Ana Sayfa Blog Sayfa 61

George Floyd Trajedisi ve Yeşil Rehber

0

Maalesef ki George Floyd adı da hafızalarımızda yerini aldı. 21. yüzyılda olmamızın bir şeyleri değiştirmediğini bir kere daha görmüş olduk. Minneapolis’de işlenen korkunç cinayet, ırkçılığın nasıl bir illet olduğunu yüzümüze çarparken, Amerika’nın özgürlükler ülkesi maskesinin altında yatan ve kimi insanların içinde taşıdığı gerçekleri de gün yüzüne çıkardı. Bu gerçeklere dair bir yol hikâyesinden bahsetmek istiyorum size, 2018 yapımı bir filmden, Yeşil Rehber’den…

“Deha yeterli değildir. İnsanların kalplerini değiştirmek cesaret ister.” (Yeşil Rehber’den)

Yeşil Rehber

Yönetmenliğini Peter Farrelly’in yaptığı Yeşil Rehber filmi, ünlü Afro-Amerikan piyanist Dr. Don Shirly’nin çıktığı bir turneyi ve bu turnede kendisinin şoförlüğünü yapan İtalyan asıllı Tony Lip’in hikayesini anlatır. Film adını, güneye doğru yapılan turnede güvenli seyahat etmeleri ve konaklamaları için Tony Lip’e verilmiş Afro kökenliler için hazırlanmış Yeşil Rehber (Green Book) adlı yol kitabından alır. Gerçek bir hikâyeden esinlenerek çekilmiş bu film, ırkçılığın çirkin yüzünü gösterdiği kadar bir dostluğa doğru ilerleyen ikilinin içi ısıtan serüvenini de sunmaktadır.

İş Teklifiyle Çıkılan Yolculuk

Dr. Don Shirly 1962’nin bitimine doğru çıkacağı sekiz haftalık bir turnede kendisine bir şoför aramaktadır. Aslında iş bundan biraz fazlasıdır. Sunulan işi kabul eden Tony Lip’se, çalıştığı kulübün tadilat nedeniyle kapatılmasından dolayı bir süredir işsizdir. Başlangıçta Tony Lip için Dr. Don Shirly’le çalışmak kabul etmesi çok zor bir durumdur. Çünkü aslında Tony Lip, filmin başında evinde tadilat yapan siyahi işçilerin içecek içtikleri bardakları çöpe atacak kadar ırkçıdır. Dr. Don Shirly’se kendini sırça fanusuna kapatmış görünmektedir. Tony Lip, yaptığı iş görüşmesini anlattığı karısına onu şöyle anlatır.

“Doktor değilmiş. Piyanistmiş. Adam tahtta oturuyordu. Giysilerini görsen zencilerin kralı gibiydi.”

İd ve Süperego

Filmin kahramanlarına baktığımızda; Dr. Don Shirly’nin süperegoyu, Tony Lip’inse id’i temsil ettiğini rahatlıkla düşünebiliriz. Bazı anlarda roller değişse de Tony Lip’in yemeye ve konuşmaya olan aşırı düşkünlüğü, Dr. Don Shirly’inse bazen takıntıya varan hassasiyetleri turne yolundaki ikili için böyle düşünmemize yol açacaktır. Tabii bu bakış sadece buz dağının görünen yüzüdür ve ikisi de yaptıkları işlerin, varoluş koşullarının birer sonucudur. Kendi içlerindeki çelişkilerle yaşamaktadırlar. Filmin bir yerinde Tony Lip, yaşam koşullardan dolayı kendini Dr. Don Shirly’den daha siyah olarak tanımlar ve Dr. Don Shirly çelişkisini;

“Yeterince siyah değilsem, yeterince beyaz değilsem, yeterince erkek değilsem, o zaman neyim ben?” diye ifadelendirir.

Tony Lip, babasının kendisine öğütlediği gibi davranmaktadır. Yemek yiyorsa yemeğinin hakkını vererek, gülüyorsa gülmenin hakkını vererek. Onun bu tavırları Dr. Don Shirly’i, Don Shirly’nin yaklaşımlarıysa Tony Lip’i değiştirecektir.

İçerisi / Dışarısı

İkili, yolculuk boyunca ırkçılığın saldırgan, ayrımcı, sınır koyan yüzüyle pek çok kere yüzleşir.

Bir konser çıkışı Tony Lip’in kapıda çalışanlarla zar oynadığını gören Dr. Don Shirly, Ton Lip’in bu hareketini eleştirdikten sonra ona kurmak istediği eşitlikçi tavrı da gösteren: “Onların içeride dışarıda olmak gibi bir seçenekleri yoktu. Senin vardı.” cümlesini eder. Onun durumuysa yönelimi olan eşitlikçi tavır gibi değildir. Irkçılık yüzünden Dr. Don Shirly’nin kimi zaman içeride olması kimi zaman da dışarıda olması bir sorun olabilmektedir. Bu sorunlarla yüzleşmek Tony Lip’in insani yanını açığa çıkararak, ikilinin ilişkilerini geliştirmektedir.

Filmin seyir keyfini bozmamak için daha fazla kelam etmiyorum. Yaşanan ırkçı saldırıyla öldürülen George Floyd’u duyduktan sonra yaşadığınız üzüntüye de çare olmaz biliyorum ama beş dalda Oscar adayı ve en iyi film, en iyi yardımcı erkek oyuncu ve en özgün senaryo dallarında Oscar kazanmış Yeşil Rehber, bir nebze de olsa içinizi ısıtacaktır.

Dijitalde Tiyatro Sanatı Üzerine

99

2500 yıllık bir geçmişi olan tiyatro sanatının, günümüzde geldiği noktayı saptamak için birlikte ufak bir gezintiye çıkacağız sevgili okuyucu. Antik Yunan döneminde iki vadinin ortasında ritüeller gerçekleşirdi. Seyirciler theatron denilen yerde yerlerini alır ve o eşsiz doğanın tam ortasında seyretmeye koyulurdu. İlk başta dini ritüellerden çıkmıştı tiyatro ama zamanla gelişen dünyada kurumsal bir noktaya kadar ulaştı. Roma döneminde ilk binalaşma görülüyor. Ortaçağda kiliselere taşınıyor oyunlar. Zaman geçtikçe mekanlar değişiyor buna bağlı olarak oyunculuk biçimleri de değişim gösteriyor.

“Tiyatro yapabilmek için tek şey gereklidir: insan unsuru.” der Peter Brook. Farklı ülkelerde farklı mekanlarda deneyimleyerek oyuncuların herhangi bir mekanda oynayabileceğini ortaya koymuştur, yeter ki seyirci ile buluşsun. Brook doğal olanı arıyordu o yüzden binalardan uzaklaşıp, sokaklara indi. Şimdi geldiğimiz nokta ise dijital. Doğal olarak mekan algısı değişiyor, oynama biçimleri yeniden şekilleniyor. Tiyatro oyuncusu olarak sahnesiz bir oyun oynamanın hiç cazip olamayacağını düşünüyorum. Seyircinin nefesine ihtiyacım var benim, o nefes ile var olabilir karakter. Mekanın dokusu, kokusu etkilemez mi  Hamlet’i canlandıracak olan oyuncuyu, şüphesiz etkiler. Oyuncu ve seyircinin arasına bir ekran koyduğumuz zaman iletişimsizlik kaçınılmaz olur, etkileşim ortadan kalkar. Eğer çağ bizi yapay olana yönlendiriyorsa, bu tiyatronun sonu olur. Köklerimize geri dönmeliyiz doğayı canlandırmalı ve doğal olanı aramalıyız kanımca.

Amacımız Türkiye’deki Dünya Mirası Sayısını Arttırmak !

2010 yılında seyahat etmeyi seven, bunu bir yaşam biçimi olarak benimsemiş ve ilgi alanları yurt içi ve yurt dışında özellikle UNESCO Dünya Mirası alanlarını gezmek olan gönüllüler tarafından kurulmuş Dünya Mirası Gezginleri Derneği‘nin başkanı sevgili Nevin Salman ile çok keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Dünya Mirası Gezginleri Derneğini bilmeyenler için biraz anlatabilir misiniz?

Derneğimizin amacı; Unesco’nun ilan ettiği Kültürel ve Doğal Dünya Miraslarının tanıtımını yaparak ülkemizde bulunan Dünya Miraslarının tanınmasını ve korunmalarını sağlamak ve toplumun bilinçlendirilmesi, ülkemizdeki benzer yerlerin de Unesco Dünya Mirası (UDM) Listesine alınması için yöre Belediyelerine destek ve yardımcı olmak. Ayrıca, genç kuşakların dünya mirası farkındalıklarının arttırılması, bu alanların korunma bilincine varılması, dünya miraslarının korunmasının sağlanması amaçlı eğitim programları, dünya mirası alanında lisans üstü eğitim olanaklarının sağlanması, konferans ve sempozyumlar düzenleyerek sivil toplum örgütleri, yerel yöneticiler ve eğitim kurumlarıyla çalışmalar yapılmak da yine misyonlarımız arasında. Somut ve somut olmayan kültür ve doğal miraslarımızın korunmalarının sağlanması ve farkındalıklarının arttırılması için Derneği’mizin vizyonu ve misyonu doğrultusunda çocukların ve gençlerin eğitimi öncelikli hedefimiz. Bu amaçla, Derneğimiz bünyesinde oluşturduğumuz Eğitim Komitemiz, UNESCO’nun “Dünya Mirası Genç Ellerde” eğitim programına uygun olarak ülkemiz çocuk ve gençlerin dünya miraslarının korunması konusunda bilgilendirmek, farkındalıklarını arttırmak için çalışmaktayız.


Dernek nasıl kuruldu ve şu an devam eden projeler var mı?

2010 yılında kurulan derneğimiz, seyahat etmeyi seven, bunu bir yaşam biçimi olarak benimsemiş, ancak ilgi alanları yurtiçi ve yurt dışında özellikle UNESCO Dünya Mirası alanlarını gezmek olan ve bu alanların önemini bilen, kültüre ve doğaya önem veren gönüllüler tarafından kuruldu. Birkaç senedir devam ettiğimiz ve 2019-2020 eğitim yılında da başladığımız ancak pandemi dönemine nedeniyle ara verdiğimiz ilk / orta ve liselerdeki “Farkındalık Eğitimimiz” 2020 yılını bilememekle birlikte ileride umuyorum devam edecek. Harran Kaymakamlığı ve Belediyesi’ne Destek Projesi, Eğiticinin Elitimi-Gordion-Polatlı, Paydaşı olduğumuz, Kadir Has Üniversitesi UNESCO Kürsüsü dünyadaki dördüncü, ülkemizdeki birinci DÜNYA MİRASI KÜRSÜSÜ


Derneğe nasıl üye olunabiliyor?

Derneğimize herkes üye olabilir, isterse web sitemiz de yer alan formu doldurarak, yine formda belirtilen banka hesabına 100 TL. yatırarak üye olabilirler. (http://www.worldheritagetravellers.com/dernek-uyelik-formu/ ) Doğrudan bizi arayarak bize de müracaat edebilirler.

Dernek içinde ne gibi faaliyetler uygulanmakta? Öncelikli hedefler nelerdir?

Derneğimiz içinde, üyelerimizle belli zamanlarda buluşarak hem dostlukları pekiştirmek hem fikir alış-verişinde bulunmak ve yaptığımız faaliyetler hakkında bilgi vermek amacıyla buluşuyoruz. Her ay bir yemek veya kahvaltı veya bir ünlü ile sohbet toplantılarını(ne yazık ki içinde olduğumuz bu dönemde yapamıyoruz.)Umuyorum sağlıklı günlerde tekrar buluşmalarımıza başlarız. Bunun dışında hem yurt içi hem yurt dışına UDM yerleri de içine alacak geziler organize ediyoruz. Ülkemizde aday yerlerimizi de geziyor ve tanıtmaya çalışıyoruz.
İstanbul dışında dört önemli proje geliştirildi, ikisi hayata geçirildi ve ilk kez uluslararası bir festivalde aktif katılımcı olarak görev aldı.Öncelikli hedefimiz elbette Türkiye’deki Dünya Mirası sayısını arttırmak, yeni adaylar göstermek ve Aday Listede olan yörelerimizin Belediyelerine her konuda destek vermek. Eğiticinin eğitimi ve yöre okullarda farkındalık eğitimlerini devam ettirmek de önceliklerimiz arasında.

Koronavirüs sebebiyle birçok müze ve sergiye sanal geziler yapılabilmekte. Özellikle bu dönemde Göbekli Tepe sanal gezisi çok ilgi görmüş, neler söylemek istersiniz?

Evet bu dönemde çok sayıda online geziler yapılıyor, yapan seyahat acentalarını ya da yetkilileri kutluyorum. Belli yöreleri hele de Göbeklitepe gibi dünya çapında önemli yerlerin anlatımı ve gezileri konunun uzmanlarının işi… Biz Dernek olarak her konuya el atmak istemiyor ve belli konuları yetkili ağızlara bırakıyoruz. Derneğimiz de bu dönemde sanal olarak eğitimler yaptı, özellikle de 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda ilkokul öğrencilerimize yaptığımız “23 Nisan 100.Yıl Özel Antonina Çocuk Şenliği’nde” yaptığımız “Dünya Mirası Genç Ellerde” eğitim sunumu büyük ilgi gördü ve beğeni aldı. Katılan tüm çocuklarımıza da okullarda eğitim almış gibi birer sertifika da pandemi dönemi sonrası iletilecek.

Dünya Mirası Listesinde yer almanın kıstasları nelerdir? Bu süreç nasıl işler?

Dünya Mirası listesinde yer almak için Unesco’nun belirlediği 10 kriter var. Kültür mirasları 6 kritere göre – Doğal mirasları 4 kritere göre seçilir. ( http://www.worldheritagetravellers.com/dunya-mirasi-secilme-kriterleri/ ) Süreç biraz uzun soluklu. Çok kısa anlatmam gerekirse.. Öncelikle bir aday dosyası hazırlanması süreci var. Bu süreçte paydaşların ve yerel yönetimler ve ilgili Bakanlıklar da söz sahibi. Daha sonra aday yerinizin asıl listeye alınması için hazırlamış olduğunuz dosya ile Dünya Miras Merkezi’ne başvuruluyor. UNESCO tarafından üretilen seçim kriterlerinden birini karşılaması gerekir. Kültürel yerler için ICOMOS (Uluslararası Anıtlar ve Siteler Konseyi) ve / veya Doğal yerler IUCN (Dünya Koruma Birliği) tarafından değerlendirilir, araştırılır, yerinde incelemeler yapılır ve son karar için Dünya Mirası Komitesi’ne sunulur.

Şu an Türkiye’nin UNESCO Dünya Miras Alanları Listesi’ne kayıtlı 18 dünya mirası bulunmakta, bununla ilgili neler söylemek istersiniz?

Sayısız uygarlıkların beşiği, çok zengin bir kültürel ve tarihi mirasa sahip ülkemiz, aynı zamanda da eşsiz doğal güzelliklere de sahip ve bu sebeple bu sayı olması gerekenden çok çok az elbette. Derneğimizin kuruluş tarihinde ülkemizdeki Dünya Mirası sayısı uzun süre aday gösterilmediği için de 9 olarak kalmıştır, Maalesef, en büyük hata burada. Sonraki yıllarda Dünya Miraslarımız, derneğimizin de katkıları ile ancak bu sayıya ulaşabildi.

UNESCO Dünya Mirası Listesini tanıtmak için ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz?

Okullarda eğitimlerimiz dışında, çeşitli Festivallerde yer alarak, davet edildiğimiz etkinliklerde Dünya Miraslarımızı tanıtarak olmanın önemini anlatıyoruz. 5 senedir yaz aylarında Bodrum’un Kültür ve Sanat Köyü Dibekhan’da kültür ve doğal miraslarımızın tanıtımı, korunmalarının sağlanması için UDM ile ilgili konferans, sunum, söyleşi ve sergi düzenliyoruz. Verdiğimiz destek ile Dünya Mirası Listesine alınan Edirne, Bergama ve Bursa Belediyelerine verdiğimiz Eğitim desteğini şimdi “Harran Kaymakamlığı ve Belediyesi’ne” ve Gordion-Polatlı’ya “Eğiticinin Eğitimi” desteği vermekteyiz. Başka yardım isteyen Belediyelerimiz de var ancak şu süreçte hiçbir şey yapamıyoruz. 2019 Ekim ayında, derneğimizin vizyonu ve misyonu doğrultusunda sürdürdüğü etkinliklerde, Muratpaşa Belediyesi’ne destek verdik. Belediye’nin gelenekselleşen “Kaleiçi Festivali’nde” çok önemli bir görev üstlendik. Festival’in resmi programında ilk gün etkinliği, Kaleiçi Meydanı’nda 23 yabancı Belediye Başkanlığı, Muratpaşa Belediye Başkanı ve yüzlerce konuk ve basın mensupları önünde, çeşitli okullardan gelen 200 kadar öğrencimize Derneğimizin “UNESCO Dünya Mirasları” kısa eğitimi ile başladı. Daha sonraki iki günde de yine değişik yaş gruplarına günde 4, toplamda 8 sunumla dünya miraslarını anlattık, sertifikalarını verdik. Derneğimiz adına mutluluk ve gurur duyarak yerine getirdiğimiz bu görev harika bir iş oldu.


Destekçileriniz var mı? Varsa kimler?

Destekçilerimiz üyelerimiz..

Sosyal medyanın yadsınamaz bir gücü var, sosyal medyaya yönelik çalışmalar yapılıyor mu ya da yapılması planlanıyor mu?

Elbette sosyal medyanın gücü yadsınamaz. Şimdilik Dernek web sayfamız dışında Facebook ve Instagram sayfalarımız var. Ben dekendi instagram sayfamda @salmanevin_gezgin olarak her gün değişik ülkelerden Dünya Mirasları fotoğraf ve bilgiler paylaşıyorum.

3 Boyutlu Destek Ekibinden sosyal yaşamın devamı için yeni ürünler

Bir grup mühendis arkadaş tarafından COVID-19 pandemisi kapsamında, sağlık çalışanlarının yüz siperliği ihtiyacına destek olmak için başlatılan “3 Boyutlu Destek Kolektif Üretim Hareketi” kapsamında bugüne kadar yarım milyonda fazla yüz siperliği üretildi ve sağlık çalışanlarına ulaştırıldı. 3 Boyutlu Destek Ekibi, siperlik özelinde acil ihtiyaç yoğunluğu azalsa da taleplerin devam ettiğini, uzun bir süre daha hayatımızın parçası olacak Covid-19 sürecinde sosyal yaşamın devamı için özel tasarımlı yeni ürünler üretmeye başladıklarını ve dağıtımı için yerel yönetimler ile görüşmelere başladıklarını belirtti. Üretmeye devam çağrısında bulunarak, tüm gönüllülere teşekkür etti.

3 Boyutlu Destek Ekibi tarafından yapılan açıklamada; “3 Boyutlu Destek Kolektif Üretim Hareketi olarak Covid-19 ile mücadele için bir araya gelen büyük bir aileyiz. Gücümüzü, ağa kayıtlı 3.000’den fazla kişi ve kurumun tamamen gönüllü emeklerinden alıyoruz. 18 Mart 2020 tarihi itibariyle binlerce siperliği, gönüllü üreterek, sağlık personellerinin ihtiyaçlarını ücretsiz karşılamış olmaktan gururluyuz. Bu sürecin parçası olarak bireysel çabası ile, kendi kurum, isim ve markaları ile üretim yapan, hammadde desteğinde bulunan, ürünlerin dağıtımında rol alan herkese çok teşekkür ederiz” dedi.

Acil Talepler Karşılandı Ama Üretmeye Devam

COVID-19 salgını kapsamında sağlık çalışanlarının yüz siperliği ihtiyacına yönelik harekete geçen bir grup mühendisin, Türkiye’deki 3D yazıcı sahiplerine Twitter üzerinden yaptığı açık çağrı ile gönüllü bir kolektif üretim hareketi başlamıştı. Platform, www.3boyutludestek.org internet sitesi ve sosyal medya hesapları üzerinden Türkiye geneline çağrıda bulunarak kısa zamanda binlerce gönüllüye ulaştı. 3 Boyutlu Destek Kolektif Üretim Hareketi bugüne kadar, 81 ilde ki gönüllü üreticiler sayesinde yarım milyonda fazla yüz siperliğinin sağlık çalışanlarına ulaşmasını sağladı.

Bir çok ilde sağlık çalışanlarımızdan tarafımıza ulaşan yüz siperliği talepleri karşılanmış  durumda, yeni gelen talepler için ise daha önce duyurduğumuz matbaa modelini üretip teslimatını yapmaya devam ediyoruz diyen İlker Vardarlı, bu noktadan itibaren gönüllü üreticilerin yeni ürünleri daha geniş kitlelere ulaştırmak için üretim yapmaya devam edeceklerini belirtti.

Sosyal Yaşamın Devamı için Yeni Ürünler

Covid-19 ile mücadele kapsamında acil destek yoğunluğu azalsa da üretmeye devam edeceklerini belirten ekip, “Tüm dünyada olduğu gibi ülkece Covid-19 ile yaşamaya alışmamız ve alacağımız tedbirler ile ondan daha güçlü olduğumuzu göstermemiz gerekiyor. Bu noktada 3 Boyutlu Destek olarak günlük hayatta virüsün yayılmasını engellemek için yeni ürünler tasarlamaya ve üretmeye devam edeceğiz. Özel tasarımlı siperliklerden kapı kulbu tutma aparatına kadar farklı sosyal yaşam ürünleri planladık. Thingiverse sayfamız üzerinden ulaşılabilen bu yeni ürünleri 3 Boyutlu Destek olarak üretmek ve tüm vatandaşlarımıza ulaştırmak için çalışmalara devam ediyoruz. Ürünlerin halkla buluşmasına dair dağıtılım özelinde yerel yönetim ile görüşmelerimize başladık. Bu konudaki sürekliliğimizin sağlanması açısından üretim, ham madde desteklerine de ihtiyaç duymaya devam ediyoruz” dedi.

Üretim, ham madde temini ya da bilinirliğe destek olabilirsiniz

3 Boyutlu Destek Kolektif Üretim Hareketi’ne herkes destek olabiliyor. 3 boyutlu yazıcısı olan herkes www.3boyutludestek.org adresinden form doldurarak üretim ağına katılabiliyor. Ham madde ve diğer konularda destek olmak isteyen kişi ve kurumlar [email protected] adresinden  ekip ile iletişime geçebiliyor. Başta Twitter ve Instagram olmak üzere tüm sosyal medya hesaplarından @3BoyutluDestek kullanıcı adı ile takip edilebilen platformun iletilerinin paylaşımı, bilinirliğin artması ve desteğin büyümesi açısından da büyük önem taşıyor.

Kitaplardan ve filmlerden bahsedelim mi? Pineapple Book Club

Bir arkadaşım sayesinde denk geldiğim bir çağrı metnini paylaşacağım sizlerle. Bu, ne zamandır arayışında olduğum ve katılmayı istediğim türden bir ortamın çağrısı. Haliyle hemen dahil oldum. Enerjisi, adı gibi tatlı ve kocaman cümleler etmeniz için sizi huzursuz etmiyor. Dahası erişilebilir olmak için de elinden geleni yapıyor. Şu aralar dijital tanışıklıkla sınırlı kalıp kitaplar hakkında online ortamda konuşacağınız kitap kulübüne kitaplardan konuşmayı seven herkes dahil olabilir.

Kulübün çağrı metni ise şu şekilde;

“Merhabalar, biz İzmir’de faaliyet gösteren kitapseverlerle birlikte oluşturulmuş Pineapple Kitap Kulübüyüz.

Kulübümüzü daha çok kitap okumak, yeni yazarlar, edebiyat türleriyle tanışmak ve kitapları tartışarak fikir alışverişi yapmak için kurduk. Aslında birkaç yakın arkadaşın arasında The Office’teki The Finer Things Club’tan ilham alınarak kurulan Pineapple Kitap Kulübü 2020 yılının başından beri katılmak isteyen tüm okurlara açık.

Ayda bir yabancı bir yerli kitap olmak üzere 2 kitap okuması ve toplantısı gerçekleştiriyoruz. Her ay üyelerimizden 1 yerli 1 yabancı kitap önerisi alarak ve oylama sonucunda en yüksek oyu alan kitap ile okuma listemiz oluşturulmaktadır. Toplantılarımız bu dönemde online devam etmekte, fakat ilerleyen günlerde çevresel şartlar düzelince değişiklik yapıp yüz yüze de toplantılarımız yapılacaktır.

Ayrıca kulübümüzün kitap dışında katılımı isteğe bağlı film etkinliği bulunmaktadır. Film etkinlikleri haftada 1 kez yapılmaktadır. Etkinliğe katılmak isteyenlerin önerileri sonucunda yapılan oylama ile haftalık film seçimi yapılır ve en çok oyu alan film o haftanın filmi olur, etkinlik genelde cuma akşamları belirlenen saatte yapılmaktadır ancak gerekli görüldüğü takdirde gün ve saatte değişime açıktır.

Yeni katılımcıları aramızda görmekten mutluluk duyarız.”

Katılmak isteyenler için e-posta adresi: [email protected]

Ben de daha yeni dahil olduğum için etkinlikler konusunda çok heyecanlıyım. Bana iyi geleceğine eminim. Haydi siz de gelin, kitaplardan konuşalım ve bazen de filmlerden bahsedelim, birbirimizin ruhunda pencereler açalım, nefes alalım.

Pandemi Sürecinde Çekilen Bir Kısa Film: Kendini Yalnızca Kendinde Yok Et

Tüm dünyayı bir anda etkisi altına alan ve ‘pandemi’ ilan edilen korona virüs salgını, dünya çapında birçok çalışmaya engel koysa da sanat susmamak için elinden geleni yapıyor. Karantina sürecinde evde ve ıssız İstanbul sokaklarında çekilen “Kendini Yalnızca Kendinde Yok Et” adlı kısa film, 25 Mayıs – 1 Haziran tarihleri arasında 1 hafta boyunca Kinema Film’in vimeo kanalından online olarak yayınlanacak. Sonrasında da filmin festival serüvenine başlaması planlanıyor.

Filmin yönetmenliğini ise ‘Ayın Karanlık Yüzü’ ve ‘Mavi Gözlü Dev’ filmlerinin yardımcı yönetmenliğini üstlenen, yönetmenliğini üstlendiği ‘Fırça Darbesi’ adlı kısa filmiyle birçok festivalde gösterilen ve daha birçok belgeselin uygulayıcı yapımcılığını üstlenen yönetmen Nihan Belgin üstlendi. Aynı zamanda filmde başrol karaktere de hayat veren Belgin, filmin senaryosunu yazdı. Ayrıca filmin kurgu, ses tasarımı ve müzik çalışmaları da Nihan Belgin’e ait. Filmin görüntü yönetmenliğini ise bir çok filmde rol alan ve aynı zamanda yönetmenliğini üstlendiği “Yeryüzündesin. Bunun Bir Tedavisi Yok” adlı kısa filmiyle birçok festivalde gösterilip ödül alan oyuncu ve yönetmen Umut Beşkırma üstlendi.

Filmin hikayesi ise şu şekilde: “Salgın boyunca vaktini evde geçirmek zorunda olan genç bir kadının varoluş sancıları… Belirsiz bir sessizlik… Düşünmeye ayrılan sonsuz bir zaman… Siyah beyaz bir ağıt…”

Filmi, 1 Haziran’a kadar buradan izleyebilirsiniz…

Ölümden Sonra Yaşam: Upload

0

Upload, Greg Daniels tarafından oluşturulan bir Amerikan bilim kurgu komedi web televizyon dizisidir.

Upload, insanlığın bir korkusuna ışık tutuyor. Bilim kurgu tarafı bizleri çok doyurmasa da, insan ilişkilerindeki duygunun gelişimi ve karakterin ölümden sonra bir şeyleri anlaması dengeyi güzel sağlıyor. Ahlaki ders vermiyor dizi, komedi kısmı oldukça ayarında işlenmiş. Kısaca diziden bahsetmek gerekirse;

Upload, 2033 yılında, insanlar kendi seçtikleri sanal bir “öbür dünyaya” kendilerini “yükleyebiliyorlar”. Bilgisayar programcısı Nathan erken ölümü sonucunda, çok pahalı Göl Manzarası programına yüklenir, ancak kısa süre sonra, hala yaşayan kız arkadaşı Ingrid’in parmağının altında bulur. Nathan dijital cennetin artılarını ve eksilerini ayarlarken, yaşayan müşteri hizmetleri temsilcisi Nora veya “Angel” ile bağ kurar. Nora, işinin baskılarıyla, yüklenmek istemeyen ölmekte olan babasıyla ve Nathan’a karşı büyüyen duygularıyla yavaş yavaş Nathan’ın öldürüldüğüne inanmaya başlar.

Sanal gerçeklik ve yapay zeka ile yaratılan illüzyonun, ki bu bizim istediğimiz bir illüzyon dışarıdaki göreceli olarak daha sıkıcı illüzyonu tercih etmeyişimizi güzel veriyor dizi. Bunun acısı da başka bir şey. Aydınlanmak, Truman Show gibi sahnenin dışına çıkmak istememek nasıl bir şey?

Matrix’teki eleman gibi. Rock star olmak istiyorum, illüzyon da olsa pasta yemek istiyorum diyor ve gerçeği bırakıyor. Biz de VR’a göre daha gerçek olan bu dünyayı bırakıyoruz ve istediğimiz daha renkli pastaların olduğu dünyalara bağlanıyoruz. Dizinin sosyolojik ve psikolojik çıkarımları olduğu için izlenmesi iyi olur.

İnsanın hisleri aracılığıyla gelen izlenimleri gerçek olarak almasının boyutu daha çok işlenecek gibi duruyor. Gerçeğe çağrıda da benzer bir konu geçiyordu. Fransa seyahati 10€ … Nasıl olsa bir anı olarak kalacaksa, direkt ben anıları yükleyim sana? Bunu da tavsiye ederim.

Metin Turan ile edebiyat üzerine söyleşi

0

Metin Turan ile edebiyat üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Bırakın bin ferahlık olmasını, edebiyatı, bu büyülü uğraşı sonsuz bir yolculuk olarak ele alırsak, siz bu yolculuk için ilk adımlarınızı nasıl attınız? Yazmak ve elbette edebiyat serüveninizi iç içe sorsam ne söylerdiniz?

Edebiyata dair “sonsuz yolculuk” vurgunuzdan yola çıkarak şunu söyleyebilirim: Yazma sürecim eskilere dayansa da uzunca bir süre “Tamam, artık başlayabilirim,” cesaretini gösteremedim. Yaşadıklarım, tanık olup bizzat deneyimlediklerim ve elbette okuyup ettiklerimle; dili, içeriği ve ufkundan etkilendiklerimin ardından yazmaya başladım. Anlatmam gerekenlerin yanında, öncelikli bir meselem daha vardı. Hapishanede olmanın getirdiği motivasyonla, yazmayı/edebiyatı, biraz da varoluşumla eş kılmıştım. Michaux’un ifadesiyle, “kendimi kat etmek için” yazmalıydım. “Hiç” olmamak, kendi gerçeğimle buluşmak da buna dahildir… 2012 yılı gibi başladığım yazma serüvenimde ilk öykü dosyamı 2016 gibi oluşturdum. Bu süreçte bana cesaret veren, yüreklendiren, eleştirileriyle önerilerini eksik etmeyen Murat Gülsoy’u ve sevgili dostum Yalçın Hafçı’yı özellikle anmalıyım. Sevgili Murat Gülsoy’un “Büyübozumu” adlı eseriyle tanıştım. Ardından hemen tüm eserlerini okudum. Beni edebi manada “zehirleyen” kişi odur. İlk öykü dosyamı didik didik ettiler. Onların eleştiriyle önerilerini bir öğrenci gibi dinledim, not aldım, yazdım bozdum, bozdum yazdım ve nihayet dosyayı yayınevine yollama cesaretini gösterdim. 2018 Temmuz’undaydı, ilk öykü kitabım, “Siyah Gökkuşağı” elimdeydi. Heyecanımı anlatamam.

Az önce H. Michaux’un sözüne atıfla, “kendimi kat etmek için yazdım,” dediniz. Tam da bu noktada, özelde yazmak, genelde edebiyat sizin için ne anlam ifade ediyor?

İlk öykü kitabımda şöyle demiştim: “Umutsuzluğun zamanın bittiği yer olduğuna inandım hep. “Hiç olmamak için yazmalıydım…” J. Berger’i hatırlayın. Der ki; yazmak da zayıflığımızın üstesinden gelme biçimi… İçerde, hapishanede olunca yazmak benim için yaşamak ile eş değer bir hale geldi. Zira içerinin ıssızlığını bu sayede dağıtabildim. Zamansızlığını sona erdirip kendi zamanımı gerçek kıldım, yalnızken kalabalıklaştım. Murathan Mungan, “Bir öykü bazen bir dünya eder,” der. Ben de yazıyorken fiziken bir masada tek başıma görünüyorum, ancak bir bilseler nasıl da kalabalığım. Yazıyorken ayaklarım yerden kesiliyor, kanatlanarak adeta uçuyorum. Duvarı, demiri, beni bir biçimde hapseden her türden sınırı aşıyorum. Gölgelerimle hayallerim koluma giriyorlar. Onlara eşlik ediyor, sayelerinde farklı zamanlara, farklı mekanlara girip çıkıyor, olmadık serüvenler yaşıyorum. Yani yazmak ve edebi bir türden uğraş, insanı gerçekten özgürleştiriyor. Gerçeği başka türlü görüp anlıyor, edebiyat sayesinde başka türlü söyler hale geliyorsunuz. Bir tek onun sayesinde ben gerçeği, hayatı kendimce değiştiriyorum. Değişiyorum da… Bulunduğum koşullarda bana ışık sunan, karanlığımı dağıtan, özgürlüğümü duyumsatan, soluk almamı sağlayan edebiyat, bir nevi büyülü bir orman benim için. Orada gezinmekten haz alıyor, yitip gitmekten korkmuyorum. Aksine o sonsuz, derinlikli ormanda kaybolarak her seferinde kendimi buluyorum.

“Siyah Gökkuşağı” adlı eserinizin önsözünde şöyle satırlarınız var: “yazdığım öykülere esin kaynağı olan ve C. Palahniuk’un ifadesiyle; yazdıklarımı kimsenin okumadığı zamanlarda okuyan herkese teşekkürler.” Edebi yolculuğunuzda kimi zorluklarla karşılaştığınızı anlıyorum bu satırlardan. Söz etmek ister misiniz?

2012 gibi yazmaya başladığımı söylemiştim. Bu arada kimi edebiyat dergilerini takip ettim. Kimisiyle yazıştım. Öykü de gönderdim. Uzunca bir süre kimseden cevap bile alamadım. Bakılmadan, adres doğru olduğu halde teslim alınmayıp geri yollanan kimi posta zarflarım hala durur. Ancak sonra Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi’nin dört edebiyat kahramanı -Tümay, Sofya, Fulya ve Ayşegül – bana döndü. Cesaret aşılayan ve yol sunan bir metindi. Suriye örneğinde yaşananlarla hareketle kaleme aldığım, adı “Arafındayız İnsanlığımızın” olan öyküme 76. sayılarında yer verdiler. Habersizce elime aldığım dergide öykümü görünce çok sevindim. Ardından Yeni e Dergisi, Aralık 2017 tarihli sayısında “9 No’lu Gişe” öykümü yayımladı… ve devamı geldi. Yapacağım benzetme abartısızdır; içerisi bir tür derin kuyudur aslında. Yukarı doğru haykırıyorsunuz; “Burdayım,” diyorsunuz, “varım ve burdayım. Biri beni duysun!” Ne yazık ki, edebiyat cephesinde kendilerine de duvar olanlar,  başkalarına da duvar oluyorlar. Sesinizi duyup kulak verenlerse zaten mevcut duvarları umursamayan, ona teslim olamayanlar. Yazıyor, paylaşıyor, eser desteği sunuyor, cesaret aşılayarak kaleminize küsmenizin önüne geçiyorlar. Sevgili Murat Gülsoy ya da değerli hocam Besim Can Zırh gibi. Tabii sizi ve dönemin ODTÜ Mezunları Derneği Edebiyat Kulübü’nü de eklemeliyim.

İlk öykü kitabınızda neleri ele aldınız? Neyi dert edinip yazdınız, diye sorsam ne derdiniz?

Öykülerimde daha çok itilen, ötelenen, örselenmiş, bir biçimde yalnız bırakılmış, sınırlandırılarak kıstırılmış, öyle ya da böyle soluğu kesilmiş ya da kesilmeye yüz tutmuş insanlar ve onların hayatları var. Biraz da içerde olmanın getirdiği dürtü olmalı, hayata ve insana mevcut, kabullenilmiş, normal kılınmış, sıradanlaştırılmış ölçütlerin dışından bakmaya çalışıyorum. Genelde “naif’ kalmakla eleştirilsem de, kahramanlarımı sözünü ettiğim bu sınırların dışına taşımaya gayret ediyorum. Yazarken hissettiğim değişimi, yazdığım o öyküyü yarın bir gün eline alıp okuyanın da hissetmesini; farklı olanı, sıra dışı olay ve olguları görüp anlamasını, empati kurmasını sağlamak istiyorum. Sanırım bunu başarmak, insanın kendi gerçek zamanına dokunmasını da sağlayacaktır. Zaten yaşamak da bu değil mi? Görmek, anlamak, değişmek, değişirken değiştirmek…

Öykü kitabınızın ardından, 2019 yılı Eylül’ünde, ilk romanınız “Her İnsan Bir Zamandır” çıktı. Öykü mü, yoksa roman mı diye sorsam…

Bu edebi türlerden biri ya da diğerini özellikle seçtiğimi söyleyemem. Yazmaya öyküyle başladım. J. Borges gibi rahatlıkla ifade edebilirim ki, “Romanın aksine, öykü her bakımdan vazgeçilmezdir.” Sanırım öyküdeki kısalık, kısalıktaki yoğunluk, ayrıntıya mesafeli duran yalınlık cezbedici. Yalın olandaki derinlik… Gerçi yazdığım öykülerin kimisi, hem barındırdığı hikayenin çoklu yönü hem de karakter çeşitliliği ile bazen öyküde “fazla” gibi görünen ayrıntılara da sahip. Bazıları kısa olmanın da ötesindedir. Öykü ile roman arasında bir uzunluk… Bunu çok dert edinmiyorum, çünkü öykünün bizzat kendisi kaleminizi alıp sizi peşinden sürüklüyor. Hikaye neyi, ne kadar istiyorsa sizi zaten o kararda tutuyor. Romanın yazma olanakları elbette daha fazla. Daha çok ayrıntıya girebilmek, çoklu katmanlar oluşturabilmek mümkün. Mesela öyküde ele aldığınız her ayrıntı, sizden ona bir anlam yüklemenizi bekler. Ancak roman pek öyle değil. Yeri gelip ele aldığınız bir ayrıntı öylece bırakılabilir. Buradan yola çıkarak, “romanın işçiliği görece daha azdır!” demek istemiyorum. Meşhur ifadeyle; öyküde nakavtla aldığınız sonucu, romanda sayıyla alıyorsunuz. Maraton koşar gibi… Sonuç olarak diyebilirim ki, öykü ya da romanın birinin diğerine göre daha önemli/ tercih edilir olmasından daha önemli olan şey eserin / ürünün bizzat kendisi. Okuru, ortaya koyduğunuz edebi büyü sayesinde, hayatın o akıl almaz labirentlerinden dışarı çıkarabiliyor musunuz; önemli olan bu!

Öykü diliniz sade, yalın, anlaşılır ve akıcı. Yer yer fazlalık gibi görünen ya da uzun denebilecek cümleleriniz de var. Sanırım dil ve dilin kullanımına, yazdığınız öykü neye – ne kadar izin veriyorsa, onun ölçüsünde izin veriyorsunuz. Bu noktada sorayım: Nasıl yazıyorsunuz?  Günün hangi saatlerinde…  mesela yazarken es geçemediğiniz ritüelleriniz var mı?

Kendime has bir öykü anlatış biçimi, üslup ve dil oluşturma gayretim var. Tabii bu, bir anda oluşturulabilecek türden bir şey midir? Hayır. Elimden geldiğince; görme engelim nedeniyle, gözlerim elverdiğince okuyorum. Bunu çok önemsiyorum. Eski, ama eskimeyen ustaların ve elbette yaşayan, nitelikli eserler sunan yazarlarımızın kitaplarını – edinebildikçe   tabii – okuyorum. Kimi kez, adeta ders çalışır gibi etüt ettiğimi söyleyebilirim. Yazının kurgusuna, olay örgüsüne, daha metnin başında kullanılan eşik cümlesine, paragraflandırmaya, onlar arasında kurulan köprü biçimlerine, karakterlerin nasıl inşa edildiğine, zaman ve mekan tasvirlerine ve daha birçok şeye bakıyorum. Sevgili Murat Gülsoy’un hediye ettiği not defteri ile başlayan not alma alışkanlığımı asla savsaklamıyorum. Zira sıcağı sıcağına aklıma geleni yazıp not etmezsem, çabuk unutuyorum. Bazen bir tek sözcük, büyülü bir satır, bir atıf, bazen bir şiir dizesi ya da günlük konuşmada söyleyenin aslında bir öykünün eşik cümlesini sarf ettiğini bilmediği bir söz, bir ifade biçimini anında not ediyorum. Sonrası “kalem… kağıt… ve yalnızlık…”  Oturup yazmaya başlıyorum. Olabilirse, sağlanabilirse sesiz bir ortam yazmak için ideal. Artık içerde, koğuş ortamında ne kadar sağlanabiliyorsa… Daha çok sabahları, öğlene dek üç saat çalışıyor, yazıyor- yazamıyor, fakat masada sırf bu uğraş için oturuyorum. Öğleden sonra ise sıralı, planlı okumalarım var. Kitaplar, edebiyat dergileri, günlük gazete vs. Yazıyorken; daha önce beni heyecanlandıran, notunu az-çok aldığım bir söze- cümleye ya da bir temaya yoğunlaşıyorum. Zaten günlerce yoğunlaşmışlığımın, kafamda az-çok demlemişliğimin, ayrıntılandırmışlığımın üzerine tabii… Sonra birden kağıda, Haldun Taner’in deyişiyle “sayfanın beyaz ekranına” karakterler yansımaya başlar. Bunlar ve bizzat temanın, hikayenin kendisi sizi alır, bir dile zorlar. Sonrası taslak metin, demlenme, düzelti, sesli okuma ve yeniden…

Yazdığınız öykülere- romanınızı dışında tutarak- baktığımızda, anlatılarınızın daha çok “dışarıya” dair olduğunu görüyoruz. Neden içerisini değil de daha çok dışarısını işleyip anlatıyorsunuz? Nasıl bir tercih? 

Sanırım burada, hapishanede olmak dışarıyı, hayatı ve insanları, buna kendimi de katarak söylüyorum, daha nesnel görmemi, görüp anlamamı sağlıyor. Görece daha soğukkanlı bakabiliyor; yaşanan olayları, olguları, şimdiyi ve geçmişi-ki, buna en başta kendim, kendi kişisel geçmişimi katıyorum-daha sağlıklı ele alabiliyorsunuz. Eh, vakit de var…  Biraz da duvarın hangi tarafını esaret hangi tarafını özgürlük olarak görüp kabullendiğinizle de ilgili. Galiba içeriden dışarıya görece daha özgür, daha önyargısız, kimi şartlanma ve kalıplardan uzak gözlerle bakılabiliyor. Şuna da dikkat ediyorum yazarken; yazdığını okuyan insanların şu sorusuna cevap vermeliyim: Bu öykünün ya da romanın, okurların yaşadığı güncel gerçeklikleriyle ilişkisi var mı? Elbette hapishaneye dair anlatılacak çok şey var. Yazılıp anlatılmalı. Tartıştırmalı. Ancak meselenin bir “hapishane edebiyatına”na sıkışıp kalmak olmadığını da belirtmeliyim.

Sayın Yalçın Hafçı’nın, daha önce sitemizde de yayımladığımız, romanınıza, “Her İnsan Bir Zamandır’ a dair “Tanıdık Yabancılar” başlıklı yazısından birkaç satır okuyacağım: “Metin Turan, bu romanıyla edebiyata benzemeyen bir edebiyat örneği sunar. Zaten edebiyatın başına gelebilecek en güzel şey de edebiyata benzememektir…”  Nasıl değerlendirirsiniz?

Bu romana başladığımda, aslında elimde olan sadece sevgili Füruzan’a ait cümleydi: “Her insan bir zamandır.” Bir dergide, yapılan söyleşinin bir köşesindeydi. Bilirsiniz; Füruzan ve onun “Parasız Yatılı”sı biz öykücüler için kılavuz kitaplardandır. Hem değerli bir kadın öykücümüzün deyişiyle, “öykü de edebiyatın parasız yatılısı” değil midir? Zaman, insan ve zaman, içeride zaman, hayat ve hayatın ileri akışına rağmen insanda biriken zamanın dünden kopamayışı, kontrollü ya da değil, ama çoğunlukla geriye doğru akışı…  gibi detaylar üzerine düşündüm.  Bir de hapishanede olunca… Sonra romanın kahramanı Cemil çıktı geldi. Pencere camına alnını yasladı. Saat tam 24.00’ da üstelik hep orada durarak, o anına koca bir geçmişi, geçmişin yükünü taşıdı. Albert Camus’un “Yabancı’sı” aklıma düşmüştü. Kahramanı Meursault’un halleri. Kendine, insana, hayat ve onun her türden akışına “yabancı” kılınanlar… Yüke dönüştürülen hayatını ve geçmişini Sisifos benzeri yaşam boyu sırtında taşıyanlar… Romanda ele aldığım tema ve temayı onlar sayesinde işlediğim ana ve yan karakterleri, işte tam da bu noktada beklenen bir sıralı akış içinde ele alıp işlemedim. Hayatları parçalıydı, öyküleri de öyle.  O zaman standart/ klasik bir roman izleğinin ötesinde üslup ve anlatı da öyle olmalıydı. Pencere önünden eve, sokağa, apartmana, apartmanlara, oralarda yaşayanlara, semte, şehre ve memlekete böyle baktım. Bu bilinçli tercihimde.  Romana bakıldığında bazı karakterlerin, tıpkı Dickensvari bir anlatıyla selam verip çıktığını görürsünüz, ama kopuk göründükleri hayatın anlatmak istediğim resmini tamamlarlar. Neriman Hanım ya da Efruz Bey gibi. Ya da bakkal Raci Efendi… Ya da malum mahallenin görünmez sınırlarını- sınavlarını aşıp evlere girebilme “iznini” koparmış emektar Şengül gibi.. Hem ana hem de yan karakterlerin hayatlarının kopukluğu ile bağlantısızlığını sanırım ancak böyle resmedebilirdim. Yalçın Hafçı’nın “edebiyata benzemeyen edebiyat” ile altını çizdiğinin bir yanıyla bu olduğunu düşündüm. Tabii bir de anlatı biçimi, parçalı üslup, zamansal gelgit ve yine parçalı akış ve dil olgusu var…

Romanınızı takip eden günlerde 2019 yılı Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülü Yarışması’nı kazandığınız haberini aldınız. “Öbürkü” adlı öykünüz bu yarışmada birinci oldu. Teması ve dili ile çok çarpıcı bir öykü olduğunu söylemeliyim. Yaşadığınız heyecanı soracağım… Neler hissettiniz?

Öykü ya da başka edebi türler özelinde yapılagelen yarışmalara ilkin karşıydım. Yarıştırılıyor olma halini itici bulduğumdan… Fakat diğer taraftan bu tür etkinliklerin, gönlünü ve kalemini edebiyat denizine salanlar yönünden teşvik ve motive edici olduğu da kuşku götürmez bir gerçek. Öyle ya da böyle hedefli, bir o kadar da özenli çalışıyorsunuz.  Edebi kriterler edinmeye başlıyorsunuz. Ufkunuza da katkıları çok. Yer yer okuduklarımdan–ki, sevgili Leyla Erbil’in ‘Hallaç’ adlı eserinin ön sayfasında yazdığı ‘bu kitap hiçbir yarışmadan ödül almadı’ notu çok çarpıcıdır-etkilensem de, zamanla farklı düşündüm ve 2019 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülü Yarışması’na katılmaya karar verdim. Bunda Seçici Kurul’da bulunan Adnan Özyalçıner ve diğer usta isimlerin oluşunun da etkisi çok. Ayrıca Ümit Kaftancıoğlu’nun yaşam öyküsüne de vakıftım. Onun adıyla anılan bir yarışmada derece almak kendi kişisel edebi yolculuğumda güzel, değerli bir armağan olurdu. O günlerdeydi; öbürkü öyküsünün üzerinde çalışıyordum. Farklı boyutlarıyla hayatımızın öbürküsü haline getirdiğimiz insanları anlatmak istedim. Hiçbir yere kımıldamıyorken bırakın memleket ya da şehrinizi, dünyanın başka bir ucunda olup bitenlerin bizi, tam da kımıldamayıp durduğumuz yerde nasıl da hayatın/ dünyanın mültecisi durumuna düşürdüğünü anlatmak… Adeta canlı, hareketli, kısa bir film senaryosu gibi aktı metin… Kazandığımın haberini, yaptığımız haftalık telefon konuşmasında ablamdan aldım; Bico’dan. Çok heyecanlandım elbette. Nisan 2019’da düzenlenen ödül törenine yayınevim adına, Favori’den sevgili Turgut Türksoy katıldı. Ödülün, “yazan insan”a yüklediği sorumluluklar var tabii. Bunu önemsiyorum… ve edebiyata, duvar ve sınır tanımayarak dışarıya açtığı özgür kapılar için teşekkür ediyorum. Edebiyatçılara da…

Şu ana kadar yayınlandığını bildiğim iki çocuk edebiyatı ürününüzde var. Biraz da onlardan söz eder misiniz? Farklı bir uğraş alanı…

2012 yılında yazmaya başladığımda yöneldiğim ilk çalışma çocuk edebiyatıydı. Bunun bir nedeni, aslında safça şunu düşünmemdi: Çocuk hikayesi yazmak daha kolaydır!…  Denedim. Yazdım. Olmadı tabii. Çünkü ne yazdığınız, neyi yazdığınız kadar, hangi yaş grubunu hedeflediğiniz de önemli. O grubun formasyonu, pedagojik alt yapılarıyla gereksinimleri, algı düzeyleri, psikomotor becerileri… Hepsini ve daha fazlasını bilmeniz, kavramanız, yazıyorken örgüyü, üslubu ve dili buna göre yapılandırmanız gerekiyor. Aklımda 5-7 yaş grubuna hitap edecek bir çalışma vardı. MEB’in okulöncesi ve 1.sınflar için öngördüğü müfredatı edindim. Yıl boyunca bu yaş grubu hangi sırayla kavramları şekilleri sayı ve renkleri meslek vd.’lerini öğreniyor, baktım. İşte böylece, adı “Zozi-Dodi İle Sevimli Dostlarının Maceraları/ Büyük  Orman’ın Kurtuluşu” olan hikaye seti doğdu. Sınıflandırılıp ötekileştirilen “evcil” ve “vahşi” doğa canlıları, kendi büyük ormanlarını birlikte kurtardılar. Yardımlaştılar. Paylaştılar. Sorun çözdüler. Değiştiler ve nihayet müdahale etme becerisi geliştirip değiştirdiler…. Birkaç ay oluyor; adı “Keşfetmenin Güzelliği” olan üç öykülük bir çocuk öykü setim yayımlandı. Dünya, Güneş, Yıldızlar üzerine çocukların yaşadığımız evreni ve işleyişini, onun mekaniğini anlamasını hedefleyen bir çalışma… Sanırım arada bir çocuk öyküsü yazacağım. Bir çocuk romanını tamamladım, diyebilirim. Zihnimi dinlendiren ve beni yazarken çocukça neşelere sürükleyen bir uğraş…

Neleri, kimleri önemser ve okursunuz desem… “Başucu” diyebileceğiniz kitap ya da kitaplarınız var mı?

Bana kalırsa “yazan insan” için öncelikli olması gereken, okumadır. Bu sayede farklı yazarları, farklı anlatım biçimlerini, farklı dil ve konuları, örgü ve kurgusal açıdan farklı akışları, denenenleri, özgünlükleri görüyorsunuz. Okurken içine daldığınız farklı zaman ve mekanda bazen bir söz, bir edebi nüans, ifade biçimi, bir satır ya da bir dize beni alır; aslında ne zamandır zihnimde demlenen bir hikayenin kapılarını aralar. Bir bakarım düş damlamış kalemime… yazarım. Bu anlamda listem uzun ama öncelikle okuduklarımı sıralarsam. Sait Faik, Haldun Taner, Bilge Karasu, Leyla Erbil, Füruzan, Tezer Özlü, Sevgi Soysal, Ayla Kutlu, Adalet Ağaoğlu, Ferit Edgü, Vüsat O.Bener, Murat Gülsoy, Onur Caymaz, Barış Bıçakçı, Melisa Kesmez, Ahmet Büke, Ayhan Geçkin, Behçet Çelik, Cemil Kavukçu ve tabii Edip Cansever, Oktay Rifat, Turgut Uyar… Dedim ya saymakla bitmez…

Peki yabancı yazarlardan…

Dostoyevski, T. Bernhard, S. Zweig, Sadık Hidayet, Halil Cibran, Gorki, Calvino, V. Wolf, E.Alan Poe, Beckett, Marquez, Vargas, Céline ve Raymond Carver ilk anda aklıma gelenler… Başucu sayabileceğim kitabımın Marquez’in “Anlatmak İçin Yaşamak” olduğunu söyleyebilirim. Dönüp dönüp okuduklarımın arasındaysa Don Kişot; Murat Gülsoy’un “Nisyan”ı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” ile Reşat Nuri Güntekin’in “Miskinler Tekkesi” var.

En son okuduklarınız peki…

Thomas Bernhard’ın “Eski Ustalar’ı, Z. Bauman’ın “Iskarta Hayatlar”ı, L. Sterne’nin “Duygusal Bir Yolculuk”u ve V. Woolf’un “Flush”ı diyebilirim.