş düşüyor. Az tüketmek, alışkanlıkları değiştirmek çok önemli ama su krizini önlemek için yeterli mi? Bana göre hayır. Tarım arazileri, fabrikalar, çeşitli sanayi kolları sorunun çözümünde kilit noktada yer alıyor. Bir de dünyanın her yerinde sadece işine geleni yapan ve konuyla ilgili hiçbir adım atmayan hükümetler.

Oysa hanenin dışına çıkan alanlarda su israfı bir hayli fazla. Örneğin, Güney Kaliforniya, her yıl iki trilyon galon sudan fazlasını yem için kullandıkları kaba yonca yetiştirmede harcıyor. Güney Afrika’nın şarap sektöründe kullanılan suyun küçük bir kısmının ise ‘sıfır gününü’ yaşayan Cape Town’un musluklarına yettiği söyleniyor. Su krizinde ciddi noktaya yaklaşan Meksiko City’de içme suyunun yarısı sızıntılı borularda kaybediliyor ve düzeltilmesi için buna herhangi bir ödenek ayrılmıyor. Burada örnekler bir hayli fazla maalesef.

Bu arada dünya üzerinde bazı ekinlerin çok mantıksız yerlerde yetiştirilmesi söz konusu. Ve dünyadaki tarım alanlarının yüzde 95’i en etkisiz yöntemi kullanarak tarlaları suya boğuyor. Buradaki önerilere göre eğer su daha yüksek fiyatlı olsaydı hükümetler su altyapılarını onarmaya değeceğini düşünebilirdi. Tabii bunun adil bir şekilde olacağını, yoksulların suya ulaşma hakkının sorunsuzca gerçekleşeceğini düşünmek, şu sistemde çok iyimser geliyor bana.

Öte yandan su azaldıkça ona ulaşmanın rekabeti yarışmaya dönüşüyor. Kazananın ve kaybedenin kim olacağını ise hükümet belirliyor. Araştırma, Meksika örneği üzerinden bu ifadeyi kullansa da pek çok yerde aynı durumun yaşandığını ve ileride yaşanacağını kestirmek zor değil. 2018 yılında Meksika’daki hükümetin bazı markaların ülkenin her yerindeki yüzey sularına ulaşmasını kolaylaştıran bir yönetmelik çıkarması sadece oraya özgü kalmadı, kalmayacaktır da.

Suyun tüketimindeki bir diğer dikkat edilmeyen nokta ise suyun kirletilmesi. Suya verilen değer o kadar az ki her gün iki milyon ton lağım, tarım ve endüstriyel atık, suya atılıyor. Bu, zaten azalan kullanılabilir su kaynağını iyice tüketiyor ve diğer su kaynaklarının sömürülmesine vardırıyor işi. Ki bu oldukça maliyetli bir yöntem ve dünyanın ekonomik sıkıntılar içinde yaşayan insanları güçlük çekerken hükümetler, su krizi için gerçekçi adımlar atmak yerine, bu yöntemi düşünüyor olmalılar.

Yazıyı şimdilik burada bitiriyorum. İkincide genel durumun, atılan adımların yanı sıra protestolardan da bahsedeceğim. Açıkçası şu noktada herhangi bir vaadin dürüst olacağı konusunda çok rahat edemiyorum. O yüzden yetersiz kalsa da su konusunda biz elimizden geleni yapmaya devam edelim.

Kaynak: Coping with Water Scarcity, UNWater

Nicholas L. CainPeter H. Gleick, The Global Water Crisis, June 2005Issues in science and technology 21(4).

Netflix Su Krizi Belgeseli

Çıplak Vatandaş Film İncelemesi

Yıl 1985. Seyirciler artık tercihlerini daha müstehcen filmlerden yana kullanırken, Yeşilçam ağır ağır topallamaya başlıyor. Ama benim kanaatimce 85’ten 90’a kadar olan filmler Yeşilçamı daha da kuvvetlendiriyor. O yıl “Yılanların Öcü, Züğürt Ağa, Son Darbe, Namuslu, Şendul Şaban, Adı Vasfiye’’ gibi filmler ile şaha kalkmanın ilk adımları atılıyor. Ama sanırım Züğürt Ağa ile birlikte o dönemin toplumsal sorunlarına en güzel parmak basan yapımlardan biri de “Çıplak Vatandaş’’ filmidir.

Kadrosunda Şener Şen, Candan Sabuncu, Kamran Usluer gibi oyuncular ve reji koltuğunda ise bana göre Türk tiyatrosunun en kaliteli ve yenilikçi ismi Başar Sabuncu vardır. İbrahimin kızlarından birini oynayan o zamanların küçük oyuncusu da şu anda bir yıldız olan Burçin Terzioğlu’dur. Film o zamanlar orta direk diye tabir edilen 4 çocuklu memur olan İbrahim’in sokakta yarı çıplak bir şekilde koşması ve ona yöneltilen meraklı gözlerle açılıyor. Ardından zaman içindeki bu mülayim karakterimizin filmin başındaki aklını kaçırmış biri gibi koşmasına olan sürece odaklanıyor ve olaylar gelişiyor.

Öncelikle bu film Başar Sabuncu’nun ilk filmi. Tabi yönettiği ilk filmi, ondan önce senaryosunu yazdığı Ertem Eğilmez’in çektiği ve yine Şener Şen’in ilk başrol deneyimi olan Namuslu filmi var daha önce künyesinde. Hatta kendisini tiye alan yönetmen bir sahnede Müjde Ar’a bir film çekimi sırasında uzatılan röportajı yarıda kesen rejisör kendisidir. Müjde Ar’da “bu da kendisini yönetmen zannediyor’’ diyerek ilk filminde muazzam bir “cameo”na imza atıyor. Filmde toplumsal yapının analizi harika geçirilmiş. Herkesin o zamanlar için güne zamla uyandığı vakitler bizde filme zam ve elde avuçta giderek azalan paralarla başlıyoruz filme. Memur maaşını alan İbrahim aldığı parayı dert yanmadan cüzdanına koyarken “Şükretmesini bilmeyen birinin iki yakası bir araya gelmez’’ manifestosu ile karakter çözümlemesi yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Topluma binen bu yükün altında kimsenin kalamayacağı gibi İbrahim’de yavaş yavaş karakter kırılmasını yaşıyor. Birde haneye bir tane daha çocuk geleceğini öğrenince günlük ihtiyaçlarından biraz daha kısmaya başlayan İbrahim kendine memurluk dışında limon satıcılığı, bulaşıkçılık bile yapmaya başlıyor. Bütün bu omuzlarına binen geçim sıkıntısının üzerine bir gece aniden minibüsten atlayarak soyunuk vaziyette meydanlarda koşması İbrahim’e çok farklı yollar sunacaktır.

O zamanların politik düzeni, toplumsal sınıf farklılığı, gelir ekonomisinin yetmezliği ekranlardan sıyrılıp hafızamızda kalan şeyler oluyor. Hatta bir tane güzel bir sahnenin naifliğine de değinmek istiyorum. Bir akşam İbrahim yine kara kara düşünürken TV’de o zamanların başbakanı olan Turgut Özal ulusa sesleniş konuşması yapıyor. Ama tek fark Turgut Özal’ı Şener Şen canlandırıyor. Sonra dayanamayıp TV’yi aldığı gibi dışarı atıyor. Sanki İbrahim bu duruma düşmesinde politikayı adeta alaşağı etmeye çalışıyor.

“Çıplak Vatandaş’’ diye tabir edilen karakterimize bu süreçten sonra fenomen gözüyle bakılıyor. Reklam filmleri ardı ardına gelirken, evlerinden mahrum edilen ailemiz sonra daha güzel lüks bir ev, hatta araba sahibi bile oluyorlar. Günümüz ile karşılaştırdığımızda “kolay yoldan’’ para kazanan fenomenlere özenip onların yaptıklarını tekrarlayan toplum kavramı o zamanda aynı durumda. Çıplaklıktan gelen paraya imrenerek toplumda adeta çıplak olarak ses getirme kavramı oluşuyor. Fabrikalarda çıplak şekilde çalışan işçilerden, gecekondu yıkımında makineleri durdurmak isteyen insanlara kadar herkese heves oluyor “çıplaklık’’.  Tabii bu durum bazılarının işine gelmeyerek böyle bir isyana ket vurma girişimi ve sonunda bu işin öncüsüne engel olmak kaçınılmaz son oluyor. Toplum böyle kişilere destek verirse büyüklerin, patronların işine gelmez. İsyan bayrağı çekilirse o isyan bayrağı sadece bir kişi ile taşınmaz. Ama bu bayrak özgürce dalgalanmaz ve taşıyanların hepsi tek zora sokulur.

Çıplak Vatandaş sadece o zaman değil bence hangi yıl izlenirse “evet yaa’’ tepkilerini alan bir film. Yazımı burada sonlandırırken filmden sevdiğim bir replikle noktayı koymak istiyorum.

“Başta gidenin başı kesilir’’

Benim filme puanım 10/8

Cehennem’in İkinci Dairesinde: Francesca da Rimini ve Paolo Malatesta

Ve iki şair şehvet düşkünlerinin ebedi cezaya çarptırıldıkları yere gelirler. Bu ruhlar, ölümlü hayatlarında aşk denen tutku fırtınasının elinde nasıl oyuncak olmuşlar ve bir hazan yaprağı gibi hiçbir tepki gösteremeden oradan oraya savrulmuşlarsa, şimdi de, durup dinlenmek bilmeyen, şiddetini bir lahza kaybetmeyen cehennemi kasırganın önünde savrulmakta, bir anlık durmanın özleyişi içinde yanıp tutuşmaktadırlar…

Dante Alighieri’nin, İlahi Komedya ”La Divina Commedia’’ isimli yapıtında, Cehennem’in iç içe geçmiş ve gittikçe daralan dokuz dairede yaptığı yolculuğun öyküsünden alınmış ve birçok tabloda farklı şekillerde tasvir edilmiş bir hikaye: Francesca da Rimini ile sevgilisi Paolo Malatesta’nın hikayesi.

Gustove Dore, Paolo ve Francesca da Rimini, 1863

Şimdi acı çığlıklarını duymaya başlamış, kulağıma çarpan sayısız hıçkırıkların duyulduğu yere gelmiştim. Fırtınalı bir havada, ters yönlerden esen rüzgarların dövdüğü bir deniz gibi uğultulu, ışıksız bir yerdi burası. Durmak bilmeyen cehennemi kasırga, ruhları girdabı içine almış sürüklüyor, çarpıyor, canlarını yakıyordu. Ruhlar kasırganın önüne katılıp yanımıza gelince, ortalık çığlıklar, hıçkırıklar, iniltiler ve tanrısal kudrete savrulan sövgülerle doluyordu. Bu azabın, isteği akıldan üstün tutan şehvet günahkârlarına özgü ceza olduğunu öğrendim.

Joseph Anton Koch, Cehennem’deki İkinci Çemberde Dante ve Virgil, 1823

Bazen, bir öpücüğü paylaşan masum aşk kuşları olarak tasvir edildi Paolo ve Francesca: bazen de kıyametli aşklarının ölümü ile boyandılar.

William Dyce, Francesca da Rimini, 1837

1255 yılında, bir İtalyan kasabasında, Ravenna Efendi’nin kızı olarak dünyaya gelir Francesca. 20 yaşında, zengin ama oldukça çirkin olarak tasvir edilen Giovanni Malatesta ile evlenir. Genç kız, Giovanni’ye aşık değildir ancak yıllarca sürecek bir evliliktir onların evliliği.

Francisco Diaz Carreno, Francesca da Rimini, 2016

Francesca, kısa bir zaman sonra, Giovanni’nin küçük kardeşi Paolo’yu fark eder ve iki aşığın bakışları sohbete ve sözleri öpücüklere dönüşür.

Anselm Feuerbach, Paolo ve Francesca, 1864

Gizli öpücükler ve sohbetler daha fazla gizli kalmaz ve bir gün Giovanni, Francesca’nın yatak odasında onları hazırlıksız yakalar. Aşklarının huzuru, Giovanni tarafından kesintiye uğramıştır. Giovanni’nin kılıcını yükseltmesiyle, Francesca’nın kitabı yere düşer.

Gaetano Previati, Paolo ve Francesca, 1887

Ancak, ölümleri bir son olmaz. Paolo ve Francesca, tutku rüzgarı ile kucaklanmıştır ve ikinci dairesine atıldıkları cehennem onlar için adeta cennete dönüşmüştür.

Dante Gabriel Rossetti, Paolo and Francesca da Rimini, 1855
George Frederic Watts, Paolo ve Francesca, 1872

Dante ve Virgilius, cehennemin ikinci dairesinde, sonsuz bir fırtınanın çevresinde dönen, şehvetleriyle suçlanan ve sonsuza dek cezalandırılan ruhlar arasından Paolo ve Francesca’nın ruhlarıyla tanışır ve Francesca’nın ağzından, talihsiz aşkının hikayesini dinler.

Dante Gabriel Rossetti, Paolo ve Francesca da Rimini, 1867

”Sonra onlara döndüm ve dedim kider Dante:

”Francesca, çektiğin azaplar karşısında gözlerimden acıma ve hüzün yaşları dökülüyor. Fakat söyle bana: Tatlı tatlı göğüs geçirdiğiniz demlerde ne oldu, nasıl oldu da, aşk kalplerinizin gizli duygularını öğrenmenize imkan verdi?”

Joseph Anton Koch, Paolo e Francesca sorpresi da Gianciotto, 1804

”Günlerden bir gündü. Vakit geçirmek maksadıyla Lancelot’un menkıbelerini ve aşkın ağına nasıl düştüğünü okuyorduk. Yalnızdık, hiçbir şeyden şüphelenmiyorduk. Kitabı okurken birkaç defa göz göze geldik ve rengimiz soldu. Ama o bir nokta mağlup etti bizi. Bu büyük aşığın, sevgilisinin gülümseyen dudaklarını nasıl öptüğünü okuduğumuz zaman, benden asla ayrılmayacak olan sevgilim, ürpererek dudaklarını dudaklarımın üzerinde kenetledi.”

Alexandre Cabanel, Francesca de Rimini ve Paolo Malatesta’nın Ölümü, 1870

Ve Dante Francesca’nın sözlerinin ardından şu sözleri söyler:

Ruhlardan biri bunları anlatırken, öteki öyle ağlıyordu ki, duyduğum acımanın etkisiyle ölüyormuş gibi kendimden geçtim ve cansız bir ceset gibi yere yığıldım.

Ary Scheffer, Paolo ve Francesca, 1835
Giuseppe Frascheri, Paolo ve Francesca, 1850
Eugène Auguste Francois Deully, Dante ve Virgile aux Enfers, 1897
William Blake, The Lovers’ Whirlwind, Francesca da Rimini and Paolo Malatesta, 1824-27

Sırrına erilemeyen doyumsuz bir güzellik: Nilgün Marmara

''Bir gün, tanrı,  
canından bir lokma koparıp bana uzattı.
Toktum; geri çevirdim.
Can tanrının avucunda, onun gözleri
benim yüzümde, yalvarmaklı.
İsteksizce, ancak, kayra olsun diye cana uzandım.
Ağzımın içinde duydum, yutağımda, midemde.
Sonra, tanrı, bir telaş içinde:
‘Şimdi o orada sen de burada duracaksınız
çünkü zeki kuşlar uçmazlar,’ dedi.’’

Ondan bağımsız ya da gayri ihtiyari bir eylem değildi hatırlamak; yâhut unutmamak. Geçmiş, şu an ve yarın arasındaki zaman üzerinde, aşılması mümkün olmayan bir uçurumdaydı sanki Marmara. Kaçmak arzusunun ağır bastığı günlerde ilerlemek istemiş ancak hangi yöne gitmesi gerektiğini kestirememişti belki de. Hayal ettiği dünyanın, zihinlerde sahip olduğu değiştirilemez biçimi, bıktırıcı bir hal almıştı onun için. Kalabalıklar ruhuna çökmüş, ayrılması mümkün olmayan bir yabancı gibi kesmişti soluğunu. Yalnız olmanın tanımı ise geri dönüşü olmayan bir karanlığa sürüklemişti. Üzerlerindeki baskılara ve varoluş sancılarına verilebilecek en güzel cevabın intihar olduğunu düşünenlerin var olduğu bir karanlıktan söz ediyorum elbette. Şiirlerinde, yalnızlık, bunalım ve intihar konularını sıklıkla işleyen; kendi değerleri ile toplumun gerçekliğinin çatıştığı bir karanlıktan…

Onun için değişim ve daima yenilenmenin içinde olduğu bir kavram değildi zaman. Yaşadığı müddetçe tekrarlanacağına inandığı haksızlıklar, içinde süregelen çatışma ve toplumsal sorunların kargaşası içinde çözümsüz bir sona yaklaştığının farkındadır. Anlardan meydana gelen bir yaşamın içinde, duvarda gördüğü bir işaretin çağırdığı hisle, zamanın ilerleyişi üzerinde bir değişiklik yapamayacağının farkındalığı içindeydi. Zihninin odasına hapsettiği düşüncelerin, ruhuna sızmasıyla başlayan bir yolculuğa karşı durma gayretinin yetersiz kaldığı o ân’ın içine düşmüş ve hep o ân’da kalmıştı: kitapların sayfaları arasında yürürken, hatırlamanın çok ötesinde, sorgulamalarla çevrili bir dünyanın içinde kaybolmuş, unutma deneyiminin işaret ettiği hissin, hala canlılığını koruduğuna dair bir iz aramıştı belki de. İçinde yüzlerce yıl biriken haykırışları usanmaz bir sessizlik içinde saklayan hazineye doğru yürürken; sükûnetini takındığı anlarda, sessizliğinin tüyler ürpertici çığlığı dizelerine yansımıştı. Yoğunluğun yarattığı bir boşluğun içinde, zihninde beliren kelimelerle, yıllarca kaçmaya çalıştığı ancak onu her seferinde yakalayıp sayfalarının arasına hapseden kitaplardan ayrılamamıştı.

”Sen gördün mü hiç ölümü?
Onu ben gördüm ve çok istedim,
Bir leke gibi -Karanlık-
Dünyaya getirdim ben ölümü, kendimle.
                Kendimi istediğim kadar
                 Çok istedim ölümü.’’

Yarım kalmış bir tobruk diyarında, anlamsızlığa bir hayat ekleme çabasında olmuştu. “Sessizliğin bölüşülebileceği insanlar yok burada,’’ derken ruhsal dengesini yitireceğine dair bir endişe içindeydi. Ruhunun ağırlığına çözüm olarak kitaplardan uzak durması isteniyordu ancak bu, ölümün bir başka şekli değil miydi onun için?

Gitmenin değil, kalamamanın hesabını yapmış ve daha fazla karşı koyamamıştı. İçinde süren sonsuz bir çatışma ve yaşama hevesini bavuluna atmış, terk etmişti yarınları. Varoluşunu daha da anlamlı kılacak hiçliği kucaklamıştı Marmara. Terra Rosa adını verdiği o evin beşinci katından yeryüzüne bırakmıştı kendini. “Nilgün ölmüş’’ demişti herkes; garip bir şaşkınlıkla; ve bu şaşkınlığın üzerine “Bu dünyayı başka bir hayatın bekleme salonu ya da vakit geçirme yeri olarak görüyordu.’’ diye eklemişti Cemal Süreya, Zelda’sının ardından.

Olduğu gibi ölmüştü Marmara, olduğu gibi. Tüy, kan ve hiçbir salgıyı düşünmeden, kesmişti soluğunu doğmuş olmanın ve gitmişti. Gidişiyle şu sözleri kalmıştı akıllarda:

”Aydınlıkta köhneliği belirginleşen bu kentte ve konutta, hiçbir şey neyse ben oyum. Öylesine bağsız ve yeğniyim ki, bu hafifliğin şiddetinin bedelini bir gün öderim diye düşünüyorum. Sanki varoluş beni cezalandırmak ister gibi; yoğunluğundan bana düşen payını benden geri alarak, bu yoğunluğu olur olmadık herkese ve her şeye fazlasıyla katlayarak sunuyor. Ülkem yok, cinsim yok, soyum yok, ırkım yok; ve bunları malettirici biricik güç, inancam yok. Hiçlik tanrısının kayrasıyla kutsanmış ben, inansam inansam bir buna inanabilirim. Yere göğe zamana denize kayalara ve kuşlara da dokunan aynı tanrı değil mi? Bu kutlu tanrının yönetkenliğinde, olmayan ellerimde bir yok-tartıyı tutuyor ve ölçüyorum yokluğun ağırlığını. Kafeslerinden birine onun oylumu pekâlâ sığıyor, diğerine ise duygular, duyumlar ve düşünceler yığılıyor; işte yetkin eşitlik… Her gün, her gece bu eşitliğin bilgisiyle geçiyor. Bir eskiciden satın alınmış bu teraziyi bir gün başka bir eskiciye vereceğim. O gün, tozanlarım her bir yana dağılıp, toprağın, suyun ölümsüzlüğüne eklenecekler ve ben özgürleşeceğim.’’

28. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası başlıyor: Ben Neredeyim?

0

Her yıl yapılan açık çağrı ile bir araya gelen bağımsız gönüllülerin yer aldığı Onur Haftası Komitesi tarafından gerçekleştirilen İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası, bu yıl 28. yılını kutluyor. “Ben Neredeyim” teması ile yola çıkan 28. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası 22-28 Haziran tarihleri arasında kutlanacak. Onur Haftası etkinlikleri, COVID-19 pandemisi koşulları sebebi ile, tarihinde ilk kez dijital olarak gerçekleşecek. 

“Varlığımızı ve Bir Aradalığımızı Kutluyor, LGBTİ+’lar Olarak Soruyoruz”

Onur Haftası Komitesi bu yılki tema seçimini geçtiğimiz günlerde yayınladıkları video ile şu şekilde duyurmuştu:

2020 yılı kimimizin birbiriyle mesafesinin arttığı, kimimizin de kendisiyle mesafesinin azaldığı bir yıl oldu, oluyor. Ve bizler, türlü türlü krize ve damgalanmaya alışkın lubunyalar olarak tam gaz bir araya geliyor, örgütleniyor, şarkı söylüyor, sexting yapıyor, gullüm alıkıyor, varlığımızı ve bir aradalığımızı kutluyor ve diyoruz ki: “BEN NEREDEYİM”. 

Yönelimler, kimlikler, performanslar ve oluşlar nehrinde yıkanarak temaşa eden ya da nehre hiç girmeyip güneşlenen lubunyalar olarak diyoruz ki, bu nehirde, bu şehirde “ben neredeyim”. Salgında hayatlarını heteroseksizmle çevrili atanmış aile evlerine sığdıramayanlar, güvencesiz ve sömürüye dayalı işlerde çalıştırılan, salgında işinden olan, beldesiz kalan gacılar; özgürlükleri derdest edilmiş, virüse serbest, insana yasak sınırlarda daha güvenli bir hayat özlemindeki LGBTİ+’lar olarak soruyoruz: “ben neredeyim”.

Rujları sürdük, ojeler tamam; straponlar belde, bıyıklar yaman; kimimiz kıllı kimimiz parlak, kimimiz nonoş kimimiz godoş… Maskeler çeşitli…

Her gün gibi bugünlerde de… gökte gördük köprüyü, rengi yedi türlüyü!

28. İSTANBUL LGBTİ+ ONUR HAFTASINDA NELER VAR?

Onur Haftası’nın programı önceki yıllarda olduğu gibi, bu yıl da atölye, panel, söyleşi, forum ve parti gibi çeşitli etkinliklerle dopdolu.

Pandemi sürecinde evde kalma çağrıları ile evlerin LGBTİ+’lar için ne kadar güvenli olduğunu ele alacak olan Atanmış Aile Evlerine Sığanlar, Sığınanlar, Sığamayanlar” atölyesi, HIV mücadele ve aktivizminin konuşulağı “HIV’e Dair Güncel Yaklaşımlar Paneli”, ‘diğerleri’nden ne kadar haberdarız diyerek ortaya çıkan Mülteci LGBTİ+’lar LGBTİ+ Hareketinin Neresinde?” paneli, farkı alanlardan lubunya deneyimlerine odaklanan “Neredeyiz? Her yerdeyiz!” söyleşisi, güvenli alan üzerine konulaşacak “Nerede Güvendeyiz?” atölyesi, drag kültürüne dair tüm merak edilenleri ele alacak “Drag Queen” atölyesi, mülteci ve göçmen LGBTİ+’ların hikayelerine odaklanacak “Yollardayım”: Queer Sığınma ve Göç Hikayeleri” söyleşisi, LGBTİ+lar ve yaşlılık üzerinde duracak “40+ LGBTİ+’ler Neredeler?” paneli, cis-merkezci bir toplum ve mücadele zemininde trans öznelerin deneyimlerine yer verecek “Peki Translar Nerede? paneli, barınma hakkı ve direniş olanakları arasındaki bağın  öznelerin hikayeleri ve tanıklıkları ile sunulacağı  “Dışlanma Mekanlarından Direniş Alanlarına: Kentsel Barınma Hakkının İzini Sürmek” paneli, normal varsayılan pratiklerin dışında kalan AroAsların dayanışma ihtiyaç ve olanaklarını tartışacak “Aromantik Aseksüel(AroAs) Dayanışma Tüm Kuirlerin Dayanışmasıdır” söyleşisi hafta boyunca gerçekleştirilecek etkinliklerden sadece bazıları.

Etkinlikler arasında, ayrıca, “Kesişimsel Öznellikler/Politikalar: LGBTİ+ ve Alevi Dünyalarını Birlikte Düşünmek” paneli; “Lezbidüşlerden Tarih Yazmak” ve “Eğlence Sektöründe Kadın Olmak” söyleşileri; “Bedenimdeyim”, “Bi+lemezsin”, “Atanmış aile evinde neredeyim?”, “Öğrenci LGBTİ+ Buluşması”, “Akışan Kimliklerimiz ve İlişkiler”, “Yoga”, “Şiir Atölyesi”, “Oryantal ile Beden Farkındalığı Arttırma”, “Ne-Be? Na-Bilinir? Nasıl-Bilinmez? Non Binary?”, “Açılma Sohbeti”, Trans+ Buluşması”  atölyeleri;  “Pandemi Sürecinde Beden ve Mekân” etkinliği; “Tariz Alıkıyoruz” isimli oyun; “Trans Kadınlar ve Trans Erkekler Buluşuyor”, “Aktivist (işçi) olarak Ben Neredeyim?”, “Vegan Forum”, “Kuir Sinemacılar Toplaşıyor!: Karantina” forumları ve her yıl gerçekleştirilen “Ben Neredeyim” Tema Forumu da yer alıyor.

LGBTİ+FOBİKLERİN KORKULU RÜYASI HORMONLU DOMATESLER BİR KEZ DAHA SAHİPLERİNİ BULACAK

Her yıl açık çağrı ile adayları ve halk oylaması ile kazananı belirlenen Hormonlu Domates LGBTİ+Fobi Ödülleri bu yıl 16. kez sahiplerini bulacak. Yıl boyunca homofobik, bi+fobik, transfobik, interfobik, artıfobik söylem ve eylemlerin “ödüllendirileceği” 16. Hormonlu Domates LGBTİ+Fobi Ödül Töreni, 26 Haziran Cuma günü saat 20:00’da online olarak gerçekleşecek. Oylama anketi için tıklayın.

18. İSTANUL LGBTİ+ ONUR YÜRÜYÜŞÜ

On iki yıl boyunca İstiklal Caddesi’nde on binlerin katılımı ve çoşkusu ile gerçekleştirilen Onur Yürüyüşü son beş yıldır İstanbul Valiliği tarafından yasaklanıyor. LGBTİ+’lar ve fobi karşıtları yasağa ve polisin sert müdahalesine rağmen her yıl Taksim’de bir araya geliyor ve basın açıklamasını gerçekleştiriyor. Komite, bu yıl gerçekleşecek 18. Onur Yürüyüşü için kimsenin sağlığını riske atmamak adına fiziksel bir buluşma için çağrı yapmayarak, online platformlar üzerinde Taksim’de buluşma kararı aldı. Detaylar çok yakın zamanda, Onur Haftası’nın sosyal medya hesaplarında! 


İnsan Yaşamında Ağacın Adı: Kiraz Ağacı

Yaşam, sonu bilinen bir başlangıçtır. Aynı, kısacık ömrüne rağmen açmaya devam eden kiraz çiçekleri gibi, insan da sonunu bildiği yolda ilerlemeye devam eder.

Yaşamın geçiciliği insana, kiraz ağacı kadar kırılgan, kiraz çiçeği kadar güzel ve yere düşen çiçek yaprakları kadar kısa bir yaşama sahip olduğunu gösterir.

Japonya’da Sakura olarak adlandırılan kiraz çiçeği, sıkı sıkıya sarıldığımız yaşamın kısalığını temsil ederken aynı zamanda yaşamın sürekli yenilenerek can bulduğunun da en güzel göstergesidir. Doğum ve ölümle var olan yaşam döngüsü, gördüğümüz her güzelliğe sahip olamayacağımız kadar acımasız, gördüğümüz her güzelliğe sahip olmayı istemeyeceğimiz kadar da cömerttir.

Bu dünyada hepimizin ölüm ve yaşam üzerine söyleyeyeceği birkaç söz muhakkak vardır; kiminin ayağa kalkıp bağıracağı, kiminin kenarda köşede mırıldanacağı kiminin de dilinden çıkmayıp sayfalara dökeceği onlarca söz… Fakat baharın heyecanıyla başlayan bir günün kiraz çiçeklerinin yere düşüsüyle birlikte yerini hüzne bırakmasını anlatan bir söz bulmak zordur, değil mi? Oysaki ölüm ve yaşam sözcüklerle anlatılamayacak kadar duru, kiraz çiçeklerinin düşüşünü izlerken duyulan hüzün ise dile gelmeyecek kadar parlak ve geçicidir.

İnsan, bir gün öleceğini bilerek ve bunu her gün unutmaya çalışarak yaşar. Sonunu bildiği hikayeleri sürekli okur, sınırlarını gördüğü yerlere devamlı gider ve geçiciliğin ağırlığını hep üzerinde taşır. Anlamsızlığı, boşluğu ve nedensizliği kucaklamaya başlar. Bazen pes eder, bazen zamanın tam ortasına oturur bazen de sadece seyirci kalmayı seçer. Ama yine de insan,  her gün yataktan çıkacak bir neden aramaya devam eder. Bunu bazen kendine bile itiraf etmek istemese de o nedenin peşinden gitmek ister. İnsan, kararlarının sonuçlarını kesin olarak tahmin edemediği ihtimaller için o yataktan çıkmak ister.

Bildiği şeylerle tekrar tekrar karşılaşacağı gibi bilmediği şeyleri de keşfetme şansı her zaman önünde asılı durur. Bu ihtimallerden birini yakalamak için yürümeye başlar; zaman akar , zaman durur ve zaman yinelenir. Hayatın gelip geçiciliği hüznün nedeniyse hayatın yenilenişi de heyecanın kaynağıdır. Dünyevi hayatın ani yıkılışı bir kiraz ağacının ömrü kadarsa yaşamın döngüsü de düşeceğini bile bile açmaya devam eden kiraz çiçeği kusursuzluğundadır.

Kiraz Ağacının Altından Yaşama Bakmak

Tüm görkemi, kırılganlığı ve ona bahşedilmiş kısa ömrüyle kiraz ağaçları, hayatın  doğum ve ölüm arasında sürüp giden bir arayış olduğunu bize hatırlatır. Hayat, herkese karşı kazanılması gereken bir savaştan çok kendimize karşı verdiğimiz bir savaş, varılması gereken bir yoldan çok yürümeye başlanılması gereken bir yoldur.

İçimizde ukte kalanlar, yaşanan mutluluklar, hiç gerçekleşmeyenlere karşı duyulan kırgınlıklar  ya da önünde durduğu halde gözden kaçırılanlar… Tüm bu yanımızda taşıdıklarımızla devam eden bir arayış, geçip giden bir ömürdür bizimki. O kadar gelip geçidir ki uğruna yaşamın bile feda edildiği güzelliklerin ömrü, göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Ve baharın mutluluğunun yeni yeni hissedilmeye başladığı günlerde tüm güzelliğiyle parlayan kiraz çiçekleri, elde edilmez güzelliğin simgesi olur. 

Kiraz çiçekleri saniyeler içinde yere düşer. İnsan saniyeler içinde yaşama veda eder ve bir insan saniyeler içinde nefes almaya başlar. Hüzün, keder ve sevinç… Saniyeler içinde birbirine geçen tüm duygular ile yaşam devam eder. Kiraz ağaçları altından yaşama bakmak, önemli olan şeyin başlangıç ya da son olmadığını bize gösterir. Kiraz ağaçları, her yıl beklenilen bahara sahip olunamayacağını, kutuya koyup saklanamayacağını, tüm duyguların değişmeden kalamayacağını gösterir. Üzerinde yürüdüğün zemin, aldığın hava, dokunduğun su her zaman orada her zaman orada olmayacak olandır.

Kiraz ağaçları altında yaşama bakmak, hayatın kırılan her parçayı nasıl birleştirdiğini ve birleştirdiği her parçayı kırarak nasıl ufaladığını izlemektir.

Yaşamın Parlak, Vurucu ve Durağan Anları

Eğer yaşadığımız her şeyin bir sonu olmasaydı belki de yaşamayı bu kadar sevemezdik. Her güzel şey geçici olmasaydı hiçbir şeyden de zevk alamazdık. Çünkü insan, öldüğünü bildiği halde parlaklığına hayran olduğu yıldızı, üzerinde çiçekler açmış ama aslında kırılmış bir dalı ve unutucağını bildiği halde binlerce küçük anıyı saklamaya çalışmayı  sever.

Kiraz ağaçları, dallarında taşıdığı ruhlarla, yapraklarında oturan büyüleyici mitlerle ve o kısacık ömrüne sığdırdığı onlarca hikayesiyle gelip geçici bir yaşamı inadına yaşamaya çalışmamızı bize, doğaya ve tüm evrene gösteriyor. Hiçbir şeyin sonsuza kadar sürmeyeceğini hatırlatan kiraz çiçekleri de aslında sonu gelenin gideceğini yeni olanın da böylece başlayacağını anlamamızı sağlıyor.

Yaşam sonu bilinen bir başlangıçtır. Aynı, kiraz çiçeklerinin ömrü gibi kısa sürede biteceğini bildiğimiz için hep hüzünle yaklaştığımız ama mutlulukla sonlandırmaya çalıştığımız bir gün gibi. 

Serinin ilk yazısı da ilginizi çekebilir:

Failsiz İşlenen Cinayetler

Korona Süreci

İnsanları anlamak güçtür. Bu günlerde, evde kaldığımız, kendimizle baş başa muhakeme ettiğimiz, insana dair, özellikle yurttaşlarımıza dair ciddi gözlemlerde bulundum. Tüm dünyayı esir alan virüs bizim ülkede de kol geziyor. Kol gezmekle kalmıyor insanların hayatına mal oluyor. Çok ölüm oldu, çok kayıp yaşandı. Yakınlarını kaybedenler, nefes alabilmenin nasıl bir nimet olduğunun farkına varanlar, kendi kendine nefes alamayan ciğerler… Bütün bu olumsuzluklara rağmen insanlar hiçbir şey olmamışçasına sokaklara döküldü. Sokaklara dökülmekle kalmadı birbirlerine koştu. Nefesleri birlikte aldılar, hastalığı beraber taşıdılar. ‘Bana bir şey olmaz’ ilkesiyle o park senin bu park benim gezip dolaştılar. Bilmedikleri veyahut idrak edemedikleri onlara değil de taşıyıcısı oldukları hasta insanlara bir şey olmasıydı.

Sosyal mesafeye dikkat etmeksizin, maske ve sağlığa uygunluk olmadan yapılan her gezi aslında cinayete teşebbüstür. Her ne kadar bu teşebbüs dolaylı yollarla olsa da döngünün sonunda bir insanın yaşamına mal oluyor. İnsanların bunu anlayamamaları çok garip. Bu anlayışsızlık eğitim ve kültürlenme sürecinden de etkilenmiyor. İster lisans mezunu ister ilkokul diploması, bilinçli olanları tenzih ederim, fark etmeksizin insanlar tedbirlere uyum sağlamakta güçlük çekiyor. Ve hiçbiri işin ciddiyetinin farkında değil. Bunca insan öldü, bunca insan nefes alamadı, bunca insan evinde kaldı, bunca doktor bunca hemşire ter akıttı. Evlerine gidemeden, sevdiklerine sarılamadan sırf insanlar hayatta kalsın diye çaba sarf etti. Maskenin arkasında baktılar, saatlerce; evlerine gidemeden yataklarında uyuyamadan süreci olabildiğince pozitif halde tutmaya çalıştılar. Bu bilinçsizlik durumu akıl alır gibi değil.

Verilen Emek

Günlerdir bu konu aklımı kurcalayıp duruyor. Verilen bunca emek, kaybedilen bunca can hiç yokmuş gibi her şey normal seyrine dönmüş gibi, aşı veyahut ilaç bulunmuş da korona olan herkes hastalığı yenebilecekmiş gibi insanlar sokaklara döküldü.

Bilinçli bir birey olma konusu karşımızda duruyor. İnsanlar bu olayın ciddiyetini idrak edemediklerinden olsa gerek hiçbir uyarıyı dikkate almıyor, dikkate alanları tenzih ederim fakat toplumun büyük bir kesimi dikkate almıyor. Çok mu zor maske takmak, sağlık çalışanları saatlerce takıyor; çok mu zor insanlarla araya mesafe koymak, sağlık çalışanları aylardır bunu yapıyor. Sevdiklerinden uzakta. İnsanlar, bu kadar tedbirsiz davranarak cinayete teşebbüs ediyor. İnsan öldürdüğümüz yetmezmiş gibi emek hırsızlığı yapıyoruz. Geçirilen mesaiye, uykusuz geçen gecelere, yaşanılan strese, haksızlık ediliyor. Bilinç, idrak, anlama kabiliyeti; illa bir sopa mı olmalı veya bir ceza tehdidine mi ihtiyaç duyulmalı? Toplumların yaşadığı bu süreç onlara dair yeni fikirler edinmemizi sağladı. Kontrol odaklarının neresi olduğu ortaya çıktı. Çin’de insanlar zorla karantina altına alınırken Güney Kore’de insanlar bilinçli bir şekilde birbirlerinden uzakta kaldılar. Burada da karşımıza Kohlberg’in ahlaki gelişimi ortaya çıkıyor. Kimi insanlar cezasız ödülsüz davranış geliştiremezken kimileri evrensel ahlak yasalarının gereklerini uyguluyor. Bizim toplumumuzun da ahlaki gelişimi sanırım ödül ve ceza sisteminden öteye geçmemiş, evrensel ahlaka uygun hareket edip vicdanlarıyla düşünen insanları tenzih ederim, davranış kazandırmak için bir ödül, davranışı sonlandırmak için bir ceza…

Maskesiz Cinayetler

Maalesef bunları yazmak acı verici. Emektar sağlık çalışanlara sonsuz şükranlar sunuyorum. Onların emeğinin heba oluyor olması beni bu yazıyı yazmaya itti. Bir eğitimci olarak sistemin bireylere farkındalık kazandırma yerine testlere ezberi bir şekilde doğru yanıtlar verme üzerine kurulu olmasından dolayı yakınıyorum. İnsanlar, öylesine düşünmeden, ya da yanlış düşünce üzerine davranışlarını bina ediyor. Ortaya da böyle bir garabet çıkıyor. Lütfen, kalınabildiği kadar evde kalalım, olabildiğince birbirimizden uzak olalım, kendi sağlımız için değil; bu hastalıkla başa çıkamayacak kadar savunması düşük insanlar için. Maskesiz ve mesafesiz gezmek dolaylı bir cinayettir.    

Kaplumbağalar da uçar | Film incelemesi

110

Savaş, her zaman insanların yaşamaktan korktuğu olaylardan biri olmuştur. Bir tarafı yakıp yıktığı gibi diğer tarafı da faşist olarak gösterir. Yani bu durumda kazanan kimse olmaz. Ama illa bir etkilenenden bahsedeceksek bana göre çocuklar en çok etkilenen taraftır. Ve savaş konulu filmlerin içinde bir çocuk varsa beni her zaman daha fazla etkiler.

Bugün de Behmen Kubadi’nin en etkili filmlerinden biri olan ‘Kaplumbağalar da Uçar’ filmi ile ilgili konuşacağız. Behmen Kubadi, filmi 2004 yılında Amerika-Irak Savaşı bittikten 1 hafta sonra çekmiştir. Kendi film için şöyle bir yorumda bulunmuştur “Filmimi diktatör ve faşistlerin politikalarına kurban edilen tüm masum dünya çocuklarına ithaf etmek istiyorum’’. Film Irak-Amerikan savaşının yıkıcı etkisi altındaki Türkiye-Irak hududuna, mülteci kamplarında yaşayan çocuklara odaklanmıştır. Yaşamlarını Amerikan askerlerinin araziye döşediği mayınları toplayıp satarak kazandıkları parayla idame ettiren, yaşı küçük yaptıkları kocaman olan bir grup çocuk yer alır filmde. Aslında hepsinin de yaptıkları işleri gereği vücutlarından bir parça gitmiştir neredeyse, tıpkı kendi hayatlarından bir şeylerin parçalanıp gitmesi gibi.

BEHMEN KUBADİ (1 Şubat 1969)

 İranlı Kürt film yönetmenidir. Eğitim alırken radyoda çalışan Kubadi bir süre sonra kendini amatör film yönetmenlerinin grubunda buldu ve bu gruba ayak uydurmak için kısa metrajlı filmler çekmeye başladı. Bu iş üzerine daha çok eğilmek isteyen Kubadi başkent Tahran’a sinema üzerine eğitim almak üzere yola çıktı.

Belli başlı filmlerde yardımcı yönetmenlik yapan Kubadi ilk başarısını 2000 yılında çektiği ‘Sarhoş Atlar Zamanı’ filmi ile yakaladı. Cannes Film Festivalinde ‘’Altın  Kamera Ödülü’’nü ve ‘’Genç Sinema Ödülü’’nü aldı. 2004 yılında çektiği ‘Kaplumbağalar da Uçar’ filmi ile Berlin Film Festivalinde ise ‘’  En İyi İstikbali Film ve Barış Film Ödülü’’ne layık görülmüştür.

Filmimiz 4 çocuk ve etraflarında “Uydu” lakaplı çocuğun arkadaşları ve onun için çalışan çocuklardan oluşuyor. Geri kalan 3 çocuk ise 12-13 yaşlarındaki Agrin, abisi Hengov ve 5-6 yaşlarındaki gözleri görmeyen Riga’dır. Aslında biz bu 3 çocuğun da kardeş olduklarını anlıyoruz ama durum öyle değil. Fakat buna değinmeden önce abi Hengov’un kardeşlerine bakmak için mayın toplaması sırasında iki kolunu da kaybettiğini öğreniyoruz. Aslında bu durum Hengov için engel değil. İki kolunu kaybetmesine rağmen ağzıyla mayın toplayıp onları satarak geri kalan iki kardeşine bakıyor. Henüz 13-14 yaşlarında olan biri için hayatın bu kadar önüne set koyması bu çocuklar için hiçbir şey değil. Çünkü onlar daha çocuk yaşlarda köylerine gelen düşmanlar tarafından anne ve babasının öldürülmelerini gözleriyle görmüş iki kardeştir. Henüz  Riga ortada yoktur. Nedeni ise aynı askerler evden kaçan Agrin’in peşinden koşup ona abisinin gözleri önünde tecavüz etmişlerdir. Bu yüzden filmin başından beri gözleri görmeyen Riga’ya neden istenmeyen “kardeş” yüklemesini yaptıklarını sonradan anlıyoruz. Hayat Agrin için kötü giderken bir de anne babasının katilinden olan çocuğuna bakması, onun durmadan uçurumun kenarına gelip saatlerce düşünmesine neden olur.

Böyle bir durumda olan bu çocuklar, savaşın başlayacağını Uydu’nun köye kurduğu TV sayesinde öğrenmeye çalışır. Aslında küçücük yaşına rağmen onlarca çocuğun geçimini sağlamasına yardımcı olur. Esasında Uydu bu duruma bile isteye girmemiştir. Savaşın getirdiği zorluklar Uydu’nun bir köyün lideri olmaya itmiştir belki.

Mayınları satmaya çalıştığı bir sahnede “Birleşmiş Milletler’e 3200 dinara satıyorsun bizden 20 dinara alıyorsun. Onların köpekleri bir şey bulduğu zaman bile yemek yiyorlar bu çocuklar ne yiyecek peki?” repliği her ortamda fırsatçılığın zaman, kişi, millet tanımadığını gösteriyor.

Agrin’in hayatından bu derece nefret ettiği ortamda, Riga’yı ve kendisini öldürme isteği durmadan bizlerin paramparça olmasına yetiyor. Belki de Uydu’ya, bir gölün içerisinde ne kadar kırmızı balık olduğunu değil de gölün ne kadar derin olduğunu anlamaya çalışmak için sorular sorması bizlere filmin finaline hazırlayan sahnelerdi.

Olacak olan olayları önceden gören Hengov hem savaşın ne zaman başlayacağını hem de filmin finalini bilen tek kişidir. Riga’yı gölün derininde yanından ayırmadığı kaplumbağalar ile cansız bedenini rüyasında gören Hengov, ne yazık ki göle girince gördükleri ile rüyası arasında hiçbir fark yoktur. Agrin’in ise mavi plastik ayakkabılarını uçurumun kenarında bulması ve uzun boşluğa karşı “Agriiin” diye bağırması bizleri derinden kahretti. İzlerken yer yer insanlıktan utanıp yer yer faşizme lanetler okuduğum film oldu kendisi.

Savaş başladığı sırada üstlerinden Amerikan uçaklarının geçmesi ve onlara niyetlerini anlatan yazı, gerçek hayatta tüm dünyayı kandırdığı gibi oradaki masum insanları da kandırmaya yetiyor. Bu niyet yazısını yazımın sonuna koyarak biraz sessizlik ile baş başa kalmanızı istiyorum.

“Tüm adaletsizlikler, kazalar, yoksulluklar sona erecek. Sizin en iyi dostunuz biziz. Bu ülkeyi cennete çevireceğiz. Üzüntülerinizi sona erdirmek için buradayız. Dünyadaki en iyiler biziz.”

Evrenin Yeni Fiziği: Moda, İnanç ve Fantezi

0

Niye böyle olduğunu çözümlemek istiyoruz. Yani dünyanın niye böyle olduğunu, nasıl bu hale geldiğini, evrenin tüm dengesizliklere rağmen nasıl dengesini yakalamaya çalıştığını, kozmos fiziğinin tüm yapıp ettiklerimize rağmen hala nasıl kendi formüllerini birebir uygulamayı başardığını  öğrenmek istiyoruz. Sahiden de nasıl oluyor tüm kuralları yazıp, sınırları belirlediğimiz dünyamızda bir anda evrenin tüm yapılanlara aldırmayıp kendi matematiğini yeniden oluşturarak, fizik kanunlarını devreye sokması ve uygulamaya başlaması gerçeği!

Evrenin Yeni Fiziğinde Moda, İnanç ve Fantezi kitabı İngiliz bilim adamı Roger Penrose tarafından kozmosu en küçük ve en büyük ölçeklerinde çözümlemek için, bugünün en moda girişimlerinin aşırı özgün bir incelemesi olarak yazılmış içinde bulunduğumuz çağa ilişkin verimli bir içeriğe sahip, önemli bir kaynak kitap olarak karşımıza çıkıyor. İlk olarak Oxford Üniversitesi  Matematik Enstitüsü’nde matematik fahri  profesörü  olan matematik fizikçisi, bilim felsefesi  dalında pek çok akademik çalışması bulunan ve çok az kişinin biliyor olmasına rağmen 1988 yılında Wolf ödülünü ‘evreni anlamamıza katkı sağlayan çalışmaları’ nedeniyle Stefan Hawking ile paylaşan Roger Penrose isminin yanına yeşil bir tik atmak istiyorum. Fizik, matematik, kozmik evren, kuantum fiziği dallarında çok önemli çalışmalara imza atmış, akademik türde çalışmaları birçok üniversitede ders olarak okutulan Penrose halen yaşayan önemli matematik/fizik profesörlerinden.  Kaynakça bölümüyle beraber 660 sayfa olan Evrenin Yeni Fiziği kitabı içeriğinde bulunan şemalarıyla da bahsettiği konuları (yani Moda’yı, inancı ve fanteziyi) ispatlı, sağlam, hatta tabiri tam yerine oturtacak şekliyle tuğla kalınlığında, (yani sağlamlığında) yeni bilgi içeriklerini düşünce ve zihin egzersizlerimize faydalı olması amacıyla hizmete sunuyor.

Yeni çağın yeni anlayışlarını, yeni modernlerini düşünmemizi istiyor Roger Penrose. Bu anlamda “Moda”, “İnanç” ve “Fantezi” sözcüklerinin her biri evrenin yeni fizik düzeni içerisinde bir niteliği belirtiyor. İlk sorduğu soru şu: Moda, İnanç ya da Fantezi temel bilimle ilgili midir? Kitap beş ana bölümden oluşuyor. İlk üç bölümde nitelik belirtici olarak kullanılan üç vasfı çok iyi bilinen kuantum fizik kanunlarıyla açıklanıyor. Daha çok kuramlardan (sicim kuramı mesela) yola çıkılarak yazılan bölümler boyunca Roger Penrose  anlatmak ve kavratmak adına şemaları kullanmaktan, özellikle fiziğin matematik denklemine çok  önem verir şekilde formülleri de yazmaktan  geri durmuyor. Bir sürücü kuvvet olarak matematiksel zarafetten bahsederken evrenin yeni fizik kuramlarını matematiksel denkleme dayandıracağının açık ip uçlarını vermeye başlıyor.

Birçok tez, tema, formül ve şemalardan sonra Evren İçin Yeni Fizik adlı dördüncü bölümde Penrose izlenebilecek yeni yolların olduğunu göstermek adına kendine ait bazı özel görüşleri sunuyor. Gerçekten de, diyor Penrose temel fiziğin anlaşılmasına doğru benim yeğlediğim yolda modanın bir ironisi vardır. Modaya uygun fikirlerin, körü körüne inancın ha da fantezinin evreni anlamaya yönelik bilimsel araştırmalarının her detayını bizlerle paylaştığı kitap boyunca Penrose üzerinde durduğu her bir kavramı  aslında tartışmaya açıyor. Biz de ilkin “yeni” böyle mi olacak diye soruyoruz?  Her şüpheye düştüğümüz veya anlamakta zorlanacağımız yerlerde Penrose fizik kuramları ve kanunlarıyla karşımıza çıkıyor. İzah ettiği, anlatmak istediği, ortaya koyduğu tüm tezler geleceğimizi şekillendiren yeni dünya düzenini bize kavratma incelikleriyle dolu.

Alfa Yayınları tarafından yayımlanan Evrenin Yeni Düzeninde Moda, İnanç ve Fantezi kitabı bir üniversitenin büyük amfisinde ders alıyormuşsunuz hissi uyandırıyor. Fiziğin en uç noktalarında çalışan araştırmacıların herkes gibi modaya uygun eğilimlere, dogmatik inançlara ve hayal ürünü şeylere kendilerini kaptırabileceğini kürsüsünde size anlatırken onu oturduğunuz sıranızda müthiş bir dikkatle dinlediğinizi hayal edebiliyorsunuz.  Fiziğin geçen yüzyılda girdiği sıkıntılı çıkmazlar Roger Penrose’un bu kitabıyla birlikte yeniden canlanıyor, bir nevi kendine geliyor. Meraklılarının ve yeni yeni bu konulara merak saranların mutlaka okuması gereken bir kitap olarak Evrenin Yeni Fiziğinde Moda, İnanç ve Fantezi kitapçı raflarında sizleri bekliyor. Arşiviniz için önemli bir parça olacak. Okuyunuz lütfen.